Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Ders Programı (Yeni Program)

* Çarşamba Dâru's-Sunne Mescidinde
Saat: 19:00 Arapça
Saat: 21:00 Sahîh Tefsîr

* Cumartesi Dâru's-Sunne Mescid'inde
Saat: 19:00 Kur'ân Kıraati ve Tecvid
Saat: 21:00 Şuâbu'l-İmân Şerhi






26 Haziran 2016 Pazar

Kur'ân'a, İlme ve Edebe Değer Vermeyenlerin Anlayış Sahibi Olma İddiası


Bazı kimseler hadis ehlinin mescidlerinde Kur’ân derslerine katılıp Kur’ân öğrenmiyorlar. Öğrenme imkânları olmasına rağmen Kur’an öğrenimi terk ettikleri için bu kimselerin namazlarının dahi sahih olmamasından endişe edilir mi, yoksa Kur’ân’ı zorlanarak okuyan kimsenin iki kat ecir alması hakkındaki hadisin kapsamında mıdırlar?

Bu kimselerin aynı zamanda tehlikeli konularda cesurca konuştuklarını, fetvalar verdiklerini görüyoruz. Hatta “Kur’ân dersine gelmek farz mı?”, “Kur’ân okuyamayan anlayış sahibi olamaz mı?” şeklinde kibir yüklü tuhaf sözler işitiyoruz.

Aynı kişiler arapça bilmedikleri halde vahiy naslarına kendilerinin bağımsız bir şekilde muhatap olabileceklerini, anlayabileceklerini, hatta içtihat edebileceklerini iddia ediyorlar. İlim ehlinin delillerine tabi olmayı taklit olarak lanse edip, kendilerinin çelişkilerle dolu yorumlarının taklit edilmemesinden rahatsız oluyorlar.

İlim ehliyle beraber yol tutmak yerine, ilim ehlini tutarsız görüşleriyle sürekli eleştirip, ayrılık çıkarma yolulunu tercih ediyor, ilimden nasipleri olmadığı halde kendilerinin yalnız da kalsalar Kur’ân ve sünnet üzere olan cemaat olduklarını iddia ediyorlar.

İlim ehline karşı delil getirdikleri iddiasıyla itiraz ediyorlar, delil zannettikleri şeylerin başka bir delil ile ya takyid edilmiş, ya tahsise uğramış yahut sahih olmayan tarikle gelmiş olduğu veya bu kişiler tarafından usule aykırı bir şekilde yanlış bir yerde suistimal edildiği ortaya konduğunda: “İlim ehli nasihat kabul etmiyor, delile yanaşmıyor” şeklinde sözler ederek yine nefsini haklı çıkarıyor.

Bu anlatılanlar zamanın ne kadar değişip, cahilliğin yaygınlaştığını, ilme; cehalet, cehalete de ilim denmeye başlandığını göstermektedir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “İlim ancak teallum (hocadan öğrenmek) iledir” buyurmuştur. Bazen kişinin hocası kitaplar olur. Fakat hocası kitaplar olan kimsenin nefis terbiyesi eksik kalır, bu yüzden bu kimselerin çoğu kibir sahibi olurlar.

Bu kibir, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi: “Hakkı kabul etmemek ve (hakkı söyleyen) insanları küçümsemektir.” Durumu anlatılan kişiler neyin hak, neyin batıl olduğu hususunda da tam bir körlük içindedirler. Bu yüzden hakkı reddetmeyi çok basit bir şekilde ortaya koyabilmektedirler.

Kur’an öğrenim halkalarında tevazuyla diz çöküp Kur’ân bile öğrenemezler, kibirleri engel olur. Çünkü sağda solda ilimsizce fetva vermeye alışmıştır, ahkâmlar kesmekte, cedellere girmektedir. Kur’ân okumayı bile bilmediğinin ortaya çıkması ağır gelir. Böyle bir kimse bunu gurur meselesi yapar, Kur’an öğrenmek için ya bilgisayar programından ya özel olarak tek kişiden ders almak ister, samimi olunmadığı için bunda da Allah başarılı kılmaz.  

Nefsi bu durumda olan kimseler şunu düşünmelidirler: Hiç kimse annesinden âlim olarak doğmaz. Bu sebeple işlerin başlangıçlarını elden kaçırmış olmak, ilim talebinin başına tekrar dönmekten alıkoymamalıdır. Nefisler Allah için zelil edilmedikçe, Allah başarı vermez. Kur’an’ı öğrenen ve öğreten sahabelerin, tabiinin siyretlerine ve bu konuya herşeyden öncelikli olarak önem vermelerini okumak, düşünmek, nefis muhasebesi yapmak gerekir.

Zira “Bir kimse Allah katındaki konumunu öğrenmek istiyorsa, Kur’âna verdiği değere baksın” buyrulmuştur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: şöyle buyurmuştur:

Allah, kimin hayrını dilerse onu dinde fakih (kavrayışlı) kılar.” Bu hadislerden anlaşılmaktadır ki, Kur’ân’ı öğrenme imkânı olduğu halde öğrenmeyen bir kimse dinde fakih (anlayışlı) kılınmaz. Zira insanlar’ın Allah katındaki konumu Kur’ân öğrenimine, okumaya, anlamaya verdikleri değere göredir.

Kur’an öğrenme imkânı olduğu halde terk etmek, farz olan ilmin terkidir. Bu sebeple Fatiha’yı dahi hatalarla okuyan kimse, bunu düzeltmek için gereken gayreti göstermediğinde namazı sahih olmaz.

Kur’ân’ı zorlanarak okuyan kimsenin iki kat ecir alması hakkındaki hadise gelince, bu kimse Kur’an öğrenmek için ilim yolunda olan, fakat dili dönmeyen, beceremeyen kimse hakkındadır. Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Fatiha’yı okumayı beceremeyen kimseye, öğreninceye kadar okuması için bir zikir öğretmiştir. Kur’anı öğrenmeyi terk edip yanlış okumak başka bir şey, öğrenme yolunda çaba sarf edip elinden geleni yapmak başka bir şeydir. Allah’ın kitabına değer vermeyenlerin anlayışı işte bu kadar olur, ve bu ikisini aynı şey zannederler.

