Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı

Pazartesi
Saat 20:00 Sahih Tefsir Şerhi (Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)

Çarşamba
Saat 20:00 ez-Zeberced Şerhi (Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)
Saat 21:30 Hadis Usulü 1. Seviye (Mustalah İlmi - Muderris: Ebu Leylâ)

Cumartesi
Saat: 19:00 Hadis Usulü 4. Seviye (İlmi Meseleleri Tahkikte Hadis Ehlinin Menheci)
Saat: 20:30 el-Albaniyyât Şerhi


6 Kasım 2018 Salı

Yine Ebu Hanife Meselesi


Satılmış bazıları tarafından yalan yanlış bilgilerle aleyhimde doldurulmuş bazı kimseler, Ebu Hanife Hakkında Sahih Gerçekler adlı risalemde zikrettiğim bazı rivayetler hakkında yapılan itirazları, mahiyetlerinin de ne olduğu hakkında hiçbir fikirleri olmaksızın, öne sürerek itiraz ediyorlar. Öyle ki adı geçen risalemi de iyi okumamışlar, kör bir taassup ile, ne kendi söylediklerinin ne olduğunu biliyorlar, ne de verdiğim cevabı anlayabiliyorlar.

Risalede aktardığım her rivayetin isnadlarının geçtiği kaynağı zikrettim ve isnadların sıhhat durumuna dair hükmünü belirttim. Özet bir risale olması amacıyla hazırlandığı için isnadlar ve ricali tek tek zikredilmemiştir. Zira arap dilini bilenler ve ilim dilinden anlayanlar için müracaat kaynaklarını zaten vermiş bulunuyorum. Lakin bana itiraz cüretinde bulunan safdillerin dikkat etmedikleri bir şey var. Hangi hocalardan naklediyorlarsa artık, kendilerine bu malzemeleri verenler hakikati çok iyi biliyorlar, verdiğim kaynaklarda ne olduğunu da iyi biliyorlar, fakat cahilleri kandırmak için ilmi olarak hiçbir değeri olmayan çürük bir takım kelamlar sunuyorlar, cahiller de bunu ilim zannediyor.

Satılmış saptırıcıların, arapça ve hadis usulü bilmeyen kimseleri aldatmak için kullandıkları birkaç argümanı kısaca açıklayayım ki, aldatılmış asalaklar papağan gibi aynı malzemelerle karşıma çıkıp durmasınlar:

1- El-Evzaî rahimehullah’ın Ebu Hanife hakkında söylediği şu sözün zayıf olduğunu iddia etmişler:

Seleme b. Kulsum’den: el-Evzaî rahimehullah, Ebu Hanife vefat edince şöyle demiştir:

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَمَاتَهُ، كَانَ يَنْقُضُ عُرَى الإِسْلاَمِ عُرْوَةً، عُرْوَةً

“Onu öldüren Allah’a hamd olsun. İslam’ın bağlarını ilmek ilmek çözüyordu.”[1]

Saptırıcının birisi, verdiğim kaynaklardan yalnızca muteahhir olanlardan el-Hatib el-Bağdadi’nin isnadını söz konusu etmiş ve bu rivayetin aslu senedinden bahsetmeyip, Hatib el-Bağdadi’ye ulaşan müteahhir bir iki ravi hakkında değerlendirmeler sunmaya çalışmış. Halbuki öncelikle rivayetin aslu senedi olan ricale baklamalıydı. Verdiğim kaynaklarda mesela Abdullah b. Ahmed’in isnadı; İbrahim b. Said (el-Cevherî) – Ebu Tevbe (er-Rabî b. Nafi) – Seleme b. Kulsum şeklindedir.

Seleme b. Kulsum sebebiyle Şeyh Mukbil b. Hadi bu isnada hasen demiştir, ben de hasen dedim.  Diğer ravileri ise sahihin ricalidir.

Hatta bunun sahih ligayrihi olduğunu söylerim, çünkü Seleme b. Kulsum, el-Evzai’den bunu rivayette tek kalmamış, sika bir ravi olan Muhammed b. Kesir es-San’anî el-Masisî ona mutabaat etmiştir. Ukayli’nin ve Abdullah b. Ahmed’in diğer rivayetinde; Muhammed b. Kesir, el-Evzai’den aynısını rivayet etmiştir. Ukaylî’nin isnadı sahihtir. Yine Hatib el-Bağdadi’nin rivayetinde Suleyman el-Halebî, el-Evzai’den ikinci cümleyle aynısını rivayet etmiştir.

Lakin tuhaf olanı, kimliği meçhul saptırıcı, Seleme b. Kulsum hakkında Darekutni’nin “çok yanılır” dediğini, Ebu Muaz’dan başkasının onu güvenilir bulmadığını (!), rivayetin zayıf olduğunu vs. ipe sapa gelmez şeyler iddia etmiş.

Hafız el-Mizzî’nin Tehzibu’l-Kemal’de (no: 2466) Seleme b. Kulsum hakkında söylediği şeyi burada arapça lafzıyla aktarıyorum, - böyle istemişler çünkü –

قال أبو زرعة الدمشقى: قلت لأبى اليمان: ما تقول فى سلمة بن كلثوم ؟ قال ثقة كان يقاس بالأوزاعى  وقال أبو توبة: حدثنا سلمة بن كلثوم و كان من العابدين ولم يكن فى أصحاب الأوزاعى أهيأ منه

“Ebu Zur’a ed-Dimeşki dedi ki: “Ebu’l-Yeman’a: “Seleme b. Kulsum hakkında ne dersin?” dedim. Dedi ki: “Sikadır. O el-Evzai ile kıyaslanırdı.” Ebu Tevbe dedi ki: “Bize Seleme b. Kulsum tahdis etti, o abidlerden idi ve el-Evzai’nin ashabı içinde ondan daha düzenlisi yoktu.” Zehebi Tarihu’l-İslam’da (6/431) aynısını nakleder.

Hafız İbn Hacer et-Tehzib’de “saduk” demiş, Zehebi ise el-Kaşif’te “Sika, nebil” demiştir. Nitekim İbn Hacer, et-Telhisu’l-Habir’de (2/264) isnadında Seleme b. Kulsum’un bulunduğu hadis hakkında: “İsnadın zahiri sahihtir, bütün ravileri sikadır” demiştir.

Alauddin İbn Moğultay, İkmalu Tehzibi’l-Kemal’de (no:2133) şöyle der:

ذكره ابن خلفون في «الثقات»، وقال أبو عمر بن عبد البر: ثقة.

“İbn Halfun, es-Sikat’ta zikretti ve Ebu Ömer İbn Abdilber dedi ki: “Sikadır”

Böylece Seleme b. Kulsum’u zayıf saymaya çalışmaları da çöpe gitmiştir.

Muhtasar olarak hazırladığım risalemde isnadları ve ravileri tek tek zikretmedim. Verdiğim kaynakları incelemekten üşenerek, isnad zincirlerini ve ravi değerlendirmeleri görmek isteyenler, Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah’ın Neşru’s-Sahife adlı kitabına da bakabilirler.

