Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

23 Ocak 2020 Perşembe

Sen Yine de Hatırlat

Allah Azze ve Celle:
وجادلهم بالتي هي أحسن
Onlarla en güzel olan şekilde tartış” buyurduğu gibi:
وليجدوا فيكم غلظة
Size bir sertlik bulsunlar” da buyurmuştur.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
ما كان الرّفق في شيئ إلا زانه
Rıfk (yumuşak davranış) bir şeyde bulunursa mutlaka onu süsler” buyurduğu gibi,
إذا رأيتم الرجل يتعزى بعزاء الجاهلية فأعضّوه بهنّ أبيه ولا تكنوا
Bir kimsenin cahiliyye ile övündüğünü görürseniz ona babasının şeyini ısırtın (babasının erkeklik organını ısırmasını söyleyin) ve bunu kinayeli söylemeyin” sözünü de buyurmuştur.
Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem haricileri “cehennemin köpekleri” ve Kaderiyye’yi “Mecusiler” ve “zındıklar” diye isimlendirmiştir.
İmam Muslim, isnadıyla Salim b. Abdillah b. Ömer radiyallahu anhum’den rivayet ediyor:
عُمر أَنَّ أباهُ عبد الله بن عمر رضي الله عنهما قال سَمِعْت رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يقول لا تَمنعوا نِسَاءَكُمْ الْمَسَاجِدَ إذَا اسْتأْذَنّكمْ إلَيْهَا . فَقَالَ بِلاَلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ: واَللّه لَنَمْنَعُهُنَّ, فأقبل عَلَيْهِ عَبْدُ اللَّهِ بْن عُمر فَسَبَّهُ سَبًّا سَيِّئًا, مَا سَمِعْته سَبَّهُ مِثْلَهُ قَطُّ قال: أُخبِرك، عَن رَسُول اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَتقولُ: وَاَللَّهِ لَنَمْنَعُهُنَّ
“Babası Abdullah b. Ömer radiyallahu anhuma dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in
Kadınlarınızı sizden mescide çıkmak için izin istediklerinde engellemeyin” buyurduğunu işittim.  Bunun üzerine oğlu Bilal b. Abdillah:
“Vallahi mutlaka onları engelleriz” dedi. İbn Ömer radiyallahu anhuma ona döndü ve daha önce hiç işitmediğim şekilde ona şiddetle sövdü. Sonra dedi ki:
“Ben sana Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den haber veriyorum, sen ise vallahi engelleriz diyorsun!”
عامر بن شراحيل الشعبي رحمه الله حين سئل عن القياس فقال: أيرٌ في القياس
Büyük tabiî Amir b. Şerahil eş-Şa’bî rahimehullah’a kıyas hakkında sorulunca erkeklik organını zikrederek kıyasa sövmüştür.

Hasen el-Basrî rahimehullah’a: “Falan kimse heva ehlinden birinin cenazesini yıkadı” denilince dedi ki:
قيل لِلْحَسَنِ: إِنّ فلانا غسَّل رجُلا من أَهل الأهوَاء فَقال عَرِّفُوه أنَّه إِن مات لَم نُصَلِّ عَلَيْهِ
“Onu tanıtın (ki ondan sakınılsın)”, eğer ölürse onun cenaze namazını kılmayız.”
نظَر اِبْنُ سِيرِينَ إِلَى رجل مِن أَصحابِه في بَعْضِ مَحَالِّ اَلْبَصْرَةِ فَقَالَ لَهُ: يَا فُلانُ مَا تَصْنَعُ ها هُنا فَقال عُدْتُ فُلانًا مِنْ عِلَّةٍ, يَعْنِي رَجُلاً مِنْ أَهْلِ اَلأهْوَاءِ فَقال لَه اِبْنُ سِيرِينَ إِنْ مَرِضْتَ لَمْ نَعُدْكَ وَإِنْ مُتَّ لَمْ نُصَلِّ عَلَيْكَ إِلَّا أَنْ تَتُوبَ قَالَ تُبْتُ
İbn Sirin rahimehullah ashabından bir adamı Basra’da bir mahalde gördü ve ona dedi ki:
“Ey falanca! Burada ne yapıyorsun?” O da dedi ki:
“Falan kimseyi bir sebepten dolayı ziyaret ettim.” Yani heva ehlinden birinden bahsediyordu. İbn Sirin rahimehullah ona dedi ki:
“Eğer sen hastalanırsan seni ziyaret etmeyeceğiz, ölürsen cenaze namazını kılmayacağız, yahut tevbe edeceksin.” O da: “Tevbe ettim” dedi.
قال الْفضيل آكُلُ طَعام اَلْيهودِيِّ وَالنَّصْرَانِيِّ ولا آكُلُ طَعامَ صاحِبِ بِدْعَة
Fudayl b. Iyad rahimehullah dedi ki: “Yahudi veya Hristiyan birinin yemeğini yerim de bid’at sahibi birinin yemeğini yemem.”
وَقَالَ : مَنْ تَبِعَ جِنَازَةَ مُبْتَدِعٍ لَمْ يَزَلْ فِي سُخْطِ اَللَّهِ حَتَّى يَرْجِعَ
Yine dedi ki: “Kim bir bid’atçinin cenazesini takip ederse dönünceye kadar Allah’ın öfkesinde kalmaya devam eder.”
Bunları İbn Batta rahimehullah, el-İbane’de rivayet etmiştir.
Şeyh el-Ahdarî rahimehullah sufilerin zikrini niteleyen bir şiirinde şöyle demiştir:
وينبحون النبح كالكـلاب ..... طريقهم ليست على الصواب
وليس فيهم من فتى مطيع..... فلعنـة الله عـلى الجميـع
“Köpekler gibi havlıyorlar, yolları ise doğru değildir
Aralarında itaatkar bir genç yok, Allah hepsine lanet etsin.”
Allame selefî et-Tayyib el-Ukbî rahimehullah da heva ve bid’at ehli olan kabirci sufileri reddeden kasidesinde buna benzer ifadeler kullanmıştır.
Abdulmelik Ramazanî, Medariku’n-Nazar adlı kitabında şöyle demiştir: “Münkeri reddetmek ancak bir tür sertlikle mümkün oluyorsa, müslümanlara karşı dahi olsa bunu kullanmakta beis yoktur. Görmez misiniz Allah Teâlâ bunun için kıtali (savaşı) bile mubah kılmıştır. Kıtalden büyük sertlik yoktur: “
Eğer mü'minlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa, aralannı düzeltin. Eğer biri diğerine tecavüz ederse, Allah'ın emrine donünceye kadar, tecavüz edenle savaşın” (Hucurat 9)
Nitekim mü’min, kendi kardeşine, düşmanına karşı olduğundan bile sert davranabilmektedir. Görmez misiniz Musa aleyhi's-selâm Firavuna karşı yumuşak konuşmakla emrolunmasına rağmen, öz kardeşi Harun aleyhi's-selâm’ın başından çekerek sürüklemiştir.
Şimdi bir kimse Tevhid ve Sünnet ehlini, “kardeşine karşı dilini sert kullanıyor, tagutlara karşı ise yumuşak konuşuyor” diye itham edebilir mi?
Bazen âlimler, kendi ashabı hata ettiği zaman onlara başkalarından daha sert davranırlar. Mesela Muaz radiyallahu anh insanlara namaz kıldırırken uzun tutunca  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona: “Sen fitneci misin ey Muaz!” demiştir. Buhârî ve Muslim rivayet etmişlerdir.
Buna karşın, mescidde idrarını yapmaya kalkışan bedeviye yumuşak ve lütufkar davranmıştır. Buhârî ve başkaları rivayet etmişlerdir.
Yine Usame b. Zeyd radiyallahu anh savaşta bir müşriği tevhid sözünü söylemesinden sonra öldürdüğü için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Ey Usame! La ilahe illallah dedikten sonra onu öldürdün mü!” demiş ve bunu o kadar çok tekrar etmiştir ki Usame radiyallahu anh: “Keşke o günden önce müslüman olmamış olsaydım” demiştir! Bu sert nasihatten ibret alması sebebiyledir ki, Usame radiyallahu anh, Osman radiyallahu anh’ın öldürüldüğü fitne olayında elini çekmiş, evinden dışarı çıkmamıştır!
Bu nebevî terbiyeyi menhec edinmek bazıları tarafından hangi sebeple abes görülür oldu iyi düşünün! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Kim fitneye başını kaldırıp bakarsa kendisini onun içinde buluverir” uyarısını hiçe sayanlar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mübarek siyerinde, selefin mübarek menhecinde bu incelikleri fıkh edebilirler mi?
İhvanu’l-Muflisin’in zehirli ortamlarına ve hizipçi şâşa’âlarına yarsıyanlar, selefin menheci üzerinde sebat eden bir alim göremeyince, bilakis ilim vazifesini yüklenmiş oldukları halde, menfaatlerine râm olup bâtıla karşı kör ve sağır kesilerek bel’amlaşmış kimseleri “hiçbir alim böyle davranmıyor” diyerek, menhecde sebat edenleri kınıyorlarsa bu gayet doğal bir sonuçtur!
İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Mü’min, diğer mü’mine karşı birbirini yıkayan iki el gibidir. Bazı kirler ancak bir tür sertlikle çıkar.”

