Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı

Pazartesi
Saat 20:00 Sahih Tefsir Şerhi (Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)

Çarşamba
Saat 20:00 ez-Zeberced Şerhi (Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)
Saat 21:30 Hadis Usulü 1. Seviye (Mustalah İlmi - Muderris: Ebu Leylâ)

Cumartesi
Saat: 19:00 Hadis Usulü 4. Seviye (İlmi Meseleleri Tahkikte Hadis Ehlinin Menheci)
Saat: 20:30 el-Albaniyyât Şerhi


25 Mayıs 2011 Çarşamba

İmamın Açıktan Okuduğu Namazda Fatiha Okumak

Soru: es-Selamu aleykum ve rahmetullah ve berakatuhu. Seyh Elbani (rahimehullah) ve Seyh useymin (rahimehullah) vermis olduklari fetvalarinda, imam aciktan fatihayi okuyunca cemaatin fatihanin dinlenilmesinin daha efdal olduklarini ifade ediyorlar. Seyh Albani (rahimehullah) ilk donemlerde fatihanin imamla birlikte okundugunu, ancak bunu sonradan nesh edildigini ifade etmis. Ebu Hureyraden gelen rivayeti delil alarak almis.(Muvatta,Salat 44 c.1),(Ebu Davud,Salat 132-133 (826) c.3)(Nesai,iftitah 8 (919)namaz alakali risalesine ise fatihanin imama ragmen okunmasini belirtmis. Imamin aciktan fatiha okurken yapilmasi gereken nedir, muteber olan gorus hangisidir? Dellileriyle aciklar misiniz hocam. Cezakallahu hayr.

Cevap: ve aleykum selam ve rahmetullahi ve berakatuhu ve magfiratuh. Ubade radıyallahu anh hadisinin Ebu Hureyre hadisi ile neshedildiği iddia edilmiştir.

İddia şu şekildedir: Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisini İbn Ukeyme el-Leysi rivayet etmiştir. Ubade’nin hadisi ise islamın başlarında idi. Ebu Hureyre ise sonradan Hayber yılında müslüman olmuştur. İmam Muhammed, isnadıyla İbn Ukeyme el-leysi’den o da Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet ediyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sesli okuduğu bir namazda dönerek: “Biriniz benimle beraber okudu mu?” dedi. Bir adamın: “Ben ey Allah’ın rasulü” dedi, bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ben de neden Kur’an konusunda çekiliyorum diyorum” buyurdu. Bunun üzerine insanlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in okuduğunu işittikleri namazlarda onunla birlikte okumaya son verdiler.

Cevap: Zikredilen Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinde fatiha okumaktan yasaklama sabit değildir. Yasak söz konusu olmadığına göre nasıl nesihten söz edilebilir?

Fatiha okumadan yasaklandığı varsayılsa dahi bu rivayetle nesih sabit olmaz. Bilakis şu açılardan dolayı Ubade radıyallahu anh hadisi bu hadisi nesh etmiş olurdu:

1- Neshin sabit olması için nesheden ile nesh edilenin tarihlerinin bilinmesi gerekir. (Bkz.: el-İtibar (s.10) Şerhu Kevkebi’l-Munir (3/563) İrşadu’l-Fuhul (197) el-Mustasfa (1/128) Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinin Ubade radıyallahu anh hadisinden daha sonra söylenmiş olduğu sabit değildir. Delili olmayan mücerret iddiaya itibar edilemez. Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın daha sonra müslüman olmasını, rivayet ettiği hadisin de daha sonra söylenmiş olduğuna delil getirmek hadis ilimleri ve fıkıh usulü konusunda basireti olan bir kimsenin iddiası olamaz.

Şayet şöyle denirse: Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın geç müslüman olmasından dolayı rivayet ettiği hadisin de daha sonra söylenmiş olmasına dair kuvvetli bir ihtimal vardır. Ubade radıyallahu anh hadisinin, Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisi ile nesh edilmiş olması muhtemeldir. Nitekim Aliyul Kari Mirkat’ta (1/534) böyle demiştir.

Cevap: Mücerret ihtimalle nesih sabit olmaz. Şayet ihtimale itibar edilseydi, Ebu Hureyre hadisinin Ubade hadisi ile nesh edilmiş olabileceğini de söyleyebilirdik. Çünkü buna da ihtimal vardır.

Bu yüzden Şeyh Abdulhayy el-Leknevi, Aliyul Kari’yi “İmamu’l-Kelam”’da (s.274) reddederek şöyle demiştir: “Aliyul Kari’nin bu sözü açık bir gevşekliktir. Nesih, ihtimal ile sabit olmaz. Mücerret nesih ihtimali, getirilen delili iptal etmez. Ubade radıyallahu anh hadisinin Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisi ile nesh edildiğini söylemenin dayanılacak bir senedi yoktur. Ubade radıyallahu anh hadisinin de Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisini nesh etmiş olma ihtimali vardır. Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın daha sonra müslüman olmuş olmasını delil getirmek de meşhur alimlere indinde batıldır. Çünkü onlar usullerinde şunu açıklamışlardır: Ravinin geç müslüman olması rivayetinin daha sonra oluşuna delalet etmez. Çünkü bu vakayı daha önceki bir sahabeden işitmiş olabilir. İşittiği kimseyi de zikretmeden hadisi rivayet edebilir. Ancak orada bulunduğuna ve şahit olduğuna delalet bulunursa o başka.”

2- Birbirine muhalif olan iki hadisin birinin diğerini neshettiğini söylemek ancak iki rivayetin aralarının bulunamadığı takdirde sözkonusu olur. Bu imkan varsa nesih iddiası geçerli değildir. Bkz.: Nevevi rahimehullah Muslim şerhi (4/227) Şerhu Kevkebu’l-Munir (3/525) el-İtibar (s.9)

Tahavi şerhu maani’l-asar’da (4/274) şöyle der: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet edilen iki hadiste ittifak ve tezat ihtimalleri varsa biz onu tezada değil, ittifaka yorumlarız”

Buna göre Ubade radıyallahu anh hadisi ile Ebu Hureyre radıyallahu anh hadislerini güzel bir şekilde cem etmemiz mümkündür. Sesli okunan namazlarda “İnsanlar okumaya son verdiler” ifadesi, fatiha dışında okunan ayetlere yorumlanır.

