Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

23 Şubat 2020 Pazar

Deistler Hangi Sınıf Kâfirlerdendir?

Deistler ve kendilerine "Hanifler" diyen sünnet inkarcıları münafık sınıfından değil, mürtet sınıfından kafirlerdir. Zira dinde bilinmesi zorunlu olan Kur'ân'a ve rasule iman esaslarını açık bir şekilde inkar etmektedirler. Onları Müslüman gören de kâfir olur.

Deistler ve "haniflik" iddiasında olanlar kendilerini "Müslüman" olarak isimlendirmezler. Ateist ve komünistlerde olduğu gibi, onların da kanları, malları ve ırzlarının haramlığı söz konusu değildir. Devlet yetkililerinin onları idam etmeden bırakması haramdır.
Onlara İslam selamını vermek caiz değildir, Müslümanlar üzerinde velayetleri söz konusu değildir, Müslümana varis olamazlar, öldüklerinde cenaze namazlarını kılmak ve Müslüman mezarlığına gömülmeleri caiz değildir. 
İslam'a ve İslam ehline düşmanlık eden kimseler oldukları için onlara ihsan ile muamele etmek de söz konusu değildir. Bilakis açık bir şekilde onlara karşı düşmanlığın izhar edilmesi vaciptir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
"İbrahim ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani kavimlerine demişlerdi ki: “Biz, sizlerden ve Allah dışında taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Sizinle aramızda, siz Allah’a bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin başgöstermiştir.” (Mumtehine 4)

15 Şubat 2020 Cumartesi

Suretleri Helal Sayan Ebu Hanzala Habis Bayancuk'a Cevap

Ebu Hanzala künyeli zındık Habis Bayancuk, ruh taşıyan canlıların suretleri hakkında sorulan soruya tıkıldığı zindandan tahrif dolu bir cevap vermiş. 
Tıpkı eski ve yeni Mu’tezile zındıklarının yaptıkları gibi Sebe suresi 13. Ayetindeki bir müteşabihe tutunuyor. 
Seleften bazılarının bu ayette geçen temasil kelimesinin ruh taşıyan canlılara ait heykeller olduğunu söylediklerini iddia ediyor ve suret meselesinin tevhid meselesi olmadığını savunuyor! 
Muhtemelen Cessas gibi kelam ehli müfessirlerin yorumlarına tutunduğundan “Suleyman aleyhi's-selâm’ın şeriatında suretler caiz idi, sonradan haram kılındı. Bu da bu meselenin tevhid meselesi olmadığını gösterir” şeklinde sözlerle karanlığa taş atıyor!
Sonra suretler hakkında şiddetli tehdit içeren nasların kapsamından kurtulmak için rab edinmek istediği âlimlerin yorumlarından hevasına uyan bir kırıntı bulmaya çalışıyor! 
Hatta müteşabihlerin peşine düşme konusunda daha da ileri giderek, Aişe radiyallahu anha’nın oynadığı oyuncaklar arasında “Suleyman aleyhi's-selâm’ın atı” olarak nitelediği bir oyuncağı, başı, gözü vb. organları belli bir oyuncak suretmiş gibi yorumlamaya zorluyor ve oyuncaklarda, çocukların elbiselerinde ve tazim edilmeyen yerlerde ruh taşıyan canlıların suretlerinin caiz olduğunu iddia ediyor!
Gördün mü hevasını ilah edineni!”
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحَارِيبَ وَتَمَاثيلَ
Onlar Süleyman'a kaleler, timsaller…ne dilerse yaparlardı.” (Sebe 13)
Bu ayette geçen temasil/timsaller kelimesi, bid’at ehli zındıkların peşine düştükleri müteşabihtir.
Temasil: Arapçada insan, hayvan, ağaç, çiçek, nehir veya herhangi bir cansız varlık olsun tabii bir varlığın benzerinin taklit edilmesi anlamına gelen timsal kelimesinin çoğuludur. "Timsal, Allah tarafından yaratılan bir şeye benzemesi için yapılan bütün sûni şeylerin ismidir." (Lisanü'l-Arab)
"Timsal; canlı olsun, cansız olsun bir varlığa benzemesi için yapılan bütün resimlerdir." (Tefsir, el-Keşşaf)
Bunlara dayanarak Kur'an'daki bu ifadenin, Süleyman (aleyhisselam) için yapılan "heykeller"in insan ve hayvan heykelleri veya resimleri anlamına gelmediğini söylebiliriz. Bunlar Süleyman aleyhisselam'ın binalarını ve eserlerini süslediği manzara resimleri, çiçekli düzenlemeler veya başka tür dekorasyonlar da olabilir.
Ebu Hanzala Habis’in iddiasının aksine hiçbir selef alimi bu kelimeyi ruh taşıyan canlılara ait heykeller olarak yorumlamamıştır.
Taberî, Tefsir’inde (19/231) Mucahid ve Katade’den sahih isnadlarla temasil kelimesinin bakırdan veya camdan eşyalar şeklinde açıkladıklarını rivayet etmiştir.
Sonra Taberî, Amr b. Abdulhamid – Mervan – Cuveybir yoluyla Dahhak rahimehullah’ın bu kelime hakkında “Suretlerdir” dediğini nakleder. Bu rivayet uydurmadır. Amr b. Abdilhamid meçhuldür. Cuveybir metruktur. Bununla beraber rivayetin metni de bu suretlerin ruh taşıyan canlılara ait olduğu hususunda kapalıdır.
Bu yanlış anlamaya Süleyman aleyhisselam'ın kendisi için peygamberlerin ve meleklerin resmini yaptırdığını söyleyen bazı müfessirler sebep olmuştur. Bu müfessirler İsrailî haberlerden yararlanmışlar ve daha önceki şeriatlara göre resim yapmanın haram olmadığı sonucuna varmışlardır.
Fakat bu İsrailî haberleri zikredip rivayet ettikleri halde, Süleyman aleyhisselam'ın Musa aleyhisselam'ın şeriatına tabi olduğu ve onun şeriatında da aynen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in şeriatında olduğu gibi insan ve hayvan resim ve heykelleri yapmanın haram olduğu gerçeğini gözardı ediyorlar.

İbn Hacer Fethu’l-Bari’de (10/382) şöyle demiştir: “Nitekim Buhârî ve Muslim’in Sahih’lerinde Aişe radiyallahu anha’dan Habeş diyarındaki kiliselerde bulunan suretler hakkında Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu sabit olmuştur:

 كَانُوا إِذَا مَاتَ فِيهِمُ الرَّجُلُ الصَّالِحُ بَنَوْا عَلَى قَبْرِهِ مَسْجِدًا وَصَوَّرُوا فِيهِ تِلْكَ الصُّورَةِ أُولَئِكَ شِرَارُ الْخَلْقِ عِنْدَ اللَّهِ

Onlardan salih bir adam öldüğü zaman kabri üzerine bir mescid ve bu suretleri yaparlardı. Onlar Allah katında halkın en şerlileridirler.”

