Allah'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi cennetine ulaştıracak kadar taatini nasib eyle. Dünya musibetlerini hafifletecek yakîn ver. Allah'ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimiz konusunda musibete uğratma. Dünyayı en büyük endişemiz ve gayemiz kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme!" (Allahumme âmîn) =Tirmizi (3502)=

Yazı Arşivi

Yazı Arşivi
Başlıkları Görmek İçin Tıklayın

01 Temmuz 2009 Çarşamba

Mutezile'den Ali Osman Ateş'e Reddiye

“HADÎS TEMELLİ KALIP YARGILARDA KADIN” ADLI KİTABIN ELEŞTİRİSİ
A. Osman Ateş “Hadîs Temelli Kalıp Yargılarda Kadın” (İstanbul, 2000) adlı kitapta kadınla ilgili tartışma konusu olan birçok hadîsi ele almış, sened ve metin tenkidi yapmış, neticede –zaten uydurma olanların dışında- çoğunun hakkında olumsuz hükümler vermiştir. Bu çalışmada adı geçen eserdeki bazı hadîsleri -incelenen hadîslerin hepsini bütün yönleriyle birlikte olmasa da- sened ve metin tenkidleri açısından değerlendirmeye çalışacağız.
Eserde işlenen hadîslere geçmeden önce yazarın girişteki bir görüşüne değinmek istiyoruz. Şöyle der: “Burada işaret edilmesi gereken sevindirici bir husus şudur: Gelenekçi ekolun (ehl-i hadîs) kadınlara yönelik tavrı ve bu tavrın dayanaklarını oluşturan bir takım delilleri Re’y mektebi mensuplarınca tasvib ve kabul görmemiştir. Çoğunluğunu Hanefi mezhebi mensuplarının oluşturduğu Re’y ekolu aklı ve hayatın gerçeklerini dikkate alarak –istisnalar olmakla beraber- kadına bu tarzda bir yaklaşımı kabul etmemiş gelenekçi ekolun kadını biçimlendirmede delil olarak kullandıkları rivayetleri eleştirerek bunların Hz. Peygamber’e ait birer hadîs olamayacağını söylemişlerdir”. (s. 17)
Bir kere kadınlarla ilgili hadîsleri eleştirmek için gelenekçi ekol re’yci ekol ayırımı yapıp re’yci ekole dayanmanın isabetli olmadığını söylemeliyiz. Ayrıca ehl-i hadîsin gelenekçi ekol olarak adlandırılması da isabetli değildir. Şayet böyle kabul edilecekse re’yci ekole de “yenilikçi” denmesi gerekirdi. İşin doğrusu “Gelenekçi ekol” vb. tanımlamalar modern bir söylemi çağrıştırmaktadır.
İkincisi gönül isterdi ki, kadınla ilgili hadîsleri eleştiren Hanefî kaynaklar sarih şekilde gösterilsin. Zira Hanefilerin, kadınlar ve kadınlarla ilgili çoğu hadîs konusunda yazarın adlandırdığı gelenekçi ekolden pek farklı düşünmediği kanaatindeyiz. Yine dikkat çekici bir husustur ki, yazarın eserinde zikredip eleştirdiği hadîslerin çoğu Hanefilerce kabul edilmiş ve yorumlanmıştır. Aksi bir iddia ileri sürülecekse, mesela kadının fitne ve zararlı olması, kadının namaz kılanın önünden geçmesiyle o kişinin namazının bozulması, kadının uğursuz sayılması, kadının aklının ve dininin eksik olması, kadının eğe kemiğinden yaratılması ve benzerleriyle ilgili hadîsleri reddeden Hanefî alimlere işaret edilmelidir. Şüphesiz bu hadîsleri farklı anlayan Hanefî alimleri olmuştur, ancak onlardan bunları reddetme yoluna gidenler bilinmemektedir.
Kadınların zararlı ve fitne olması
Yazar, “kadının zararlı ve fitne oluşuyla” ilgili Üsame b. Zeyd kanalıyla nakledilen 6 senede yer vermiştir. Bu isnadların ortak noktasında yer alan ravilerden Süleyman b. Tarhan, muhaddis, hafız, abid, zahid, müctehid bir kimse olup Ebu Osman en-Nehdî’nin hadîslerini en iyi bilen öğrencisi olduğu kaydedilmiştir. Ancak Süleyman’ın Hasan el-Basrî ve diğer bazı kişilerden işitmediği şeyleri bizzat duymuş gibi nakleden müdellis bir kimse olduğu da zikredilmektedir. Ebu Osman en-Nehdî’nin hadîslerini en iyi bilen öğrencisi olarak nitelendirilen Süleyman et-Teymî, bu hadîsle ilgili problemli rivayette tedlis yapmış olmalıdır. Çünkü diğer hadîs alimlerinden tedlis yapan bir kimsenin kendi hocasından da tedlis yoluyla nakilde bulunmaması için herhangi bir garanti yoktur. Üstelik Süleyman bunu Ebu Osman’dan an lafzıyla nakletmiştir. Anane yoluyla nakledilen rivayetlerin senedlerinin muttasıl olması için gözetilmesi gereken en önemli şart, ravinin müdellis olmamasıdır. Burada ise hem ravi tedlis yapmakla suçlanmış hem de rivayet an lafzıyla nakledilmiştir. (s. 47)
İlk olarak Süleyman et-Teymî’nin diğer hadîs alimlerinden tedlis yapmasının kendi hocasından da tedlis yapabileceğine gerekçe sayılması ilmî olmayan bir hükümdür. Eğer Süleyman’ın tedlis yaptığı zatlar belli ise ve bunlar içinde Ebu Osman en-Nehdî yoksa böyle bir tedlis iddiası subjektif olmak durumundadır. Dahası Süleyman et-Teymî, hocası Ebu Osman’ın hadîslerini en iyi bilen bir kimse olarak takdim edilmektedir. Bu durumda tedlis imkanı tamamen ortadan kalkmaktadır.
Tedlis ihtimalinin an lafzıyla vuku bulacağına dair iddiaya gelince, bu doğrudur. Sika dahi olsa tedlis yapmakla vasıflanan bir ravinin rivayeti munkatı hükmünü alır. Ancak bu, müdellis ravinin an lafzıyla rivayet ettiği hadîsin semaya delalet eden bir lafızla kesinlikle rivayet edilmemesi durumunda geçerlidir. Süleyman et-Teymî’nin Ebu Osman’dan naklettiği hadîsin rivayet lafızları şöyledir:
Buharî: semi’tu Eba Osman ((Nikah, 18)
Müslim: an Ebi Osman (Zikr, 97)
haddesenâ Ebu Osman (Zikr, 97)
Tirmizî: an Ebi Osman (Edeb, 31). Tirmizî, hadîs hakkında hasen-sahih hükmünü vermiştir.
İbn Mace, an Ebi Osman (Fiten, 19)
İbn Hanbel: an Ebi Osman (V, 200)
Yukarıda görüldüğü gibi Süleyman et-Teymî, Buharî ve Müslim rivayetlerinde semi’tu ve haddesenâ lafızlarıyla Ebu Osman’dan semaını tasrih etmiştir. Hal böyle iken Süleyman et-Teymî’nin bu rivayette tedlis yaptığını söylemek mümkün değildir.