Müslümanların selefinin ve halefinin yolunda ilim sahibi olmayanların ilim sahiplerini eleştirip hatalı bulması diye bir usul yoktur. Bilakis ilim sahiplerinin hatasını yine ilim sahipleri tespit eder. Bunun manası, ilim ehlinin, ilim ehli olmayanların söylediklerine hiçbir şekilde itibar etmeyeceği değildir. Bilakis maksat, ilim ehli olmayan kimselerin hiçbir şekilde ilim konusunda söz sahibi olmadıklarını ifade etmektir. Avam veya ilim talebelerinden biri, ilim ehline anlayamadığı bir hususu sorar, ilim ehlinin cevabından da tatmin olmayabilir. Fakat burada söz hakkı ilim ehlinindir, ona itibar edilir. Cahillerin itirazlarına değil.

İlim ehli olan kimse hata edebilir ve ilim ehli olmayan birisinin uyarısıyla da bu hatasını fark edip dönüş yapabilir. Bu mümkündür, çokça da vaki olmuştur. Fakat lim ehli olmadığı halde ilim ehline itiraz edip de: “Getirdiğim delilleri kabul etmedi” diyen kimseye itibar edilmez ve bu ilmin edebinden de değildir. Bilakis had bilmezliktir.

Zira ilmin mertebeleri vardır. Bir kısmı her müslümana farz olan ilimdir ki, bu konuda taklid caiz değildir. Çünkü taklid ilim değildir. Bu; kulun ferdî kulluğu ile ilgili meselelerdir. Namaz, abdest, hac, nikâh, zekat, vs. gibi ferdî kulluğu ile ilgili konularda avam, ilim ehlinden delilleri öğrenerek ilim ehline tabi olur. Umumî meselelerde ise avamın işi, ilim ehlini taklid etmektir. Avam, menhec, bid’at, bidatçi, tekfir, fasık, cihad, hadler, feraiz ve buna benzer umumu ilgilendiren ve içtihad gerektiren konularda ilim ehline tabi olup taklid etmek zorundadır.  Burada şunun altını çizmek gerekir: “Taklit; sözü delil olmayan birinin sözünü delilsiz olarak kabul etmektir.”

Âlimlerin, bahsedilen meselelerdeki hükümleri ise delildir. Mesela hadis ravileri hakkında münekkid muhaddislerin sözleri delildir. Muhaddis, zayıf ya da sika ravilere dair hüküm belirttiğinde bunu kabul etmeyen kişi hakkı kabul etmeyen bir kibir sahibidir. Bid’atçi hakkında menhec âliminin verdiği hüküm haktır, bizatihi delildir. Bunu kabul etmeyen kimse kibir sahibidir.

Hadis ravileri hakkında münekkid muhaddislerin sözleri hüccettir, ihtilaf ettiklerinde tercihte bulunmanın da bir ilmi, usulü vardır ve bunu hadis ilmini bilenler değerlendirir.

Akide ve menheci konusunda güvenilen âlimlerinin şahıslar hakkında yaptıkları cerh ve tadile dair açıklamalar da kabul edilmesi gereken birer hüccettir. Bu konuda âlimler ihtilaf ederse yine tercih için ilmî usuller vardır.

Fakat cahil bir kimse hadis ravileri hakkında konuştuğu zaman nasıl hadsizlik yapmış olursa, menhec âlimlerinin bid’atçi hakkında verdiği hüküm hakkında: “Onu taklit etmek zorunda mıyım, ben onu bidatçi olarak görmüyorum” diyen kimse de hadsizlik yapmıştır ve onun sözüne itibar edilmez. Bilakis ilim ehlinin bidatçi olduğuna şahitlik ettiği birisine arka çıktığı için, bu kimse de bid’atçi olarak değerlendirilir.

Umumi meselelerde hükmetmek, fetva vermek âlimlerin hakkıdır ve bu hükümleri kabul noktasında avama ve ilim talebelerine düşen şey âlimlere tabi olmaktır. İlmi edebiyle öğrenen herkes bunu bilir. Lügaten buna taklid dense de, ıstılah olarak bu, delile tabi olmaktır. Zira âlimlerin bu konudaki hükümleri delildir.

Burada dikkat edilecek husus, âlim olarak sözüne itibar edilecek kimsenin adalet sıfatına sahip olması; yani büyük günahları açıktan işlememesi, doğru sözlü olması ve işinin ehli olduğunun bilinmesi veya buna dair zannın kuvvetli olmasıdır. Buna rağmen âlim hata eder de, bu âlime tabi olan kimseler deliller konusunda ayrıntılı bilgi sahibi olmadıkları için, bu âlimin şahitliğine uyarak hataya tabi olurlarsa, onlara bir günah yoktur. Zira onlar ancak üzerlerine düşeni güçlerinin yettiği kadarıyla yapmışlardır.

Bu tıpkı mahkeme kadısının, şahitlerin şahitliği hususunda elinden gelen araştırmayı yapıp, güvenilir olduklarına hükmettiği şahitlerin sözüne başvurması, bu şahitlerin ifade verirken hata etmeleri durumunda, bu hatayı fark edemediği sürece mahkeme kadısının sorumlu olmaması gibidir.

Nitekim Umm Seleme radıyallahu anha’dan gelen rivayette Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bana davalarınızı arz ediyorsunuz, biriniz davasını diğerinden daha güzel arz edip kendini haklı çıkarabilir ve ben de onun lehine hüküm vermiş olabilirim. Bu kendisine verdiğim bir ateştir…” veya bu manada buyurmuştur.

Evet, avam anlamasa da umumi meselelerde âlimlerin getirdikleri delillere tabi olmak zorundadırlar ve bu âlimlerin fasık kimselerden olmadıklarını araştırmak zorundadırlar. Zira avama göre âlimler; kendilerinin bilmedikleri bir konuya şahitlik eden şahitler konumundadırlar.