Leknevi, İmamu’l-Kelam’da (s.276) şöyle der: “İkinci olarak: nesih iddiası ancak rivayetlerin aralarının bulunamaması halinde söz konusu olur. Böylece sesli okunan namazlarda cemaatin kıraati sesli yapmayı  terk etmelerine veya fatiha dışında okuduklarını terk etmelerine yorumlamak mümkündür.”

3- Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merfu olarak sabit olan kısım: “Bana ne oluyor da Kur’an okurken çekiliyorum” ifadesidir. Fatiha okumaktan herhangi bir yasak sözkonusu değildir.

“İnsanlar buna son verdiler” ifadesi ise hadisin merfu (Nebi sallallahu aleyhi ve selleme ait olan) kısmından değildir.  Bilakis bu, ravilerden Zuhri’nin sözüdür. Bazıları bu sözün Ebu Hureyre radıyallahu anh’e ait olduğunu söylemişlerdir.

Tirmizi Süneninde (2/120) şöyle der: “Zührinin arkadaşlarından bazıları şöyle dediler: “Zuhri dedi ki: Bunun üzerine insanlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in okuduğunu işittikleri namazda okumaya son verdiler.” Bkz. Ebu Davud (1/219) Ebu Davud’un rivayetine göre Yahya b. Faris: “İnsanlar son verdiler” sözü Zühri’ye aittir” demiştir. Buhari Cuz’ul-Kıraat’te (s.23) bu sözün Zuhri’ye ait olduğunu Hasen b. Es-Sabbah ve el-Evzai’den nakletmiştir. Ayrıca bkz.: Beyhaki Kitabu’l-Kıraat (s.119) Daha başka imamlar da bu sözün Zühri’ye ait bir müdrec olduğunu beyan etmişlerdir. Bkz: Telhius’l-Habir (1/231)

 Neticede Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünde imamın arkasında Fatiha okumaktan yasaklayan bir ifade yoktur. Ubade radıyallahu anh hadisi ise imamın sesli okuduğu namazlarda dahi onun arkasında fatiha okumanın farz olduğunu göstermektedir. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisi ise sahabi veya herhangi bir tabiinin sözü ile nesh edilemez. Bkz. Leknevi İmamu’l-Kelam (s.276-277) Muberekfuri Tahkiku’l-Kelam (s.164)

4- Şayet Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisi Ubade radıyallahu anh hadisini nesh etmiş olsaydı Ebu Hureyre radıyallahu anh bunu mutlaka bilir ve nesh eden rivayetinin aksine fetva vermezdi. Nitekim Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın imamın arkasında fatiha okunmasına fetva verdiği sabit olmuştur. Ebu’s-Saib, İmamın arkasında okumak hakkında sorunca Ebu Hureyre radıyallahu anh: “Sen içinden oku” demiştir. Bkz.: İmamu’l-Kelam (s.277) Tahkiku’l-Kelam (s.165)

İmamın sesli ya da sessiz okuduğu bütün namazlarda cemaatin fatihayı içlerinden okumasının gerektiren bir çok hadisler ve sahabe fetvaları vardır. Bunlar ve getirilen şüphelere verilen cevaplar hakkında el-Mubarekfuri’nin Tahkiku’l-Kelam adlı kitabına bakınız.

Bu konu ile ilgili delillerden bazıları şu şekildedir:

Ubâde’t-İbnu’s-Sâmit radıyallahu anh‘den: “Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ‘Her kim ki Fatihâtu’l-Kitâb’ı okumazsa onun namazı yoktur.’ Buhârî, (756); Müslim, (394); Ebû Dâvud, (822); Tirmizî, (247); Nesâ‘î, (2/137); ve İbn Mâce, (837).

Ubâde’t-İbnu’s-Sâmit radıyallahu anh‘den, o şöyle dedi: “Bir sabah namazında Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem‘in arkasında idik. Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân okurken, kıraati ona ağırlık verdi. Namaz bitince (cemaate hitaben): ‘Zannedersem sizler imamınızın arkasında (Kur’ân) okuyorsunuz dedi?’ Biz de: ‘Evet ya Rasûlâllâh! Hızlıca (size yetişebilmek için okuyoruz)’ dedik. Rasûlüllâh r: ‘İmâmınızın arkasında Fatihâ’dan başka bir şey okumayın! Zira Fatihâ’yı okumayanın namazı yoktur’ dedi.” Ahmed, (5/313, 316, 322); Ebû Dâvud, (823); Tirmizî, (311); Nesâ‘î, (2/141); Buhârî, Cüz’ünde (60/226); Darekutnî, (1/318); İbn Hibbân, (1776); Ziyâ‘u’l-Makdisî, el-Muhtare (3/344); Hâkim, (1/364); Beyhakî, Sunen, (2/164) ve Kırâ’at’ta (98); İbn Ebî Şeybe, (1/373) ve Tahâvî, (1/215) hasen bir senedle rivayet etmişlerdir. Darekutnî’nin rivayetinde İbn İshâk tahdis sigasını tasrih etmiştir. Ebû Nu‘aym ise Hilye’de (9/322) farklı bir rivayet yoluyla nakletmiştir