10 Ocak 2020 Cuma

Hizlanın (Allah Tarafından Yardımsız Kalmanın) En Büyük Sebebi


Bismillah.
Tevhid akidesi, sünnet akidesi, ehl-i hadis akidesi, cemaat akidesi veya selefin akidesi diye zikrettiğimiz sahih akidenin en önemli ve en belirleyici özelliği velâ ve berâ uygulamasıdır. Buna ülkemizde Daru’s-Sunne daveti dışında önem veren bir topluluk yoktur. Hatta neredeyse dünya çapında buna özen gösteren çok çok azdır.
Velâ ve berâ ile kastedilen: Velâ; yakınlık göstermek, söz ve yetki sahibi kılmaktır.  Berâ; uzaklaşmak, mesafe koymaktır.
Sünnet ehli olan kimse ancak kendisiyle aynı sahih akideye mensup olan kimselere yakınlık gösterir, kendisi üzerinde ancak sahih akideye sahip kimseleri söz sahibi kılar. En yakın akrabası olsa dahi, bu akideye muhalif inançlar taşıyan, bozuk amellerde bulunup da bu bâtıl amellerinden dolayı hiçbir eziklik hissetmeyen kimselerden uzaklaşır, mesafe koyar, gerektiğinde hecr (tam anlamıyla dargınlık) uygular.
Sahih akideye davete ilk başladığımız günden beri velâ ve berâya daima vurgu yaptık. Sahih akide davetini, bu ülkede yıllardır çarpık ve yampiri şekilde, kendi hevalarına odaklı olarak sunmaya çalışan sahte tevhid davetleriyle kıyaslamaya çalışan birçok kimse bildiğiniz gibi bu akideden irtidat ettiler. Bu akideden irtidat edenlerin her birinin ortak noktası velâ ve berâ menhecini önemsememiş, uygulamamış olmalarıdır.
Kimisi muhalif itikatlar taşıyan anne babasından alakasını kesmemiş, kimisi muhalif akide ve ameller üzerinde bulunan akrabalarıyla, oğluyla, eşiyle, kızıyla, arkadaşlarıyla hiçbir şey yokmuş gibi samimi ilişkilerini devam ettirmiş, eleman olarak işe almış, yahut beraber oturup yemek yemiş, iş ortaklığı kurmuş, annesi babası diye bid’at ve nifak ehline saygı ve taltif göstermiş vs vs.. Kendisi bu münafıklığı yaparken, sufiler, rafiziler vb. sapık fırka mensuplarına serbest atışta sallamaktan da çekinmemiştir!
Velâ ve bera’yı savsaklamak ayakların kaymasının, akideden irtidatın sebebidir! İlmi fehmetmeme, anlayıştan mahrum edilme sebebidir! Halen daha aramızda bu konuda gösterilen gevşeklikler, sürekli olarak geri gidişin, menhec üzerinde ilerleyemeyişin yegane sebebidir! 
Çocuğunu küçük diyorsun, 10 yaşına gelen çocuk artık bireydir! Öğrendikleriyle ameli ondan artık talep etmek zorundasın! Amel etmiyorsa mesafeler konması gerekir! 
Anne babana “yaşlı, anlamaz” diyorsun, halbuki o mazereti kalmayacak kadar ömür yaşamıştır! Akrabana, eşine, dostuna “cahil, bilmiyor” diyorsun, halbuki "bilmemek" kalıcı bir sıfat değildir! Vela ve berayı uygulamamak için bir sürü mazeretler üretiyorsun! 
Bu akidenin gerektirdiği tavrı koymuyor, çizgilerini net bir şekilde çizmiyorsun, böylece hakkı gizliyor, belirsiz hale getiriyorsun! Bu içinde gizli bulunan bir nifak sebebiyledir bilesin! Allah’ın katındakiler dışında, insanlardan bir takım menfaat beklentilerin vardır! Zahid olamamışsın!
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem kitaplı kitapsız kafirlerden, bid’at ehlinden, fasıklardan, şeytandan, aylaklardan, bedevilerden ve her türlü bâtıl görüntüsü veren unsurdan farklı olmayı emretmiş, ashabını bu esas üzere eğitmiş ve “Kim kendisini bir topluluğa benzetirse onlardandır” buyururak çok net bir çizgi belirlemiştir. “Bizden olmayanlar” adlı çalışmada bu konuyla ilgili ayrıntılı delilleri ve rivayetleri bulabilirsin.
Bu yazdıklarımı okuyabiliyorsan henüz tevbeye vakit var demektir. Tevbe imkânları yüzüne kapanmadan veya bu akideden irtidat etmekle mahrum edilmeden önce derhal sahih akideye dön, ona gereken önemi göster ve vela ve bera başta olmak üzere, menhecin bütün esaslarına sımsıkı yapış. Bu toptan sarılmamız gereken Allah’ın ipidir. Dostluk ve düşmanlık, sevgi ve nefret Allah için olmak zorundadır ve Allah için olması gereken bu sevgi ve nefrete başka gayeler, menfaatler ortak koşulmamalıdır. Hepimizin kalpleri Rahman’ın parmakları arasındadır. Sevgide ve nefrette Allah’ı tevhid etmezsek, O dilediğini saptıran, dilediğini hidayet edendir.
Allah Azze ve Celle rızasını ve kulların kurtuluşunu vela ve bera akidesine bağlamıştır:
Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavmin, Allah’a ve rasulü’ne muhalefet eden kimselere, babaları, oğulları, kardeşleri veya aşiretleri olsa bile sevgi beslediklerini göremezsin. Kalplerine imanı yazmış ve kendisinden bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları, altından nehirler akan cennetlere sokacaktır; orada süreklidirler. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte bunlar Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin şüphesiz Allah’ın fırkası kurtuluşa erenlerin kendileridir.” (Mucadele 22)
İbrahim ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani kavimlerine demişlerdi ki: “Biz, sizlerden ve Allah dışında taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Sizinle aramızda, siz Allah’a bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin başgöstermiştir.” (Mumtehine 4)