Yazar, Müslim’in kaydettiği senedde geçen Süfyan b. Uyeyne hakkında şunları söyler: “Süfyan’ın ömrünün sonlarına doğru (197’de) ihtilat ederek hafızasının bozulduğu bu tarihten sonraki nakillerinin sahih olmadığı kaydedilmiştir. Darekutnî onun hadîsteki büyük şöhretine rağmen sika kimselerden aldığı bazı rivayetlerinde tedlis yaptığını söylemiştir”. (s. 47-48)
Süfyan b. Uyeyne’nin 197’de ihtilat ettiği doğrudur. Yazar, Müslim’in Süfyan’dan naklettiği hadîsin 197’den sonra işitildiğini ima etmektedir. Oysa Zehebî’nin belirttiğine göre bu tarihten sonra ondan hadîs işiten ravi Muhammed b. Asım’dır. (bkz. Mizânu’l-i’tidâl, thk. Ali Muhammed Muavvad, Beyrut, 1995, III, 247) Müslim’in rivayetinde ise Süfyan’dan hadîs işiten kimse Said b. Mansur’dur.
Süfyan b. Uyeyne’nin sika kimselerden tedlis yaptığı da doğrudur. Ancak bu ifadeler tedlisin mutlak olarak yanlış olduğunu çağrıştırıyor. Oysa mutlak olarak kerih görülen tedlis, zayıf raviden yapılan tedlistir. Burada ise farklı bir durum vardır. Süfyan’ın kendisi sika ve mutkin olduğu gibi tedlis yaptığı kimse de sika ve mutkin biridir. Bundan olacak ki, İbn Abdilberr, “hadîs imamlarının Süfyan b. Uyeyne’nin tedlisini kabul ettiğini” ifade eder. Çünkü Süfyan, İbn Cüreyc, Ma’mer b. Raşid vb. sika ve mutkin kimselerden tedlis yapmıştır. (Suyutî, Tedrîbu’r-râvî, thk. Ahmed Ömer Haşim, Beyrut, 1993, I, 190)
Yazar, Tirmizî’nin kaydettiği senedde geçen Muhammed b. Yahya b. Ebi Ömer hakkında şunları söyler: “Ebu Hatim onu gafletle itham etmiş ve Süfyan b. Uyeyne’den mevzu hadîs naklettiğini söylemiştir. Hafız, salih, abid bir zat olduğu da kaydedilmektedir. İlginç bir tesadüftür ki, Muhammed b. Yahya konumuzla ilgili bu rivayeti Süfyan b. Uyeyne’den nakletmiştir”. (s. 48)
Yukarıdaki ifadelerden Tirmizî’nin naklettiği hadîsin mevzu olduğu anlaşılmaktadır. Yazar, “Süfyan b. Uyeyne’den mevzu hadîs naklettiğini...” şeklindeki ifadeleriyle Muhammed’in Süfyan’dan naklettiği her hadîsin mevzu olduğunu ima etmektedir. Oysa Ebu Hatim’in ifadeleri bu manayı vermemektedir. Ebu Hatim şöyle der: “Muhammed, salih bir kişiydi. Gafleti de vardı. Yanında Süfyan b. Uyeyne’den naklettiği mevzu bir hadîs gördüm. Saduk idi”. (İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, thk. İbrahim ez-Zeybek, Beyrut, 1996, III, 730) Ebu Hatim’in bu ifadesinden Muhammed’in Süfyan’dan sadece bir mevzu hadîs naklettiği anlaşılmaktadır. Bu mevzu hadîsin Tirmizî’nin naklettiği hadîs olduğu nereden biliniyor? Tirmizî’nin naklettiği bu hadîse mevzu diyene de rastlanmamıştır.
Ayrıca Muhammed’in bizatihi “kezzab” olmadığı, yani mevzu hadîs uydurmakla ma’ruf biri olmadığı vurgulanmalıdır. Böyle olsaydı kanaatimize göre Müslim, ondan 216 hadîs (bkz. Kemal Sandıkçı, İlk Üç Asırda İslam Coğrafyasında Hadîs, Ankara, 1991, s. 77) nakletmezdi.
Yazar, Müslim’in kaydettiği senedde geçen Cerir b. Abdulhamid’in tedlis yapmakla suçlandığını belirtmiştir. (s. 52) Bu ifadeler Cerir’in mutlak olarak müdellis olduğunu göstermektedir. Onun tedlis yaptığını söyleyenler olmakla birlikte tedlis yapmadığını söyleyenler de vardır. Zehebî’nin Mizânu’l-i’tidâl’deki rivayeti şöyledir: “Sedusî şöyle der: Ebu Hayseme’ye Cerir’in irsalinden ve haddesena demeyişinden soruldu. Bunun üzerine Ebu Hayseme şöyle dedi: Tedlis yapmazdı”. (II, 120) İbn Hacer ise Tehzîbu’t-tehzîb’inde sadece Ebu Hayseme’nin “Cerir, tedlis yapmazdı” sözüne yer vermiştir. (I, 297) Özellikle İbn Hacer, Cerir’in tedlis yaptığına dair rivayeti naklettikten sonra “bu rivayet sahihse Cerir tedlis yapardı” ifadesini kullanmıştır. Bu da en azından ortada bir şüphenin olduğunu ortaya koymaktadır.
Yazar, İbn Hanbel ve Müslim’in kaydettiği senedde geçen ravi Ğunder Muhammed b. Ca’fer’i bazı alimlerin tenkit ettiğini belirtir. Buna göre Ebu Hatim, Ğunder’in Şu’be b. Haccac’ın dışındaki kimselerden naklettiği hadîslerinin yazılabileceğini fakat ihticac edilemeyeceğini söylemiştir. (s. 56) Bize göre yazar, kitabına aldığı hadîsi Ğunder’in Şu’be b. el-Haccac’dan naklettiğini vurgulaması gerekirdi. Çünkü daha önce geçtiği gibi bazı olumsuz örnekler “ilginç bir tesadüftür ki...” denilerek vurgulanmıştı. Yine aynı ravi hakkında yazar, Yahya b. Main’in bir sözüne atıfta bulunur. Buna göre Yahya b. Main, Ğunder’e hadîs almak için geldiklerini, fakat kendisinin “çarşı esnafı sizi peşimde görüp bana ikram etsin diye sizler arkamda yürümedikçe sizlere hadîs nakletmem” dediğini söylemiştir. Hz. Peygamber’in mübarek sözlerinin böyle bir maksada alet edilmesinin çok üzücü bir durum olduğu, ravinin adaletine zarar verdiği açıktır. (s. 56) Burada teknik bir hata yapıldığı kanaatindeyiz. Yazar son cümleden sonra bir dipnot koymuş ve Mizzî, Zehebî ve İbn Hacer’i kaynak göstermiştir. Dolayısıyla “olayın ravinin adaletini açık bir şekilde zedelediğine” dair ifadelerin bu kaynaklarda geçmesi gerekirdi. Ancak bu kaynakların hepsinde değil, bazısında rivayetin aktarıldığı, bununla birlikte bir yorum yapılmadığı görülmektedir. O halde dipnot numarasının, yorumdan sonra değil, rivayetten sonra konulması daha uygun olmalıdır.
Yazar sened tahlillerinden sonra metin tahlillerine geçer. Burada bir noktayı belirtmemiz gerekmektedir. O da şudur: Kadının zararlı ve fitne unsuru olmasıyla ilgili hadîs, 4 sahabe tarafından nakledilmiştir. Şüphesiz bunlardan diğer raviler nakilde bulunmuştur. Yazar bu rivayetlerde bir şekilde eleştirilen raviler üzerinde durmuş, hadîsler hakkında sahih, zayıf, hasen veya mevzu hükmü vermemiştir. Böyle bir hüküm verilmediği için de rivayetlerin birbirini desteklediğinden, birbirinin mütabii olduğundan bahsetmemiştir.