Recâ’ İbn Hayve’den, o şöyle dedi: “Bir gün Ubâde’t-İbnu’s-Sâmit radıyallahu anhın yanı başında namaz kılıyordum ki imamın arkasında (Fatihâ’yı) okuduğunu duydum. Namazı kıldıktan sonra, dedim ki: ‘Yâ Ebâ Velîd! Sen imamla olduğun halde arkasında (Fatihâ’yı) okuyor musun?’ dedi ki: ‘Yazıklar olsun sana (Fatihâ’sız) namaz yoktur (bilmez misin?)’” Abdurrezzâk, (2771) hasen bir senedle rivayet etmiştir

Enes İbn Mâlik radıyallahu anh‘dan: “Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem (bir gün) ashâbına namaz kıldırdı. Namazı bitince, yüzünü ashabına çevirerek dedi ki: ‘İmâm okuduğu halde siz de (arkasında) namazlarınızda okuyor musunuz?’ Hepsi sükût ettiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sorusunu üç kere tekrar etti. Birisi veya birkaçı dediler ki: “Evet Yâ Rasûlüllâh! Biz bunu yapıyoruz!’ Rasûlüllâh r buyurdu ki: ‘Bunu yapmayın. Sizden biriniz imamın arkasında, içinden olmak üzere sadece Fatihâ’yı okusun.’ Buhârî, Cüz’ünde, (224); Darekutnî, (1/340); Tahâvî, (1/218); Abdurrezzâk, (2765); Beyhakî, Kitâbu’l-Kıra’at’ta, (121); Sunen’inde, (2/166); Hâtib, (13/176); Ebû Ya‘lâ ve Taberânî, Evsât’ta ve Mecmâ‘u’z-Zevâ’id, (2/110) sahih bir senedle rivayet etmişlerdir

Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi: “Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ‘Fatihâ okunmayan namaz yeterli değildir.’ Ebû Sâ’ib dedi ki: ‘Peki ey Ebû Hureyre! Eğer imamın arkasında olursam?’ Elimden tutarak: ‘Fatihâ’yı içinden (kendi kendine) oku dedi.’” Mâlik (188); İbn Huzeyme, (490); Ebû ‘Avâne (1/452); İbn Hibbân, (1780); Beyhakî, Kırâ’at (66) sahih bir senedle rivayet etmişlerdir.

Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi: “Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ‘Her kim ki namaz kılar da o namazında Ummu’l-Kur’ân’ı okumazsa, o namaz güdüktür sonra güdüktür, (yani) tamam değildir’ dedi.” (Müslim’in rivayetinde ise: ‘Bu sözü üç kere tekrar etti’ şeklinde gelmiştir.) (Ravi diyor ki): Bunun üzerine dedim ki: “Yâ Ebâ Hureyre! İmâm sesli okuduğunda nasıl yapayım?’ Dedi ki: ‘Fatihâ’yı içinden okursun. Zira ben Rasûlüllâh r işittim ki şöyle buyurdu: ‘Allah Teala buyurdu ki: Ben Fatihâ’yı benimle kulum arasında yarı yarıya taksim ettim. (Yarısı benim yarısı kulumundur.) Ve kulumun istediği onundur. Kul: Elhamdu li’llâhi Rabbi’l-’âlemîn dediği zaman Allah da: ‘Kulum bana hamd etti’ der. Kul: er-Rahmânirrahîm dediği zaman, Allah da: ‘Kulum beni sena etti’ der. Kul: Mâliki yevmiddîn dediği zaman, Allah da: ‘Kulum beni temcid’ etti (ve bir defada: ‘Kulum bana tebyiz eyledi’ dedi.) Ve buraya kadar benim. Kul: ‘İyyâke na’bûdu ve iyyâke netse’în dediği zaman, Allah: ‘Bu kulumla benim aramda ve kulumun istediği hakkıdır’ der. Kul: İhdına’s-sırâta’l-mustakîm sırata’llezine en’amte ‘aleyhim gayri’l-magdubi ‘aleyhim vela’d-dâllîn dediği zaman, Allah: ‘İşte bu kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır’ buyurur.” Müslim, (395); Ebû Dâvud, (821); İbn Mâce, (838); Mâlik, (1/84) İbnu Huzeyme, (489); İbn Ebî Şeybe, (1/375); İbn Hibbân, (1775); Buhârî, Cüz’ünde, (15/68/65/72); Abdurrezzâk, (2767); Ebû ‘Avâne, (2/138); Beyhakî, (2/38); Beyhâkî, Kitâbu’l-Kıra’at’da (52) sahih bir senedle rivayet etmişlerdir

‘Abdullah İbn ‘Amr radıyallahu anhuma şöyle dedi: “Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem (ashâbına hitaben): ‘Benim arkamda olduğunuz halde (Kur’ân) okuyor musunuz’ diye sual etti? (Sahâbeler) dediler ki: ‘Evet Yâ Rasûlâllâh! Süratli bir şekilde okuyoruz.’ (Bu cevap üzerine) Rasûlüllâh r buyurdu ki: ‘(İmâmın arkasında) Fatihâ’dan başka bir şey okumayın.’ Buhârî, Cüz’ünde (33) ve Beyhakî, Kitâbu’l-Kırâ’at’ta(138) hasen bin senedle rivayet etmişlerdir

Yezîd İbn Şerîk şöyle dedi: “Ömer İbnu’l-Hattâb radıyallahu anh‘e dedim ki: ‘İmâm’ın arkasında iken Fatihatu’l-Kitâb’ı okuyabilir miyim?’ Ömer İbnu’l-Hattâb radıyallahu anh: ‘Evet okursun’ dedi. Ve tekrar dedim ki: ‘Sen okuduğun halde de mi Yâ Emire’l-Mu’minîn?’ Ömer İbnu’l-Hattâb radıyallahu anh dedi ki: ‘Evet ben okusam da’ buyurdu.” Bu hadisi Buhârî, Cüz’ünde (45); Beyhakî, (2/167); Hâkim, (1/239); Darekutnî, (1/218); Tahâvî, (1/218) ve Abdurrezzâk, (2776) hasen bir senedle rivayet etmişlerdir