2- Ebu Hanife hakkında Yahya b. Main’in sika dediğini iddia etmeye devam ediyorlar. Halbuki risalemde bu iddianın doğru olmadığını açıklamıştım. Okumamışlar, tekrar edeyim:

Menakıbu Ebi Hanife adıyla yayınlanan ve Türkçeye de tercüme edilen esere gelince, bu eser, yayınlanan şekliyle Zehebi'ye ait değildir. Bildiğim kadarıyla Zehebi'nin aynı isimdeki orijinal eseri kayıptır. Ebul-Vefa Efgani Zehebi'nin eserlerinden derleme yaparak Zehebi'nin verdiği isimle yayınlamış ve Ebu Hanife'ye aşırı taassubuyla bilinen M. Zahid el-Kevserî eserin orijinal olmadığıyla ilgili bir açıklama yapmaksızın tedlis yaparak Efgani'nin derlemesini tahkik etmiştir. Bu derleme risalede yalnızca Ebu Hanife'nin fıkhî re'ylerini, ibadetlerini vs. öven kimselerin nakline yer vermiş, re'yi konusunda onu eleştiren rivayetler ile hadisteki zayıflığı ve akidesinin bozukluğu hakkında nakledilenlere değinmemiştir. Yine Kevseri, tahkikinde Ebu Hanife'yi öven sözlerin isnadlarının sıhhatini tahkike hiç girmemiştir.

Mesela Yahya b. Main'in Ebu Hanife hakkında "sika" dediği ve övdüğüne dair rivayet zayıf bir ravi olan Muhammed b. Sa'd el-Avfî yoluyla gelmiştir.

Yahya b. Main’in Ebu Hanife hakkında sika dediğine dair rivayetlerin isnadını Hatibu’l-Bağdadi Tarih’inde (13/449) zikretmiştir. Bu rivayetler içinde sahih olanı, Yahya b. Main’in yanında Ebu Hanife hakkında “kezzab” denilince, İbn Main Ebu Hanife’nin yalancı olmadığını, saduk olduğunu, fakat hadis şeyhlerinden olmadığını söylemiştir. Yani İbn Main yalnızca Ebu Hanife’nin yalancılıkla nitelenmesine karşı çıkmış, hadiste zayıf oluşunu da belirtmiştir.

İbn Main’in Ebu Hanife hakkında “la be’se bih” dediği sözüne gelince, bunun isnadında Cafer b. Durustuye zayıftır. Hanefi mutaassıpları bu sözü de eksik naklettikleri için bu bir ta’dil zannediliyor! Bu rivayette İbn Main: “Ebu Hanife sıdk ehlindendir, yalanla itham edilmedi”, diğer rivayette: “onda beis yok, yalan söylemezdi ” demiştir. Görüldüğü gibi bu tadil sözü Ebu Hanife’nin adaleti hakkındadır, hıfzı hakkında değildir. Bu da Ebu Hanife’nin zayıf olduğunu, ancak şiddetli zayıflardan, metruk ravilerden olmadığını ifade eder. Lakin belirttiğim gibi Yahya b. Main’e kadar ulaşan isnadı zayıftır.

Yahya b. Main’in Ebu Hanife hakkında “sikatun, sikatun” lafzıyla ta’diline dair rivayet uydurmadır. İsnadında Ahmed b. es-Salt el-Himmani (Ahmed b. Atiyye diye meşhurdur) yalancıdır. Ahmed b. Salt’ın Yahya b. Main’den Ebu Hanife’yi tevsik ettiğine dair birkaç rivayeti de vardır. Bunlar yalandır. Nitekim Hatib el-Bağdadi bu nakillerin ardından: “Ahmed b. es-Salt sika değildir” diyerek uyarmıştır.

Salih b. Muhammed Cezere el-Esedi’nin Yahya b. Main’den nakline dair meçhul sigayla yapılan rivayetin isnadını ise hiçbir yerde bulamadım. Bunu nakleden herkes, İbn Hacer, Zehebi veya Mizzi’nin muallak olarak zikrettiği bu rivayeti isnadsız olarak nakletmekle yetinmişlerdir.

Yahya b. Main'den sahih olarak, isnadıyla gelen rivayet ise Ebu Hanife hakkında "zayıf" diğer bir sahih rivayette: “Ebu Hanife mürcie idi, bidatine davet edenlerden idi ve hadiste bir şey değildir”, diğer bir sahih rivayette de: “Ebu Hanife’den hadis yazılmaz” dediğine dair rivayettir.

Sonuç olarak, Ebu Hanife’yi hadis konusunda hiçbir imam ta’dil etmemiş, bu konuda sahih bir rivayet gelmemiştir. Abdullah b. Suleyman b. el-Eş’as, hadis imamlarının Ebu Hanife’yi cerh etme hususunda icma ettiklerini nakleder. Bunu Şeyh Mukbil b. Hadi Neşru’s-Sahife’de (s.302) zikretmiştir.

Ebu Hanife hadisteki zayıflığını bizzat kendisi de itiraf etmiştir. Tirmizî, İlelulKebir’de (2/447) sahih bir isnad ile Ebu Hanife’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Size rivayet ettiğim hadislerin genelinde hata vardır.”  Hanefi hadis hafızlarından Zeylai de “alışveriş ve şart” ile ilgili hadisten bahsederken Ebu Hanife’nin hadiste zayıf olduğunu itiraf etmiştir.

Maalesef bu meselede yazan yazarlar ya taassup sebebiyle, ya toplumun tepkisinden korkusundan çekindiklerinden, ya da cahilliklerinden, Ebu Hanife hakkında adil davranmıyorlar! Diğer bazıları da: “Ebu Hanife yahudi idi” gibi aşırı, Ebu Hanife’nin cerhi hakkında sahih olmayan rivayetleri de kullanmak suretiyle, bazen “Ebu Cife” diye hakaret ederek cerh zikretmektedirler. Bu yazarlardan insaflı olanı: “Hanefilerden özür dilemek söylemeliyim ki, hadis imamları Ebu Hanife’nin hadiste zayıf olduğunu söylemiştir” diyor.

Devamı ve öncesi için adı geçen risaleme bakınız.
Bu da asalaklara (üzerine uyan herkes alınabilir):
Eşşek olursanız semer vuran çok olur! Ben uyarmaktan bıktım, siz aldatılmaktan bıkmadınız! Risalem, okumak isteyenler için ortada, indiriyorsunuz, ama okumuyorsunuz, size kim ne hedef göstermişse kör kör saldırıyorsunuz! Güya Ebu Hanife'ye kafir demişim, daha neler neler… Önce okuyun, ne dediğimi kendiniz görün, siz de anlayabilirsiniz merak etmeyin, yazdıklarımı anlamak için aldatıcıların tefsirlerine ihtiyacınız yok. Sonra kendiniz pişman ve rezil olursunuz. Bilin ki, Ebu Hanife hakkında işlerine gelmeyen bir çok gerçekleri sizden gizleyenler, akidevî ve amelî bir çok konuları da gizleyip saptıran yalancı kimselerdir.



