Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Daru's-Sunne kitaplarını kitap satış sitelerinden temin edebilirsiniz. Sitemizden perakende kitap satışı yapılmamaktadır.

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



17 Ekim 2019 Perşembe

Kimler Bağışlanır?


El-Elbani, es-Sahiha (no 1315) şöyle demiştir:
“Muaz b. Cebel radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
Kim Allah Azze ve Celle’ye hiçbir şeyi ortak koşmamış, beş vakit namazı kılmış ve Ramazan orucunu tutmuş olduğu halde Allah ile karşılaşırsa bağışlanır.” Dedim ki:

“Bunu müjdeleyeyim mi ey Allah’ın rasulü?” Buyurdu ki:

Onları bırak, amel etsinler.” Hadis sahihtir.

Faide: Bu hadiste Müslümanın Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan Allah ile karşılaşmadıkça bağışlanmayacağına delil vardır. Çünkü sahih hadislerden bilindiği üzere şirk en büyük günahtır. Buradan şu kimselerin sapıklığını anlıyoruz; bizimle beraber yaşayan, bizimle beraber namaz kılıp oruç tutan, lakin sıkıntılı anlarda Allah'ın dışında bir de ölmüş olan velilerden ve Salihlerden yardım isteyerek türlü şirklere ve putçuluğa düşenler, onlar için kurban kesen ve adak adayanlar, bu yaptıklarıyla Allah’a yakınlık sağladıklarını zannediyorlar. Heyhat ki ne heyhat! 
Bu kâfirlerin zannıdır! Kâfir olanlara Cehennemden dolayı yazıklar olsun.” (Sad 27)

Bu yüzden böyle bir şeye müptela olan Müslüman kardeşlerimizin hemen alemlerin rabbine tevbe etmekte acele etmeleri gerekir. Bunun da kitap ve sünnetten elde edilen faydalı ilimden başka bir yolu yoktur. Bu ilim alimlerimizin özellikle de şeyhulislam İbn Teymiyye, öğrencisi İbn Kayyım ve onların yolunda giden diğer alimlerimizin kitaplarında mevcuttur.

Bazı vesvesecilerin bu şirklere “bunlar yakınlaştırıcı vesilelerdir” diye üflemeleri onları yoldan alıkoymamalıdır. Zira onlar gibi haramları helal sayan bazı kimselerin durumunu Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle haber vermiştir: “Onun ismini değiştirirler..”

Bu nasihati, âlemlerin rabbinin uzaklaştırılan bazı kulları hakkında söylediği şu sözleri hak etmeden önce, ahiretini önemseyen saptırılmış Müslüman kardeşlerimiz için yapıyorum:

Onların yaptıkları bütün amellerine yöneldik ve onları dağılmış zerreciklere çevirdik.” (Furkan 23)

7 Ekim 2019 Pazartesi

Kadınların Kına İle Nakış Yapmaları


Soru: “Kına ile nakış yapmak dövme sayılır mı?”

Cevap: Bunun hükmünü açıklamadan önce vücuda kına ile nakış yapmanın dövmeden farklı olduğu iki açıyı belirtelim:

1-               Dövme; iğne ve benzeri araçlarla kanın akması sağlanarak yeşil renk vermek için sürme gibi boyayıcı maddelerle boyamaktır. Dövme yaptırmanın büyük günahlardan olduğu hususunda ilim ehlinin söz birliği (icma) vardır. Çünkü Buhari ve Müslim, Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh’den, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:

Allah dövme yapan ve yaptıran kadınlara, kaş yolan kadınlara, güzellik için Allah’ın yarattığını değiştirerek dişlerini seyrelttiren kadınlara lanet etmiştir.”

Cilt rengini değiştirmek ve esmer teni beyazlaştırmak için kullanılan bazı kimyevi maddeler de buna dâhildir. Hatta bu Allah’ın yarattığını değiştirme hususunda dövmeden daha şiddetlidir. (Bkz.: İbn Useymin, Mecmuu Fetava17/ 4 no’lu soru)

Kına ile nakış yapmaya gelince, kına gibi ziynettir. Dövme sayılmaz. Çünkü bu vücuda yalnızca resmetmektir. Nitekim bu asırda yapışkan dövme diye bir şey çıkmıştır. Sırf dövmeye benzediği için böyle derler, hakiki dövme değildir, bu maddeler dövme olduğu için değil, cilde zarar veren kimyevi maddeler içerdiği için çirkin görülmektedir.

2-               Kalıcı ziynet ile geçici olan arasında fark vardır. Kalıcı olan sabit ziynet uzvun rengini veya şeklini değiştirmektir ki Allah’ın yarattığını değiştirmek olduğu için haramdır. Dudak boyası, öje gibi geçici olan ziynet ise böyle değildir, bunlar mubahtır. Kına ile nakış yapmak ve buna benzer geçici ziynetler cildin rengini değiştirmez, bu bir müddet sonra giderilen şekillerdir. Bunlar dövme değil, kına ile boyanmadan sayılır.

Kına İle Vücuda Nakış Yapmanın Hükmü

Kına ile dövme arasındaki fark anlaşıldığına göre bunların aynı hükümde olmadıkları da fark edilmiştir. Kadınların kocalarına karşı kına ile süslenmeleri müstehap sayılmıştır. İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle demiştir:

“Kadınlarımız yatsı namazından sonra en güzel şekilde kına ile boyanırlardı.” (Sahih mevkuf. İbn Ebî Şeybe no:1291 Abdurrazzak 7930)

Lakin bazı âlimler kına ile vücuda nakış yapmayı mekruh görmüşlerdir. Nitekim İmam Ahmed’e bu konu sorulduğu zaman:

“Elini kınaya daldırır” demiştir. Yani elinin tamamını kınayla boyamayı kastetmiş, elin yalnız bir kısmını boyamadan sakındırmıştır. Bazıları da bunun kocasına karşı süslenmesi için caiz olduğunu söylemiştir. (Bkz.: Mervezi el-Vera 578-584, Merdavi el-İnsaf 1/99, İbn Muflih el-Furu 1/161)

Bunu mekruh görenler şu yüzden böyle demiş olabilirler:

1-    Bunda haram olan süslenmeye benzeme vardır.

2-    Bu sebeple kadının dindarlığı eleştirilir ve dövme yaptığı zannedilebilir.

3-    Kına ile nakışın hakikatini bilmeyen kimse onu dövme zanneder ve bunu hayırlı ve Saliha kimselerde görünce caiz olduğunu düşünebilir.

4-    Ömer radıyallahu anh’den boyanırken nakış yapmaktan yasakladığı rivayet edilmiştir. (İbn Ebi Şeybe Musannef no:17665, 17667, Abdurrazzak Musannef no: 7929 Buhârî Tarih 2/142 Mervezi el-Vera 583) ancak bu rivayetin isnadında ismi belirtilmeyen raviler vardır.

5-    Umeyye (bt. Abdillah) rahimehallah dedi ki  “Ben Medine’de gelinleri süslüyordum. Aişe radıyallahu anha’ya boyanma hakkında sordum, dedi ki: “Nakış olmadığı sürece bunda sakınca yoktur.” (İbn Ebi Şeybe Musannef 17666) Bunun isnadında Umeyye bt. Abdillah meçhuledir.

Caiz gören için de şöyle bir rivayet zikredilir: “Beni Suleym’den bir adamdan rivayete göre ninesi boyanırken Nebi sallallahu aleyhi ve sellem yanına girdi ve elinin üzerini göstererek buyurdu ki:

Ey Umm Filan! Şu şekilde nakış yap!” Busayri İthafu’l-Mahere’de (4/547) zikretmiş ve isnadının zayıf olduğunu belirtmiştir. İsnadında İsmail b. Rafi zayıf, Beni Suleym’den olan şahıs meçhuldür.

