Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Neşidler

Neşidler: Okuyan: Ebu Ali / Sözler: Ebu Muaz

Ders Programı (Yeni Program)

* Çarşamba Akşamları Saat: 21:00 Ankara Daru's-Sunne Mescid'inde Bizden Olmayanlar Şerhi (İnspeak'te canlı olarak yayınlanmaktadır)

* Cumartesi Akşamları Saat: 21:00 Riyâzu's-Sâlihîn Şerhi (İnspeak'te canlı yayın)
* Pazar Saat: 17:00 ile 22:00 arası Ankara Daru's-Sunne Mescid'inde Kıraat, Tecvid, Arapça ve "Sahih Tefsir" dersi

4 Ağustos 2015 Salı

Menhecin Özü: Velâ ve Berâ

Şeyh Muhammed b. Abdillatif b. Abdirrahman rahimehullah, ed-Dureru’s-Seniyye (8/447-450) şöyle demiştir:
“Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Kâfirler birbirlerinin dostlarıdırlar. Bunu ancak yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olması için yaparlar.” (Enfal 73)
Bazı fazilet sahibi âlimler şöyle demişlerdir: “Yeryüzünde fitne ile kastedilen şirktir. Büyük bir fesat ile kastedilen ise Müslümanın kâfirle, itaatkârın isyankâr ile beraber bulunmasıdır. İşte o zaman İslam’ın düzeni bozulur, tevhidin hakikati gider, en iyi Allah’ın bildiği kötülükler meydana gelir. İslâm istikamet üzere olmaz. İyiliği emir ve kötülükten yasaklama ve cihad sancağının yükselmesi ancak Allah için sevmek ve Allah için buğz etmekle, Allah’ın dostlarına yakınlık göstermek ve düşmanlarına düşmanlık etmekle ikame edilebilir. Buna delalet eden ayetler sınırlanamayacak kadar çoktur. Hadislere gelince, zikredilmesine gerek kalmayacak kadar meşhurdur. Bunlardan bazıları:
Bera b. Azib radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
أَوْثَقُ عُرَى الْإِيمَانِ الْحَبُّ فِي اللَّهِ وَالْبُغْضُ فِي اللَّهِ
İmanın en sağlam kulpu; Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.”[1]
Ebu Zerr radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
أفضل الإيمان: الحب في الله والبغض فيه
İmanın en üstünü Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.”[2]
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
اللهم لا تجعل لفاجر عندي يداً، ولا نعمة فيودّه قلبي، فإني وجدت فيما أوحيته إليَّ: {لا تجد قوماً يؤمنون بالله واليوم الآخر يوادون من حاد الله ورسوله} [المجادلة/22]
Allah’ım! Bana bir günahkârın yardım ve nimetini nasip etme ki kalbim onu sevmesin. Zira bana vahyettiklerin içinde şunu buluyorum: “Allah’a ve ahiret gününe iman etmiş hiçbir kavmi Allah ve rasulünden yüz çevirenlere sevgi besler bulamazsın…” (Mucadele 22)[3]
Buhârî ve Muslim, İbn Mes’ud radıyallahu anh’den rivayet ediyorlar: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
المرء مع من أحب
Kişi sevdiğiyle beraberdir.”[4]
Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
الْمَرْءُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ فَلْيَنْظُرْ أَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلُ
Kişi dostunun dini üzeredir. Biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.”[5]
Ebu Mes’ud el-Bedrî radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لَا تُصَاحِبْ إِلَّا مُؤْمِنًا وَلَا يأكل طعامك إلا تقي
Mü’min kimseden başkasıyla arkadaşlık etme ve yemeğini takva sahibinden başkası yemesin.”[6]
Ali radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
وَلَا يُحِبُّ رَجُلٌ قَوْمًا إِلَّا حُشِرَ مَعَهُمْ
Kişi bir kavmi sevdiği zaman mutlaka onlarla beraber haşredilir.”[7]
Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
تقربوا إلى الله ببغض أهل المعاصي، والقوهم بوجوه مُكفهرّة، والتمسوا رضا الله بسخطهم، وتقربوا إلى الله بالتباعد منهم
İsyankârlara buğz etmekle Allah’a yakınlaşın. Onları asık suratla karşılayın. Onları öfkelendirmekle Allah’ın rızasını arayın. Onlardan uzaklaşmakla Allah’a yakınlaşın.”[8]
İsa aleyhi's-selâm şöyle demiştir:
تحببوا إلى الله ببغض أهل المعاصي، وتقرَّبوا إلى الله بالبعد عنهم، واطلبوا رضا الله بسخطهم
İsyankârlara buğz etmekle Allah’ın sevgisini kazanın. Onlardan uzaklaşmakla Allah’a yakınlaşın. Allah’ın rızasını, onları öfkelendirmekle arayın.”[9]
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan:
أَحِبَّ فِي اللهِ وَأَبْغِضْ فِي اللهِ وَوَالِ فِي اللهِ , وَعَادِ فِي اللهِ، فَإِنَّهُ لَا تُنَالُ وِلَايَةُ اللهِ إِلَّا بِذَلِكَ، وَلَا يَجِدُ رَجُلٌ طَعْمَ الْإِيمَانِ - وَإِنْ كَثُرَتْ صَلَاتُهُ وَصِيَامُهُ - حَتَّى يَكُونَ كَذَلِكَ، وَصَارَتْ مُؤَاخَاةُ النَّاسِ فِي أَمْرِ الدُّنْيَا، وَإِنَّ ذَلِكَ لَا يَجْزِي عَنْ أَهْلِهِ شَيْئًا
Kim Allah için sever ve Allah için buğz ederse, Allah için yakınlık gösterir ve Allah için düşmanlık gösterirse bununla ancak Allah’In dostluğuna ulaşır. Bir kul, namazı ve orucu çok olsa dahi bu şekilde davranmadıkça imanın tadını bulamaz. İnsanların kardeşliklerinin çoğu dünya işi üzerine olmaya başladı. Bu yüzden bu kimseler bir şey bulamazlar[10]
Yani sevgisi ve dostluğu Allah için, buğzu ve düşmanlığı Allah için olmadıkça... Allah ondan razı olsun nesillerin en hayırlısında bulunan İbn Abbas radıyallahu anhuma bunu söylüyorsa, ondan sonra ancak durumun şiddeti ve hayırdan uzaklaşma artmıştır. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
لَا يَأْتِي عَلَيْكُمْ زَمَانٌ إِلَّا وَالَّذِي بَعْدَهُ شَرٌّ مِنْهُ
Üzerinize hiçbir zaman gelmez ki, ondan sonra gelen zaman daha şerli olmasın.”[11]
Hatta bugün insanların dostlukları, sevgileri, arkadaşlıkları küfür, şirk ve günah üzeredir. Kul, Allah’ın düşmanlarıyla birlikte olmaktan, onlara genişlik göstermekten, onlara karşı gaflette olmaktan, onları sırdaş edinmekten, yönetici edinmekten ve onlarla samimi olmaktan alabildiğine sakınmalıdır. Çünkü bu Allah’ın öfkesini ve gazabını gerektirir.
Kurtubî rahimehullah “Kendinizden başkalarını sırdaş edinmeyin” (Al-i İmran 118) ayetinin tefsirinde şöyle demiştir: “Allah Teâlâ, kâfirleri, Yahudileri, hevâ ve bid’at ehlini arkadaş ve dost edinmekten, onlarla görüş alışverişinde bulunmaktan, onlara görev vermekten mümin kullarını sakındırmaktadır.” Er-Rubeyyi’den şöyle dediği rivayet edildi: “Onları sırdaş edinmeyin.” Yani münafıkları müdahale ettirmeyin ve müminlerden başkasını görev sahibi kılmayın.”
Denildiğine göre, senin itikat ve dinine muha­lif olan hiçbir kimse ile karşılıklı konuşmaman gerekir ki ona meyletmeyesin.”
 Tercüme ve dipnotlar: Ebu Muaz


