Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

1 Mart 2021 Pazartesi

Hastalığın Sebebinin Bulaşması, Hastalığın Bulaşması Demek Değildir!

 Dr. Hakim el-Mutayri, el-İslam ve Nakzu'l-Cahiliyyeti'l-Garbiyye adlı kitabında şöyle demiştir:

"Soru: “Hastalık bulaşması yoktur” hadisi ile hastalığın bulaştığını ilmî olarak ve vakâ olarak ispat eden diğer hadislerin arası nasıl bulunur?

Cevap: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Hastalık bulaşması yoktur, uğursuzluk yoktur” buyurduğunu zikrettik. Advâ; hastanın diğer bir şahsa hastalığı taşımasıdır. Virüsü veya hastalık sebebini taşıması değildir. Din koyucunun reddettiği şey şudur: kimse kimseyi hasta etmez. Hastalığın sebebini nakledebilir. Din koyucu: “Peki ilkini hasta eden kim?” buyurmuştur. Hastalığa ilk yakalanana virüs girmiştir ve bağışıklık sistemi ona mukavemet edememiştir.  Allah’ın insan vücuduna koyduğu bağışıklık sistemi virüsü def edememiştir. Bu bağışıklık sisteminin kuvveti kişiden kişiye göre değişir. Bu yüzden insan hastalanabilir de, hastalanmayabilir de. Sebep; bağışıklık sisteminin zayıflığıdır. Hastalıklı kimseyle temas etmesi veya vücuduna virüs girmesi değildir! Mütevatir hadisi zikretmiştik. Bu hadisteki lafız ve illetlendirme ile Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabeye getirdiği delil geçti. Hastalığın bulaştığına şahitlik eden kimse Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı tartışmış ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ona: “Peki ilkini hasta eden kim? Bu ancak kaderdir” buyurmuştur. Böylece konu kapanmıştır.

Bize göre bu konu imanî, akidevî bir meseledir. Dileyen buna iman eder, dileyen de tıbbı ve materyalistleri tasdik eder veya etmez. Bu kendi meselesidir. Lakin hadisin manası budur. Şuan tabiplerin çoğu hastalığın hasta kimseyle temasla değil, bağışıklık sisteminin zayıflığı ile alakalı olduğunu ispat ediyor. Nitekim kişi hastayla temas ettiği halde hasta olmuyor! Bu şahit olunan gerçektir. Hafız İbn Hacer, taun hastasını ziyaret etmekten kaçınmanın caiz olduğunu söyleyeni reddetmiş ve şeriat sahibinin hastalık bulaşması inancını reddetmesine dayanmıştır.

İnsan doğumundan itibaren yeryüzünde dolu olan virüs ve mikroplara maruz kalır. Allah Azze ve Celle hastalıkları ondan, içine yerleştirdiği savunma mekanizması ile def eder. Allah insanın hasta olmasını diler ve takdir ederse o hasta olur.: “Hastalandığım zaman şifa veren O’dur.” (Şuara 80) Allah onun ölmesini dilerse ölür. Herşey Allah’ın kaza ve kaderi iledir.”

Ebu Muaz’ın notu: Bilim adamları virüs diye bir şeyin varlığını ispat edememişlerdir. Bu yalnızca genel kabul gören bir teoriden ibarettir. Virüsün varlığını kabul edenlerin virüs dedikleri şey hakikatte, vücutta zehirlenmeler, stres veya başka sebeplerle hücre yapısında oluşan tahribatların kalıntılarıdır ve bunlara exosom denir. Virüs diye birşeyin varlığını iddia edenler, bu exosomların virüs olduğunu söylüyor ve işin hakikatini bilmeyenleri aldatıyorlar. Bu mesele bir yana, virüs ya da exosom, insandan insana geçebilir, lakin bu hastalığın bulaşması demek değildir. Allah bir kimsede hastalık yaratmayı dilerse, geri zekâlı şerefsizlerin taktıkları maskeler veya koydukları mesafeler buna mani olamaz! Nitekim İblisin maske ve mesafe emrine en sıkı riayet edenlerin hasta olduklarına, iblise bu konuda itaat etmeyenlerin ise hasta olmadıklarına hergün şahit olunduğu halde, korona yalanlarına iman etmekte inat eden kimseler görmemiz, insanların kendilerini ne kadar aşağılık bir konuma indirdiklerini göstermektedir. Evet, Allah’a ve rasulüne iman etmek insanı şereflendirir, “bilim” iddiasıyla uyduruk teorilere iman edip Allah’ı ve rasulünü inkar etmek ise insanı en şerefsiz mahluk haline getirir!

