Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

7 Ağustos 2020 Cuma

İblisin Maske Takma Küfrüne Zorlaması Karşısında Dinde Sebat Etmek Gerekir


Diğer devletler gibi T.C. devleti de Paganizm dininin kurduğu Dünya Sağlık Örgütüne ve İblisin dinine biat ederek Korona yalanını bahane etmekte ve sözde tedbir gerekçesiyle insanları, kendileri gibi kâfir olmaya zorlamaktadır. Önce cami ve cemaatleri yasaklatan iblis, sonra namazı Allah’ın emrettiği şekilden çıkararak kendisine ibadet şekline sokmuş, mesafeli ve maskeli namazı şart koşmuş, böylece namazların geçersiz olmasına hatta İblise ibadet edilen şirkî bir ritüel haline getirtmiştir. 

İblisin komutası altındaki tagutlar şimdi de halklarına maske takarak İblise itaat etmelerini ve böylece müşrik olmalarını zorunlu hale getirmişlerdir. Bizler müslümanlar olarak “Hastalığın bulaşması yoktur” buyuran Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’i tasdik ediyor ve buna aykırı olarak dayatılan “Koronaya inanma” küfrünün dayatılmasını reddediyoruz.

Küfür ve şirkte tagutlara itaat eden kâfir olur! Ceza da verseler, hapse de atsalar, işten de atsalar, marketlere, toplu taşıma araçlarına da almasalar, idam da etseler maske takmamak, İblise ve askerlerine küfürde itaat etmemek gerekir!

Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ka’b b. Ucra radıyallahu anh’e dedi ki:

أَعَاذَكَ اللَّهُ يَا كَعْبُ بْنَ عُجْرَةَ مِنْ إِمَارَةِ السُّفَهَاءِ قَالَ وَمَا إِمَارَةُ السُّفَهَاءِ؟ قَالَ أُمَرَاءُ يَكُونُونَ بَعْدِي لَا يَهْدُونَ بِهَدْيِي وَلَا يَسْتَنُّونَ بِسُنَّتِي فَمَنْ صَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَأُولَئِكَ لَيْسُوا مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُمْ وَلَا يَرِدُونَ عَلَى حَوْضِي وَمَنْ لَمْ يُصَدِّقْهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَلَمْ يُعِنْهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَأُولَئِكَ مِنِّي وَأَنَا مِنْهُمْ وَسَيَرِدُونَ عَلَى حَوْضِي، يَا كَعْبُ بْنَ عُجْرَةَ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ لَحْمٌ نَبَتَ مِنْ سُحْتٍ أَبَدًا النَّارُ أَوْلَى بِهِ يَا كَعْبُ بْنَ عُجْرَةَ النَّاسُ غَادِيَانِ فَمُبْتَاعٌ نَفْسَهُ فَمُعْتِقُهَا أَوْ بَائِعُهَا فَمُوبِقُهَا

Ey Ka’b b. Ucra! Ben seni sefihlerin idareciliğinden Allah’a sığındırırım.” Ka’b radiyallahu anh:

“Sefihlerin idareciliği nedir?” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Benden sonra gelecek bazı idarecilerdir. Benim hidayetime uymazlar ve sünnetlerime tabi olmazlar. Onların yalanlarını tasdik eden ve zulümlerinde onlara yardım eden benden değildir, ben de ondan değilim. O havzıma gelemez. Kim onların yalanlarını tasdiklemez ve onlara zulümlerinde yardım etmezse onlar bendendir, ben de onlardanım. Onlar havzıma geleceklerdir. Ey Ka’b b. Ucra! Haramdan beslenmiş bir beden cennete asla gitmeyecektir, cehennem ona daha layıktır. Ey Ka’b b. Ucra! İnsanlar sabah çıktıklarında canını ya kendilerini azat edecek olana ya da cezalandıracak olana satarlar.”[1]

Huzeyfe radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّهَا سَتَكُونُ أُمَرَاءُ يَكْذِبُونَ وَيَظْلِمُونَ، فَمَنْ صَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ، وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ، فَلَيْسَ مِنَّي، وَلَسْتُ مِنْهُ وَلَا يَرِدُ عَلَيَّ الْحَوْضَ، وَمَنْ لَمْ يُصَدِّقْهُمْ بِكَذِبِهِمْ، وَلَمْ يُعِنْهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَهُوَ مِنِّي، وَأَنَا مِنْهُ، وَسَيَرِدُ عَلَيَّ الْحَوْضَ

Şüphesiz ileride yalan söyleyen ve zulmeden yöneticiler olacaktır. Onların yalanlarını tasdik eden ve zulümlerine yardım eden bizden değildir, ben de ondan değilim. O havza gelemeyecektir. Onların yalanlarını tasdiklemeyen ve zulümlerine yardım etmeyen ise bendendir, ben de ondanım. O havza gelecektir.”[2]

Ka’b b. Ucra radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّهَا سَتَكُونُ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ مِنْ بَعْدِي يُعْطُونَ بِالْحِكْمَةِ عَلَى مَنَابِرَ، فَإِذَا نَزَلُوا اخْتَلَسْتَ مِنْهُمْ، وَقُلُوبُهُمْ أَنْتَنُ مِنَ الْجِيَفِ، فَمَنْ صَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَلَيْسَ مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُ وَلَا يَرِدُ عَلَى الْحَوْضِ وَمَنْ لَمْ يُصَدِّقْهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَلَمْ يُعِنْهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَهُوَ مِنِّي وَأَنَا مِنْهُ وَسَيَرِدُ عَلَى الْحَوْضِ

Muhakkak ki benden sonra üzerinde bazı yöneticiler olacak, minberler üzerinde iken onlara hikmet verilecek, minberden indikleri zaman onlardan hikmet alınacak. Kalpleri leşten daha kokuşmuş olacak. Kim onların yalanlarını tasdiklerse ve zulümlerinde onlara yardım ederse benden değildir, ben de ondan değilim. O havza gelemez. Kim onların yalanlarını tasdiklemez ve zulümlerinde yardım etmezse o bendendir, ben de ondanım. O havza gelecektir.”[3]

Ali radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

الْأَئِمَّةُ مِنْ قُرَيْشٍ أَبْرَارُهَا أُمَرَاءُ أَبْرَارِهَا وَفُجَّارُهَا أُمَرَاءُ فُجَّارِهَا وَلِكُلٍّ حَقٌّ فَآتُوا كُلَّ ذِيِ حَقٍّ حَقَّهُ، وَإِنْ أَمَّرْتُ عَلَيْكُمْ عَبْدًا حَبَشِيًّا مُجَدَّعًا فَاسْمَعُوا لَهُ وَأَطِيعُوا مَا لَمْ يُخَيَّرْ أَحَدُكُمْ بَيْنَ إِسْلَامِهِ وَضَرْبِ عُنُقِهِ، فَإِنْ خُيِّرَ بَيْنَ إِسْلَامِهِ وَضَرْبِ عُنُقِهِ، فَلْيُقَدِّمٍ عُنُقَهُ فَإِنَّهُ لَا دُنْيَا لَهُ وَلَا آخِرَةَ بَعْدَ إِسْلَامِهِ

İmamlar Kureyş’tendir. İyileri, iyilerinin imamıdır. Günahkârları günahkârlarının imamıdır. Her birinin hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını verin. Başınıza kolu kesik bir Habeş’li bir köle dahi emir olsa, sizden birinizi İslâm’ı ile boynunun vurulması arasında tercihte bırakmadığı sürece onu dinleyip itaat edin. Eğer İslam’ı ile boynunun vurulması arasında tercihte bırakırsa boynunu uzatsın. Zira İslam’ı gittikten sonra onun için ne dünyası kalır ne âhireti.”[4]