30 Aralık 2019 Pazartesi

Kur'an'da Çelişki İddialarına İbn Abbas Radıyallahu Anhuma'dan Cevap

Şeyh Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî dedi ki: Şeyh Abdullah b. Ahmed en-Nahibî (1428) bize umumî icazetle; Ömer b. Hamdan el-Mihrasî’den (1368), o; Ebu’n-Nasr Muhammed b. Abdilkadir b. Salih ed-Dimeşkî el-Hatîb’den (1324), o; El-Vecih Abdurrahman b. Muhammed el-Kuzebrî’den (1262), o; Mustafa b. Muhammed eş-Şâmî er-Rahmetî’den (1205), o; Abdulganî b. İsmail en-Nablusî’den (1143), o; En-Necm Muhammed b. Muhammed el-Gazzî’den (1061), o; Babası el-Bedr el-Gazzî’den (984), o; Zekeriyya b. Muhammed el-Ensarî’den (926), o; Necmuddin Ömer b. Muhammed b. Muhammed İbn Fehd el-Haşimî el-Mekki’den, o; Zeynuddin Davud b. Suleyman b. Abdillah el-Mavsili ed-Dimeşkî el-Hanbelî’den, o; Hafız Zeynuddin Abdurrahman İbn Receb el-Hanbelî’den (795), o; Şemsuddin Muhammed b. Ebi Bekr ed-Dimeşkî el-Hanbelî İbn Kayyım el-Cevziyye’den, o; Şeyhulislam İbn Teymiyye’den, o; Ahmed b. Abdiddaim ve Abdurrahman b. Ebi Ömer el-Makdisi’den, her ikisi İbn Kudame’den rivayet ettiler. İbn Kudame el-Fevaid adlı cüzünde şöyle rivayet etti: Bize Yahya b. Sabit haber verdi, dedi ki: bize babam bildirdi, dedi ki: bize Ahmed b. Muhammed bildirdi, dedi ki: Ebu'l-Abbas b. Hamdan'a; şöyle okudum: size Muhammed b. İbrahim b. Said el-Buşencî tahdis etti, dedi ki: bize Ebu Yakub Yusuf b. Adiy tahdis etti, dedi ki: bize Ubeydullah b. Amr er-Rakkî tahdis etti, o Zeyd b. Ebi Uneyse'den, o el-Minhal b. Amr'dan, o Said b. Cubeyr'den, o İbn Abbas radıyallahu anhuma'dan rivayet etti:
قَالَ جاء رجل فقال يَا ابْنَ عَبَّاسٍ إِنِّي أَجِدُ فِي الْقُرْآنِ أَشْيَاءَ تَخْتَلِفُ عَلَيَّ فَقَدْ وَقَعَ ذلك فِي صَدْرِي فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ تَكْذِيبٌ؟ فَقَالَ الرَّجُلُ مَا هُوَ بِتَكْذِيبٍ وَلَكِنِ اخْتِلاَفٌ قَالَ فَهَلُمَّ مَا وَقَعَ فِي نَفْسِكَ فَقَالَ لَهُ الرَّجُلُ أَسْمَعُ اللَّهَ يَقُولُ {فَلاَ أَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلاَ يَتَسَاءَلُونَ} وَقَالَ فِي آيَةٍ أُخْرَى {وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ} وَقَالَ فِي آيَةٍ أُخْرَى {لاَ يَكْتُمُونَ اللَّهَ حَدِيثًا} وَقَالَ فِي آيَةٍ أُخْرَى {وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ} فَقَدْ كَتَمُوا فِي هَذِهِ الآيَةِ وَفِي قَوْلِهِ {أَمِ السَّمَاء بَنَاهَا رَفَعَ سَمْكَهَا فسَوَّاهَا وَأَغْطَشَ لَيْلَهَا وَأَخْرَجَ ضُحَاهَا وَالأَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا} فَذَكَرَ فِي هَذِهِ الآيَةِ خَلْقَ السَّمَاوَاتِ قَبْلَ الأَرْضِ وقَالَ فِي هَذِهِ الآيَةِ الأُخْرَى {أَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَنْدَادًا ذَلِكَ رَبُّ الْعَالَمِينَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ فِيهَا وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلأَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ} فَذَكَرَ فِي هَذِهِ الآيَةِ خَلْقَ الأَرْضِ قَبْلَ خَلْقِ السَّمَاءِ {وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا} {وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا} {وَكَانَ اللَّهُ سَمِيعًا بَصِيرًا} فَكَأَنَّهُ كَانَ ثُمَّ مَضَى فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ هَاتِ مَا فِي نَفْسِكَ من هذا قَالَ السَّائِلُ إِذَا أَنْبَأْتَنِي بِهَذَا فَحَسْبِي فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ قَوْلُهُ {فَلاَ أَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلاَ يَتَسَاءَلُونَ} فَهَذَا فِي النَّفْخَةِ الأُولَى حين يُنْفَخُ فِي الصُّوَرِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الأَرْضِ إِلاَّ مَنْ شَاءَ اللَّهُ فَلاَ أَنْسَابَ بَيْنَهُمْ عِنْدَ ذَلِكَ وَلاَ يَتَسَاءَلُونَ وإِذَا كَانَت النَّفْخَةِ الأُخْرَى قَامُوا {فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ} فَأَمَّا قَوْلُهُ {وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ} وَقَوْلُهُ {وَلاَ يَكْتُمُونَ اللَّهَ حَدِيثًا} فَإِنَّ اللَّهَ تعالى يَغْفِرُ لأَهْلِ الإِخْلاَصِ ذُنُوبَهُمْ وَلاَ يَتَعَاظَمُ عَلَيْهِ ذَنْبٌ أَنْ يَغْفِرَهُ وَلاَ يَغْفِرُ شِرْكًا فَلَمَّا رَأَى الْمُشْرِكُونَ ذَلِكَ قَالُوا إِنَّ رَبَّنَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ وَلاَ يَغْفِرُ شِرْكَاً فَقَالُوا نَقُولُ إِنَّمَا كُنَّا أَهْلَ ذُنُوبٍ وَلَمْ نَكُنْ مُشْرِكِينَ فَقَالَ اللَّهُ أَمَّا إِذْ كَتَمْتُمُ الشِّرْكَ فاخْتِمُوا عَلَى أَفْوَاهِهِمْ فَيُخْتَمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ فَتَنْطِقُ أَيْدِيهِمْ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ فَعِنْدَ ذَلِكَ عَرَفَ الْمُشْرِكُونَ أَنَّ اللَّهَ لاَ يُكْتَمُ حَدِيثًا فَعِنْدَ ذَلِكَ {يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَعَصَوُا الرَّسُولَ لَوْ تُسَوَّى بِهِمُ الأَرْضُ وَلاَ يَكْتُمُونَ اللَّهَ حَدِيثًا} وَأَمَّا قَوْلُهُ {السَّمَاءُ بَنَاهَا رَفَعَ سَمْكَهَا فسَوَّاهَا وَأَغْطَشَ لَيْلَهَا وَأَخْرَجَ ضُحَاهَا وَالأَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا} فَإِنَّهُ خَلَقَ الأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ قَبْلَ السَّمَاءِ ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ فِي يَوْمَيْنِ آخَرَيْنِ ثُمَّ نَزَلَ إِلَى الأَرْضِ فدَحَاهَا وَدَحَاهَا أَنْ أَخْرَجَ فِيهَا الْمَاءَ وَالْمَرْعَى وَشَقَّ فِيهَا الأَنْهَارَ وَجَعَلَ فِيهَا السُّبُلَ وَخَلَقَ الْجِبَالَ وَالرِّمالَ وَالآكَامَ وَمَا فيها فِي يَوْمَيْنِ آخَرَيْنِ فَذَلِكَ قَوْلُهُ {وَالأَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا} وَقَوْلُهُ {أَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَنْدَادًا ذَلِكَ رَبُّ الْعَالَمِينَ، وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ فِيهَا وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ} فَجُعِلَتِ الأَرْضُ وَمَا فِيهَا مِنْ شَيْءٍ فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ] وَجُعِلَتِ السَّمَاوَاتُ فِي يَوْمَيْنِ وَأَمَّا قَوْلُهُ {وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا} {وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا} {وَكَانَ اللَّهُ سَمِيعًا بَصِيرًا} فَإِنَّ اللَّهَ جعل نفسه ذلك وسَمَّى نَفْسَهُ ذَلِكَ وَلَمْ يَنْحَلْهُ أحد غَيْرَهُ وَكَانَ اللَّهُ أَيْ لَمْ يَزَلْ كَذَلِكَ ثُمَّ قَالَ ابن عباس احْفَظْ عَنِّي مَا أُحَدِّثُكَ به وَاعْلَمْ أَنَّ مَا اخْتَلَفَ عَلَيْكَ مِنَ الْقُرْآنِ أَشْيَاءُ مَا حَدَّثْتُكَ فَإِنَّ اللَّهَ تبارك وتعالى لَمْ يُنْزِلْ شَيْئًا إِلاَّ قَدْ أَصَابَ بِهِ الَّذِي أَرَادَ وَلَكِنَّ النَّاسَ لاَ يَعْلَمُونَ فَلاَ يَخْتَلِفَنَّ عَلَيْكَ القرآن فَإِنَّ كُلًّا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ عز وجل
Said b. Cubeyr rahimehullah dedi ki: “Bir adam İbn Abbâs radiyallahu anhuma’ya dedi ki:
“Ey İbn Abbas! Ben Kur'ân'da bana göre bir­birine zıd şeyler buluyorum ve göğsüme bir şey düşüyor.” İbn Abbas radiyallahu anhuma:
“Yalanlama mı?” dedi. Adam dedi ki:
“Bu yalanlama değil, yalnızca ihtilaf görüyorum.” İbn Abbas radiyallahu anhuma dedi ki:
“Gönlüne düşen neymiş, söyle bakalım.” Adam dedi ki:
“Meselâ: “Sûr'a üflendiği zaman; artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.” (Mu’minun 101) âyeti ile
İşte o zaman, birbirlerine dönerek soracaklar.” (Sâffât, 27) âyeti birbirine ters;
Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki biz müşriklerden değildik! demelerinden baş­ka çâreleri kalmaz.” (En'âm, 23) âyeti ile
İsterlerdi ki; yerle bir olsa­lardı da Allah'tan o bir sözü gizlememiş bulunsalardı.” (Nisa, 42) âye­ti birbirine terstir. Bu sonuncu âyette, onların bazı sözleri gizledikleri ifâde edilmektedir.
Yaratmak bakımından siz mi daha zorsunuz yoksa gök mü? Onu bina etti. Boyunu yükseltti, onu düzenledi. Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı. Bundan sonra da yeryüzünü yaydı.” (Nâziat, 27-30) âyetinde gökyüzünün yaratılmasının yeryüzünden önce olduğu ifâde edilmekte. Başka bir âyette ise:
De ki: “Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na denkler mi koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti. Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: “İsteyerek veya istemeyerek, gelin!” dedi. İkisi de “İsteyerek geldik” dediler.” (Fussilet 9-11) buyrularak yeryüzünün yaratılışının gökyüzünün yaratılmasından ön­ce olduğu ifâde edilmektedir. Sonra bazı âyetlerde:
Allah Ga­fur, Rahîm idi” “O Aziz, Hakîm idi” “O Semî, Basîr idi.” buyrularak sanki önceden böyle olup da sonra bunların ortadan kalktığı ifâde edilmek­tedir.” İbn Abbâs radiyallahu anhuma dedi ki:
“Gönlüne düşenler bunlar mı?” Adam:
“Bana bunları haber verirsen bana yeter” dedi. İbn Abbas radiyallahu anhuma dedi ki:
“Onların aralarında o gün yakınlığın olmama­sı ve birbirlerine soru soramamaları; birinci Sûr'un üfürülmesindedir. Sonra Sûr'a üfürülecek ve:
Sûr'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir.” (Zümer 68) İşte o zaman aralarında yakınlık olmayacak ve birbirlerine soramayacaklar.
Sonra ona bir daha üflenince, bir de ne göresin, onlar ayağa kalkmış bakıyorlar!” (Zümer 68)
Birbirlerine dönerek karşılıklı soru sorarlar:” (Tur 25, Saffat 27)”
Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki biz müşriklerden değildik!” (En’âm 23) demeleri ile
Allah’tan hiçbir haber de gizleyemezler.” (Nisa 42) âyetlerine gelince; şüphesiz Allah Teâlâ ihlâs sahipleri­nin günâhlarını bağışlayacak, şirki ise bağışlamayacak. Müşrikler bunu görünce diyecekler ki:
“Muhakkak ki rabbimiz günahları bağışlıyor, şirki bağışlamıyor. Gelin biz de:
“Bizler sadece günahkârlar idik, müş­rikler değildik” diyelim, diyecekler. Allah Teâlâ da buyuracak ki:
“Sizler şirki gizlediniz, onların ağızlarına mühür vurun.” Onların ağızları mühürlenecek, elleri ve ayakları, işlemiş oldukları şeyleri söyleyecek. İşte o zaman müşrikler Allah'tan herhangi bir sözü gizleyemeyeklerini anlayacaklar.
Kâfirler ve rasule asi olanlar o gün yerle bir olmayı arzu ederler ve Allah’tan hiçbir haber de gizleyemezler.” (Nisa 42) Şu ayete gelince:
Yaratmak bakımından siz mi daha zorsunuz yoksa gök mü? Onu bina etti. Boyunu yükseltti, onu düzenledi. Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı. Bundan sonra da yeryüzünü yaydı.” (Nâziat, 27-30) Allah Teâlâ semadan önce yeryüzünü iki günde yaratmış, sonra da gökyüzüne yönelip onu diğer iki günde düzenlemiştir. Daha sonra da yeryüzüne nüzul edip onu yaymıştır. Yeryüzünün yayı­lması; ondan su, otlak ve nehirlerin çıkarılması, onda yollar kılınması, dağların, kumların, yük­sek yerlerin ve tepelerin diğer iki günde yaratılmasıdır. “Sonra da yeryüzünü yaydı” kavli bunu ifade etmektedir.
 De ki: “Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na denkler mi koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.” (Fussilet 9-10) ayetlerine gelince; yeryüzü ve ondaki şeyler dört günde, gökler ise iki günde yara­tılmıştır.
Allah Ga­fur, Rahîm idi” “O Aziz, Hakîm idi” “O Semî, Basîr idi.” Ayetlerine gelince, muhakkak ki Allah Teâlâ kendisini bununla isim­lendirmiştir ve O’ndan başkası bunu sahiplenemez. Yani Allah Teâlâ ezelden beri böyledir.” Sonra İbn Abbas radiyallahu anhuma dedi ki:
“Sana söylediklerimi ezberle ve bil ki Kur'ân'da sa­na ihtilaflı gelen şeyler, sana anlattığım gibidir. Muhakkak ki Allah Tebarek ve Teâlâ ne indirmişse murad ettiği şeye isabet etmiştir. Lakin insanlar bilmezler. Kur’an’dan hiç bir şey sana birbirine zıd gibi gelmesin. Zîrâ tamâmı Allah Azze ve Celle katındandır.”[1]