[1] Sahih ligayrihi. Tayalisî (783) Ahmed (4/286) İbn Ebi Şeybe (8/130)
[2] Hasen. Begavî, Şerhu’s-Sunne (3468) Beyhaki Şuab (9068) Ebû Dâvûd (4599) bunu “Amellerin en üstünü…” lafzıyla rivayet etmiştir.
[3] Zayıf. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Herevî Zemmu’l-Kelam (1344) isnadında Musa b. Ubeyde vardır.
* Muaz radıyallahu anh’den: Deylemî (2011) İbn Hacer Garaibu’l-Multekita (el yazma no:636) Hasen el-Basri, Muaz radıyallahu anh’den işitmemiştir.
[4] Sahih. Buhari (6169) Muslim (2640)
[5] Hasen. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Ahmed (2/303, 334); Ebû Dâvûd (4833); Tirmizî (2378) Hâkim (4/188) el-Elbani, es-Sahiha (927)
[6] Hasen. Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den: İbn Hibbân (2/314, 315, 320) Ahmed (3/38) Ebû Dâvûd (4832) Tirmizî (2395) Dârimî (2101)
[7] Sahih. Taberânî Evsat (6450) Taberânî Sagir (874) Bkz.: Hakim (4/426) Ahmed (6/145)
[8] Hasen ligayrihi. İbn Şahin et-Tergib (482) Deylemi (2320) İbn Hacer, Garaibu’l-Multekita (el yazma no: 1234)
[9] Malik b. Migvel bunu İsa aleyhi's-selâm’ın sözü olarak nakletmiştir: İbnu’l-Mubarek, ez-Zuhd (355) Ahmed, Zühd (299)
[10] Taberânî (12/417) İbn Ebi Şeybe (8/196) Ebû Nuaym Hilye (1/312) İbnu’l-Mubarek Zuhd (353) Lalekâî (1691) isnadına Leys b. Ebi Suleym vardır. Aynı isnad ile İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan da rivayet edilmiştir. Muhtemelen bu Leys b. Ebi Suleym’in hatasıdır. Zira o ömrünün sonlarında hafıza karışıklığına uğramıştı.
[11] Sahih. İbn Hibbân (13/282) Tirmizî (2206)

19 Temmuz 2015 Pazar

Ezanda Sağa ve Sola Dönülür mü?

Ebû Dâvûd’un (no 520) rivayetinde Ebu Cuhayfe radıyallahu anh şöyle demiştir:
رأيتُ بلالاً خرجَ إلى الأبطَحِ، فأذَّنَ، فلمَّا بلغ: "حيَّ على الصَّلاة، حيَّ على الفلاح" لَوَى عُنُقَه يميناً وشمالاً، ولم يَستَدِر
“Bilal’in Ebtah’a çıkıp ezan okuduğunu gördüm. “Hayye ale’s-salat ve hayye ale’l-felah dediği zaman boynunu sağa sola çevirdi fakat dönmedi”
Ebû Dâvûd bunu iki isnad ile rivayet etmiştir. Birinci isnad sahihtir. İkinci isnadda Kays b. er-Rebi hafızası bakımından eleştirilmiştir. “Dönmezdi” sözünün sabit olduğu hususunda ihtilaf vardır.
İbn Mace’nin Sünen’inde (no:711) Haccac b. Ertat’ın Avn b. Cuhayfe’den rivayetinde “Ezan okurken dönerdi” şeklindedir. Haccac mudellis olup bunu tedlis sigası olan an’ane ile rivayet etmiştir.
Ahmed (4/308) ve Tirmizî’nin (no:195) Sufyan es-Sevri yoluyla yaptıkları rivayette: “Bilalin ezan okurken döndüğünü gördüm” şeklinde geçer.  Tirmizî bunun sahih olduğunu söylemiş, Beyhaki ise Sunen’de (1/396) ve İbn Hacer Fethu’l-Bari’de bunu illetli bulmuştur.
İbn Hacer Fethu’l-Bari’de (2/115) dedi ki: “Sufyan’ın Avn’dan rivayetindeki bu kelime müdreçtir.” Sonra Sufyan’ın bu lafzı Haccac’dan aldığını, Haccac’ın ise Avn’dan işitmediğini açıklamıştır. Nitekim Sufyan’dan rivayette bulunan bir cemaat bunu şu lafızla rivayet etmişlerdir: “Ben onun ağzını şu yana ve şu yana çevirirken takip ettim.” 
İbn Hacer’in bu söylediğini Taberânî’nin (22/261) Yahya b. Adem – Avn – babası yoluyla yaptığı şu rivayet netleştirmektedir:
رأيت بلالاً فأذن، فأتبع فاه هاهنا وهاهنا، والتفت يميناَ وشمالاَ، قال سفيان: كان حجاج- يعني ابن أرطاة- يذكر لنا عن عون أنه قال: فاستدار في أذانه، فلما لقينا عوناً لم يذكر فيه الاستدارة
“Bilal’i ezan okurken gördüm. Ağzını şuraya ve buraya çevirirken izledim. Sağa sola yöneldi.” Sufyan dedi ki: Haccac (b. Ertat) bize bunu Avn’dan rivayet ederek “Ezanında dönerdi” diye zikretti. Avn ile karşılaştığım zaman “Bilal’in ezanda döndüğünü” zikretmedi.”
 Nitekim Ahmed’in (no:18762) Veki – Sufyan yoluyla getirdiği rivayetinde – ki bu hadis Muslim’de (no:503) ve Buhârî (no:634) yer alan rivayettir – şöyle gelmiştir: “Bilalin ağzını takip ettim, şöyle ve şöyle yaptı, yani sağa ve sola (döndü)”
İbn Hacer sonra dedi ki: “Bu rivayetlerin arasını şöyle birleştirmek mümkündür: Bilal radıyallahu anh’ın ezan okurken döndüğünü söyleyen rivayetler başıyla döndüğünü ifade eder. Dönmediğini söyleyen rivayetler ise bedeniyle dönmediğini kastetmektedir.”
İbn Hacer’in bu açıklaması inşallah isabetlidir. Nitekim İbn Huzeyme’nin (no:387) Sufyan – Avn – Ebu Cuhayfe radıyallahu anh yoluyla rivayetinde lafız şöyledir:
«رَأَيْتُ بِلَالًا يُؤَذِّنُ فَيَتْبَعُ بِفِيهِ»، وَوَصَفَ سُفْيَانُ: يَمِيلُ بِرَأْسِهِ يَمِينًا وَشِمَالًا
“Bilali ezan okurken gördüm ve ağzını takip ettim.” Sufyan başıyla sağa ve sola meylederek gösterdi.
Hadisin aslını ayrıca; Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (135, 850, 1619, 4189, 9741); Avn b. Ebi Cuhayfe – babası yoluyla rivayet etmiştir. Tirmizî ve İbn Mace’nin rivayetlerinde: “Bilal (radıyallahu anh) iki parmağını iki kulağına koydu” ziyadesi de vardır. Bu ayrıca Ahmed (4/308) ve İbn Hibbân (no:2382) tarafından da rivayet edilmiştir.