Yazarın metin tahlilinde vardığı sonuç şöyledir: “Kadının uğursuz, fitneci ya da şerli olduğuna dair anlayış önceki kültürlerin ürünü olup daha sonraları İslam kültürüne sokulmuş ve bunlar hadîs haline getirilmeye çalışılmıştır. Bunlara kısaca İsrailiyat demek mümkündür. Kadını fitneci ya da şerli olarak damgalamak İslam’ın temel esaslarıyla bağdaşmaz ve Hz. Peygamber’in tebliğ metoduyla uyuşmaz. Kötü veya iyi, hayırlı veya şerli, fitne ve fesad kaynağı insan olmak sadece kadın cinsine mahsus değildir. Erkek olsun, kadın olsun tüm insanlar iyi eğitilip terbiye edilmezlerse, bu çirkin niteliklere sahip olabilirler”. (s. 65)
Bu eleştirinin çok subjektif olduğu söylenebilir. “Kadının zararlı ve fitne oluşuyla” ilgili hadîsi “önceki kültürlerin ürünü kabul etmenin” herhangi bir delili yoktur. Şüphesiz hadîste kastedileni yanlış anlamak böyle bir sonuca yol açmıştır. Bir kere metinde geçen fitne kelimesi kadının varlığıyla irtibatlandırılmıştır. Oysa kadının fitne unsuru olması varlık itibariyle değil, pratik sonuçları itibariyledir. Hz. Peygamber’in bir insan olarak kadında var olan farklı yönleri kötülemesi mümkün değildir. Kadının cinsel cazibesi ona yaratılıştan verilen bir fıtrattır. Bu cazibenin fitneye dönüşmesi ise pratik yönüyledir. Hz. Peygamber de kadının bu yönüne dikkat çekmiştir. Bir başka hadîs bu durumu te’yid etmektedir. Müslim’in naklettiği bir hadîste Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Dünyadan sakının, kadınlardan sakının; şüphesiz İsrailoğullarının ilk fitnesi kadınlar yüzünden olmuştur.” (Zikr, 99) Burada dünya nasıl ki bizatihi sakınılması gereken bir şey olmayıp onun geçiciliğine dikkat çekmek şeklinde ise, kadınlardan sakınılması da bizatihi olmayıp onların fitneye düşürücü yönlerine dikkat çekmek şeklinde olmalıdır. Kaldı ki, bu dikkat çekmeyi teyid eden İsrailoğullarının yaşadığı bir vakıa da vardır. Elbette bu tür vakıalar, İsrailoğullarıyla sınırlı değildir.
Yazarın kendisi de kadını fitne ve fesad kaynağı olarak kabul etmiştir. Ancak bunun yanına erkeği de eklemiştir. Dolayısıyla kadın ve erkek fitne ve fesad kaynağı olabilmektedir. Kadın da fitne ve fesad kaynağı ise o halde hadîs niçin reddediliyor? Bunun sebebi erkeğin onunla birlikte zikredilmeyişi midir? Hadîste erkeğin zikredilmeyişi erkeğin fitne unsuru olmadığını göstermez. Hz. Peygamber, kadının cazibesinin daha ağır basmasından dolayı buna dikkat çekmiştir. Mesela “Nefsanî arzulara, kadınlara, oğullara... düşkünlük insanlara çekici kılındı” (Al-i İmran 14) ayetinde erkekler geçmiyor diye ayetin inkar edilmesi mi gerekmektedir? Yine ayet sınırlı sayıda insanlara çekici gelen şeyleri saymıştır. Bu, insanlara çekici gelen başka şeylerin olmadığı anlamına mı gelir? Bütün bunlar düşünüldüğünde Hz. Peygamber hadîste özellikle kadınları zikretmiş ve onların kadınsı özelliklerine dikkat çekmiştir.
Kadınların eşeklerle bir tutulması
Konuyla ilgili Ebu Zerr’den nakledilen (yazar bunu Ebu Hureyre diye takdim etmiştir) rivayet şöyledir: “Bir kimse önüne (sütre olarak) deve semerinin arka kaşı kadar bir şey koymadan namaz kılarsa, siyah köpek, kadın ve eşek o kişinin namazını keser”. Abdullah b. Samit diyor ki, “Ebu Zerr’e ‘kara köpeğin kırmızı veya beyaz köpekten farkı nedir?” diye sordu. Dedi ki: “Ey kardeşimin oğlu! Resulullah’a sorduğum şeyi bana sordun. O, ‘siyah köpek şeytandır’ buyurmuştur”. (Müslim, Salat, 265; Tirmizî, Salat, 136; Ebu Davud, Salat, 110; İbn Mace, İkamet, 38)
Kadının namazı kesmeyeceğine dair Hz. Aişe’den de bir rivayet nakledilmektedir. Buna göre Hz. Aişe şöyle der: “Muhakkak ki ben kendimin Resulullah namaz kılarken bir cenaze gibi onun önünde uzandığımı görmüşümdür”. (Müslim, Salat. 269)
Yazar, önce sened tahlili yapar. Ona göre Ebu Zerr hadîsi bütün isnadları Humeyd b. Hilal’de birleşmekte, ondan sonra Abdullah b. Samit (kitapta hem Samit hem de Sabit şeklinde kaydedilmiştir) yoluyla Ebu Zerr’e ulaşmaktadır. Ravi Humeyd, hakkında tartışmalar bulunan zayıf bir ravidir. Abdullah b. Samit ile de Buharî ihticac etmemiş, Ebu Hatim “hadîsleri yazılır” demiştir. Sonuç olarak Ebu Zerr hadîsinin isnad açısından güvenilir olmadığı ortaya çıkmaktadır. (s. 71)
Bu takdimden şu sonuçlar çıkmaktadır:
a- Ebu Zerr hadîsi neticede gelip tek bir raviye dayanmaktadır.
b- Bu ravilerden biri zayıf diğeri de ihticac edilemeyecek durumdadır.
c- Dolayısıyla bu isnad güvenilir değildir.
Öncelikle şunu belirtelim ki, Ebu Zerr hadîsi başka sahabilerden de nakledilmiştir. Tirmizî, bu konuda Ebu Said, Hakem b. Amr, Ebu Hureyre ve Enes’ten de hadîsler nakledildiğini ifade etmiştir. (Tirmizî, Salat, 136) Yazar, sadece Humeyd kanalıyla Ebu Zerr’e ulaşan hadîsi dikkate almıştır.