Bu hadis gösteriyor ki şayet onların şeriatinde bu caiz olsaydı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem böyle buyurmazdı. Canlıların suretlerini suretlere ibadet edenler ihdas etmişlerdir. Allah en iyi bilendir.”
Fakat Müslüman müfessirler bu İsraili rivayetleri zikretmelerine rağmen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in şeriatında bunun haram kılındığını belirtmişlerdir. Bu nedenle hiç kimseye Süleyman aleyhisselam'ı taklit ederek resimler ve heykeller yapması helal olmaz. Fakat günümüzde batıyı taklit ederek fotoğrafı ve heykel yapmayı helal kılmak isteyen bazı kimseler Kur'an'ın bu ayetini delil olarak alırlar ve şöyle bir iddiada bulunurlar:
"Allah'ın Peygamberi böyle yaptığına ve Allah da kitabında Peygamberinin bu davranışını zikrettiğine, bunu kabul etmediğine dair bir ifade de bulunmadığına göre, bu helal olmalı."
Batıyı taklit eden bu kimselerin iddiası iki sebep yüzünden yanlıştır. Birincisi, Kur'an'da kullanılan Temâsil kelimesi sadece insan ve hayvan resmi anlamına gelmez, cansız nesnelerin resimleri için de kullanılır. Bu nedenle sadece bu kelimeye dayanılarak Kur'an'a göre insan ve hayvan resimleri yapmanın helal olduğu sonucuna varılamaz. İkincisi, sahih senetlerle ve birçok kanaldan rivayet edilen hadisler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in canlıların resimlerini yapmayı ve bunları evde bulundurmayı yasakladığını göstermektedir.
Bunlara karşın resim konusunda bazı istisnalar yapan hadisler de rivayet edilmiştir. Mesela Ebu Talha Ensari radıyallahu anh'den rivayet edilen bir hadise göre üzerinde resimli dokumalar bulunan perdeler asmak caizdir. (Buhari: Kitabü'l-Libas).
Aişe (radıyallahu anha) hadisine göre Aişe radıyallahu anha üzerinde resimler bulunan bir kumaşı yırtıp minder yaptığında Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu yasaklamamıştır. (Müslim: Kitabü'l-Libas)
Salim bin Abdullah bin Ömer hadisine göre, teşhir edilmeyen, göze çarpacak şekilde asılmayan ve halı gibi yere serilerek kullanılan resimli kumaşları kullanmak haram değildir. (Müsned-i Ahmed)
Fakat bu hadislerden hiçbirisi daha önce zikrettiğimiz suretleri yasaklayan hadislere muhafelet etmez. Bunlardan hiçbirisi resim yapmayı ve boyamayı helal kılmaz, sadece bir adamın üzerinde resimler bulunan kumaşı varsa, onu nasıl kullanması gerektiğini açıklığa kavuşturur. Bu konuda Ebu Talha Ensari hadisi kesinlikle kabul edilmez, çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in üzerinde resimler bulunan bir kumaşı perde olarak kullanmayı sadece yasaklamakla kalmayıp parçaladığını bildiren birçok sahih hadise muhaliftir.
Bundan başka bu konuda Ebu Talha Ensari radıyallahu anh'ın kendi uygulaması da, Tirmizi ve Muvatta'da rivayet edildiğine göre, üzerinde resimler bulunan bir kumaşı değil perde olarak asmak, yer yaygısı olarak bile kullanmama şeklindeydi.
Aişe ve Salim bin Abdullah'ın hadislerine gelince onlar da, eğer bir resim önem verilerek ve saygı gösterilerek yükseğe asılmaz ve önemsemeden yere yayılıp halı olarak kullanılırsa bunun caiz olduğunu bildirirler. Buhari’nin rivayetinde bu suretlerin baş kısımlarının kesilmesinin emredildiği açıklanmıştır. Buna göre saygı gösterilmeyen bir yere konulsa dahi suretlerin baş kısımları yok edilmelidir.
Bütün bunlara rağmen bu hadisler nasıl olur da, boyama sanatını, resim ve heykel yapmayı insan medeniyetinin en kıymetli başarısı olarak değerlendiren ve bunu Müslümanlar arasında da yaygınlaştırmak isteyen bir kültüre meşruiyet kazandırmak için kullanılabilir?
Netice olarak
1- Seleften hiçkimse ayette geçen timsaller kelimesinin ruh taşıyan canlılara ait suretler demek olduğunu söylememiştir. Bu ancak Cessas, Kurtubî vb. gibi haleften, harcına kelam kireci karışmış kimselerin hiçbir dayanağı olmayan yorumlarıdır.
2- Suleyman aleyhi's-selâm’ın şeriatında ruh taşıyan suretlerin mubah olduğuna dair hiçbir delil yoktur. Bu, dayanaktan yoksun, hatta bilinen gerçeklere aykırı, boş bir iddiadan ibarettir.  
3- Ruh taşıyan canlıların suretlerinin haram kılınmasının illeti yalnızca tazim görmesi, suretlere ibadet edilmesi değildir. Daha önceki yazılarda aktardığım naslarda açıkça görüleceği gibi, bu aynı zamanda yaratma hususunda Allah’a ortak koşma ifade etmektedir. Nitekim İmam Buhârî Sahih’inde Tevhid bölümünde ruh taşıyan canlıların suretleri hakkındaki tehdit naslarını zikretmiştir.


6 Şubat 2020 Perşembe

Mustafa es-Sibaî’nin Kitapları Okunur mu?




Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah, Neşru’s-Sahife adlı kitabında (s.5) es-Sıbaî hakkında şöyle demiştir:

“Ben onun “Sünnet ve Dindeki Yeri” kitabında sünneti ve sünnet ehlini nasıl savunduğuna hayret ettim.  Kitabın sonunda ise Ebu Hanife’yi müdafaa etmekle bütün yaptıklarını yıkmıştır! Vallahi Mervan b. Muhammed et-Tatarî şöyle derken ne kadar haklıymış: “Üç tür kimseye din hususunda güvenilmez: Sufiye, kıssacıya ve bid’atçilere reddiye veren bid’atçiye.”

Sefer el-Havali’nin Kitapları Okunur mu?




Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah şöyle demiştir: “Sefer el-Havalî bid’âtçilere dostluk eden biridir.”

“Aşırı bir bid’atçidir.”

“Seçimlere katılmaya cevaz veren biridir. Onun ses kayıtlarına ve derslerine ihtiyaç yoktur.”

“Ona Allah’a dönüş yapmasını nasihat ediyorum. Allah Azze ve Celle’den onu üzerinde bulunduğu yoldan dönüş yapması için hidayet etmesini dileriz. Zira Muhammed Sürür’un davetinden etkilenen gençlerden birçok kimseyi zayi etti. Şayet salih kardeşler ona gelseler, onun mutlaka dönüş yapacağını zannediyorum. Nitekim Yemen’de yoldan dönmüş olan İhsan derneği mensupları ona tabi olmuşlardır.”

