Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar * Makale sahibi isminin yayınlanmasını istememiştir. Tercüme Eden: Ebu Muaz el...

22 Şubat 2015 Pazar

Müslümanların Güncel Problemlerine Işık Tutan Naslar

Sahih Tefsir şerhi 14. bölümde Müslümanların eski ve yeni problemlerinin sebepleri, sonuçları ve çözüm için tutulacak yola dair yönlendirmeler işlenmiştir. Dinlenilmesi ve istifade edilmesi için önemle tavsiye olunur:
https://archive.org/download/EbuMuazDVD15/SahihTefsir014.mp3

16 Şubat 2015 Pazartesi

Bid’atçiler Tevhid Ehli Olabilir mi?



Birçok Müslüman derneklerde toplanma bid’atine ve Suret  (video, fotoğraf) gibi pisliklere cevaz verenlere dostluk etmeye devam etmekte, bu fiilleri işleyenlerin dillerindeki tevhide benzeyen sözlerine aldanarak onları tevhid ehli zannetmektedirler.
Bid’at ehli, tevhid ehli değildir!

Sünnet Ehlini Fitne Çıkarmakla İtham Eden Bid'atçilere Şeyh Elbani'den Nefis Cevap

Şeyh el-Elbani rahimehullah’a şöyle soruldu: “Oruç tutan Müslümanlardan bazı insanlar ezandan bir süre önce iftar ediyorlar. Bazıları da ezanla birlikte iftar ediyorlar. Bu iki grubun hükümleri nedir?
Şeyh el-Elbani şöyle dedi: “Sen bizimle beraber isen bunu anlayabilirdin. Allah sana bereket versin.
Soruyu soran: “Ben sürekli seninle beraberim, lakin sen sahur ezanından bahsetmiştin.
Şeyh el-Elbani: “Akşam ezanından da. Akşam ezanından da bahsettik, akşam iftarda acele etmek ve namaz için acele etmekten de bahsettik. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ümmetim iftarda acele ettikleri sürece hayır üzere bulunmaya devam eder” hadisini de rivayet ettik. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yolculukta sahabeden birine “bize iftarlığımızı getir” dediğini anlattık. Adam: “Ey Allah’ın rasulü, gündüz önünde” demişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona: “Getir” dedi. Bu sahabe: “Birimiz devesine binse güneşi görür” dedi. Yani (Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem) güneş kaybolur kaybolmaz iftarda acele ediyordu. Yine fatihayı ezberlediğimiz gibi ezberlememiz gereken bir hadis söylemiştik. O da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisidir: “Gece şuradan yönelip, gündüz şuradan gittiğinde ve güneş battığında oruçlu iftar etmiştir” İftarda hiç beklemeden acele etmek gerekir.”
Soruyu soran dedi ki: “Kişi bir toplulukla beraber bulunuyor, bu topluluktakilerin hiçbiri iftar etmiyor, bu kimsenin kendi başına iftar etmesi olurmu? Gecenin gittiğini nasıl bilecek?
Şeyh el-Elbani: “Allah sana bereket versin. Az önce Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Kim İslam’da güzel bir sünnet başlatırsa” hadisini anlattık. Bu adam vaktin girdiğini yani iftar vaktinin girdiğini biliyorsa, bir de buna şunu ekle: bunu sırf iftarda acele etme sünnetini bildiği için yapıyorsa, bu insanların önünde bardağı alıp içtiğinde, hurma alıp yediğinde güzel bir sünnet mi başlatmış olur, kötü bir çığır mı açmış olur?
Soruyu soran: “Elbette güzel…
Şeyh el-Elbani: Evet, Allah sana bereket versin.
Soruyu soran: Onlar sana “bizim ezanı beklememiz de güzel bir sünnet diyecekler.
Şeyh el-Elbani: Allah sana bereket versin, burada ikinci bir konuya geçiyoruz. Eğer onların bekledikleri ezan vaktinde okunuyorsa hiç kimsenin ezandan önce yemesi caiz olmaz. Lakin biz bugünkü ezandan bahsediyoruz. Zannederim bugünkü ezanın güneşin batmasından on dakika sonra okunduğunu işitmişsindir.
Soruyu soran: Kişi bugünkü ezandan bahsediyor, önceki ezanı kastetmiyor.
Şeyh el-Elbani: Öyleyse bu şekildeki bir ezanı beklemek sünnet değildir. Bilakis sünnete muhaliftir

14 Şubat 2015 Cumartesi

Bid’atçiliğe Hükmetmek


Şeyh Muhammed Bazemul
Tercüme: Ebu Muaz
Soru: “Şeyhimiz, Allah size ihsan etsin, size ve ilminize bereket versin. Bir sorum var. İki alim cerh etme, bid’atle itham ve sakındırma hususunda ihtilaf ettiğinde sakındırmayı bid’atle ithama çeviren kayıt nedir? Selefi bir kimsenin görüşlerden birini tercih eden kardeşlerine karşı tutumu nasıl olmalıdır?

Sünnet Alimleri Hakkında: "Davetçilerin Hatalarını Araştırıyorlar" İftirasına Reddiye


Şeyh Ubeyd b. Abdillah el-Câbirî
Tercüme: Ebu Muaz
Suud’dan soran birisi şöyle diyor: “Hizipçilerden çok defa şöyle dediklerini işitiyoruz: “Bu asrın sünnet şeyhleri davetçilerin hatalarını gözlüyorlar” Bu söylentiye ne dersiniz?

