Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Ehl-i Sünnet Selefîlerin Ayrıcalıklı Alâmetleri

Sünnet Ehlinin Bazı Alametleri Şeyh Abdulhamid el-Hacurî Hafazahullah Tercüme: Ebu Muaz Rivayetlere tabi olan sünnet ehli selefîle...

Sitedeki Yazılar Hakkında Uyarı

Sayfamda bazen alimlerin fetvalarından tercüme ederek yayınlıyorum. Naklin sıhhati açısından fetvanın aslına müdahale etmiyorum. Bazen bu fetvalarda sahih delile aykırı veya delilsiz ibareler bulunabilmektedir. Fetvayı olduğu gibi yayınlamış olmam, fetvalarda geçen bütün içeriği ikrar ettiğim manasına gelmemelidir!
Malum olduğu üzere davetimiz yalnızca vahyin; yani Kur'an ve sahih sünnet naslarının delil alınıp, bu nasları ümmetin salih selefinin menhecine göre tatbik etmeye yöneliktir.
Bazı menheci bozuk kimselerin söz konusu fetvalardan; sahih naslardan delili olmayan veya delile muhalif olan ibareleri cımbızlayarak kullanmalarından sorumluluk kabul etmemekteyim.
Tekrar vurgulamak gerekir ki; bütün zamanlarda ve bütün zeminlerde bağlayıcı olan yalnızca Kur'ân ve sahih sünnet naslarıdır. Alimlerin sözlerine gelince; bunlar vahye arz edilmeli, delile mutabık olan alınmalı, muhalif olan ise bırakılmalıdır.
Ebû Muâz Yücel Seyfullah el-Çubukâbâdî



Skype İle Canlı Sohbetlere Katılmak İçin

Çarşamba ve Cumartesi akşamları saat:20:00'de derslere cep telefonu veya bilgisayar ile Skype üzerinden canlı katılmak için aşağıdaki linke tıklayınız.

Darussunne Mescidi Canlı Yayın 3.Grup:
https://join.skype.com/vrL1wybEyf54

* Kesinlikle kamera açılmamalıdır. Canlı yayının kayıt olmaması sebebiyle bunun yasaklanan suretten olmayacağına dair muteber görüşler olsa dahi, kötü niyetli kimselerin kaydedebilmelerine imkan vermemek, erkeklerin kadınları, kadınların erkekleri görmesine mani olmak gibi maksatlarla bundan uzak durulması gerekmektedir.
* Ders esnasında mikrofonlar kapalı tutulmalıdır. Zira sohbete dahil olan herkesin sesi gruba gider ve ders anlaşılmaz, ayrıca yayın kalitesini etkiler.
* Gruba ruh taşıyan canlı sureti içeren resim veya video atılmamalıdır. Ruh taşıyan canlı suretlerinden yasaklama hususunda şiddetli tehditler varid olmuştur. Bu konuda fitneye düşmüş sâlih kimselere ve bunu mubah sayma cüretinde bulunan saptırıcı bid'atçilere aldanılmamalı, Allah'tan sakınılmalıdır!
* Def dışında müzik aletlerinin seslerini içeren kayıtlar paylaşılmamalıdır. Zira def haricinde bütün çalgı aletleri haram kılınmıştır.
* Kişisel profiline ruh taşıyan canlı sureti koyanlar engellenir. Zira bu, büyük bir günahı alenî olarak irtikab etmek demektir ve sahibinin "fasık" adını almasına sebep olur. Aleni fıskların ise imkan nispetinde engellenmesi Müslümanlara vaciptir.
* Kişisel profilinde dernekçiler, maturidîler, mezhepçiler, mürcie, sûfiler, hâricî gruplar, rafizîler, sünnet inkarcıları, particiler veya diğer sapık bid'atçilerin ve nifak önderlerinin propagandasını içeren yahut Müslümanlara hakaret veya müstehcenlik içeren yazılar ve resimler koyanlar engellenir.
* Grup kesinlikle tartışma ve münazaraya kapalıdır. Yalnızca ilim öğrenmek, ders dinlemek isteyenler için açılmıştır.