Suveyd b. Gafele rahimehullah’tan: “Ömer radiyallahu anh bana dedi ki:

يَا أَبَا أُمَيَّةَ إِنِّي لاَ أَدْرِي لَعَلِّي لاَ أَلْقَاك بَعْدَ عَامِي هَذَا فَاسْمَعْ وَأَطِعْ وَإِنْ أُمِّرَ عَلَيْك عَبْدٌ حَبَشِيٌّ مُجْدَعٌ إِنْ ضَرَبَك فَاصْبِرْ وَإِنْ حَرَمَك فَاصْبِرْ وَإِنْ أَرَادَ أَمْرًا يَنْتَقِصُ دِينَك فَقُلْ سَمْعٌ وَطَاعَةٌ دَمِي دُونَ دِينِي فَلاَ تُفَارِقَ الْجَمَاعَةَ

“Ey Ebâ Umeyye! Ben şu yılımdan sonra belki de seninle karşılaşmam. Başına toy bir habeşli köle dahi yönetici olsa dinle ve itaat et. Seni darb etse de sabret. Seni mahrum etse de sabret. Eğer dinini eksiltmeyi kastederse de ki:

“Dinlemek ve itaat dinim hakkında değil, canım hakkındadır.” Sakın cemaatten ayrılma.[5]

İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

السَّمْعُ وَالطَّاعَةُ حَقٌّ مَا لَمْ يُؤْمَرْ بِالْمَعْصِيَةِ، فَإِذَا أُمِرَ بِمَعْصِيَةٍ، فَلاَ سَمْعَ وَلاَ طَاعَةَ

Müslüman kişinin günah ile emredilmediği sürece itaat etmesi bir haktır. Günah ile emredildiğinde ise dinlemek de yoktur, itaat de.”[6]

Abdullah b. Mes’ûd radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

سَيَلِي أُمُورَكُمْ بَعْدِي، رِجَالٌ يُطْفِئُونَ السُّنَّةَ، وَيَعْمَلُونَ بِالْبِدْعَةِ، وَيُؤَخِّرُونَ الصَّلَاةَ عَنْ مَوَاقِيتِهَا فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنْ أَدْرَكْتُهُمْ، كَيْفَ أَفْعَلُ؟ قَالَ: تَسْأَلُنِي يَا ابْنَ أُمِّ عَبْدٍ كَيْفَ تَفْعَلُ؟ لَا طَاعَةَ، لِمَنْ عَصَى اللَّهَ

Benden sonra işlerinizi sünneti öldüren ve bid’atle amel eden kimseler üstlenecektir. Namazları da vakitlerinden erteleyecekler." Ben:

“Ey Allah’ın rasulü! Onlara yetişirsem nasıl yapayım?” dedim. Buyurdu ki:

Nasıl yapacağını bana mı soruyorsun ey Ummi Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat yoktur[7]

Muaz b. Cebel radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

أَلَا إِنَّ الْكِتَابَ وَالسُّلْطَانَ سَيَفْتَرِقَانِ فَلَا تُفَارِقُوا الْكِتَابَ أَلَا إِنَّهُ سَيَكُونُ أُمَرَاءُ يَقْضُونَ لَكُمْ، فَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ أَضَلُّوكُمْ وَإِنْ عَصَيْتُمُوهُمْ قَتَلُوكُمْ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ فَكَيْفَ نَصْنَعُ؟ قَالَ: كَمَا صَنَعَ أَصْحَابُ عِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ نُشِرُوا بِالْمَنَاشِيرِ وَحُمِلُوا عَلَى الْخَشَبِ مَوْتٌ فِي طَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ حَيَاةٍ فِي مَعْصِيَةِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ

 Dikkat edin! Kur’ân ile yönetim birbirinden ayrılacaktır. Sizler Kur’ân nerede olursa o tarafta yer alın. Üzerinize bazı idareciler gelecek, onlara itaat ederseniz sizi saptırırlar. Karşı çıkarsanız sizi öldürürler.” Dediler ki:

“Ey Allah’ın rasulü! O zamana ulaşırsak ne yapalım?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

İsa’nın (aleyhi's-selâm) ashabının yaptığını yapın. Onlar testere ile biçildiler, darağaçlarına çekildiler. Allah’a itaat üzere ölmek, isyan üzere yaşamaktan iyidir.”[8]

Ubade b. Samit radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yöneticilerden bahsetti ve şöyle buyurdu:

 يَكُونُ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ إِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ أَدْخَلُوكُمُ النَّارَ وَإِنْ عَصَيْتُمُوهُمْ قَتَلُوكُمْ فَقَالَ رَجُلٌ مِنْهُمْ يَا رَسُولَ اللَّهِ سَمِّهُمْ لَنَا لَعَلَّنَا نَحْثُوا فِي وُجُوهِهِمُ التُّرَابَ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَعَلَّهُمْ يَحْثُونَ فِي وَجْهِكَ وَيَفْقَئُونَ عَيْنَكَ

Üzerinize bazı idareciler gelecek. Şayet onlara itaat ederseniz sizi ateşe sokacaklar. İsyan ederseniz sizi öldürecekler.” Orada bulunan bir adam dedi ki:

“Ey Allah’ın rasulü! Onların isimlerini bize bildir ki, onların yüzlerine toprak saçalım.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Belki de onlar senin yüzüne toprak saçacak ve gözünü oyacaklar!”[9]



[1] Muslim'in şartına göre sahih. El-Hattabi el-Uzlet (224) Bezzar (Keşfu’l-Estar 1609) İbn Hibban (5/11, 10/372) Hâkim (1/152, 3/546, 4/141, 469) Ahmed (3/321, 399) Taberani (19/142, 145, 146, 156, 161) Haris b. Ebi Usame Musned (618) Ma’mer b. Raşid Cami (1330) Begavi Şerhu’s-Sunne (2029) Begavi Mu’cem (2833) Abd b. Humeyd (1138) Tahavi Şerhu Muşkili’l-Asar (1345) el-Esbehani et-Tergib (2106) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (8/247)

[2] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ahmed (5/384) Taberani (3/167) Bezzar (7/253, 255) İbn Ebi Asım es-Sunne (759)

[3] Muslim'in şartına göre sahih. Taberânî (19/160)

* Habbab b. Eret radiyallahu anh’den: Hakim (1/151)

[4] Hasen. Hâkim (4/85) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (2/73) İbn Ebî Şeybe (7/737) Taberânî Evsat (4/26) İbnu’l-A’rabi Mu’cem (2320) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (7/242) el-Hallal es-Sunne (63) el-Muhrevaniyyat (100) Ebu Amr ed-Dani Sunenu’l-Varide Fi’l-Fiten (203) Rafii et-Tedvin (2/422)

[5] Muslim'in şartına göre sahih. İbn Ebi Şeybe, el-Musannef (7/737)

[6] Sahih. Buhârî (2955) Muslim (1839)

[7] Buhari’nin şartına göre sahih. Ebu Muhammed el-Fakihi Fevaid (131) İbn Mâce (2865) Ahmed (1/400) Taberani (10/173) Beyhaki (3/124) İbn Asakir Tarih (63/240)

[8] Sahih ligayrihi. Taberani (20/90) Taberani Mucemu’s-Sagir (749) Ebu Nuaym Hilye (5/165) Şeceri Emali (2830) İbn Hacer Metalibu’l-Aliye (4416) Ravileri güvenilirdir. Ancak Yezid b. Mersed, Muaz radıyallahu anh’den işitmemiştir. Hadisin şahitleri vardır:

* Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: İbn Ebi Şeybe (7/461)

* Ebu Berze radıyallahu anh’den: Ebu Ya’la (13/436)