Bid'atinde Israr Edenden Sakındırılır


Soru: “Selefî bir kimse bir bid’ate düşse, kardeşleri ona nasihat edip sabretseler ve ona açıklasalar, buna rağmen bid’atinde ısrar edip dönmezse bu durumda o kişinin bid’atçi olduğuna hükmedilir mi? Selefiler onu bid’atçi görerek uzaklaşabilir mi ve ondan sakındırabilirler mi? Yoksa buna alimin mi hükmetmesi gerekir? Bize açıklayın, Allah size bereket versin.
Cevap: Eğer kardeşlerinin sözleri ona fayda etmez ve dönmezse ondan ve sözlerinden sakındırılır. İlim ehline danıştıktan sonra da onun bid’atçi olduğuna hükmedilir. Yardım istenecek olan Allah’tır.
Şeyh Muhammed Bâzemul

13 Şubat 2015 Cuma

Şeytanın Bâtılı Süslemesi ve Hakkı Çirkin Göstermesi


İbnu’l-Kayyim rahimehullah şöyle der:
"Şeytanın hilelerinden biri de şudur: İnsanı tuzağa düşürmek için, aklı daima büyülemesidir. Onun büyüsünden ancak Allah’ın dilediği kişiler kurtulabilir.

12 Şubat 2015 Perşembe

Sahih Hadisler Sitesini Hatanın Tashihine Tekrar Davet Ediyorum!


Daha önce Sahih Hadisler sitesinde Abdestsiz ve Cünüp olarak Kur’an okunması meselesinde Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın adı kullanılarak tedlisler ve delil karartması yapıldığına dair uyarıda bulunmuştum.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Şeytanın İnsanı Saptırma Mertebeleri

İbnu’l-Kayyim rahimehullah, şeytanın insanı saptırma mertebelerini şöyle sıraladı:
Birinci Mertebe:
Şeytan, küfür, şirk, Allah ve Rasulü’ne düşmanlıkla, âdemoğluna üstünlük sağlarsa, inlemesi hafifler ve onunla birlikte yorulan kimseler de rahatlar. Bu, kuldan istediği ilk şeydir. Onu ele geçirinceye kadar, devamlı onunla birlikte olur. Bunu gerçekleştirdiğinde onu, askerlerinden yapar ve onu akranlarının başına vekil olarak tayin eder. Böylece o kul da, İblis’in davetçilerinden ve vekillerinden olur.
İkinci Mertebe:
Bu, bid’attir. Şeytan bunu, günah işlemek ve asilikten daha çok sever. Çünkü onun zararı, dinin kendisinedir. Bu, başkalarına geçen zarardır. Tövbe edilmeyen günahtır. Peygamberin davetine muhalefettir. Onların getirdiklerinin aksine davettir. Bu, küfür ve şirk kapısıdır. Bid’at onu ele geçirdiği ve kendilerinden yaptığında, artık o da onun vekili ve davetçilerin birisi olarak kalır. Eğer onu bu dereceye getirmezse ve sapıklara düşman olanlardan yaptığı kimselerdense, onu üçüncü mertebeye aktarır.
Üçüncü Mertebe:
Bunlar, farklı türleriyle büyük günahlardır. Şeytan, insana büyük günah yaptırmaya çok meraklıdır. Özelikle o kişi peşinden gidilen bir âlimse, insanları ondan nefret ettirmek için bunu çok ister. Sonra onun günahlarını halk arasında yayar. Onların arasından bunları yayacak birisini bulur. O, aklınca, dinî bir görev olarak ve Allah’a kulluk için onun günahlarını yayar. Artık o, farkına varmadan iblis’in vekilidir. “İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nur 19.)
Onları yaymayı arzuladıklarında durum böyleyse, yayma işini üzerine aldıklarında durum nasıl olur, acaba? Onlar öğüt vermezler, ama iblise itaat edip ona vekillik yaparlar.
Bunların hepsi, insanları âlimden ve ilimden faydalanmaktan tiksindirmek içindir. Bunun günahları ufka ulaşsaydı. Allah katında daha hafif olurdu. Çünkü o tövbe ettiğinde, Allah onun tövbesini kabul eder, işlediği kötülükleri iyiliklerle değiştirir. Bunların günahları ise, müminlere haksızlık etme, onların namuslarına dil uzatma ve ayıplarını ortaya çıkarmadır. Allah Teâlâ, kullarını gözetmektedir. Kalplerde gizli olanlar ona gizli kalmaz. Şeytan bu mertebeden aciz kalırsa, onu dördüncü mertebeye aktarır:
Dördüncü Mertebe:
Bunlar, bir araya gelince, belki sahiplerini helak edecek olan küçük günahlardır.
Derim ki: İmam Ahmed, Sehl b. Sa’d radıyallahu anh’den, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem‘in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Küçümsenen günahlardan sakının. Çünkü küçümsenen günahların durumu, bir vadiye inip de, birinin odun, diğerinde de bir odun getirdiği topluluğun duruma benzer. Böylece onlar, ekmeklerini pişirecek kadar odun toplar. Ne zaman küçümsenen günahlar işlenirse, onlar sahibi helak ederler.”[1] Hafız İbn Hacer; isnadı hasen demiştir.
Darimî ve İbn Mâce Aişe radıyallahu anha’dan, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisine şöyle buyurduğunu rivayet ettiler: “Küçümsenen günahlardan sakın! Çünkü onlar içinde Allah tarafından bir araştırıcı (melek) vardır.”[2]
Esed b. Musa, Zühd’de, Ebu Eyyub el-Ensari radıyallahu anh’ın şu sözünü nakletti: “Kişi, bir iyilik işler, ona güvenir ve küçümsenenleri unutur. Onlar kendisini çepeçevre sarmış olarak, Allah ile karşılaşır. Yine kişi bir kötülüğü işler, bundan dolayı korkar da, emin bir halde Allah ile karşılaşır.”[3]
İbnu’l-Kayyim sözlerine şöyle devam eder: Kul, şeytanı bu mertebeden aciz bırakırsa, onu, beşinci mertebeye aktarır:
Beşinci Mertebe:
Bu derece, sevap da ceza da olmayan, ancak, akibeti, onlarla meşgul olması sebebiyle, onda bulunan sevabı kaçırmak olan mubahlarla meşgul olmaktır.
Derim ki: Bu mübahlar, çok uyumak, çok yiyip içmek, lüks giyinmek ve faydasız şeyler yüzünden uykusuz kalmak gibi işlerdir.
Kul, şeytanı bu dereceden aciz bırakır, nefeslerinin miktarını, onların kesileceğini ve onların karşılığında, ahiret saadeti ve azap olduğunu bilerek vakti konusunda cimri davranır ve vaktini harcamazsa, onu altıncı mertebeye nakleder:
Altıncı Mertebe:


Kulu, fazileti daha üstün olan şey yerine, fazileti düşük olan amelle meşgul etmesidir. Ona, fazileti düşük olan hayrı işlemesini emreder. Kulu, ona teşvik eder ve güzel gösterir. Bu meydana gelince, ondan, daha faziletli ve daha üstün olanı terk eder. İnsanlardan buna dikkat eden azdır. O, taat ve yakınlık olduğunda şüphe edilmeyen taat türlerinden birine çağıran, güçlü ve hareketli bir davetçi gördüğünde, şöyle düşünür: “Bu davetçi şeytandan olamaz. Çünkü şeytan iyiliği emretmez” Böyle der ve bunu bir hayır olarak görerek onun Allah’tan bir davetçi olduğunu söyler. Bu kimse mazurdur. Çünkü bu kimse, şeytanın kötülükten bir kapıya ulaşmak için yetmiş iyilik kapısı emredeceğini veya bu yetmiş kapı ile kendisine daha büyük hayrı ve daha üstün olanı elden kaçırmaya çalıştığını bilmemektedir.




Onu tanımak ancak, Allah Azze ve Celle’nin kulun kalbine attığı nur ile mümkündür. Bunun vasıtası sadece Rasul sallallahu aleyhi ve sellem‘e uymak ve Allah Teâlâ katında amellerin derecelerini gözetmektir. Amellerin Allah’a en sevimli olanı, en çok razı edeni ve kula en faydalı olanı; Allah’a, Rasulüne, kitabına ve mümin kullarına - havassına ve avamına – nasihat etmek/samimi olmaktır. Bunu ancak, peygamberlerin varislerinden ümmet içindeki vekillerinden ve yeryüzündeki halifelerinden olan kimse bilir. İnsanların çoğu bundan mahrumdurlar. Bu onların akıllarına gelmez. Allah, kullarından dilediklerine lütfeder.
Kul şeytanı bu altı mertebeden aciz ve çaresiz bırakırsa, kafasını karıştırmak, açtığı savaşla fikrini meşgul etmek ve insanların ondan faydalanmasını engellemek için, çeşitli kötülükler, düşündürmek, şaşırtmak, ondan sakındırmak ve söndürmek suretiyle insan ve cinlerden olan taraftarlarını ona musallat eder. Bozguncu insan ve cin şeytanlarını bırakıp usanmadan ona musallat etmeye çalışır.”[4]  
Bu, toplumumuzda açıkça görülen bir durumdur. Dinine, peygamberlerinin sünnetine sarılan ve onun metoduna takip eden bir kul yoktur ki, yüz çevirme, ters davranış, akraba olanın ve olamayanın dost ve düşmanların alayıyla karşılaşmasın. O kişinin Allah’tan başka sığınacak yeri yoktur. Bu açık ve gizli olarak, islam’a sarılanların halidir. Bunlar, Nebî sallallahu aleyhi ve sellemin “Gariplere ne mutlu” sözüyle müjdelediği gariplerdir.[5]


[1] Fethu’l-Bari, (11/329)
[2] Darimi, (2/303), İbn Mace, (2/1417), el-Elbani, Silsiletu’l-Ehadisi’s-Sahiha’da (513) sahih demiştir..
[3] Fethu’l-Bari (11/330)
[4] Et-Tefsiru’l-Kayyim. (614)
[5] Müslim, (2/176, Nevevi).

7 Şubat 2015 Cumartesi

Münafıklarla Cihad


İbn Mes’ud radıyallahu anh şöyle demiştir:

لَمَّا نَزَلَتْ: {يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ} أُمِرَ رَسُولُ اللهِ صَلى الله عَلَيه وَسَلم أَنْ يُجَاهِدَ بِيَدِهِ, فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَعَلَيْهِ بِوَجْهٍ مُكَفَهِرٍّ

Ey Nebi! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et” (Tevbe 73) ayeti indiği zaman Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem; el ile cihad etmesi, buna gücü yetmezse onları asık suratla karşılamakla emrolundu.” Sahih. Taberî (11/566) Beyhaki, Şuabu’l-İman (7/38)

İmam Ebu Cafer et-Taberi dedi ki: “(Tevbe suresi 73. Ayetine dair) Bu görüşler içinde bana göre en isabetlisi İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın, Allah Teâlâ’nın, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e münafıklarla cihad etmeyi emrettiğine dair sözüdür. Bu, müşriklerle cihadı emretmesinin benzeridir.