Fakat ferdî kulluklarında ise avam ya da âlim herkes doğrudan vahyin delillerine muhatap olup nasları anlamakla mükelleftir. İbadet konularıyla da ilgili birçok ihtilaflı meseleler vardır ki, avam bunların içinden çıkamaz, sahihini zayıfını bilemez, usulün inceliklerine vakıf değildir. Bu yüzden ilim ehli bu konularda içtihat ederek vahyin naslarına muhatap olurken, avam ise ilim ehlinin içtihadıyla ortaya çıkan sonuçlara göre vahyin naslarına muhatap olur. Hiçbir konuda âlimlerle âlim olmayanlar bir değildir.

Bu sebeple ilim ehli olmayan bir kimse, ilim ehline itiraz eder de, ilim ehli herhangi bir sebepten dolayı bu itirazı kabul etmezse, söz ilim ehlinindir. Böyle bir durumda cahillerin cürümde bulunarak: “Getirdiğim delilleri kabul etmiyor, insanlar da ona taassup ediyor” gibi sözleri yaygınlaştırması affedilemeyecek bir ilim terörüdür. Bunun arkasından önce cahillerin önder edinilmesi ortaya çıkar, sonrasında da haricilik fitnesi zuhur eder.

Bunu hatırlamak için İbn Mes’ud radiyallahu anh’ın mescidde taşlarla zikreden kimselere ve İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın Harura’da toplanan kişilere: “aranızda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı yok” yani ilim ehli, hadis ehli yok demesini düşünün. Seleften bir imam: “Hadis ehlinden birini gördüğüm zaman Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabesinden birini görmüş gibi oluyorum” diyor! Çünkü o, ilmini Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den ve ashabından ilim alanlardan almıştır. Kitaplardan, internetten isnadı kopuk bir şekilde değil!

Evet, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşan silsile sahibi hadis ehlinden ilmi alıp yüklenenin ilim isnadı muttasıldır, zamanımızda hatiplik yapan, meydanlarda konuşan, videolarda cazlayan ve kendilerini ilme nispet eden kimselerin isnadları ise munkatı veya mu’dal bile değildir. Aslında onların bir isnadları da yoktur. Yaşlarının ilerlemiş, saç sakallarının ağarmış, falan veya filan suudludan güya icazet almış olmasına aldanmayın.

Kim selefin menhecini getirip, bizzat seleften delillerle bunu önünüze getiriyorsa ona bakın. Selefilik iddia edip İbn Useymin, İbn Baz, Elbani, İbn Abdilvehhab, İbn Teymiyye, İbn Kayyım gibi isimlerden öteye geçmiyor, her meselesini bu âlimlere arz ediyorsa onun bir sahtekâr yol kesici olduğunu anlayın. Zira bu âlimler selefî âlimler olsalar da, hiçbiri selef değildir. Selefilik bu âlimlere değil, bu âlimlerin menheclerini benimsediği selefe uymaktır. Yani ihtilafları yalnız Kur’an ve Sünnete arz etmek, nasları anlamada sahabeye, tabiine, tebau’ttabiine, onların yolunda güzelce giden imamlara uymaktır.

Asrın cahilleri insanları ancak karanlıklara götürür. Zira cehaletlerinden kaynaklı bir cesaretle büyük dalalet fırkalarının görüşleri arasında, farkında olmadan geçişler yaparak konuşmaktalar, bilgisiz, delilden haberi olmayan ve yalnızca hislerine göre yönelimleri olan insanları edebiyatlarıyla büyülüyorlar. Cehaletin şerrinden Allah’a sığınırız.

Bulundukları bölgelerde başlarında ilim ehli bulunmayan kardeşlere tavsiye edeceğimiz şey, cahilleri önder edinmekten aman sakınsınlar! Evlerinde oturup ağaç kökü dişlemek zorunda kalsalar bile onlara yanaşmasınlar, çünkü o bâtıl bir fırkadır!

Kur’ân ve sünneti yegâne delil kabul edip, selefin menhecini menhec edinmiş, sünneti ve sünnet ehlini savunan, bid’ati ve bid’at ehlini kahreden bir âlim varsa – ilim talebesi değil, âlim varsa – ondan da ayrılmasınlar, zira o âlim, tek başına bile olsa cemaattir. İshak b. Rahuye rahimehullah’ın ve başka imamların dedikleri gibi.

Dinin alametlerin bid’at, hurafe ve israiliyyatla doldurulduğu bu zamanda cihad, yani Allah’ın kelimesinin yüceltilmesi, ancak ilimle, ilim ehlinin mücadelesine iştirak edip nasipdar olmakla olur. Ümmetin aslî değerleri yok olmaya yüz tutmuşken, nefislerinin hevasına uyup, yiyip içip yan gelip yattıkları yetmezmiş gibi, bir de yüklendikleri vebalden dolayı geçmiş zamanlardan beri gözlerine uyku girmeyen alimleri, ilimle meşgul olmanın gece namazından üstün olduğunun farkında olanları kınayanlar elbette bu ilmi yüklenip diğer nesillere aktarmaktan mahrum olacaklar, sermayelerini hayatları döneminde tüketeceklerdir.

Allah kalplerimizi, ayaklarımızı, ellerimizi ve dillerimizi hak üzerinde sabit kılsın. Hakka karşı tevazu göstermeyen, ilmi takdir etmeyen, edep gözetmeyen ve ortaya çaba koymadıkları halde çaba sahiplerini yıpratmaktan başka işi olmayanları da bizden uzak eylesin.