13 Aralık 2016 Salı

Buhari ve Muslim'in Şartlarını Farklı Görmenin Tenkidi

Buhârî ve Muslim’in Sahih Şartları Aynıdır
Esasen Buhârî ve Muslim’in sıhhat şartları birbirinden farklı değildir ve bu şartlar aynı zamanda bütün muhaddislerin üzerinde ittifak ettikleri şartlardır. Bir hadisin Buhârî’nin şartına göre veya Muslim’in şartına göre olduğunu söylemenin manası; Buhârî’nin veya Muslim’in Sahih’lerinde kendileriyle ihticacda bulunduğu raviler yoluyla rivayet edildiğinin belirtilmesi demektir.
İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Buhari ve Müslim’in şartına gelince: Onların ravilerinden her birinden onlardan rivayette bulunmakla meşhur olmuş kişiler rivayette bulunmuştur ve bunlar da diğer ravilerden rivayette bulunmakla müşterek olmuşlardır. İşte Buhari ve Müslim bu tür ravilerden hadis almakta ittifak etmişlerdir ve onların hadisleri hep bu ravilerden gelmiştir. Nitekim onlardan biri, birisinden rivayetin aslı dışında mutabaat ve şahitlerle rivayet etmiştir. Ondan da tek kaldığı rivayeti değil, başka bir yoldan bilineni rivayet etmiştir. Güvenilir de olsa, o kişinin o hadiste hata yaptığı anlaşılmışsa hadisi terk edilmiştir. Meselenin iç yüzünü bilmeyen kimseler, Sahih adlı kitapların sahiplerinin rivayette bulunduğu her şahsı hüccet zannederler. Hâlbuki durum böyle değildir. Şüphesiz hadis illetlerini tanımak şerefli bir ilimdir. Yahya b. Said el-Kattan, Ali b. el-Medinî, Ahmed b. Hanbel, es-Sahih sahibi Buhari ve Darekutni gibi imamlar bu fenni iyi bilirlerdi. Bu ilimleri onun ashabı bilir. Vallahu a’lem.”[1]
Buhari ve Muslim’in sıhhat şartları arasında fark olduğunu iddia edenler, en çok mu’an’an rivayet üzerinde bu farka dikkat çekerler.
Mu’an’an hadis; ravinin şeydinden “an” kelimesiyle rivayet ettiği hadis demektir. Bazıları tarafından “an” kelimesinin lügatte ittisale (isnadın kesintisiz olduğuna) delalet etmediği gerekçesiyle mu’an’an hadisin kabulü konusunda ihtilaf nakledilmiştir. Bilindiği gibi ittisal yani isnadın kesintisiz olması, rivayetlerin sıhhati için en önemli şartlardan birisidir.
Bu meseleden ilk bahsedilen yer İmam Muslimin Sahih’inin mukaddimesidir. Bu mesele için özel bir bölüm ayırmıştır. Muslim rahimehullah bu bölümde zikrin yüklenicilerinden bir cahilin mu’an’an hadisin kabulü için hadis ehlinin üzerinde bulundukları şarta şunu eklediğini zikreder: “Ravinin, muasırı olduğu şeyhinden bir defa dahi olsa işittiğini veya karşılaştığını bilmek gerekir.” İmam Muslim bu iddianın icmaya aykırı olduğunu söyleyerek sonradan çıkma bir bid’at olduğunu belirtmiştir.
İmam Muslim’den sonra âlimler, Kadı Iyad (vefatı 544 hicri) gelinceye kadar bu ihtilaftan bahsetmemişler, Kadı Iyad, Muslim’in bid’at olarak değerlendirip icmaya aykırı olduğunu belirttiği bu şartı İmam Buhârî’ye, O’nun hocası Ali b. el-Medini’ye ve başkalarına nispet etmiştir!
Bundan dolayı bu mesele tehlikeli bir gelişme göstermiş, İbnu’s-Salah (vefatı 643 hicri) Buhârî’ye nispet edilen bu görüşü benimsemiştir. Bu asra gelinceye kadar da âlimler buna tabi olmuşlardır.
Hatta âlimlerden biri Buhârî’ye nispet edilen bu metodu Muslim’in metodu üzerine tercih eden özel bir kitap yazmıştır. O; İbnu Ruşeyd es-Sebtî diye meşhur olan Ebu Abdillah Muhammed b. Ömer b. Muhammed el-Fihrî’dir (vefatı 721 hicri). Bahsi geçen kitabının adı da: “es-Sunenu’l-Ebyen ve’l-Mevridi’l-Em’an Fi’l-Muhakemeti Beyne’l-İmameyn Fi’s-Senedi’l-Muan’an”dır.
Kadı Iyad’dan sonra ilim ehlinin geneli Kadı Iyad’a uyarak; Muslim’in muan’an hadis hususunda Buhârî’ye muhalif olduğu, zira Buhârî’nin Muslim’in Sahih’inde beyan ettiği şartla yetinmediği, bilakis fazladan bir şart daha eklediği şeklinde bir görüş nispet etmişlerdir.

4 Aralık 2016 Pazar

Kadına Dokunmanın Abdesti Bozmaması Hakkında Aişe radıyallahu anha Hadisinin Tahkiki


Bezzar, Musned’inde; İsmail b. Yakub b. Subayh – Muhammed b. Musa b. A’yun – babası (Musa b. A’yun) – Abdulkerim el-Cezeri – Atâ – Aişe radiyallahu anha isnadıyla rivayet ediyor:
أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يُقَبِّلُ بَعْضَ نسائه ثم يَتَوَضَّأُ
 “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hanımlarından birini öper, abdest almazdı.”[1]
Bu hadis Buhârî’nin şartına göredir.

20 Kasım 2016 Pazar

Kadın, Kocasının Dedesinin Yanında Yüzünü Açabilir mi?


İbn Katan el-Fasi, İhkamu’n-Nazar’da (s.240-241) şöyle demiştir: “Mesele: Kocanın babası, kadının ziynetini gösterebileceği kimseler arasında zikredilmiştir. Ancak kocanın dedesi ve yukarıya doğru dedelerine aynı şekilde ziynetini göstermesi caiz midir?

Bu ihtimalli bir konudur. Bana göre zahir olan bunun men olunmasıdır. Çünkü kadına cilbabını başının üzerinden indirmesi emredilmis ve ayette zikredilenler dışında kalan kimselere açması yasaklanmıştır. Kocanın dedesi ise ayette geçmemektedir. El-Eb (baba) kelimesi hakikatte doğrudan kocanın babası hakkında kullanılmaktadır. Yukarıdakiler (dedeler) hakkında kullanımı mecazdır.  Lafzın aynı anda hem hakiki manasında hem de mecazi anlamında yorumlanması uygun değildir. Bundan dolayı ayetteki “baba” kelimesinin yalnızca doğrudan kocanın babası hakkında kullanılmış olması gerekir.