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Allah'a Tevekkül Edip Sünnete İtimat Edenler İsabet Etti Allah'a Hamd Olsun

Önceki gece Şevval hilalinin görüldüğüne dair herhangi bir haberin sabit olmadığını ve bayramın 18 Temmuz Cumartesi olduğunu ilan etmiştim. Önceki senelerde de neden Suud'un kararlarına itibar etmediğimizi ayrıntılı olarak açıkladığımdan tekrar ayrıntıya girmedim. Fakat maalesef yine aynı şüpheler tekrar edildi ve sünnetin delalet ettiği şeye itimat etmek çoğunluğun zanlarına karşı tercih edilmedi. Fetvaya ehil olmayan dernekçi bid'atçilerin fetvalarıyla oruçlar yenildi, gününden önce bayram edildi.
Dünyanın çeşitli yerlerinden 17 Temmuz'da görülen yani 18 temmuzda bayram yapanların isabet ettiğini gösteren hilal haberleri de birer birer ulaşmaya başladı. Hamd ve minnet Allah'adır.
* 16 Temmuz Perşembe akşamı Dr. Muhammed Hafız Guyana'dan şöyle rapor verdi: "Arjantin'den Fuad Musa Arjantin'deki Müslümanların hilal görülemediği için cumartesi günü bayram ilan ettiklerini haber verdi."
* Avustralya'dan Dr. Şebbir Ahmed Sydney'deki Müslümanların 16 Temmuz perşembe akşamı hilali göremedikleri için cumartesi bayram ilan ettiklerini açıkladı.
* Melbourne'den Mühendis Manzur A. Mian, 16 Temmuzda hilali göremediklerini, bu sebeple cumartesi bayram edeceklerini haber verdi.
* Bilal Brown, Avustralya büyük müftüsü Dr. İbrahim Ebu Muhammed'in hilal görülmemiş olmasına rağmen Cuma günü bayram ilan ettiklerini haber verdi.
* Barbados, Bridgetown'dan Muhammed Patel 16 Temmuzda hilalin görülmeyip cumartesi bayram olduğunu rapor etti.
* Kanada'dan Ontario Toronto mescidinden Himy Sayed, hilali gözlemeye çıktıklarını ama hava kapalı olduğu için göremediklerini rapor etti.
* Peterborough Ontario'dan Baig Muhammed 16 Temmuzda şevval hilalinin görülemediğini rapor etti.
* Ontario Mississauga'dan Sayed Şahid Raşid 16 Temmuz akşamı hilali göremediklerini rapor etti.
* Şili, Iquique'den Muhammed Suheyl hilal görülemediği için ramazanı 30'a tamamladıklarını rapor etti
* Yine Fuad Musa Şili Müslüman komitesinin hilal görülemediği için 18 temmuzda bayram yapacaklarını açıkladı.
* Dağıstan'dan İlham Mukharlyamov cumartesi günü bayramın 1. günü ilan edildiğini açıkladı.
* Guyana'dan Rose Hall Town mescidi hilal görülemediği için 18 Temmuzu bayram ilan etti
* Hindistan Ahmedabad'dan Sıddık Nedvî Jamia Kanzul Uloom estitüsü tarafından hilalin göremediği için 18 Temmuzun bayram ilan edildiğini rapor etti.
* Yeni Delhi'den Yusuf İdara 16 Temmuzda hilalin görülmediğini rapor etti.
* Endonezya'dan Hilal görülemediği halde cuma günün bayram ilan edildiği rapor edildi.
* Japonya'dan Hafız Salimnur Rahman Han en-Nedvi hilal görülmediği halde cuma gününün bayram ilan edildiğini bildirdi.
* Kenya Mumbasa'dan Ali Muhammed 16 Temmuzda hilalin görülemediğini bildirdi.
* Yine Mumbasa'dan Mahmud Essa hilali göremedikleri için Ramazan'ı otuza tamamladıklarını bildirdi.
* Libya'dan Dr. Nuri Alfasi Libya'da hilal görülmediği halde cuma günü bayram ilan edildiğini bildirdi.
* Luxemburg'dan Michael Bruppacher Luxemburg Müslüman Şurasının hilali göremediğini bildirdi.
* Mauritius Port Louis'den Nissar Ahmed Ramtoola hilalin görülemediğini bildirdi.
* Fas Kazablanka'dan Halid Chraibi, perşembe akşamı hilalin görülemediğini bildirdi.
* Namibya Winhoek'ten Ahmed Muhammed Barakah hilalin görülemediğini bildirdi.
* Nijerya Lagos'tan Zaid İbrahim hilalin görülemediğini bildirdi.
* Nijerya İkorodu'dan Şeyh A. A. İshola hilalin görülemediğini bildirdi.
* Nijerya Osi Kwara'dan Dr. İsmaila İ. Ahmed hilalin görülemediğini bildirdi.
* Nijerya Kisi Oyo'dan Jinadu Yunusa hilalin görülemediğini bildirdi.
Suudi Arabistan, Suud'da hilalin görülebilmesine imkan olmadığı halde Maruf Abdullah el-Hudayri adında birinin şahitliğiyle bayramı ilan etti. Halbuki bayramın ilanı için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem iki şahit emretmektedir. Böylece Suud'un kadılarının nasıl siyasi atmosfere göre şekil aldıkları bir kez daha ortaya çıktı.  
* Singapur'dan İmam İsa Huseyn Johanson hilal görülemediği halde cuma günü bayram ilan edildiğini haber verdi.
* Güney Afrika Cape Town'dan Dr. Abdurrazzak İbrahim hilalin görülemediğini bildirdi.
* İspanyadan Yasin Puertas hilalin görülemediğini bildirdi.
* Tayland'dan Surin Ninchuawong hilal görülmediği halde cuma günü bayram ilan edildiğini bildirdi.
* Tanzanya'dan Hamza Rijal hilalin görülemediğini bildirdi.
* Birleşik Krallık'tan Muhammed Ali Javed ve Qamar Uddin hilalin görülemediğini bildirdi.
* ABD'den Hamid Kureyşi, Javad Torabinejad ve farklı bölgelerden birçok kişi, hilalin görülemediğini bildirdi.
* Zimbabwe'den Eyyub Muhammed hilalin görülemediğini bildirdi.
Avusturalya, Fiji Adaları,  Yeni Zelanda, Sri Lanka ve Dünyanın birçok yerinden Müslümanlar 17 Temmuz cuma akşamı da şevval hilalini gözledikleri ve hilali gördüklerini rapor ettiler. Gerçi buna gerek yoktu lakin sünnete tutunan gariplerin içlerini serinletmek ve yakinlerini pekiştirmek, dernekçi sünnet düşmanlarının ise yüreklerine nedamet korları düşmesi için bunlardan bir örnek yayınlıyorum.
 * Kolombiya Bogota'dan İbrahim 17 Temmuz Cuma akşamı Şevval hilalini gördüklerini rapor etti ve çektikleri resmi paylaştı.

Avusturalya'da görülen hilal:
bu yazıyı yazdığım sıralarda da (18 Temmuz Cumartesi saat: 20:45 civarı) Şevval hilali 2 günlük görükmekteydi. Yani cumartesi bayram yapan sünnet ehli Allah'a hamd olsun hakka isabet etmiş, bid'at ehline hüsnüzan edenler ise bir kez daha perişan olmuştur. 
 

16 Temmuz 2015 Perşembe

Hilal Görülemedi Ramazan Bayramı 18 Temmuz Cumartesi günü

Şevval hilali görülemediğinden Ramazan ayı 30'a tamamlanacaktır. Ramazan bayramı namazı 18 Temmuz Cumartesi sabahı kılınacaktır.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Âlimlerin Kişilere Verdikleri Hükümde İhtilaf Fitnesinden Çıkış Yolu


Âlimlerin Kişilere Verdikleri Hükümde İhtilaf Fitnesinden Çıkış Yolu

Şeyh Hişam b. Fehmi el-Arif Hafizahullah

Faziletli şeyh Ebu Abdila’la Hâlid Muhammed Osman el-Mısrî hafizahullah “eş-Şebabu’l-Hair ve Menhecu’l-İksa” başlıklı bir makale yazdı ve bana verdi. Allah ona hayırla karşılık versin ve bunda bereket kılsın. Selefî talebeler için alimlerin kişilere verdikleri hükümde ihtilaf etmeleri fitnesinden çıkış yolunu özetliyorum:

1- Selefî talebenin sahih dînî ilmi yalnız Allah için ihlâs ile talep etmesi gerekir.

2- Selefî talebenin selefî davet alimlerinin, özellikle de hadis alimleri ile cerh ve ta’dil imamlarının siyretlerini okuması gerekir.

3- Selefî talebenin selefî davet hususunda ilhad, sapıklık ve bid’at ehline, yoldan çıkanlara verdikleri reddiye kitaplarına bakması gerekir.