22 Haziran 2016 Çarşamba

Oruç İbadetindeki Tevhid

Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah şöyle buyurdu: “Âdemoğlu’nun her ameli kendisi içindir. Ancak oruç hariçtir. Zira oruç benim içindir ve onun karşılığını ben veririm.” Buhârî 1904, Muslim 1151
Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu: “Muhakkak ki kullarımdan bana en sevimli olanı iftarda en çok acele edenidir.” Sahih ligayrihi. Tirmizî 700, 701, İbn Huzeyme 2062 İbn Hibbân 8/275 Ahmed 2/237, 329 Bezzar 14/291 Ebû Ya'lâ 10/378
Tevhid ehlinin orucu; Allah Azze ve Celle’yi razı etmek içindir. Bu yüzden tevhid ehli, Allah’ın razı olacağı orucu delilleriyle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden araştırır, öğrenirler.
Görürler ki; Allah’ın razı olacağı oruç; sahuru geciktirilen, iftarında acele edilen oruçtur.
Şirk ve nifak ehlinin orucu ise Ebu Emre künyesini kullanan cahil Temel Alıcı ve Cübbeli Ahmak gibilerin tarif ettikleri gibi, Allah'ın rızasını ve rasulün sünnetini gözetmekten uzak olan oruçtur. Önceleri Ebu Said Yarbuzi adlı madrabaz da itirazlar içindeydi lakin deliller açıkça ortaya konunca sonradan itiraf etmek zorunda kaldı, fakat "fitne çıkmasın" diye uygulamamakta ve açıklamamakta ısrar ediyor.
İbn Ebi Evfa radiyallahu anh’den gelen rivayette Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem konakladığı bir yerde iftarlıkları isteyince oradaki bir sahabe: “Akşamı beklesek” der. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tekrar iftarlıkları ister, bu defa “Henüz gündüz vaktindeyiz” der. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ısrarla iftarlıkları ister. “Birimiz bineğine binse güneşi görecek” derler, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yine iftarlıkları ister ve bu ısrardan sonra sahabe bulamacı getirir de iftar ederler.
Buradan anlaşılıyor ki, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bulunduğu yerde güneş kaybolmuş fakat o mıntıkanın civarında güneş batmamıştı. Bu yüzden sahabe “akşam olsaydı”, henüz gündüz vaktindeyiz” ve “bineğe binsek güneşi görürüz” gibi itirazlarda bulunmuş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu söylenenleri inkar etmemiştir. Fakat gerekçe olarak güneş batınca oruçlunun iftar edeceğini söylemiştir.
Buhari bu hadisi zikrettiği yerde Ebu Said radiyallahu anh’den gelen rivayeti muallak olarak bab başlığı verir. Bu rivayetin aslı Said b. Mansur ve İbn Ebi Şeybe’nin eserlerinde sahih isnadla gelmiştir ve şöyle geçer: “Biz güneşi görüyorduk, Ebu Said el-Hudri radiyallahu anh’ın yanına girdik, iftar ediyordu.”
Yani yaşadıkları şehrin tamamında güneş batmamıştı. Bu da gösteriyor ki kişinin bulunduğu yerde güneş bir binanın, dağın veya ağaçların arkasında kaybolsa dahi oruçlu iftar eder. İftar ve sahur vakitlerini takvimlerdeki saatlere bağlamak da bid’attir.
Geçen seneki ramazanda münafıklardan birisi, Darussunne Mescid’inin bulunduğu mıntıkada güneşin 6:30’da batması üzerine oruç açtığımızı görünce sünnet ehlini terk etmiş, soluğu bid’atçı dostları olan dernekçilerin yanında almış: “Saat 6’da oruç açıyorlar” diyerek yaygara basmıştı. Allah’a hamd olsun.
Bu seneki ramazanda da ilim ehlinin açıklamasına ikna olmayıp da, cahillerin kuşkularına ikna olan çeşitli nifak söylemlerini duymaya devam ettik. Bu hastalıklarını: “Sahabenin erken oruç açmak için bir yerlere gitmek gibi uygulaması var mı?” diye masum gözüken bir gerekçeyle bulaştırıyorlar. Halbuki bizatihi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in uygulaması sabittir, kavlî hadislerinde de iftarda acele etmeyi emretmiş, geciktirmeyi yasaklamış, böyle bir tavrın Yahudilerin tavrı olduğunu bildirmiştir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “bineğimize binsek güneşi görürüz” şeklindeki bir itiraza aldırmamış, orucunu açmıştır. Zira maksat iftarda acele etmektir ve Allah Azze ve Celle’nin sevip razı olduğu şey iftarda acele edilmesidir. Güneşi görmemek için yerini değiştirmemek ile iftarda acele maksadıyla güneşin görünmeyeceği bir yere geçmek arasında fark yoktur. Zira iftarda acele etmek Allah ve rasulü tarafından emredilmiş bir fiildir.
Fakat ne yazık ki kalplerinde şirk ve nifak hastalığı olan bazı kimseler, Yalnız Allah’ın razı olduğu oruçtan memnun olmamakta, insanların da razı olup kabul edeceği bir oruç arzulamaktadırlar. Bu yüzden sünnette sınırları açıklanmış oruç yerine, sınırları takvimlerde belirlenmiş bir orucu veya en azından takvimdeki saatlere yakın bir orucu murad etmektedirler. Çünkü Yahudi kaynaklı olan bu mantığa göre iftarda böylesi bir acele takvaya uymaz!
Ey Allah’tan korkmaz! Rasulün emrine muhalefet edip Yahudi ve Hristiyanlara benzemek mi takvaya daha uygun?
Orucunu açarken utanmadan: “Allah’ım! Senin için oruç tuttum…” diyorsun! Aslında hal dilinle: “Allah’ım! Senin için oruç tuttuğum gibi, fitne çıkmasın diye fazladan da başkaları için oruç tuttum” diyorsun!
Ey cahil ahmak! Allah’a ortak koşmaktan daha büyük fitne var mı?
Allah Azze ve Celle orucun yalnız kendisi için olmasını buyurmuştur. Oruç da Allah’ın birlenmesi gereken bir ibadettir. Oruçta Allah’ın tevhid edilmesi, yalnız O’nun rızasının gözetilerek oruç tutulması, buna başkalarını memnun etme gayesinin katılmamasıdır. Oruçta ittiba tevhidi; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın muradını beyan ettiği şekilde, sahur ve iftar vakitlerine rivayet edilmesiyle ve bu iki vakit arasında orucu bozan davranışlardan kaçınılmasıyla yerine gelir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in iftar ve sahur vakitlerini beyan etmesine rağmen, rasulün beyan yetkisine diyaneti, Abdulaziz Baygındırı, Suud’lu sapıkları, re’y ehlini, mezhepleri, takvimleri ortak koşmak orucu iptal eder. İsterse fazladan tutulmuş olsun, o oruç geçersizdir. Zira Allah için olmadığı gibi, rasule de ittiba edilmeden tutulmuş bir oruçtur o. Diğer ifadeyle insanların kabul ettiği, fakat Allah’ın kabul etmediği bir oruçtur.