Humeyd b. Hilal’in zayıf bir ravi olması doğru değildir. Ebu Hatim’in, Yahya b. Main, Nesaî, İbn Adiyy, İbn Sa’d, İbn Hibban ve İclî’nin sika dediği bir kimse (bkz. İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, I, 500) nasıl zayıf olabilir? Diğer ravi Abdullah b. Samit hakkında ise çeşitli görüşler vardır. Onunla sadece Buharî ihticac etmemiş ve Ebu Hatim “hadîsi yazılır” demiştir. Bununla birlikte Müslim onunla ihticac etmiş (Zehebî, Mizanu’l-i’tidâl, IV, 128) Nesaî, İbn Sa’d ve İclî onu tevsik etmiş, İbn Hibban da Kitabu’s-sikât’ında zikretmiştir. (İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, II, 358)
Üçüncü maddede geçen “hadîsin isnad açısından güvenilir olmadığına” dair bir hükmün sadece yazara ait bir tanımlama olduğu belirtilmelidir. Çünkü hadîs usûlünde bir isnad hakkında hüküm verilirken sahih, hasen, zayıf ve mevzu tabirleri kullanılır. Yazarın “isnadın güvenilmezliği” ile ilgili ifadeleri hadîsin uydurma olduğunu ima etmekte, ancak isnadla ilgili yaptığı tahliller en azından -öyle olmamakla birlikte- zayıf olduğunu göstermektedir. Ayrıca Tirmizî’nin Ebu Zerr hadîsine hasen-sahih hükmünü verdiği vurgulanmalıdır. (Salat, 136)
Yazarın daha önce kaydettiğimiz Hz. Aişe hadîsini kabul ettiği, Ebu Zerr hadîsini reddettiği “şu halde kadını köpek ve eşekle bir tutan, Hz. Peygamber değil, cahiliye toplumunun değer yargılarıdır” (s. 72) şeklindeki ifadelerinden de anlaşılmaktadır. Buradan, metin tenkidinde kadının köpek ve eşekle bir tutulması düşüncesinin esas alındığı ortaya çıkmaktadır. Gerçekten böyle midir?
Hz. Aişe’den nakledilen hadîste onun kadının namaz kılanın önünden geçmesiyle kişinin namazının bozulacağına dair bir düşünceyi kendinden örnek vererek reddettiği açıktır. Ancak bu durum diğer hadîslerin reddedilmesini gerektirmez. Olsa olsa Hz. Aişe’in bu tasrihi diğer hadîsleri başka türlü anlamamıza imkan verir. Demek ki, Ebu Zerr hadîsinde hakiki anlamda namazın bozulması kastedilmemektedir. O halde bu hadîste asıl kastedilen, zikredilen şeylerin huşuyu bozması ve kalbi meşgul etmesidir. (bkz. Nevevî, el-Minhâc, thk. Halil Me’mun Şiha, Beyrut, 1996, IV, 450) Hatta bu anlamda huşuyu bozan şeyler de hadîste zikredilenlerle sınırlı değildir. Dolayısıyla bu hadîsten “kadının köpek ve eşekle bir tutulması” gibi bir düşünceyi çıkarmak isabetli değildir.
Kadının şeytan suretinde gelip gitmesi
İlgili hadîs kaynaklarda şu şekilde yer almaktadır: “Cabir şöyle dedi: Resulullah bir kadın gördü ve derhal hanımı Zeyneb’e geldi. Zeyneb o sırada bir deriyi ovalıyordu. Resulullah cinsel ihtiyacını giderdikten sonra ashabının yanına çıkarak şöyle buyurdu: “Şüphesiz kadın şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gider; biriniz bir kadın gördüğünüz zaman hemen hanımının yanına gelsin; çünkü bu onun nefsinde olan şeyi giderir”. (Müslim, Nikah, 9; Ebu Davud, Nikah, 43; Tirmizî, Rada’, 9; İbn Hanbel, Müsned, III, 330)
Yazar, her zaman olduğu gibi sened tenkidiyle işe başlar. Ona göre hadîs alimleri bu rivayetleri Cabir’den alan tek ravi Ebu’z-Zübeyr Muhammed b. Müslim’i tenkid etmişlerdir. İbn Hazm, Ebu’z-Zübeyr’in Cabir ve benzeri kimselerden an lafzı kullanarak aldığı rivayetleri reddetmekteydi. Bu hadîs de an lafzı kullanılarak nakledilmiştir. Yine bir çok alim “hadîsi yazılır, ancak delil olarak kullanılamaz” diyerek onun bir desteğe ihtiyacı olduğunu söylemişlerdir. Said b. Meryem, Ebu’z-Zübeyr’in kendisine iki kitap verdiğini, “bunların hepsini Cabir’den işittin mi?” diye sorunca “bir kısmı Cabir’den işittiklerimdir” dediğini nakletmektedir. Bu hususlar, Ebu’z-Zübeyr’in konumuzla ilgili rivayetleri doğrudan doğruya Cabir’den aldığı hususunda şüpheye yol açmaktadır. (s. 79) Ayrıca Ebu’z-Zübeyr’in Cabir’den naklettiği ve içinde “Şeytanın kadın suretinde gelip gittiğine” dair ifadelerin olmadığı bir rivayeti daha bulunmaktadır. (Müslim, Nikah, 10) Yazara göre bu rivayet İslam alimlerince daha güvenilir kabul edilmiştir. (s. 78)
Yukarıdaki ifadeler hakkında şunlar söylenebilir:
a- İbn Hazm’ın görüşü hadîsin reddedilmesi için kafî bir delil değildir. Zira İbn Hazm’ın Ebu’z-Zübeyr’in an lafzıyla rivayet ettiği bir hadîsle ihticac ederek önceki fikriyle çeliştiği vurgulanmalıdır. (Zehebî, Mizân, VI, 333)
b- Ebu’z-Zübeyr’in an lafzı ile naklettiği hadîste tedlis ihtimali vardır. Ebu’z-Zübeyr’in kendisinin de desteğe ihtiyaç duyan bir ravi olması bu durumu kuvvetlendirmektedir.
c- Cabir hadîsinin Ebu’z-Zübeyr’den başka ravisi yoksa da, yani Ebu’z-Zübeyr’e mütabaat eden bir başka ravisi bulunmasa da Cabir hadîsinin şahidi bulunmaktadır. Tirmizî’nin belirttiğine göre bu konuda İbn Mes’ud’dan da bir rivayet nakledilmiştir. (Rada’, 9) Bundan olacak ki Tirmizî, Cabir hadîsine sahih-hasen-garib hükmünü vermiştir. Dolayısıyla yazarın “bu rivayete güvenilemeyeceğine” dair ifadeleri isabetli gözükmemektedir.
d- Eğer bu rivayet güvenilmez değilse, geriye bunun yorumu kalmaktadır. Aslında bunun yorumunu da yazar yapmıştır. Ona göre bu hadîsten kadının şeytan olduğunu ya da İslam’ın kadına şeytan dediğini çıkarmak mümkün değildir. Hadîste temsilî bir anlatım vardır. Mecazen kurnaz, fitneci, düzenbaz kadınlara şeytan denilebilmektedir. Hadîste yer alan cümlede gerçekte kadınların şeytan oldukları değil, yabancı erkeklerin cinsel duygularını tahrik edip içlerini gıcıklayarak şuur altına itilmiş şehvetlerini uyandıran, cinselliğini kullanarak onları zinaya teşvik eden kadınların kastedildiği açıktır. (s. 76) Hadîsi bu şekilde anlamak söz konusu iken onun güvenilmez olduğunu söylemenin ne gibi sebepleri olabilir acaba?