Sahâbelerden ve tabî’înden ehli ilmin çoğunluğunun ameli bu hadisler üzeredir. Sahâbelerden, Ömer İbnu’l-Hattâb, ‘Alî İbn Ebî Tâlib, ‘Â’işe bt. Ebî Bekr, Ebû Hureyre, Enes İbn Mâlik, İbn Abbâs, İbn Ömer, İbn Mes’ûd, Mu’âz İbn Cebel, ‘Ubey İbn Ka’b, Ubâde’t-İbn es-Sâmit, ‘Abdullâh İbn ‘Amr radıyallahu anhum ve daha isimlerini zikretmediğimiz birçok sahâbe vardır

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Hüccet İkamesi ile Davet Arasındaki Fark

HÜCCET İKAMESİ VE DAVET ARASINDAKİ FARK


Aralarında şöyle bir fark vardır: Hüccet ikamesi, “Ey örtünüp bürünen, kalk ve uyar” Müddessir/1-2 ve “Bu Kur’an, sizi ve kendisine ulaşanları sakındırmam için bana vahyolundu” En’am/19 ayetlerinde bildirildiği gibidir. Davet ise “Andolsun ki biz öğüt alsınlar diye sözü birbiri ardınca ulaştırmışızdır” Kasas/51 ayetinde belirtildiği gibidir.

Dünya ve ahirette Allah’ın tehdidi hüccet ikamesine bina olunur. Davet ise, birbiri ardınca öğüt vermedir. Bu, dinin yayılması ve tâbilerinin çoğalması için vesile niteliğinde olan farklı bir vaciptir.

İnsanlar içerisinde, Ebu Bekr es-Sıddîk gibi kendisine hüccetin ulaşmasıyla bu davete hemen cevap verenler, Ömer İbnu’l- Hattab gibi seneler sonra cevap verenler ya da Ebu Süfyan gibi düşmanlık ve savaştan sonra cevap verenler olduğu gibi, Ebu Cehl ve Ebu Leheb gibi hiç cevap vermeksizin kafir olarak ölenler vardır. Bunların hepsine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, daveti ilan ettiği günden itibaren hüccet ikame olmuştur.

Münkeri kendisinden başkası bilmiyor olması durumunda, emr-i bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker kişinin üzerine farz-ı ayn olduğu gibi, bu bölümde belirttiğimiz şekilde risalet hüccetinin ikamesi Müslümanlar üzerine farz-ı kifayedir. Eğer yeteri kadar kişi ihtiyacı gidermek için bunu yerine getirmezse, hepsi günahkar olur.

İki sebebe yönelik olarak günümüzde risalet hüccetini ikame etmede eksiklikler bulunmaktadır. Şöyle ki: Bunlardan birincisi; bunu yerine getiren kimselerin sayısının azlığıdır. İkincisi ise, buna ehil olan kimselerin bulunduğu yerlere ulaşmanın; yolculuk yapma ve bir ülkeden bir ülkeye geçişin, ortaya çıkan idari bazı engeller nedeniyle zor olmasıdır.

Ancak Allahu Teala’nın bir rahmeti olarak ve O’nun bu dini korumayı dilemiş olması sebebiyle günümüzde bu eksiklikleritamamlamayı sağlayıcı bazı gelişmeler olmuştur. Bunlar içerisinde eskiden el ile yazılan İslami kitapların büyük ölçüde çoğalmasını sağlayan modern matbaacılık, batı ülkelerinde yaşayanların doğu ülkelerinde fetva veren alimin bu fetvasını işitmesini sağlayan radyo, televizyon, çeşitli şer’î ve ilmi içerikli teyp ve video kasetleri gibi şeyleri sayabiliriz. Bunların tümü günümüzde ilmin yayılmasını kolaylaştırmaktadır.

DARU’L-İSLAM’DA YAŞAYAN KİMSE İÇİN CEHALET ÖZÜR DEĞİLDİR


Bunun illetini şu şekilde belirlemişlerdir: Çünkü daru’lİslam, ilmin yaygın olmasının düşünüleceği bir yerdir ve mükellef, üzerine vacip olan ilmi elde etme imkanına sahiptir. Bununla birlikte alimler bazı istisnai durumlarda daru’l-İslam’da da olsa cehaletin özür olabileceği görüşündedirler. Bunlar da; yeni Müslüman olmuş olmak, çölde veya bir dağın tepesinde yetişmiş olup da Müslümanlar arasına karışmamış olmak gibi durumlardır.

Bahsettiğimiz tüm bu durumlar ve istisnalara hüküm verirken ölçümüz ilim elde etmenin mümkün olup olmamasıdır. Ölçü yalnızca daru’l-İslam yahut daru’l-harpte bulunmak değildir.

Ancak şu var ki; birincisinde ilme ulaşmak mümkündür; ikincisinde ise cehalet yaygındır.

DİNİN, ZORUNLU OLARAK BİLİNEN MESELELERİNDE CEHALET ÖZÜR DEĞİLDİR


Bunlar, insanların çoğunluğunun aynı zamanda ve aynı mekanda, bilgisine ortak bir şekilde sahip oldukları şeylerdir. Hiç kimse bu gibi konuları bilmemekte mazur değildir. Zira bunlar kolaylıkla elde edilebilecek bilgilerdir. Kaçınılmaz olarak bilinenlerin mukabilinde ise; gizli olan meselelerde cehaletin özür olabileceği söylenir. Çünkü her fert bu tür bilgiyi elde edemeyebilir. Dinin kaçınılmaz olarak bilinen meseleleri konusunda Bkz: İbn-i Receb el-Hanbelî, Câmiu’l-İlm-i ve’l-Hikem, 59 ve İbn-i Teymiye, Mecmuu’l- Fetâvâ, 13/118

Alimlerin, cehaletin özür olabileceğini bildirdikleri durumlardan bazıları da şunlardır:

Kişinin Daru’l-Harpte Müslüman Olup Da, Kendisine Dini Öğretecek Kimse Bulamaması:

Buna Necaşî’yi örnek verirler. Eğer daru’l-harpte olup da öğretecek kişi bulursa mazur görülmez. Çünkü ölçü sadece bulunduğu diyarın durumu değil, bilgi elde etme imkanına sahip olup olmamasıdır.