“Doğrusu davet, Sefer el-Havali ve Selman el-Avde’nin hapsedilmelerinden dolayı rahatlamıştır. Kardeşlerimizden birçok kimse bana dediler ki: “Onlar hapsedildiğinden beri gençler faydalı ilme yöneldiler.”

(el-Mecruhun İnde’l-İmam el-Vadiî No: 30)

Aiz el-Karnî’nin Kitapları Okunur mu?




Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah Aiz el-Karnî hakkında şöyle demiştir:

“Ben onun sabit bir sünnî olmadığını biliyorum. O İhvanî idi. Belalarından birisi şöyle demesidir: “Ben sünnîyim, İhvanîyim veya başka bir şey diyen kimseye üç gün istitabe uygulanır” (!)

O Şair ve hatiptir. Gece oduncusudur. Kasetlerinde hadislerin ve kıssaların sıhhatini araştırmaz. Diyor ki: “Hasen et-Turabi’nin fetvalarını beğeniyorum.” Bu ikinci bir iblistir! Sen ise ey Aiz, onun fetvalarını beğendiğini söylüyorsun! Yardım istenecek olan Allah’tır.

(el-Mecruhun İnde’l-İmam el-Vadiî no:49)

Abdulkerim Zeydan’ın Kitapları Okunur mu?




Abdulkerim Zeydan’ın Kadın ve Aile Ansiklopedisi adıyla kitabı Türkiye’de neşredilmiştir. Şeyh Mukbil b. Hadi el-Vadiî rahimehullah Abdulkerim Zeydan hakkında şöyle demiştir:

“Demokrattır. Allah ona bereket vermesin! (Şeyh Mukbil rahimehullah bunu derslerinden birinde söylemiştir. Bkz. El-Mecruhun İnde’l-İmam el-Vadi’i no:76)

Fasıktır. Sakalını traş eder, pantolon giyer ve kravat takar. Onunla bir hristiyanı ayırt edemezsin! Bu sözüme karşı çıkmış! Ona diyorum ki: “Ey münkir! Burnun sürtsün!” Ben onun hristiyan olduğunu kastetmedim, biakis şeklinin hristiyan şekli olduğunu kastediyorum. Şayet hükümet bana ait olsaydı mutlaka gider ve bu şahsı Yemen’den kovdururdum.  (Tuhfetu’l-Mucib s.276, 320, 321)

3 Şubat 2020 Pazartesi

Beşeri Kanunlar ve Taguta Muhakeme Meselesi

Bütün Beşerî Kanunlar Tek Hükümde midir?

Bütün beşerî kanunlar aynı mertebede değildir. Bazıları idarî kanunlardır, bazıları şer’î (dinî) kanunlardır. Allah’ın dinine aykırı olmayan idari kanunlar; insanların hayatlarındaki dünyevi maslahatlarına düzenlemelerdir. Devlet başkanının veya vekillerinin müslümanların ülkesindeki bazı meselelerde düzenleme yapma salahiyetleri vardır.
İş kanunları, ticaret kanunları, trafik kuralları, şehir sınırları, askerî divan ve benzerleri bu tür idarî meselelerdendir. İdarî meselelerdeki kanunlarda asıl olan, dine aykırı olmadığı veya açık bir günah içermediği sürece bu kanunları koymanın mubah olmasıdır.
 İmam Şankıtî rahimehullah şöyle demiştir: “Bil ki, göklerin ve yerin yaratıcısını inkâr (küfür) gerektiren beşerî yasalar ile küfrü gerektirmeyenlerin arasının ayırt edilmesi gerekir. Yasalar; idarî ve şer’î olmak üzere iki kısımdır. İdarî olanlar ile kastedilen, dine aykırı düşmeden meseleleri kontrol etmeyi ve sağlamca yapmayı sağlayan kanunlardır. Buna bir mani yoktur. Sahabe ve onlardan sonrakiler de bu konuda muhalefet etmemişlerdir. Nitekim Ömer radiyallahu anh, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında olmayan, bu türden birçok uygulamalarda bulunmuştur. Mesela askerî divanda orduya katılanların isimlerinin kaydını tutmuştur. Hâlbuki Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in böyle bir uygulaması olmamıştı. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, Ka’b b. Malik radiyallahu anh ve geride kalan diğerlerinin geride kaldıklarını ancak Tebuk’e ulaştıktan sonra öğrenmişti.  Yine Ömer radiyallahu anh, Mekke’de hapishane yapmak için Safvan b. Umeyye’nin evini satın almıştır. Hâlbuki Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de, Ebu Bekr radiyallahu anh de hapishane edinmemişlerdi. Bu gibi idarî meseleler, dine aykırı olmadığı sürece, işlerin sağlamca yürütülmesi içindir ve bunlarda sakınca yoktur. Devlet memurları ve işçilerle ile ilgili kanun düzenlemeleri, dine aykırı olmaksızın yapıldığında, bunlar gibi beşerî kanunlarda sakınca yoktur. Bunlar, dinin; genelin maslahatlarını gözetme kaidelerinin dışında kalmaz.” (Advau’l-Beyan 4/82)
Bu yüzden, her kanunun bizzat şirk veya haram olmadığına uyarıda bulunmak gerekir. Lakin Allah’ın dinine aykırı olan; sarhoş edici içkileri mubah kılmak, zinayı helal saymak ve bunlardan razı olmak şirk olan kanunlardır.