Yabancı bir kadınla başbaşa kalmak ve şeytan
Konuyla ilgili rivayet şöyledir: “Bir erkek (yabancı) bir kadınla başbaşa kalmasın! Aksi takdirde üçüncüleri şeytandır”. (İbn Hanbel, Müsned, I, 18, 26; III, 446)
Bu hadîs, Cabir b. Semure ve İbn Ömer kanalıyla Hz. Ömer’den, ayrıca Asım b. Rebia’dan nakledilmiştir. Yazarın belirttiğine göre Cabir b. Semure kanalıyla Hz. Ömer’den nakledilen hadîs ile Asım b. Rebia’dan nakledilen hadîs çok zayıftır. İbn Ömer kanalıyla Hz. Ömer’den nakledilen hadîs ise daha güvenilir gözükmektedir. (s. 84) Ardından yazar şunları söyler: “Sonuç olarak bu hadîslerin isnad açısından problemler taşıdığı ve kendilerinden hüküm çıkarılmaya elverişli olmayan çok zayıf rivayetler olduğu anlaşılmaktadır”. (s. 85)
Yazarın sened tahlilleri tamamen isabetlidir. Ancak bu tahlillerden çıkan sonucun sonuç ifadeleriyle örtüşmediği görülmektedir. Zira senedler içinde İbn Ömer kanalıyla nakledilen hadîsin diğerlerine nazaran daha güvenilir olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen sonuçta bütün rivayetler “çok zayıf” olarak tavsif edilmiştir.
Bu hadîsin “hüküm çıkarmaya elverişli olmayan çok zayıf rivayetler olduğu” şeklindeki iddia, bu hadîsin manasının problemli olduğunu ima etmektedir. Çünkü bu manada başka hadîsler nakledilmemiş, sadece bu ifadelerle yetinilmiştir.
Oysa hadîsin manasında hiçbir problem gözükmemektedir. Vakıa, yabancı erkek ve kadının başbaşa kaldıklarında üçüncülerinin şeytan olduğunu ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber’in ifadesi bu tür her vakıanın fiilî olarak sonuç vermesini zorunlu kılmamaktadır. Hz. Peygamber’in ifadesi genel olarak meseleye bir dikkat çekme ve sakındırma anlamı ihtiva etmektedir. Hz. Peygamber’in bu tür durumlardan sakındırdığına dair başka hadîsler de bulunmaktadır. Mesela Hz. Peygamber, bir kadının kocasının en yakın erkek akrabalarıyla halvet oluşturacak şekilde birlikte kalmasından sakındırmıştır. (Buharî, Nikah, 111; Müslim, Selam, 2; Tirmizî, Rada’, 16. Tirmizî, naklettiği bu hadîse sahih-hasen hükmünü verip başka şahitleri bulunduğunu da belirtmiştir)
Şunu da ayrıca vurgulamak gerekir ki, kadın ve erkeğin halveti durumunda üçüncülerinin şeytan olmasından, şeytanın kadını araç edinip erkeği ayartmasıyla görevlendirdiği gibi bir anlam çıkmamaktadır. Çünkü hadîs açıkça halvet durumundaki kadın ve erkeğin üçüncüsünün şeytan olduğunu belirtmektedir. Bu halde şeytan kadının da erkeğin de kalbine vesvese sokabilir. Şüphesiz o halde kimin kalbi vesveseye müsaitse şeytan onu oyuncak edinmiş veya etkilemiştir.
Kadınların uğursuz olduğuna dair rivayetler
Yazar, kadınların uğursuz olduğuna dair rivayetleri geniş bir şekilde inceler. Ona göre bu konudaki rivayetler metin açısından iki kısma ayrılmakta, bunlardan bir kısmı “atta, kadında ve evde uğursuzluk olduğundan” söz ederken önemli bir kısmı da uğursuzluk kavramını reddetmekte, bunun bir Cahiliye inancı ve şirk olduğunu bildirmektedir.
Şüphesiz yazarın bütün tahlillerini inceleyecek değiliz. Sadece vardığı sonuçları tutarlılık açısından incelemek istiyoruz. Yazar, ilgili rivayetleri inceledikten sonra şu sonuçlara varır:
a- Atta, kadında ve evde uğursuzluk olduğuna dair bu rivayetler cahiliye ve ehl-i kitab kaynaklıdır.
b- Bu rivayetler Kur’an’a ve İslam’ın ortaya koyduğu tevhid inancına ters düşmektedir.
c- Yine konuyla ilgili bu nakiller şu haliyle Peygamber’in mübarek ağzına uygun düşmemektedir. Onun uyarı maksadıyla sadece önceki cahilî inanışlardan haber vermesi, bunu da ravilerin eksik zaptederek problem oluşturacak şekilde nakletmeleri söz konusu olabilir.
d- Bu rivayetler Hz. Peygamber’in tebliğ metoduna aykırıdır.
e- Bu rivayetler akla ve fıtrata aykırıdır. Bu rivayetleri okuyan müslüman kadınlar bunların hadîs olduğunu kabul etmemektedir. (s. 137-138)
a, b, d, e maddeleri at, kadın ve evde uğursuzluk olduğunu bildiren rivayetlerin uydurma olduğu izlenimini vermektedir. Oysa c maddesi birbiriyle çelişen rivayetlerin uzlaştırılabileceğini ortaya koymaktadır. Bu durumda mezkur hadîsleri şu şekilde değerlendirmenin daha isabetli olduğunu düşünüyoruz:
a- Atta, kadında ve evde uğursuzluk olduğunu söyleyen hadîsler, zahirleriyle Kur’an’a ve tevhid inancına aykırı düşmektedir.
b- Uğursuzluğun cahiliye ve ehl-i kitab inanışı olduğunu gösteren ve uğursuzluğun at, kadın ve evde olduğunu beyan eden hadîsleri tashih eden rivayetler bulunmaktadır.
c- Bu durumda uğursuzluk olduğunu ifade eden hadîsleri, uğursuzluğun cahilî inanış olduğunu gösteren hadîsler ışığında anlamamız mümkündür. Öyleyse raviler uğursuzluk olduğunu bildiren hadîsleri eksik zaptetmiş ve uyarı amacıyla cahilî inanışlardan bahseden kısımları nakletmemişlerdir.
d- Her iki rivayet grubu bu şekilde uzlaştırıldıktan sonra onların Hz. Peygamber’in tebliğ metoduna, akla ve fıtrata aykırı olduğunu söylemek zaid olacaktır.
Kadınların cehennem halkının çoğunu teşkil etmesi, aklının ve dininin eksik oluşu
Yazar, ilgili hadîslerin senedlerini ve metin farklılıklarını tek tek incelemiştir. Senedle ilgili bir noktaya temas ederek metin tenkidine geçmek istiyoruz.
Yazar, kadının cehennem halkının çoğunu kadınların teşkil ettiğine dair hadîsin biri “Abdulmelik b. Ebi Süleyman + Ata b. Ebi Rabah + Cabir + Hz. Peygamber”; diğeri ise “İbn Cüreyc + Ata b. Ebi Rabah + Cabir + Hz. Peygamber” olmak üzere iki senedle nakledildiğini belirttikten sonra şu şekilde bir değerlendirmede bulunur: “Abdulmelik’in İbn Cüreyc’e muhalefet ettiği İbn Cüreyc’in ise daha güvenilir olduğuna dair tespit konumuz açısından çok önemlidir. Çünkü Abdulmelik, Ata b. Ebi Rabah aracılığıyla Cabir’den ‘kocalarına karşı nankörlük etmeleri sebebiyle kadınların çoğunun cehennemlik olduğuna’ dair rivayet nakletmiştir. Halbuki aynı konuda İbn Cüreyc’in naklinde ‘kadınların kocalarına karşı nankörlük etmeleri sebebiyle çoğunun cehennemlik olduğundan’ bahseden problemli metin yoktur. İbn Cüreyc’in Abdulmelik’e göre daha güvenilir ve daha tercih edilir konumda oluşu, kendisinden gelen rivayette bu problemli metnin yer almayışı bizi ‘sevgili Peygamberimizin bayram hutbesinde kadınların çoğunun cehennemlik olduğunu söylemediği’ sonucuna götürmektedir”. (s. 153-154)
İbn Cüreyc’in naklettiği hadîste yukarıdaki ifadelerin olmadığı doğrudur. Ancak bu, başka rivayetlerde Abdulmelik’in desteklenmediği anlamına gelmemektedir. Zira Buharî’nin Ebu Said el-Hudrî’den (Zekat, 44; Hayız, 6), Müslim’in, İbn Ömer’den (İman, 132), ayrıca İbn Abbas’tan (Kusuf, 3, 17), İbn Mace’nin, İbn Ömer’den (Fiten, 19), Tirmizî’nin Ebu Hureyre’den (İman, 6), İbn Hanbel’in İbn Ömer (Müsned, II, 66-67) ve İbn Mes’ud’dan (I, 376) naklettiği rivayetlerde kadınların çoğunun cehennemlik olduğuna dair ifadeler geçmektedir. Bu da Abdulmelik’in naklettiği ifadelerin desteklendiğini göstermektedir.