Kafire Kadınla Zina Etmek de Haramdır


Soru: “Şayet kendi ülkesinde aykırı bir durum olarak görülmüyorsa kafire olan, dinsiz yabancı kadınlarla yatmak zina sayılır mı? Ben müslüman kadınla yatmanın zina olduğunu biliyorum. Zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Her müslümanın malı, ırzı ve kanı diğer müslümana haramdır” buyurmuştur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem doğruyu söyleyendir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dinsiz olan kafire kadını zikretmemiştir. Vereceğiniz cevap için çok teşekkür ederim, Allah size hayırlı karşılık versin.”
Halid b. Huseyn b. Abdirrahman’ın cevabı (Tarih: 16 Şevval 1424/10 Aralık 2003):
Bize helali helal kılan ve ona teşvik eden, haramı da haram kılan, ondan da sakındıran Allah’a hamd olsun. Salat ve selam; insanlara hayrı öğreten, beşerin hidayete götürücüsü, aydınlatıcı bir kandil olan, ümmetine göstermedik bir hayır ve sakındırmadık bir şey bırakmayan nebimiz Muhammed’e olsun. Allah ona, âline ve bütün ashabına salat etsin. Bundan sonra:
Öncelikle güvenin ve “Bugün İslam” adlı site yoluyla ulaşmandan dolayı sana teşekkür ederim. Bu siteden yazışmaya devam etmeni temenni ediyor, Allah Azze ve Celle’den sana dünya ve ahiretinde fayda verecek hususları burada buldurmasını diliyorum.
Ey kardeşim! Soruna defalarca baktım ve senin büyük bir şüphe içinde olduğunu anladım. Sen kafir bir kadınla, özellikle de bunu aykırı görmeyen küfür ülkelerinde zina etmenin haram olmadığına inanıyorsun!  
Değerli kardeşim, ben sana derim ki; Allah’ı inkar edip yüz çeviren, Allah’ın dışında şeytanı kendisine velî edinen – ki bundan Allah’a sığınırız – kimselerin küfürden sonra bunu günah saymamaları yadırganacak değildir.
Zina çirkin bir suçtur. Helak edici büyük bir günahtır. Irz ve şerefe karşı haddi aşmaktır. Selim akıllar bunu kabul etmez, din de bunu mubah görmez. Hiçbir din, hiçbir zevk-i selim ve şerefli istikamet sahibi bunu onaylamaz. Erkeklerde ve kadınlarda bulunan hak gayret bu çirkinliği reddeder. Hem tabiat, hem zevk hem de din bundan uzaklaştırır. Böyle bir şeye ancak bozuk erkek veya bozuk kadın, facir erkek veya facire kadın meyledip razı olur. Bu yüzden rabbimiz şöyle buyurmuştur:

19 Kasım 2016 Cumartesi

Köylerde ve Mahallelerde Cuma Namazı Kılmanın Hükmü


Köylerde ve Mahallelerde Cuma Namazı Kılmanın Hükmü


El-Elbani rahimehullah ed-Daife (no:917)’de dedi ki:
لا جمعة ولا تشريق إلا في مصر جامع
Büyük şehir dışında Cuma da yoktur, teşrik tekbirleri de yoktur” şeklindeki hadisin bildiğim kadarıyla merfu bir aslı yoktur.
Ancak Ebu Yusuf, Kitabu’l-Asar’da (no:296) “Ebu Hanife kendisine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğunun ulaştığını iddia etti…” diyerek bu sözü merfuan zikretmiştir. Bu bir yanılgıdır. Ebu Yusuf bu yanılgıya; “Ebu Hanife iddia etti ki…” sözüyle işaret etmiştir. Bununla beraber o bir imamdır. Ancak isnadı mu’daldir. (Yani isnadında peşpeşe birden fazla ravi eksiktir.)
Nitekim zikrettiğimiz hususa Hafız ez-Zeylai, Nasbu’r-Raye’de (2/159) “Merfuan garibdir. Bunu ancak Ali radiyallahu anh’den mevkuf olarak bulduk” diyerek işaret etmiştir.

23 Ekim 2016 Pazar

Kadının İki Gözünü Açıkta Bırakmasının Hükmü

Kadının İki Gözünü Açıkta Bırakmasının Hükmü
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
Bismillah
İbn Abbas[1] radiyallahu anhuma ve Ubeyde es-Selmani[2] radiyallahu anh’ın Ahzab 59. Ayetinin tefsirine dair hicab tariflerinde kadının yalnızca tek gözünü açıkta bırakacağı ifade edilmektedir. Bu sebeple bazı kardeşlerimizin zihinlerinde kadının iki gözünü açıkta bırakması hakkında şüphe meydana gelmektedir. Hatta Suud’da Şeyh Mutlak diye birinin, kadının peçe takmasının yeterli olmayıp gözlerini de örtmesi gerektiğine dair bir fetva verdiği haberi de internette dolaşmaktadır.
Hakikat şu ki, kadının iki gözünü de açıkta bırakabileceğine dair deliller sabit olmuştur.
Bunlardan birisi ihramda kadınlara nikap (peçe) ve eldivenin yasaklanması hakkındaki hadistir.