[1] Hasen. Abdullah b. Ahmed es-Sunne (1/207) İbn Hibban Mecruhin (3/66) Hatib Tarih (13/418) İbn Adiy el-Kamil (7/8) Ukayli ed-Duafa (4/268) Mukbil b. Hadi Neşru’s-Sahife (s.309)

4 Kasım 2018 Pazar

Hicret'i İnkâr Edenlere el-Elbani'nin Cevabı

Daha önce el-Elbani rahimehullah’ın “Fetihten sonra hicret yoktur” hadisini öne sürerek hicreti inkâr eden bazı muasır bid’atçilere verdiği cevabın tercümesini aktarmıştım. Ne hikmettir ki, selefin “Bid’ate sapanlardan anlayış alınır” sözünü doğrular şekilde bazı geri zekalılar el-Elbani’nin bu fetvasını tam aksi istikamette yorumlayarak, hicret gibi, nas ve icma ile sabit olan önemli bir din esasını inkara kalkışarak zındıklaşmışlardır! Konu hakkındaki nas ve icma gayet açık olmakla beraber, şeytanın askerlerinin Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın adını da bu batıl hevalarına uydurmalarına mani olmak adına, el-Elbani rahimehullah’ın bu konudaki başka bir ifadesini kısaca özetleyerek aktaracağım:
El-Elbani es-Sahiha’da şöyle demiştir: “Hafız İbn Kesir Tefsir’inde (1/542 Nisa suresi 97-100 ayetleri) dedi ki: “Bu ayeti kerime müşriklerin arasında yaşayan herkes hakkında geneldir. Bu, hicrete gücü yeten ve (bulunduğu beldede) dini ikame etmeye imkânı olmayan her kes, hicret etmediği takdirde nefsine zulmetmiştir ve bu ayetin nassı ile onun haram işlediğinde icma vardır.”
Alim ve fakih olan kimse bu ayetin umumi ifadesinin küfür beldelerinden hicret etmekten daha fazlasına delalet ettiği hususunda da şüphe etmez. Nitekim İmam Kurtubî rahimehullah Tefsirinde (5/346) açıkça bunu belirtmiş ve şöyle demiştir: “Bu ayette günah işlenen yerlerden de hicret etmek gerektirine delil vardır. Said b. Cubeyr rahimehullah dedi ki:
إذا عمل بالمعاصي في أرض فاخرج منها، وتلا: (ألم تكن أرض الله واسعة فتهاجروا فيها؟
“Bir yerde günahla amel ediliyorsa oradan çık.” Sonra “Allah’ın arzı geniş değil miydi, ordadan hicret etseydiniz ya” (Nisa 97) ayetini okudu.
Bu eseri İbn Ebî Hâtim Tefsir’inde (2/174) sahih isnadla Said b. Cubeyr rahimehullah’tan rivayet etmiştir. Hafız İbn Hacer Fethu’l-Bari’de (8/263) buna işaret ederek diyor ki: “Said b. Cubeyr rahimehullah bu ayetten günah işlenen yerden hicret etmenin vacip olduğunu istinbat etmiştir.”
Nitekim bazı cahil hatipler, doktorlar ve prof.lar Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Fetihten sonra hicret yoktur” hadisinin hicreti mutlak olarak nesh ettiğini zannetmişlerdir. Bu kitap, sünnet ve imamların sözleri hakkında utanç verici bir cahilliktir. Nitekim ilim iddia eden bir prof. ile aramda geçen bir münakaşada onun bunu zikrettiğini işittim! Az önce işaret ettiğim hatip, tevbenin kesilmeyeceğini açıkça bildiren hadisi “Hicret tevbe kesilmedikçe devam eder, tevbe kapısı da kıyamet gününe kadar açıktır…” şeklinde zikredince cevabı yeterli bulmadı. Bu yüzden değerli okuyuculara Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin zikredilen iki hadis arasında çelişki olmadığı hakkında söylediklerini aktaracağım. Mecmuu’l-Fetava’da (18/281) diyor ki:
“Her ikisi de haktır. Birincisi belli bir zamanla sınırlı hicretin kastedildiği hadistir. Bu da Mekke’den ve başka arap bölgelerinden Medine’ye hicret hakkındadır. Zira bu hicret, Mekke ve diğer küfür diyarı olan bölgelerde yaşayanlar hakkında meşru idi. O zamanlar iman Medine’de idi. Daru’l-Küfürden, Daru’l-İslam’a hicret, gücü yeten herkese farzdır. Mekke feth edilince orası Daru’l-İslam halinde geldi ve araplar İslama girdiler. Bu bölge de tamamen daru’l-islam haline geldi.
Fetihten sonra hicret yoktur” hadisi, bir yerin daru’l-küfür veya daru’l-iman olmasıyla alakalıdır. Bu ayrılmaz bir sıfat değildir. Bilakis orada yaşayanların durumuna göre değişken bir sıfattır. Sakinleri takvalı mü’minler olan bir yer, o vakit Allah dostlarının diyarıdır. Sakinleri belli bir vakitte kafirler olan yerler daru’l-küfürdür. Sakinleri fasıklardan oluşan bir dönemde bu yer daru’l-fısk /günah diyarıdır. Eğer bu yerin halkının durumları değişirse, diyarın hükmü de buna göre olur. Yine mescidin halkı sarhoşlara dönüşürse orası daru’l-fısk, daru’z-Zulm veya Allah’a ortak koşulan bir kiliseye dönüşür.  Yine meyhane daru’l-fısk iken Allah’a ibadet edilen bir mescide dönüştürülürse durum buna göre olur. Yine salih bir adam bir fasıka veya mü’min bir adam bir kafire dönüşebildiği gibi bunun aksi de söz konusu olabilir. Her biri duruma göre değişir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Allah iman etmiş ve mutmain bir karyeyi misal verdi…” Ayet Mekke’de nazil olmuştur. O zamanlar orası küfür diyarı iken bu belde en üstün ve Allah’ın en sevdiği bölge olmaya devam ediyordu. Ancak küfür diyarı derken orada yaşayanlar kastedilmektedir. Nitekim Tirmizî merfuan rivayet ediyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’yi kastederek şöyle buyurdu: “Vallahi sen Allah’ın en üstün arzısın ve Allah’ın en sevdiği yersin. Şayet beni kavmim senden çıkarmasaydı ben çıkmazdım.” (İsnadı sahihtir. Bkz.: Tahricu’l-Mişkat 2725)
Diğer rivayette: “Allah’ın en hayırlı arzı ve Allah’ın bana en sevimli olan arzı” lafzıyla gelmiştir. Böylece Allah’a ve rasulüne en sevimli yerin Mekke olduğu ortadadır. Medine’de kaldığı yer ve onunla beraber kalan müm’inlerin hicret diyarı olduğu için Medine Mekke’den daha üstündü. Bu yüzden sınırlarda nöbet tutmak, Mekke ve Medine’de yaşamaktan da üstündür. Nitekim Sahih’te sabit olduğu üzere: “Allah yolunda bir gün ve bir gece nöbet tutmak, bir aylık oruç ve gece kıyamından üstündür. Kim nöbette iken ölürse mücahid olarak ölmüş olur. Ameli ve cennetten rızkı ona devam eder ve fettandan (kabir azabından) emin olur.” (Muslim ve başkaları rivayet etti. Bkz.: İrva (1200)
Sünen’de Osman radiyallahu anh’den, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Bir gün Allah yolunda nöbet tutmak, bin gün başka bölgelerde durmaktan üstündür.” (Tirmizî hasen dedi, Hakim ve Zehebi sahih dediler. El-Muhtare ta’likimde (no:307) tahric ettim)
Ebu Hureyre radiyallahu anh dedi ki: “Alah yolunda bir gece nöbet tutmam benim için kadr gecesini Haceru’l-Esved’in yanında ikame etmemden daha sevimlidir.” (Bilakis bu merfudur. İbn Hibbân ve başkaları sahih isnadla rivayet ettiler es-Sahiha (1068)’de tahric ettim)
Bu yüzden yerin en üstünü her insanın içinde Allah’a ve rasulüne en iyi itaat ettiği yerdir. Bu durumlara göre değişir. İnsan için belli bir yer tayin edilmez. Ancak her insan hakkında, takva, itaat, huşu, hudû ve huzura göre farklı yerler daha üstün olabilir. Nitekim Ebu’d-Derda radiyallahu anh, Selman radiyallahu anh’e:
“Mukaddes arza gel” diye mektup yazınca, Selman radiyallahu anh şöyle cevap yazdı:
“Muhakkak ki arz mukaddes olmaz, ancak kul ameliyle mukaddes olur.” Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Selman ile Ebu’d-Derda radiyallahu anhuma’yı kardeş kılmıştı. Selman radiyallahu anh Ebu’d-Derda’dan genel olarak bir çok konuda daha fakih idi. Bu husus da bunlardan birisidir. Nitekim Allah Teâlâ, Musa aleyhi's-selâm’a şöyle buyurmuştur: “Sana fasıkların diyarını göstereceğiz.” Bu diyar Amalika halkının diyarı idi. Sonra mü’minlerin diyarı haline geldi. Burası, Kur’an’ın arz-ı mukaddese diye gösterdiği, Allah’ın İsrailoğullarını varis kıldığı Mısır diyarıdır. Beldelerin durumları, kulların durumları gibidir. Kişi bazen müslüman, bazen kâfir olur. Bazen mü’min, bazen münafık olur. Bazen iyi ve takva sahibi, bazen fasık, facir ve şakî olur. Aynı şekilde mekânlar da sakinlerine göredir. İnsanın küfür ve günah mekanından iman ve taat mekanına hicret etmesi küfür ve isyandan tevbe ederek iman ve taate dönmesi gibidir. Bu emir kıyamet gününe kadar devam eder. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İman edenler ve bundan sonra hicret eden ve sizinle beraber cihad edenler, işte bunlar sizdendir.” (Enfal 75) Seleften bir topluluk dediler ki: “Kıyamet gününe kadar iman edip hicret ve cihad eden herkes buna dahildir.”
Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sonra Rabbin, zulme uğradıktan sonra hicret eden, sonra savaşan ve sabreden kimseler için, evet Rabbin, onların bu fiillerinden sonra çok bağışlayıcıdır; çok merhametlidir” (Nahl 110) Şeytanın dini hakkında fitneye düşürdüğü veya günaha düşürdüğü, sonra kötülükleri terk ederek nefsiyle ve diğer düşmanlarla cihad eden, iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama ile münafıklarla cihad eden, başına gelen sözlü ve fiillere sabreden herkes bu ayetin kapsamına dahildir. Allah Subhanehu ve Teâlâ en iyi bilendir.”
Diyorum ki (el-Elbanî): “Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın ilminden olan bu hakikat incileri, Allah’ın dinini inkar eden o cahil hatipler, yazarlar ve doktorların ne kadar cahil olduklarını göstermektedir.” (el-Elbani es-Sahiha 6/849-855)