Kına ile nakışı caiz gören âlimler de şu şartları koşmuşlardır:

1-               Ziynet mahalli olan el, ayak, parmaklar gibi uzuvlara yapılmalı, bazı cahil kadınların yaptığı gibi; sırt, karın gibi avret bölgelerine yapılmamalıdır. Zira kadının diğer kadında ziynet mahalleri dışındaki bölgelere bakması helal değildir.

2-               Bu boyama geçici, giderilebilen cinsten olmalı, daha önce açıklandığı gibi sabit kalıcı olmamalıdır.

3-               Mubah olanla haram olan arasında karışıklığa sebep olmaması için dövmeye benzer dövme renginde boyalar kullanılmamalı, kına renginde boyalar olmalıdır.

4-               Fasıka ve kâfire kadınlara benzeme söz konusu olmamalıdır.

5-               Ruh taşıyan canlılara ait resimler veya kâfirlere ve fasıklara ait şiarlar (haç vb. gibi) nakşedilmemelidir.

6-               Kadın bu ziynetini namahremi olan erkeklere göstermemelidir.

7-               Kullanılan boyalar cilde zarar veren maddeler olmamalıdır.

Netice olarak kadınların namahremlerine göstermedikleri sürece kına ile ellerine ve ayaklarına nakış yaparak süslenmelerinden yasaklayan bir delil sabit olmamıştır. Tabiinden ve sonrakilerden bazı âlimler bunu mekruh görmüş olsalar da, onların bu görüşleri dinde bir hükmün ispatı için delil olmazlar.

6 Ekim 2019 Pazar

Medine’deki Münafıklar ve Zamanımıdaki Sapıklık Davetçileri



Medine’deki münafıkların sayısı 370 civarında kadın ve erkek idi. Müslümanlar arasında fırka ve ayrılık oluşturuyor, tuzaklar kuruyorlardı. Vahiyle desteklenmiş olan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara galip geliyordu.
Bu münafıkların çoğu müslüman olduklarını söyleyen ve içlerinde küfrü gizleyen Ehl-i Kitap idi. Bir kısmı Evs ve Hazrec kabilelerinden idi. Yine diğer bir kısmı da Medine civarında bulunan bedeviler idi.
Bu münafıkların Medine döneminde tehlikeli fitneler çıkarmış en meşhurları şunlardır:
1- Evs ve Hazrec Münafıkları
Abdullah b. Ubey b. Selul: Münafıkların önderi idi. Münafıkun suresi, Haşir suresinin 11-17. Ayetleri, Nur suresinden ifk hadisesiyle ilgili ayetler ve daha birçok ayetler onun hakkında nazil olmuştur.
Culas b. Suveyd b. es-Sâmit: Onun hakkında şu ayet nazil olmuştur: “Söylemediklerine dair Allah’a yemin ederler. Şüphe yok ki o küfür sözünü söylediler, onlar müslümanlıklarından sonra küfre girdiler ve başaramadıkları bir şeye yeltendiler.” (Tevbe 74)
El-Haris b. Suveyd: Culas’ın kardeşidir. Onun hakkında şu ayet nazil olmuştur: “Rasulün kesinlikle hak olduğuna şahitlik ettikleri halde üstelik kendilerine apaçık deliller de gelmişken imanlarından sonra küfre giren bir toplumu Allah nasıl hidayete erdirir? Doğrusu Allah zalimler toplumunu hidayete erdirmez.” (Al-i İmran 86)
Bicad b. Osman b. Amir.
Nebtel b. el-Haris: Onun hakkında şu ayet nazil olmuştur: “İçlerinden nebiyi incitenler ve: “O bir kulaktır” diyenler vardır. De ki: “O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah’a iman eder, mü’minlere inanıp güvenir ve sizden iman edenler için bir rahmettir. Allah’ın rasulüne eziyet edenler için acı bir azap vardır.” (Tevbe 61)
Zuvey b. el-Haris: Evs kabilesinden idi.
Ebu Habibe b. el-Ez’âr: Dırar mescidini yanında şu münafıklarla beraber bina eden kişidir: Hizam b. Hâlid, Abbad b. Huneyf, Amr b. Hizam, Cariye b. Amir, oğulları; Mucemmi’ b. Cariye ve Zeyd b. Cariye ve Vedia b. Sabit. Bunlar hakkında şu ayet nazil olmuştur: “Zarar vermek, inkâr etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah’a ve rasulüne karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: “Biz iyilikten başka bir şey istemedik” diye yemin edenler, Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahitlik etmektedir.” (Tevbe 107)
Evs b. Kayzî: Diğer bir münafık olan Mirba’ b. Kayzî’nin kardeşidir. Onun hakkında şu ayet nazil olmuştur: “Onlardan bir gurup da demişti ki: “Ey Yesribliler! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün!” İçlerinden bir kısmı ise: “Gerçekten evlerimiz emniyette değil” diyerek Nebî’den izin istiyordu; oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı.” (Ahzab 13)
Ebu Tu’me Beşir b. Ubeyrik: İki zırhı çalan kişidir. Onun hakkında şu ayet nazil olmuştur: “Nefislerine hainlik eden kimselerden yana mücadele etme. Muhakkak ki Allah çok hain olan günahkâr olan kimseyi sevmez.” (Nisa 107)
Kays b. Amr b. Sehl, Amr b. Kays, Zeyd b. Amr ve Rafi b. Vedia: Hepsi de Hazrec kabilesinden, Neccar oğullarındandır.
El-Cedd b. Kays: Hakkında şu ayet nazil olmuştur: “Onlardan bir kısmı: “Bana izin ver, beni fitneye düşürme!” derler. Bilin ki onlar zaten fitnenin ortasına düşmüşlerdir. Hiç şüphesiz cehennem, kâfirleri mutlaka çepeçevre kuşatıcıdır.” (Tevbe 49)
2- Yahudi Alimlerinden İken Müslüman Olduklarını İzhar Eden Münafıklar:
Sa’d b. Huneyf, Zeyd b. el-Lusayt, Nu’man b. Evfa b. Amr, Osman b. Evfa: Hepsi de Kaynuka oğullarındandır.
Rafi b. Hureymile: münafıkların ileri gelenlerinden idi.
Rifaa b. Zeyd b. et-Tabut, Silsile b. Berhâm ve Kinane b. Suriyâ
3- Diğer Münafıklar
Asmâ bt. Mervan.
El-Ahnes b. Şureyk es-Sekafî: Sakif kabilesindendir. Güzel bir görüntüsü ve tatlı konuşması vardı. Onun hakkında şu ayet nazil olmuştur: “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider de kalbindekine Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o, azılı bir düşmandır.” (Bakara 204)
Bu sayılanlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tarafından nifakları bilinen, kendilerinden küfür söz ve amelleri sadır olduğu halde, münafıklık yaparak müslüman olduklarını izhar ettikleri için mürtet muamelesi görmeyen, kendilerine “Kafir” kelimesini kullanmadıkları, dünya hükmü olarak müslüman gibi muamele ettikleri, lakin içlerinde gizledikleri küfür hakkında da uyanık davrandıkları kimselerden sadece bazılarıdır.
Ebu’z-Zubeyr (Muhammed b. Muslim el-Mekkî) rahimehullah’tan: “Cabir b. Abdillah radiyallahu anhuma şöyle dedi:
لَمْ نَكُنْ نُسَمِّي الْمُنَافِقِينَ كُفَّارًا عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
“Bizler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında münafıkları “Kâfirler” diye isimlendirmezdik.” Bunu Ebû Ya'lâ Musned’inde (4/88) Muslim’in şartına göre sahih isnadla rivayet etmiştir.
Zamanımızdaki “Ebu Hanzala”, “Murat Gezenler”, “Ebu Said Yarpuzi”, “Ubeydullah Arslan”, “Ebu Haris”, “Ebu Nuh”, “Ebu Zerka”, “Mehmet Emin Akın”, “Faruk Furkan veya İbrahim Gadban”, “Abdullah Yolcu”, “Taceddin Bayburdi”, “Mustafa Yiğit” ve daha başka birçok sapıklık önderleri gibi kimi mürcie, kimi harici ekolünü temsil eden, cahilliklerine rağmen önder edinilmiş, kimisi dünya metaı karşısında dinini satmış olan, kimisi samimi olmasına rağmen derin bir cehalet sebebiyle bâtıllarında ısrar eden sapık ve saptırıcı davetçiler münafıklar konusunda sahabenin menhecinden fersah fersah uzak kimselerdir.
Onlar ümmetin münafıkları hakkında (özellikle Allah’ın indirdiklerine muhalif davranan yöneticiler hususunda) ya Mürcie gibi davranarak onların temiz, salih müslümanlar olduklarını savunmakta, yahut Hariciler gibi davranarak onların müslümanlık iddialarına ve tevhid sözüne şahitliklerine rağmen katli vacip mürtetler olduklarına hükmediyorlar!