4- Selefî talebenin sabır ve sıdk ile tabi olmaya devam etmesi, Allah Teâlâ için mucahede etmesi gerekir.

5- Selefî talebenin, rütbeleri ve konumları ne olursa olsun şeyhlere/hocalara taassup göstermekten uzak olmaları, nerede olursa olsun hak ile beraber dönmeleri gerekir.

6- Bir âlime hak hususunda yakınlık göstermek ve onu basiret üzere savunmak ona taassup etmek değildir!

7- İlimde zayıf olan selefî talebenin, herhangi bir kimse hakkında hüküm vermede ihtilaf ettikleri zaman taklid ettiği âlimlerden birini savunmaması gerekir. Bilakis durum iyice ortaya çıkıncaya kadar geri durmalıdır. Allah’ın kendisini isabet edeni bilecek ilimle desteklemesine kadar sahih sebeplere tutunma konusunda gayretini artırmalıdır.

8-   Selefî talebenin, selefî davet alimlerini, özellikle de cerh ve ta’dil alimlerini şiddet (sertlik) ile niteleyen kimselere iştirak etmemesi gerekir. Çünkü bu sözü söyleyen kişi, cerh ve ta’dil imamları olan uzman alimlerin başkalarında bulunmayan siyretlerini, tavırlarını, sünneti savunmadaki kuvvetlerini, hakka basiretle destek olmalarını bilmediği için, bu söz sahibine reddedilir.

9- Selefî talebenin, reddedilen fiilin hangi taraftan meydana geldiğine bakmaması gerekir. Cerh ve ta’dil hakkında hükmeden alimin hükmü hak ise, mertebesi ne olursa olsun, şu sözler gibi şüphelerin peşinden gitmesi caiz değildir:

 Halkın genelini gözetmeli
İnsanların anlayış derecelerini gözetmek lazım
Fitne çıkmaması için
Bunun yerine (daha üsluplu) başka bir şey diyebiliriz, mesela “bid’at çıkardığını değil hata ettiğini söyleyelim”, “sapık/saptı demeyelim de inhiraf etti diyelim
Bunun gibi hakimin hükmünü önemsizleştiren ve insanları sağa sola sapmaya götüren nice sözler ederler!
10- Alimin herhangi bir kimse hakkında cerh ve ta’dile dair tezkiyede bulunduktan sonra bu görüşünden dönmesi ayıp veya idrak kusuru değildir. Bilakis bu onun cesaretinin, samimiyetinin ve hak üzerinde gayretinin delilidir.

11- “Sana selefi davetin alimlerinin ölmüş olanlarını tavsiye ederim” sözüyle, başta Şeyh Rebi b. Hadi el-Medhali gibi hayatta olan alimlerden uzaklaştıran kimse, Allah’a iftira etmiş, selefi davete hakaret etmiştir.

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Bid'atçiye Karşı Sevgi İle Buğz Bir Araya Gelir mi?/Rebi b. Hâdî el-Medhalî

Şeyh Rebi b. Hâdî el-Medhalî’ye şöyle soruldu: “Bid’atçi bir kimseye sevgi gösterme ile buğz etme bir araya gelir mi?”
Şöyle cevap verdi: Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek imanın en sağlam kulplarındandır. Bu sevgiye ihlas sahibi sadık müminler girer.. Çünkü sen bu kimseleri Allah Azze ve Celle için seversin. Bu buğzun kapsamına; çeşitli sınıflarıyla münafıklara ve kâfirlere buğzetmek de girer. Nitekim bid’at ehli de bu kapsamdadır. Çünkü onların, bid’ati oranında Allah’ın kitabına ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine muhalefetten payları vardır. Yine akide ve menhec olarak kafirlere ve münafıklara uyum göstermek suretiyle yaptıkları muhalefetten dolayı buğzdan nasipleri vardır. Selefin sözlerini ve sünnet kitaplarının genelini iyi düşünecek olursak, böyle bir dağıtımı bulamayız. Bid’at ehli meselesinde kalbi bir açıdan sevgi göstermeye ve diğer bir açıdan buğz göstermeye dağıtmayı bulamayız. Selef’te bulacağımız şey; bid’at ehline karşı yalnızca buğz etmek ve onları terk etmektir. Hatta imamlardan, sünnet imamlarından biri olan, müceddidlerden sayılan, Şerhu’s-Sunne ve Tefsir ve daha birçok faydalı eserlerin sahibi el-Begavi rahimehullah ve Şerhu Akideti’s-Selefi Ashabi’l-Hadis adlı eserin sahibi İmam es-Sâbûnî rahimehullah gibi birçok kimse, bid’at ehline buğz edilmesi, onların terk edilip alakanın kesilmesi konusunda icma nakletmişlerdir. Bu sahabenin ve onlardan sonrakilerin icma ettikleri bir husustur.
Bir kimsenin sevgi ve buğzu bir araya getirebileceğini, bunları iki kısma ayırıp dağıtabileceğini, işlediği bid’at kadar buğz edip, kalan sünnet kadarıyla sevgi gösterebileceğini zannetmiyorum. Bu imkânsız olanı yüklemek olurdu. Bu İslam imamlarından bir kimsenin sözü dahi olsa, herkesin sözü alınabilir veya reddedilebilir. Onun sözlerinin durumu aynı sünnet imamlarının sözleri gibidir. Hak olanı kabul eder ve başımız üzerine kaldırırız. Hatalı olan sözler ise reddedilir. Her sözü alınıp, hiçbir sözü reddedilmeyecek olan ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Selef, sahabe hata etmesine rağmen, birbirlerine hürmet eder, saygı gösterirlerdi. Lakin onların hatası alınmaz. İsmet (korunmuşluk) ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve nebiler (aleyhimu's-selâm) için, tebliğ ettikleri konularda söz konusudur. Onlardan başkaları ise hataya düşmekten korunmuş değillerdir. Bu yüzden ne Ömer radıyallahu anh’ın ne Osman radıyallahu anh’ın diğer bir şey hakkında şüpheli gelen bir sözünü almadıklarını, reddettiklerini görürsün. Ali, İbn Abbas ve İbn Mes’ud radıyallahu anhum’un şüpheli gelen sözünü reddetmişlerdir. Onlardan sonraki büyük imamlardan; Said b. el-Museyyeb, Malik, el-Evzâî, es-Sevrî, eş-Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve daha başkalarının bazı sözlerini almamışlar, ancak hakka uygun olan, kitap ve sünnete uygun olan sözlerini almışlar, bununla beraber onlara hürmet etmişler, onlardan razı olmuşlar ve onların hata da eden, isabet de eden müçtehitler olduklarına itikat etmişlerdir. Bu, hakkında içtihadın caiz olduğu, Allah’tan ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’den bir nas bulunmayan meseleler hakkındadır.
 “Kendisinde bulunan sünnet oranında sever, onda bulunan bid’at oranında da buğz ederiz” sözüne gelince, selefte böyle bir söz bulunmaz. Nitekim bazı kitaplarda bu fikrin münakaşasını yaptık ve “muvazene (iyiliklerle kötülükleri tartma) ehline ve onlara bağlananlara reddiye verdik. “Bir kimseye onda bulunan sünnet oranında sevgi gösterilir, bidati oranında da buğz edilir” görüşünü Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın sözüyle gizliyorlar. Bu iddiaları selefin ve onlara uyanların sözleriyle, hatta icmalarıyla reddettik. Allah’tan bizleri sünnet üzerinde sabit kılmasını dileriz.
Lakin buğzun farklı dereceleri vardır. Bir Yahudiye, bir Hristiyana buğzdan daha fazla buğz edilir. Hristiyanlara da, Yahudilere de buğz eder, onları sevmeyiz. Lakin Yahudilerin düşmanlığı daha şiddetlidir. “İman edenlere düşmanlık bakımından insanların en şiddetlileri olarak Yahudileri ve şirk koşanları bulursun.” (Maide 72) Hristiyanların Müslümanlara buğzu veya düşmanlığı ise Yahudilerinkinden daha azdır. Bu sabit bir şeydir. Bunu vakıa ve tarih ispatlamıştır. Müslüman, Hristiyanların ülkelerinde yaşamaya güç yetirebilir. Nitekim Müslümanlardan birçok kimsenin Hristiyan ülkelerinde yaşayabildiklerini görürsün. Ama Yahudi ülkelerinde yaşamaya güç yetiremezler. Hatta Yahudiler, kendi ülkeleri bir tarafa, Hristiyanların ülkelerinde dahi onlara musallat olurlar. Aynı şekilde bir sünnî de Rafızilerin yanında yaşayamaz. Yahudilerden bile görmeyeceği baskı ve eziyetler görür. Onlarda bulunan küfürlere rağmen Rafizileri nasıl sevebiliriz? Onlar bize Yahudilerin bize buğzundan bile daha fazla buğz ederlerken onları nasıl sevebiliriz? Sevgiyi bizimle onlar arasında nasıl taksim edebiliriz? Sen selefin hiçbir kitabında bu muvazeneyi göremezsin. Biz birçok fırkaları olan Sufilere ve diğer bid’at ehline, Eş’arilere ve diğerlerine buğz ettiğimizde, Yahudilere ve Hristiyanlara buğz ettiğimiz gibi buğz etmeyiz. Yani sevgi de iman gibi artar ve eksilir. Kullar hakkındaki sevginin farklı dereceleri vardır. Buğz da böyledir. Yahudilere olan buğzum, Hristiyanlara olan buğzum gibi değildir. Bid’at ehline olan buğzum da böyle değildir.
Eğer Yahudi ve Hristiyan kafirleri, mesela Eşari ve Sufiler gibilerine saldırırsa onları savunuruz. Bu bid’at ehline buğz etmemize rağmen, o düşmanlara karşı bunları müdafaa ederiz. Onların bize karşı buğzu ise daha şiddetlidir. Onlarda böyle bir sevgi dağılımı yoktur. Onların yapması gereken şey bizleri sevmeleri ve üzerinde bulunduğumuz şeye dönüş yapmalarıdır. Lakin ne sevgi ne de insaf gösterirler. Bilakis bazı aşırıları zulüm ve düşmanlık ederek bizi tekfir ederler. Biz ise onları tekfir etmeyiz ve onlara düşmanlığımızı kafirlere olan düşmanlık derecesine vardırmayız.”
Rebi b. Hâdî hafizehullah’ın Avnu’l-Bari (2/981) kitabından tercüme eden: Ebu Muaz