26 Eylül 2016 Pazartesi

Sapık Şenocak’a Cevap

Demokrasi havariliği yapan gazetelerden Akit gazetesinin Tv kanalında 26.09.2016 tarihinde, İhsan Şenocak adlı malum sapık, Allah’ın kitabındaki: “Şahitliği gizlemeyin” (Bakara 283) ayetini, oy kullanmaya delil getirdi ve: “Oy kullanmak da bir şahitliktir” dedi. Böylece Allah’a en büyük iftiralardan birisini yapmış oldu.
Ne tuhaf bir iddiadır ki, Kafirlerin icat edip uyguladıkları, küfür ve zulümle dolu bir sistem olan demokraside oy kullanmayı müslümanlar asırlardır ihmal etmişler ve “şahitliği gizlememeyi” kafirlerden intihal etmişler öyle mi?!
Böyle sapıkların saptırmalarına karşı çıkmamak, onlara hak ettikleri reddiyeyi vermemek adaletsizliktir! Asıl şahitliği gizlemek budur!
Zira hidayet ile sapıklık bir olmadığı gibi, hidayet ehli ile sapıklık ehli de bir değildir. Bunlara eşit davranan, bid’at ehline karşı, sünnet ehline davrandığı gibi davranan, ilmi reddiyeye gücü yetmiyorsa, asık surat veya selam vermemekle dahi olsa onları reddetmeyen zulmetmiş olur, ahlaksızlık etmiş olur, bâtıla yalakalık yapmış olur ve bunu “Güzel üslup” gibi lanse etmeye ve Allah'ın dinine tuzak kuran bid'at ehlinin hak ettiği şekilde aşağılanıp reddedilmesini de "üslupsuzluk ve zulüm" diye lanse etmeye kalkışır.
Hak ile bâtılı, hak ehli ile bâtıl ehlini eşit görmek, haşa güzel üslup değil, bilakis zulümdür! Geçici dünya menfaatleri için mahluka dayanıp, âlemlerin rabbinden yüz çevirmektir! 
Allah, zulme şahitliği emretmemiştir! Bilakis bunu yasaklamış, adaletle şahitliği emretmiştir. Adaletle şahitliğin gereği ise, Allah’ın indirdiği, hak ve adaletin ta kendisi olan dine karşı harp açmış olan her türlü sistem ve ideolojileri reddetmektir. Bid’at ve sapıklık ehlinin kendi hevalarına delil getirdiği hiçbir ayet yoktur ki, aslında o kendilerinin aleyhlerine delil olmasın!
Seçme ve seçilme konusunda kâfir ile müslümanın, münafık ile müminin, fasık ile salihin, cahil ile âlimin, erkek ile kadının eşit sayıldığı oylama adalet midir, yoksa zulüm müdür? Böyle bir oylamaya katılmak nasıl olur da adil şahitlik sayılır. Bu olsa olsa zulme şahitliktir, batıl şahitlikte bulunmaktır ve İslam’dan uzaklıktır.
Allah’tan korkun, demokrasi ve Allah’ın indirdiği dışındaki herşeyin bâtıl olduğuna dair şahitliği gizlemeyin!
Ben Allah'ı şâhid tutarım ve siz de şâhid olun ki, ben sizin Allah'a ortak koştuklarınızdan uzağım" (Hud suresi 54. ayet)

19 Eylül 2016 Pazartesi

İbn Hazm’dan Önce Hadis Ehlinin Kıyası İnkâr Etmeleri

Ehl-i Hadis Selefîler’in mezhep taklidine, re’y ve kıyas ile fetvaya karşı çıktıkları malum ve meşhurdur.  Lakin müslümanlar arasında ihtilafları ve demokrasi gibi bâtıl ideolojileri yaymak isteyen İslam düşmanlarının tuzaklarına düşmüş olan kimseler, Selefî’lerin arasına da çeşitli maskelerle girmiş, kendilerini gizlemişler ve habis fikirleri yaygınlaştırmışlardır. Bunun neticesinde
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat iman, islam, küfür, nifak, fısk, bid’at, mümin, müslüman, münafık, fasık, mübtedi’ gibi şer’î ıstılahların farklarını bilmeyen
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat Allah’a kulluğun gereği olan namaz, oruç, cihad gibi mükellefiyetler konusunda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmayan, nasıl tabi olacağını da umursamayan, ilim talep etmeyen, delillerle değil de hislerle hareket eden
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat mezheplere bağlanan, taklidi savunan,
Kendisinin selefi olduğunu söyleyen fakat kıyası savunan,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat ihtilafı rahmet gören,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat el-Kaide, Nusra, İşid gibi haricî örgütlerine sempati duyan,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat mescidleri terk ederek derneklere gidip gelen,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat demokratik sistemlerde oy kullanan, mitinglere katılan, haram suretlere bulaşan,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat ittiba tevhidinden haberi olmayan, bid’atlere hoş görüyle bakan,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat imanın en sağlam kulpu olan velâ ve berânın gereği olarak bid’atçilerden uzaklaşılmasını tekfircilik, bid’at ehlinin reddedilmesini de fitnecilik zanneden,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat selefin fehmini ve menhecini hiç umursamadan, ilim ehli olmadığı halde haddi olmayan konularda içtihada kalkışan vs. kimseler zuhur etmiştir, etmektedir.
Bu ifsad edilmiş ve kasıtlı olarak cahil bırakılmış nesil arasında sahih menhecin düşmanlarının ittifakla saldırdıkları şeylerden birisi de; icma çerçevesinden çıkmamak şartıyla kitap ve sünnetten başka delil tanımamaktır. Kıyası savunmaktalar, bazısı kıyasa karşı olduğunu diliyle söylese bile kıyasın daniskasını yaparak haramı helal, helali haram kılmaktalar. Sigarayı haram saymaları ve oy kullanmayı helal kılmalarında olduğu gibi.