İslam’a Yeni Girmiş Olmak:

Bunun delili de; Zat-u Envat olayıdır.

İnsanlardan Kopuk Bir Şekilde Çölde Veya Dağ Başında Yetişmiş Olmak:

Ömer Radıyallahu Anhu döneminde zina yaptığını kendisi gelerek ikrar eden kadın gibi.

Müslümanların Birçoğu Tarafından Bilinmeyen Kapalı Meselelerde. Bkz: Mecmuu’l-Fetâvâ, 1/106, 4/54-55, 18/54-55

Bir Bölgede İlmin Az Olması:

Bilinmesi mümkün olmayan şeylerde kişi özür sahibidir. Zeyd İbn-i Nufeyl ve Huzeyfe ile Sıla’nın hadisinde bildirilen gibi. Bu durumların tümünde ölçü, ilim elde etmenin mümkün olup olmamasıdır. Kişi bilgi elde etmeye müsait olur da bunu yapmazsa, kusurlu olduğu için günahkardır ve mazur değildir.

Ancak ilim elde etme imkanına sahip değilse, cehaletinden dolayı mazur sayılır. Üzülerek söylemeliyim ki; cehaletin mutlak anlamda özür olduğunu söyleyen bazı çağdaşlar, bu konuda İbn-i Teymiye’nin sözlerini delil göstermekteler ve onun sadece kendisine risalet hücceti ikame edilen kimsenin tekfir edileceği görüşünde olduğunu söylemektedirler. Fakat onun, “Temekkün” kuralı ile ilgili sözlerinin hiç birisinden bahsetmemektedirler. Halbuki onun risalet hüccetinin ikamesi ile ilgili söylediklerinin tümü bu kural ile kayıtlıdır. Alimlerin sözlerinin hepsi bir araya getirilerek incelenmelidir ki mutlak olanı, şarta bağlı (mukayyed) olanından; kapalı (mücmel) olanı, ayrıntılarıyla açıklanmış (müfesser) olanından ayırt edilebilsin. Onların sözlerinin de şer’î nasslarda yapıldığı gibi biraraya getirilerek karşılaştırılması gerekir.

İbn-i Teymiye Rahimehullah “et-Temekkün” konusundaki sözlerinin birinde şöyle der: “Allahu Teala’nın bildirdiği gibi ümmet iyiliği emreder, kötülükten nehyeder. Bunu ümmet içerisinde yeterli sayıda kişinin yapması vaciptir: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten nehyeden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” Allahu Teala ümmetten bir kısmının, iyiliği emretme ve kötülüğü nehyetme işini gerçekleştirmesi gerektiğini bildirse de, emredenin emrinin ve nehyedenin nehyinin yeryüzündeki herkese ulaşması şart değildir. Çünkü bu, risaletin ulaştırılmasının şartından değildir. Öyleyse nasıl olur da bu emir fer’î konularda şart olur? Bilakis şart olan, mükelleflerin bu bilgiye ulaşmalarının mümkün olmasıdır.

Eğer ihmalkar davranarak, hüccet ikame edenin üzerine düşeni yerine getirmesine rağmen bu ilme ulaşmak için çaba harcamazlarsa, ihmal kendilerine aittir hüccet ikame edene değil.” Age: 28/125-126

İbnu’l-Kayyım Rahimehullah da şöyle der: “Nebi’nin şöyle dediği sahih olarak rivayet olunmuştur: “Kim bir sapıklığa çağırırsa, ona kendisine uyanların günahları miktarınca günah vardır. Ona uyanların günahlarından da hiç bir şey eksilmez.” Bu da göstermektedir ki; tâbi olanların küfrü, sırf diğerlerine uyma ve taklitlerinden dolayıdır. Ancak burada, karışıklığı ortadan kaldıracak bir açıklamaya gerek vardır. Bu da; hakkı öğrenip bilme imkanına sahip olup da ondan yüz çeviren mukallid ile, herhangi bir şekilde bu imkandan yoksun olan kimse arasında fark olduğudur. Bahsettiğimiz bu her iki gurup da mevcuttur. İlim elde etme imkanına sahip olup da yüz çeviren, gerekeni yerine getirmemiş ve üzerine düşen vacibi terk etmiştir. Bu nedenle Allah katında bu kimsenin özrü yoktur. Ancak herhangi bir şekilde ilim elde edemeyip, sormak ve öğrenmekten aciz olan kişiye gelince; bu da iki kısımdır: Birisi hidayeti isteyen, onu her şeye tercih eden, ona sevgi besleyen fakat hidayete ve onu aramaya, kendisine yol gösteren olmaması nedeniyle güç yetiremeyen kimsedir. Bu kimsenin hükmü, fetret dönemlerinde yaşayan ve davet kendisine ulaşmayan kişinin hükmü gibidir.

İkincisi, hidayeti istemeyip ondan yüz çevirendir. Bu kimse kendisinin üzerinde bulunduğu durumdan başkasını içinden geçirmeyendir. Birincisi şöyle der: Ey Rabbim; eğer üzerinde bulunduğum dinden daha hayırlı bir din olduğunu bilsem, elbette kendime onu din edinir ve üzerinde bulunduğumu terk ederdim. Ancak bundan başkasını bilmediğim gibi, bundan başkasına güç de yetiremiyorum. Benim gayretimin ve bilgimin son noktası budur. İkincisi ise; üzerinde bulunduğu durumdan razıdır. Bir başka şeyi o duruma tercih etmez ve ondan başkasını da talep etmez. Onun aciz olması ile güç yetirebilir olması arasında fark yoktur.