Taguta Muhakeme Olmanın Hükmü

Taguta muhakeme olmanın ayrıntıları vardır. Eğer Allah’ın ve rasulünün hükmü reddedilerek veya taguta muhakemeden hoşnut olarak beşeri kanunlara muhakeme olunursa veya muhakeme olmasa bile bu caiz görülürse bu büyük nifaktır.
Ama hakkını talep etmesi ancak beşeri kanunlarla hükmeden mahkemelerle mümkün oluyorsa böyle bir kimse ikrah altında demektir. Hakkının zayi olmaması için, beşeri kanunlara buğzetmekle beraber ve sadece dinen kendisinin hakkı olan bir şeyden fazlasını talep etmemek üzere bu mahkemelere başvurursa bu caizdir. Zira Allah Teâlâ nifak olan taguta muhakemeyi, rıza ile kayıtlamıştır. Hakların sahiplerine iadesi için mecburen mahkemeye başvuran böyle değildir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Taguta muhakeme olmak istiyorlar! Halbuki onu inkar etmekle emrolunmuşlardır. Şeytan ise onları uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor. Onlara: “Allah’ın indirdiklerine ve rasule gelin” denildiğinde münafıkların senden büsbütün yüz çevirdiklerini görürsün.” (Nisa 60-61)
Taguta muhakeme olmayı istemenin münafıklık olduğu beyan edilmiş ve bu “isteyerek muhakeme olmak”la kayıtlanmıştır.
Tıpkı Osmanlı devletinde mahkemelerde Allah’ın dinine aykırı olan sapık Hanefi ve Maturidi mezhebine göre hükmedildiği gibi, günümüzde de mahkemelerde ağırlıkla dine aykırı olan beşeri kanunlar carî olduğundan, müslümanın nikah, talak, iddet, miras vb. konularda haklarını kitap ve sünnete göre tespit etmeli, hadis ehli âlimlerden kendi haklarını öğrenmelidir. Bu durumda Allah’a ve rasulüne muhakeme olmuş olur. Bu hakların yerine gelmesi için de beşeri mahkemeye başvurma zarureti olduğunda, mahkemeden ancak şer’an kendisinin hakkı olan şeyi talep etmesi halinde taguta muhakeme olma gibi bir durum söz konusu değildir. Çünkü bu kişi Allah’ın ve rasulünün hükmüne başvurmuştur, bu mahkemeden meselenin aslında hüküm vermesini değil, ancak Allah ve rasulü tarafından hükmü belirlenmiş şeyin icrasını talep etmektedir.
İbn Teymiyye rahimehullah Nisa 60. Ayeti hakkında şöyle demiştir: “Allah Subhanehu, rasule itaatten ve onun hükmünden yüz çevirenlerin mü’minlerden değil, münafıklardan olduklarını beyan etmiştir. Mü’minler ise ancak: “İşittik ve itaat ettik” diyenlerdir.” (Sarimu’l-Meslul s.39)
Hafız İbn Kesir rahimehullah şöyle demiştir: “Ayet bu durumda olan herkes hakkında geneldir. Zira kitap ve sünnetten yüz çevirerek bunların dışında bir bâtıla muhakeme olan herkesi kınamaktadır.” (Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim 2/346)
İmam Ebu İshak eş-Şatibî rahimehullah şöyle demiştir: “Sanki onlar hakeme başvurmayı kabul etmiş güründüler. Fakat onlar verilecek hükmün kendi maksatlarına uygun olmasını arzu ettiler. Haktan saptılar ve bütün hükümlerin aynı olduğunu, Ka'b b. el-Eşref’in ve başkalarının verdiği hük­mün, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’în verdiği hüküm gibi olduğunu zannettiler. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in verdiği hükmün Allah'ın hükmü olduğunu, redde­dilemeyeceğini, hâlbuki nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in hükmü varken başkasının vereceği hükmün Allah'ın hükmüne uygun bile olsa reddolunacağını bilemediler.” (el-İ’tisam 1/137)
Bu ayetler (Nisa 60-61), kitap ve sünnet naslarından yüzçevirip mezheplerin re’ylerine başvuranların da münafıklar olduklarını göstermektedir.