4 Ekim 2019 Cuma

İslam’da Münafıklara Muamele Şekli


İslam’da Münafıklara Muamele Şekli
1-    Onların savunulmaması ve onları savunana sövmenin caiz olması
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki biz sana kitabı hak ile indirdik ki insanların arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin. Hainlerin savunucusu olma. Allah’tan bağışlanma dile. Muhakkak ki Allah Gafurdur ve Rahimdir. Nefislerine hainlik eden kimselerden yana mücadele etme. Muhakkak ki Allah çok hain olan günahkâr kimseyi sevmez. İnsanlardan gizlenirler de Allah’tan gizlenmezler. Hâlbuki geceleyin O’nun razı olmayacağı şeyleri kurarlarken O onlarla beraberdi. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını kuşatmakta olandır. İşte siz öyle kimselersiniz ki dünya hayatında onlardan yana mücadele ettiniz, ya kıyamet günü kim onlardan yana Allah ile mücadele edecek yahut kim onlar için vekil olacak?” (Nisa 105-109)
Mü’minlerin annesi Aişe radıyallahu anha ifk hadisesini rivayet ederken şöyle demiştir: “…Hazrec’in efendisi, salih bir adam olan fakat kendisinde cahiliye hamiyeti beliren Sa’d b. Ubade kalktı ve Sa’d b. Muaz’a şöyle dedi:
“Yalan söyledin! Allah’a yemin olsun onu (Abdullah b. Ubey b. Selul’ü) öldürmeyecek ve onu öldürmeye güç yetiremeyeceksin.” Bunun üzerine Sa’d b. Muaz’ın amca oğlu olan Useyd b. Hudayr kalktı ve Sa’d b. Ubade’ye dedi ki:
“Yalan söyledin! Allah’a yemin olsun onu öldüreceğiz. Sen muhakkak ki münafıkları savunan bir münafıksın.”[1]
Nevevi dedi ki: “Batıl bir dava için taassup gösterene sövmenin caiz oluşu. Nitekim Useyd b. Hudayr, münafık için gösterdiği taassuptan dolayı Sa’d b. Ubade’ye: “Sen münafıkları savunan bir münafıksın” demiş, burada onun münafıklar gibi davrandığını kastetmiş, hakiki nifakı kastetmemiştir.”[2]
Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu ibare karşısında sükut etmiş, ne güzel bulmuş, ne de karşı çıkmıştır.
Akraba dahi olsalar münafıkları savunmak yasaklanmıştır. Bu yüzden Allah Teala onların dünyadaki durumlarını aşağılayarak şöyle buyurmuştur:
O halde onların malları da evlâtları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını murat ediyor.” (Tevbe 55)
Yine Allah, onlardan biri öldüğü zaman onlara bir aşağılama olması için rasulüne onun cenaze namazını kılmasını yasaklamıştır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de münafıklara saygı ifade eden hitaplarda bulunmayı yasaklamıştır:
Burayde radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Münafığa efendi demeyin. Eğer o efendi olursa Rabbiniz Azze ve Celle’yi öfkelendirmiş olursunuz.”[3]
Münafık, insanlar katında mertebe kazansa da, kendisine kuvvet ve zorbalık yetkisi verilse de Allah katında aşağılıktır: “Muhakkak ki münafıklar cehennemde en alt tabakadadırlar.” (Nisa 145)
Bu yüzden Müslümanlar katında da aşağılanırlar ve onlara saygı gösterilmez. Allah Teala onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Münafıklar, kalplerinde çürüklük bulunanlar ve Medine’de asılsız haber yayanlar yaptıklarına son vermezlerse seni onların üzerine sevk edeceğiz; o zaman seninle beraber orada fazla oturamayacaklar, Allah’ın rahmetinden uzaklaşmış olarak nerede bulunsalar yakalanıp öldürülecekler.”  (Ahzab 61)
O halde onları dinlemek de yoktur, itaat de. Onların önderlik hakkı iddiaları da kabul edilmez.
Dr. Muhammed Musa şöyle der: “Münafığın hakkı öne geçirilmek değil, geri bırakılmaktır. Saygı görmek değil, aşağılanmaktır. Yakınlık göstermek değil, uzaklaşılmasıdır. Çünkü o Allah’ın, rasulünün ve mü’minlerin düşmanıdır. Onlara Allah’ın ve rasulünün düşmanlarına layık olan muamele yapılır.
Müslümanların işleri münafıklara teslim edildiğinde bu Allah’ın gazap etmesine sebep olur ve helak olmanın alametidir.
Hasen el-Basri dedi ki: “Her kavmin önderi münafıkları olmadıkça kıyamet kopmaz.”[4] Şikâyetimiz Allah’adır.
2-    Onları veli edinmenin yasaklanması
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin, onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların ağızlarından nefret taşmaktadır; kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Gerçekten size delilleri açıklamışızdır, eğer düşünüyorsanız! Size gelince, bakın siz onları seviyorsunuz, ama onlar sizi sevmiyorlar. Siz kitabın tamamına inanıyorsunuz; onlar sizinle karşılaştıkları zaman "inandık" diyorlar; yalnız kaldıklarında ise size karşı öfkelerinden parmaklarını ısırıyorlar. De ki: "Öfkenizden çatlayın!" Şüphesiz Allah kalplerde olanı bilmektedir.” (Al-i İmran 118-119)
Mucahid dedi ki: “Bu ayetler münafıkları veliler edinerek onlara meyletmekten yasaklamak üzere nazil oldu.”
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri ve kâfirleri velî edinmeyin. Eğer müminseniz Allah’tan korkun.” (Maide 57)
Bu ayet İslam’ı izhar edip de kalplerinde küfrü gizleyen kitap ehli münafıklarını veli edinmeyi yasaklamaktadır. Münafıkların geneli bu şekildedir. Onlar birbirlerinin velisidirler. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Erkeğiyle kadınıyla münafıklar birbirlerindendirler.” (Tevbe 67) Onları veli (söz sahibi, dost, yardımcı, yakın) edinmek de bir nifaktır.
Bu yüzden Allah Teâlâ onlardan hoşnut olmayı yasaklayarak şöyle buyurmuştur: “Hoşnut olasınız diye size yemin ederler. Fakat siz onlardan hoşnut olsanız bile Allah günaha batmış o kimselerden asla razı olmaz.” (Tevbe 96) Allah Teala’nın kendilerinden razı olmadığını bildirdiği bir topluluktan razı olmak mümin bir kula yakışmaz. Böyle bir davranış ancak iman azlığı ve kalbin zayıflığı sebebiyle olur. Çünkü mü’min; Allah Azze ve Celle’nin sevdiklerini sever, O’nun buğzettiklerinden buğzeder. Allah için kerih görür, Allah için razı olur ve Allah için öfkelenir.
3-    Münafıklar mücahidler divanından çıkarılır ve cihaddan geri kalanlarının yalanları sabit olduğu için mazeretleri kabul edilmez.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şayet Allah seni onlardan bir toplulukla tekrar karşılaştırır da başka bir sefere çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: "Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacak ve benim maiyetimde düşmana karşı asla savaşmayacaksınız. Mademki ilk defasında oturup kalmayı yeğlediniz, şimdi de geride kalanlarla birlikte oturmaya devam edin." (Tevbe 83)