Mesafeli Namaz Geçersizdir – Dr. Hakim el-Mutayrî


Dr. Hakim el-Mutayri, el-İslam ve Nakzu’l-Cahiliyyeti’l-Garbiyye adlı kitabında (s.300) şöyle diyor:

“Soru: “Arap ülkelerinde mescidler kapalı iken Endonezya ve Pakistan’da namazdaki saflar arasında mesafe bulunmasından bahsediyorsunuz. Bu durum, sizin namazda cemaat arasında mesafenin caiz olmadığını söylemenizle çelişmiyor mu?”

Cevap: Çelişki yoktur! Namaz kılanların saflarının mesafeli olarak uygulanması, mescidlerin kapanmasının zorunluğu olduğu iddiasının yalan olduğunu ispatlıyor. Mescidlerin kapanması küfür ve dinden çıkıştır. Zaruret veya ihtiyaç olmadıkça namaz safları arasında mesafe olması caiz değildir. Filistin, Pakistan ve başka ülkelerdeki müslümanlar bayram namazını safları sıkılaştırarak kıldılar, safları ayırmaya zaruret veya ihtiyaç hissetmediler! Kendisi için hastalıktan korkan safı sıklaştırmaz! Ama bu şeytanî ameli, din sahibinin reddettiği “hastalığın bulaşacağı, uğursuzluk inancı ve hastalıktan korku” gerekçesiyle bütün müslümanlara mescidlerinde zorunlu kılmaya gelince bu şeytanın adımlarına uymanın en açık şeklidir.”

Yine aynı eserde şöyle demiştir:

"Soru: İmamın arkasında safları sıklaştırmak cemaatle namazın olmazsa olmaz sıhhat şartı mıdır?

Cevap: İmamın arkasında safları sıkılaştırmanın cemaatin gerçekleşmesi için sıhhat şartı olduğu hususunda bir ihtilaf yoktur. Ama safta hiçbir açıklık bırakmamak ve saffı düzgün tutmaya gelince, İmam Buhari'nin bab başlığı olarak belirttiği gibi farzdır. Bu aynı zamanda hadis ehlinin ve Zahirilerin de görüşüdür. İbn Teymiyye de bu görüşü tercih etmiştir. Cumhur ise bunun müstehap olduğu görüşündedir. Bu konu, safın arkasında tek başına namaz kılanın namazı batıl olur mu meselesi üzerine mebnidir. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Safın arkasında tek başına namaz kılanın namazı yoktur" buyurmuştur.

Mescidleri Kapama ve Cemaatle Namazı Yasaklamanın Küfür Oluşunun Delilleri

 

Dün verdiğim bir cevapla ilgili olarak ahmak Harici’lerden biri şöyle yazmış: “Şirk toplumunu tekfir edemeyen kalkıp içtihadla tekfir ediyor. subhanellah.  soruyu soran kişiye doyurucu cevap veremediniz.

Öncelikle ben sitedeki yazıları sığır numarası yapanlar için değil, tevhid ve sünnet ehli, akıl ve vicdan sahibi müslümanlar için yazıyorum. “Yok ben sığır numarası falan yapmıyorum, meseleyi gerçekten anlayamıyorum” diyosan, Dr. Hakim el-Mutayrî’nin “el-İslam ve Nakzu’l-Cahiliyyeti’l-Garbiyye” adlı, korona plandemisi bahanesiyle dine saldırının arka planını deşifre ettiği kitabından meseleyle ilgili bir başlığı tercüme edip aşağıda nakledeceğim. Çünkü hakkı sırf ben söylüyorum diye kibirlenip kabullenmeyen birçok zorba var!


Diyorlar ki, Mescidlerin Kapanması, Cuma ve Cemaatlerin yasaklanmasının küfür oluşunun delili nedir?

Meselenin aslını ve herhangi bir hükümde aslı konuştuğumuz zaman fâile veya şartlara bakılmaz. Yalnızca meselenin aslına bakılır. “İslam’da sarhoş edici içkilerin hükmü nedir?” denildiği zaman buna verilecek cevap asla: “İçki bazen mubah olur, bazen haram olur” şeklinde olamaz! Böyle bir soruya karşı insanın zaruret halinde içki içmeye mecbur kalarak içmesinin mubah olduğu söz konusu edilmez. Cevap ancak: kesin olarak onun haram olduğunun ifade edilmesi olmalıdır. Kasten sarhoş edici içki içen fasıktır ve ona had cezası uygulanması gerekir. Ama o te’vil mi ediyor, cahil mi, had cezası uygulamanın şartları yerine gelmiş midir, gelmemiş midir, bu başka bir konudur. Biz meselenin aslından bahsediyoruz.

Aynı şekilde mescidlerin kapanması meselesinde de şayet: “Eğer Devlet mescidleri kapatır ve insanları namazlardan engeller, “kim namaz kılmak istiyorsa evinde kılsın” diyorsa hüküm nedir?” diye sorulursa hüküm; bu fiilin dinden irtidat ve küfür olduğu hususunda icma vardır. Fakihler, bir belde halkı Cuma ve cemaatleri terk etmek üzere anlaşırsa, tekrar Cuma ve cemaatleri ikame etmelerine kadar onlarla savaşılması gerektiği hususunda icma etmişlerdir ve bu konuda bir ihtilaf yoktur.