Aslında bu iki örnekteki kişilerin her ikisi de acizdir. Fakat aralarında şöyle bir fark olmasından ötürü ikincisi birinciye kıyaslanmaz: Birinci kişi, fetret döneminde dini arayıp, bulmayı başaramayan, bunun için imkanının elverdiği tüm çabayı sarfettikten sonra, acizlik ve bilgisizlik nedeniyle bundan vazgeçen kimse gibidir. İkincisi ise; ilme ulaşmaktan aciz kalacak olsa bile, dini hiç aramamış ve şirki üzere ölmüş kimse gibidir. Dini bulmak isteyen aciz ile, bundan yüz çeviren aciz arasındaki fark da işte budur.

Bu konunun iyi anlaşılması gerekir. Allah kıyamet günü kendi hükmü ve adaleti ile hüküm verecek ve rasulleri ile hüccetin ikame edilmiş olduğu kimseden başkasına da azap etmeyecektir.

Bu O’nun, yarattıklarının geneli hakkında vermiş olduğu kesin hükümdür. Dünyevi hükümlere gelince; bunlar durumun zahirine göre verilirler. Örneğin kafirlerin çocukları ve içlerinde deli olanlar dünyevi hükme göre kafirdirler. Çünkü onlar için velilerinin hükmü geçerlidir.  Tarîku’l-Hicreteyn, 412-412

Risalet Hüccetinin İkame Şekli

RİSALET HÜCCETİNİN YERİNE GETİRİLME ŞEKLİ


Hüccet ikame etmenin kuralı hitab edilen mükellefe, anlayabileceği bir tarzda tebliğ etmektir. Terceme gerekli olduğunda bunu yapmak vaciptir. Delili ise şu ayeti kerimedir:

“Biz her peygamberi, onlara açıklasın diye kendi kavimlerinin dili ile gönderdik.” İbrahim/4

Ancak “Terceme, hücceti ikame edene mi, yoksa bunun muhatabına mı vaciptir?” diye sorulacak olursa; her ikisi için de delil varid olmuştur:

Buhari Ebu Cemra’dan şöyle rivayet eder: “Ben İbni Abbas ile, insanlar arasında tercümanlık yapıyordum.” Hadis No: 87

Yine Buhari, Nebi’nin Herakl’i İslam’a davet etmek için ona göndermiş olduğu mektubun içeriği hakkında İbn-i Abbas’tan şöyle rivayet eder: “Çevresinde Rûm ileri gelenleri bulunduğu halde, onları (sahabeyi) meclisine çağırdı. Ayrıca tercümanını da çağırdı...” Hadis No: 7

Ayrıca hüccetin ayrıntılı ve açıklayıcı olması gerekir.

Allahu Teala şöyle buyurur: “Rasullere düşen, apaçık tebliğden başkası mıdır?” Nahl/35

“Bilin ki rasullerimize düşen apaçık bir tebliğdir”Maide/92

 “Allah, bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya dek onları saptıracak değildir” Tevbe/115,  Nûr/54 ve Teğâbun/22

Apaçık tebliğin şekli İbn-i Teymiye’nin de belirttiği gibi şöyledir: “Allahu Teala şöyle buyurur: “Eğer müşriklerden biri senden eman isterse, Allah’ın kelamını işitinceye dek ona eman ver.” Tevbe/6

Anlaşılacağı üzere buradaki işitmeden maksat, mananın anlaşılmasını sağlayacak bir işitmedir. Çünkü mananın anlaşılmasını sağlamayacak bir şekilde sırf lafzı işitmekle maksat gerçekleşmiş olmaz. Eğer kişi Arap olmayan birisi ise, kendisine ikame edilecek olan hüccetin terceme edilmesi vaciptir. Eğer Arapsa, Kur’an’da bulunan fakat onun sözlüğünde olmayan değişik kelimelerin manalarını bu kimseye açıklamamız da yine vaciptir.

Şayet kişi, insanlardan birçoğunda olduğu gibi, lafzı işitiyor fakat manasını tam anlamıyla kavrayamıyor ve bizden bunun manasını kendisine tefsir edip açıklamamızı istiyorsa, bize düşen bunu yapmaktır. Bize Kur’an hakkında şüphe uyandıran bir soru sorarlarsa, Nebi’nin Sallallahu Aleyhi ve Sellem yaptığı gibi bunu cevaplandırırız. Zira Ona bazı müşrikler, Ehl-i Kitap yahut Müslümanlar tarafından, Kur’an hakkında ortaya çıkan herhangi bir soru getirildiğinde onlara cevap veriyordu.” El-Cevabu’s-Sahih Limen Beddele Dinel-Mesih, 1/68-69

İbn-i Hazm “Apaçık tebliğ (Belağu’l-Mübîn)” sözünü şöyle açıklar: “Kişiye, karşı çıkacak bir şey bırakmayacak şekilde tebliğ etmektir.” El-İhkam, 1/74

Şayet muhatap birtakım şüpheler ve sorular ileri sürerse bunlara cevap vermek vaciptir. Çünkü bu apaçık tebliğin gereklerinden birisidir. Bu, şüphelerin dikkate alınır türden olması durumundadır.