[9] Sahih. Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (8/345) İbn Ebi Şeybe (7/461)

6 Ağustos 2020 Perşembe

Câhiliyye Devri

 Şah Veliyyullah Dehlevî İslâm'ın doğuşundan önceki câhiliyye devrini Hüccetullahi'l-Bâligasına çok canlı bir şe­kilde tasvir etmiştir: 

"Bir kaç yüzyıldır Bi­zanslılar ve Sasaniler dünyayı hâkimiyetleri altında tuttuklarından kolay kazanılmış lüks ve rahatlığın zevkini sürmekteydiler. Şeytanî haksızlıklara batmış ve âhirete aldırış etme­yen bir halde idiler. Örf-âdet ve alışkanlıkla­rına aşırı düşkünlük ve titizlik göstermekte anlamsız bir incelik ve hassasiyet şuuru ka­zanmış idiler. Bütün insanlar birbirlerine kar­şı gösteriş yarışındaydılar. Zevk, eğlence ve israf bakımından birbirlerine üstünlük kur­makla gurur duymaktaydılar. Bu imparator­lukların büyük şehirlerine dünyanın her böl­gesinden maharetli zanaatkârlar ve becerikli ustalar gelip durmaktaydı.

Daima yeni kolaylıklar ve rahatlık sağlayıcı araçlar geliştirmekte ve yapmaktaydılar. Bunlar icat edilir edilmez revaç buluyordu. Yönetici sınıf için üretilen kadifeler ve ipek­ler de kişinin gururunu ve kibirini kabartmak için bir vasıta vazifesi görmekteydi. Hayat standartı öylesine yükseldi ki yüz bin dirhem'den daha az değere sahip bir yelek veya sarık asîl kimseler tarafından giyilmez oldu. Bir asilzade fıskiyesi, hamamı ve bahçesi ile birlikte tam bir mükemmel malikanede yaşa­madıkça, genç ve güzel kölelere, bakımlı vahşi hayvanlara sahip olmadıkça ve misafir­leri için leziz ve çok çeşitli ziyafetler vereme­dikçe arkadaş ve dostlarının takdirini kazana­maz duruma gelirdi. Burada pek çok ayrıntı daha anlatilabilirdi, ancak o vakit hakim bu­lunan şartları kendi ülkenizdeki kral ve asil­zadelerin yaşayış ve tavırlarını gözönünde bulundurarak pekâla tahayyül edebilirsiniz. (Şah Veliyyullah burada o günlerde Delhi'de hüküm sürmekte olan Moğollar'a atıfta bu­lunmaktadır). Bütün bu hal, tavır ve alışkan­lıklar âdeta onların ikinci bir şahsi tabiatları hâline geldi, öylesine ki isteseler bile onlar­dan kurtulamazlardı. Zamanla bütün bunlar tüm toplumun yerine getirmesi gerekli so­rumluluklar haline geldi. Zengin fakir ayrımı olmaksızın tüm insanlar bir yarış içine gir­mek zorunda kalmıştı.

Bütün toplumu saran toplumsal adetler -lüks, israfa teşvik edici ve pahalı yaşam tarzı- herkes için bir sıkıntı haline geldi ve bu dert herkesin başını ağrıtmaya başladı. Bu pahalı yaşam tarzını sürdürmek büyük miktarlarda para sarfetmeden mümkün olamıyordu ve para da fakir çiftçiler, esnaf ve zanaatkârlar üstüne ek ver­giler ve mâlî sorumluluklar yüklemeden elde edilemiyordu. Daima artan vergileri ödeme­diklerinde ise bu kimseler cezalandırılmak üzere seferler düzenleniyordu; sessizce bo­yun eğdiklerinde ise yük hayvanı muamelesi görüyor, efendilerinin topraklarını ekip-biçme ve sulamaya memur yarı köle hayatı ya­şayabiliyorlardı. Zor ve yorucu hayat yükleri böylece bütün milletin omuzlarına bindirildiğinden kimsenin âhireti ve nihaî sonlarını dü­şünmeye vakti kalmıyordu. Zaman zaman bütün bir coğrafyada dini dert edinen ve dine önem veren bir kimseyi bulmak mümkün ol­muyordu.” (“Hayat Tarzları ve Âdetlerde Ye­nilik," Hüccetullahi'l-Bâliga).

 

Kafir Ülkelerinde Evlilik Hükümleri

Dünyadaki bütün ülkeler, Corona yalanından dolayı İblis'in dinine tabi olarak Daru'l-Harbe dönmüşlerdir.

Zahiren ve batınen İslama uyan, sarık saran, sakalına dokunmayan, müslüman şekline bürünen, maske takmayan, namazın saflarına mesafe koyan kâfirlere uymayan tevhid ve ittiba ehli erkekler ile siyah ve bol örtüyle bütün bedenini örten tevhid ve ittiba ehli kadınlar - bu vasıfta olanların dışındakileri müslüman olarak göremiyoruz, kalplerinde iman varsa ona Allah hükmeder, biz insanları ancak bize gösterdikleri zahirlerinden bilebiliriz, kalpleri yarmakla emrolunmadık - mevcut şartlarda her biri Ebu Basir radıyallahu anhın konumundadırlar. Kafir devletlerin vatandaşlıklarını, kanunlarını, mahkemelerini, polislerini meşru görmemek, Daru'l-harbde nasıl hareket etmeleri gerektiğini öğrenmek durumundadırlar. Etraflarındaki kâfirlerle de nasıl bir ilişki içinde olacaklarını Kur'ân ve sünnetin belirlediği ölçülerde tayin etmelidirler.

İnsanların topluca dinden çıkmaları, maske takarak İblisin dinine tabi olduklarını izhar etmeleri, buna rağmen bazılarının hala kendilerinin müslüman olduklarını iddia etmeleri sıradışı bir durumdur. Hatta Ebu Hanzala, Murat Gezenler gibi küfür itikadında oldukları, dünyanın küre ve dönüyor olduğuna, sigaranın haram olduğuna, videoların caiz olduğuna, bigbang teorisine inandıkları ve iblisin yeni vahyi olan korona tedbirlerine de derhal teslim oldukları halde müslümanları tekfir edenler, Ebu Said Yarbuzi, Huseyn Cinisli ve diğer dernekçi sapıklar gibi Devletin İblis dinine tabi olmasını sonuna kadar destekleyenler de müslüman olduklarını iddia ediyorlar!

Bu şartlarda iddialara değil, zahiren kimin hangi safta durduğuna bakmak zorundayız. Kim Allah'ın ve rasulünün safında duruyor, müslümanların şekline bürünüyor, tevhid ehlini destekliyorsa onu müslüman biliriz. Kim de İblisin ve taraftarlarının safında duruyor, maske takıyor, uyduruk tedbirlerle , İstanbul sözleşmesine vb. şeytana ibadet etmeye davet ediyorsa onu karşımızda, dinimizin düşmanı olarak görürüz.