Eğer birisi: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ashabı arasında bulunan münafıkları bildiği halde onları nasıl bıraktı?” diyecek olursa, denilir ki: “Muhakkak ki Allah Teâlâ onlardan küfür sözünü ortaya açıkça koyan kimselerle savaşmasını emretti. O münafığın zahire vurduğu şeye göre davranılır.

Onlardan küfür sözünü söylediklerinden haberdar olunanlar yakalandığı zaman inkâr eder ve bu sözden dönerek: “Ben Müslümanım” derse diliyle İslam’ı izhar eden herkes hakkında Allah’ın hükmü onun malının ve kanının koruma altında olmasıdır.  İtikadında başka bir şey gizlese bile, onların sırları Allah Azze ve Celle’ye bırakılır. Halkın gizlilikleri araştırmasına yol bırakılmamıştır.

Bu yüzden Nebî sallallahu aleyhi ve sellem münafıkları bilmesine ve Allah’ın kendisini onların içlerinde gizledikleri şeylerden ve kalplerindeki itikatlardan haberdar etmesine rağmen, bu kimselerin ashabı arasında bulunmasını onaylamış, onlarla olan cihadda, Allah’a ortak koşan (kâfirlere) harp açması gibi bir cihad yolunu tutmamıştır. Münafıklardan birisi, Allah’ı küfr/inkâr içeren bir sözünden haberdar olunup yakalanınca, inkâr etmiş, diliyle Müslüman olduğunu izhar etmiştir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de onu, daha önce söylediği sözden ve içinde gizlediği itikattan değil, ancak kendisinin huzurunda söyleyerek ortaya koyduğu sözle sorumlu tutmuş ve buna göre hüküm vermiştir.

Allah hükümde hiç kimseye insanların içlerinde gizlediğine göre hükmetmeyi mubah kılmamıştır, içte gizlenenin hükmünü yalnız kendisine ayırmıştır.” (Taberi Tefsiri 11/567)

6 Şubat 2015 Cuma

Tekfirci Haricilere Reddiye/Şeyh Nasıruddin el-Elbânî Rahimehullah

Tercüme: Ebu Muaz

Şeyh el-Elbani rahimehullah, es-Sahiha'da şöyle demiştir:
Ubade b. Es-Samit radıyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e zorlukta ve kolaylıkta, dinçlikte ve isteksiz hallerde, bize karşı aleyhimizde kayırmacılık yapılsa bile dinleyip itaat etmek, katımızda Allah’tan açık bir burhan olan bariz küfür görmedikçe, yetki konusunda yöneticilerle çekişmemek, nerede olursak olalım hakkı söylemek ve Allah için kınayıcının kınamasından korkmamak üzere biat ettik.”

Bu hadiste birçok faydalar ve fıkhî meseleler vardır. Özellikle Hafız İbn Hacer, Fethu’l-Bari’de başta olmak üzere, âlimler şerhlerinde bu konuda konuşmuşlardır.

Bunlardan burada önemsediğim kısım şudur: Burada müminlerin emiri Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh’e karşı ayaklanan haricilere açık bir reddiye vardır. Zira onlar herhangi bir şüphe veya tereddüt söz konusu olmaksızın, Ali radıyallahu anh’de bariz küfür görmemişlerdi. Bununla beraber onunla ve onun yanında bulunan sahabelerle, tabiinle savaşmayı ve kanlarını dökmeyi helal saydılar. Ali radıyallahu anh de onlarla savaşıp köklerini kazımaya mecbur kaldı ve onlardan sadece bir azınlık kurtuldu. Sonra tarihte bilindiği gibi Ali radıyallahu anh’ı haince öldürdüler. Onlar İslam’da kötü bir çığır açtılar. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in birçok sakındırıcı hadislerine rağmen Müslümanların yöneticilerine karşı ayaklanmayı zamanlar boyu din edindiler. Bu hadislerden birisi: “Hariciler cehennemin köpekleridir” hadisidir. (Mişkatu’l-Mesabih, (3554) er-Ravdu’n-Nadir (906, 908)

Onlar yöneticilerde bariz küfür görmemelerine rağmen böyle olmuştur. Onlar ancak küfrün altında olan zulüm, fücur ve günahlar görmüşlerdir.

Bugün – tarih tekerrür eder sözünde olduğu gibi – Müslüman gençler arasında dinde çok az fıkıh sahibi olan, yöneticilerin Allah’ın indirdiklerinden çok azıyla hükmettiklerini gören, ilim, fıkıh ve hikmet ehli ile istişare etmeksizin yöneticilere karşı ayaklanmayı uygun gören kimseler türedi. Hatta önderleri Mısır’da, Suriye’de ve Cezayir’de kör fitnelere, kanlar dökmeye kışkırtıyor! Bundan öncede Mekke Harem’inde bir fitne olmuş, böylece hariciler dışında seleften ve haleften Müslümanların üzerinde ittifak ettikleri bu sahih hadise muhalefet etmişlerdi.