21 Haziran 2016 Salı

Salih Selef’in Bid’at Ehlinden Sakınma ve Sakındırma Menheci

Salih Selef’in Bid’at Ehlinden Sakınma ve Sakındırma Menheci

Hazırlayan: Ebu Muaz
Bismillahirrahmanirrahim.
Hamd Allah’adır. Salat ve selam Rasulullah’a, âline ve ashabı üzerine olsun. Bundan sonra:
Bu nakledilecek olan sözler, sünneti insanlar arasında yaymada ve hevâ ile bid’at ashabının getirdikleri hurafelerden ayrılmada öne çıkan seçkin âlimler topluluğunun sözleridir. Onların bu sözleri; sünnî olanın hak yolu bilip ona tâbi olması ve bâtıl yolu bilip ondan uzaklaşması için nakledilmiştir. Her sözü sahibine nispet ederken kaynağı olan kitabın cilt ve sayfa numarası ile belirtilmiştir. Bazılarına düşülen açıklamalar, onların sözlerine ekleme yapmak için değil, bilakis onların ibarelerini açıklığa kavuşturmak içindir. Bu çalışma, Allah Teâlâ’nın vechini aramak ve müslümanların geneline nasihat olması maksadıyla yapılmıştır. Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan bizden bunu kabul etmesini dileriz. Şüphesiz O hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.
Sufyan es-Sevrî dedi ki: “Bir kimseyi Allah için sevdiğinde o kimse İslam’da olmayan bir şey çıkardığı zaman ona buğz etmiyorsan onu Allah için sevmemişsin demektir.” (Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ)

20 Haziran 2016 Pazartesi

Selefî Davete Zarar Veren Hususlar


Selefî Davete Zarar Veren Hususlar
Şeyh Ahmed b. Ömer Bazemul
Tercüme: Ebu Muaz
1- Samimî selefî ile hak ile oynayarak selefî olduğunu söyleyeni ayırt etmemek
2- Selefî'lik iddia edenlerin hileleri sebebiyle samîmî selefî'leri eleştirmek
3- Asıl kaynağını bilmediği halde bir sözü veya fiili selefî bir alime nispet etmek
4- Selefî’nin kendi anlayış ve düşüncesini âlimin anlayışı ve maksadı olarak lanse edip, âlimin kastetmediği şeyi ona nispet etmek.
5- Gençlerin beceremedikleri konularda tartışmaları ve kendilerini ilgilendirmeyen meselelere girmeleri
6- Kardeşlikte samimi olmamak ve kasıtlı kimselerin yaydıkları sözlere kulak vermek
7- Özellikle âlimler katında özel olan ve nakledildiği zaman fırsat kollayan kimselerin sû-i isti'mâl edeceği meseleleri yaymak
8- Hak ile batıl arasındaki ihtilafı şahsî ihtilaf olarak nitelemek. Gevşemeciler, daveti yardımsız bırakanlar ve Haddadî’ler buna ne kadar da sevinirler!
9- Kimden ilim alınacağını bilmemek. İlimle beraber Allah’tan sakınmanın bulunması zorunludur.
10- Takvadan çok, günahkarlığa yakın olan kimselerden ilim almak. Kendisine helâl olmayan şeylerle Allah’ın dinini kullanarak avcılık yapan ne kadar da çoktur!
11- Âlimlere danışmadan bazı ilim talebelerini (sohbet etmesi için) misafir etmek
12- Selefî olduğunu söyleyen herkesi; ilmi ve dindarlığı hususunda güvenilir bir selefî zannetmek
13- Yaratılmış olanları hakkın önüne geçirmek. Onlardan birinin âlimlere karşı edeb suretinde hakkı reddettiğini ve bâtılı desteklediğini görürsün.
14- Kasıtlı yanlış ile kasıtsız hata arasını ayırmamak. Bu ikisini eşit görmek aşırılık veya gevşekliktir.
15- Gençlerin ilim talebelerinin etrafında toplanması. İlim talebesinden istifade edilebilir, fakat o tâbî olunan bir önder edinilemez.
16- İlim talebesinin tasarruflarını âlimlerin tasarruflarına kıyaslamak. Halbuki ikisinin arasındaki fark gayet açıktır.
17- Dünyevi maslahatlarını elde etmek için bazı kimselerin hoca olarak ön plana çıkmaları
18-Davette ön planda yer alan ilim talebelerinin âlimlerle irtibatta bulunmamaları, âlimlere danışmamaları, bilakis bunu gereksiz görmeleri. Bu tehlikeli bir sapmadır.
19- Bazı ilim talebelerinin selef’i olmayan (yani kendisinden önce o meseleyi dile getiren bir âlime dayanmadan)  kaideler koymaları. Bunu ya kendisini beğenmişliğinden ya da âlimlik taslamasından yapar.
20- Bazı ilim talebelerine âlimlermiş gibi muamele edilmesi hatta âlimlerden önde tutulması. Hâlbuki ilim talebesinin bunu hak etmediği bilinmektedir.
21- Bazı ilim talebelerinin, etrafındakileri kendisine taassup edecek ve kendisinin görüşlerine boyun eğecek şekilde yetiştirmeleri.
22- Menhec üzerinde giden bir selefî’yi; cerhte (bid’at ehlini eleştirme ve reddetme hususunda) aşırılıkla veya acelecilikle suçlamak.
23- Bazı ilim talebelerinin, mezheplerin delile aykırı görüşlerini, başka bir görüşü desteklemek için yaymaları.
24- Delile aykırı olan ve selef'i olmayan şaz ve reddedilmiş görüşleri ortaya koyarak yaymak. Böyle bir tutumu sünnet âlimleri kötülemişlerdir.
25- Bazı ilim talebelerinin, muhaliflere karşı çıkan samimi selefîlere karşı insanları kışkırtmaları.
26- Bazı selefî'lerin ihtilaflı konulara girerek hükümde bulunmaya çalışmaları ve kendisinden büyük âlimler hakkında hükümde bulunmaları. Bu bir edepsizliktir.
27- Renkten renge giren bazılarının selefî'lerin saflarına girerek insanları birbirine düşürmeleri ve nasihatçi suretinde fitnelerin ateşini yakmaları
28- Şer’î ilim derslerinin aşamalarını gözetmeden ve edepleriyle edeplenmeden davet etmek ve ders vermek için öne çıkmak.
29- Selefî davet adı altında mal toplayıp bunları gayesi dışında yerlere harcamak.