Dünya daru'l-harptir artık. Müslümanların ülkesi kalmamıştır. Bu durum, daru'l-harpte evlenmek ve içtimai hayatla ilgili meseleleri de bilmeyi gerektirmektedir. Fikir vermesi açısından  Serahsî'nin, Şerhu Siyeru'l-Kebir kitabından bir pasaj tercüme ediyorum:

Daru’l-Harb’de Esir ve Eman Altındaki Kişilerin Evlenmesi

3677- Müslümanın Ehli Kitaba ait olan Daru’l-Harb’de onlardan bir hür kadınla veya cariye ile evlenmesi mekruh görülür. Ali radiyallahu anh’den de bu görüş nakledilmiştir. Çünkü bazen onun daru’l-harbde nesli kalır, kadın hamile olduğu hlade esir edildiği takdirde karnındaki çocuk köle edinilmeye maruz bırakmış olur. Veya çocukları kâfirlerin ahlâkıyla ahlaklanabilir. Ancak bu mekruhluk, nikâhın yeri ve şartlarıyla alakalı değildir. Bu yüzden İmam Muhammed rahimehullah’ın kavline göre müslüman şahitlerin huzurunda kıyıldıktan sonra nikahın sıhhatine bir engel yoktur. Ebu Hanifenin görüşüne göre ise şahitlerin müslümanlardan olması ile tanınan kâfirlerden olması fark etmez. Eğer kişi nefsi hakkında zora düşmekten korkarsa (Daru’l-Harb’de Ehl-i Kitap olan bir kadınla) evlenmesinde sakınca yoktur. Çünkü zinadan korunmak farzdır. Bunu da ancak nikah ile sağlayabilir. Bu durum, bir müslümana ait olan cariyeyle veya Daru’l-İslam’daki bir zımmî ile evlenmenin benzeridir. Kişinin kendi nefsi hakkında zora düşmesinden korkması haricinde bunda bir mekruhluk vardır. Bu da böyledir.

3678- Şayet (Daru’l-Harp halkı) müslüman bir hür kadını veya zımmî kadını esir etmiş olsalar bu müslümanın, nefsi hakkında zora düşme endişe olmasa dahi, onunla evlenmesinde sakınca yoktur. Çünkü o kadın bizim ülkemizin hür kadınlarındandır. Onu cariye edinerek mülkiyetlerine almış değillerdir. Müslümanın, kendi ülkemizde onunla evlenmesi caiz olduğu gibi, onların ülkelerinde de kadının rızasıyla evlenmesi caizdir.

3679-  Eğer kadın cariye ise, kişinin nefsi hakkında günaha düşme endişesi olmadığı takdirde bu ona mekruh olur. Çünkü onu memleketlerine götürüp mülkiyetlerine almışlardır. Sahipleri sonradan müslüman olsalar bile bu onların cariyesidir. Ondan olan çocuk onlara köle olur. Bu evlilik ile aralarında şahitsiz evlenmek arasında fark vardır. Zinaya düşmekten korksa bile böyle şahitsiz evlilik caiz değildir. Aynı şekilde İmam Muhammed’in kavline göre, müslüman şahitler bulamadığında da böyledir. Çünkü cevaz şartı yerine gelmemiştir. Bu şart da şahitlerdir. Bu durum nikahın kendisi veya yeri ile ilgili bir manidir. Mesela kişi mecusi veya putperest kadınlardan başkasını bulamasa bu durumda zinaya düşme korkusu olsa bile bir mecusi veya putperest kadınla evlenemez. Halbuki buradaki engel, çocuğunu köleliğe arz etme riskidir ve bu nikahın şartı veya mahalliyle alakalı değildir. Eğer öncelikle itibar edilmesi gereken bir şey ortaya çıkarsa (kişinin nefsi hakkında zinadan korkması gibi) o zaman kerahetsiz olarak bu nikahın (Daru’l-Harp’te kitap ehli kadınla evlenmenin) caiz olduğunu söyleriz.

3680- Eğer onlar mükatebe, mudebbere veya ummu veled bir cariyeyi esir ederlerse, bu müslümanın o cariye ile evlenmesi caiz olmaz. Çünkü onlar (Daru’l-Harp ehli) onu koruma altına almakla ona malik olmamışlardır. Velisiz nikah olmaz. Mukatebe cariyenin velisi ise efendileridir.

3681-  Eğer cariyenin efendisi Daru’l-İslam’dan yazışma yoluyla evlenmesine izin verirse o zaman onunla evlenmesinde sakınca olmaz. Çünkü onun mülkiyeti devam etmektedir ve uzaktakinin mektubu, yakındakinin sözlü hitabı gibidir.

3682- Eğer efendisi Daru’l-Harbe eman ile girerse, yalnız kaldıklarında kendi mudebbere veya ummu veled cariyesiyle ilişkiye girmelerinde sakında yoktur. Harbî ise onunla ilişkiye girme hakkı yoktur, çünkü o cariye efendisinin mülkünde kalmaya devam etmektedir.

3683- Harbî onunla ilişkiye girmişse,  cariyenin efendisi artık onunla yatamaz. Çünkü bu durumda bir temizlik döneminde iki erkek bir kadınla yatmış olacaktır. Ancak harbî onunla ilişkiye girmeden bırakmış ve ondan hamile kalmadığı anlaşılmışsa o zaman cariyenin efendisi onunla ilişkiye girebilir. Ama efendisi mukatebe olan cariye ile ilişkiye giremez. Nitekim cariyesi esir edilmeden önce de onunla ilişkiye giremezdi. Çünkü kitabet anlaşması ile onun mülkiyetinden çıkmıştır. 

Yine harbî olan kişi de o kadını o müslümanla evlendirmeye kallkarsa  yne müslümanın onunla yatması caiz olmaz. Çünkü cariye efendisinin hakiki mülkiyetinde kalmaya devam etmektedir.

3684-  Mudebbere ve Ummu Veled cariyeler böyle değildir. Harbi kişi onu bu müslümanla evlendirirse ilişkiye girmesi caiz olur. Çünkü onunla ilişkiye girmesi mülk edinmeyledir, nikâh ile değildir. Görmez misin, evlenmeden önce de onunla ilişkiye girmesi ona helal idi.

3685- Eğer hür veya cariye olan hanımını esir etseler, sonra onların ülkesine eman ile girse, aralarındaki nikah devam ettiği için onunla ilişkiye girmesinde sakınca yoktur. Eğer şöyle denilirse: “Bu hür kadın hakkında doğrudur, ama cariye hakkında doğru değildir, çünkü o artık onların mülkü olmuştur. Hatta onlar müslüman olurlarsa onlara ait olur, mülk altındaki köle kadın efendilerine tabidir. Bu yol ile cariye daru’l-harp ehlinden olmuştur. İki dârın farklılığı hakikat ve hüküm olarak ayrılığı gerektirir." Deriz ki:

Durum öyle değildir. Müslüman veya zımmi olmasından dolayı o, yurdumuzun vatandaşı idi ve onu kendi ülkelerine götürmüş olmaları, hatta onu mülkiyetlerine almış olmaları veya satın almış olmaları veya darul harbe götürmüş olmaları, nikahın devam etmesine engel değildir. Ancak harp ehlinden olan efendisi o kadınla yatmışsa bir hayız dönemi geçerek ondan hamile kalıp kalmadığı kesinleşmedikçe kendisiyle yatması caiz değildir.

3686- Kadın hür ise ve harp ehlinden olan kişi kendisiyle yatmışsa, üç hayız süresi geçmedikçe kocası onunla yatamaz. çünkü harp ehlinden olanın kendisiyle yatmasından ortaya çıkan şüphe bunu gerektirir. Onlardan batıl olan tevil, hüküm konusunda sahih tevil gibi muteberdir.

3687- Buna göre harp ehlinden biri o kadınla yatıp sonra kadın bir çocuk doğuracak olsa, eğer harp ehlinden olan kişi, kendisiyle yattıktan itibaren iki yıldan az bir müddet içinde doğum yapmışsa nesep yönüyle çocuk, yattığı adama aittir. iki yıldan sonra doğum yapmışsa nesep yönüyle çocuk o adama ait değildir. Çünkü harp ehlinden olan kişinin onunla yatmasıyla kadın, kocasına bain bir talakla boşanmış gibi haram olur.