1 Kasım 2018 Perşembe

Muhtaç Olduğumuz "Adamlık"

Muhtaç Olduğumuz "Adamlık"

Kitabı okumak için buraya tıklayın

31 Ekim 2018 Çarşamba

Taylasan Giyenin Selamını Almamak


Ziyad b. Hudeyr el-Esedî rahimehullah dedi ki:

قَدِمْتُ عَلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ وَعَلَيَّ طَيْلَسَانُ وَشَارِبِي عَافٍ فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ فَرَفَعَ رَأْسَهُ فَنَظَرَ إِلَيَّ وَلَمْ يَرُدَّ السَّلَامَ فَانْصَرَفْتُ عَنْهُ فَأَتَيْتُ ابْنَهُ عَاصِمًا فَقُلْتُ لَهُ لَقَدْ رَمَيْت مِنْ أَمِيرِ الْمُؤْمِنِينَ فِي الرَّأْسِ فَقَالَ سَأَكْفِيكَ ذَلِكَ فَلَقِيَ أَبَاهُ فَقَالَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ أَخُوكَ زِيَادُ بْنُ حدير يُسَلِّمُ عَلَيْكَ فَلَمْ تَرُدَّ عَلَيْهِ السَّلَامَ فَقَالَ إِنِّي قَدْ رَأَيْتُ عَلَيْهِ طَيْلَسَانًا وَرَأَيْتُ شَارِبَهُ عَافِيًا قَالَ فَرَجَعَ إِلَيَّ فَأَخْبَرَنِي فَانْطَلَقْتُ فَقَصَصْتُ شَارِبِي وَكَانَ مَعِي بُرْدٌ شَقَقْتُهُ فَجَعَلْتُهُ إِزَارًا وَرِدَاءً ثُمَّ أَقْبَلْتُ إِلَى عُمَرَ فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ، فَقَالَ: وَعَلَيْكَ السَّلَامُ هَذَا أَحْسَنُ مِمَّا كُنْتَ فِيهِ يَا زِيَادُ
“Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh’ın yanına geldim. Üzerimde taylasan vardı ve bıyıklarım uzun idi. Ona selam verdim, başını kaldırıp bana baktı ve selamını almadı. Onun yanından ayrıldım ve oğlu Asım’a geldim. Ona dedim ki:
“Mü’minlerin emiri tarafından başımdan vuruldum.” Dedi ki:
“Senin için aracı olurum.” Babasıyla karşılaşınca dedi ki:
“Ey mü’minlerin emiri! Kardeşin Ziyad b. Hudeyr sana selam vermiş, selamını almamışsın.” Ömer radiyallahu anh dedi ki:
“Ben onun üzerinde taylasan gördüm ve bıyıklarının uzun olduğunu gördüm.” Asım bana döndü ve durumu haber verdi. Hemen bıyıklarımı kısalttım. Yanımda bir bürde vardı, onu iki parça yapıp izar (bel altını örten etek) ve ridâ (omuzların üzerinden atılan atkı) yaptım. Sonra Ömer radiyallahu anh’e gittim ve selam verdim. Dedi ki:
“Ve aleyke’s-Selam! Bu önceki halinden daha güzel ey Ziyad!”[1]
* Taylasan, bugün Arap ülkelerinde sarık yerine adet edindikleri bir musibet olan, başın üzerinden atılan örtülerdir. Yahudilerin dinî kıyafetlerindendir. Aşağıdaki resimlerde görülen şal:

 



[1] Sahih. Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (4/197) Belazuri Ensabu’l-Eşraf (11/206)