Bu gençlerde galip gelen zan, onların Allah’ın veçhini dileyen samimi kimseler olmaları olduğundan, durum aldatıcı bir hale gelmiştir. Ben hatalarını itiraf ettirmek için onlara bir nasihatte ve hatırlatmada bulunmak istiyorum. Umulur ki doğru yolu bulurlar.

Diyorum ki: Bilindiği üzere Müslümanlar, İslam’ın rükünlerinde dahi güçlerinin yettiği hükümlerden sorumludurlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Beyt’i haccetmek, yoluna güç yetirebilenler için Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.” (Al-i İmran 97) Bu mesele ayrıntıya girmeye gerek kalmayacak kadar açıktır.

Burada detaylandırılması gereken yalnız iki hakikatin hatırlatılmasıdır:

Birincisi: Hangi türüyle olursa olsun Allah’ın düşmanlarıyla savaşmak, Allah’ın hükümlerine boyun eğip tabi olmak suretiyle nefis terbiyesini gerektirir. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Mücahid; Allah’a taat için nefsiyle cihad edendir.” (es-Sahiha 549)

İkincisi: Bu (savaş), Allah’ın düşmanlarını cezalandıracak olan maddî hazırlık ve savaş silahlarını da gerektirir. Zira Allah bunu müminlerin emirine emrederek şöyle buyurmuştur: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla hem Allah düşmanını, hem kendi düşmanınızı hem de bunlar dışında sizin bilmediğiniz, fakat Allah'ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz” (Enfal 60) Güç yettiği halde bunun ihlal edilmesi ancak münafıkların özelliğidir. Bu yüzden alemlerin rabbi onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Şayet (savaşa) çıkmayı isteselerdi bunun için hazırlık yaparlardı.” (Tevbe 46)

Ben kesinlikle inanıyorum ki bu maddi hazırlık müminlerden bir topluluğun yöneticilerinin bilgisi olmadan yapabilecekleri bir şey değildir. Nitekim bu bilinen bir husustur. Buna göre, Allah’ın düşmanlarıyla savaşacak bir topluluğun vakti gelmemiştir. Durum Mekke dönemi gibidir. Bu yüzden Müslümanlar, ancak Medine döneminde cihad/kıtal ile emrolunmuşlardı. Bu husus, şu rabbanî nassın gereğidir: “Allah hiçbir nefse kapasitesinin üzerinde yüklemez.” (Bakara 286)

Bu yüzden ben cihad için hamasetli ve kulların rabbi için gerçekten samimi olan gençlere şunu öğütlüyorum: İçteki ıslaha yönelsinler, imkanları olmayan dıştakini önemsemeyi ertelesinler. Tasfiye ve Terbiye adını verdiğim bu çalışma, alıştırmalar yapmayı ve uzun bir zamanı gerektirir. Bunu yerine getirecek olanlar ancak alimlerden, seçkinlerden ve takva sahibi eğitimcilerden bir topluluktur. Özellikle yöneticilere karşı kışkırtan cemaatler arasında bu zamanda onlar ne kadar da azdırlar!

Bazıları bu tasfiye işleminin zorunlu olduğuna karşı çıkabilir. Nitekim bazı İslamî gruplar böyle davranıyorlar. Bazıları bunun devrinin kapandığını iddia edebilir ve siyasi çalışmalara veya cihada sapabilir, tasfiye ve terbiye işini önemsemekten yüz çevirebilirler. Hepsi de bu şekilde yanılırlar. Tasfiye görevini ihmal etmeleri sebebiyle nice meselelerde dine muhalefetler ettiler, taklide ve telfike (mezheplerin ruhsatlarını seçmeye) yöneldiler. Allah’ın haram kıldığı nice hükümleri helal saydılar! İşte bir örnek: Kendilerinden bariz küfür sadır olmasa da yöneticilere karşı ayaklanmak!

Son olarak diyorum ki: Bizler, mesela Ramazan orucunun farz olduğunu inkar eden, kurban bayramında kurban kesmeye karşı çıkan vb. kimseler gibi dinde bilinmesi zorunlu olan şeyleri inkar eden bazı yöneticilerin, kendilerine karşı ayaklanmayı hak ettiklerini inkar etmiyoruz. Hadisin ifade ettiği gibi böyle kimselerle savaşılması gerekir. Lakin daha önce belirtildiği gibi, bunun için güç yetirme şartı vardır.

Lakin mukaddes toprakları işgal eden, Müslümanların kanlarını döken Yahudilere karşı cihad etmek, burada açıklanmasına imkân olmayan birçok açıdan bu şekildeki yöneticilere karşı savaşmaktan daha önceliklidir. En önemlisi bu yöneticilerin ordusu veya en azından onların çoğunluğu, bu yöneticilerden razı olmayan Müslüman kardeşlerimizden oluşmaktadır. Bu hamasetli gençler Müslümanların yöneticileriyle savaşmak yerine neden Yahudilere karşı savaşmıyorlar?!

Zannederim bunun cevabı, az önce açıklandığı gibi: “Güç yetiremiyoruz” anlamında olacaktır. Buradaki cevap da aynı cevaptır. Vakıa bunu desteklemektedir. Onların imkan bulunmamasına rağmen yaptıkları ayaklanmalar, maalesef kanların dökülmesinden başka sonuç vermemiştir. Cezair’deki örnek önümüzde durmaya devam ediyor. İbret alıp düşünen var mı?