Eğer devlet şöyle derse: “Umumi maslahat için mescidleri kapattık ve Cuma ile cemaatleri yasakladık. Mescidler için ayrılan bütçe, üniversiteler ve hastanelerin binası için harcanacak, İslam’ın da istediği budur, İslamın maksadı, insanın maslahatıdır, Yeryüzünün tamamı bize mescid ve temiz kılınmıştır, İslam ibadeti yalnızca mescide sınırlamamıştır” Bu sözlerin hükmü nedir?

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyenden daha zalim kimdir? (Bakara 114) Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını yasaklayan ve oraların harabına çalışandan daha kâfiri kimdir? Bunda daha azgın tagut var mıdır?

Allah’ın evleri olan mescidleri kapatmak hakkında kesin hüküm budur: Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Birtakım evlerdedir ki, Allah yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O'nu tesbih ederler. Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nur 36-37)

Mescidlerde Allah’In zikrini yerine getirmeyi yasaklayanın hükmü, küfürdür:

Allah’ın mescitlerini, içlerinde O'nun adının anılmasından alıkoyan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim olabilir? İşte onlar var ya, onlara oralara korka korka girmekten başka bir şey yoktur. Onlar için dünyada rezillik vardır. Onlar için ahirette de çok büyük bir azap vardır.” (Bakara 114) Bunu yapandan daha kâfir, daha azgın bir tagut var mıdır?

Yine insanları hac yapmaktan alıkoymak ve engellemek de böyledir:

İnkâr edenler, Allah'ın yolundan ve yerli ya da yolcu bütün insanlara eşit kıldığımız Mescid-i Harâm'dan alıkoymaya kalkanlar! Kim orada zulüm ile haktan sapmak isterse ona acı azaptan tattırırız.” (Hac 25)

Bunun hükmü küfür ve riddet (dinden çıkmak)tır. Ama fâilin hükmüne gelince, eğer bunu yapan bir müslüman ise mazereti nedir, cahil midir, te’vil mi ediyor, bu başka bir konudur.

Bu açık hüküm, fetva vermeye kalkışanlara bile gizli kalmışsa durum Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sahih hadiste haber verdiği gibidir: “Muhakkak ki Allah ilmi insanların göğüslerinden çekip almak suretiyle kaldırmaz, lakin âlimlerin canlarını alır, geriye bir alim kalmaz, insanlar cahilleri önder edinirler, onlar da ilimsiz olarak görüşleriyle fetva verirler, hem kendileri sapar, hem de insanları saptırırlar.”

Müslümanların durumunun bu hale geleceğini, mescidleri kapamanın ve namazları yasaklamanın hükmünde asıl olanın ne olduğu konusunda dahi ihtilaf edeceklerini kim düşünebilirdi?!!

Bu durum, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sahih hadiste haber verdiği şu hale düşüldüğünü gösteriyor: “Muhakkak ki İslam garip olarak başladı, tekrar başladığı gibi garip haline dönecektir. Gariplere müjdeler olsun!” 

Ali Abdurrazzak, İslam adına hilafetin tarihi bir merhale olup sona erdiğini, dinî hükümlerde önemli olanın maksatları olduğunu söyleyinceye kadar arkadaşlarımızla bugün Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek ve hilafet hakkında konuşmadık! Hatta bugün mescidler, ibadetler ve dinin rükünleri meselesine ulaştık. Devlet: “Umumun maslahatı bunu gerektirdiği için Mescidleri kapattık, Cuma ve cemaatleri engelledik” dediği zaman hüküm nedir? Bunun yalnızca büyük bir günah olduğu söylenebilir mi? Kim böyle diyorsa meselenin hükmündeki aslı ve bunun dinin esaslarıyla bağlantısını düşünmüyor!

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bizimle onlar arasındaki ahit namazdır. Kim namazı terk ederse kâfir olur.”

Diğer hadiste şöyle buyurmuştur: “Kişi ile şirk ve küfür arasında namazın terki vardır.” Diğer bir hadiste zalim yöneticilerle vuruşmak hakkında sorulduğu zaman Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Namazı ikame ettikleri sürece hayır!”,

Kadı Iyad rahimehullah namaza davet etmek namazı ikame etmektir, namaza çağrıyı terk etmek ise namazı terk etmek demektir, diye bunda icma olduğunu nakletmiştir. Bu bedihî (apaçık) bir esastır ve İslam’da otoritenin gözetmesi gereken en önemli şey dinin ve şiarlarının korunmasıdır:

Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde imkân verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler.” (Hac 41)

27 Şubat 2021 Cumartesi

Maske Takarak Sokağa Çıkmak Neyi İfade Ediyor?