Cahilleri şöyle iddia ediyor: “İbn Hazmdan önce kimse kıyası inkâr etmemiştir(!)”
Bu konuda çeşitli deliller getirerek İbn Hazm’dan önce kıyasa karşı çıkan selefin sözlerini defaatle nakletmiştim. Bu nakilleri, kasıtlı olarak cahil bıraktıkları talebelerine karşı değişik üsluplarla yorumluyorlar ve “Selefin reddettikleri kıyas akide konusundaki kıyas ile nas bulunan konulardaki kıyastır, fıkhın füruundaki kıyasa kimse karşı çıkmamıştır” gibi yorumlar yapıyorlarmış.

Hâlbuki kıyas taraftarları, kıyası ispat adına, kelamcıların akide meselelerinde kıyas yapabilmek için delil getirmeye çalıştıkları ayetleri, fıkhî kıyas konusunda delil getirerek ilme karşı cinayetler işlemekteydiler. Adil Yusuf Giydan adındaki bir sapık: "Allah kıyas yapmıştır, biz neden yapmayalım" şeklindeki şirk sözünü söylediğinde hayranlıkla dinlemişlerdi. Bunun manasının: "Allah helal ve haram koymuştur, biz neden koymayalım" demekle aynı olduğuna ve beşeri hükümler koyarak Maide 44. ayetini çiğnemenin önünü açmak için kurgulanmış bir tuzak olduğuna daha önce dikkat çekmiş, internet sayfamda ve Bizden Olmayanlar adlı kitabımda bu cahilce cürümlere ayrıntılı reddiyeler vermiştim.
Burada bahsi geçen iddiaya karşı basit bir örnekle cevap vereyim ki, ilme ulaşmaktan engellenenler arasında sözün güzeline uyması umulan insaflı kimseler varsa hakkı görsünler.
İbn Hazm'dan daha önce yaşamış ve yaklaşık hicrî 360 yılında vefat etmiş olan Mucahid ve Muhaddis İmam Ebu Ahmed Muhammed b. Ali el-Kercî el-Kassab (gazvelerde çokça kâfir öldürdüğü için "Kassab" lakabı ile meşhur olmuştur) rahimehullah Mürcie, Sufiyye, Mu’tezile, Cehmiyye, Hariciyye gibi bid’at fırkalarına da yer yer reddiyeler verdiği Nuketu’l-Kur’an adlı eserinde birçok yerde kıyasa ve taklide de karşı çıkmıştır.
Daha önce kıyas hakkında Nahl suresinde yaptığı tefsirden bir pasajı terceme edip aktarmıştım.

Hafız Zehebî, el-‘Uluv, (520)’de, Ebû Ahmed el-Kercî el-Kassab’ın hal tercemesinden bahsederken şöyle der: “Allame Ebû Ahmed el-Kercî, telif ettiği akidesinde söyledikleri arasında: ‘Rabbimiz Azze ve Celle tek olarak vardı, onunla beraber bir şey yoktu, kapladığı bir mekân yoktu, her şeyi kudreti ile yarattı. ‘Arşı da yarattı. Ona ihtiyacı yoktur. Üzerine yerleşerek dilediği gibi yerleşti. Bu yerleşme mahlûkun istirahat etmesi gibi bir istirahat değildir’ ifadeleri de vardı.”
 
Hadis ehli bir imam olan Ebu Ahmed el-Kercî, Nüketu’l-Kur’an’da (1/430-431) şöyle demiştir:
İşte ölüleri de böyle çıkarırız. Umulur ki düşünürsünüz.” (A’raf 57)
Bu ayette misal vermeye ve anlayış için manaları yakınlaştırmaya delil vardır. Bana ulaştığına göre bir topluluk bu ve Kur’andaki buna benzer ayetleri kıyası ispat etmek için delil getiriyorlarmış. Bu müşkil olmayan bir cahilliktir. Zira onlara göre kıyas; başka bir şey sebebiyle bir şeyi haram kılmak veya helal kılmaktır. Allah Azze ve Celle’nin ölüleri çıkarması, ürünleri suyla çıkarmasından dolayı değildir. Lakin insanlara burada ürünleri çıkarmaya kadir olanın ölüleri de çıkarmaya kadir olduğu öğretilmektedir. Şayet burada kıyasın; bir şeyi haram kılmaya bizzat kadir olanın, onun benzeri olan bir şeyi de haram kılmaya kadir olduğu şeklinde olsaydı, bu kıyas doğru olurdu.  
Şayet, emir altındaki kişinin, haram kılınan bir şeyin benzeri olarak gördüğü şeyi de haram kılmaya kalkması kastediliyorsa, bu ve buna benzer ayetleri delil getirmenin bir açısı yoktur. Bilakis bunun; Allah’ın haram kıldığı bir şeyi onda bulunan bir illetten dolayı haram kıldığına hükmederek, Allah’a bir iftira olmasından ve söylediğine dair ilim olmadan bir sözü O’na nispet etmek olmasından korkulur. Bununla beraber, şayet Allah bize o şeyi, kendisinde bulunan bir illet sebebiyle haram kıldığını bildirirse, O’nun bildirdiği illet kesin bir ilimdir. Bize göre onun benzeri olan şeydeki illet ise şüpheli bir ilimdir. Başka bir şeyi bunun hükmüne yüklemeyi bize caiz kılmış olurdu. Şayet illetin bizzat kendisi haram kılıcı olsaydı, haram olan aslın üzerine yüklenen fer’, Allah’ın onu haram kılmasından önce haram sayılırdı. Bunu ise beşer söyleyemez!”