30 Ekim 2018 Salı

Fetih’ten Sonra Hicret Yok, Cihad ve Niyet Vardır Hadisi

Polen yayınları arasında çıkan Fethu’l-Bari muhtasarı tercümesinde Sahihu’l-Buhari’deki 4309 nolu hadis şu şekilde tercüme edilmiştir:
عَنْ مُجَاهِدٍ، قُلْتُ لِابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا: إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُهَاجِرَ إِلَى الشَّأْمِ، قَالَ: لاَ هِجْرَةَ، وَلَكِنْ جِهَادٌ، فَانْطَلِقْ فَاعْرِضْ نَفْسَكَ، فَإِنْ وَجَدْتَ شَيْئًا وَإِلَّا رَجَعْتَ
Mucahid: “İbn Ömer radiyallahu anhuma’ya “Ben Şam’a hicret etmek istiyorum” dedim. O: “Hicret yoktur. Fakat cihad vardır. Git kendi durumunu gözden geçir. Eğer (uygun) bir halde olduğunu görürsen (gidersin) değilsen dönersin.”
Evet, eser bu şekilde tercüme edilmiştir ve tercüme metinlerden içtihada kalkışan, ilim ehline müracaattan uzak duran avam bu gibi hatalı tercümeler sebebiyle sapık bid’atçiler haline dönüşmektedir.
Bu yüzden avamın kesinlikle tercüme edilmiş hadis şerh kitapları yerine hayatta olan ilim ehliyle irtibatta olması zorunludur. Avam için hadis şerhi kitapları kadar zararlı bir şey yoktur! Şerh kitaplarından ancak ancak ilim ehli istifade edebilir. Avam ise âlimlerle istişare halinde yalnızca hadis metinleri okumalı, anlamadığı konularda şerh kitaplarına değil, hayatta olan âlimlere müracaat etmelidir.
İnegölde kalplerinde eğrilik bulunan, müteşabihlerin peşinde koşan ve müslümların arasında fitne tohumları ekmek isteyen bazı sapıklar – ki Bursa ve İnegöl fitne ve fesat tarlasıdır, salah eksen fesat biter – yukarıda aktardığım hatalı tercüme sebebiyle yeni bir fitnenin peşine düşmüşlerdir.
Üzerlerine vacip olan şeyleri değil de, ancak üstlerine vazife olmayan konularda, hevâlarına uyan bir delil bulabilme arzusuyla yapılan kısır araştırmanın neticesidir bu. Hâlbuki Allah bu fitne peşinde koşanları daha önce defalarca imtihandan geçirmiş, her defasında fitne tarafında olmayı tercih etmişler, suçları görmezden gelinmiş, yine de ibret almamışlardır.
Onlar görmüyorlar mı ki, her sene, bir yahut iki defa sınanıyorlar da, yine de tövbe etmiyorlar ve ibret almıyorlar” (Tevbe 126)
Gelelim Buhârî’de yer alan İbn Ömer radiyallahu anhuma rivayetine:
İbn Hubeyre “Hicret yoktur. Fakat cihad vardır.” Kavlini şöyle açıklamıştır: “Burada cihadın hicret diye adlandırılmasına karşı çıkma söz konusudur.”[1]
Kastallanî, Zekeriyya el-Ensari ve Bedruddin el-Aynî Buhârî şerhlerinde, “Eğer (uygun) bir halde olduğunu görürsen (gidersin) değilsen dönersin” şeklinde tercüme edilen:  فَإِنْ وَجَدْتَ شَيْئًا وَإِلَّا رَجَعْتَ” kavlini şöyle açıklamıştır: “Kendinde cihad için kuvvet bulursan gidersin, aksi halde bu gücü kendinde bulamazsan geri dönersin.” [2]
Görünen o ki, Fethu’l-Bari mütercimleri İbn Ömer radiyallahu anhuma’nın sözünü anlamamışlar ve bu şekilde hatalı anlayışlara sebep olabilecek şekilde tercüme etmişlerdir.
Doğrusu şudur: “Mucahid rahimehullah Şam’a cihad etmek için gitmek istiyordu. Bunu ifade ederken: “Şam’a hicret etmek istiyorum” dedi. İbn Ömer radiyallahu anhuma da onun cihad yolculuğuna “hicret” ifadesini kullanmasına karşı çıkarak: “Hicret yok, cihad vardır, git, kendini cihada arz et, eğer kendinde buna kuvvet bulursan cihad et, aksi halde (güç bulamazsan) geri dön” dedi.
Evet, cihada hicret demesine karşı çıktı, çünkü hicretten dönmek irtidattır, cihaddan dönmek ise böyle değildir. Bu, selefin ıstılahları yerinde kullanmaya gösterdikleri özene bir örnektir. Lakin bu rivayetin, hicretin iptali manasında delil getiren eblehlerin akılları kalplerinden kilometrelerce yukarıdadır! Onlar daha önce aktardığımız, Buhârî ve Muslim’in sahihlerinde, Haccac’ın, Seleme radiyallahu anh’e: “Hicretinden irtidat etmişsin” demesine karşılık, kendisinin Allah rasulünden izinli olduğunu mazeret göstermesini okumamışlar mıydı? Haccac ile Seleme radiyallahu anh’ın bu konuşmasının, Fetihten yıllarca sonra meydana gelmiş olduğunu hiç düşünmediler mi?
Lakin heyhat! Dertleri naslara tabi olmak değil, eğri ya da doğru ellerinde bir şekilde sopa olsun istiyorlar. Allah’tan afiyet ve selamet dileriz.
Fetih’ten sonra hicret yoktur ancak cihad ve niyet vardır” hadisine gelince, bu durum Kitap ve sünnet naslarında yeterince açıktır:
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İman edip hicret eden ve Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla cihad edenler ile barındırıp yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridirler. İman edip hicret etmeyenler de hicret edinceye kadar sizin için onların velayetlerinden hiçbir şey yoktur. Fakat din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek sizin üzerinize borçtur. Ancak sizinle kendileri arasında anlaşma bulunan bir toplum aleyhine olması müstesna. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (Enfal 72)
Burayde radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir ordu veya müfreze gönderdiği zaman kendisine özellikle Allah Teâlâ’dan sakınmasını, beraberindeki Müslümanlara da hayırla davranmasını öğütlerdi. Sonra şöyle buyururdu:
Allah Teâlâ’nın yolunda, O’nun adıyla savaşın ve kâfirlerle çarpışın. Müşriklerden düşmanla karşılaştığın zaman onları üç şeye davet et. Birini kabul ettiklerinde artık onları bırak.
Onları; İslam’a davet et. Şayet kabul ederlerse onlarla savaşma. Sonra onlara kendi ülkelerini bırakıp muhacirlerin yurduna göçmelerini teklif et ve bu durumda muhacirlerin lehine olan şeyin onların da lehine olduğunu, muhacirlerin aleyhine olan şeyin onların da aleyhine olacağını söyle.
Eğer hicreti kabul etmezlerse bedevî Müslümanların hükmünde olacaklarını, müminlere uygulanan Allah Teâlâ’nın hükümlerinin onların da üzerine uygulanacağını bildir. Müslümanlarla birlikte savaşmadıkları sürece ganimetten ve vergiden pay alamayacaklarını söyle. Şayet kabul etmezlerse onlardan cizye iste.
Cizyeye razı olurlarsa onları bırak. Ama cizyeye de karşı çıkarlarsa Allah Teâlâ’dan yardım dile ve onlarla savaş.
Kale halkını kuşatırsan ve senden Allah’ın zimmetini (güvencesini) ve nebisinin zimmetini isterlerse onlara ne Allah’ın zimmetini ne de nebisinin zimmetini ver. Lakin onlara kendi zimmetini ve arkadaşlarının zimmetini ver. Zira sizlerin kendi zimmetinizi delmeniz, Allah’ın zimmetini ve rasulünün zimmetini delmenizden ehvendir.
Bir kale halkını kuşatırsan ve senden Allah’ın hükmü üzere muamele etmeni isterlerse onlara Allah’ın hükmü üzere muamele etme. Lakin onlara kendi hükmün üzere muamele et. Zira onlar hakkında Allah’ın hükmüne isabet edip etmediğini bilemezsin.”[3]
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: “Hicret eden mümin hicret etmeyen müminin velisi ve mirasçısı olamıyordu. Aynı şekilde hicret etmeyen mümin de hicret eden müminin velisi ve mirasçısı olamıyordu. Bu uygulama, Mekke feth edilip de insanlar akın akın İslam’a girince: “Sonradan iman edip hicret edenler ve cihad edenler, işte onlar da sizdendir. Akrabalar Allah’ın kitabına göre birbirlerine daha yakındır. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla bilendir.” (Enfal 75) Ayeti ile nesh edildi.”[4]
İbn Abbas radıyallahu anhuma’ya İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın akrabalar dışında azatlıların kişiye mirasçı olamayacaklarını söylediği nakledilince şöyle dedi: “Heyhat, heyhat! Oysa hicret etmeyenler değil, hicret edenler birbirlerine mirasçı olurlardı. Sonrasında ise Enfal 75 nazil oldu.” Böylece İbn Abbas radıyallahu anhuma azatlıların kişiye mirasçı olacağını söylemiştir.”[5]
Said b. Cubeyr rahimehullah dedi ki: “Bu ayet daha öncesinde olan kardeşlik akdi, miras konusunda sözleşme ve hicretten dolayı varis olma gibi uygulamaları nesh etmiştir ve terekenin paylaşımı akrabalara bırakılmıştır…”[6]