Bu Asırda Allah’ın İndirdiğinden Başkasıyla Hükmetme Konusu


Her müslümanın bilmesi gerekir ki Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek bütün yöneticlere de, yönetilenlere farzdır. Bu öğrenilmesi farz olan bir akidedir. Nitekim bu mesele etrafında sözler çoğalmış, bid’at ehlinin saptırmaları da fazlalaşmış, gençler Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in menhecinden sapmışlardır. İbn Sirin rahimehullah: “Bu ilim dindir. Dininizi kimden aldığınıza dikkat edin” demiştir.
Bu meselede iki sapmış mezhep vardır:
1- Haricilerin ve onlara tabi olan tekfirde aşırı giden kimselerin mezhebi: Onlar meselenin ayrıntısına inmeksizin Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden herkesin mutlak olarak büyük küfürle kâfir olduğuna itikad ederler ve bunun küfrün türlerinden değil, bizatihi küfür olduğunu söyleyerek hüccet ikamesinin de şart olmadığını söylerler. Dolayısıyla devlet yöneticisinin, hakimlerin, polislerin, askerlerin ve onlara yardımcı olan herkesin kafir olduğunu söylerler. Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmedilmesine karşı çıkmayan herkesin de sükutları sebebiyle küfürden razı olmaları sebebiyle kafir olduklarını söylerler.
2- Mürcie ve onlara tabi olan bid’atçilerin mezhebi: Onlar Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden herkesin küçük küfürde olduğuna, kalbiyle helal saymadığı sürece büyük küfürle kafir olmayacaklarına itikad ederler. Onlara göre, Allah’ın hükmünü inkar etmedikleri ve bunu dilleriyle açıklamadıkları sürece, hüccetin ikame olması ya da olmaması eşittir.
Bu iki mezhep de batıldır, ifrat ve tefrittir.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in mezhebi ise vasattır. Ehl-i Sünnete göre mesele mutlak değildir, ayrıntıları vardır. Bütün meselelerinde Allah’ın indirdikleriyle hükmettiği halde bir meselede şehvet veya heva sebebiyle başkasıyla hükmeden, mesela itham edilmiş suçsuz bir kimse hakkında, belli bir davada rüşvet sebebiyle hükümde bulunan ve bununla Allah’ın dinine aykırı davrandığına inanan kadı, zalimdir, fasıktır. Büyük küfürle kâfir değildir. Ama insanlara Allah’ın dinine aykırı hükümler ve kanunlar koyan, insanları bunlarla hükmetmeye zorlayan büyük küfürle kâfir olur. Bunu helal saydığını söylemesi veya Allah’ın hükmünü inkâr etmesi şart değildir. Lakin böyle bir kimsenin bizzat tekfir edilmesi için büyük âlimler tarafından hüccet ikamesi şarttır.
Günümüzdeki yöneticiler Allah’ın dinine aykırı genel kanunlar çıkarıp insanlara bunu bağlayıcı kıldıkları için büyük küfre girmişlerdir. Bu, sünnet ehlinin ihtilaf etmedikleri açık bir husustur. Lakin bu mesele bid’at ehlinin sünnet ehline muhalefeti iki yöndendir:
a- Harici köpekleri, muayyen şahsın tekfirinde, tekfirin manilerinin ortadan kalkmasını ve şartlarının yerine gelmesini gözetmeksizin bu yöneticilerin dinden irtidat etmiş kâfirler olduklarını, kanlarının, mallarının mubah olduğunu iddia ederler.
b- Şerefsiz Mürcie ise bu yöneticilerin salih, mü’min ve müslüman liderler olduklarını iddia ederler.
Ehl-i sünnete göre ise bu yöneticiler büyük küfürler işlemelerine rağmen müslüman olduklarını iddia etmeye devam ettikleri için ve onlara hüccet ikamesi yaparak irtidatlarını açıklama ve gerekli yaptırımları uygulama yetkisinin mevcut olmaması sebebiyle büyük nifakla münafıklardır. Kanları ve malları helal değildir.
Bilinmesi gerekir ki, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetme meselesi devlet yöneticilerine has bir durum değildir. Bu hüküm herkesi kapsar.
Şahıs Allah’ın indirdikleriyle hükmeden, bunun farz olduğuna inanan biri olduğu halde, bir şahıs hakkında, ondan intikam almak için yahut rüşvetten dolayı veya bilmediğinden dolayı zulümle hükmederse bu büyük küfürden değil, büyük günahlardan sayılır. Bu konuda icma vardır. Bu icmaya yalnızca Hariciler muhalefet etmişlerdir.
 İbn Abdilberr şöyle demiştir: “Âlimler, âlim kimsenin kasten hükümde zulmetmesinin büyük günahlardan olduğu hususunda icma etmişlerdir.” (et-Temhid 16/358)
İbn Hazm rahimehullah şöyle demiştir. “Mu’tezile her günahkârın, her zalimin ve fasığın kâfir olduğunu söylemekle ilzam edilirler. Çünkü her günahkâr Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemiş olur.” (el-Fasl 3/278)
İbn Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “Doğrusu, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmek, hükmeden kişinin durumuna göre büyük küfürle, küçük küfür arasında değişir. Zira Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin farz olduğuna itikad ediyor da, meselede günahını itiraf ederek bundan başkasına sapıyorsa bu küçük küfürdür. Eğer Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin farz olmadığına, bu konuda tercih hakkı olduğuna itikad ediyorsa bu büyük küfürdür. Eğer bilmediği için hata etmişse bu hata eden hükmündedir.” (Medaricu’s-Salikin 1/337)
İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Aralarında geçen meselelerde Allah’ın ve rasulünün hükmüne müracaatı gözetmeyen kimsenin iman etmemiş olduğuna Allah yemin etmiştir. Ama Allah’ın ve rasulünün hükmünü zahiren ve batınen gözeten lakin isyan edip hevasına uyan kimse bu ayete göre (Nisa 65. Ayetini kastediyor) günahkârlar menzilesindedir. Hariciler bu ayeti, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen yöneticileri tekfir etmek için delil getiriyorlar! Sonra da itikadlarının Allah’ın hükmü olduğunu iddia ediyorlar!” (Minhacu’s-Sunne)
Kişi Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin caiz olduğuna itikad ederse veya Allah’ın indirdiği hükmü inkâr ederse veya Allah’ın hükmünden başka bir hükmün Allah’ın hükmü olduğunu söylerse veya Allah’ın indirdiği ile hükmetmekle başkasıyla hükmetmenin eşit olduğuna inanırsa yahut Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin farz olmadığına inanırsa yahut Allah’ın dinine aykırı kanunlar koyup insanlara bunu bağlayıcı kılar ve kolluk güçleriyle bu kanunları korumaya aşırsa bunlar büyük küfürdür. Buna ancak Mürcie muhalefet etmiştir.
İbn Kesir rahimehullah şöyle demiştir: “Nebilerin sonuncusu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirilmiş olan muhkem dini terk edip, ondan başkas, nesh edilmiş dinlerin hükmüne başvurmak küfürdür. Peki ya Yasık (denilen Cengiz Han’ın uydurduğu anayasa) hükümlerine başvurmak ve onu öne geçirmek nasıl olur? Kim böyle yaparsa müslümanların icmaıyla kafir olur.” (el-Bidaye ve’n-Nihaye 13/119)
İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “İnsan ne zaman haramlığında icma olan bir şeyi helal sayarsa veya helal oluşunda icma olan bir şeyi haram sayarsa veya üzerinde icma olan din kuralını değiştirirse fakihlerin ittifakıyla mürted bir kafir olur.” (Mecmuu’l-Fetava 3/267)
Allame Ahmed Şakir rahimehullah şöyle demiştir: “İnsanların uydurup İslam’a nispet ettikleri, sonra müslümanların çocuklarına öğrettikleri, babaların ve çocukların kendisiyle iftihar ettikleri, sonra modern bir “Yasık” olarak kabullendikleri, muhalefet edenleri aşağıladıkları, kendilerini dinlerine ve şeriate tutunmaya davet edenleri “gerici” gibi çirkin isimlerle isimlendirdikleri bu kanunlar… güneş ışığı gibi açıktır ki bu beşeri kanunlar hiçbir gizliliği olmayan açık bir küfürdür.” (Umdetu-t-Tefsir 4/173-174)
Şeyh Abdullah b. Humeyd rahimehullah şöyle demiştir: “Kim insanları bağlayıcı olarak, Allah’ın hükmüne aykırı olan genel bir kanun koyarsa dinden çıkıp kafir olur.” (Ehemmiyetu’l-Cihad s.196)