Yine Nuketu’l-Kur’ân’da (2/93-102 arası) şöyle der:


"Şayet birisi şöyle derse: “Sad b. Ebi Vakkas radiyallahu anh küçük taneli arpa karşılığında akbuğdayın takasını haram kılmadı mı? İbn Abbas radiyallahu anhuma yiyecek dışındaki şeyleri de teslim almadan satma konusunda yiyecek menzilesinde görmedi mi? Onlar Allah’a iftira mı etmiş oldular?”


Denilir ki: Onların Allah’a iftira etmiş olmalarından Allah’a sığınırız. Bilakis onlar söyledikleri şeyde isabet etmişlerdir. Sad b. Ebi Vakkas radiyallahu anh’e gelince, onun görüşüne göre buğday ve arpa ancak misli misline takas edilebilirdi. Kendisine akbuğday ile ufak arpanın takası sorulunca “Hangisi daha fazla?” dedi. Soran kişi de: “akbuğday” deyince, bunu yasakladı. Muhtemelen ufak arpa, kuruduğu zaman ağırlığı eksiliyordu.


Akbuğdayın yaş olan ufak arpa ile takası sorulunca, ufak arpanın kuruduğu zaman ağırlığı tartıda akbuğdaydan eksik olacağını anladı. Böylece bu, aralarında fazlalık söz konusu olan altı sınıftan bir tür oldu. Bunun delili şudur: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e kuru hurma karşılığında yaş hurmanın satışı sorulmuştu. Yaş hurma, kuru hurmadan eksik olacaktır. Ufak arpa da kuruduğunda akbuğdaydan eksik olacaktır. Her ikisi de nas ile belirtilmiştir. Sad radiyallahu anh’e göre ikisi arasındaki fazlalık birdir ve bu ribâdır.


Şayet: “Sad radiyallahu anh’ın arpayı buğday menzilesinde sayıp, aralarında fazlalığı caiz görmemesinin açısı nedir? Halbuki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buna cevaz verdi” denilirse, şöyle cevap verilir: Bu kıyas cihetiyle olmamıştır. Nitekim bu konuda Abdurrahman b. el-Esved b. Abdiyegus ve İbn Muaykib ed-Devsî ona muvafakat etmişlerdir ve Medine ehlinin görüşü de bu şekildedir. Onlar diğer sınıfları buna katmışlar ve farklı cinsler olmadıkları sürece bu iksinden birini caiz görmemişlerdir.

Sad ve Abdurrahman b. el-Esved radiyallahu anhuma’nın görüşünün açısı ise bize göre şudur: Sad radiyallahu anh eşeğinin yemini veriyor, Abdurrahman da devesinin yemini veriyordu. İkisi de kölelerine buğday verip arpa almalarını ve bunu misli misline yapmalarını emrettiler. Belki de o ikisi, biri eşeğine, diğeri devesine günlük yemine yetecek kadar bir miktarı almak istiyorlardı. İkisi de teslim alma zamanının gecikmesi sebebiyle vade faizine dönüşmesinden çekindikleri için arpa ile buğday arasında fazlalığı men ettiler ve kölelerine riba yapmamalarını emrettiler. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu ikisinin takasını ancak peşin olduğu zaman mubah kılmış, vadeyi ise haram kılmıştı. Sad radiyallahu anh’ın görüşünün açısı budur ve bu güzel bir açıklamadır.

İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın: “Her şey yiyecek menzilesindedir” sözüne gelince bu, Hakîm b. Hizam radiyallahu anh’ın Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e söylediği bir ifadedir: “Kişi benden elimde mevcut olmayan şeyi satın almak istiyor, ona bunu satayım mı?” diye sormuş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de: “elinde mevcut olmayan şeyi satma” buyurmuştur.

Şayet: “İbn Abbas radiyallahu anhuma, Hakim radiyallahu anh hadisindeki nassı bilmediği halde onun sözüne muvafık düşmüş olmuyor mu?” denilirse, şöyle denilir: O bunu zan ile söylemiş ve: “Zannediyorum ki her şey yiyecek menzilesindedir” demiştir. Bunu kesin bir ifadeyle söylerek riske girmemiş, zannında da hakka uygun düşmüştür.