Yazar, sened tahlilinden sonra metin tenkidine geçer ve tenkidleri beş noktada toplar. Tenkidlere geçmeden önce genel bir değerlendirme yapmak gerekmektedir. Kadının cehennemlik olduğuna, aklının ve dininin eksik olduğuna dair hadîsler ahkam bildiren hadîsler değildir. Dolayısıyla hadîsler mantıkî ifade ve önermeler gibi onların kuralları çerçevesinde ele alınmamalıdır. Böyle ele alınmamasını gerektiren küllî ilkeler de bulunmaktadır. Bir kere saliha kadınlar erkeklerde olduğu gibi cennetliktirler. Yine cennet anaların ayağı altındadır. En önemlisi erkek olsun kadın olsun mü’min olan herkesi eninde sonunda cennete gireceğidir. Bu ve benzeri ilkeler bize mezkur hadîslerin hakiki anlamda ele alınamayacağını göstermektedir. Kaldı ki, kadınların cehennemlik olduğuna, akıllarının ve dinlerinin eksik olduğuna dair ifadelerin bağlamı rivayetlerde geçmektedir. Bu da bize mezkur ifadelerin genelleştirilemeyeceğini ima etmektedir. Bu ifadelerin bağlamını şu şekilde ortaya koyabiliriz:
a- Sadaka verilmesine teşvik
b- Kadınların çoğunun cehennemlik oluşu
c- Cehennemlik oluşun nedenleri
I- Çok lanet etmek
II- Kocalara karşı nankörlük etmek
III- Aklı başında bir erkeğin aklını çelmek
d- Kadınların akıl ve din yönünden eksik varlıklar olması
I- Kadının şahitliğinin erkeğin şahitliğinin yarısı olması
II- Hayızlı olunduğunda namaz ve orucun sakıt olması
Şimdi tenkid noktalarına geçebiliriz:
a- Yazara göre “kadınların erkeklere göre aklen eksik olduğundan bahseden, cehennem halkının çoğunluğunu kadınların teşkil ettiğini ifade eden bu rivayetler kökleri ta antik çağa uzanan oradan Yahudi, Hıristiyan ve İslam kültürlerine geçen bir zihniyet ve anlayışın ürünüdür”. (s. 218)
Bir kere yazarın “kadınların erkeklere göre...” diyerek mukayese yaptığı gibi Hz. Peygamber mukayese yapmamıştır. Burası önemlidir, çünkü hadîsle ilgili önyargıyı besleyen cümlelerden biri budur.
Diğer bir husus da şudur: Kadının aklının ve dininin eksik oluşu geçmiş kültürlerde ve cahiliye halkında var olmuş olabilir. Yazarın uzunca kaydettiklerinden geçmiş kültürlerin kadının bir varlık olarak aklının eksik olduğunu kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber ise geçmiş kültürlerin bir formu olan “akıl eksikliğini” kullanmış ama içeriğini değiştirmiştir. İçeriğinden anlaşıldığı gibi Hz. Peygamber’in sözleri bir varlık olarak kadın aklının eksik oluşunu değil, sadece kadının şahitliğinin erkeğin şahitliğinin yarısı olduğunu göstermektedir. Hatta bu şahitlik meselesinden, Hz. Peygamber’in, aklın eksikliğini “unutkanlık” olarak yorumladığını anlamak mümkündür. Çünkü ayette iki kadının şahitlik yapmasının sebebi olarak birinin unutması halinde diğerinin hatırlatması gösterilmektedir. (Bakara, 282) Oysa yazarın geçmiş kültürlerle ilgili aktardığı bilgilerin hiçbirinde akıl eksikliği bu şekilde ele alınmamıştır. Dolayısıyla hadîslerde akıl eksikliği “aklı kıt, akılsız” anlamına gelmemektedir.
Kadınların din yönünden eksik oluşlarının mahiyeti de hadîste açıklanmıştır. Buna göre kadınlar, hayızlı günlerinde namaz kılmayıp oruç tutamadıkları için dinî yönden eksiktirler. Kadıların hayızlı günlerinde namaz kılmamaları ve oruç tutmamaları dinin emri olduğu için burada hakiki anlamda eksikliğin kastedilmesi veya kadınların bu şekilde hafife alınması mümkün değildir. Bu olsa olsa Hz. Peygamber’in kadınlara bir latifesidir.
Kadınların çoğunun cehennemde oluşuna dair ifadelere gelince, bunun matematiksel olarak ifade edilmediği açıktır. Zira Hz. Peygamber’in hem böyle bir tebliğ amacı olamaz hem de kadınları ümitsizliğe sevkedecek böyle bir söz sarfetmesi düşünülemez. Zaten hadîsin bağlamından kadınların sadaka vermeye teşvik edildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca sadakaya teşvikin dışında kadınların çok lanet etmeleri, kocalarına nankörlük etmeleri ve erkeklerin akıllarını baştan almaları da cehennemlik ameller arasında sayılmıştır. Şüphesiz bu unsurların hepsi aile kurumunun sağlıklı bir şekilde ayakta durmasının temel taşlarıdır. Hz. Peygamber’in “cehennem” ifadesini kullanarak bunlara vurgu yapması mümkündür. Yazarın geçmiş kültürlerden aktardığı bilgiler kadının bir varlık olarak kötü olduğu, cehennemlik olduğu izlenimini vermektedir.
Hz. Peygamber’in bu tür ifadelerini “Erkeklerden kemale erenler çoktur; kadınlardan Asiye ve Meryem’den başkası kemale ermemiştir” ( Buharî, Enbiyâ, 32) ifadesinde olduğu gibi mantikî ve matematik önermeler şeklinde değerlendirmemek gerekir. Bunlar edebî anlatım tarzlarıdır. Bu tür ifadelerde, vurgu, dikkat çekme gibi hususlar ön plandadır. Bu hadîste de Asiye ve Meryem’den başka Kadının kemale ermediğine değil, bu iki kadının tarihteki rolüne vurgu yapılmıştır.
b- Yazara göre bu rivayetler fıtrata aykırı düşmektedir. Şayet, kadının aklının ve dininin eksik olduğuna dair rivayetler mantıkî önermeler şeklinde ele alınırsa, bunun fıtrata aykırı olduğu ortadadır. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi hadîsler bu şekilde anlaşılmamalıdır. Yazar, ilgili rivayetlerin fıtrata aykırı olduğuna dair kendi tecrübelerini de delil gösterir. Buna göre yazar çeşitli vesilelerle yaptığı tartışma ve görüşmelerde hiçbir kız öğrencinin bu rivayetlerin sahih olduğunu kabul ettiklerine şahit olmamıştır. (s. 227)
Şüphesiz zahirleri ilginç olan bir çok hadîsi insanlara arzedip fıtratlarına uygun olup olmadığını test etmek mümkündür. Ama bu durumda bir çok hadîsin reddedilmesi ile karşı karşıya kalırız. Oysa çoğu kere zahirleri ilk planda ilginç olan hadîslerin izahı yapıldıktan ve ne kastedildiği açıklandıktan sonra sağduyu sahipleri meseleyi anlamaktadır. Ayrıca şu husus da belirtilmelidir ki, modern değerlerin baskısı altında böyle bir fıtrat testi yanlış sonuçlara yol açması pek muhtemeldir.