3688- Esir alınan kadın bir müslümanın cariyesi ise ve efendisi eman alarak onların ülkesine girecek olursa o cariyesiyle yatması caiz değildir. Çünkü cariye ülkerine götürüldüğü için onların mülkü olmuştur ve onunla yattığı takdirde başkasının mülkiyetinde bulunan biriyle yatmış olur ki buna asla izin yoktur.

3689- Ummu’l-Veled ve Mudebbere olan cariyeler ise böyle değildir. Harbî olan kişi bu durumdaki kadını müslümanla evlendirecek olursa nikahı kerahetle birlikte caizdir..."

Neticeler:

* Daru'l-Harpte dahi kafire kadınlarla nikahsız ilişki caiz görülmemektedir.

* Daru'l-Harpte kitap ehli kadınlarla evlenmekte mekruhluk söz konusudur. Kerahetin illeti, doğacak çocuk üzerinde müslümanın velayetinin gerçekleşmemesidir.

* Günümüzde İslam dışı sistemlerle yönetilen ülkelerde de çocuklar üzerinde velayetin Allah'ın dinine göre gerçekleşmemesi riski bulunduğu için, müslümanın başka dinden kitap ehli bir kadınla evlenmesinde kerahet vardır. Her ne kadar nikah sahih olsa da! Mesela kadın çocuğu küfür rejiminin okullarına göndermek istese, yahut çocuğu kendi bozuk inancı üzere yetiştirmek istese, erkek buna mani olmaya imkan bulamayacaktır. Bunun gibi daha birçok ciddi problemler söz konusudur.

* Kitapsız kafirlerden olan, namaz kılmayan, ahirete iman etmeyen, Fetöcü, Atatürkçü veya Tayyipçi olan, M. İslamoğlu, A. Bayındır gibi zındıkların dininde (Cehmî) olan, Cübbeli Ahmed, Ebu Hanzalacılar, Murat Gezenler, Alparslan Kuytul veya Diyanete tabi olanlar gibi Allah'ın kaderini inkar ettikleri için maske takan, tesettüre girmeyen, İstanbul sözleşmesini savunan, yahut herhangi bir şekilde mürtetleşen kadınlarla evlilik durumunda ise nikahın kendisi sahih değildir! Çünkü din, kafir kadınlardan sadece iffeti koruyan kitap ehli kadınlarla nikaha ruhsat vermiştir. Bunun dışında müslüman olmayan kadınlarla, iffeti korumayan kadınlarla ve mürtet kadınlarla nikah sahih değildir.

* Kitap ehlinden dahi olsa iffeti korumayan, açılıp saçılan kadınlarla nikah sahih olmaz. 

* Kapalı olduğunu zanneden fakat hakikatte dindeki hükmü "teberrüc yapan münafık kadınlar" olan, cilbab giymeyen, yüzünü örtmeyen kadınlarla evliliğe gelince, onlarla nikahta yukarıda zikredilen kerahet illeti söz konusudur. Ancak nefsi hakkında zinadan korkan kimse böyle bir kadınla evlenirse nikahı sahihtir, lakin ondan çocuk olursa, ahlak ve eğitimi konusunda riskler söz konusu olacaktır. 

2 Ağustos 2020 Pazar

Günahkârlara Benzemek Hakkında


Allame Necmuddin el-Gazzi, benzeşme hakkındaki en kapsamlı eser olan Husnu’t-Tenebbuh Lima Verade Fi’t-Teşebbuh adlı eserinde (c.10 s.6 vd.) şöyle demiştir:

Günahkârlara benzemek, bazen günah olan şeyi bizzat işleyerek olur. Burada bahis bunun hakkında değildir. Bazen onlara benzemek görünüşte ve fiilin zahirinde olur. Bu da ona katılır ve bu kişi o haramı veya mekruhu işlemiş olur. Bunda hiçbir tereddüt yoktur.

Nitekim Kur’ân kıraatinin kendisi taat olmasına rağmen, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân’ı fısk ehlinin makamlarıyla okumaktan yasaklamış böylece haram veya mekruh olmuştur. Alimler, içkicilerin şiarı olduğu için müzik aletlerini dinlemenin haram olduğunu söylemişlerdir.

Alimler dediler ki: “Şayet şeker ezmesi veya su, şarap sunulması gibi sunulursa bu haram olur. Kahve de aslen mubah olmasına rağmen bu şekilde sunulursa haram olur. (kadeh tokuşturma gibi) Kahve ismi, şarabın isimlerinden biri olmasına rağmen kahve mubahtır. İsminden dolayı helallikten haramlığa dönmez. Nitekim şarap da mubah olan şeylerle isimlendirilse, bu isim sebebiyle haramlıktan mubahlığa dönmez.

İffetli bir kimse muhanneslerin (çift cinsiyetlilerin) kıyafetlerini giyerse ve iffetli bir kadın fahişelerin kıyafetlerini giyerse bu haramdır.

Çarşıya sarhoşlar gibi sallanarak ve nara atarak giren onlara benzemiş olduğundan onlardan sayılır.

İnsanların kendisini uyuşturucu kullanmış zannedeceği şekilde ilaçlar kullanan kimse haşaşilere ve keyif ehline benzemiş olur.

Aşkı izhar etmekle ve aşk ehlinin sözlerini konuşmakla övünen veya onların fiilerini yapan yahut “şöyle şöyle yaptık” diye kendilerini anlatan fasıkların toplandığı mecliste bulunan, yalan söylüyor olsa dahi onların, kendilerinden daha fazla bu işleri yaptığını zannettiren kimse haram işlemiş olur.

Bilakis insanın bundan uzak durması ve ithama uğrayabileceği şaibeli ortamlardan sakınması gerekir. Böyle bir günaha müptela olursa da gizleyebildiği kadar gizlemelidir.

Hakim sahih kaydıyla ve Beyhakî İbn Ömer radiyallahu anhuma’dan rivayet ediyorlar: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, el-Eslemî’nin (zinanın cezası olarak) recmedilmesinden sonra şöyle buyurdu:

Allah’ın yasakladığı şu pisliklerden uzak durun. Kim bunlardan bir şeye düşerse Allah Teâlâ’nın örtmesiyle onu gizlesin ve Allah’a tevbe etsin. Zira kim bize işlediği şeyi açıkça ortaya koyarsa ona Allah’ın kitabını uygularız.”[1]

Ebu Talib el-Mekkî’nin zikrettiği rivayette geçtiği gibi: “Kim bir kavmin görünüşünde olursa onlardandır.”[2]

Allah ona rahmet etsin, Ebu Talib el-Mekkî şöyle demiştir: “Muhakkak ki selef (ümmetin evvelkileri olan sahabe, tabiin ve tebau’t-tabiin) insanların sonradan ortaya çıkardıkları ince elbiseleri çirkin görüyor ve: “İnce elbise fasıkların elbisesidir, kimin elbisesi ince olursa dini de zayıf olur” derlerdi.”[3]

Peki ya insanların bugün çıkardıkları, selefin hatrından bile geçmeyen muhanneslerin (çift cinsiyetlilerin) görüntü ve şekilleri hakkında zannın nedir? Bazı rivayetlerde şöyle gelmiştir: “Korkakların fiillerinden ve cehennem ehlinin görünüş şekillerinden sakının.”



[1] Hâkim (8158) Beyhakî (8/330) el-Iraki Tahricu’l-İhya’da (2/813) isnadının hasen olduğunu söylemiştir.

[2] Ebu Talib el-Mekkî Kutu’l-Kulub’da (1/428) Ali radiyallahu anh’ın sözü olarak zikretmiştir.

[3] Kutu’l-Kulub (1/289)


31 Temmuz 2020 Cuma

10 Zulhicce 1441 Cuma Hutbesi

Hecr Olmadan Hicret Olmaz

Bismillahirrahmanirrahim

Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ibadete layık hak ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın kulu ve rasûlüdür.