Sahabi bir söz söyler de Allah onu hakka uygun düşürürse bu bizzat kıyasçılar katında da hüccettir. Görmez misin, sahabi, yerinden ayrılmadan ve başkasına taşıtmadan avlanma cezası konusunda Allah’ın emrine uygun düşmüştür. Nitekim Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh bazı şeyler hakkında konuşmuş, Kur’anda onu tasdik eden ayetler nazil olmuştur. İbn Abbas radiyallahu anhuma da, Ömer radiyallahu anh kadar olmasa da değeri büyük, faziletli bir sahabidir. Onun bir şey hakkında söz söyleyip de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin onu tasdik etmesi inkâr edilemez.

Bu durum kıyası mubah saymaya ya da helal kılma ve haram kılmada Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bunu tasdik eden bir sünneti bulunmayan görüşleri hüccet saymaya bir vesile olamaz.

Bunun delillerinden birisi de İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın bu görüşünün bir kıyas olmayışıdır. O nas bulunmayan her konuda kıyası uygulanacak bir din olarak görmemiştir. Çünkü o, kocası ölen hamile kadının iddet süresini iki süreden en sonuncusu olarak belirlemiş, onu boşanmış kadına kıyas etmemiştir. Bu kadının dilediği kadar iddet beklemesini caiz görmüş, onu evinde bekletmemiştir. Bu kadını, Allah’ın kendisine evinde beklemeyi ve açık bir çirkinlik işlemesi söz konusu olmadıkça iddeti bitinceye kadar evinde çıkmamayı emrettiği boşanmış kadına kıyas etmemiştir.

Yine burada da sahabinin başkasının bildiği sünnete göre görüş sahibi olduğuna delil vardır. Bu durum onun fazilet derecesini ve sahabelik hakkını düşürmez. Nitekim İbn Abbas radiyallahu anhuma’ya bu iki meselede Subey’a el-Eslemiyye radiyallahu anha hadisi ve Ebu Said el-Hudrî radiyallahu anh’ın kızkardeşi olan Furey’a radiyallahu anha’nın hadisi gizli kalmıştı. Bu hadisler, İbn Abbas’ın verdiği fetvanın hilafına idi.”
 
 
 

18 Eylül 2016 Pazar

Bid'atler Hakkında: "Yasaklayan Delil Yok" Şüphesi


Bismillah
Asrımızın Mu'tezile önderlerinden Ebu Said el-Yarbuzi, İnegöldeki haricî mürcie karışımı sapıkların Davet-Der adlı derneğinde yaptığı bir sohbette kadınların erkeklerin huzuna çıkıp ders verebileceğini söylemiş, “acaba yanlış mı anladık” diye tereddüt eden birilerinin meseleyi te'kid için bu konuyu sormaları üzerine “Yasaklayan bir delil yok” diyerek görüşünü savunmuştu.
Bu mesele hakkında Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın kızı Sukeyne’nin kadın davetçi bidati ile ilgili yazdığı risalesinden şu kısmı terceme ederek nakledeceğim ki, bu aynı zamanda umumat ile bid’atlere delil getirmeye bir reddiyedir:
“Şöyle denebilir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Herhangi bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okurlar, aralarında onun dersini yaparlarsa mutlaka üzerlerine sekinet iner.” (Muslim 2699) Bu hadis kadınları da kapsayacak şekilde geneldir. Ve kadınların mescidde ders vermesinde sakınca olmadığına delildir.”
Yine şöyle denebilir: “Kadınların mescidde ders vermelerine mani bir delil yoktur.”[1]
Bu iki şüpheye cevap olarak babam (el-Elbani) rahimehullah’ın biraz sonra gelecek fetvasına not olarak söylediği sözleri nakledeyim:
“Genel kapsamlı delilleri gerekçe gösteriyorlar. Ben diyorum ki, bu genel kapsamlı deliller amelî sünneti ispat etmeye elverişli değildir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle bir uygulama nakledilmemiştir. Aksi halde bu durum müslümanların âlimlerinin önünde, genel delillere dayanarak dinde bid’atler çıkarmak için çok geniş bir kapı açar. Bu sözler, ilim talebesi olmayan kimselerin bile anlayabilecekleri kadar kolaydır. Bunu hatırlattığımızda diğerleri de hatırlar; bugün bu asırda gördüğümüz hiçbir bid’at yoktur ki onun dinde genel kapsamlı bir aslı olmasın.
 Bu, bid’atçilerin her zaman öne sürdükleri bir gerekçedir. Onlara karşı çıkıldığında mesela; ezan okunurken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e salat okumayı ekleme konusunda karşı çıksan: “Ey kardeşim! Sen ne diyorsun, Allah Teâlâ: “Ona salat edin ve bir selamla selam edin” (Ahzab 56) buyuruyor” der!
Yine karşı çıktığın herhangi bir bid’at getirdiklerinde sana: “Ey kardeşim, bunda ne var ki?” der. Sen ona namazdan sonra “Allah kabul etsin” demek bidattir dediğinde sana: “Bunda ne var ki, bu bir duadır ve bize dua emredilmiştir” der. Hiçbir bid’at yoktur ki genel bir asla bağlantısı olmasın.
Peki bizim bu bid’ate karşı çıkmaktaki gerekçemiz nedir? Bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bundan yasaklayan bir nassı mı var? Bu konuda elimizde nas yoktur. Bid’atlerin çoğu hakkında elimizde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den onu yasaklayan bir nas yoktur. İşte burası konunun en ince kısmıdır! Öyleyse karşı çıkmadaki gerekçemiz; bu konuda delil gelmemiş olmasıdır.
Bütün hayırlar selefe uymadadır
Bütün şerler de halefin uydurduklarındadır
Geçen konuyu tamamlamak için diyorum ki: Bu nas geneldir, lakin buna dair uygulama nerede?”
Silsiletu’l-Hedyi ve’n-Nur kaset no 24, dakika 30