Ehl-i Sünnet'i İyiliği Emir ve Kötülükten Yasaklamada Bid'at Ehlinden Ayıran Unsur


Soru: Şu an selefinin hakkı batıldan ayırması yeterli midir, yoksa heva ehlini reddetmesi de gerekir mi? Bu onun davetinin ayırıcı özelliği midir?

19 Haziran 2016 Pazar

Alimlerin Bidatçi Hakkındaki Hükmünü Kabul Etmeyenlerin Hükmü


Soru: Alimlerin salih selefin menhecine muhalefet eden bazı kimseler hakkında, onun selefilikten çıktığına dair hükmünü kabul etmeyen kişi hakkındaki görüşünüz nedir? Halbuki bu alimler o kimselerin sapmasına dair açık delilleri naklederek zikretmektedirler. Münakaşa ve açıklamadan sonra: “Ben zikrettiğin delillere ikna olmadım” diyor. Böyle bir kimseye karşı nasıl davranılır? Ona ne hüküm vermeliyiz?
Şeyh Zeyd el-Medhali’nin cevabı: alimlerin salih selefin menhecine muhalefet eden kimse hakkındaki hükmünü reddeden kimse hakkında görüşüm; onun kibirli birisi olduğudur. Çünkü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Kibir hakkı kabul etmemek ve insanları küçümsemektir” buyurmuştur. Akide ve din hususunda Salih selefin menhecinde giden alimlerin hükmü haktır. Hakkı ancak zalim reddeder. Özellikle de salih selefin menhecine muhalefet edenleri bilen alimlerin hükmünü reddeden kişi,  haktan sapmıştır. Bana göre bunu yapan kimsenin bid’at ehlini savunduğu ve onların bidatleriyle sapıklıklarının reddedilmesine razı olmadığı için bid’at ehli olduğunda tereddüt yoktur. Çünkü menhece muhalefet edenin reddedilmesi ve batılının ortaya konulması haktır. Heva ehli ve onların yardımcılarına kendilerinin batıllarının ortaya çıkarılması ve insanların kendilerinden sakındırılması ağır gelir. Bu yüzden üzerinde oldukları bâtılın açıklanmasını istemezler.  Bazı insanlara bu bâtıllarını süslerler ve onlar da bunlara tabi olurlar. Batıl ehli buna bir de çirkin bir hata daha eklerler. İlim ehliyle münakaşa edip, cevabını alınca delillere ikna olmadıklarını söylerler. Avam arasında buna: “Özrü kabahatinden beter” derler.
Bu kimselere nasıl davranılacağına gelince; bu kimseler de bid’at sahibidir ve onlara da hecr (darılma ve alakanın kesilmesi) uygulanır. Bu kimselerden sakındırılması ve onlarla cedelin terk edilmesi gerekir. Nitekim selefin buna benzer kimselere karşı eskiden beri sürdüregeldikleri tutum budur.”
Kaynak: el-Ecvibetu’l-Eseriyye Ani’l-Mesaili’l-Menheciyye (s.82)

Tercüme: Ebu Muaz

Alimi Taklit Etmemek ve Alimin Hatasını Uyarmak?

Soru: Kişi İlim ehlinden birinin bazı dini meselelerde hata ettiğine hükmettiği zaman kötülük işlemiş olur mu? Bizim dört imamdan birinin veya başka âlimlerin bazı içtihatlarında hata ettiklerine kanaat edersek, o âlimler hakkında günaha mı girmiş oluruz? Başkalarının içtihatlarının ondan daha isabetli olduğunu fark etsek de böyle midir? Nitekim şu zamanımızda fıkıh ve ilim kitapları yayılmıştır. Yahut sonrakiler daha fazla malumata ulaşmaktadır.
İslamQA Fetva no: 220570
Yayınlanma tarihi: 20.08.2014
Tercüme: Ebu Muaz
Cevap: Hamd Allah’adır.

14 Haziran 2016 Salı

Mescidlerde Def Çalmak ve Alimlere Karşı Edep Hakkında Sorular


Soru: “Hevâ ehli bazı cahiller ilimsiz olarak Allah’ın dini hakkında hükümler koyup, şeytanın sünnet ehlini mescidlerden ve müslümanların cemaatinden uzaklaştırma girişimlerine ön ayak oluyorlar. Şüphe attıkları hususlardan birisi, mescidlerde nikâhın ilanı için def çalınmasının haram olduğunu iddia etmeleridir. Soru şu şekilde:

1- Nikâhın ilanı için mescidde def çalınması caiz midir? Defi erkeklerin çalması caiz midir?