Sevgi ve Yakınlık Gösterme Konusunda Bidatçi Hiçbir Şekilde Günahkâr İle Kıyaslanamaz

(İ’lamu’n-Nebhi Ennehu La Yukase’l-Mubtedî Alel-Asî Fi’l-Muhabbeti ve’l-Muvalati Min Vechi)
Te’lif: Ebû Muâz Raid Âlu Tahir
Tercüme: Ebu Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî
Bismillah.
Allah’a hamd, rasulüne, âline, ashabına ve din gününe kadar O’nun menhecinde gidenlere salat ve selam olsun.
Bundan sonra:
Muhakkak ki Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in Haricilerden, Mu’tezile’den, Cehmiyye’den ve Mürcie’den ayrıldıkları temel esaslardan birisi de şudur: Günahkârlara bir açıdan sevgi ve yakınlık gösterilirken, diğer bir açıdan buğz ve düşmanlık gösterilir. Mürcie’nin iddia ettikleri gibi onlara tamamen sevgi ve yakınlık gösterilmez. Haricilerin iddia ettikleri gibi sevgi ve yakınlık onlardan tamamen de kesilmez. Ancak imanları yönünden onlara sevgi ve yakınlık gösterilir, günahları yönünden buğz ve düşmanlık gösterilir.
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Her Müslümana gereken; sevgisinde, buğzunda, yakınlığında ve düşmanlığında Allah’ın ve rasulünün emrine tabi olmasıdır. Allah ve rasulünün sevdiklerini sever, Allah ve rasulünün buğz ettiklerini buğz eder. Allah ve rasulüne yakınlık gösteenlere yakınlık gösterir, Allah ve rasulüne düşmanlık edenlere düşmanlık eder. Her kimde yakınlık gösterilmesi gereken iyilikler ve düşmanlık gösterilmesi gereken kötülükler varsa ona göre davranılır. Mesela bu dine mensup olan fasıklar gibi. Onlar ödül ve cezayı, yakınlık ve düşmanlık gösterilmesini, sevgi ve buğzu, kendilerinde bulunan iyilik ve kötülüklere göre hak ederler. Zira “Kim zerre (karınca) ağırlığınca iyilik işlerse onu görür, kim de zerre (karınca) ağırlığınca kötülük işlerse onu görür.” Bu Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in; Haricilere, Mu’tezile’ye, Murcie’ye ve Cehmiyye’ye muhalif olan mezhebidir. Zira onlar bir yönden bunlara meylederken, diğer yönden şunlara meylederler. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ise vasattır.”[1]
 Bu asırdaki gevşemeciler bu esasa karşı sözü yerinden kaydırmak türünden bir tahrif yaparak aşırılık yapmışlardır. Şöyle iddia ediyorlar: “Bid’at ehline karşı sevgi ve yakınlık gösterilir, onlar sünnete uyum gösterdikleri açıdan övülür ve ikram edilir. Sünnete aykırı düştükleri ve bid’at işledikleri açıdan düşmanlık gösterilir, kınanır ve aşağılanırlar.” Yine şöyle iddia ediyorlar: “Bu bid’at ehline karşı tavır, şehvetlerine uyan günahkârlara karşı yapılan tavra kıyas edilir.” Veya “Hepsi de bu dinin fasıkları konumunda oldukları için bid’at ehli ile günahkârlar arasında fark yoktur.”
Bu bozuk esası kökleştirdikten sonra buna delil getirmek için kitaptan, sünnetten, imamların ve ümmetin selefinin âlimlerinin sözlerinden araştırma yapıyorlar, fakat bu bâtıllarını destekleyecek bir şey bulamıyorlar! Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın kitaplarını çokça araştırıyorlar, sonra sadece bid’at ehline buğzettiğini, onlardan sakındırıp mutlak ve muayyen olarak onları aşağıladığını görüyorlar.
Lakin onlar İbn Teymiyye’nin bir yerde geçen kapalı bir sözünü buldular ve çok sevinerek sınıfları ve şekilleri farklı olan birçok yerde yayınladılar. Bu söz, İbn Teymiyye rahimehullah’ın şu sözüdür: “Bilinmeli ki, mümin kimse sana zulmetse ve sana karşı taşkınlık yapsa dahi ona yakınlık göstermek gerekir. Kafir kimse sana bağışta bulunsa ve sana iyi davransa bile ona düşmanlık etmek gerekir. Muhakkak ki Allah Subhanehu dinin tamamen Allah için olması üzere rasuller göndermiş ve kitaplar indirmiştir. Sevgi; Allah’ın dostlarına,  buğz ise Allah’ın düşmanlarına karşı olmalıdır. O’nun dostlarına ikram etmeli, düşmanlarını aşağılamalıdır. Ödül O’nun dostlarına, ceza ise düşmanlarınadır. Bir şahısta iyilik ve kötülük, birr ve fücur, taat ve masiyet, sünnet ve bid’at bir araya gelirse, onda bulunan iyilik oranında kendisine yakınlık gösterilir ve ödüllendirilir. Kendisinde bulunan şer oranında da düşmanlık gösterilir ve cezalandırılır. Bir şahısta ikram etmeyi ve aşağılamayı, gerektiren haller bir araya gelirse mesela bir fakir kimse hırsızlık yapsa, onun eli kesilmekle beraber, kendisine beytu’l-mâlden ihtiyacını giderecek ödeme yapılır. Bu, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in ittifak ettikleri bir esastır. Hariciler, Mu’tezile ve onlara uyum gösterenler buna muhalefet etmişlerdir. İnsanların ya yalnızca ödüllendirilebilecekleri ya da yalnızca cezalandırılabileceklerini söylemişlerdir.”[2]
Bazıları bu sözleri İbn Teymiyye rahimehullah’ın diğer bir sözüyle de destekliyorlar: “Muhakkak ki çoğu zaman tek bir fiilde veya tek bir şahısta iki durum bir araya gelir; kötüleme, yasaklama ve ceza bunlardan birine yönlendirildiğinde, onda bulunan diğer türden gaflet edilmez. Nitekim övgü, emir ve ödül bunlardan birine yönlendirildiğinde de diğer yönü hakkında gaflet edilmez. Bir kimse bazı kötülükleri, bid’atleri ve fücuru terk ettiği için övülebilir. Lakin bununla beraber bir başkası da iyilikleri, sünnetleri ve birri işlediği içim övülmeyebilir. Bu muvazene ve muadele yoluyla olur. Kim bu yolu tutarsa Allah’ın indirdiği kitap ve mizana göre adaletle hareket etmiş olur.”[3]
Gevşemeciler bu iki nakli, bid’at ehli için yorumluyorlar ve Ehl-i Sünnet’e bazı meselelerde uyum gösteren bidatçiye bir açıdan sevgi ve yakınlık gösterilip övülmesi, bid’ati ve sünnete muhalefeti açısından da buğz ve düşmanlık gösterilmesi ve kınanması gerektiğini iddia ediyorlar!
Onların bu konuda heva ve cehaletten başka gerekçeleri yoktur!