Allah Teala cihaddan geri kalanlardan yüz çevirmeyi emretmiştir: “Yanlarına döndüğünüz zaman, onları hesaba çekmekten vazgeçesiniz diye size yemin billâh edecekler. Artık onlardan uzak durun; zira onlar tiksinilecek kimselerdir, işlemiş oldukları günahların karşılığı olarak varacakları yer de cehennemdir.” (Tevbe 95)
Onlardan yüz çevirmek demek razı olup affetmek demek değildir! Bilakis onları aşağılayarak yüz çevirmek emredilmiştir. Çünkü onlar ancak katı muameleyi hak eden pisliklerdir. Allah yolunda cihaddan geri kalmaları, mü’minlerin cemaatinden ayrılmaları sebebiyle böyle bir cezayı hak ederler.
4-    Münafıklarla cihad edilmesi ve onlara sert davranılması
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey nebi! İnkârcılara ve münafıklara karşı cihad et, onlara sert davran; onların varacağı yer cehennemdir ve bu ne kötü bir sondur!” (Tevbe 73)
Münafıklarla cihad edilmesi hakkında emir yoruma gerek bırakmayacak şekilde açıktır. Mü’minlerin emiri Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh dedi ki: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dört kılıçla gönderildi:
1-    Müşriklere karşı bir kılıç: “Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” (Tevbe 5)
2-    Ehl-i Kitap kâfirlerine karşı bir kılıç: “Ehl-i kitap’tan Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resulünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe 29)
3-    Münafıklara karşı bir kılıç: “Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et” (Tevbe 73)
4-    İsyancılara karşı bir kılıç: “Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin; ikisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa -Allah’ın emrine geri dönünceye kadar- haksızlığa sapanlara karşı savaşın.” (Hucurat 9)
Nifakı izhar edip ortaya koydukları zaman münafıklarla cihad gerekli olur. İbn Mes’ud radıyallahu anh Tevbe 73. Ayeti hakkında şöyle demiştir: “Eliyle cihad eder, buna gücü yetmezse onu asık suratla karşılar.”
İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki: “Allah Teala kafirlere karşı kılıçla, münafıklara karşı dil ile cihadı emrediyor. Münafıklara yumuşak muameleyi kaldırmıştır.”
Ed-Dahhak dedi ki: “Münafıklara karşı cihad söz iledir.”
Hasen el-Basri ve Katade dediler ki: “Onlara karşı cihad, onlara had cezalarının uygulanması ile olur.”[5]
Nifakının küfür nifakı olduğundan kesin olarak emin olunanlarla kılıçla cihad edilir. Ona karşı sözlü ve fiilî olarak sertlik uygulanır. Nifakını gizleyenlerle dil ile hüccet ve beyan yoluyla cihad edilir. O tevbeye ve müminlerin arasına girmeye davet edilir.
Nitekim Allah Azze ve Celle onları tevbeye davet ederek şöyle buyurmuştur: “Biz her bir peygamberi, Allah’ın izniyle, ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine kötülük ettiklerinde sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileselerdi, peygamber de onlar için mağfiret dileseydi, elbette Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (Nisa 64)
Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir. Umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır. Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bir de onlar için dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir. Allah her şeyi çok iyi işitmekte ve bilmektedir.” (Tevbe 102-103)
İbn İshak dedi ki: “O münafıklar mescide bulunur, Müslümanların konuşmalarını dinler, dinleriyle alay ederlerdi. Bir gün mescide onlardan bazıları toplandılar. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onların birbirlerine sokulup aralarında fısıltıyla konuştuklarını görünce onların mescidden sert bir şekilde kovularak çıkarılmalarını emretti. Ebu Eyyub Halid b. Zeyd b. Kuleyb radıyallahu anh kalktı Ganm b. Malik b. Neccar oğullarından olan Ömer b. Kays’ı yakaladı, ayaklarından sürükleyip mescidden attı. Bu adam cahiliyede kavminin putlarının sahibi idi. Dışarı sürüklenirken şöyle diyordu:
“Ey Ebu Eyyub! Beni Salebe oğullarının diyarından mı çıkarıyorsun?” Ebu Eyyub sonra Neccaroğullarından biri olan Rafi b. Vedia’ya yöneldi, onu elbisesinin yakasından yakalayıp şiddetli bir şekilde çekti, yüzünü tokatladı ve mescidden çıkardı. Ebu Eyyub ona şöyle diyordu:
“Öf sana habis münafık! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mescidinde yaptığından dönmeyecek misin?” Umare b. Hazm radıyallahu anh kalkıp uzun sakallı biri olan Zeyd b. Amr’ı sakalından tuttu, sert bir şekilde mescidden çıkarana kadar sürükledi. Sonra Umare, iki elini birleştirip Zeyd’in göğsüne vurdu ve onu yere yığdı. O şöyle diyordu:
“Beni yaraladın ey Umare!” O da dedi ki:
“Allah seni uzak kılsın ey münafık! Allah’ın sana hazırladığı azap bundan daha şiddetlidir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mescidine yaklaşma!” Neccar oğullarından ve Bedire katılanlardan biri olan Ebu Muhammed Mesúd b. Evs kalktı, münafıklar arasında tek genç delikanlı olan Kays b. Amr b. Sehl’in kafasına vura vura mescidden çıkardı. Hazrec’den Ebu Said el-Hudri’nin kabilesi olan el-Hudre’den bir adam olan Abdullah b. El-Haris kalktı, el-Haris b. Amr denilen saç örgüleri olan bir adamı saçörgülerinden yakalayıp sert bir şekilde yerde sürükleyerek mescidden çıkardı. Dedi ki:
“Bana sert davrandın ey İbnu’l-Haris!” O da dedi ki:
“Muhakkak ki sana bu layıktır ey Allah’ın düşmanı! Allah senin hakkında ayet indirdi, Rasulullah’ın mescidine yaklaşma çünkü sen bir necisin!”
Amr b. Avf oğullarından bir adam kardeşi Zuvey b. El-Haris’i tuttu, sert bir şekilde mescidden çıkardı ve dedi ki:
“Sana şeytan ve onun emri galip gelmiş!” Bu kimseler o gün mescidde bulunan münafıklar idiler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onların çıkarılmalarını emretti.”[6]  
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hidayete ulaştıran bir rahmet peygamberi olarak gönderilmiştir. Bazen muamelesinde sertlik ve kuvvet de kullanmıştır. Fitne isyancılarını bastırmak, Müslümanlar arasında kaos çıkarmak ve saflarını bölmek isteyenleri engellemek için bu yola da başvurmuştur.