Örneğin Firavn’un Musa’ya şu soruyu sorması gibi: “Dedi ki: ‘Ey Musa, rabbiniz kim?’ (Musa) şöyle dedi: ‘Bizim Rabbimiz, her şeyi yaratan sonra da ona yol gösterendir’ (Firavn) dedi ki: ‘Öyleyse önceki nesillerin durumu ne olacak?’ (Musa) şöyle cevap verdi: ‘Bununla ilgili bilgi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim ne yanılır ne de unutur.” Tâ-Hâ/49-52

Eğer bir kimseye hüccet ikame edilir de, buna ne uyar ve ne de bir cevap vermezse bu kimse yüz çevirendir. Ayette bildirildiği gibi: “Kafirler, sakındırıldıkları şeyden yüz çevirenlerdir.” Ahkaf/3

Hüccet ikame edilen şahıs, şayet buna batıl ile ve alayla karşılık verirse, bu kimse yüz çevirip alay eden kimsedir ve kendisinden yüz çevirmek gerekir: “Cahillerden yüz çevir.” Araf/199

Batıl ile karşılık vermeye, Firavn’un, sorularını bitirdikten sonra söylediklerini örnek verebiliriz: “Size gönderilen elçiniz gerçekten delidir.” Şuara/27

“Eğer benden başka bir ilah edinirsen, andolsun ki seni zindana atılanlardan kılarım.” Şuara/29

“Yoksa ben, kendisi zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?” Zuhruf/50

Kafirlerin çoğunun durumu böyledir. Onların, peygamberlerin hüccetlerine karşı çıkmak için öne sürebilecekleri, sahih hiçbir hüccetleri yoktur. Onlar sadece hevalarının muhalefetine dayanırlar. Nuh’a karşı söyledikleri şu söz gibi:

“Sana hep düşük kimseler tabi olmakta iken, biz sana iman eder miyiz?” Şuara/111

Düşük kimselerin kendisine tabi olmasının onun doğruluğunu zedelemeyeceği açıktır; ancak bu kimselere katılmak onların hiç de hoşlarına gitmedi. Bu nedenle müşrikler Nebi’den Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sad İbn-i Ebi Vakkas, İbn-i Mes’ud, Habbab İbn-i Eret, Ammar İbn-i Yasir ve Bilal gibi kimseleri uzaklaştırmasını istemişlerdi. Bu, Mekke’de sahabelerin arasında Ehl-i Suffe bulunmadan önce idi. Bu yüzden Allah Tebarake ve Teala şu ayetleri indirdi:

“Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam Ona yalvaranları sakın kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk, senin hesabından ise onlara herhangi bir sorumluluk yoktur. Buna rağmen eğer onları kovarsan zalimlerden olmuş olursun.” En’am/52-53

Müşriklerin genelinin sözü ise şudur: “Biz babalarımızı bir din üzere bulduk ve onların izinde gideriz.” Zuhruf/23

Bu ve buna benzer şeyler peygamberlerin doğruluklarına zarar verecek birer hüccet olamazlar. Bilakis bunlar gösteriyor ki; peygamberin daveti onların istek, heva ve geleneklerine aykırı olduğu için ona uymadılar ve bunların hepsi kafirdirler. Mecmuu’l-Fetâvâ, 7/191-192

Bunlardan sonra bu meseleyle ilgili olarak iki noktaya dikkat çekmemiz gerekmektedir. Şöyle ki:

ULAŞTIRILMASI ESNASINDA HÜCCETİN ANLAŞILMASININ ŞART OLUP OLMADIĞI MESELESİ


Bazı Necidli davetçi alimlerden yaygın olarak işitilen bir görüşe göre bu noktada, hüccetin ulaştırılması ile anlaşılması arasında fark vardır. Kendisine hüccet ulaşan herkese bunu anlamasa dahi hüccet ikame edilmiş sayılır.

Bu görüşte olanlardan birisi de Şeyh Muhammed İbn-i Abdulvehhab’dır. Kendisi şöyle der: “Allah’ın açık ve kesin bir şekilde bildirdiği dinin temellerine gelince; hiç şüphesiz Allah’ın hücceti Kur’an’dır. Kime Kur’an ulaşmışsa, ona hüccet ulaşmış demektir. Problemin temelinde yatan şey ise, sizin hüccet ikamesi ile hüccetin anlaşılmasının arasını ayırmamanızdır. Kafirlerin ve münafıkların bir çoğu kendilerine ikame edildiği halde, Allah’ın hüccetini anlamamışlardır:

“Yoksa onların çoğunluğunun işittiğini ve aklettiğini mi zannetmektesin? Onlar yalnızca hayvanlar gibi, hatta yol olarak daha da sapıktırlar.” Furkan/44

Hüccet ikamesi ve hüccetin ulaştırılması başka şey, kendilerine hüccet ikame olunduğunda onu anlamaları başka şeydir. Onların küfrünü belirleyen, anlamamış olsalar dahi, hüccetin kendilerine ulaşmış olmasıdır. Eğer bu durumu anlamak size zor geliyorsa, Allah Rasulü’nün Hariciler hakkındaki şu sözlerine bakın:

“Onlarla nerede karşılaşırsanız öldürün.”

“Gökyüzünün altındaki en şerli ölülerdir.”

Halbuki onlar, sahabe asrında yaşamışlardır ve neredeyse insan onların yanında sahabenin amelini küçümser. İnsanlar, onları dinden çıkaran şeyin; görüşlerindeki sertlik, aşırılık ve içtihad olduğunda icma etmelerine rağmen, onlar Allah’a itaat ettiklerini zannediyorlardı. Halbuki hüccet onlara ulaşmış fakat onlar anlamamışlardı.” Er-Rasâilu’ş-Şahsiyye, 244-245

Bu konu onların kitaplarında çokça geçmektedir. Buna göre şayet hüccetin ikamesinin gerçekleşmiş olması için, onu iman ve kabul ehlinin anladıkları gibi anlamanın şart olmadığını söylemek istiyorlarsa bu doğrudur. Şayet hüccetin ikamesinin gerçekleşmiş olması için, onun ne ifade ettiğini anlamanın şart olmadığını söylemek istiyorlarsa bu hatadır. Çünkü Allahu Teala kafirlerin, rasullerin davetinden neyin kastedildiğini, onların Tevhid’e ve şirkten sakınmaya çağırdıklarını anladıklarını açıklamaktadır.