[1] Buhârî'nin şartına göre sahih. İbn Kudame Fevaid (el yazma no: 3) Buhârî muallak olarak (6/127) Hâkim (2/336, 428) Abdurrazzak Tefsir (588) İbnu’l-Munzir Tefsir (1791) Taberî Tefsir (7/43) İbn Ebî Hâtim Tefsir (7180) Taberânî (10/245) Fesevi Ma’rife (1/289) Hatib el-Fakih ve’l-Mutefekkih (207) İbn Mende et-Tevhid (17) Beyhakî el-Esma ve’s-Sifat (809)

27 Aralık 2019 Cuma

Nafile Namazlar, Kılınmayan Namazın Yerine Geçmez


Amellerden ilk sorulacak şeyin namaz olması ve namazdaki eksiklerin nafilelerden tamamlanması:

Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:

إِنَّ أَوَّلَ مَا يُحَاسَبُ بِهِ الْعَبْدُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ صَلَاتُهُ فَيَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ لِمَلَائِكَتِهِ انْظُرُوا إِلَى صَلَاةِ عَبْدِي أَتَمَّهَا أَوْ نَقَصَهَا؟ فَإِنْ أَتَمَّهَا كُتِبَتْ لَهُ تَامَّةً وَإِنْ كَانَ انْتُقِصَ مِنْهَا شَيْءٌ قَالَ اللَّهُ انْظُرُوا هَلْ لِعَبْدِي مِنْ تَطَوُّعٍ فَإِنْ كَانَ لَهُ تَطَوُّعٌ قَالَ أَتِمُّوا لِعَبْدِي فَرِيضَتَهُ مِنْ تَطَوُّعِهِ ثُمَّ تُؤْخَذُ الْأَعْمَالُ عَلَى ذَلِكَ

“Muhakkak ki kulun kıyamet gününde ilk hesaba çekileceği şey namazıdır. Allah Teâlâ meleklere şöyle buyurur:

“Kulumun namazına bakın. Tam mı yoksa eksik mi?” Eğer tamamsa tam olarak yazılır. Eğer ondan bir şey eksik bırakmışsa Allah şöyle buyurur:

“Kulumun nafileleri var mı bakın. Eğer nafilesi varsa kulum için farzını nafilelerinden tamamlayın.” Sonra diğer amelleri de bu şekilde hesaba çekilir.[1]

Temîm ed-Dârî radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

أَوَّلُ مَا يُحَاسَبُ بِهِ الْعَبْدُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الصَّلَاةُ فَإِنْ كَانَ أَكْمَلَهَا كُتِبَتْ لَهُ كَامِلَةً وَإِنْ لَمْ يُكْمِلْهَا قَالَ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى لِمَلَائِكَتِهِ هَلْ تَجِدُونَ لِعَبْدِي تَطَوُّعًا تُكْمِلُوا بِهِ مَا ضَيَّعَ مِنْ فَرِيضَتِهِ ثُمَّ الزَّكَاةُ مِثْلُ ذَلِكَ ثُمَّ سَائِرُ الْأَعْمَالِ عَلَى حَسَبِ ذَلِكَ

Kulun ilk hesaba çekileceği şey namazdır. Eğer namazı tam ise tam olarak yazılır. Eğer tam kılmamışsa Allah Tebarek ve Teâlâ meleklere şöyle buyurur:

“Kulumun nafile namazını buluyor musunuz? Farzından eksik bıraktığını nafileleriyle tamamlayın.” Sonra zekât sonra da diğer amelleri aynı şekilde hesaba çekilir.[2]

Enes b. Malik radiyallahu anh’den:

إِنَّ أَوَّلَ مَا يُحَاسَبُ بِهِ الْعَبْدُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الصَّلَاةُ فَإِنْ تَمَّتْ تَمَّ سَائِرُ عَمَلِهِ وَإِنْ نَقَصَتْ قِيلَ انْظُرُوا هَلْ لَهُ مِنْ تَطَوُّعٍ؟ فَإِنْ كَانَ لَهُ تَطَوُّعٌ قَالَ أَتِمُّوا بِهِ مَا نَقَصَ مِنْ صَلَاتِهِ

“Muhakkak ki kulun kıyamet gününde ilk hesaba çekileceği şey namazdır. Eğer namazı tamsa diğer amellerine geçilir. Eğer namazında eksiklik varsa şöyle denilir:

“Nafilesi var mı bakın” eğer nafilesi varsa denilir ki:

“Namazındaki eksikleri nafilelerden tamamlayın.”[3]

Açıklama: Farz namazları kılmayan kimselerin diğer amellerine hiç bakılmayacağı ifade edilmiştir. Zira farz namazı terk eden kâfir olur. Kafir olanın ise hiçbir iyiliği kabul edilmez.
Bu hadislerde kişinin kılmış olduğu namazında yaptığı eksikliklerin nafile namazlarıyla tamamlanacağı ifade edilmiştir. Nitekim hadisin rivayet lafızlarında teb’iz edatı olan “min” harfi cerriyle, “namazından eksik olanlar” diye gelmiştir. Yoksa kişinin kılmadığı namazların yerine nafile namazların geçeceği ifade edilmemektedir. Bu manayı destekleyen rivayetler de sabit olmuştur:

Abdullah b. Kurt radiyallahu anh’den, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ صَلَّى صَلَاةً لَمْ يُتِمَّهَا زِيدَ عَلَيْهَا مِنْ سَبَحَاتِهِ حَتَّى تَتِمَّ

Kim tam kılmadığı bir namaz kılarsa, nafile namaz da kılsın ki onu tamamlasın.”[4]

İbn Ömer radiyallahu anhuma şöyle dedi:

إِنَّ أُنَاسًا يُدْعَوْنَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الْمُنْقِصِينَ قَالَ فَقَالَ وَمَا الْمُنْقِصُونَ؟ قَالَ يَنْقُصُ - أَوْ يَنْتَقِصُ - أَحَدُهُمْ صَلَاتَهُ بِالْتِفَاتِهِ وَوُضُوئِهِ

“Muhakkak ki kıyamet gününde bazı insanlar: “eksik bırakanlar” diye çağırılacaklardır.” Ona:

“Eksik bırakanlar ne demektir?” denilince dedi ki:

“Onlardan biri namazında iltifat etmesi (sağa sola dönmesi) ile ve abdestinde eksiklik yapmıştır.”[5]



[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Mervezi Tazimu Kadri’s-Salat (180-186) Ahmed (4/65, 103, 5/72, 377) İshak b. Rahuye (506) İbn Ebî Şeybe (7/271) Nesâî (466-67) Tirmizî (413) İbn Mâce (1425) İbn Bişran Emali (118) Hatib Tarih (6/80) Ebu Nuaym Marife (7310) Taberânî Evsat (2/350) Taberânî Musnedu’ş-Şamiyyin (151) Tahavi Şerhu Meani’l-Asar (2552, 2554) İbnu’l-Esir Usdu’l-Gabe (6/427) Mukbil b. Hadi Sahihu’l-Musned (1478)
[2] Muslim'in şartına göre sahih. Hâkim (1/394) Taberânî el-Evail (23) Ahmed (4/103) İbn Ebî Şeybe (2/171, 6/170, 7/262) İbn Ebî Şeybe el-İman (112) Ebû Dâvûd (866) İbn Mâce (1426) Dârimî (1395) Taberânî (2/51) Mervezi Tazimu Kadri’s-Salat (190-191) Ebu’l-Hasen el-Hilaî el-Hilaiyyat (493) Tahavi Şerhu Muşkili’l-Asar (2552) İbn Kani Mu’cemu’s-Sahabe (1/109) Dineveri el-Mucalese (2758) Beyhakî (2/387) Beyhakî Şuabu’l-İman (3/180) İbn Abdilberr et-Temhid (24/79)
[3] Muslim'in şartına göre sahih. Ebû Ya'lâ (7/56, 7/154) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (7/145) Taberânî Evsat (2/240, 4/127) Mervezi Tazimu Kadri’s-Salat (193) Ebu Abdillah İbn Mende Meclis Min Emali (14) el-Esbehani et-Tergib (2005) Haris b. Ebi Usame Musned (105) et-Tusi Mustahrac Ale’t-Tirmizî (398) el-Elbani es-Sahiha (1358)
[4] Buhârî'nin şartına göre sahih. Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (8/243) Taberânî (18/22) Taberânî Musnedu’ş-Şamiyyin (2549) İbn Ebi Hayseme Tarih (1522) Ebu Nuaym Marife (5533) İbn Ebî Âsım el-Âhad ve'l-Mesânî (2409) el-Elbani es-Sahiha (2350, 3186)
[5] Buhârî'nin şartına göre sahih. Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (1/311)

26 Aralık 2019 Perşembe

Günahkârlara Muamele Şekli

Günahkârlara Muamele Şekli

Günahtan kurtulan beşer yoktur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
كلُّ بَنِي آدَمَ خَطَّاءٌ، وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ
Her âdemoğlu hata edicidir ve hata edenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.”[1]
Lakin bize gereken nasihatleşmektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَالْعَصْرِ * إِنَّ الإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ * إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
And olsun asra, Gerçekten, insan kesin ziyandadır. İman edip salih amel işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr suresi)

Günahkârlara Muamelenin Kuralları

1- Kıble ehlinden kimseyi helal saymadığı günah sebebiyle tekfir etmemek:

Tahavî şöyle demiştir: “Günahkâr kimse, büyük bir günah işlemiş olsa dahi tekfir edilmez, ona lanet edilmez, onun aleyhinde şeytana yardımcı olmayız. Bir adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e içki haddi olarak sopa vurulması için getirilmişti. O buna müptela olmuştu ve bu işi yineledi. Yine getirilince ona sopa vuruldu. Topluluktan bir adam:
“Allah’ım ona lanet et! Ne de çok getiriliyor” deyinde Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Ona lanet etme. Vallahi ben onun ancak Allah’ı ve rasulünü sevdiğini biliyorum.”[2]
 Ebû Hureyre radıyallahu anh’den: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
كَانَ فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ رَجُلَانِ كَانَ أَحَدُهُمَا مُجْتَهِدًا فِي الْعِبَادَةِ وَكَانَ الْآخَرُ مُسْرِفًا عَلَى نَفْسِهِ فَكَانَا مُتَآخِيَيْنِ فَكَانَ الْمُجْتَهِدُ لَا يَزَالُ يَرَى الْآخَرَ عَلَى ذَنْبٍ فَيَقُولُ يَا هَذَا أَقْصِرْ فَيَقُولُ خَلِّنِي وَرَبِّي أَبُعِثْتَ عَلَيَّ رَقِيبًا؟ قَالَ إِلَى أَنْ رَآهُ يَوْمًا عَلَى ذَنْبٍ اسْتَعْظَمَهُ فَقَالَ لَهُ وَيْحَكَ أَقْصِرْ قَالَ خَلِّنِي وَرَبِّي أَبُعِثْتَ عَلَيَّ رَقِيبًا قَالَ فَقَالَ وَاللهِ لَا يَغْفِرُ اللهُ لَكَ أَوْ لَا يُدْخِلُكَ اللهُ الْجَنَّةَ أَبَدًا قَالَ أَحَدُهُمَا قَالَ فَبَعَثَ اللهُ إِلَيْهِمَا مَلَكًا فَقَبَضَ أَرْوَاحَهُمَا وَاجْتَمَعَا عِنْدَهُ فَقَالَ لِلْمُذْنِبِ اذْهَبْ فَادْخُلِ الْجَنَّةَ بِرَحْمَتِي وَقَالَ لِلْآخَرِ أَكُنْتَ بِي عَالِمًا أَكُنْتَ عَلَى مَا فِي يَدِي قَادِرًا اذْهَبُوا بِهِ إِلَى النَّارِ قَالَ فَوَالَّذِي نَفْسُ أَبِي الْقَاسِمِ بِيَدِهِ لَتَكَلَّمَ بِكَلِمَةٍ أَوْبَقَتْ دُنْيَاهُ وَآخِرَتَهُ
İsrailoğullarında iki adam vardı. Bunlardan birisi ibadette çok gayret gösterir, diğeri ise nefsine karşı israf ederdi (yani günahkâr idi.) Bu ikisi kardeş idiler. Abid olan, diğerini hep günah üzerinde görürdü ve şöyle derdi:
“Ey şuradaki! (günahtan) geri dur!” O da:
“Beni Rabbime bırak, bana bekçi olarak mı gönderildin?” derdi. Nihayet bir gün onu büyük saydığı bir günah üzerinde görünce:
“Sana yazıklar olsun! Geri dur” dedi. O da:
“Beni Rabbime bırak, üzerime bekçi mi gönderildin?” dedi. Adam:
“Vallahi Allah seni bağışlamaz” veya “Allah seni asla cennete sokmaz” dedi. Bu iki sözden birini söyledi. Allah onlara bir melek gönderdi. İkisinin de ruhlarını aldı ve Allah katında bir araya getirildiler. Günahkâr olana:
“Git, rahmetimle cennete gir” buyurdu. Diğerine de:
“Sen benim hakkımda âlim misin? Sen benim elimdekine kadir misin? Bunu cehenneme götürün” buyurdu. Ebu’l-Kasım’ın nefsi elinde olana yemin ederim ki muhakkak o dünyasını ve ahiretini mahveden bir söz söylemiştir.”[3]

2- Günahkârın şahsına değil çirkin fiiline buğz edilir:

Ebu’d-Derdâ radiyallahu anh’den: “Bir adam bir günaha düşmüştü. Ona sövüyorlardı. Bunun üzerine dedi ki:
أَرَأَيْتُم لَو وجدتموه فِي قليب ألم تَكُونُوا مستخرجيه؟ قَالُوا بلَى قَالَ فَلَا تسبوا أَخَاكُم واحمدوا اللَّه الَّذِي عافاكم قَالُوا أَفلا تبْغضهُ؟ قَالَ إِنَّمَا أبْغض عمله فَإِذا تَركه فَهُوَ أخي
“Ne dersiniz, şayet onu bir kuyuda bulsanız çıkarmaz mısınız?” Onlar da:
“Evet” dediler. Ebu’d-Derda radiyallahu anh dedi ki:
“Kardeşinize sövmeyin. Allah sizi bu günahtan afiyette kıldığı için hamd edin.” Dediler ki:
“Ona buğzetmiyor musun?” Dedi ki:
“Onun ancak ameline buğzederim. O günahı terk ettiğinde kardeşimdir.”[4]
* Sapık bir cehennem fırkası olan Mürcie’ye göre iman artmaz ve eksilmez. Bu yüzden mürcieye göre günahkar kimse kamil iman sahibidir ve ona buğz ve hecr uygulamazlar.
Ehl-i sünnete göre ise iman artar ve eksilir. Günahkar kimse eksik bir imana sahiptir. Onun günah olan fiilinden buğz edilir ve açıktan işlediği günahı terk edinceye kadar ona hecr uygulanır.
 Ebu Sa’lebe el-Huşenî radıyallahu anh’den: “Bir adam parmağında altından bir yüzük bulunduğu halde Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına oturdu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem elindeki değnekle adamın eline vurdu. Sonra da adama gereken önemi göstermedi. Adam da yüzüğünü çıkarıp attı…”[5]
Ebû Said el-Hudrî radıyallahu anh’den: “Bir adam parmağında altından bir yüzük olduğu halde Necran’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem yüzüğü görünce adamdan yüz çevirdi. Adam da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hiçbir şey soramadı. Bunun üzerine adam, hanımının yanına geri döndü ve ona durumu anlattı. Hanımı:
“Sende bir hal var. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına dön ve yüzüğü de at” dedi. Adam gelip Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına girmek için izin istedi. Ona izin verdi. Adam selam verdi, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de selamı aldı. Adam:
“Ey Allah’ın rasulü! Benden niçin yüz çevirdin?” diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
Sen bana parmağında ateşten bir kor tanesi olduğun halde geldin.” Buyurdu. Adam:
“Ey Allah’ın rasulü! O halde ben şu anda size pekçok ateş koru getirdim” dedi. Zira adam bahreyn’den süslü eşyalar getirmişti. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
Getirdiğin şeyler bizden bir şeyi zenginleştirecek değildir ve bizim yanımızda Harre’nin taşlarından farksızdır. Fakat onlar dünya hayatının geçimliğidir” buyurdu. Adam:
“O halde ashabının içerisinde bana mazeret beyan et ki, senin herhangi bir şey sebebiyle bana kızdığını sanmasınlar” dedi. Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ayağa kalkıp adama mazeret beyan etti ve aralarında geçen durumun yüzükle ilgili olduğunu bildirdi. Adam: “O halde yüzüğü neden yaptırayım?” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
Demir, gümüş veya tunçtan” buyurdu.”[6]
Aişe radıyallahu anha kendisinin yanında kalan bir ailenin evinde tavla olduğunu öğrenince: “Eğer o tavlayı çıkarmazsanız, ben sizi evimden kovacağım” demiştir.[7]
Ömer radıyallahu anh, Ebu Bekr radıyallahu anh’ın kızkardeşini ölü ardından feryatla ağladığı için yanından uzaklaştırmıştır.[8]

3- Günahını açıktan işlemeyen kimsenin günahlarını örtmek

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَلَا تَجَسَّسُوا
Birbirinizin gizli kusurlarını araştırmayın.” (Hucurat 12)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ
Kim bir müslümanın (ayıbını, günahını) örterse Allah da onun (ayıbını, günahını) örter.”[9]
Muaviye radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
إِنَّكَ إِنِ اتَّبَعْتَ عَوْرَاتِ النَّاسِ أَفْسَدْتَهُمْ أَوْ كِدْتَ أَنْ تُفْسِدَهُمْ
Şayet sen müslümanların kusurlarını araştıracak olursan onları kötülüğe sevk etmiş olursun.”[10]
İbn Mes’ud radıyallahu anh’e bir adam getirildi ve: “Bu falancadır, sakalından şarap damlıyor” denildi. Bunun üzerine o şöyle dedi: “Bize gizli kusurları araştırmamız yasaklandı. Ancak aşikâr bir kusur görürsek o zaman gereğini yaparız.”[11]
Bera radıyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bize hutbe verdi hatta perde arkasında olan kızlar dahi işitti. Yüksek sesle seslenerek şöyle buyurdu:
خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَتَّى أَسْمَعَ الْعَوَاتِقَ فِي خُدُورِهِنَّ فَنَادَى بِأَعْلَى صَوْتِهِ يَا مَعْشَرَ مَنْ آمَنَ بِلِسَانِهِ وَلَمْ يَخْلُصِ الإِيمَانُ إِلَى قَلْبِهِ لا تَغْتَابُوا الْمُسْلِمِينَ وَلا تَتَّبِعُوا عَوَرَاتِهِمْ فَإِنَّهُ مَنْ يَتَّبِعْ عَوْرَةَ أَخِيهِ اتَّبَعَ اللَّهُ عَوْرَتَهُ وَمَنِ اتَّبَعَ عَوْرَتَهُ فَضَحَهُ فِي جَوْفِ بَيْتِهِ
Ey diliyle iman etmiş fakat kalplerine iman ulaşmamış topluluk! Müslümanları gıybet etmeyin! Onların ayıplarını araştırmayın! Zira kim kardeşinin ayıbını araştırırsa Allah da onun ayıbını takip eder ve evinin ortasında dahi olsa onu rezil eder.”[12]

4- Günahkârın açıktan işlediği günaha güç yettiği kadar engel olunur:

Enes b. Mâlik radıyallahu anh’den: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
انْصُرْ أَخَاكَ ظَالِمًا أَوْ مَظْلُومًا قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ هَذَا نَنْصُرُهُ مَظْلُومًا فَكَيْفَ نَنْصُرُهُ ظَالِمًا؟ قَالَ تَأْخُذُ فَوْقَ يَدَيْهِ
Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et.” Dediler ki:
“Ey Allah’ın rasulü! Mazluma yardım ederiz. Peki, zalime nasıl yardım ederiz?” Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Elinin üzerinden tutarsın.”[13]
Cabir radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لْيَنْصُرِ الرَّجُلُ أَخَاهُ ظَالِمًا أَوْ مَظْلُومًا إِنْ كَانَ ظَالِمًا فَلْيَنْهَهُ فَإِنَّهُ لَهُ نَصْرٌ وَإِنْ كَانَ مَظْلُومًا فَلْيَنْصُرْهُ
Kişi kardeşine zalim de olsa, mazlum da olsa yardım etsin. Eğer zalim ise onu yasaklar. Şüphesiz bu ona yardımdır. Eğer mazlumsa da ona yardım eder.”[14]
En-Nu’man b. Beşîr radıyallahu anh’den: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
مَثَلُ القَائِمِ عَلَى حُدُودِ اللَّهِ وَالوَاقِعِ فِيهَا كَمَثَلِ قَوْمٍ اسْتَهَمُوا عَلَى سَفِينَةٍ فَأَصَابَ بَعْضُهُمْ أَعْلاَهَا وَبَعْضُهُمْ أَسْفَلَهَا، فَكَانَ الَّذِينَ فِي أَسْفَلِهَا إِذَا اسْتَقَوْا مِنَ المَاءِ مَرُّوا عَلَى مَنْ فَوْقَهُمْ فَقَالُوا لَوْ أَنَّا خَرَقْنَا فِي نَصِيبِنَا خَرْقًا وَلَمْ نُؤْذِ مَنْ فَوْقَنَا فَإِنْ يَتْرُكُوهُمْ وَمَا أَرَادُوا هَلَكُوا جَمِيعًا وَإِنْ أَخَذُوا عَلَى أَيْدِيهِمْ نَجَوْا وَنَجَوْا جَمِيعًا
Allah’ın sınırlarında duran kimse ile ona düşen kimsenin misâli, denizdeki bir geminin alt ve üst katını kur’a çekerek paylaşan insanların durumuna benzer. Bunlardan kimisine geminin alt kısmı kimine de üst kısmı düşer. Aşağıdakiler su almak için yukarı inip-çıkarlarken yukarıdakilerin yanlarından geçerler. Derler ki: “Biz geminin alt kısmından bir delik açarak suyumuzu oradan alırız, yukarıdakilere eziyet vermemiş oluruz.” Eğer onları istedikleri işi yapmak için bırakırlarsa hepsi birden boğulup ölürler, onlara engel olurlarsa hepsi birden kurtulurlar.[15]
Huzeyfe radıyallahu anh’den: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ المُنْكَرِ أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللَّهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَابًا مِنْهُ ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلَا يُسْتَجَابُ لَكُمْ
Nefsim elinde olana yemin ederim ki elbette ya iyiliği emredecek, kötülüğü yasaklayacaksınız ya da Allah üzerinize kendisinden bir ceza gönderecek de sonra dua edeceksiniz, fakat size icabet edilmeyecek.”[16]
Mu’âz b. Cebel radıyallahu anh’den: Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 
إِنَّكُمْ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ مَا لَمْ تَظْهَرْ فِيكُمْ سَكْرَتَانِ، سَكْرَةُ الْجَهْلِ، وَسَكْرَةُ حُبِّ الْعَيْشِ، وَأَنْتُمْ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ، وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ، وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَإِذَا ظَهَرَ فِيكُمْ حُبُّ الدُّنْيَا فَلَا تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ، وَلَا تَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ، وَلَا تُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ، الْقَائِلُونَ يَوْمَئِذٍ بِالْكِتَابِ، وَالسُّنَّةِ كَالسَّابِقِينَ الْأَوَّلِينَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ، وَالْأَنْصَارِ  
Şüphesiz sizler aranızda iki sarhoşluk ortaya çıkmadığı sürece Rabbinizin açık delili üzere olacaksınız; Cehalet sarhoşluğu ve yaşama sevgisi sarhoşluğu! Sizler iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarsınız. Allah yolunda da cihad edersiniz. Aranızda dünya sevgisi ortaya çıkarsa ne iyiliği emredip kötülükten yasaklarsınız ve ne de Allah yolunda cihad edersiniz! İşte o gün Kitap ve Sünnet ile konuşanlar, Ensâr ve Muhacirlerden öne geçenler gibidirler!”[17]