 Soru:

Hocam selamün aleyküm bir sorum olacaktı. Toplum olarak birçok şirkin,  
küfrün, bidatın içindeyken ve buna rağmen müslüman olduğunu iddia ettikleri  
için bu şirklerine rağmen tekfire engel görüyorsunuz daha hayatı daha umumi  
ve en önemlisi de daha asıl olan konularda bile tekfirden kaçınırken maske  
ve hastalık hadisesini bazı hadislere  uymadığı İçin tekfir söyleminden  
kaçınmıyorsunuz. Asıl şirkin laileheillallaha riayet olduğunu bildiğiniz  
halde bunu asıl olarak kabul etmiyor musunuz yoksa başka bir açıklaması var  
mı?

Cevap: Sorun bid’at ehlinden biri olduğunu veya bid’atçilerle diyalog içinde olduğunu net olarak ortaya koyuyor. Vakıayı doğru anlamaktan mahrum olmanın sebebi budur. "Asıl şirkin la ilahe illallah'a riayet olduğu" şeklindeki ifaden sehven yanlış yazılmış olsa da maksat anlaşılıyor, ifaden "riayet etmemek" şeklinde olmalıydı. Pandemiye inanmak ve maske takmak zaten la ilahe illallah sözünü kökünden inkar etmek demektir. Çünkü pandemiye inanmak Allah'ı ve rasulünü yalanlamak, tagutlara iman etmektir maske takmak ise Allah'a ve rasulüne isyan edip iblise itaat etmektir.

Bir fiil küfür olmasına rağmen aslen müslüman olan bir kimsede tekfirin şartları ve manileri gözetilmek zorundadır. Bazen bu şartlar tahakkuk ettiği halde hükmü icra edecek İslam devleti bulunmadığı için bu kimseler kendilerini İslam’a nispet ettikleri, namaz kıldıkları takdirde münafık hükmünde olurlar. Nitekim Hanefi mezhebi Cehmî akidesinde, sünnetleri tahrif eden kâfirler olmalarına rağmen ve sufiler Allah’tan başkasından medet isteyen müşrikler olmalarına rağmen, onları mürted değil, münafıklar olarak görüyoruz.  Çünkü bu kimselere hüccet sunup tevbe ettirilme ihtimali vardır. En azından dilleriyle Kitap ve sünneti hüccet kabul ettiklerini söylemekte ve namaz kılmaktadırlar.

Maske takmaya gelince, hastalık sebebiyle maske takmanın kendisi küçük şirktir, mesele maske takmak olsaydı cehalet de tekfire mani olabilirdi. Şu an ancak ya imansız, şerefsiz, akılsız olduklarından yahut da para cezasından korkan, haysiyetsiz kimseler olduklarından maske takıp sokağa çıkan kimseler görüyoruz. Burada tekfirin manilerini ve şartlarını gözetmeyi ortadan kaldıran bir küfür vardır ki, o da önce cemaatle namazların yasaklanması, sonra maskeli ve mesafeli namaz uydurulmasıdır. Yani bu kimseler Allah’ın emri olan namazı kılmadıkları gibi, buna bir de şeytanın emri olan namaz şekliyle iblise ibadeti eklemişlerdir.  Bu iki unsurun apaçık (bevah) bir küfür olduğu hususunda hiçbir müslüman ihtilaf etmez.

Cemaatle namazın yasaklanmasını, sonra bu şekilde maskeli ve mesafeli namaz uydurulmasını küfür görmeyen de kâfir olur. Eğer bir kimse İslam’da mescidlerde cemaatle namazın yasaklanmasının küfür olduğunu ve maskeli ve mesafeli namaz olmayacağını bilmiyorsa, bunu bilmemek de küfürdür.  Bu sapıklıktan tevbe edip camilerde bu şekilde namaz kılanların bu fiilini küfür olarak görmeye dönmedikçe kendisinin de cenaze namazı kılınmaz, müslüman mezarlığına gömülmez, müslümana varis olamaz, müslüman da ona varis olamaz, yaptığı hiçbir ibadet geçerli değildir, nikahları batıldır, müslüman kimse üzerine velayeti yoktur… çünkü küfür üzeredir.

Şimdi şunu sorgulayın:

1- Sokakta maskeli olarak gördüğünüz ve tanımadığınız bir kimse cemaatle namazların yasaklanmasını, sonra maskeli ve mesafeli namaz uydurulmasını onaylayan bir kişi midir, değil midir?

2- Bu maskeli kimse Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den mütevatir olarak gelen ve bilinmemesi mazeret olmayan: “Bulaşıcı hastalık yoktur” hadisine iman eden biri mi yoksa inkar eden biri mi? Yahut tevil eden hocaların görüşleriyle hadisi saptıran taklitçi bir müşrik mi?