[1] İbn Hubeyre el-İfsah Min Meaniyi’s-Sihah (4/246)
[2] Kastallani İrşadu’s-Sari (6/400) Ayni Umdetu’l-Kari (17/292) Zekeriyya el-Ensari Minhatu’l-Bari (7/409)
[3] Sahih. Muslim (1731) Ahmed (22978)
[4] Hasen. İbn Ebî Hâtim (9187, 9191, 9193) Ebu Ubeyd Nasihu’l-Kur’an (s.321)
[5] Sahih. Hâkim (4/344) İbn Ebî Hâtim (9209)
[6] Hasen. İbn Ebî Hâtim (9208)

21 Ekim 2018 Pazar

Ölülerle Tevessülün Kâfirlerin Âdeti Olduğu ve Sahabenin Buna Karşı Çıkmaları


Kâfirlerin Danyal Aleyhi's-selâm’ın Cesediyle Tevessül Etmeleri

Mutarrif b. Malik rahimehullah şöyle demiştir:

شَهِدْتُ فَتْحَ تُسْتَرَ مَعَ الْأَشْعَرِيِّ فَأَصَبْنَا قَبْرَ دَانْيَالَ بِالسُّوسِ وَكَانُوا إِذَا اسْتَسْقَوْا خَرَجُوا فَاسْتَسْقَوْا بِهِ فَذَكَرَ الْحَدِيثَ فِيمَا وَجَدُوا فِيهِ وَكَانَ فِيمَا وَجَدُوا فِيهِ رَبْعَةً فِيهَا كِتَابٌ فَذَكَرَ الْحَدِيثَ فِي أَجِيرٍ نَصْرَانِيٍّ يُسَمَّى نُعَيْمًا وُهِبَ لَهُ الْكِتَابُ ثُمَّ فِي إِسْلَامِهِ ثُمَّ فِي قِرَاءَةِ ذَلِكَ الْكِتَابِ وَإِذَا فِيهِ {وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ} فَأَسْلَمَ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ اثْنَانِ وَأَرْبَعُونَ حَبْرًا وَذَلِكَ فِي خِلَافَةِ مُعَاوِيَةَ فَأَتْحَفَهُمْ وَأَعْطَاهُمْ

“(Ebu Musa) el-Eş’arî radiyallahu anh ile beraber Tuster’in fethinde bulundum. Danyal aleyhi's-selâm’ın kabrini Sus’ta ele geçirdik. Sus halkı Yağmur duasına çıkacakları zaman onu götürürler ve onu vesile kılarak yağmur isterlerdi.” Ravi kabirde buldukları şeylerle ilgili hadisi zikredip dedi ki:

“Kabirde buldukları şeylerden birisi de içinde bir kitap bulunan bir kap idi.” Sonra Nuaym adındaki Hıristiyan bir işçiden, kitabın ona verilmesinden ve adamın müslüman olmasından bahsedip kitapta şu ayetin yazılı olduğunu söyledi:

Kim İslâm’dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O âhirette de kaybedenlerdendir.” (Âl-i İmran 85) Sonra dedi ki:

“O gün onlardan kırk iki bilgin müslüman oldu. Bu olay Muaviye’nin hilafeti döneminde olmuştu ve Muaviye onlara hediyeler vermişti.”[1]
Sahabenin Danyal Aleyhi's-selâm’ın Cesediyle Tevessüle Karşı Çıkmaları

 İnsanların Danyal aleyhi's-selâm’ın cesediyle tevessül etmeleri sebebiyle Ömer radiyallahu anh onun kimsenin bilmediği bir yere gömülmesini emretmiştir:

Enes radiyallahu anh’den:

أَنَّهُمْ لَمَّا فَتَحُوا تُسْتَرَ قَالَ وَجَدْنَا رَجُلاً أَنْفُهُ ذِرَاعٌ فِي التَّابُوتِ كَانُوا يَسْتَظْهِرُونَ أَوْ يَسْتَمْطِرُونَ بِهِ فَكَتَبَ أَبُو مُوسَى إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ بِذَلِكَ فَكَتَبَ عُمَرُ إِنَّ هَذَا نَبِيٌّ مِنَ الأَنْبِيَاءِ وَالنَّارُ لاَ تَأْكُلُ الأَنْبِيَاءَ أَوْ الأَرْضُ لاَ تَأْكُلُ الأَنْبِيَاءَ فَكَتَبَ إِلَيْهِ أَنْ انْظُرْ أَنْتَ وَرَجُلٌ من َأَصْحَابِكَ يَعْنِي أَصْحَابَ أَبِي مُوسَى فَادْفِنُوهُ فِي مَكَان لاَ يَعْلَمُهُ أَحَدٌ غَيْرُكُمَا قَالَ فَذَهَبْتُ أَنَا وَأَبُو مُوسَى فَدَفَنَّاهُ

“Tuster feth edildiği zaman tabut içinde burnu bir zira’ kadar olan bir adam gördük. Tuster halkı onun hürmetiyle zafer diler ve yağmur isterlerdi. Ebu Musa radiyallahu anh bu konuda Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh’e mektup yazınca Ömer radiyallahu anh şöyle cevap yazdı:

“Bu, nebilerden bir nebidir. Şüphesiz ateş veya toprak nebilerin cesetlerini yemez. Arkadaşlarından birini al ve sizden başka kimsenin bilmeyeceği bir yerde onu defnet.” Bunun üzerine ben ve Ebu Musa radiyallahu anh onu götürüp defnettik.”[2]

Ebu’l-Âliye rahimehullah’tan:

لَمَّا افْتَتَحْنَا تُسْتَرَ وَجَدْنَا فِي بَيْتِ مَالِ الْهُرْمُزَانِ سَرِيرًا عَلَيْهِ رَجُلٌ مَيِّتٌ عِنْدَ رَأْسِهِ مُصْحَفٌ لَهُ، فَأَخَذْنَا الْمُصْحَفَ فَحَمَلْنَاهُ إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ، فَدَعَا لَهُ كَعْبًا فَنَسَخَهُ بِالْعَرَبِيَّةِ أَنَا أَوَّلُ رَجُلٍ مِنَ الْعَرَبِ قَرَأَهُ قَرَأْتُهُ مِثْلَ مَا أَقْرَأُ الْقُرْآنَ هَذَا فَقُلْتُ لِأَبِي الْعَالِيَةِ مَا كَانَ فِيهِ؟ فَقَالَ سِيرَتُكُمْ وَأُمُورُكُمْ وَدِينُكُمْ وَلُحُونُ كَلَامِكُمْ، وَمَا هُوَ كَائِنٌ بَعْدُ قُلْتُ فَمَا صَنَعْتُمْ بِالرَّجُلِ؟ قَالَ حَفَرْنَا بِالنَّهَارِ ثَلَاثَةَ عَشَرَ قَبْرًا مُتَفَرِّقَةً فَلَمَّا كَانَ فِي اللَّيْلِ دَفَنَّاهُ وَسَوَّيْنَا الْقُبُورَ كُلَّهَا لِنُعَمِّيَهُ عَلَى النَّاسِ لَا يَنْبُشُونَهُ فَقُلْتُ وَمَا تَرْجُونَ مِنْهُ؟ قَالَ كَانَتِ السَّمَاءُ إِذَا حُبِسَتْ عَلَيْهِمْ بَرَزُوا بِسَرِيرِهِ فَيُمْطَرُونَ قُلْتُ مَنْ كُنْتُمْ تَظُنُّونَ الرَّجُلَ؟ قَالَ رَجُلٌ يُقَالُ لَهُ دَانْيَالُ فَقُلْتُ مُذْ كَمْ وَجَدْتُمُوهُ مَاتَ؟ قَالَ مُذْ ثَلَاثِمِائَةِ سَنَةٍ فَقُلْتُ مَا كَانَ تَغَيَّرَ شَيْءٌ؟ قَالَ لَا إِلَّا شُعَيْرَاتٌ مِنْ قَفَاهُ إِنَّ لُحُومَ الْأَنْبِيَاءِ لَا تُبْلِيهَا الْأَرْضُ وَلَا تَأْكُلُهَا السِّبَاعُ