5- Uyarıdan sonra açıktan işlediği günahında ısrar eden kişiye, akraba dahi olsa hecr uygulanır

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ
Cahillerden yüz çevir” (A’raf 199)
Salim b. Abdillah Şam’lılardan, yanlarında çıngırak bulunan bir topluluğa uğradı ve:
إِنَّ هَذَا يُنْهَى عَنْهُ فَقَالُوا نَحْنُ أَعْلَمُ بِهَذَا مِنْكَ إِنَّمَا يُكْرَهُ الْجُلْجُلُ الْكَبِيرُ فَأَمَّا مِثْلُ هَذَا فَلا بَأْسَ بِهِ فَسَكَتَ سَالِمٌ وَقَالَ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ
“Bu yasaklanmıştır” dedi. Onlar da:
“Biz bunu senden daha iyi biliriz. Çirkin görülen ancak büyük çanlardır. Bu gibi şeylerde ise sakınca yoktur” dediler. Bunun üzerine Salim sustu ve
“Cahillerden yüz çeviriyorum” dedi.[18]
لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى لِسَانِ دَاوُودَ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ ذَلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ * كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ
“İsrail oğullarından kâfir olanlar Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın lisanıyla lanetlenmişlerdir. İşte bu isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyledir. Onlar birbirlerini yaptıkları kötülükten vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları şey gerçekten ne kötüydü.” (Maide 78-79)
Ebu Musâ el-Eşari radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
إِنَّهُ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ إِذَا عَمِلَ فِيهِمُ الْعَامِلُ الْخَطِيئَةَ فَنَهَاهُ النَّاهِي تَعْذِيرًا فَإِذَا كَانَ مِنَ الْغَدِ جَالَسَهُ وَوَاكَلَهُ وَشَارَبَهُ كَأَنَّهُ لَمْ يَرَهُ عَلَى خَطِيئَةٍ بِالْأَمْسِ فَلَمَّا رَأَى اللَّهُ - تَعَالَى - ذَلِكَ مِنْهُمْ ضَرَبَ قُلُوبَ بَعْضِهِمْ عَلَى بَعْضٍ عَلَى لِسَانِ دَاوُدَ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ ذَلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلْتَنْهُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ وَلَتَأْخُذُنَّ عَلَى أَيْدِي الْمُسِيءِ وَلَتَأْطُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَطْرًا أَوْ لَيَضْرِبَنَّ اللَّهُ بِقُلُوبِ بَعْضِكُمْ عَلَى بَعْضٍ وَيَلْعَنُكُمْ كَمَا لَعَنَهُمْ
Sizden önce İsrailoğulları günah işleyen birini gördükleri zaman onu ayıplayarak o günahtan yasaklarlardı. İkinci gün de sanki bir gün önce onun günah işlediğini görmemiş gibi onunla oturur, yer ve içerlerdi. Allah onların öyle yaptığını görünce onların kalplerini birbirine karıştırdı ve onları Davud aleyhi's-selâm ve İsa b. Meryem aleyhi's-selâm’ın diliyle lanetledi. Bu onların isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyledir. Nefsim elinde olana yemin olsun ki siz iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ve günah işleyenin elinden tutarak onu zorla hak yola getireceksiniz. Ya da Allah kalplerinizi birbirinize benzetip İsrailoğullarını lanetlediği gibi sizi de lanetleyecektir.”[19]
Ebu Bekre radıyallahu anh Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in taş atmayı yasakladığına dair hadisi anlatırken amcasının oğlu taşı almış ve:
“Bunu mu yasakladı?” diyerek atmış, Ebu Bekre radıyallahu anh de bunun üzerine:
“Dikkat et! Ben sana Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den haber veriyor ve yasakladığını söylüyorum, sen ise hala atıyorsun. Vallahi yaşadığım sürece artık seninle konuşmam” demiştir.[20]
Said b. Cubeyr rahimehullah dedi ki:
أَنَّ قَرِيبًا لِعَبْدِ اللهِ بْنِ مُغَفَّلٍ خَذَفَ قَالَ فَنَهَاهُ وَقَالَ إِنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَنِ الْخَذْفِ وَقَالَ إِنَّهَا لَا تَصِيدُ صَيْدًا وَلَا تَنْكَأُ عَدُوًّا وَلَكِنَّهَا تَكْسِرُ السِّنَّ وَتَفْقَأُ الْعَيْنَ قَالَ فَعَادَ فَقَالَ أُحَدِّثُكَ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَنْهُ ثُمَّ تَخْذِفُ لَا أُكَلِّمُكَ أَبَدًا
“Abdullah b. Mugaffel radiyallahu anh’ın bir akrabası fiske taşı atıyordu. Onu bundan yasakladı ve dedi ki:
“Muhakkak ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem fiske taşı atmaktan yasakladı ve buyurdu ki:
Şüphesiz bu av avlamaz, düşmanı yaralamaz. Lakin diş kırar ve göz çıkarır.” O akrabası yine fiske taşı atınca Abdullah b. Mugaffel radiyallahu anh dedi ki:
“Sana Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bundan yasakladığını söylüyorum, sen yine fiske taşı atıyorsun. Senin asla konuşmayacağım.”[21]
Nevevî, Muslim şerhinde şöyle demiştir: “Bu hadiste, bid’at ehlinden, günahkârlardan ve bildiği halde sünnete karşı çekişenlerden ilişki kesmeye ve bu hecrin (ilişkiyi kesmenin) devamlı olmasının caiz olduğuna delil vardır. Üç günden fazla küs durmak hakkındaki yasak ancak kişinin nefsinin hazzı için olan ve dünya geçimi ile ilgili konulardadır. Bid’at ehli ve benzerlerine gelince, onlardan sürekli olarak alaka kesilir. Bu hadis ve Ka’b b. Malik radiyallahu anh hadisi gibi buna benzer diğer hadisler bu hususu pekiştirmektedir.”[22]
El-Hattabî, Mealimu’s-Sunen’de, Ka’b b. Malik radiyallahu anh’ın Tebük harbinden geri kalan üç kişi hakkındaki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bizimle konuşulmasını yasakladı” hadisini açıklarken şöyle demiştir:
“Müslümanlar arasında üç günden fazla küs durmanın haramlığı bilinmesine rağmen, bu ancak öfke veya geçim haklarında kusur etmek ve din hakkı dışında kalan benzerleri sebebiyledir. Şüphesiz hevâ ve bid’at ehline karşı, onlar tevbeyi ve hakka dönüşü açıkça ortaya koyuncaya kadar zamanlar boyunca sürekli olarak alaka kesilir.”[23]
Başka bir yerde de şöyle der: “Üç günden az olan küskünlüğe gelince, bu ancak kişinin bir kardeşine kızgınlığından dolayı caizdir. Bu konuda üç güne kadar küskünlüğe ruhsat verilmiştir. Bundan fazlası ise tehlikelidir. Babanın çocuğuna, kişinin hanımına ve bu manada olanların küslüğüne gelince, bunun üç günden fazla olmasında sıkıntı yoktur. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hanımlarını bir ay boyunca terk etmiştir.”[24]
Avf b. Tufeyl rahimehullah’tan:
أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ الزُّبَيْرِ قَالَ فِي بَيْعٍ أَوْ عَطَاءٍ أَعْطَتْهُ عَائِشَةُ وَاللَّهِ لَتَنْتَهِيَنَّ عَائِشَةُ أَوْ لَأَحْجُرَنَّ عَلَيْهَا فَقَالَتْ أَهُوَ قَالَ هَذَا؟ قَالُوا نَعَمْ قَالَتْ هُوَ لِلَّهِ عَلَيَّ نَذْرٌ أَنْ لاَ أُكَلِّمَ ابْنَ الزُّبَيْرِ أَبَدًا فَاسْتَشْفَعَ ابْنُ الزُّبَيْرِ إِلَيْهَا حِينَ طَالَتِ الهِجْرَةُ فَقَالَتْ لاَ وَاللَّهِ لاَ أُشَفِّعُ فِيهِ أَبَدًا وَلاَ أَتَحَنَّثُ إِلَى نَذْرِي
“Abdullah b. ez-Zubeyr radiyallahu anhuma Âişe radiyallahu anha’nın bir satışına yahut bir bağışına:
“Allah'a yemin ede­rim ya Aişe bundan vazgeçer yahut onun tasarrufuna engel olurum” dedi Âişe radiyallahu anha:
“Bu sözü o mu söyledi?” dedi.
“Evet!” dediler. Âişe radiyallahu anha dedi ki:
“Onun bu hareketinden dolayı Allah için büyük adak olsun; ebediyyen İbnu’z-Zubeyr'le tek kelime konuşmayacağım.” Âişe radiyallahu anha'nın İbnu’z-Zubeyr'e dargınlığı uzayınca, İbnu’z-Zubeyr radiyallahu anhuma (dargınlığı gidermek için) aracılık istedi. Âişe radiyallahu anha dedi ki:
“Vallahi bunun hakkında asla kimseyi şefaatçi kabul etmem ve asla adağımı da bozmam.”[25]
Hafız İbn Hacer dedi ki: “Buhârî, Aişe radiyallahu anha’nın bu rivayetini burada kaydetmekle, dargınlık hakkındaki yasağın umumi olmadığını, bilakis kendisine hecr uygulanacak kimsenin durumuyla tahsis edilmiş olduğunu açıklamak istemiştir.”[26]
Atâ b. Yesâr rahimehullah’tan: 
أَنَّ مُعَاوِيةَ بْنَ أَبِي سُفْيَانَ بَاعَ سِقَايَةً مِنْ ذَهَبٍ أَوْ وَرِقٍ بِأَكْثَرَ مِنْ وَزْنِهَا فَقَالَ لَهُ أَبُو الدَّرْدَاءَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَنْ مِثْلِ هَذَا إِلا مِثْلا بِمِثْلٍ فَقَالَ لَهُ مُعَاوِيَةُ مَا أَرَى بِهَذَا بَأْسًا فَقَالَ أَبُو الدَّرْدَاءِ مَنْ يَعْذُرُنِي مِنْ مُعَاوِيَةَ؟ أَخْبَرْتُهُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ويُخْبِرُنِي عَنْ رَأْيِهِ لا أُسَاكِنُكَ بِأَرْضٍ أَنْتَ بِهَا ثُمَّ قَدِمَ أَبُو الدَّرْدَاءِ عَلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ فَذَكَرَ لَهُ فَكَتَبَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ إِلَى مُعَاوِيَةَ أَلا تَبِيعُ ذَلِكَ إِلا مِثْلا بِمِثْلٍ وَزْنًا بِوَزْنٍ 
“Muâviye b. Ebi Sufyan, altın veya gümüş su kabını ağırlığından fazla bir fiyatla sattı. Ebu'd-Derdâ radiyallahu anh şöyle dedi:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in, bu gibi alışverişleri misli misline olmadığı için yasaklarken işittim.” Buna karşılık Muâviye radiyallahu anh şu cevabı verdi:
“Bu gibi şeylerde ben bir sakınca görmüyorum.” Bunun üzerine Ebu'd-Derdâ radiyallahu anh dedi ki:
“Muâviye'ye karşı beni savunacak kimse yok mu? Ben ona Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den haber veriyorum, o bana kendi görüşünü söylüyor.” Sonra Muâviye'ye şöyle çıkıştı:
“Senin bulunduğun yerde oturmam!” Sonra Ebu'd-Derdâ radiyallahu anh, Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh'e gelip bu olayı anlattı. Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh de Muâviye'ye:
“Bunu ancak tartıda misli misline olacak şekilde sat. Başka türlü satma!" diye yazdı.”[27]