2- İlim ehli olmayan hatta namazı sahih olacak kadar Kur’an okumasını dahi bilmeyen kimselerin naslardan istinbatta bulunarak ilim ehlini hata ve yanlışla suçlamaları ve tenkit etmeleri caiz midir?

Cevap:

1- Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem nikâhın deflerle ilanını emretmiştir. Âlimlerin geneli bu emri müstehap bir emir olarak değerlendirmişlerdir. Dolayısıyla müstehap olan bir işin mescidde yapılmasında bir beis yoktur. Hatta bazı rivayetlerde nikâhı mescidlerde ilan edin lafzı da varid olmuştur. Allah’tan ve rasulünden bir delil olmaksızın bu mustehap işin hatta herhangi bir mubah işin mescidde yapılmasının haram olduğunu söylemek Allah’a ve rasulüne iftiradır. Allah hakkında ilimsizce söz söylemektir. Hele bunu bir de içtihada ehil olmayan kimselerin iddia etmesi daha da çirkin, kınanmayı gerektiren bir davranıştır.
İlim ehli, mescidlerde def çalarak Allah'ı zikreden sufileri, Allah'ın zikrine defi karıştırdıkları için reddetmişlerdir. Zira Allah'ı zikretmek bir ibadettir ve ibadette asıl olan, onun meşru oluşunu gösteren bir delil bulunmadıkça; men olunmaktır. Allah'ı zikretme konusunda def çalmak sonradan icad edilen bir uygulama olduğundan bunun bid'at olmasından korkulur.

Defi erkeklerin çalması meselesine gelince, erkeklerin def çalmasını yasaklayan bir nas yoktur. Eşyada asıl ibahadır. Yasaklayan bir delil olmadıkça kimse bunun haram olduğunu söyleyemez. Bunu haram kılabilecek yegâne delil Kur’an ve sünnetten ibaret vahiydir. Vahiyde bunu haram kılan bir delil sabit olmamıştır. Her ne kadar bazı ilim ehli sahabe arasındaki yaygın örfte defi kadınların çalıyor olduklarından hareketle erkeklerin def çalamayacağını iddia etmişlerse de bu delilden yoksun bir görüştür. Zira örfler zaman ve mekana göre değişir ve şeriat bu konuda defi kadınlarla sınırlayıcı bir hüküm koymamıştır. Bilakis hadiste gelen “Vadribû” kavli, erkeklere hitaptır. Bu hitabın zahiri erkeklerin de def çalmalarının meşru olduğuna delalet eder.

2- Bu mesele her ne kadar din gayretinden kaynaklansa da, her müslümanın bütün davranışlarında hevâya uymaktan sakınma zorunluluğu vardır. İlim ehli arasında dahi hevâya uymaktan selamette kalabilenin az olduğu söylenir. Cahillerin ise bu konuda cesur davranması hoş görülmeyecek bir cürettir.

İlim ehli olmayan kimselerin ilim ehlini tenkit ederek onların hatalı olduklarını söylemeleri edepsizliktir. Allah azze ve celle: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zumer 9) buyurmuştur. İlim ehlini eleştirmek, herhangi bir kimseyi eleştirmek gibi değildir.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Alimimizin hakkını tanımayan bizden değildir" buyurmuştur.Alimin hakkını tanımak; alim olmayanın kendi sınırlarını aşmamasıyla olur.
Seleften bazılarından "Alimlerin eti zehirlidir" şeklinde bir söz nakledilir ki, bunun manası, alimlere dil uzatan ve onların gıybetini edenlerin bundan kendilerinin zarar göreceklerini ifade eder.  
İlim ehlinin hatasını ancak yine delillere ve içtihat malzemelerine sahip başka bir ilim ehli tespit eder, hatayı ilmî delillerle reddeder. İlim ehli olmayan kimselerin ise delillerden bahsedip ilim ehlini tenkit etmesi had bilmezliktir. Delile muhalefet söz konusu ise, bu konuda ilim ehli olmayan kimseler, ilim ehline karşı hayatta olan veya vefat etmiş olan ilim ehlinin sözleri ve fetvalarıyla mukabele etmelidir. Bu hususta daha başka gözetilmesi gereken edepler de vardır. Lakin bunları sıralamanın yeri burası değildir.

Âlimler hata etmeyen, yanlıştan masum olan kimseler değildir. Lakin ilim ehli olmayanların yerlerini bilmesi, nasların mantuku ile amel etmesi, kendi üzerine düşen kulluk vazifesiyle ilgilenmesi gerekir. Naslardan istinbat etmek, helale ve harama hükmetmek, bid’ate ve bid’atçiye hükmektmek ve bu konularda başkalarına tebliğde bulunmak ancak; Arap dilini, Kur’ân’ın nasihini ve mensuhunu, hâssını ve âmmını, mutlakını ve mukayyedini, sünnetin sahihini ve zayıfını, icma edilen ve ihtilaf edilen konuları, nasların delalet ettiği ahkâmı vb. bilen kimselerin vazifesidir. Din konusunda herkesin hevasına göre konuşması ilimde bir terördür.

İlim ehli olan kimselerin dahi din konusunda tartışıp cedele girmeleri yasaklanmış iken, cahillerin bu konulara dalmaları ve tartışmaya girmeleri caiz değildir. Âlim olmayan bir kimse, bir başkasına şayet güzelce ezberlemişse sadece vahyin nassını söyleyerek tebliğ eder, üzerine bir şey eklemez ve istinbatta bulunamaz. Bilakis istinbat ettiği mana yalnızca kendisini bağlar ve bu konuda bilmediği bir nassa veya icmaya muhalefet edip etmediğini öğrenmek için ilim ehline müracaat eder.
Allah en iyi bilendir.