1 Şubat 2020 Cumartesi

Haricîlerin “Şirk Kapısı" Projesinden Sakındırma


Türkiyede kendilerini tevhid maskesi altında gizleyerek şirk ve küfürlere, “selefilik” iddiası altında türlü bid’at ve sapıklıklara davet eden Haricî köpekleri şimdilerde “Ecir kapısı” iddiasıyla bir animasyon projesi başlatmışlar, şirk ve küfürlerindeki azgınlıklarını daha ileri boyutlara taşıyarak, dinde en büyük günahlardan ve şirkten olmasına rağmen ruh taşıyan canlıların suretlerini helal saydıran bir davete başlamışlardır. Bu konuda destek olmanın hükmünü soranlar olmaktadır. Halbuki bu meselede tereddüt etmek dahi abestir.
Ruh taşıyan canlıların suretlerini yapmak, fotoğrafını çekmek veya video kamerasıyla kaydetmek, yaratma hususunda Allah’a ortak koşmaktır ve bu suretleri yapanların kıyamette en şiddetli azabı göreceklerine dair mütevatir naslar sabit olmuştur. Kendilerine şeyh denilen bazı fasık kimselerin bu pisliğe bulaşmış olmaları, taklit belasına müptela olmuş bazı asalakların indinde şüpheye sebebiyet vermiştir. Din ancak Allah’tan gelen vahiy ve bunun Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından beyanından ibarettir. İnsanlar hakka uyanlar ve ona muhalefet edenler olmak üzere ihtilaf etmeleri için yaratılmışlardır. Hakka muhalefet edenlerin ihtilaflarının bir ehemmiyeti yoktur. Hakka ittiba edenler arasında da ruh taşıyan canlıların suretlerinin hükmü hususunda bir ihtilaf yoktur.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ
Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Mu’minun 14)
أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ
Yaratanların en iyisini bırakıp başka bir rabbe mi dua ediyorsunuz?” (Saffat 125)
Bu ayetlerde görüldüğü gibi “yaratanlar” çoğul zikredilmiştir. Halbuki Allah’tan başka hakiki ilah olmadığı gibi, hakikatte Allah’tan başka yaratan da yoktur. Nasıl ki kendilerine ibadet edilen sahte ilahlar var ise, yaratma hususunda da Allah’a ortak koşan sahte hâlıklar/yaratıcılar vardır. Ruh taşıyan canlıların suretlerini yapanlar, yaratma hususunda Allah’a ortak koştukları için onların bu fiillerine mecazen “yaratmak” denilmiştir.    
İbn Ömer radiyallahu anhuma’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
إِنَّ الَّذِينَ يَصْنَعُونَ هَذِهِ  الصُّوَرَ يعُذَّبُونَ يَوْمَ القِيَامَةِ، يُقَالُ  لَهُمْ: أحْيُوا مَا خَلَقْتُمْ  
Muhakkak ki şu (ruh taşıyan canlıların) suretlerini yapanlara kıyamet günü azap edilir ve onlara:
“Yarattıklarınıza can verin!” denilir.”[1]
Ebû Zur’a’dan: “Ebû Hureyre radıyallahu anh ile beraber Medine’de bir bahçeli eve girdik. Evin üst tarafında sûret (resim) yapan bir ressam gördü ve ona dedi ki:
“Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu bildirdi:
وَمَنْ أظْلَمُ مِمَّنْ ذَهَبَ يَخْلُقُ خَلْقا كَخَلْقِي؟ فَلْيَخْلُقُوا ذَرَّة، أوْ لِيَخْلُقُوا حَبَّة أوْ لِيَخْلُقُوا شَعِيرَة  
Benim yaratmış olduğum gibi bir şeyler yaratmaya teşebbüs edenlerden daha zalim kim olabilir! Haydi, bir zerre ya da bir dane veyahut da bir arpa yaratsınlar göreyim!”[2]
Aişe radiyallahu anha dedi ki:
قَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ سَفَرٍ، وَقَدْ سَتَرْتُ بِقِرَامٍ لِي عَلَى سَهْوَةٍ لِي فِيهَا تَمَاثِيلُ، فَلَمَّا رَآهُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ هَتَكَهُ وَقَالَ: «أَشَدُّ النَّاسِ عَذَابًا يَوْمَ القِيَامَةِ الَّذِينَ يُضَاهُونَ بِخَلْقِ اللَّهِ» قَالَتْ: فَجَعَلْنَاهُ وِسَادَةً أَوْ وِسَادَتَيْنِ 
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir yolculuktan döndü. Yanılgıya düşerek üzerinde timsaller bulunan bir örtü asmıştım. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onu görünce parçaladı ve buyurdu ki:
Kıyamet gününde en şiddetli azaba uğrayacak olanlar Allah’a yaratma hususunda benzemeye çalışanlardır.” Bunun üzerine onları bir veya iki yastık yaptık.”[3]
İbn Abbas radıyallahu anhuma Nuh kavminin putlarının Araplara da geçtiğini haber vererek şöyle demiştir: 
أَسْمَاءُ رِجَالٍ صَالِحِينَ مِنْ قَوْمِ نُوحٍ، فَلَمَّا هَلَكُوا أَوْحَى الشَّيْطَانُ إِلَى قَوْمِهِمْ، أَنِ انْصِبُوا إِلَى مَجَالِسِهِمُ الَّتِي كَانُوا يَجْلِسُونَ أَنْصَابًا وَسَمُّوهَا بِأَسْمَائِهِمْ، فَفَعَلُوا، فَلَمْ تُعْبَدْ، حَتَّى إِذَا هَلَكَ أُولَئِكَ وَتَنَسَّخَ العِلْمُ عُبِدَتْ  
“Bu isimler Nuh aleyhisselam’ın kavminden birtakım salih kişilerin isimleri idi. Onlar ölünce, şeytan onların kavimlerine bunların oturduğu yerlere heykellerini[4] yapmalarını ve bu heykellere o salih kişilerin isimlerini vermelerini telkin etti. Onlar da böyle yaptılar. İnsanlar ilk başta bunlara tapmıyorlardı. Fakat bu heykelleri yapanlar öldükten sonra, yapılış gayesini unuttular ve daha sonra gelenler heykellere ibadet etmeye başladılar.”[5]
Aişe radıyallahu anha’dan: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 
إِنَّ أُولَئِكَ إِذَا كَانَ فِيهِمُ الرَّجُلُ الصَّالِحُ فَمَاتَ، بَنَوْا عَلَى قَبْرِهِ مَسْجِدًا، وَصَوَّرُوا فِيهِ تِلْكَ الصُّوَرَ، فَأُولَئِكَ شِرَارُ الخَلْقِ عِنْدَ اللَّهِ يَوْمَ القِيَامَةِ  
Onlar, içlerinde Salih bir kimse öldüğü zaman kabrini mescid edinir ve oraya şu suretlerden yaparlardı[6]
İbn Mes’ud radiyallahu anh’den: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
  إِنَّ أشَدَّ النَّاسِ عَذَابا يَوْمَ الْقِيَامَةِ الْمُصَوِرُونَ
 Kıyamet gününde en şiddetli azaba uğrayacak olanlar suret yapanlardır.”[7]
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 
تَخْرُجُ عُنُقٌ مِنَ النَّارِ يَوْمَ القِيَامَةِ لَهَا عَيْنَانِ تُبْصِرَانِ وَأذُنَانِ  تَسْمَعَانِ وَلِسَانٌ يَنْطِقُ، يَقُولُ: إِنِي وُكِلْتُ بِثَلَاَثَة، بِكُلِ جَبَّار عَنِيد، وَبِكُلِ مَنْ دَعَا مَعَ اللِه إِلَها آخَرَ، وَبِالمُصَوِرِينَ
Kıyamet günü cehennemden gören iki gözü, işiten iki kulağı ve konuşan bir dili olan bir boyun çıkacak, şöyle diyecektir: “Muhakkak ki ben, üç tür kimse için görevlendirildim: Her inatçı zorba, Allah ile beraber başka bir ilaha seslenen herkes ve suret yapanlar!”[8]
İbn Abbâs radiyallahu anhuma’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
خَرَجَ عُنُقٌ مِنَ النَّارِ فَأَشْرَفَ عَلَى الْخَلائِقِ لَهُ عَيْنَانِ تُبْصِرَانِ وَلِسَانٌ فَصِيحٌ فَيَقُولُ إِنِّي وُكِّلْتُ بِثَلاثَةٍ إِنِّي وُكِّلْتُ بِكُلِّ جُبَارٍ عَنِيدٍ قَالَ فَيَلْتَقِطُهُمْ مِنَ الصُّفُوفِ لَقْطَ الطَّيْرِ حَبَّ السِّمْسِمِ فَيَجْلِسُ بِهِمْ فِي جَهَنَّمَ قَالَ ثُمَّ يَخْرُجُ ثَانِيَةً فَيَقُولُ إِنِّي وُكِّلْتُ بِمَنْ آذَى اللَّهَ وَرَسُولَهُ قَالَ فَيَلْتَقِطُهُمْ مِنَ الصُّفُوفِ لَقْطَ الطَّيْرِ حَبَّ السِّمْسِمِ فَيَجْلِسُ بِهِمْ فِي جَهَنَّمَ ثُمَّ يَخْرُجُ ثَالِثَةً قَالَ ثَالِثَةً فَقَالَ أَبُو الْمِنْهَالِ أَحْسَبُ أَنَّهُ قَالَ إِنِّي وُكِّلْتُ بِأَصْحَابِ التَّصَاوِيرِ قَالَ فَيَلْتَقِطُهُمْ مِنَ الصُّفُوفِ لَقْطَ الطَّيْرِ مِنْ حَبِّ السِّمْسِمِ فَيَجْلِسُ بِهِمْ فِي جَهَنَّمَ فَإِذَا أُخِذَ مِنْ هَؤُلاءِ ثَلاثَةٌ وَمِنْ هَؤُلاءِ ثَلاثَةٌ نُشِرَتِ الصُّحُفُ وَوُضِعَتِ الْمَوَازِينُ وَدُعِيَ الْخَلائِقُ لِلْحِسَابِ
…Ateşten bazı boyunlar çıkar ve mahlûkata bakarlar. Onların iki gözü ve güzel konuşan bir lisanları vardır. Şöyle derler:
“Ben üç kişiye vekil kılındım. İnatçı her zorbaya vekil kılındım.” Kuşların susam tanelerini aldıkları gibi onlar da safların arasından inatçı zorbaları çekip alırlar ve onları cehenneme hapsederler. Sonra ikinci defa çıkar ve:
“Ben, Allah ve rasulüne eziyet edenlere vekil kılındım” der. Onlar da aynı şekilde kuşun susam tanesini alıp götürdüğü gibi Allah ve rasulüne eziyet eden kimseleri safların arasından alıp götürürler ve cehenneme hapsederler. Sonra üçüncü defa çıkar ve:
“Ben, (ruh sahibi canlıların) suret(lerini) yapanlara vekil kılındım” der. Aynı şekilde bu işle meşgul olanları safların arasından alıp götürür ve cehenneme hapseder. İşte bu üç grup da cehenneme hapsedildikten sonra mahlûkatın amel defteri kendilerine dağıtılır ve mizanlar kurulur. İşte o zaman bütün yaratıklar hesaba çağırılır.”[9]
İbn Abbas radıyallahu anhuma’ya birisi geldi ve dedi ki: 
“Ben şu suretlerden yapan birisiyim. Bu konuda bana fetva ver.” Ona şöyle cevap verdi: 
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
كُلُّ مُصَوِر فِي النَّارِ يَجْعَلُ لَهُ بِكُلِ صُورَة صَوَّرَهَا نَفْسا فَتُعَذِبُهُ  فِي جَهَنَّمَ
 Her suret yapan ateştedir. Yaptığı her surete can verilecek ve bunlar cehennemde azab edecektir.” (İbn Abbas radıyallahu anhuma) şöyle dedi: 
“Bir şeyin suretini yapmak zorundaysan ağaç ve cansız varlıkların suretini yap.”[10]
Ebu’l-Heyyac el-Esedi rahimehullah dedi ki: “Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh bana şöyle dedi: 
أَلَا أَبْعَثُكَ عَلَى مَا بَعَثَنِي عَلَيْهِ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ؟ «أَنْ لَا تَدَعَ تِمْثَالًا إِلَّا طَمَسْتَهُ وَلَا قَبْرًا مُشْرِفًا إِلَّا سَوَّيْتَهُ  
Seni, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in beni gönderdiği vazife ile göndereyim mi? Yok etmedik hiçbir heykel bırakma ve yerden yüksek hiçbir kabri düzlemeden bırakma.”[11]
Diğer rivayette lafzı şöyledir: 
لَا تَدَعَ صُورَةً إِلَّا طَمَسْتَهَا وَلَا قَبْرًا مُشْرِفًا إِلَّا سَوَّيْتَهُ
Silmedik hiçbir suret bırakma ve yerden yüksek hiçbir kabri düzlemeden bırakma.”[12]
Ali radıyallahu anh dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Oradaki her putu kırdım, yükseltilmiş her mezarı yerle bir ettim ve her sureti yok ettim.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
مَنْ عَادَ لِصَنْعَةِ شَيْءٍ مِنْ هَذَا، فَقَدْ كَفَرَ بِمَا أُنْزِلَ عَلَى مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
Bunlardan birini tekrar yapmaya kalkan kişi, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e indirileni inkâr etmiş olur.”[13]