3-Bu maske takan kimse Dünya Sağlık Örgütü, Rockefeller ailesi, Rotschildler, Soros, Bill Gates, Elon Musk gibi dünya devletlerine hakim olan satanist çetelerin projelerine adım adım uyan, faceBOK, twitter, instagram, tiktok gibi şeytanî mabedlere üye olan böylece İslam aleyhinde ücretsiz ajanlık yapan, ana akım medya yoluyla da ne telkin edilirse yutan, dünyanın küre olduğuna, döndüğüne inanan, istanbul sözleşmesi, lanzarote sözleşmesi gibi tuzakların içeriğinden hiçbir haberi olmayan hiç de sorgulama gereği hissetmeyen, hayvanlar gibi hatta daha da aşağılık olan kimselerden mi, yoksa sırf para cezası yememek, işinden olmamak için dinini satan biri mi?

4- Bu maske takan kimse, Allah’ın herşeyi önceden takdir ettiğine, Allah’ın takdir ettiğinden başkasının olmayacağına inanan biri mi yoksa kaderi inkar eden biri mi?

Eğer bunlar anlaşıldıysa pandemi senaryosu sebebiyle maske takmak, zinadan, hırsızlıktan, domuz eti yemekten, haç takmaktan, masum canı öldürmekten daha büyük bir suçtur. İblisin uydurduğu Scientizm dinine ve paganizme teslimiyetin ifadesidir. Kimisi bu sahte ilaha korku sebebiyle itaat eder, kimisi de sevgiyle, gönülden itaat eder, ama sonuç değişmez.

Pandemi yalanına karşı çıkmayan, namazların yasaklanmasını, maske, mesafe, temizlik(!) karantina gibi kafir devletlerin dayatmalarına alenen karşı çıkmayan, hakkı beyan etmeyen bütün hocalar da dinden çıkmışlardır.  Nerede o satılmış tekfirci harici-mürcieler? Maide 44 sebebiyle bâtıl tekfirde bulunan serseriler? Tagutlar Allah’ın dininde tebdil yapıyor, dinde Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmediyorlar, yani Maide 44. Ayeti kapsamında büyük küfür oluşunda ittifak edilen cürmü işliyorlar! Din dışındaki konularda “Allah’ın indirdiği ile hükmetmiyorlar” diye tekfir yapanlar, din tahrif edildiği zaman onaylıyorlar! Hala akletmeyecek misiniz? İbret almayacak mısınız?

21 Şubat 2021 Pazar

Maske, Aşı, Çipli Kimlik Dayatmaları Yapan Müşriklere Karşı Tavır

 Zuhruf suresi 87-89. ayetlerinin tefsirinde güncel şirk dayatmaları karşısında uyarılar

dinlemek için tıklayın

Maske Takan ve Corona Aşısı Yaptırmak İsteyen Ahmak Gâvurlar İyi Okusun!

 Coronagercegi.com sitesinden:

 

Virüs İzolasyonuna Dair Bildiri

Yazıdan SATIR BAŞLARI...



  • Yeni bir virüsü (SARS-CoV-2) izole edip, özelliklerini tanımlayıp ortaya koyacak basamakların tekine bile girişilmemiştir.
  • Ve esasında bakılacak olursa, patojeniktir denilen virüsler arasından bu basamaklar tamamlanıp hastalık yaptığı başarılı bir şekilde gösterilmiş bir tanesi bile yoktur.
  • Araştırmamız, tıp literatüründe bu basamakları kapsayan tek bir çalışma olmadığını göstermektedir.
  • Son olarak şunu soruyoruz: Patojenik virüs diye bir şey yoksa, yanlış şekilde “aşı” olarak anılan o vücuda-zerk edilebilir-cihazların içine ne konmaktadır ve bunlar ne amaçla kullanılmaktadır? İşte bu bilimsel sorgu, zamanımızın en acil ve önemli konusudur.
  • Varlığı gösterilememiş bir şeyin şekil ve yapısal özelliklerini bilmenin imkânı yoktur ve buna farazi “spike” proteini veya başka proteinlerin mevcudiyeti, yapı ve işlevsel özellikleri de dahildir;
  • Bulunmamış bir şeyin gen dizilimi de bilinemez;
  • Mevcudiyeti gösterilmemiş bir şeyin “varyanları”nı bilmenin de imkanı yoktur;
  • SARS-CoV-2’nin Covid-19 diye bir hastalığa yol açtığını göstermenin imkânı yoktur.





Çeviriyi yapıp haberi paylaşan coronaloji.com sitesinin notu:



"Hayır, yanılmıyoruz, haklıyız. SARS-CoV2 diye bir virüs yok."