[1] Buhari (4141) Muslim (2770)
[2] Nevevi Muslim Şerhi (17/118)
[3] Ahmed (22939) Ebu Davud (4977) el-Elbani sahih demiştir.
[4] Firyabi Sıfatu’n-Nifak (110) Muhammed Musa Al-i Nasr el-Münafikun (s.61)
[5] Tefsiru İbn Kesir (4/156-157)
[6] Siyretu İbn Hişam (1/528, 529)

27 Eylül 2019 Cuma

Kadınların Gözünden Çok Eşlilik


Çok Eşlilik Konusunda Kadınların Endişeleri
Yazan: Doktora Rukayye el-Muharib
Tercüme: Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî
Kadınların geneli, evlilikte kendisine bir başka kadının ortak olmasını büyük bir musibet olarak görüyor ve bu durumu saadetini yok edecek bir kabus olarak niteliyor. Bunu düşünmek bile istemeyerek öfkeyle vesveselere kapılıyor. Belki de bazı erkekler kadının, büyük endişelerini, kocasının tek eşi olmak istemesini, böyle bir şeyi öğrendiği zaman kocasına kaba davranmaya başlamasını garipsemektedirler.
Kadınlardan biri şöyle dedi: “Ben kocamın benimle beraber aynı anda bir başkasını seviyor olmasını hayal bile edemiyorum. Onun başka biriyle evlenmesinden beni sevmediğini anlıyorum. Erkeğin birden fazla kadını sevmesi mümkün değil.”
İkinci bir kadın şöyle dedi: “Ben ikinci hanımın bizim hayatımızı böleceğini, bunun da hem benim için hem de çocuklarım için istemediğimiz sonuçlar getireceğini hissediyorum.”
Üçüncü bir kadın, akrabaları ve arkadaşları olan kadınların konuşmalarından, bu durumun kendisinin haklarının yerine gelmemesi demek olduğu, kendisiyle kocası arasındaki ilişkinin bozulacağı, bu sebeple kalplerinde karşılıklı olarak sevgi ve saygının biteceği şeklindeki inançlarını dile getiriyor.
Dördüncü bir kadın, aşırı kıskançlıktan dolayı böyle bir şeye asla tahammül edemeyeceğinden yakınıyor.
Beşinci bir kadın, çok eşliliğin bir zulüm ve kötü muamele demek olduğunu söylüyor.
Altıncı kadın, erkeğin adil davranamayacağına karar vermiş! Çünkü ayette “Çok isteseniz de kadınlar arasında adil olmaya güç yetiremezsiniz” (Nisa 129) buyruluyor. Adalete güç yetmiyorsa tek eşlilikle yetinilmesi gerekir. Çünkü Allah Teala: “Eğer adil davranamayacağınızdan korkarsanız bir tane alın.” (Nisa 3) buyurmuştur. Özellikle de zamanımızdaki erkekler takvadan ve Allah korkusundan uzaktırlar” diyor.
Bütün bu görüşler, kadınlarla yaptığım kısa bir oturumda dile getirilen şeylerdir. Orada bulunmayan diğer kadınlar daha başka sebepler de zikrediyorlar. Onlardan her biriyle acele olarak yaptığım konuşma ve münakaşalar neticesinde çok eşlilik konusuna doğru bir yaklaşım belirlemek için diyorum ki:
Birinci kadına gelince: Kadının aynı esnada iki erkeği sevmesi mümkün değildir. Onun duyguları ancak kocası ve çocukları arasında dağılır. Ama erkek birden fazla kadını sevebilir. Nitekim Allah onlara fıtrat olarak kadın sevgisini süslemiştir. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “İnsanlara kadınlara duyulan arzular süslendi.” (Al-i İmran 14) Bu yüzden kadında asıl olan tek erkeği sevmesi ve başka erkeklere karşı sabredecek potansiyele sahip olmasıdır. Lakin genellikle erkek bir kadın ile yetinmeye sabredemez.
İkinci kadın üç sebepten dolayı korkuyor: birincisi Allah Teala’ya tevekkülünün zayıflığı. İkincisi çok eşlilikle ilgili olumsuz örnekler ve kıssalar. Üçüncüsü: kadınların birbirlerini bunun kendisi ve çocukları için bir felaket sebebi olacağı gerekçesiyle çok eşlilikten korkutmaları.
Üçüncü kadına göre çok eşlilik insanların gözünde önemsiz kalmaya, gurursuzluğa ve güvensizliğe sebeptir. İnsanın kendi aklıyla düşünmesi, başkalarının isteğine göre değil kendisinin razı olacağı doğru bir bakış açısına sahip olması gerekir.
Dördüncü kadına gelince, kadının tabiat ve fıtratında kıskançlık asıldır. Lakin gıybet, fitne, dedikodu, yalan gibi haramlara bulaşmaktan kendisini koruması gerekir. Öfkesini yutmalı, kıskançlığı hususunda nefsiyle mücahede etmeli, bunu hafifleten sebepler edinmeli, Allah’ın emrine razı olup itminana ermelidir.
Beşinci kadın gözlerinin önünde zulme benzer bir şeyler görmüş ve başkasının aklıyla düşünerek yakını olan kadının hayatını örnek göstermektedir. Bu meselenin her zaman böyle sonuçlanacağına karar vermiş! Çok eşliliğe maruz kalan kadınların yaşadıkları nice üzücü kıssalar dinlemiştir. Veya kocası diğer bir evlilik için çok borçlanmıştır, hazırlığı yoktur. İlk anda onun bu davranışına şiddetle karşı çıkılması garipsenmez. Bu kimseler böyle bir durumda kalmayı hak etmişlerdir. Bazı erkekler bunu kabul etmez ve kadının erkeklerin zulmüne katlanmasını isterler. Lakin durumu böyle olmayanlar hakkında çok eşliliği sakındırmak için bu durumu aleyhte kullanırlar ve uygun olmayan bir üslupta ilan ederler. Bu işin bir açısıdır. Diğer bir açıdan bazı kadınlar ev ve geçim masraflarını paylaşmayı, kocalarının kendilerinden başkasıyla evlenmemeleri için bir garanti olarak düşünürler. Bunun neticesinde kendisinin haklarında kusur olur, aralarındaki duygusal bağlar özen görmez. Erkeklerin evi kurarken eşinin yardımına ihtiyacı olduğu gibi aynı şekilde huzur bulma, ondan yakınlık ve ünsiyet görme, saygı ve takdir görme, kendisi için güzelleşerek süslenmesi, kendisini karşılamak için hazırlık yapması gibi unsurlara da ihtiyaç duyduğunu unutmamalıdır. Bunları bulamazsa erkek başkasına yönelir. Zeki kadın kocasının kalbini sevgiyle doldurur, ülfet ile doyurur. Bunlar maddi yardımlarla ele geçmez. Çünkü zikrettiğim hususlarda kusur olursa bunlar kendisinin aleyhine olarak işler.
Altıncı kadına gelince, delil olmayacak bir şeyi delil getirmiştir. Çünkü ayette bahsedilen “adalete güç yetirememe” ile kastedilen kalbin adaletidir. Bağış ve harcamadaki adalet kastedilmemiştir. Nitekim İmam Ahmed ve Sünen sahiplerinin Aişe radıyallahu anha’dan rivayetinde O şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem hanımları arasında adaletli bir taksim yaptı ve sonra şöyle buyurdu:
“Allah’ım! Bu benim sahip olduğum taksimdir. Sahip olmadığım hakkında beni kınama.” İbn Kesir dedi ki: “Sahip olmadığı ile kastettiği kalptir. Bu Ebu Davud’un rivayetindeki lafızdır ve isnadı sahihtir.”
Şayet ayetin devamı okunursa buna delalet ettiği anlaşılır: “Öyleyse büsbütün meyil verip diğerini askıda kalmış gibi bırakmayın.” (Nisa 129) İbn Kesir dedi ki: “Yani eşlerden birine büsbütün meyledip diğer eşi askıda kalmış gibi bırakmayın demektir.”
Sonra Ebu Hureyre radıyallahu anh’den şu hadisi zikreder: Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem buyurdu ki: “Kimin iki eşi olur da birine meyil verirse kıyamet günü bir yarısı sakat olarak gelir.”
İbnu’l-Cevzi Zadu’l-Mesir’de (2/219) dedi ki: “Tabiatin meyli olan sevgide onlar arasında eşitliğe gücünüz yetmez. Çünkü ne kadar arzulasanız da bu elinizde değildir. Sevdiğine harcama ve gün taksimi hususunda büsbütün meyletmeyin demektir.”
İbnu’l-Arabî dedi ki: “Allah subhanehu hiç kimsenin kadınlar arasında adalet yapamayacağını haber veriyor. Bununla kastedilen kalbin onlardan birine diğerinden fazla bağlanmasıdır. İçlerinde gizli kalan bu durumdan mazurdurlar. Açıkça ortaya koydukları şeylerdeki eşitlikten ise sorumludurlar.” (Şerhu’t-Tirmizi 5/80)
Nitekim alimler eşlere nafaka meselelerini geniş olarak açıklamışlardır. Evlenmek isteyen herkesin zulme düşmemek için kendilerine vacip olanları öğrenmeleri gerekir.
Bu sebeplere bazı erkeklerin maaşı diğer eşlere dağıtması için eşlerinden birini görevlendirmesini de ekleyeyim. Bu adalete aykırıdır ve birçok sorunun kaynağıdır.
Toplumumuzda ister tek eşlilik ister çok eşlilik olsun, erkekler evlilik hayatının kolaylaştırılması konusunda bilinçlendirilmelidir. Aynı şekilde kadınlar, çok eşliliğin kocasının kendisini sevmediği ve hakkının gözetilmediği anlamına gelmediği hususunda bilinçlendirilmelidir. Kocası dini sorumluluklarını yerine getirdiği sürece mutlu bir hayata devam edebilmesi için başkalarının sözlerine aldırmamalıdır.
Yine önemli olan şu ki, kocası çok eşliliği tercih ettiği zaman kadın doğru bir bakışa sahip olmalı, pek çok mutluluk vesilelerine kendini hazırlamalıdır.
Çok eşliliğe azmetmiş erkek, eşine bunu haber verirken latif davranmalı, uygun zamanı seçmeli, bu durumun kadının konumunu düşürücü olmadığını bildirmeli, özellikle evliliğin ilk günlerinde renkli maddeleri izhar ederek diğer eşine daha fazla değer verdiği gibi bir intibaya sebep olmamalı, bunun diğer eşi sebebiyle ilk eşinden yüz çevirmek demek olmadığını göstermelidir.
Aynı şekilde ikinci eş olan kişi de sözleriyle zulmetmekten, nafaka konusunda cimrilik gibi eleştirilerden uzak durmalıdır.
Çok eşli erkek adaleti gözetmezse Salih kadına haksızlık yapar ve hayırlı olan yolu terk etmiş olur. Herkesin Allah Azze ve Celle’den sakınma konusunda hırs göstermesi en büyük gayesi olmalı, meseleleri doğru bir teraziyle haklar ve görevler açısından ifrat ve tefritten uzak bir şekilde tartması gerekir. Allah Salihlerin velisidir.