Yazarın hadîslere getirdiği eleştirilerin hepsini sıralamak böyle bir çalışmanın sınırlarını aşabilir. Onun için bu konuyla ilgili olarak son bir eleştiriye temas etmek istiyoruz.
c- Yazara göre ilgili rivayetler Kur’an’a aykırıdır. Çünkü Maide suresi 3. ayete göre din tamamlanmıştır. Kadınlarla alakalı olan nakillerde onların akıl ve dinlerinin noksan olduğundan bahsedilmektedir. O zaman ya din tamamlanmamıştır ya da erkeklerin dini tamamlanarak kadınlarınki noksan bırakılmıştır. Bu ise doğru değildir. (s. 238)
Kadınların aklının eksik oluşu ile dinin tamamlanışı arasında böyle bir mukayeseye niçin gerek duyulduğu anlaşılamamaktadır. Erkeklerin aklı tam olduğu için mi din tamamlanmış sayılır? Bunun yerine “kadınların aklının noksan olması onların mükellef olmayacağı anlamına gelir” denseydi daha isabetli olurdu. Ancak elbette bu da doğru değildir. Zira kadınların aklının eksik oluşuyla onların deli olduğu kastedilmemektedir.
Yazara göre Kur’an’da 268 ayette cehennem ve cehenneme gireceklerden bahsedilmektedir. Ayetlerin bu kadar çok olması, ilgili rivayetlerde bahsedilen “kadınların cehennem halkının çoğunluğunu oluşturduğu” hususunun da cehenneme ait diğer hususlar gibi Kur’an’da yer alması gerektiğini düşündürtmektedir. Halbuki ilgili ayetlerde böyle bir husus yer almamakta, cehennemde yer alacak günahkarların çoğunluğunu kadınların mı yoksa erkeklerin mi oluşturacağı konusunda herhangi bir oran verilmemektedir. Böyle bir hususun mütevatir bir haber olan Kur’an’da değil de, ahad yoluyla gelmiş haberlerde ifade edilmesi insana mantıklı gelmemektedir. (s. 241)
Öncelikle hadîste Hz. Peygamber’in amacının matematiksel bir oran vermek olmadığını belirtelim. Bunun yanında ayetlerde cehenneme girecek her şeyin zikredilmediğini de belirtelim. Dolayısıyla hadîste belirtilenler Kur’an’da zikredilmiyor diye onların reddedilmesi ilmî bir tavır olamaz. Ayrıca yazarın mantığına göre mütevatir olan “benim adıma yalan söyleyen kimse cehennemdeki yerine hazırlansın” (Müslim, Mukaddime, 1, 2, 3, 4) şeklindeki hadîste belirtilen cehennemliklerin de Kur’an’da zikredilmesi gerekirdi. Şimdi Peygamber adına yalan söyleyen cehennemlikler Kur’an’da zikredilmiyor diye bu mütevatir haberin reddedilmesine gerek var mıdır?
Kadının eğe kemiğinden yaratıldığını gösteren rivayetler
Yazar, ilgili hadîsin tüm tariklerini önce sened açısından inceler. Senedi incelerken değerlendirdiği ravilerin çoğu sikadır, ancak ona göre kısmen şu veya bu şekilde eleştirilmişlerdir. (s. 255-269) Kısmen yapılan bu eleştirilerin, hadîsin sıhhatini nasıl etkilediği ise açık değildir. Yani hadîslere hadîs usûlu açısından herhangi bir sıhhat hükmü verilmemiştir. Ancak metin tenkidi bölümünde hadîslerin uydurma olduğunun ortaya konulmasından ve ravilerin kısmen eleştirilmesinden hadîslerin reddedilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. “Uydurdukları” diyoruz, çünkü sadece ravilerin zapt hatası yaptıkları kabul edilse idi, bu hataların diğer tarikler tarafından tashih edildiğinin ileri sürülmesi gerekirdi. Ama böyle bir değerlendirmeye gerek duyulmamıştır. Oysa ravilerin kısmî zaaflarına rağmen ilgili hadîsin dört farklı tarikten nakledilmesi dikkate alınarak onların birbirini desteklediklerini söylemek daha isabetli olurdu.
Metin tenkidine geçmeden önce kadının eğe kemiğinden yaratılması ile ilgili genel bir değerlendirme yapmak istiyoruz. Şüphesiz kadının eğe kemiğinden yaratıldığına dair hadîsler geçmişte hakiki ve zahiri anlamda ele alınmıştır. Ancak bu hadîslerin zahirî anlamıyla değerlendirilmesi zorunlu değildir. Hatta onların zahirî anlamıyla değerlendirilemeyeceğini gösteren güçlü deliller de vardır.
Bir kere hadîs “size kadınlara karşı iyi davranmanızı tavsiye ederim...” (Buharî, Enbiyâ, 2) diye başlamaktadır. Buradan hadîste maksadın kadının nereden yaratılıp yaratılmadığı meselesi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Nitekim Münavî de kadının kaburga kemiğinden yaratıldığını “kîle” kelimesi ile vermiş ve maksadın mecaz olduğunu belirtmiştir. (Feyzu’l-kadîr, thk. Ahmed Abdusselam, Beyrut, 1994, I, 642) bunun mecaz olduğunu gösteren önemli bir delil de Müslim’de bulunmaktadır. Müslim’in rivayetine göre hadîs “Muhakkak kadın eğe kemiği gibidir...” (Müslim, Rada’, 65) şeklinde nakledilmiştir. Hadîsteki ifadeler mecaz olarak kabul edilirse –ki biz öyle kabul ediyoruz- kadınların nereden yaratılıp yaratılmadığı gibi bir mesele de ortadan kalkacaktır.
Ayrıca hadîste eğe kemiği benzetmesinin bağlamı da verilmektedir. Bu bağlama göre kadın hassas, nazik bir varlıktır. Aile içi sorunlarda bu hassasiyet dikkate alınmalıdır. Bu hassasiyet dikkate alınmazsa, evlilik boşanmayla sonuçlanabilir. Bu durum “onun kırılması boşanmasıdır” ifadesiyle dile getirilmiştir. Demek ki, eğe kemiği benzetmesi de mutlak değil, aile içi ilişkilerle sınırlıdır. Dolayısıyla buradan kadının tabiatının kötü olduğu veya eğitilemezliği gibi kesin sonuçlar çıkarmak mümkün değildir.