[1] Sahih. Buhârî (5951, 7558) Muslim (2108)
[2] Sahih. Buhârî (7559) Muslim (2111) Ahmed (2/232) Ebû Ya'lâ (6101) İbn Ebî Şeybe (5/200) Beyhakî (7/268) Tahavi Şerhu Meani’l-Asar (4/283)
[3] Sahih. Buhârî (5954) Muslim (2107) Nesâî (5356-57) Ahmed (6/36, 86) Ma’mer Cami (72) İbn Ebî Şeybe (6/73) İbn Hibbân (13/158) Ebû Ya'lâ (7/380, 444, 8/20) Humeydi (251) Beyhakî (7/267)
[4] Ensab: nasb’ın çoğuludur. Bir amaç için dikilen her baston, taş veya buna benzer şeylerdir. Arapların cahileyede ensabı taşlardan idi ve bunlar için kurban keserler, kan ile kırmızıya boyarlardı. Denildi ki: Onlar put edinip ibadet ettikleri taşlar idi. Bkz.: Umdetu’l-Kari (19/263) en-Nihaye (n,s,b maddesi) el-Kavlu’l-Mufid (1/368) 
[5] Sahih. Buhari (4920)
[6] Sahih. Buhari (427) Muslim (528)
[7] Sahih. Buhari (5950) Muslim (2109)
[8] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ahmed (2/336) Tirmizî (2574) Beyhakî, Şuabu’l-İman (5/190)
[9] Muslim'in şartına göre sahih. Haris b. Ebi Usame Musned (1122) İbn Ebi’d-Dunya el-Ehval (173) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (6/62) İbnu’l-Mubarek ez-Zuhd (353) Taberi (24/384) Osman b. Said ed-Darimi er-Reddu Ale’l-Merisi (1/351) Mervezi, Muhtasaru Kıyami’l-Leyl (s.35) Ebu’l-Leys Semerkandi, Tenbihu’l-Gafilin (s.274) İbn Hacer Metalibu’l-Aliye (4681).
[10] Sahih. Buhari (2225) Muslim (2110)
[11] Sahih. Muslim (969)
[12] Sahih. Muslim (969)
[13] Hasen. Ahmed (1/87, 138) Tayalisî (97) Ebu Ya’la (1/390) Taberânî Evsat (3/364)