10 Haziran 2016 Cuma

Müzik Bulunan Cafe, Restoran Gibi Yerlerde Oturmanın Hükmü

"Bilmek gerekir ki, müziğe nispetle haramlık ve günah ancak müziği kasıtlı olarak dinlemeye bağlıdır. Ama kasıtsız olarak işiten ve zihnini dinlediği şeyden alıkoyup kalbiyle bundan ikrah duyan kimse için günah söz konusu değildir. Zira bunda kişinin kendi kesbettiği bir şey yoktur. Münkere güç yettiği kadarıyla karşı çıkmak gerekir. Zira Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin, buna güç yetiremeyen diliyle, buna da gücü yetmeyen kalbiyle. Bu da imanın en zayıfıdır.” Muslim rivayet etmiştir.
Zikrettiğimiz hususun delili İbn Ömer radiyallahu anhuma’nın azatlısı Nafi’nin rivayetidir. O dedi ki: “İbn Ömer radiyallahu anhuma çalgı sesi işitince parmaklarını kulaklarına koydu ve bineğinin yönünü çevirdi.
“Ey Nafi! Sesi işitiyor musun?” diyor, ben de:
“Evet” diyordum. Ben hayır deyinceye kadar ilerledi. Bunun üzerine parmaklarını çekti ve yola devam etti. Dedi ki:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in çoban kavalı işittiği zaman aynı böyle yaptığını gördüm.” Bunu Ahmed, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce rivayet etmişler, el-Elbani, Tahrimu Alati’t-Tarb’da sahih demiştir.
İbn Receb, Nuzhetu’l-Esma’da dedi ki: “İbn Ömer radiyallahu anhuma Nafi’ye kulağını tıkamasını emretmemiştir. Çünkü o kasıtlı dinlemiyordu. Bilakis sadece işitiyordu. İşiten, dinleyen ile aynı değildir ve işitmekten dolayı haramlık söz konusu olmaz. Çünkü bunu kasıtlı olarak yapmıyor. İşitmeyene kadar kulağını tıkaması daha evla olsa da durum böyledir.”
Şeyhulislam İbn Teymiyye Mecmuu’l-Fetava’da şöyle demiştir: “Emir ve yasak mücerred olarak işitmek hakkında değil, bilakis dinlemek hakkındadır. Görme meselesi de böyledir. Zira gayri ihtiyari olarak görme ile kasıtlı olarak görme farklıdır. Yine (yabancı kadından gelen) güzel kokuyu hissetme de böyledir. Yasak ve haramlık ancak kasıtlı olarak koklamak hakkındadır. Ama kişi kendi kastı olmadan burnuna koku gelirse bundan dolayı ona bir şey gerekmez.
Beş duyu yani işitme, görme, koklama, tatma ve dokunma ile işlenen haramlarda durum böyledir. Emir ve yasak ancak kulun bu konudaki kastı ve ameline bağlıdır. Ama kendi isteği olmadan meydana gelence emir veya yasaklama söz konusu değildir. Sünen’de İbn Ömer radiyallahu anhuma’dan gelen hadis bunu ifade etmektedir. – burada yukarıda geçen hadisi zikreder – Bazı insanlar der ki; hadis sahih ise, İbn Ömer radiyallahu anhuma’ya kulaklarını tıkaması emredilmemiştir. Buna onun yaşı küçük olduğu veya onun kasıtlı olarak dinlemediği şeklinde cevap verilmiştir. O sadece işitmiştir ve bundan dolayı günah söz konusu değildir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ise daha faziletli ve daha kamil olanı talep ettiğinden kulaklarını tıkamıştır. Bu tıpkı, caiz olmayan şeyleri konuşan bir topluluğa uğrayan kimsenin kulaklarını tıkamasının daha güzel olması gibidir. Fakat kulaklarını tıkamasa da ona günah yoktur. Fakat işittiği şeylerde dinî bir zarar varsa ve bunu ancak kulaklarını tıkamakla engelleyebiliyorsa o zaman bunu yapmalıdır.”
Buna göre evlâ olan müzik sesini işitmemek için mümkünse kulakları tıkamaktır. Şayet bu mümkün olmazsa kalbiyle bu sesten yüzçevirir. Zira kulak ancak kalbin hazır bulunmasıyla dinler. Nefsini ve kalbini zikir ve bu zikirlerin manalarını tefekkür ile meşgul et. Veya içinden Kur’an oku veya Allah’ın kevnî ayetlerini tedebbür et.
Kalbinle müzik dinlemekten yüz çevirip, ondan hoşlanmadığın sürece bunu işitmende sakınca yoktur.”
İslamweb.net fetvaları, fetva no: 142457
Tercüme: Ebu Muaz

9 Haziran 2016 Perşembe

Batı’dakiler, Hilali Görmeye Doğudakilerden Daha Önceliklidir

Yazan: Abdulaziz Harbuş Tarih: 5 Haziran 2016
Tercüme: Mehmed Güneş
Şüphesiz ki astronomik hesaplamalar, son derece hassas bir merhaleye ulaşmıştır. Bu hesaplamalar, günümüzde, deniz, hava ve fezâ yolculuklarında temel olarak alınmaktadır. Yine aynı şekilde, belirli zaman ve mekân dairesinde cereyan eden ay ve güneş tutulmalarının ve bu tür hesaplamaların temeli de astronomik hesaplara dayanmaktadır.
Nitekim bugün, bazı ay ve güneş tutulmaları, dakîka dakîka ve saniye saniye önceden hesap edilebilmektedir.
Bazı devletler -özellikle de doğu tarafındaki devletler-, 5 Haziran 2016 Pazar akşamı, Ramazan hilâlinin görüldüğünün sabit olduğunu ilan edecekler. Bu devletler özellikle, ayların başladığının isbât edilmesinin, Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in: “Hilâli görünce oruç tutunuz; hilâli görünce Fıtr bayramına giriniz!” şeklindeki hadîsi şerîfinden yola çıkarak aslen mücerred/çıplak gözle olduğunu açıklamalarına rağmen, hassas astronomik verilerin tamamı, (bu sene) hilâlin çıplak gözle görülemeyeceği bilgisini teyit etmektedir.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

Cevâmiu'l-Kelîm Programı