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın sözü ancak Ehl-i Sünnet’ten olup da, kendisinde bir içtihat, te’vil veya bir şüphe nedeniyle bir bid’ate düşen kimse hakkındadır. Mesela Menazilu’s-Sairin sahibi Ebu İsmail el-Herevî gibi! Nitekim Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Bu, el-Cuneyd rahimehullah ve onun emsali olan ârif şeyhlerin kötülükledikleri şeylerdendir. Halkın birçokları, hatta Kur’an’ı, tefsirini, hadisi ve rivayetleri bilen, Allah’a ve rasulüne içten ve dıştan tazim eden, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini sevip onu savunan kimseler dahi kasıtsız olarak bu yanlışa düşmüşlerdir. Onlar bunun tevhidin nihayeti olduğunu zannetmişlerdir. Tıpkı Menazilu’s-Sairin sahibi gibi. Halbuki o ilmine, sünnete uymasına, bilgisine ve dindarlığına rağmen Menazilu’s-Sairin kitabında güzel ve faydalı şeyler zikrettiği gibi bâtıl şeyler de zikretmiştir.”[4]
Yine şöyle demiştir: “el-Menazil sahibinin zikrettiği “el-fenâ” kavramına gelince, bu ilahiyet tevhidinde değil, rububiyet tevhidinde fenâ'dır. O sebepleri ve hikmetleri nefyetmekle beraber, rububiyyet tevhidini ispat etmektedir. Nitekim Cehm b. Safvan gibi Cebriyeci Kaderîler ve ona tabi olanlardan el-Eşarî ve başkaları da böyle demektedirler. Şeyhulislam (Ebu İsmail el-Herevi) Allah kendisine rahmet etsin, sıfatlar hususunda ispat edenlerle iptal edenler arasındaki farka dair “el-Faruk” kitabını yazarak insanları Cehmilikten şiddetle uzaklaştıranlardan biridir. “Tekfiru’l-Cehmiyye” kitabını yazmış, yine “Zemmu’l-Kelam ve Ehlihi” kitabını da tasnif etmiştir. Bu konuda ise sıfatları ispatta aşırılığa ulaşmıştır. Lakin o kader meselesinde hikmetleri ve sebepleri nefyeden Cehmiyye’nin görüşündedir.”[5]
Derim ki: Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah kendisinde sünnet ve bid’atin bir araya geldiği bir şahıs hakkında konuşmaktadır. Bu sıfat ancak ehl-i sünnetten olup da içtihada genişlik bulunan bir meselede içtihat etmesi neticesinde bir bid'ate düşen kimse hakkında kullanılır. Zira bizler bu sıfatı bid’at ehli olanlar için de aynı şekilde kullanırsak, sünnet ehlinden olup da, bid’ati, küfre düşürücü olmayan kimseler de bunun dışında kalmaz. “Az da olsa sünnete uyum gösterdikleri bir şeyler olduğu sürece, küfre düşürücü bid'ati olmayan bid’at ehlinin tamamına bir açıdan yakınlık ve sevgi gösterilebilir” denilebilir mi?!
Eğer gevşemecilerden (Ehlu’t-Temeyyi’den) birisi “Evet” derse!
Onlara şöyle denilir: “Öyleyse Şia, Mu’tezile, Hariciler, Kaderîler, Cebrîler, Mürcie, Eşariler, Sufiler ve bunların dışında eski ve yeni bütün fırkalara bu sevgi ve yakınlığınız kutlu olsun!
Bu, gevşemenin aslı ve bugünkü selefilere harp açanların hakikatidir! Selefî gençler bu hususa çok dikkat etmelidirler!
Onlardaki bu esas şu kötü etkileri ortaya çıkarmaktadır:
* Bid’at ehlinden bahsedilirken onun iyilikleri ile kötülüklerini tartma (muvazene)!
* Bid’at ehliyle yardımlaşma ve beraber çalışma
* Bid’at ehlini savunma ve onlara destek olma!
* Bid’at ehline, sünnet ehli oldukları zannını verme! Zira bunlar, onlardan hakka uygun gördükleri şeyi alacak, hakka muhalif gördükleri şeyi reddedecekler. Bu geniş menhec, bugünkü gevşemecilerin nida ettikleri şişirilmiş yoldur.
* Bid’at ehliyle beraber oturmak!
* Bid’at ehliyle beraber ihtilaf edilen meseleleri önemsizleştirmek!
* Bid’atçi sayma ve cerh etme kapısını kapamak!
Bu bâtıl kökten dallanan bunun gibi b daha birçok bozukluklar vardır.
Derim ki:   Selefî’nin “Bid’atçi” ile “günahkâr” arasındaki farka dikkat etmesi zorunludur. Bu meselenin şu açıları vardır:
Birinci açı: Sünnet ve icma, bid’atçi ile günahkâr arasında ayrım gözetmiştir. Bid’atçiyi günahkârdan daha şiddetli kılmıştır. Birincisi, ikincisine kıyas edilemez. Çünkü bu kıyas maa’l-farıktır ve bâtıl bir kıyastır.
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Sünnete ve icmaya göre, muhakkak ki bid’at ehli, şehvetleriyle isyan edenlerden (günahkârlardan) daha şerlidirler. Zira Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Haricilerle savaşılmasını emrederken, zalim yöneticilerle savaşılmasını yasaklamıştır. İçki içen kimse hakkında: “Ona lanet etme! Zira o Allah’ı ve rasulünü seviyor” buyrulmuştur. Fakat Zu’l-Huveysira hakkında şöyle buyurmuştur: “Bunun soyundan Kur’an’ı okuyan, okudukları gırtlaklarından inmeyen, dinden (bir rivayette: İslam’dan) okun yaydan çıktığı gibi çıkan bir topluluk çıkacaktır. Biriniz onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu, Kur’an okuyuşları yanında kendi okuyuşunu beğenmeyecektir. Onlarla nerede karşılaşırsanız öldürün. Zira onların öldürdüğü kimseye ve onları öldürenlere kıyamet gününde Allah katında ecir vardır.”  Önceki kaideler gibi bu kaideyi birçok delilleriyle kaydetmiştim. Sonra günahkârlar, hırsızlık, zina, içki içme, malı bâtıl yolla yemek gibi yasaklanan bazı günahları işlemişlerdir. Bid’at ehlinin günahları ise emrolundukları; sünnete ve müminlerin cemaatine uymayı terk etmektir. Haricilerin bid’atlerinin aslı, onlara göre Kur’an’ın zahirine aykırı görünen hususta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve O’na tabi olanlara itaat etmeyi uygun görmemeleridir. Bu farzın terk edilmesidir. Yine Rafıziler sahabenin adil oluşlarını, onları sevip bağışlanma dilemek gerektiğini kabul etmezler. Bu da farzın terkidir. Kaderiyye Allah Teâlâ’nın kadim ilmine, kapsamlı meşiyetine (dilemesine) ve kâmil kudretine iman etmezler. Bu da farzın terkidir. Cebriyye kulun kudretini ve meşiyetini (dilemesini) ispat etmez, işi tamamen kadere yüklerler. Bu da farzın terk edilmesidir. Orta yollu Murcieler de böyledir. Onların bid’atleri, fakihlerin bid’atlerinden olup, imamların hiçbiri katında küfür olmasa da, ashabımızdan bazısı onları tekfir edilen bid’atçilere dâhil etmiş ve bu konuda yanlış yapmışlardır. Onlar ancak amelleri veya sözleri imana dâhil görmedikleri için farzı terk etmişlerdir. Murcie’nin aşırılarına gelince cezalandırmayı inkâr etmekte, nasların sadece korkutma içerdiğini, bunların hakikati olmadığını iddia etmektedirler. Bu büyük bir sözdür. Bu da farzı terk etmektir. Yine Vaidiyye, büyük günah işleyenlerin cehennemden çıkacaklarını reddetmekte, şefaati kabul etmemektedirler. Bu da farzın terkidir.