17 Eylül 2019 Salı

Muhammed b. Abdilvehhab’ın Tekfir Ettiği Kimselerin Türleri

Muhammed b. Abdilvehhab’ın Cehaleti Mazeret Görmesi ve Tekfir Ettiği Kimselerin Türleri
Bu fetva, Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah’ın; Salih b. Abdirrahman el-Atram ve Muhammed b. Abdirrazzak ed-Duveyş tarafından tahkikli neşriyle yayınlanan Fetavasında yer alan ikinci meselenin tercemesidir. Daha önce sitemde diğer terceme ettiğim makalelerde de uyarı yaptığım üzere, bu fetvayı da terceme etmiş olmam, içeriğini olduğu gibi kabul ettiğim manasında değildir. Bilakis tekfirin manası üzerinde Tekfir Sapması adlı eserimde delilleriyle açıkladığım gibi; netice olan hükmün nifak küfrüyle tekfir mi, yoksa irtidat küfrüyle tekfir mi olduğunun ayırt edilmesi, sonra irtidat küfrüne hükmeden kimsenin de yetki sahibi kadı mı, yoksa böyle bir yetkisi olmayan başka birisi mi olduğu hususunda ayrıma dikkat edilmesi gerekir.
- Ebu Muaz el-Çubukâbâdî -
Muhammed b. Abdilvehhab dedi ki:
“Şerif bana ne üzerine savaştığımızı ve kişiyi neyle tekfir ettiğimizi sordu. Ona samimiyetle haber verdim ve düşmanların iftira olarak attıkları yalanı açıkladım. O da benden yazmamı istedi. Diyorum ki:
“İslamın beş rüknünden ilki iki şehadet sözüdür. Sonra diğer dört rükün gelir. Kişi diğer dört rüknü kabul eder de gevşeklikle terk ederse biz bunların yerine getirilmesi için savaşsak da bunların terkinden dolayı tekfir etmeyiz. Âlimler inkâr söz konusu olmaksızın bu rükünlerin tembellikle terk edilmesi hususunda ihtilaf etmişlerdir. Biz ancak bütün âlimlerin icma ettikleri şey üzerine savaşırız ki, o da iki şehadet kelimesidir. Yine öğrettikten sonra inkâr ederse tekfir ederiz. Deriz ki: Düşmanlarımızın türleri vardır:
Birinci tür: İnsanlara izhar ettiğimiz tevhidin Allah’ın ve rasulünün dini olduğunu öğrenen, yine taşlar, ağaçlar ve insanların genelinin dini olan beşer hakkındaki itikatları kabul eden - ki bunlar Allah’ın yasaklamak ve dinin tamamen Allah’a ait olması için ehliyle savaşmak üzere rasulünü gönderdiği şey olan Allah’a şirk koşmaktır - bununla beraber tevhide yönelmeyen, onu öğrenmeyen ve ona dâhil olmayan, şirki terk etmeyen kimse, işte bu küfrü sebebiyle savaştığımız kâfirdir. Çünkü o rasulün dinini öğrenmiş ve ona tabi olmamıştır. Şirkin dinini öğrenmiş ve onu terk etmemiştir. Bununla beraber rasulün dinine de buğzetmez, fakat ona dâhil de olmaz. Şirki övüp insanlar için süslü göstermez.
İkinci tür: Bütün bunları bilen, lakin rasulün dinine sövdüğü ortaya çıkan birisinin bu dinle amel eden biri olduğunu iddia eden, Kuveyt halkından; Yusuf’a, el-Aşkar’a, Ebu Ali ve el-Hıdır’a ibadet edenleri övdüğü ortaya çıktığı halde bu kimseyi Allah’ı birleyenlerden ve şirki terk edenlerden üstün tutan kimse. Bu tür, ilkinden daha büyüktür! Böyleleri hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
O tanıdıkları şey kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah’ın laneti o kâfirlerin üzerinedir.” (Bakara 89) Yine bu kimse, Allah Teâlâ’nın haklarında şöyle buyurduğu kişilerdendir:
Eğer antlaşmalarından sonra, yine yeminlerini bozarlarsa ve dininize dil uzatırlarsa, bu durumda küfrün önderleriyle savaşın. Çünkü onların yeminleri yoktur. Olur ki vazgeçerler.” (Tevbe 12)
Üçüncü tür: Tevhidi bilen, seven ve tabi olan, şirki bilen ve onu terk eden, lakin tevhide girenlerden hoşlanmayıp şirk üzere kalanları seven kimse. Yine bu da kâfirdir. Böyleleri hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
İşte böyle; çünkü onlar Allah’ın indirdiğini çirkin gördüler, bundan dolayı O da, onların amellerini boşa çıkardı.” (Muhammed 9)
Dördüncü tür: Bütün bunlardan selamette olan lakin ülkesinin halkı tevhide düşmanlığı ve şirk ehline tabi olmayı açıkça ortaya koyduklarında ve savaştıklarında, vatanını terk etmek zor geldiği için mazeret öne süren, ülkesinin halkıyla beraber tevhid ehline karşı malıyla ve canıyla savaşan kimse. Yine bu da kâfirdir. Zira onlar kendisine Ramazan orucunu terk etmeyi emretseler ve onlardan ayrılmadıkça oruç tutmaya imkân bulamasa bunu yapar, ona babasının karısıyla evlenmesini emretseler, onlara muhalefet etmedikçe bunu yapamasa bunu yapar. Onlar Allah’ın ve rasulünün dininin önünü kesmek istedikleri halde canıyla ve malıyla savaş konusunda onlara uyması bütün bunlardan çok daha büyüktür! Yine bu da kâfirdir ve böyleleri hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Hem sizden emin olmayı hem de kendi toplumlarından emin olmayı isteyen diğerlerini de bulacaksın ki her ne zaman fitneye çağrılsalar ona baş aşağı dalarlar. Şayet sizden uzak durmaz ve sizinle barış yapmazlar ve ellerini çekmezlerse onları yakalayın ve kendilerini bulduğunuz yerde öldürün. İşte onlar ki size kendileri için apaçık bir yetki vermişizdir.” (Nisa 91)
İşte bizim söylediğimiz budur. Yalan ve iftiralara gelince, diyorlar ki güya biz halkın genelini tekfir ediyormuşuz ve dinini izhar etmeye gücü yetenin bize hicret etmesini vacip görüyormuşuz! Yine bizim tekfir etmeyenleri ve savaşmayanları tekfir ettiğimizi iddia ediyorlar! Bunlar ve bundan kat kat fazlası yalanlar! Bütün bunlar Allah’ın ve rasulünün dininden insanları alıkoymak için uydurulan yalan ve iftiralardır. Bizler Abdulkadir’in kabri üzerine dikilen puta, Ahmed el-Bedevi’nin kabri üzerindeki puta ve benzerlerine ibadet edenleri, cahil olmaları ve onları uyaracak kimse bulunmaması sebebiyle tekfir etmediğimize göre nasıl olur da Allah’a ortak koşmayan kimseleri bize hicret etmedikleri, tekfir etmedikleri ve savaşmadıkları için tekfir edebiliriz? Allah’ım seni tenzih ederim, bu ne büyük bir iftira! Bilakis bizler (yukarıda saydığım) dört sınıfı Allah’a ve rasulüne karşı çıktıkları için tekfir ediyoruz. Allah, nefsine bakan ve onun; katında cennet ile cehennemin bulunduğu Allah ile karşılaşacağını bilen kimseye rahmet etsin. Allah’ın salatı ve selamı Muhammed’e, âline ve ashabının üzerine olsun.”