29 Ocak 2020 Çarşamba

Kur'ân'ı Tecvid İle Okumanın Hükmü

Şeyh Muhammed b. Salih el-Useymin rahimehullah’a şöyle soruldu: “Tecvidi öğrenmek ve onu uygulamak hakkında görüşünüz nedir?”
Şöyle cevap verdi: “Tecvid kitaplarında ayrıntıları verilen tecvid hükümleriyle okumayı vacip görmüyorum. Bunu ancak okumayı güzelleştirme babından görüyorum. Güzelleştirme ise gözetilmesi zorunlu bir şey değildir. Nitekim Sahihu’l-Buhârî’de Enes b. Malik radiyallahu anh’den sabit olduğuna göre ona Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in kıraati sorulunca şöyle demiştir:
“Uzatarak okurdu. Bismillâhi derken uzatırdı, er-Rahmâni derken uzatırdı, er-Rahîmi derken uzatırdı.”
Buradaki uzatma kasıtlı olmayan doğal bir uzatmadır. Burada doğal olanın üzerinde uzatmaya da delil vardır.
Şayet; “Tecvid kitaplarında ayrıntılı açıklanan tecvid hükümlerini bilmek vaciptir” denilirse bugünkü müslümanların çoğunun günahkar olması gerekirdi ve fasih bir arapça ile konuşmak isteyene de “konuşmanda hadis söylerken, ilim ehlinin kitaplarını okurken, öğretimde ve vaazlarında tecvid ahkamını uygula” dememiz gerekirdi.
Bilinmeli ki tecvidin vacip olduğu görüşü delile muhtaçtır. Allah Azze ve Celle’nin önünde kullarını, hakkında Allah’ın kitabından veya Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden yahut müslümanların icmaından delil bulunmayan bir şeyle sorumlu tutmak söz konusu olamaz. Nitekim Şeyhimiz Abdurrahman b. Sa’dî rahimehullah tecvid kitaplarında açıklanan şekilde tecvidi uygulamanın vacip olmadığını zikretmiştir.
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın tecvidin hükmü hakkındaki sözünü gördüm. İbn Kasım’ın derlediği Mecmuu’l-Fetava (c.16/s.50)’de şöyle diyor: “İnsanların çoğunu Kur’an’ın hakikatleri hakkındaki ilimlerden perdeleyen şeylere yoğunlaşmamalıdır. Bunlar, harflerin mahreçleri, şekilleri, vurguları, imalesi, uzatmalar, kısa okumalar, orta uzatmalar ve benzerleri hakkındaki vesveseler kalpleri, rabbin kelamında kastedilenlerden engellemektedir. Yine “E’enzertehum”’u söylemekte zorlama,  “aleyhimu” veya “aleyhum” şeklindeki okumalarla ve benzerleriyle meşgul olmak, yine sesi güzelleştirmek için nâmeleri gözetmek de böyledir.”
İbn Baz rahimehullah fetvasında şöyle demiştir: “Eğer arapça olarak ve açık bir kıraatle okursa, Kur’ân’ı tecvid ashabının zikrettikleri ıstılah ve tertibe uymadan okumak caizdir. Lakin kurrâların ve tecvid ashabının zikrettikleri kurallara göre okumaya özen göstermek kıraati güzelleştirmek babındadır. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Kur’ân’ı sesinizle süsleyin” buyurmuştur. Eğer gunne yapar, inceltme ve vurguları uygularsa bu daha üstündür. Bana zahir olana göre açık bir şekilde okursa bu kurallara uymak şart değildir.”
Hulasa:
Kur’ân’ın tecvidi konusunda ilim ehli iki görüş üzerinde ihtilaf etmişlerdir:
Birinci görüş: Fakihlerin görüşüdür. Onlar tecvid kurallarını ve ahkâmını gözeterek, zorlamaksızın Kur’ân okumayı sünnetten ve okumanın edeplerinden görürler. Lakin vacip görmezler.
İkinci görüş: Tecvid âlimlerinin görüşüdür. Onlar “Kur’an’ı tertil ile oku” (Muzzemmil 4) ayeti gibi delillerin zahirlerine tutunarak bütün müslümanların tecvidi öğrenmelerinin ve buna göre okumalarının vacip olduğu görüşündedirler.
Bu iki görüşün arası Aliyu’l-Kari rahimehullah’ın şu açıklaması ile bulunabilir: “Lafızları değiştirmeyecek ve manaları bozmayacak şekilde kuralları gözetmek vacip, telaffuzu güzelleştiren kuralları gözetmek ise mustehaptır.”
Yani vacip olan ancak harekelere dikkat etmek, harfleri doğru telaffuz etmek, mesela “ra” harfini “lam” olarak okumamak, (peltek olan) “zel” harfini (keskin olan) “ze” harfi olarak okumamak ve benzerleridir. Tecvid kitaplarında açıklanan (idgam, gunne, meddi muttasıl, meddi munfasıl, uzatma miktarları vb.) ise ancak kıraati güzelleştirme babındandır.
Tertil ile okuma emrine gelince, burada kastedilen; itminan ile, acelesiz ağır ağır, tedebbür ederek (düşünerek), sevabını umarak okumadır.
Cabir radiyallahu anh şöyle demiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yanımıza çıktı. Biz Kur’ân okuyorduk ve aramızda acem olan da, arap olan da vardı. Dinledi ve buyurdu ki:
Okuyun. Hepsi güzeldir. İleride bir topluluk gelecek, oku düzeltir gibi onu (okuyuşu) düzeltmekle uğraşacaklar, ücretini de ahirete bırakmayıp peşin olarak alacaklar.” Bunu Ahmed ve Ebû Dâvûd, Muslim’in şartına göre sahih isnadla rivayet etmişlerdir.
Sehl b. Sa’d es-Saidî rahimehullah’den: “Biz Kur’ân okurken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yanımıza çıktı ve buyurdu ki:
Hamd Allah’adır. Allah’ın kitabı birdir. Aranızda kızıl, beyaz ve siyah vardır. Bazı topluluklar onu ok düzeltir gibi düzeltmekle uğraşıp, ücretini ertelemeden peşin almadan önce Kur’ân’ı okuyun.” Bunu Ebû Dâvûd hasen isnadla rivayet etmiştir.
Bu hadisler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabına dillerine kolay gelen şekilde okumalarını emrettiğini, onlara tecvidi ve harflerin mahreçlerini öğretmediğini göstermektedir.
Kur’an kıraatinde aslolan, konuşmada ve vaazda olduğu gibi bir tarzda okumaktır. Tecvid üzerinde çokça durulup, manalardan ve Allah Azze ve Celle’nin muradını tedebbür etmekten uzaklaşılması, Kur’ân’ı makamlarla okuma bid’atinin çıkmasına sebep olmuştur. Günümüzde tecvid eğitimi, Kur’ân’ı makamlarla okumak için yapılır olmuştur. Kur’ân okuyucularının gayesi Allah’ın muradı ve rızasından çok insanların beğenilerine yönelmiş, gereksiz olan, sonradan çıkmış olan bazı kuralları Kur’ân öğrencilerine dayatır olmuşlardır. Durum o hale gelmiştir ki, doğal bir şekilde Kur’ân okuyan bir kimse görseler “Kur’ân okumayı bilmiyor” denecek hale gelmiştir. Allah yardımcımız olsun.  

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)