Amerikalı doktor ve araştırmacıların önderliğinde virüs izolasyonu konusu ile ilgili bildiriyi görüşlerinize sunmadan önce, sade vatandaş olarak T.C. Sağlık Bakanlığı, Korona Bilim Kurulu ve Türk sağlık camiasına SARS-Cov-2 virüsünün mevcudiyeti ile ilgili sorularımızı tekrarlamak isteriz.



1. Numune alınan hastaların Covid-19’lu olduğuna hangi kriterlere göre karar verilmiş, teşhis nasıl konulmuştur? Hastalardan ne numunesi alınmış, analiz için aynı semptomlara sahip olması gereken kaç hastadan numune alınmıştır? 500? 150? 10? 1?



2. Hasta(lar)dan alınan numuneye başka HERHANGİ BİR doku veya ürün karıştırılmış mıdır? Varsa, bu karıştırılan maddeler hangileridir?



3. CV-19’lu denilen hasta(lar)dan alınmış numunelerde BİNLERCE virüs yapısı elektron mikroskobu ile görüntülenmiş midir? Ölümcül hastalık oluşturacak denli hücrede üremiş ve artık taşıyor (hatta gidip başkalarını enfekte ediyor) olması gereken virüs yapılarının özgün ve orijinal fotoğraflarını sununuz.



4. Mikroskop altında rahatlıkla binlercesi görülmekte olan bu viral yapıların hepsinin aynı biçim ve boyutta olduğu tespit edilmiş midir? Fotoğrafta işaretleyerek gösteriniz.



5. Doku ve hücre zehri olan antibiyotikler, sığır fetüsü dokusu, maymun böbreği dokusu, amniyotik sıvı ve/veya başka herhangi bir tip doku karıştırmadan, doğrudan saf haldeki (filtrelenmiş ve santrifüjlenmiş!) hasta numunesinden aldığınız virüslerin taşıdığı genetik materyali çıkardıktan sonra HANGİ TEKNİK ile diziliminin yapıldığını kamuoyuyla paylaşınız.



Klasik Sanger yöntemi dışında yeni bir teknik kullanıldıysa, bunun çalışma metodolojisini kamuoyuna açıklayınız!



6. Bulunan virüsün eksojen kökenli olduğunun (vücudun kendi ürünü olmadığının ve dışarıdan alındığının) ispatı için ne tür bir deney yapıldı? Açıklayınız.



7. Hastalık ajanı olduğunun (patojenisite) ve enfeksiyon oluşturduğunun ispatı için yapılması zorunlu bir diğer basamak olan hayvan deneylerinde [bu deneyler yapıldı mı?], elde ettiğiniz virüs yapılarını yine başka hiçbir materyal ile karıştırmadan, saf haliyle (tek başına), CV-19’un bulaştığı yol olarak öne sürülen soluma yoluyla hayvana tanıtıldığında CV-19 denilen hastalıkla birebir aynı (benzer değil!) semptomatolojiyi oluşturduğu görüldü mü?



8. Virüsün verildiği denek hayvanların bulguları klinik ve otopsi incelemesi ile kayda geçirildi mi? Evetse, kamuoyuyla paylaşınız.



9. İnsanda ölümcül seyreden ve bir anda tüm dünyaya yayıldığı iddia edilen bu hastalığa yol açtığı gerekçesi ile aranıp bulunan bu virüs kaç hayvanda denenmiş, kaçta kaçını hasta etmiş ve acaba bu hastalık her defasında orijinal hastalık tanımı ile birebir aynı mı seyretmiştir?



Saygılarımızla,

A. Devlet





Izolasyon: Ayırma, ayrı tutma; etrafındakilerden soyutlanıp bir başına kalma; başka şey veya insanlardan ayrı bulunma; tecrit. – Oxford English Dictionary



SARS-CoV-2 (kovid-19) virüsünün bugüne kadar izole edilip edilmediği yahut saf haliyle ortaya konulup konulmadığı konusundaki tartışmalar sürüyor. Oysa konuya tarafsız yaklaşan herkesin yukarıda verilen tanım, sağduyu, mantık ve ilmi kurallar gereği SARS-CoV-2 virüsünün hiçbir şekilde ne izole edilmiş ne de saf hale getirirlerek tek başına ortaya konmuş olduğu sonucuna varması gerekir. Zaten bu yüzden virüsün mevcudiyeti kimse tarafından teyit de edilememektedir.

Bu maddi gerçekten doğan akli, mantıki ve ilmi sonuçlar ise şu şekildedir:

  • Varlığı gösterilememiş bir şeyin şekil ve yapısal özelliklerini bilmenin imkânı yoktur ve buna farazi “spike” proteini veya başka proteinlerin mevcudiyeti, yapı ve işlevsel özellikleri de dahildir;
  • Bulunmamış bir şeyin gen dizilimi de bilinemez;
  • Mevcudiyeti gösterilmemiş bir şeyin “varyanları”nı bilmenin de imkanı yoktur;
  • SARS-CoV-2’nin Covid-19 diye bir hastalığa yol açtığını göstermenin imkânı yoktur.