[1] Sukeyne bt. El-Elbani dedi ki: “Maalesef böyle diyorlar ve kadınların mescidde ders vermesinin meşru olduğunu ispat etmek için meseleyi ters yüz ederek: “Yasaklayan bir delil yok” diiyorlar. Bilakis burada bunun meşru olduğuna dair delil talep edilir. Bu konuda delilin olmayışı bunun pek çok bid’atler hakkında bir kaidedir. Belki de bunların en meşhurlarından biri; Mevlidi Nebevi kutlamalarıdır. Bunu bizzat yasaklayan delil nerede? Burada da söylenecek şey aynıdır: Bunun uygulandığına dair delil nerede? Diye sorulması gerekir. İbadetlerde asıl olan men olunmasıdır. Herhangi bir ibadeti meşru kabul etmek için onun meşru olduğunu gösteren delil bulunması gerekir. Özellikle de üzerinde bulunduğumuz mesele böyledir. Şayet böyle bir uygulama olsaydı (kadınlar mescidde ders veriyor olsaydılar) bu durum gizli kalmaz, mutlaka nakledilirdi. Çünkü bu ferdî bir uygulama değildir.”

Zahirilerin Muhalefeti İcma İddiasını Bozar


Soru: “Bazıları şöyle diyor: “Âlimlerin cumhuru (çoğunluğu)ndan muhalifin görüşünü geçerli saymayıp, bunu icma saymakta ittifak ettikleri nakledilmiştir. Âlimler bir görüş söyler de onlara İmam İbn Hazm veya İmam Davud muhalefet ederse icma akdedilmiş olur. İbn Hazm’ın muhalefeti geçerli sayılmaz. Bu durumda da onun muhalefetine itibar edilmez.”
Cevap: Burada ittifakları zikredilen âlimlerin çoğunluğu ile kastedilen dört mezhebin taklitçileridir. Aralarında İbn Hazm ve İmam Davud’un da bulunduğu bütün müçtehidler mukallidin görüşünün geçersiz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Mukallid ancak müctehide uyar. Onun müçtehidin görüşüne uyması ve onu aşmaması gerekir. Taklitçi aklını ve dinini ona teslim eder. Böyle birinin müçtehid dışında icma veya ittifak etmesi söz konusu değildir.
Bilmek gerekir ki “Zahir ehlinin görüşü geçerli sayılmaz” sözünü ortaya atan kişi Şafii’lerden el-İsferayini’dir. O, kendi itirafıyla taklitçilerden bir mukallittir. Aynı şeyi İmamu’l-Harameyn diye meşhur el-Cuveynî eş-Şafii ve İbnu’l-Arabî el-Eşari el-Maliki de söylemiştir. Yine bu da usulde ve füruda taklitçilerdendir. Sonra, ortaya atılmış olan bu söze bazı Hanbeliler dışında bütün mezhep taklitçileri de uymuşlar ve bu bidate teslim olmuşlardır. El-Kelvezani, el-Ukberi ve benzerleri gibi.
Taklitçiler Zahir ehlinin görüşünü reddetmeye yol bulamayınca: “Zahirilerin muhalefetine itibar edilmez” diyorlar. İbnu’l-Arabi el-Eşari el-Maliki, zahir ehliyle münakaşa etmemelerini öğrencilerine ve talebelerine öğütlemiştir.
Bilmeli ki, zahir ehlinin muhalefetini geçersiz sayan sonrakiler, kendilerinden öncekilerin sözlerini de anlayamıyorlar! Öncekiler: “Davud’un muhalefeti geçerlidir” demişlerdir. Tahkik ehli katında sahih olan budur.
Sonrakiler ise genel olarak zahirîlerin görüşü ile İmam Davud’un görüşünü birbirine karıştırıyorlar ve Zahirilerin görüşünü geçersiz sayma bid’atine Zahir ehlinin öncülerinden İmam Davud’u, İmam Davud'un oğlu Muhammed’i, İbnu’l-Mugallis'i, el-Mansuri’yi ve benzerlerini de katıyorlar.
Alimlerin cumhurunun İmam İbn Hazm’ın veya diğer zahiri imamların görüşünü geçersiz sayma hususunda ittifak ettikleri şeklinde yapılan nakle aldanmamalıdır. Bu, taklitçilerin müçtehit bir imamın ilmine hakaretidir. Kesinlikle bu nakil, imamlar katında hak olmayan bir nakildir.
Eğer iddialarında samimi iseler, mezhep taklidi bidatinden selamette olan müçtehid bir imamdan bu sözü getirsinler! Eğer böyle bir imamın: “Zahir ehlinin muhalefetine itibar edilmez” dediğini getirirler ve bunun doğruluğuna dair delil sunarlarsa ne âla, aksi halde bahsi geçen söz, imamlardan hiç kimsenin daha önce söylemediği, şu bid’atçi taklitçilerin ortaya attıkları bid’at bir iddia demektir.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

Cevâmiu'l-Kelîm Programı