Ey iman edenler! Allah'tan nasıl sakınmak gerekirse öyle sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Al-i İmran; 102)

“Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten rabbinizden sakının. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir.” (en-Nisâ; 1),

“Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.” (el-Ahzâb; 70-71)

Bundan sonra, Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.

Hecr; hicret kelimesinin köküdür. Terk etmek, ayrılmak demektir. Dindeki kullanılan manası ise Allah’a ve rasulüne isyan yolunu tutanlara darılmak, onlardan uzaklaşmak, alakaları kesmek demektir. Dinin en en önemli rükünlerinden ve tevhidin olmazsa olmaz şartlarından olan Vela ve Bera’nın yani Allah için yakınlık göstermek ve Allah için uzaklaşmanın gereğidir hecr.

Berâ b. Âzib radiyallahu anh’den: “Biz Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında iken şöyle buyurdu:

İman’ın en sağlam kulpu nedir biliyor musunuz?” Biz: “Namaz” dedik. Buyurdu ki:

Namaz güzeldir. Fakat o değil!” Biz: “Oruçtur” dedik. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem aynı şeyi söyledi. Biz cihadı da zikrettik. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yine aynı şeyi söyledi. Sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

İmanın en sağlam kulpu Allah Azze ve Celle için sevmek ve Allah Azze ve Celle için buğzetmektir.”[1]

Bizim üzerinde bulunduğumuz akide ve menhec, küfrü, şirki, fücuru, fesadı yol edinmiş bu toplumdan ayrıldığımız dinimizdir. Dinimiz; Kur’ân’ı Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in açıkladığı gibi anlamak ve sünneti ashabın uyguladığı gibi uygulamaktır. Her türlü sonradan çıkmış mezheplerden ve mezhep mensuplarından, tarikatlerden ve tarikat mensuplarından, fırkalardan ve fırkaların mensuplarından, re’ylerden ve re’y taraftarlarından uzaklaşmak menhecimizdir.

Hecr ile kastettiğimiz; açıkladığımız dinimizi; din ve menhecimizi; menhec edinmeyen herkesten ayrılıp uzaklaşmaktır. Fakat sizler bunu yapmıyorsunuz! Akrabalarınız ve arkadaşlarınız bizim dinimiz ve menhecimiz üzere olmadığı halde onlarla görüşmeye, konuşmaya devam ediyorsunuz!  Hatta korona düzmecesi sebebiyle maske takan akrabasıyla görüşenlere bile şahit oluyorum!

Bazılarımız sadece takke takmakla yetiniyor, sarık sarmıyor, bazılarınız ise başı açık bile geziyor! Galiba bazılarımız bu ülkede İslama ve ehline düşmanlık için neler yapıldığının farkında değil! Bu küfür devlet sistemini kuran kâfir, İslamın manası olan; zahirde İslamın şekline bürünmek kuralını tamamen yok etmek için devrimler yaptı, İslamın harflerini, kılık kıyafetini, zahirde görünmesi gereken her şiarını yasakladı. Ortada İslamın şiarlarına karşı bir harp varken müslümanların islamın şiarlarını terk etmesi cihaddan kaçmak demektir! Hala bazı gafiller “sarık sarmak farz mı sünnet mi?” şeklinde bâtıl oyalanmalar içindeler! Sarık sarmak cihaddır! Kadınların siyah ve bol elbiseyle bütün bedenlerini örtmeleri cihaddır! Sokağa iblisin emrettiği maskeleri takmadan çıkmak cihaddır! Bunlar Allah’ın kelimesi olan İslam şiarlarını yüceltmektir!

Akrabalarınız, arkadaşlarınız bu cihada ya karşı çıkan yahut cihaddan kaçan kimseler değiller mi? Nasıl hala onlarla dostluk içinde olabiliyorsunuz? Tebuk harbine iştirak etmeyenlere Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının tavrını defalarca işitmediniz mi?

Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh “Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et” (Tevbe 73) ayeti hakkında şöyle dedi:

 “Eliyle cihad eder, buna gücü yetmeyen diliyle, buna gücü yetmeyen kalbiyle cihad eder ve asık surat gösterir.”

Diğer bir lafzı şöyledir: İbn Mesud radıyallahu anh dedi ki: “Eğer günahkâr bir komşun olursa ve onu değiştirmeye (ıslah etmeye) gücün yetmezse onu asık suratla karşıla”[2] 

Mucahid rahimehullah’tan: “İbn Abbas radiyallahu anhuma dedi ki:  “Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlık, işte Allah’ın dostluğuna ancak bununla ulaşılır. Namazı ve orucu çok olsa dahi bir kul imanın tadını bunlar olmadan bulamaz. Nitekim insanların çoğunun kardeşliği dünya işi üzerine kurulur hale gelmiştir. Onlar bunun ehlinden olamazlar.” Sonra İbn Abbas radiyallahu anhuma şu iki ayeti okudu:

Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavmin, Allah’a ve rasulü’ne muhalefet eden kimselere, babaları, oğulları, kardeşleri veya aşiretleri olsa bile sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mucadele 22)

Muttakîler (Allah’tan sakınanlar) hariç olmak üzere, o gün, dostların kimi kimine düşmandır.” (Zuhruf 67)”[3]

Evet, hicret olmadan cihad olmaz, hecr olmadan hicret olmaz! Dostluk ve düşmanlık Allah için olmadıkça hecr yerine gelmez! Hecr yerine gelmeden de kişi İslam’ı benimsemiş olmaz!

İslam, hecri vacip kıldığı için hicreti vacip kılmıştır. Zira Allah ve rasulünün emirlerine yan çizmiş yakınlarına hecr uygulayıp ayrılan kimse, Allah’a ve rasulüne itaat eden salih kimselerle beraber hayatını ve kulluğunu idame ettirme ihtiyacındadır. Bunun için salihlerin yanına hicret eder, bâtıl üzere yaşamı terk edip hak üzere hayat sürmek durumundadır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

De ki: “Muhakkak ki benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’âm 162)

Hecri uygulayıp hicret edenler ve Allah için velâyı uygulayanlar ise müjdelenmişlerdir:

Ebu Hureyre radiyallahu anh dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Muhakkak ki İslam garip başlamıştır, tekrar başladığı gibi garip haline dönecektir. Gariplere müjdeler olsun.” Denildi ki:

“Ey Allah’ın rasulü! Garipler nedir” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Kabilelerinden ayrılanlardır.”[4]

Enes b. Malik radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 Kim bir topluluğa katılarak karaltısını artırsa onlardandır. Kim yöneticiyi memnun etmek için bir müslümanı korkutursa kıyamet günü onunla beraber gelir.”[5]

Sözkonusu cihaddan geri durdurkları yetmezmiş gibi, Allahın dinini din ve Rasulün sünnetini hayat menheci edinmek gayesiyle bir araya gelmiş müslümanlara hecr uygulamak ve uzaklaşmak küfürdendir:

Abdullah b. Mes’ud radiyallahu anh dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Şayet iki kişi İslam’a girseler ve sonra birbirlerine darılsalar, elbette ikisinden zulmetmiş olan biri dönünceye kadar İslam’dan çıkmış olur.”[6]

Ebu Eyyub radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

 Müslümana üç günden fazla kardeşini terk etmesi helal olmaz. İkisi karşılaşır, biri yüzünü bir tarafa, diğeri de yüzünü bir tarafa çevirir. O ikisinden en hayırlısı ilk selam verendir.”[7]

 Ebu Hiraş (Hadred b. Ebi Hadred) es-Sulemî radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:

Kim kardeşine bir yıl dargın kalırsa onun kanını dökmüş gibidir.”[8]