“Tuster’i feth ettiğimiz zaman Hurmuzan’ın beytu’l-mâlinde üzerinde ölmüş bir adamın bulunduğu bir yatak gördük. Adamın başının yanında bir kitap vardı. Kitabı alıp Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh’e götürdüğümüzde Kâbu’l-Ahbar rahimehullah’ı çağırıp onun Arapça bir nüshasını çıkarttırdı. O kitabı Arapça olarak okuyan ilk kişi benim. Onu tıpkı bu Kur’ân’ı okuduğum gibi okudum. Halid b. Dinar dedi ki:

“Ebu’l-Aliye rahimehullah’a o kitapta ne olduğunu sorduğumda dedi ki:

“Sizin gidişatınız, işleriniz, sözleriniz ile ileride meydana gelecek şeyler anlatılıyordu.” Ben:

“Adamı ne yaptınız?” diye sordum. Dedi ki:

“Halkın onu kabirden çıkarmaması için gündüz ayrı ayrı on üç mezar kazdık. Gece olunca ise adamı defnedip bütün mezarları dümdüz ettik.” Ben:

“Halkın ondan beklentisi neydi?” diye sordum. Dedi ki:

“Yağmur yağmadığı zaman halk onun cesedini dışarıya çıkarıp bu şekilde yağmur isterlerdi.” Ben:

“Onun kim olduğunu düşünüyordunuz?” dedim. Dedi ki:

“Danyal denilen kişi olduğunu düşünüyorduk.” Ben:

“Ne kadar zaman önce öldüğünü düşünüyordunuz?” diye sordum. Dedi ki:

“Üç yüz yıl önce” Ben:

“Adam bu sürede hiç değişmemiş mi?” dedim. Dedi ki:

“Arka tarafından bazı saç telleri değişmişti. Nebilerin etini toprak çürütmez ve vahşi hayvanlar yemez.”[3]



[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Beyhakî Delailu’n-Nubuvve (1/390) İbn Ebî Şeybe (8/31) İbn Ebi Davud el-Mesahif (s.364) İbn Hazm el-Muhalla (9/45) İbnu’l-Munzir el-Evsat (8171) İbn Asakir Tarih (58/341, 344, 67/160)
[2] Muslim'in şartına göre sahih. İbn Ebî Şeybe (8/32)
[3] Buhârî'nin şartına göre sahih. Beyhakî Delailu’n-Nubuvve (1/381) İbn İshak Siyret (49) Nuaym b. Hammad el-Fiten (37) Birgivî Ziyaretu’l-Kubur (s.30)

6 Ekim 2018 Cumartesi

Ebu Hanife’yi Savunan Haricî Tekfircilerin Öne Sürdükleri Rivayetlerin Durumu

Uyuz olup kaşınan Sırtlan taifesi ve kuduz olup hırlayan şirk davetçisi Haricîler, içi hava, dışı hevâ dolu yazılarıyla Hadis Ehline sağdan soldan saldırılarına devam ediyorlar. Hazmetmekte en çok zorlandıkları unsurlardan birisi Ebu Hanife’nin, Selef imamları tarafından bid’atçilik ve hadiste zayıflık ile itham edilmiş olmasıdır. Ebu Hanife Hakkında Sahih Gerçekler adlı çalışmamda bu konuda selef imamlarından gelen sahih nakilleri aktarmış bulunuyorum.