[1] Hasen. İbn Mâce (4251)
[2] Sahih. Buhârî (6780)
[3] Sahih. Ahmed (3/323) İbn Hibbân (13/21) Ebû Dâvûd (4901) Begavi Şerhu’s-Sunne (4187) İbnu’l-Mubarek Musned (36) İbnu’l-Mubarek Zühd (900) Bezzar (16/244) İbn Ebi'd-Dunyâ Huznu’z-Zan (45) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (156, 378, 631, 3061, 4496)
[4] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ma’mer Cami (880) Begavi Şerhu’s-Sunne (13/137) Ebû Dâvûd Zühd (232) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (1/225) Beyhakî Şuab (5/289) İbn Asakir Tarih (47/177)
[5] Hasen. İbn Hibban (1/410) Tahavi (4/261) Ahmed (4/195) Nesai (8/171)
[6] Sahih. İbn Hibban (7/411) Ahmed (3/14) Nesai (8/170)
[7] Hasen. Malik (Ru’ya 6) Şerhu’s-Sunne (12/385) Buhari Edebu’l-Mufred (1274)
[8] Sahih. Buhari (husumat 5)
[9] Sahih. Buhârî (2442) Muslim (6743)
[10] Sahih. Ebu Davud (4888) İbn Hibban (13/72) Ebu Ya’la (13/382)
[11] Sahih. Ebu Davud (4890) Abdurrazzak (10/232) Taberani (9/350)
[12] Sahih. Ebu Ya’la (3/237) Ebu Nuaym Sıfatu’n-Nifak (2) Ebu Nuaym Delail (356) Temmam, Fevaid (242) Şecerî, Emali (2510-2511) Abdulhalık eş-Şehami, Erbain (39) Ru’yani, Musned (305) İbn Ebi’d-Dunya el-Gıybet (28) İbn Ebi’d-Dunya es-Samt (167) Ebu’ş-Şeyh, et-Tevbih (87) Beyhakî, Şuab (7/108, 521)
[13] Sahih. Buhârî (2444)
[14] Sahih. Muslim (2584)
[15] Sahih. Buhari (2493)
[16] Hasen. Tirmizî (2169)
[17] Sahih ligayrihi. Bezzâr, (7/80) el-Esbehani et-Tergib ve’t-Terhib (290) İbn Vaddah el-Bid’a (220) Mizzî Tehzîbu’l-Kemâl (3/221) 
* Enes radiyallahu anh’den: Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (8/49) Ebu’ş-Şeyh el-Emsal (233) İbn Vaddah el-Bid’a (190) İbn Ebi’d-Dunya Zemmu’d-Dunya (462) İbn Ebi’d-Dunya ez-Zuhd (533) İbn Ebi’d-Dunya el-Emru bi’l-Ma’ruf (30)
* Aişe radiyallahu anha’dan: Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (8/48) Deylemi (4293) İbn Ebi’d-Dunya el-Ukubât (79)
* Medain’li bir şeyten: İbn Ebi’d-Dunya el-Emru bi’l-Ma’ruf (94) Hakîm et-Tirmizî Nevadiru’l-Usul (1016) Takiyuddin el-Makdisi el-Emru bi’l-Ma’ruf (85)
[18] Sahih. İbn Ebî Hâtim Tefsir (8688)
[19] Sahih. Tahavî Şerhu Muşkili’l-Asar (1163) Heysemî Mecmau’z-Zevaid (7/269) Taberani sahihin ravileri ile rivayet etmiştir.
İbn Mes’ud radıyallahu anh’den şahidi için bkz.: Abdurrazzak Tesfir, (1/194) Ahmed (3713) Ebû Dâvûd (4336) Tirmizî (3048) İbn Mâce (4006) Taberî (8/589) İbn Ebî Hâtim (6661)  Taberânî (10264)
[20] Sahih. Ahmed (5/46)
[21] Sahih. Muslim (1954)
[22] Nevevi Şerhu Muslim (4/622)
[23] Mealimu’s-Sunen (7/5, 4432 nolu hadisin açıklaması)
[24] Mealimu’s-Sunen (7/231, 4742 nolu hadisin açıklaması)
[25] Sahih. Buhârî (6073)
[26] Fethu’l-Bari (10/492)
[27] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. El-Cevherî Musnedu’l-Muvatta (348) Malik Muvatta (2/634) Şafii Sunen (223) Şafii Musned (s.242) Nesâî (4572) İbn Batta el-İbane (1/257) Begavi Şerhu’s-Sunne (1060) Herevi Zemmu’l-Kelam (294) İbnu’l-Munzir el-Evsat (8041) Beyhakî (5/280)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)