En kısa ve anlaşılır şekliyle yeni bir virüsü izole edip, özelliklerini tanımlayıp ortaya koymanın düzgün yolu şudur:

İlk iş olarak, baktığınızda bu kişinin hastalığı şudur diyebileceğiniz ölçüde kendine has ve spesifik semptomlar sergilemekte olan çok sayıda insandan (örn. 500 kişi) örnek (kan, balgam, sekresyon) alınır.

Kendi de genetik materyal ihtiva eden başka HİÇBİR doku veya ürün ile karıştırmadan virolog alır, bu örnekleri masere eder [suda bekletip yumuşatmak], filtreden ve daha sonra da ultrasantrifüjden geçirir, yani örneği [numune] saf hale getirir [pürifikasyon].

Onyıllardır hangi viroloji laboratuvarına giderseniz gidin bakteriyofaj(1) ve dev virüs [giant virus] tabir edilen yapıların izolasyonunda kullanılageldiğini göreceğiniz bu sıradan viroloji tekniği sayesinde virolog, daha sonra elektronmikroskobu ile bakıp aynı yapı ve boyuttaki binlerce partikülün görüntüsünü alabilecektir. Virüs, [hastadan alınmış örnekten] izole edilmek suretiyle saf haliyle ortaya konmuş işte bu partiküllerdir.

Hepsi birbirinin aynı bu partiküller daha sonra fiziksel muayene ve/veya mikroskobi teknikleri ile eşbiçimlilik kontrolünden geçirilir.

Materyalin saflığından emin olunduktan sonra ise sırada partikül özelliklerinin ayrıntılı biçimde çalışılması vardır. Partiküllerin fiziksel yapısı, morfolojisi ve kimyasal kompozisyonu incelenir.

Ardından, doğrudan bu saf haldeki partiküllerden çıkarılan genetik materyalin, yine onyıllardır kullanımda olan Sanger sekanslama tekniği gibi yöntemlerle genetik yapısı ortaya konur.

Virüslerin vücut dışından alındığı konsepti üzerinden sıra, bu eşyapılı partiküllerin gerçekten de dış kaynaklı (eksojen) olduğunun, ölmek üzere yahut ölmüş olan dokuların geçmekte olduğu normal yıkımlanma sürecinin ürünleri(2) olmadığının teyidine gelmiştir. (Mayıs 2020 itibarıyla virologların, gördükleri partiküllerin virüs mü yoksa ölü veya ölmekte olan dokuların normal yıkımlanma ürünleri mi olduğunu anlamalarının yolu olmadığı bilinmektedir.)(3)

(1) Isolation, characterization and analysis of bacteriophages from the haloalkaline lake Elmenteita, KenyaJuliah Khayeli Akhwale et al, PLOS One, Published: April 25, 2019. https://journals.plos.org/plosone/article?id=10.1371/journal.pone.0215734 — accessed 2/15/21

(2) “Extracellular Vesicles Derived From Apoptotic Cells: An Essential Link Between Death and Regeneration,” Maojiao Li1 et al, Frontiers in Cell and Developmental Biology, 2020 October 2. https://www.frontiersin.org/articles/10.3389/fcell.2020.573511/full — accessed 2/15/21

(3) “The Role of Extraellular Vesicles as Allies of HIV, HCV and SARS Viruses,” Flavia Giannessi, et al, Viruses, 2020 May

Bu noktaya gelindiğinde artık, eksojen (dış kaynaklı, vücut dışından doğan) bir virüs partikülü tam manasıyla izole edildi, özellikleri ortaya kondu ve gen dizilimi yapıldı demektir.

Gelgelelim daha bunun hastalık yaptığının gösterilmesi lazım.

Bunun için bir grup sağlıklı deneğe (bu iş için ekseriya hayvanlar kullanılır), hastalığın nasıl bulaştığı düşünülüyorsa o yolla eldeki bu izole edilmiş, saf haldeki virüs tanıtılır.

Hayvanlar aynı hastalığı geliştirdiği takdirde, ki bu klinik bulgular ve otopsi sonuçları ile konfirme edilmek durumundadır, işte o zaman virüsün hastalık oluşturduğu hakikaten gösterilmiş demektir. Enfeksiyöz ajanın enfektivite ve bulaş kabiliyetini gösterir bu.

SARS-CoV-2 virüsü için bu basamakların tekine bile girişilmemiştir ve esasında bakılacak olursa, patojeniktir denilen virüsler arasından bu basamaklar tamamlanıp hastalık yaptığı başarılı bir şekilde gösterilmiş bir tanesi bile yoktur. Araştırmamız, tıp literatüründe bu basamakları kapsayan tek bir çalışma olmadığını göstermektedir.