Eğer şöyle denilirse: “Bu durum, bu haram inanca sahip olan kimsenin tekfirini, fasık sayılmasını ve cehennemde ebedi kalmasını gerektirmez mi?”
Şöyle denilir: Onlar bu konuda Ehl-i Sünnetin yanında; müminler ile kâfirler menzilesindedirler. Kitap, sünnet ve icma’ın delalet ettiği bir şeye imanı terk etmek sapıklıktır. Böyle bir şeyin varlığına itikad etmese de böyledir. Eğer bu da eklenirse iki durum bir araya gelmiş olur. Onlarda sünnetten bir esas olsa dahi bid’ate düşmüş olurlar.”[6]
Başka bir yerde de şöyle demiştir: “Nefsine zulmetmiş olan iman ehline gelince, onunla beraber imanı ve takvası oranında Allah’ın yakınlığı vardır. Nitekim fücuru oranında da bunun zıddı söz konusudur. Bir şahısta ödüllendirmeyi gerektiren iyilikler ile cezayı gerektiren kötülükler bir araya gelirse, ödüllendirilir de, cezalandırılır da. Bu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün ashabının, İslam imamlarının ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in görüşüdür. Onlara göre kalbinde zerre ağırlığınca iman bulunan kimse cehennemde ebedi kalmaz. Hariciler ve Mu’tezile gibi, bu kimsenin ebedi olarak cehennemde kalacağını söyleyenler şöyle derler: “Kıble ehlinden cehenneme giren bir kimse oradan çıkamaz. Büyük günah sahiplerine ne cehenneme girmelerinden önce, ne de girmelerinden sonra, ne rasulün şefaati ne de başkasının şefaati söz konusudur.” Onlara göre bir şahısta ödül ve ceza, iyiliklerle kötülükler bir araya gelemez. Bilakis kim ödüllendirilirse o cezalandırılmaz, kim de cezalandırılırsa o ödüllendirilmez. Bu esasın kitap, sünnet ve ümmetin selefinin icmaından delilleri pek çoktur. Ancak burası bu konunun genişçe inceleneceği yer değildir. Bunun üzerine birçok meseleler ortaya çıkar. Bu yüzden hakiki bir imana sahip kimsenin, günahları olsa dahi, imanı oranında bu amellerden işlemesi mutlaka zorunludur. Nitekim Buhârî Sahih’inde Ömer b. el-Hattab radıyallahu anh’den şöyle rivayet etmiştir:
“Hımar (eşek) denilen birisi vardı. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem güldüren biriydi. İçki de içerdi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ona sopa cezası uygulardı. Bir defasında birisi: “Allah ona lanet etsin, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ne de çok getiriliyor” dedi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bu adama şöyle buyurdu: “Ona lanet etme! Zira o Allah’ı ve rasulünü seviyor” Bu bize gösteriyor ki, içki içme günahını ve daha başkasını işleyen kimse Allah’ı ve rasulünü seviyor olabilir. Allah’ı ve rasulünü sevmek imanın en sağlam kulpudur. Nitekim zahid bir âbidde bir açıdan Allah ve rasulünü öfkelendiren bir bid’at ve nifak bulunabilir.  Sahih’te ve daha başka eserlerde gelen hadisten şöyle anlaşılmaktadır: Müminlerin emiri Ali b. Ebi Taib radıyallahu anh, Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh ve başkaları Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Hariciler hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Biriniz onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu, onların Kur’an okuyuşları yanında kendi okuyuşunu beğenmez. Okudukları Kur’an gırtlaklarını aşmaz ve okun yaydan çıktığı gibi İslam’dan çıkarlar. Onlarla nerede karşılaşırsanız öldürün. Zira onları öldürene ve onlar tarafından öldürülene kıyamet gününde Allah katında ecir vardır. Şayet onlarla karşılaşırsam Ad’ın öldürüldüğü gibi onlarla savaşırım.”
Onlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı ve müminlerin emiri Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh’ın, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emriyle kendileriyle savaştıkları kimselerdir. Sahih hadiste Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar arasında ayrılık olduğu zaman bir fırka çıkar, iki taifeden hakka en yakın olanı onlarla savaşır.”
Bu yüzden Sufyan es-Sevri ve daha başka İslam imamları şöyle demişlerdir: “Bid’at, İblise, günahtan daha sevimli gelir. Çünkü bid’atten tevbe edilmez. Ama günahtan tevbe edilir.” Bu sözlerinin manası şudur: Muhakkak ki bid’atten tevbe edilmez.” Çünkü bid’atçi bid’atini Allah’ın ve rasulünün meşru kılmadığı bir din edinmiştir. Lakin kötü ameli kendisine süslenmiş ve onu güzel görmüştür. Bu yüzden onu güzel gördüğü sürece ondan tevbe etmez. Zira tevbenin başı, yaptığı şeyin tevbe edilmesi gereken kötü bir şey olduğunu veya onu terk etmenin farz olarak veya müstehap olarak emrolunan bir iyilik olduğunu bilmektir.  Hakikatte kötülük olan bu şeyi, bir iyilik olarak gördüğü sürece ondan tevbe etmez. Lakin Allah’ın hidayet etmesi ve hakka irşad etmesiyle hak kendisine ortaya çıkarsa tevbe etmesi mümkün olur. Nitekim Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hidayet ettiği kâfirler, münafıklar, bid’at ve sapıklık ehli taifeler vardır. Bu, hakkı bildikten sonra ona tabi olmakla söz konusu olur. Bildiğiyle amel edeni Allah bilmediği şeylere de varis kılar.”[7]
Derim ki: Bu iki nakilden anlıyoruz ki bid’atçi ile günahkâr arasında fark vardır:
* Günahkârın itikadı ve imanı sahihtir, fiili ise dine aykırıdır. Bu yüzden imanı ve günahı haram sayması açısından övülür, günahı işlemesi açısından da kınanır.
* Bid’atçiye gelince, itikadı bozuktur. O hakiki imanı terk ederek bu hususta muhalefet etmiştir. Çünkü bu muhalefetinin meşru olduğuna itikat etmektedir. Onun durumunun hakikati, kendisine (ilim) ulaşmış ve zıt düşmüştür. Dine zıt düşmesi Allame eş-Şatibî rahimehullah’ın el-İ’tisam’da zikrettiği gibi, din için bu fiiliyle muhalefet etmesidir.
Peki bu bid’atçiye hangi açıdan yakınlık gösterilecek? Onun, kendisi için sevgi gösterilecek sahih itikadı olmadığı gibi meşru bir fiili de yoktur!!