El-Elbani, es-Sahiha (7/2/1237-1243)

Küfrün Altında Bir Küfür Ayrımı Hakkında Kaide

Tercüme: Ebu Muaz
Soru: İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler hakkında söylediği “Küfrün altında bir küfür” sözü hakkında bu ayrımın kuralı nedir?
Şeyh Muhammed Nasıruddin el-Elbânî rahimehullah dedi ki: “Bu itikadî küfür ile (onun altında olan) amelî küfür ayrımıdır. Kimin kalbinde itikadi küfür varsa bu kimse dinden çıkar. Kim de itikadına muhalif olan amelî küfür işlerse, bu da küfrün altında bir küfürdür, o kişi bununla kafir olmaz.
Burada dinleyicilerin bilmeleri gereken ince bir nokta vardır: Küfür iki çeşit olduğu gibi, nifak da iki çeşittir. Bugün insanlar arasında iki çeşit küfürden bahsediliyor da, nifakın da iki çeşit olduğundan bahsedilmiyor. Halbuki bu da önemli bir meseledir. Kim gönlünde küfrü gizliyorsa o itikadi bir küfürle kafirdir öyle değil mi?”
Birisi: “Evet” dedi.
Şeyh şöyle devam etti: “Lakin bu kimse “Şehadet ederim ki Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın rasulüdür” diyor. Müslümanlarla beraber oruç tutmaya devam ediyor. Bu onun nifakını tamamlıyor! O iç aleminde kafirdir, dıştan Müslümandır. Buraya kadar anlaşıldığını sanıyorum. Bu, itikadi küfürle beraber ameli küfrün tam aksidir. Amelî küfür işleyen kimse itikadına göre sahih bir imana sahiptir. Lakin ameli kafirin amelidir. Münafık ise tam aksidir, ameli Müslümanların amelidir, fakat itikadı kafirlerin itikadıdır. Müslümanların itikadına sahip olan velakin aamelinde kafirlerin amelini işleyen kimse tekfir edilmez. Çünkü o müslümanların itikadında olup, ameli kafirlerin amelidir. Bunu anladıysak, bu açıklama ile milyonlarca Müslümanı tekfir etme problemini sonlandırmalıyız. 
İşte o zaman Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Kul ile küfür arasında veya kul ile şirk arasında namazın terki vardır” hadisini de anlamış oluruz. Namazı terk eden küfür işlemiştir. Bu küfür itikadi de olabilir, amelî bir küfür de olabilir. Peki bu veya diğeri ne zaman söz konusu olur? Eğer herhangi bir yol ile onun namazın meşru (din kılınmış) olduğuna iman ettiğini ve kendisinin Allah’a karşı günah işlediğini itiraf edip: “Allah bizim tevbemizi kabul etsin” dediğini bilirsek bu kişi kalbinde Müslümanlarla beraber iman eden biridir. Lakin o ameliyle kafirlerle beraberdir. Çünkü kafirler namaz kılmazlar. İşte bu, itikadî küfür ile amelî küfür arasındaki farktır.”
El-Hedyu ve’n-Nur (547/58 :17:00 – Tariku’l-İslam)
Ebu Muaz’ın notu: Bu açıklamada Selef’ten gelen tanımlamalara muhalefet söz konusudur. Nitekim Huzeyfe radıyallahu anh nifak hakkında şöyle tarifte bulunmuştur: “Münafık İslam’ı dile getiren, lakin onunla amel etmeyendir.” Sahih mevkuf. Ebu Nuaym, Sıfatu’n-Nifak (126) İbn Ebi Şeybe (15/115) İbn Ebî Hâtim Tefsir (10508)

Hasen el-Basri de şöyle demiştir: “Nifak iki kısımdır. Biri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlamaktır ki bu tür nifak küfürdür. Diğeri de kişinin hata ve günahlarından dolayı içine düştüğü durumdur. Böylesi bir kişinin de bağışlanması umulur “Sahih maktu. İbn Batta el-İbane (939) Taberî Tehzibu’l-Asar (1953) Ebu Nuaym Sıfatu’n-Nifak (127) Tirmizi Sunen'de (2632) nolu rivayetten sonra isnadsız olarak zikretmiştir.

* Buna göre Müslüman olduğunu iddia ettiği halde İslam şartlarından olan namazı terk eden kimse nifak üzeredir.
* Bu nifak ise büyük nifaktır. Zira namazın terkinin büyük küfür olduğu üzerinde sahabenin icmaı sabit olmuştur.
* Büyük küfür yani dinden çıkaran küfür, itikadi küfürle beraber amelî küfürün bulunması halinde söz konusu olur.
* Namazı terk etmenin küfür olduğunu bildiği halde, kasıtlı olarak, geçerli bir te’vil söz konusu olmaksızın ve ikrah altında olmaksızın namazı terk eden kimse namazı terk etmekle aslında itikadi bir küfür de işlemiş olmaktadır.
* Bununla beraber Müslüman olduğunu da iddia etmekte, şehadet kelimelerini ikrar etmektedir. Şayet hüccet ikamesini yapacak ve gerekli yaptırımı uygulayacak bir İslam kadısı olsa idi, böyle bir kimse ya tevbe edip namaza dönmeye mecbur kalır, yahut küfründe ısrar ederek mürted olduğu halde öldürülürdü.
* Lakin bu zamanda İslam devleti mevcut olmadığı için namazın terkinin hükmünü öğrendiği halde, ikrah altında olmaksızın ve kasten namazı terk edip, Müslümanlık iddiasında devam edenler ancak münafık konumunda bulunmaktadırlar.
* Dünya hükümleri bakımından pek çok konuda fasık Müslüman gibi muamele görürler, onlara karşı dikkatli olunur ve öldüklerinde cenaze namazlarını kılmak gerekmez.
* Bununla beraber Müslüman mezarlığına gömülürler.
Allah en iyi bilendir.