[1] Sahih ligayrihi. Tayalisî (783) Ahmed (4/286) İbn Ebî Şeybe (7/226) İbn Ebî Şeybe el-İman (110) Ru’yani (399) İbn Ebi’d-Dunya el-İhvan (1) Beyhakî Şuabu’l-İman (1/46, 7/69)

* İbn Mes’ud radiyallahu anh’den hasen isnadla şahidi: Tayalisi (378) İbn Bişran Emali (774) Şeceri Emali (2069, 2084, 2135) İbn Ebî Şeybe (7/229) Taberânî (10/171, 220) Hâkim (2/480, 522) Herevi Zemmu’l-Kelam (1480) Beyhakî (10/233) İbn Asakir Tarih (10/391) İbn Abdilberr et-Temhid (17/430)

* Cabir b. Abdillah radiyallahu anhuma’dan zayıf isnadla şahidi: İbn Asakir Tarih (42/228)

* İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan zayıf isnadla şahidi: Taberânî (11/215) Begavi Şerhu’s-Sunne (3468) Şeceri Emali (2059, 2156)

* Muaz b. Enes radiyallahu anh’den zayıf isnadla şahidi: Ahmed (5/247) Tirmizî (2521) Taberânî (20/191) Ebû Ya’lâ (1485, 1500) Hâkim (2/64) Beyhakî Şuab (1/47, 416)

* Ebu Zerr radiyallahu anh’den zayıf isnadla şahidi: Ebû Dâvûd (4599) Ahmed (5/146)

* Amr b. el-Cemuh radiyallahu anh’den zayıf isnadla şahidi: Ahmed (3/430) İbn Kani Mu’cem (2/120) Deylemi (7789)

[2] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Hennad es-Seri, Zühd (1251) Vekî Zühd (532) İbn Ebi Hatim, Tefsir (10300) Taberi Tefsir (14/358) Taberani (9/112) Beyhaki, Şuabu’l-İman (7/38) Zehebî Mu’cemu’l-Latif (39)

[3] Muslim’in şartına göre hasen. İbn Ebi Ömer el-Adeni İman (65) Hakîm et-Tirmizî Nevadiru’l-Usul (706) İbnu’l-Mubarek Zühd (353) Ali b. Harb et-Tai Hadisu Sufyan b. Uyeyne (170) İbn Ebî Şeybe (8/196) Taberânî (12/417) el-Lalekai İtikad (1691) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (1/312) İbn Ebi’d-Dunya el-İhvan (22) Mervezi Tazimu Kadri’s-Salat (396) Beyhaki Şuabu’l-İman (7/70)

[4] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Herevi Zemmu’l-Kelam (1470)

[5] Hasen ligayrihi. Hatib Tarih (10/40) İbn Ebi Asım, es-Sunne (1464) Ebu Amr el-Buhayri, Fevaidu’l-Muntabe Li’l-Mahledî (el yazma no:788)

* İbn Mes’ud radiyallahu anh’den şahidi: Deylemi (5621) eş-Şenterini ez-Zahire Fi Mehasini Ehli’l-Cezire (4/777) Zehebi, Teşbihu’l-Hamis (s.17) Ebu Ya’lâ’dan naklen: Fethu’l-Bari (13/37) Zeylai Nasbu’r-Raye (4/346) Metalibu’l-Aliye (1660) Busayrî İthaf (3297/1) Ali b. Ma’bed’in Kitabu’t-Taat ve’l-Ma’siyet’inden naklen; İbn Hacer, ed-Diraye (1015) Keşfu’l-Hafa (2588).

[6] Muslim'in şartına göre sahih. Bezzar (5/176) Hâkim (1/71) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (4/173) Deylemi (5095)

[7] Sahih. Buharî (6077, 6277) Muslim (2560)

[8] Muslim'in şartına göre sahih. Hâkim (4/180) Ahmed (4/220) Buhârî Edebu’l-Mufred (404) Ebû Dâvûd (4915) İbn Sa’d Tabakat (7/500) İbn Ebî Âsım el-Âhad ve'l-Mesânî (2735) Taberânî (22/308) Haraiti Mesaviu’l-Ahlak (524) Dulabi el-Kuna (164) Ebu Ahmed el-Hâkim el-Esami ve’l-Kuna (4/366) Hatib Muvaddahu Evham (2/132) İbn Mende Marife (s.840) Ebu Nuaym Ma’rife (2272, 6758) el-Askerî Tashifatu’l-Muhaddisin (2/528) Şeceri Emali (2098) İbn Abdilber et-Temhid (10/148) Beyhakî el-Adab (230) el-Elbani es-Sahiha (928) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (3292)


10 Zulhicce 1441 Kurban Bayramı Hutbesi

Hicret



Bismillahirrahmanirrahim

Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ibadete layık hak ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın kulu ve rasûlüdür.

Ey iman edenler! Allah'tan nasıl sakınmak gerekirse öyle sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Al-i İmran; 102)

“Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten rabbinizden sakının. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir.” (en-Nisâ; 1),

“Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.” (el-Ahzâb; 70-71)

Bundan sonra, Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.

Muhakkak ki kulun Allah’ın şiarlarını eda edemediği mekândan hicret etmesi dinin farzlarından sayılmaktadır. Nitekim nebiler, risalet görevini eda hususunda kavimlelerinden belalara maruz kaldıklarında ve baskı gördüklerinde hicret etmişlerdir. İbrahim aleyhi's-selâm kavmini davet ettiğinde sadece hanımı Sare ve yeğeni Lut aleyhi's-selâm iman etmişti. Allah Subhanehu, İbrahim Halil aleyhi's-selâm hakkında şöyle buyurmuştur:

Bunun üzerine Lut ona iman etti, dedi ki: “Gerçekten ben Rabbime hicret edeceğim. Şüphe yok ki O, Azîz’dir, Hakîm’dir.” Biz ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık ve onun soyunda nebiliği ve kitabı kıldık. Ona mükâfatını dünyada verdik. Şüphesiz o, ahirette de elbette salihlerdendir.” (Ankebut 26-27)

Hicrette, dünya ve ahirette kurtuluş vardır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de müşriklerden gördüğü baskı ve tehditler altında vatanı olan Mekketu’l-Mukerreme’den hicret etmiştir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ve daveti aleyhinde hapis, sürgün, öldürme gibi türlü tuzaklar kurmuşlardır.

Hani bir zaman kâfirler seni hapsetmek, ya da öldürmek yahut seni sürgün etmek için tuzak kuruyorlardı. Onlar düzen kurarlardı ama Allah da düzen kuruyordu. Şüphesiz Allah düzen kuranların en hayırlısıdır.” (Enfal 30)

Bunun üzerine vatanı olan Mekke’yi terk etmiş, seneler sonra yardım görmüş olarak orayı feth etmiştir. Mekke’ye girip Hacun mevkiine geldiğinde şöyle buyurmuştur: “Vallahi sen Allah’ın en hayırlı yerisin ve Allah’a en sevimli olan yersin. Şayet onlar beni zorla çıkarmış olmasalardı senden çıkmazdım.[1]

Burada hecr de söz konusudur. Yani davet ve davetçilere kötülük edenlerden alakayı kesmek, onların eziyetlerine sabretmek! Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!” (Muzzemmil 10)

Bizlere de düşen, Allah’ın bizi yasakladıklarını terk etmektir. Kim Allah için bir şeyi terk ederse Allah ona er ya da geç, ondan daha hayırlı bir bedel verir. Lakin sizler acele ediyorsunuz!