* Günahkâr kimseler yasaklandıkları bazı şeyleri işlerler. Bid’at ehli ise emrolundukları; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e itaat ve ittibayı terk ederler. Bu farz olan imanı terk etmektir.  Nitekim bu, bozuk itikatlar gibi yasaklanmış şeyleri işlemeyi de içerebilir. Böylece sapıklıkları daha fazla artar.
* Günahkârlar kendilerinin dine muhalefet etmekle günahkâr olduklarını ve tevbe etmeleri gerektiğini bilirler. Ancak baskın gelen şehvetin galebesi ve imanlarının zayıflığı sebebiyle bunları işlerler. Bid’at ehline gelince onlara kötü amelleri süslenmiş ve bu kötülükleri iyilik olarak görmüşlerdir. Bundan dolayı tevbe etmeleri gerektiğini görmezler. Çünkü onlar dine muhalif olduklarını düşünmezler. Bu yüzden bid’at İblis için günahtan daha sevimlidir.
Allah kendisine rahmet etsin İmam el-Berbehârî Şerhu’s-Sunne’de şöyle demiştir: “Bir kimsede bid’atlerden bir şey ortaya çıkarsa ondan sakın. Zira sana ortaya çıkardıklarından daha fazlasını gizler. Sünnet ehlinden bir kimsenin kötü bir yol ve gidişatta olduğunu, fasık, facir ve zalim bir günahkar olduğunu görsen, onunla arkadaşlık edip beraber oturabilirsin. Zira onun günahı sana zarar vermez. Ama ibadette gayretli olan zahid bir kimsenin hevâ sahibi olduğunu görürsen onunla oturma, sözünü dinleme, yolda onunla beraber yürüme. Zira kendi yolunu süslü gösterip seni tehlikeye düşürmesinden emin olunamaz.”
İkinci Açı: Ehl-i Sünnet imamları akideye dair eserlerinde bid’at ehlinden buğz edip düşmanlık gösterme konusunu zikretmişler, mutlak olarak herhangi bir açıdan onlara sevgi ve yakınlık gösterilmesini zikretmemişlerdir. Nitekim bu hususu şehvetleri sebebiyle isyan ve günah ehli olanlar hakkında zikretmişlerdir.
Bu imamların yaptıkları, iki durum arasında fark olduğunu gösterir. Bunların arasında ayrım yapmayan önceki imamların yolu üzerinde değildir
İmam İbn Batta rahimehullah, el-İbânetu’l-Kubrâ’da şöyle demiştir: “Dinin hususunda bid’at ehlinden hiç kimseye danışma, yolculuğunda onunla arkadaşlık etme. Mümkünse onunla yakın komşu da olma. Zikrettiğimiz hususlardan bir şeye itikad eden herkese karşı darılıp öfkelenmemiz ve bu kimselere yakınlık gösteren, onları destekleyen, savunan ve arkadaşlık eden herkesi de terk etmemiz sünnettendir. Kişi bunu yaparsa sünneti izhar etmiş olur.”
İmam Ebu Osman es-Sâbûnî rahimehullah, Akidetu’s-Selefi ve Ashabi’l-Hadis kitabında şöyle demiştir: “Bid’at ehlini kahretmek, onları zelil etmek, aşağılamak, onlardan uzaklaşmak, onları uzaklaştırmak, onlarla arkadaşlık edenlerden ve beraber bulunanlardan da uzaklaşmak, böylece onlardan uzaklaşıp terk etmek suretiyle Allah Azze ve Celle’ye yakınlaşmak görüşünde ittifak etmişlerdir."
Yine şöyle demiştir: “Bid’at ve sapıklık ehlinden uzaklaşırlar, hevâ ve cehalet sahiplerine düşmanlık ederler, dinde ondan olmayan şeyler çıkaran bid’at ehline buğz ederler. Onları sevmez ve onlarla arkadaşlık etmez, onların sözlerini dinlemez ve onlarla oturmazlar.”
İmam Begavî rahimehullah da Şerhu’s-Sunne’de şöyle demiştir: “Sahabe, tabiun ve onlara tâbî olan sünnet âlimleri, bid’at ehline düşmanlık edip onları terk etmek hususunda söz birliği (icma) etmişlerdir.”
Şeyh Hamûd et-Tuveycirî rahimehullah, el-Kavlu’l-Belîğ Fi’t-Tahzîri Min Cemâati’t-Tebliğ’de şöyle demiştir: “Salih selef bid’at ehlinden sakındırmış ve onlardan sakındırma hususunda mübalağa göstermişlerdir. Onlarla oturmayı, arkadaşlık etmeyi, sözlerini dinlemeyi yasaklamışlar ve onlardan uzaklaşmayı, düşmanlık göstermeyi, onlara buğz etmeyi ve onları terk etmeyi emretmişlerdir.”[8]
Şeyh İbn Useymin rahimehullah şöyle demiştir: “Bid’at ehlini terk etmek ile kastedilen; onlardan uzaklaşmak, onlara sevgi ve yakınlık göstermeyi, onlara selam vermeyi, ziyaret etmeyi, hasta ziyaretinde bulunmayı ve benzerlerini terk etmektir. Bid’at ehlini terk etmek, Allah Teâlâ’nın şu ayetinden dolayı farzdır: “Allah'a ve âhiret gününe îman eden bir kavmin, babaları yahut oğulları yahut kardeşleri yahut da akrabaları bile olsalar, Allah'a ve Rasûlüne karşı gelen kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mucadele 22)”[9]
Bid’at ehli Allah’a ve rasulüne karşı gelenlerdendir. Onlara sevgi beslenmez ve yakınlık gösterilemez. Bu konuda ümmetin selefi ittifak etmişlerdir. Onların menhecinde gitmek ve onlara muhalefet etmemek farzdır.
Bir kimse şöyle diyebilir: “Bid’atçiye sevgi ve yakınlık gösterilmeyecek ve değer verilip hiçbir açıdan övülmeyecekse, bu onu kâfire benzetmek olmaz mı? Veya o bir kâfir midir ki, ona hiçbir açıdan sevgi ve yakınlık gösterilmiyor?
Cevap: Şüphesiz bid’at ehline buğz etmek ve düşmanlık göstermek, sakındırma ve ta’zir babındandır, kafir ve mürtet sayma babından değildir. Mesela ona selam vermemek, arkadaşlık etmemek, onunla oturmamak, hastalandığında ziyaret etmemek, öldüğünde cenaze namazını kılmamak gibi hükümleri uygulayan kimse hakkında: “Bid’at sahibini tekfir ediyor” denilebilir mi?
İşte bunun gibi, bid’atçiye hiçbir açıdan sevgi ve yakınlık göstermeyen kimseye de, eğer bid’ati küfre sokan bir bid’at değilse, onu tekfir etmediği söylenir. Bu tavır ancak sakındırma, ta’zir ve dinde nasihat babındandır.
Tekfir edilmeyen bid’at ehli, bu dinin fasıklarından ise, aynı günahkarlarda olduğu gibi onlarda da övgüyü ve yakınlığı gerektiren haller ile kınanmayı ve düşmanlığı gerektiren haller bir araya gelmiş olabilir. Lakin bid’atçiye övgüde bulunmaktan ve ona yakınlık göstermekten yasaklanması, cezalandırma, Müslümanlara nasihat ve suçluların yoluna tabi olmaktan sakındırma babındandır. Çünkü insanlar günahkarlara aldanmazlar ama bid’at sahibine aldanırlar.
Başarılı kılacak olan Allah’tır.




[1] Mecmuu’l-Fetava (35/94-95)
[2] Mecmuu’l-Fetava (28/209)
[3] Mecmuu’l-Fetava (10/366)
[4] Minhacu’s-Sunne (5/241)
[5] Minhacu’s-Sunne (5/249)
[6] Mecmuu’l-Fetava (10/103-105)
[7] Mecmuu’l-Fetava 10/7-10)
[8] El-Kavlu’l-Beliğ (s.31-33)
[9] Lum’atu’l-İtikad (s.110)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

Cevâmiu'l-Kelîm Programı