5 Şubat 2015 Perşembe

Müslümanların Aralarındaki Savaş Fitnesi ve İntihar Eylemleri

Okumak için tıklayın:
MÜSLÜMANLARIN ARALARINDAKİ SAVAŞ FİTNESİ VE İNTİHAR EYLEMLERİ
ŞEYH MUHAMMED NASIRUDDİN EL-ELBANİ
ŞEYH MUHAMMED BİN SALİH EL-USEYMİN
ŞEYH ABDULAZİZ BİN ABDULLAH BİN BAZ

Nas ve İcma İle Namazın Terki Küfürdür


Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Meleklere   Âdem'e secde edin dediğimizde, secde etmişlerdi de, yalnız İblis dayatıp kibirlenmiş ve böylece kâfirlerden olmuştu.” (Bakara 34) Bu ayet namazın terkinin küfür olduğuna delalet etmektedir. Ayette bahsedilen yüz çevirme Allah’a ibadetin özü ve en önemlisi olan secdeden yüz çevirmedir.
Haydi şimdi Allah'a secde edin ve kulluğunuzu yerine getirin.” (Necm 62)
Ey îman edenleri Rükû edin; secde edin; Rabbinize ibadet edin; hayır işleyin.Belki böylece kurtuluşa erersiniz” (Hac 77)
Bu yüz çevirme kibir sıfatıdır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “ Zaten göklerde ve yerde bulunan bütün canlılar ve melekler, hiç büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler” (Nahl 49)
İbadet; zillettir. Nitekim “tarikun muabbed” denilir. Yani zelil, çiğnenmiş yol. Allah için secde zilleti sergilemektir. Bu zilleti sergilemekle emrolunan bundan yüz çevirince büyüklenmiş olur. Böylece namazı terk eden kimse kafirlerin bu sıfatıyla vasıflanmış olur:
Onlara "rükû edin" denildiği zaman, rükû etmezler” (Murselat 48)
Bu, Allah’ın mahlukatı yaratmadaki maksadından yüz çevirmedir. Zira şöyle buyurmuştur: “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” (Zariyat 56)
Kibrin ve zorbalığın aslı kalptedir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem yolun ortasından yürüyen ve “yol geniş” diyen bir kadın hakkında “Onu bırakın o zorba bir kadındır” demiş sonra : “Bu (zorbalık) ancak kalptedir[1] buyurmuştur. Yine: “Kimin kalbinde zerre ağırlığınca kibir varsa cennete giremez[2] buyurmuştur. Lakin bir topluluk Allah’ın hükmüne itirazlarını dilleriyle ortaya koyar. Bu Allah’ın emrine karşı kibirlenmedir.
Diğer bir topluluk namazdan ve Allah için secdelerden yüz çevirerek bunu azalarıyla ortaya koymuşlardır. Bu da Allah’ın zatına karşı büyüklenmedir.
İblis ise Allah için secdelerden yüz çevirmedi, bilakis O’nun emrine isyan etti. Allah’ın emrine isyan ettiği için onun masiyeti küfre vardı. “Çamurdan yarattığına mı secde edeyim?” (İsra 61) dedi. Kibrini, hakkı reddetmesini ve insanların babasını küçük görmesini dilinde ortaya koydu. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kibir hakkı inkar etmek ve insanları küçük görmektir.[3]
Bu gösteriyor ki kibir azalarda ortaya çıkmıştır. Yine küçük görme de azalarla meydana gelebilir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Suç işleyenler, dünyada iken îman edenlere gülüyorlardı. Yanlarından geçtikleri zaman, birbirlerine göz kırparlar, ailelerine dönünce de, yaptıklarıyla gülüşüp eğlenirlerdi” (Mutaffifin 29-31)
İblis’in yüz çevirip büyüklenerek kafirlerden olması Allah’ın emrine karşı büyüklenmedir. Namazı ve Allah için secdeleri kasten terk ederek Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın zatına karşı bu büyüklenme ise daha tehlikelidir.
Şeyhulislam rahimehullah Camiu’r-Resail ve’l-Mesail’de (6/295) şöyle demiştir: “Allah Teâlâ hatırlatıldığı zaman secde etmeyenin ayetlerine iman etmemiş olacağını haber vererek şöyle buyurmuştur: “Âyetlerimize iman edenler ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapananlar, büyüklük taslamadan hamd ile Rablerini tesbih edenlerdir…” (Secde 15) Bu ayet Allah için secde etmeyenin iman etmiş olmadığına delildir. Bu da namazı terk edenin kafir olduğunu gösterir.”
Yine en kuvvetli delillerden birisi Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Kul ile küfr arasında namazın terki vardır[4] hadisidir. Burada küfür kelimesi marife olarak “el-kufr” şeklinde gelmiştir. Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Aramızdaki ahit namazdır. Namazı terk eden kafir olur.”[5]
Burada kastedilen dinden çıkaran büyük küfürdür.
Bu konuda sahabenin icma’ı nakledilmiştir.
Mücmel nakil:
1- Abdullah b. Şakik şöyle demiştir: “Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı namazın terki dışında amellerden birinin terkini küfür görmezlerdi.”[6]
2- Ebu’z-Zubeyr, Cabir radıyallahu anh’e “Siz aranızda günahları küfür görür müydünüz?” diye sorunca şöyle demiştir: “Hayır. Kul ile küfür arasında ancak namazın terki vardır.”[7] Mucahid de Cabir radıyallahu anh’den benzerini rivayet etmiştir.[8]
3- Hasen el-Basri rahimehullah dedi ki: “Bana ulaştığına göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı: “Kul ile şirk koşması ve kafir olması arasında özürsüz olarak namazı terk etmesi vardır” diyorlardı.”[9]
Mufassal nakil:
1- Misver b. Mahrame radıyallahu anh, İbn Abbas radıyallahu anhuma ile beraber Ömer b. El-Hattab radıyallahu anh’ın yanına girdiler ve: “Namaz ey müminlerin emiri!” Ömer radıyallahu anh dedi ki: “Evet, namazı terk edenin İslam’dan nasibi yoktur.” Yarasından kan aktığı halde namazı kıldı.”[10]
2- Ali radıyallahu anh’den: “İslam’ın üç ayağı vardır. İman, namaz ve cemaat. İman olmadan namaz kabul edilmez. İman eden de namaz kılar.”[11]
3- İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın yanında: “Namazı terk ettiğini hiç görmedik” dediler. Bunun üzerine İbn Mes’ud dedi ki: “Namazın terki küfürdür.”[12]
4- Ebu’d-Derda radıyallahu anh’den: “Namazı olmayanın imanı yoktur.”[13]
5- İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: “Namazı terk eden kafir olmuştur.”[14]
6- Namazı terk edenin kafir olduğu on altı sahabeden rivayet edilmiş olup, buna muhalefet eden bir sahabe bilinmemektedir. İbnu’l-Kayyım şöyle demiştir: “Daha önce bunun aynısı Muaz b. Cebel, Abdurrahman b. Avf ve Ebu Hureyre radıyallahu anhum’den zikredilmişti. Onlara muhalif olan bir sahabe bilinmemektedir.”  
Namazın terkinin küfür olduğu hususu, Ebu Hanife dışında üç imamdan da nakledilmiştir. Ebu Hanife ise imanın tanımı hususunda sünnete muhalefet etmiştir.
1- İmam Ahmed b. Hanbel’in namazı terki küfür gördüğü meşhurdur. Bunu Abdus b. Malik, Ahmed b. Hanbel’den rivayet etmiştir. Ahmed b. Hanbel’in Usulu’s-Sunne adlı risalesinde bu husus beyan edilmektedir.
2- İbn Kesir, Meryem 59. Ayetinin tefsirinde (5/243) şöyle demiştir: “Bu yüzden seleften ve haleften imamlar ki İmam Ahmed’den ve İmam Şafii’den meşhur olduğu gibi, namazı terk edenin tekfir edilmesi görüşünde olmuşlardır.” Bu görüşü Tahavi de Muşkilu’l-Asar’da İmam Şafii’den nakletmiştir.
3- Ebu’l-Velid el-Baci, el-Munteka’da (3/122) Malik’ten naklederek şöyle demiştir: “Yahudiliğe veya Hristiyanlığa irtidat eden mürtedin kestiği yenmez. Bunu İbn Habib rivayet etmiş ve şöyle demiştir: “Namazı terk edenin ve namazı hafife alarak zayi edenin kestiği yenmez. Çünkü bu şekilde o irtidada yaklaşmıştır.” Yine bana dedi ki: “Malik’in ashabının tamamından anladığım da budur.”