8 Eylül 2019 Pazar

Namazın Hidayetleri / Muhammed b. Abdilvehhab

Namazın Hidayetleri
Muhammed b. Abdilvehhab et-Temimî (vefatı:1206)
Tercüme: Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî

Bismillahirrahmanirrahim
Allah sana rahmet etsin, bil ki, Allah Teâlâ kullarına bu beş vakit namazı kendisinden kullarına bir nimet ve bir rahmet olarak meşru kılmıştır. Onlara kulu ve rasulü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vesilesiyle namazı öğretmiştir. Onun Allah katındaki değerinin ve öneminin büyüklüğünden dolayı, Allah Teâlâ bunu Cebrail vasıtasıyla yeryüzüne indirmemiş, nebisi sallallahu aleyhi ve sellem’e mirac gecesi bizzat emretmiştir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e amellerin en üstününün hangisi olduğu sorulunca:
الصَّلاَةُ عَلَى وَقْتِهَا
Vaktinde kılınan namaz” buyurmuştur.[1]
Allah Subhanehu ondan bedene bir nasip ve kalp için bir nasip kılmıştır. Kalbin namazdan nasibi, bedenin nasibinden daha büyüktür. Kalbin nasibi maksattır. Bedenin nasibi ona tabidir. Kalbin nasibi; namazda Allah Subhanehu’ya yönelmesi, Allah’ın önünde hazır bulunması, dünyadan ve onun meşgalelerinden ayrılmasıdır. Rabbinin katında bir müddet bulunması, dili üzerinden rabbinin kelamı ve zikri geçerken tefekkür etmesi, rabbinin kendisi üzerindeki hakkını, O’nun azametini, celâlini ve kibriyasını düşünmesi, Rabbinin hakkı hususunda kusurlarını ve kendi nefsi ve maslahatları hakkındaki kusurlarını itiraf etmesi, namazdan ayrıldığında, namaza girdiği andan daha temiz kalple ve sekinet ve Allah Azze ve Celle için boyun eğmeye bürünmüş bir bedenle ayrılmasıdır.
Bunun ilki; maddi ve manevi pisliklerden dış temizliktir. Rabbinin huzuruna temizlenerek girer. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem abdest alan kimsenin, abdesti bitirdikten sonra şöyle demesini meşru kılmıştır:
أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
Şehadet ederim ki Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve rasulüdür.”[2] Sonra şöyle der:
اللهُمَّ اجْعَلْنِي مِنَ التَّوَّابِينَ وَاجْعَلْنِي مِنَ المُتَطَهِّرِينَ
Allah’ım! Beni tevbe edenlerden kıl ve beni temizlenenlerden kıl.”[3]
Suyla dış temizliğini sağlar, tevhid ile şirk necasetinden temizlenir ve tevbeyle de günahlardan temizlenir.
Bunu yaptığı zaman hizmet için efendisinin evine doğru yürür. Bunun için farz namazla kulluğunu etmek üzere mescide yürür.
Efendisinin evine geldiği zaman yüzüyle Beytu’l-Haram’a (Kâbe’ye) yönelir, kalbiyle Allah’a yönelir ve hizmetçinin makamında suçlu ve zelil bir halde durur.
Namaza ilk başladığı şey önünde zilletle durduğu bu efendiyi tekbir edip yüceltmektir. “Allahu ekber” der. Büyüklüğün Allah’a ait olduğunu itiraf ettiği zaman kula da boyun eğmek düşer. Kibir afetinden kurtulur. Büyüklüğün rabbi Azze ve Celle’ye ait olduğunu bildiğinden Allah için zillet ve insanlar için tevazu gösterir. Yine Allah’ın, dünya ihtiyaçlarından büyük olduğunu, O’nun hakkının daha büyük olduğunu bilir ve namazında dünya meseleleri kendisini rabbinden meşgul etmez.
Sonra şöyle der:
سُبْحَانَكَ اللهُمَّ وَبِحَمْدِكَ
Allah’ım! Hamdinle seni tesbih ederim.”[4]
Tesbih; Allah’ı kendisine layık olmayan şeylerden tenzih etmek demektir.
Hamd; Allah için kemâli ispat etmektir.
Rabbini mülkünde ve ona kulluğunda şirkten tenzih ederek över. O’nun izni olmadan kimse O’nun katında şefaat edemez. O’nu her türlü eksiklikten tenzih eder ve hamd ile O’nu över. Bu her kemalin ve üstünlüğün yalnızca Allah’a ait olduğunu söylemektir.
وَتَبَارَكَ اسْمُكَ
İsmin bereketlidir” demesi, rabbini isminin bereketiyle övmesidir. Allah Teâlâ’nın isminin bereketi sayılamayacak kadar çoktur. Bu yüzden cennete ancak O’nun isminin bereketiyle girilir, cehennemden ancak O’nun isminin bereketiyle kurtulunur. Yemekte O’nun ismi anıldığında şeytan ona ortak olamaz. Eve girerken O’nun ismi anıldığında şeytan o evde geceleyemez. Hayvan boğazlarken ismi anıldığında o helal olur, aksi halde bir leş olur.
وَتَعَالَى جَدُّكَ
Azametin yücedir” der. El-Ceddu kelimesi Arap dilinde azamet, otorite ve zenginlik demektir. Böylece Allah’ı yüceliği, kadrinin yüksekliği ve otoritesinin büyüklüğü ile över.
وَلَا إِلَهَ غَيْرُكَ
Senden başka hak ilah yoktur” sözüyle Allah’ın uluhiyyette tek olduğunu ikrar eder. Gökte ve yerde ne meleklerin, ne rasullerin ne de başkalarının ilahlığı söz konusu değildir.
إِنْ كُلُّ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا لَقَدْ أَحْصَاهُمْ
Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahmân'a gelecektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir.” (Meryem 93-94)
Tekbir, tesbih ve başlangıç duasını bitirdiği zaman sözlerinin en üstünü olan rabbinin kelamını okumaya başlar.
Allah’ın kitabındaki en faziletli sure Fatiha suresidir. Bu yüzden Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem namazda bu surenin okunmasını farz kılmıştır.
Allah Teâlâ’nın şu ayetinde emredildiği gibi kıraate istiâze ile başlanır:
فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!” (Nahl 98)
İstiazenin manası; Şeytanın şerrinden, kişiye dini veya dünyasıyla ilgili bir kötülük dokundurmasından Allah’a sığınmak demektir.
Bu çok kapsamlı bir duadır lakin insanların çoğu kalbinden değil, dilinden söylerler.
Sonra “بسم الله الرحمن الرحيم” (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla) der. İşlere Allah’ın adıyla başlamanın manası, tevekkül etmek ve yardım istemektir. Yani; ben kendi gücümle yapmıyorum, bilakis tam anlamıyla kabul görmesi için Allah’ın adıyla, O’na tevekkül ederek ve O’ndan bereket umarak yapıyorum demektir.
Sonra Fatiha’yı okur. Bunun manasını anlamak mümkün değildir. Lakin onun bir kısmı mutlaka anlaşılır. İnsan, hayvanlardan bununla ayrılır. Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ
And olsun, cinlerden ve insanlardan pek çoğunu cehennem için yarattık ki onların kalpleri vardır onunla anlamazlar, gözleri vardır fakat onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler. Bunlar hayvan gibidirler, hatta daha da şaşkındırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.” (A’raf 179)
Bil ki, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
يقول اللهُ تَعَالَى قَسَمْتُ الصَّلَاةَ بَيْنِي وَبَيْنَ عَبْدِي نِصْفَيْنِ وَلِعَبْدِي مَا سَأَلَ فَإِذَا قَالَ الْعَبْدُ {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} قَالَ اللهُ حَمِدَنِي عَبْدِي وَإِذَا قَالَ {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} قَالَ اللهُ أَثْنَى عَلَيَّ عَبْدِي وَإِذَا قَالَ {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} قَالَ الله مَجَّدَنِي عَبْدِي وَإِذَا قَالَ {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ}قَالَ الله هَذَا بَيْنِي وَبَيْنَ عَبْدِي وَلِعَبْدِي مَا سَأَلَ وَإِذَا قَالَ {اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ} إلى آخرها قَالَ الله هَذَا لِعَبْدِي وَلِعَبْدِي مَا سَأَلَ
Allah Teâlâ buyurdu ki: “Namazı kendimle kulum arasında iki kısma ayırdım. Kuluma istediği verilecektir. Kul: “Âlemlerin rabbine hamd olsun” dediği zaman Allah şöyle buyurur:
“Kulum bana hamd etti.” Kul: “Rahman’dır, Rahîm’dir” dediği zaman Allah:
“Kulum bana övgüde bulundu” der. Kul: “Din gününün sahibidir” dediği zaman Allah:
“Kulum beni yüceltti” der. Kul: “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isterim” dediği zaman Allah:
“Bu benimle kulum arasındadır. Kuluma istediği verilecektir” der. Kul: “Bizi dosdoğru yola hidayet et” dediği ve sureyi sonuna kadar okuğu zaman Allah şöyle buyurur:
“Bunlar kulum içindir. Ona istediği verilecektir.”[5]
İnsan bu hadisi iyi düşündüğü zaman Allah Subhanehu’nun Fatiha suresini yedi ayet kıldığını, başından üç ayeti kulun rabbini övmesine ayırdığını, sonundan üç ayette de Allah’ın, kulun ihtiyaçlarını nasıl isteyeceğini öğrettiğini anlar.
Hamd etmede mahlûkatı dışında O’nun övüleceği şeyleri ispat etmeyi, gök ve yer halkı olan âlemlerin rabbi oluşunu, kulların O’na olan şiddetli ihtiyaçlarını düşünür. Allah subhanehu’nun kendisini geniş rahmetle nitelemesini de düşünür. İlk cümlede O’nun rab oluşunu itiraf eder. Sen de, bütün melekler ve rasuller de birer kulsunuz. Fakir ve muhtaç olan herkes, göz açıp kapayıncaya kadar O’ndan mustağni olamazlar.
İkinci cümlede Allah’ın rahmetini umarsın, işlemiş olduğun günahlardan O’na yönelirsin.
“Din gününün sahibidir” sözüyle Allah’a övgüde bulunarak O’ndan korktuğunu ifade edersin. İnsanların iyi ve kötü amelleriyle mutlaka hesap göreceklerini bilirsin:
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür. Kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse, onu görür.” (Zilzâl 7-8)
Yine faydaların en büyüğü olan tevhidi ifade etmiş olursun. Anlarsın ki o gün:
لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئًا وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ
Kimsenin kimseye fayda veremiyeceği gündür; o gün emir yalnız Allah’ındır.” (İnfitar 19)
Dördüncü cümleye gelince; başında: “Ancak sana ibadet ederiz” sözü rabbin Azze ve Celle’ye hiç kimseyi, ne bir yakın meleği, ne bir gönderilmiş nebiyi ne de başka bir şeyi ortak koşmadan ibadet edeğine söz vermendir. “Ve ancak senden yardım isteriz” sözü, Mevlân Subhanehu’dan sana dinin ve dünyan ile ilgili işlerde yardım istemendir. Göz açıp kapayıncaya kadar seni nefsine bırakmamasını, mahlûkatından birine de bırakmamasını istemendir. Sen bu sözle rabbin tebarek ve teala’dan başkasından yardım istemediğini de haber vermiş oluyorsun.
Beşinci, altıncı ve yedinci ayetlerde:
اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ
Bizi dosdoğru yola ilet! Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve sapanlarınkine değil.” (Âmîn)
Seni cennetin yoluna iletmesini istiyorsun. O yolda eğrilik yoktur. Cennete giden yol ancak tevhiddir ve şirkten uzaklaşmaktır. Farzları yerine getirmek ve haramları terk etmek buna tabidir.
Altıncı ayette: “Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna” sözüyle anlarsın ki Mevlandan seni hidayet etmesini istediğin yol, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının yoludur. Hakkı bilme ve onunla amel etme yoludur.
Sonra yedinci ayette “Gazaba uğrayanların ve sapanların yoluna değil” sözünde gazaba uğrayanların kimler olduğu ortaya çıkar. Onlar; Allah’ın kendilerine anlayış verdiği, hakkı öğrenip batıldan ayıran lakin onunla amel etmeyen kimselerdir. Sapanlar ise amel edenler, hak yolu isteyenler ancak, cahil kalıp bilmeden amel edenlerdir.
Kul cahillik afetinden selamet bulduğu zaman marifet ehlinden olur. Sonra fısk (günah) afetinden selamet bulduğu ve Allah’ın emirlerine göre amel ettiği zaman Allah’ın kendilerine nimetler veridği kimselerden, dosdoğru yolun ehlinden olur.
Bu iyilikleri kapsayıcıdır. Dünyanın iyilikleri ve ahiretin iyilikleri. Ahiretin iyiliklerini kapsaması hususu gayet açıktır. Dünyanın iyiliklerine gelince, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ
O ülkelerin halkı iman edip sakınsalardı elbette onların üzerine gökten de yerden de bereketler açardık.” (A’raf 96)
İman ve takva (Allah’tan sakınmak) işte dosdoğru yol budur. Nitekim Allah Azze ve Celle bunun gök ve yerin bereketlerinin açılmasına sebep olduğunu haber vermiştir. Burada kastedilen rızık hakkındadır.
Yardım ve desteğe gelince, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ
Oysa üstünlük (izzet) Allah’ın, rasulü’nün ve mü’minlerindir.” (Munafikun 8) Allah Azze ve Celle iman ile kazanılan izzetin (üstünlüğün) dosdoğru yolun ta kendisi olduğunu haber vermiştir. İzzet ve destek kazanıldığı ve gökle yerin bereketleri elde edildiği zaman işte dünyanın iyilikleri budur. Allah Subhanehu en iyi bilendir.



[1] Sahih. Buhârî (7534) Muslim (85)
[2] Sahih. Muslim (234)
[3] Sahih. Tirmizî (55)
[4] Sahih. Nesâî (2/132) Tirmizî (243) İbn Mâce (806) Hâkim (1/360) el-Elbani es-Sahiha (2996)
[5] Sahih. Muslim (395)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)