30 Eylül 2018 Pazar

İslam’da Cariyelik

Şu şekilde soruldu: “Kâfir birisi, kâfir kızını bize hibe etmesi durumunda bu kız cariye statüsünde mi olur?”
Cevap: İslam’da bu şekilde bir cariye edinme meşru değildir. Bahsedilen kadın şayet kitap ehli, tesettürlü, iffetli bir kâfire kadın ise ve kişi erkeğin kadın üzerine hâkim olduğu, sözünü geçirebildiği bir ortamda yaşıyorsa, o kadın ile hür bir kadın olarak evlenebilirdi.
Ancak Müslüman bir erkeğin, mevcut şartlarda herhangi bir kâfir, fasık veya bid’atçi bir kadınla evlenmesi de caiz değildir. Kitap ehli kâfir kadınlarıyla da mevcut şartlarda evlenmek caiz değildir.
Zira mevcut beşerî küfür kanunları, evlilik durumunda kadına, erkekle eşit velayet haklarını tanımaktadır. İslam ise, Nisa 34. Ayetinde erkeklerin, kadınlar üzerinde kavvam/söz sahibi olmasına hükmetmiştir.
Yine kâfirleri velî edinmeyi, yani onlara müslümanlar üzerine yetki vermeyi yasaklamıştır. İslam, kitap ehli kadınlarla evliliğe, erkeğin kadın üzerinde hâkim olduğu durumlarda ve kadının iffeti muhafazası şartıyla cevaz vermiştir. Günümüzde mevcut küfür yasaları, erkeği kadın üzerine hâkim kılmamaktadır.
Yine kitap ehli kadınlardan tesettüre riayet edeni yok gibidir. Müslüman bir erkek, tesettüre riayet etmeyen bir kitap ehli kadınla veya kendisini islama nispet eden münafık bir açık kadınla yahut Allah’ın emrettiği şekilde değil de, örfe göre örtündüğünü zanneden fasık bir kadınla evlenecek olsa, mevcut küfür sisteminde ona tesettürü emretmeye bile gücü yetmeyecektir! Eşi açık saçık gezmek istese, ona mani olamayacak, müslümanların ahlakının bozulmasında pay sahibi olacak ve kendisi de deyyusluktan nasibini alacaktır!
Veya bid’atçi (Haricî, Mürcie, Şia, Sufî, Kaderî, Cebrî, Mu'tezilî vb.) bir kadınla evlense, onun üzerinde hiçbir yaptırıma sahip olamayacak, çocukları olması halinde, kadının o çocukları bâtıl akideler üzerine yetiştirmesine mani olamayacaktır.
Kadın eğri kaburga kemiğine benzetilmiş, mevcut halinden faydalanmak teşvik edilmiş, kendi halinde serbest bırakılırsa eğriliğin artacağı, zorlandığı takdirde de kırılacağı, yani boşanma gerçekleşeceği haber verilmiştir. Bu sebeple, evlenmeden önce kişinin eşini saliha, tevhid ehli biri olarak seçmesi gerekir. “Evlendikten sonra düzelebilir” şeklindeki düşünce boş bir kuruntudur.
Bu sebeple, kişi tevhid ehli, saliha bir kadınla evlenme imkânına sahip olamıyorsa, evlenmeden sabretmesi, oruçla korunması kendisi için daha hayırlıdır.
Cariyelik müessesesi hakkında insanlar gerekli bilgiye sahip olmadıkları için aşağıda özet bir bilgi aktarma ihtiyacı hâsıl olmuştur:
İslâm'da Cariyelik
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
﴿ وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلَّا تَعُولُوا
 Yetim kızlar hakkında adaletsizlikten korkarsanız, sizin için helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Yine adaletsizlikten korkarsanız bir tane veya sağ ellerinizin sahip olduğu vardır. İşte bu ayrılmamanız için daha uygundur.” (Nisa 3)
Allah Teâlâ’nın: “sağ ellerinizin sahip olduğu” kavli köle edinilen cariyelerle alakalıdır. Bu mubah, meşru ve İslam’dan önce de yaygın bir uygulama idi. Nitekim semavî kitaplarda zikredilmiştir. Hacer, İbrahim aleyhi's-selâm’ın evlendiği bir cariye idi. İsmail aleyhi's-selâm onun neslindendir ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de İsmail aleyhi's-selâm’ın neslinden gelmiştir.
Kadınların köle ve cariye edinilmeleri eskiden beri yaygın bir uygulama idi bu uygulamanın üç şekli vardı:
Birincisi: Savaşlardır. İki devlet arasında savaş olduğunda galip gelen devlet, yenilen devletin adamlarını ve gençlerini öldürür, geriye kadınlar ve kızlar kalırdı. Onları kendi ülkelerine esir olarak götürür ve satın almak isteyenlere satarlardı.
İkincisi: Fakirliktir. Fakirliğin şiddeti bazen bazı babaların kızlarını satmalarına sürüklemiştir.
Üçüncüsü: El koyma (gasp)tır. Hırsızlar ıssız yollarda ticaret kervanlarına saldırır veya deniz korsanları gemilere baskın yaparlar, diledikleri kadınlara ve kızlara el koyarlar, onları şehirlere götürüp köle pazarlarında satarlardı.
İslam gelince kadınların ve kızların satılması ve el konulması gibi metotları haram kıldı. Savaş esirlerinden köle edinilmesi ise caiz kıldı. Çünkü İslam’a düşmanlık eden devletler, İslam şehirlerine karşı savaşıyor, erkekleri ve gençleri öldürüyor, kadınları ve kızları ise esir ediniyorlardı. Esir alınan kadınları da satıyorlardı. Kâfir ve müşrik erkekler diledikleri müslüman kadınları ve kızları alıyorlardı. Onlardan her biri mubah bir mal haline geliyor, onlara zinakar kadınlar gibi muamele ediyorlardı. Nitekim esir alınan müslüman kadınlar topluluğuna kişi, oğullarıyla, kardeşleriyle ve arkadaşlarıyla beraber ortak oluyorlardı. Bundan dolayı İslam, buna bir misilleme olarak, savaştan sonra esir alınan kâfire kadınları mubah kılmıştır.
Ancak burada müslümanların gayri muslim cariyelere muamelesi ile kâfirlerin müslümanlardan esir aldıkları kadınlara muamelesi arasında büyük bir fark vardır. İslam fıkhı, müslüman efendinin, erkek ya da kadın kölesine nasıl davranması gerektiğini kurallara bağlamış, onlar için birçok haklar tayin etmiştir. Özetle bunlardan bazısı şu şekildedir:
1- Efendinin kölesine Allah’a isyan olan bir şeyi emretmesi veya onu Allah’a itaatten yasaklaması caiz değildir.
2- Kâfir olan kölesini müslüman olmaya zorlamaya hakkı yoktur. Çünkü dinde zorlama yoktur.
3- Kölesini, istemediği bir kimseyle evlendirmeye ve eşini boşaması için zorlama yapmaya hakkı yoktur.
4- Zımmî (yani Yahudî veya Hristiyan olan) kölesine içki içmeyi, domuz eti yemeyi veya kiliseye gitmesini yasaklamaya hakkı yoktur. Zira bunlar onun dinindendir.
5-  Kölesine veya cariyesine gücünün üzerinde zor işler yüklemeye hakkı yoktur.
6- Müslüman efendinin, kölesinin hayatını koruması gerekir. Kölesini öldürmeye, yaralamaya veya kulağını, burnunu kesmek gibi organlardan bir şey kesmeye hakkı yoktur. Eğer efendi, kölesine böyle bir şey yapacak olursa o köleyi azat etmesi vacip olur. Yani kâdî, onu serbest bırakmasını emrederek bu konuda zorlar.
7- Kölenin nafakası, yani ihtiyacına yetecek kadarıyla yiyeceği, giyimi, barınma hakkı, efendisi üzerine vaciptir. Eğer efendi onun nafakasını karşılamaya güç yetiremezse veya gücü yetmesine rağmen bunu yapmazsa kâdî, kölenin nafakasını karşılayacak miktarı temin için o efendinin malından satabilir.
8- Köle hastalandığı veya herhangi bir sebepten iş göremez hale geldiği zaman efendisinin ona infakta bulunması gerekir. Aynı şekilde küçük yaştaki kölesine de infakta bulunması gerekir.
9- Efendinin kölesini iffetli kılması gerekir. Eğer köle bekâr ise onun sapmasından sakınarak evlendirmelidir. Eğer köle bakire bir kadın ise onu evlendirmeli veya onun sapmasından sakınarak kendisi onunla ilişkiye girmelidir. Eğer köle evli ise, onun eşinden faydalanabilmesi için gece ona imkân vermelidir.
10- Efendinin, evli olan cariyesini kocasından ayrılmaya zorlamaya veya gece eşiyle beraber kalmasına mani olmaya hakkı yoktur.
İslam’ın düşmanlarının müslümanlardan esir aldıklarına nasıl davrandıklarını ve müslümanların kâfirlerden aldıkları esirlere davranış şeklini düşünün!
İslam, cariyenin ortalık malı kılınmasını haram kılmış, cariye veya cariyeleri tek bir kişinin mülkiyetine vermiştir. Onun efendisinden başkalarıyla cima etmesini haram kılmıştır.
Yine İslam, ona infak edilmesini, ihtiyacı olan yiyecek ve giyimin sağlanmasını vacip kılmıştır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onların hür hanımlar haline gelmeleri için onlarla evlendirerek ikram edilmesine teşvik etmiştir. Yine onların eğitilip öğretilmesini teşvik etmiş, onların dövülmesini yasaklamıştır. Nitekim Ebu Musa el-Eşarî radiyallahu anh’ın rivayet ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
مَنْ كَانَتْ لَهُ جَارِيَةٌ فَعَلَّمَهَا وَأَحْسَنَ إلَيْهَا، ثُمَّ أَعْتَقَهَا وَتَزَوَّجَهَا فَذَلِكَ لَهُ أَجْرَانِ
 Kimin cariyesi olur da ona öğretir, ona iyi davranır ve sonra onu azat edip evlendirirse ona iki ecir vardır.”[1]  
Bu evlendirme ecri, öğretme ecri ve azat etme ecridir. Bu kural, onlar için yollarda ve caddelerde kimsesir şekilde terk edilmelerinden daha hayırlıdır. Yani İslam cariyelerin sahiplenilmesini meşru kılarak onların maslahatlarını gözetmiş ve onların şereflerinin ve değerlerinin aşağılanmasından korumuştur.
Nitekim bu kural, onların sahipsiz, gözeticisiz bir şekilde bırakılmaları halinde meydana gelecek fesattan da ülkeleri korumaktadır.
İslam’ın köle edinme ve cariyeler hakkında koyduğu bu kurallar, bu dinin yüceliğinden ve merhametindendir. Köle ve cariye edinme ancak sebeplerinin mevcut olması halinde söz konusudur. Zamanımızda ise bu sebepler bulunmamaktadır.   


[1] Sahih. Buhari (2547) Muslim (154) Ru’yani (471) Ebu Avane (4223) Bezzar (8/7) Haraitî Mekarimu’l-Ahlak (520)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)