Bunun yerine, 1954 yılından bu yana virologlar, benzer hastalığa sahip bir avuç, ekseriya 10’u bile bulmayan insandan aldıkları saf hale getirilmemiş numuneler ile çalışmışlardır. Bu numuneleri çok az bir işlemden geçirdikten sonra içinde — hepsi de “virüs” denilen yapı ile birebir aynı genetik materyale sahip — dört ila altı başka tip materyalin olduğu doku kültürüne ilave etmektedirler. Besinsiz bırakılan ve zehir eklenen doku kültürü doğal olarak dağılıp ayrışmaya başladığında da ortaya haliyle, bazısı genetik materyale sahip türlü partiküller çıkmaktadır. Akıl, mantık, dil ve anlam bilgisi ve dahi bilim namusuna tamamen aykırı biçimde ise bu prosese “virüs izolasyonu” adı verilmektedir. Kültürdeki bir dolu kaynağın ortama bıraktığı kısım kısım genetik materyal alınıp genetik analize tabi tutulmakta ve bir bilgisayar simülasyon prosesi dahilinde bu genetik materyal fragmanlarından ortaya, virüs olduğu iddia edilen yapıya ait olduğu öne sürülen bir gen dizilimi çıkarılmaktadır, buna da in silico genome, yani bilgisayar ortamında oluşturulmuş genom denmektedir. Virüsün kendisi hiçbir noktada ortada yok, hiçbir şekilde elektron mikroskopisi ile konfirmasyon filan yapılmamışken olmaktadır bu. Tutup hakiki bir virüsten çıkarılmış, ardından dizilimi yapılmış bir genetik materyal de yine, bulunmamaktadır. Bu yapılan bilimsel aldatma, hile, bilim sahtekârlığıdır.

Saf hale getirilmemiş — toksik antibiyotikler, sığır fetüsü dokusu, amniyotik sıvı ve başka dokular ile birlikte doku kültürüne eklenen — numune, içine katıldığı (inoküle edildiği) böbrek dokusunu tahrip edip öldürdüğünde de bu, virüsün mevcudiyetine ve patojenisitesine delalettir denilmektedir. Bilimsel aldatma suçu işlenmektedir.

Bundan böyle biri size SARS-CoV-2 virüsünün izolasyonuna dair bir yayın ilettiğinde lütfen ‘kullanılan metodlar’ bölümüne bakın. Araştırmacılar maymun (Vero) hücresi veya herhangi başka bir kültür metodu kullanmışsa, yapılanın izolasyon olmadığını anlayabilirsiniz. Gerçek izolasyonun neden yapılmadığına dair de şu bahaneler öne sürülecektir:

1.     Hastalardan alınan numunelerden analiz etmeye yetecek virüs partikülü çıkmadı.

2.     Virüs, hücre içinde barınan parazittir; virüsü öyle hücre dışında bulamazsınız.

İlk maddede söylenen doğruysa ve biz hasta insanların çıkardığı balgamda virüs bulamıyorsak, bu virüsün tehlikeli, hatta ve hatta ölümcül olduğunu hangi kanıta dayanarak söylüyoruz?

2. maddede denilenler doğruysa, bu virüs insandan insana nasıl geçiyor peki? Bize bunun hücreden çıkıp başkalarını enfekte ettiği söyleniyor. O halde niye bulunamasın ki?

Sonuç olarak, bu viroloji tekniklerinin ve vardıkları sonuçların sorgulanması ne kamuyoyunun dikkatini dağıtacak ne de bölünmelere yol açacak bir meseledir. Bu gerçeğe ışık tutulması, insanlığın karşı karşıya olduğu bu korkunç aldatmaca ve sahtekârlığa son verilmesi için elzemdir. Bu virüs hiçbir zaman izole edilmemiş, gen dizilimi ortaya konmamış ve kimseyi hasta ettiği gösterilmemişse, bu hayali bir virüsse, niye maske takıyor, sosyal mesafe bırakıyor ve tüm dünyayı kodese tıkıyoruz ki?

Son olarak şunu soruyoruz: Patojenik virüs diye bir şey yoksa, yanlış şekilde “aşı” olarak anılan o vücuda-zerk edilebilir-cihazların içine ne konmaktadır ve bunlar ne amaçla kullanılmaktadır? İşte bu bilimsel sorgu, zamanımızın en acil ve önemli konusudur.

Hayır, yanılmıyoruz, dediğimiz şey doğru. SARS-CoV2 diye bir virüs yok.


Not: Bu bildiriye destek vermek isteyenler Dr. Andrew Kaufman’ın sitesine giderek ismini kaydettirebilir.

 

Teşekkür ederiz.

 

Çeviri : Coronaloji

 

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)