[1] Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (10315)
[2] Muslim (91)
[3] Muslim (91)
[4] Muslim (82)
[5] Tirmizî (2809) İbn Mâce (1079) Nesâî (463) Ahmed (5/346)
[6] Tirmizî (2622)
[7] Lalkâî İtikad (1537)
[8] İbn Batta el-İbane (876)
[9] İbn Batta el-İbane (877) Lalkai İtikad (1502, 1539) Hallal es-Sunne (1372)
[10] Muvatta (taharet 51) Abdurrazzak (579-581) Hallal, es-Sunne (1371)
[11] Lalkai İtikad (4/908) İbn Ebi Şeybe İman (113)
[12] Lalkai İtikad (1534)
[13] İbn Batta el-İbane (887) Lalkai İtikad (1536) Mervezi Tazimu Kadri’s-Salat (945) Hallal es-Sunne (1384)
[14] Mervezi Tazimu Kadri’s-Salat (939)

3 Şubat 2015 Salı

Sanal Bir İftira Mektubu Hakkında Bir Tekzip

Son günlerde sünnet ehline düşmanlık eden fısk ve bid’at ehlinin iftiralar içeren bir mektubu her tarafa servis edilmektedir. Türkiye’nin her tarafından bu mektubun kendisine ulaştığı bazı kimseler, içeriğinin doğruluğunu hiç merak etmeksizin ya “Müslüman bir kardeşinin nimete mazhar olduğu” düşüncesiyle sevinmekte, yahut da bid’atlerine muhalefet eden bir çıban başı gördükleri birinin yıpratılıp davetinin geçersiz kılınabilmesi için bedavadan bir fırsat daha ele geçirdiklerine sevinmektedirler.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)