Müslüman sürekli bir hicret halindedir. Şirki, küfrü, günahları, hataları terk eder. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Pislikten uzak dur.” (Muddessir 5)

Abdullah b. Amr radiyallahu anhuma’dan: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Müslüman, diğer müslümanların kendisinin dilinden ve elinden selamette olduğu kimsedir. Muhacir; Allah’ın yasakladıklarını terk eden kimsedir.”[2]

Fadale b. Ubeyd radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem veda haccında şöyle buyurdu:

Dikkat edin! Size mü’mini haber vereyim mi? İnsanları malları ve canları konusunda güvende kılan kimsedir. Müslüman; insanların dilinden ve elinden selamette oldukları kimsedir. Mucahid Allah’a taat yolunda nefsiyle mücadele eden kimsedir. Muhacir; hataları ve günahları terk eden kimsedir.”[3]

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “İslam nedir?” diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “Yemek yedirmek ve güzel konuşmaktır.” “İman nedir?” diye sorulunca: “Müsamahalı olmak ve sabırdır” buyurmuştur. “Müslümanların İslamca en üstünü kimdir?” diye sorulunca: “Müslümanları dilinden ve elinden selamette kılan” buyurmuştur. “Mü’minlerin imanca en üstünü kimdir?” diye sorulunca: “Ahlâkı en güzel olanıdır” buyurmuştur. “En üstün hicret nedir?” diye sorulunca: “Allah’ın haram kıldıklarını terk etmektir” buyurmuştur. “En üstün namaz hangisidir?” diye sorulunca: “Kunutu uzun olandır” buyurmuştur. “En üstün sadaka nedir?” diye sorulunca: “Mal azlığına rağmen verilendir” buyurmuştur. “Hangi cihad üstündür?” diye sorulunca: “Malınla ve canınla cihad etmen, atının terleyip senin kanının döküldüğü cihaddır” buyurmuştur. “Hangi zaman en üstündür?” diye sorulunca da: “Gecenin ortasıdır” buyurmuştur.[4]

Fitnelerin, şiddetli sıkıntıların zamanında Allah Teâlâ’ya halis kılınarak yapılan ibadet, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e hicret etmeye eşittir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Herc (adam öldürmelerin olduğu fitne) zamanında ibadet, bana hicret etmek gibidir.”[5] Diğer lafzı şu şekildedir: “Fitnede ibadet bana hicret gibidir.[6]

Bize gereken şey kötü özellikleri, rezil huyları terk etmektir. Abdullah b. Amr radiyallahu anhuma’dan: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizleri zulümden sakındırırım. Zira zulüm, kıyamet gününde karanlıklar olacaktır. Sizleri fuhştan (çirkin söz ve işlerden) sakındırırım. Zira Allah çirkin söz ve çirkin amelleri sevmez. Sizleri tamahkarlıktan (aç gözlülük ve bencillikten) sakındırırım. Zira tamahkarlık, sizden öncekileri helak etmiştir. onlara bağları koparmayı emretmiş, onlar da bağları koparmışlardır. Cimriliği emretmiş, onlar da cimrilik yapmışlardır. Onlara fücuru (günahları açıktan işlemeyi) emretmiş, onlar da facirlik yapmışlardır.” Bir adam kalkıp dedi ki:

“Ey Allah’ın rasulü! Hangi İslam üstündür?” Buyurdu ki:

Müslümanları dilinden ve elinden selamette kılmandır.” O adam veya bir başkası dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Hangi hicret üstündür?” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Allah’ın çirkin gördüklerini terk etmendir. Hicret iki türlüdür: Şehirlinin hicreti ve bedevînin (köylünün) hicreti. Bedevinin hicreti; emrolunduğu zaman itaat etmesi, (cihada) çağrıldığı zaman icabet etmesidir. Şehirlinin hicreti ise en zor olanı ve ecri de en büyük olanıdır.“[7]

Ebu Said el-Hudri radiyallahu anh’den: “Bir bedevî Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hicret hakkında sorunca şöyle buyurdu:

Vay sana! Muhakkak ki hicret zor bir iştir! Deven var mı?” Adam: “Evet” dedi.

Zekâtını veriyor musun?” diye sordu. Adam: “Evet” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Denizler ardından amel et. Muhakkak ki Allah senin amelinden hiçbir şeyi terk etmez.”[8]

Nevevi rahimehullah dedi ki: “Bu bedevinin hicret ile kastettiği şey Medine’de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber bulunmak için ailesini ve vatanını terk etmek idi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onun buna güç yetiremeyeceğinden ve hakkını veremeyip geri döneceğinden korkuyordu. Bundan dolayı ona: “Senin kastettiğin hicret zorlu bir iştir. Lakin vatanında ve nerede olursan ol, hayır ameller işle, bu sana fayda verir, Allah onların ecrinden hiçbir şeyi eksik bırakmaz” buyurdu. Allah en iyi bilendir.”[9]

İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Fetihten sonra hicret yoktur, lakin cihad ve niyet vardır. Orduya çağrıldığınızda katılın.”[10]

Muaviye radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Tevbe kesintiye uğramadığı sürece hicret de kesintiye uğramaz. Tevbe de güneş battığı yerden doğuncaya kadar kesintiye uğramaz.”[11]

Benî Malik b. Hisl’den biri olan Abdullah b. es-Sa’dî radiyallahu anh, arkadaşlarıyla beraber Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldiler.  Ona: “Bineklerimizi bakar ol, sonra girersin” dediler. O kavmin en küçüğü idi. Onların ihtiyaçlarını gördü, sonra ona: “Gir” dediler, o da girdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona: “Senin ihtiyacın nedir?” diye sordu. O da dedi ki: “İhtiyacım bana hicret sona erecek mi, bunu söylemendir” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Senin ihtiyacın, onların ihtiyacından hayırlıymış. Hicret, düşmanla savaşıldığı sürece sona ermez[12]

Şu halde hicret iki özelliktedir: Üstün olan tam hicrete denk olan bir şey yoktur. bu, Mekke ve başka yerlerden Medine’ye hicret etmektir. Bu Mekke’nin fethiyle sona ermiştir.

Sürekli devam edecek olan hicret ise çirkinlikleri, günahları ve kötülükleri terk etmektir. Abdurrahman b. Avf, Muaviye b. Ebi Sufyan ve Abdullah b. Amr b. As radiyallahu anhum’den gelen rivayetlerde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Hicret iki çeşittir: Birincisi kötülükleri terk etmek, diğeri Allah’a ve rasulüne hicret etmektir. Tevbe kabul edildiği sürece hicret de sona ermez. Tevbe de güneş batıdan doğuncaya kadar kabul edilmeye devam eder. Bundan sonra her kalp, içinde bulunanlarla mühürlenir ve insanlardan amel yeterli görülür.”[13]



[1] Hasen. Tirmizî (3925) İbn Mâce (3108) Ahmed (18715) el-Elbani Sahihu’l-Cami (2418)

[2] Sahih. Buhârî (10)

[3] Sahih. Ahmed (23958) el-Elbani Tahkiku’l-İman Li-İbn Teymiyye (s.16)

[4] Sahih. el-Elbani Tahkiku’l-İman (s.7)

[5] Sahih. Muslim (2948)

[6] Taberânî (20/213)

[7] Muslim'in şartına göre sahih. Ahmed (6837) el-Elbani es-Sahiha (1462)

[8][8][8] Sahih. Muslim (1865)

[9] Nevevi Şerhu Sahihi Muslim (9/13)

[10] Sahih. Buhârî (2783) Muslim (1353)

[11] Sahih. Ebû Dâvûd (2479) el-Elbani Sahihu’l-Cami (2642)

[12] Sahih. Ahmed (22324) Nesâî (4172) el-Elbani es-Sahiha (1674)

[13] Hasen. Taberânî (19/381) el-Elbani İrva (5/33)


Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)