Örneğin Âd kavminin, nebilerine söylemiş oldukları şu sözden bu anlaşılmaktadır:

“Sen bize, yalnızca Allah’a ibadet etmemiz ve babalarımızın taptıklarını bırakmamız için mi geldin?” Araf/70

Mekke kafirleri ise şöyle dediler: “İlahları tek bir ilah mı kıldı? Gerçekten de bu şaşılacak bir şey.” Sâd/5

“Gerçekten onlar, kendilerine; ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ denildiğinde, büyüklenirler ve derler ki; ‘Biz, deli bir şair için ilahlarımızı mı terk edecekmişiz!” Sâffât/35-36

Bu ayetler kafirlerin, Rasul’ün davetinin ne demek olduğunu, “La İlahe İllallah” şehadetinin manasını, bunun; ibadeti yalnızca Allah’a has kılmayı, putlar ve diğer mabutları terk etmeyi gerektirdiğini anlamış olduklarını ancak onların tüm bunlara imandan, büyüklenme ve inat yüzünden kaçındıklarını açıkça ifade etmektedir.

Burada iki tür anlama, iki tür işitme ve iki tür hidayet olduğunu bilmekle problem ortadan kalkar. Allahu Teala kafirlerde işitme, akletme ve hidayetin sadece bir türünün bulunduğunu bildirmiş, ikinci türü onlardan nefyetmiştir. Onlarda bulunduğu belirtilen birinci tür, kendilerine hüccet ikamesi için şart koşulmuştur. Bu, hüccetin anlamının ve ondan amaçlanan şeyin ne olduğunun anlaşılması ile ilgilidir. Kafirlerde bulunmayacağı bildirilen ikinci tür ise hüccetin kabulü, ona iman ve boyun eğme ile ilgilidir.

İdrak Etme Anlamında İşitme


Allahu Teala bunun şu ayet-i kerimelerde belirtildiği gibi, kafirlerde bulunduğunu bildirmiştir: “Onlara ayetlerimiz okunduğunda; ‘işittik, eğer dileseydik elbette biz de bunun benzerini söylerdik. Bunlar eskilerin masallarından başka bir şey değildir’ derler.” Enfal/31

“Kafirlerden biri sana sığınmak isterse, Allah’ın kelamını işitinceye dek ona izin ver.” Tevbe/6

Kabullenme ve Gereğini Yerine Getirme Anlamında İşitme


Allahu Teala şu ayetlerde belirttiği gibi bu durumu kafirlerden nefyetmiştir:

“Eğer Allah onlarda bir hayır görmüş olsa idi, elbette onlara işittirirdi. Ve eğer işittirmiş olsaydı elbette onlar yüz çevirip dönerlerdi.” Enfal/23

 “Dediler ki eğer biz işitseydik yahut akletseydik, cehennemlikler arasında olmazdık.” Mülk/10

Mükellefi Manayı Anlamakla Sorumlu Kılan Teklifin Sebebi Olan Akletme


Allahu Teala bu tür akletmenin kafirlerde bulunduğunu bildirmiştir:

“Onların size inanmalarını mı ümit ediyorsunuz! Onlardan bir kısmı Allah’ın kelamını işitirler, sonra da onu iyice (akledip) anlamalarının ardından bile bile tahrif ederlerdi.” Bakara/75

Hücceti Kabul ve Gereğini Yerine Getirmeyi Gerekli Kılan Akletme


Allahu Teala bu tür akletmenin kafirlerde bulunmadığını bildirmiştir:

“Dediler ki: Eğer işitmiş yahut akletmiş olsaydık, cehennemliklerden olmazdık.” Mülk/10

Allahu Teala onların yüz çevirmelerine karşılık bir ceza olarak, bu tür akletmeden onları mahrum bırakmıştır:

“Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da ondan yüz çeviren ve önceden işlemiş olduklarını unutandan daha zalim kimdir? Biz de onların kalpleri üzerine onu anlamalarını engelleyici bir perde, kulaklarında ise bir ağırlık kıldık. Onları hidayete çağıracak olsan da asla hidayet bulmayacaklardır.” Kehf/57

Doğru Yolu Gösterme Anlamında Hidayet


Allahu Teala bu anlamda kafirlerin doğru yolu görebileceğini bildirmiştir:

“Kafirlere gelince; onları doğru yola hidayet ettik; ancak onlar körlüğü hidayete tercih ettiler.” Fussilet/17

“Şüphesiz ki sen, doğru yola hidayet edersin.” Şura/52

Kabul ve Gereğini Yerine Getirme Anlamında Hidayet


Allahu Teala hidayetin bu türünün kafirler için geçersiz olduğunu belirtmiştir:

“Sen istediğini hidayete ulaştıramazsın. Ancak Allah dilediğini hidayete ulaştırır.” Bakara/272

Öyleyse Allahu Teala Nebi’nin Sallallahu Aleyhi ve Sellem sadece doğru yolu gösterme anlamında hidayet etmekle sorumlu olduğunu açıklamış “Şüphesiz sen hidayeti gösterirsin”; kabul etme anlamında hidayete ulaştırma ile sorumlu olmadığını belirtmiştir “Onların hidayet bulması sana ait değildir.”

Allahu Teala kafirler için yalnızca, manayı anlama ve idrak etme anlamında işitmenin ve doğru yolu görme anlamında hidayetin mümkün olduğunu belirtmiştir. Çünkü bu, hüccetin ikamesinde şarttır ve bunsuz hüccet ikame olunmaz. Ancak, kabul ve gereğini yerine getirme ile ilgili (mü’minlere bir nimet olarak bahşetmiş olduğu) ikinci tür işitme ve hidayetin kafirler için mümkün olmadığını belirtmiştir. Çünkü Allahu Teala onlar için iman dilememiştir. Kafirlerde bulunabilecek anlayış ile onlarda olamayacağı bildirilen anlayış hususunda ayırıcı olan budur.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)