Burada Abdullah Aydemir’den yapılan bir alıntının da yanlış çağrışımlara sebep olacağını düşünerek bir tashih yapmak istiyoruz. Yazar, kadınların eğe kemiğinden yaratıldığını gösteren tüm rivayetlerin Hz. Peygamber’e ait olmadığını ve bunların israiliyyat kökenli olduğunu belirttikten sonra Tevrat’tan ve tefsirlerden nakilde bulunur. Ardından Abdullah Aydemir’in bu nakilleri israiliyat olarak kabul ettiğine işaret eder. (s. 271) Bu nakillerden Abdullah Aydemir’in hadîsler dahil tefsirlerdeki nakilleri israiliyattan kabul ettiği gibi bir ima ortaya çıkmaktadır. Oysa Abdullah Aydemir, hadîsleri değil, tefsirde geçen nakilleri israiliyattan kabul etmiştir. Ona göre hadîslerde Havva’nın yaratılışına dair herhangi bir bilgi yoktur. Çeşitli mecazî yorumlara müsait olan bu hadîslerin esas amacının kadınlara karşı yumuşak hareket etmeyi ve onlara iyi davranmayı temin etmek olduğunu söylemiştir. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, Ankara, 1979, s. 253)
Şimdi tenkid noktalarını görelim.
a- Yazara göre kadının, kaburga kemiği gibi eğri, bozuk tabiatlı, kötü huylu olduğunu ifade eden bu rivayetler her şeyden önce Kur’an’a aykırı düşmektedir. Çünkü Allah “Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” (Tahrim, 6) buyurmaktadır. Kadın eğitilemiyorsa, buna yaratılıştan kabiliyeti yoksa, insan-ı kamil olamıyorsa niçin Allah onu muhatap alıp öğütlerini, uyarı ve buyruklarını kendisine yöneltsin? (s. 280)
Hadîste kastedilen bu şekilde anlaşılınca ister istemez böyle bir eleştiri ortaya çıkmıştır. Oysa hadîste kadının tabiatının bozuk olduğu ifade edilmemiştir. Sadece kadının tabiatının hassas olduğuna dikkat çekilmiştir. Kadının tabiatının şefkat, merhamet ve duygusallık gibi yönlerden erkeklere nazaran daha hassas olduğu bir vakıa değil midir? Ayetle hadîs arasında da hiçbir bağlantı yoktur. Ayet, insanın kendisini ve ailesini cehennemden koruması gerektiğini; hadîs ise özellikle aile içi sorunlarda daha dikkatli olunması gerektiğini vurgulamıştır. Buradan kadının eğitilemezliği gibi bir sonuç çıkarmak biraz zorlama olsa gerektir.
b- Yazara göre bu rivayetler fıtrata aykırıdır. (s. 281) Eğer bu hadîsle kadınlara “sizin tabiatınız eğri, bozuk, kötü” derseniz, elbette temiz fıtrat bunu kabul etmeyecektir. Ama hadîsin bu manayı verdiğini söylemek mümkün değildir.
c- Yazara göre bu rivayetler israiliyat kökenlidir. (s. 282) Bunu kabul etmek de mümkün değildir. Şüphesiz Tevrat’ta kadının eğe kemiğinden yaratılması hakiki anlamda geçmektedir. Hadîslerde ise böyle bir şey söz konusu değildir. Ayrıca Tevrat’ta geçen her şeyin yanlış olmadığı da vurgulanmalıdır.
Kadınların kocalarına secde etmesiyle ilgili hadîs
İlgili hadîs şöyledir: “Bir kişinin diğer bir kimseye secde etmesini emredecek olsaydım, kadına kocasına secde etmesini emrederdim”. (Tirmizî, Rada’, 10)
Yazarın bu hadîsle ilgili değerlendirmesini sonuç cümleleriyle mukayese etmek istiyoruz. Yazar sened tahlilinin sonunda şunları ifade eder:
“Konuyla ilgili olarak buraya kadar kaydettiğimiz bu rivayetlerin tamamı, delil olarak alınmaya elverişli olmayan kezzab/yalancı ya da çok zayıf raviler tarafından nakledilmiştir. Bunlara dayanılarak bu konuda herhangi bir hüküm vermek mümkün değildir”. (s. 325)
Bu ifadelerden, konuyla ilgili hadîsi kezzab ve çok zayıf kimselerin naklettiği anlaşılmaktadır. Ancak yazarın sened tahlilinden böyle bir sonuca varmanın mümkün olmadığı kanaatindeyiz. Şimdi bu tahlilleri görelim.
Muhammed b. Amr, bazı hadîs alimleri tarafından tenkid edilmiştir. İbn Hibban onun hata yapan biri; İbn Sa’d ise zayıf bir ravi olduğu söylemiştir. (s. 313)
Şerik b. Abdillah hadîs alimleri tarafından hafızası yönünden tenkide uğramıştır. (s. 314)
İshak b. Yusuf’un bazen rivayetlerinde hata yaptığı nakledilmiştir. (s. 314)
Kâbûs b. Ebi Zebyan, hafızası kötü, hadîsleriyle ihticac edilmeyen zayıf bir kimsedir. (s. 315)
A’meş, zayıf kimselerden tedlis yapmakla suçlanmıştır. (s. 315)
Sadaka b. Abdillah’ı hadîs alimlerinden bir topluluk zayıf saymıştır. (s. 317)
Kasım b. Avf, muztaribu’l-hadîs olup hadîsi araştırma maksadıyla yazılabilen zayıf bir ravidir. İbn Hibban onu Kitabu’s-sikat’ında zikretmiştir. (s. 318)
Ali b. Zeyd b. Abdillah, çok zayıftır, hüccet değildir, hadîsleriyle ihticac edilmez; hadîsleri araştırma amacıyla yazılabilir, hafızası yönünden kuvvetli değildir. (s. 320)
Hammad b. Seleme, hafızası yönünden eleştirilmiştir. (s. 320)
Abdussamet b. Abdulvaris, sika bir kimse olmakla birlikte rivayetinde hata yaptığı bildirilmiştir. (s. 322)
Abdullah b. Büreyde’nin babasından hadîs işitmediği kaydedilmiştir. (s. 323)
Salih b. Hayyan, zayıf bir ravidir. (s. 323)
Hıbban b. Ali’nin hadîsleri ancak araştırma maksadıyla yazılabilir. (s. 323)
Aynı senedde yer alan Ahmed b. Muhammed ve İsmet b. Mütevekkil yalancılıkla suçlanmıştır. (s. 324)
Yukarıda da görüldüğü gibi (14 sahabiden nakledilen) bu hadîsin sadece bir tarikinde yalancılıkla suçlanan iki ravi bulunmaktadır. Çok zayıf sayılabilecek ravi de bir tane gözükmektedir. Bu durumda rivayetlerin “kezzab ya da çok zayıf kimselerden nakledildiğine” dair ifadeler genellemeden ibaret kalmaktadır.
Yazarın “bunlara dayanılarak bu konuda hüküm vermek mümkün değildir” şeklindeki ifadelerini iki türlü anlayabiliriz:
a- Sened hakkında hüküm vermek mümkün değildir. Böyle bir hüküm ise söz konusu olamaz. Çünkü her senedin bir hükmü vardır. Mesela Tirmizî, konuyla ilgili naklettiği hadîse hasen-garib hükmünü vermiştir.
b- Metin hakkında hüküm vermek, yani metinden bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Oysa bu hadîsler, mevzu değildir; çok zayıf da değillerdir. Birbirinin şahidi, destekleyicisi durumundadırlar.
Yazarın “bu hadîslere dayanılarak hüküm vermek mümkün değildir” şeklindeki kesin ifadelerinden konuyla ilgili hadîsleri delil olarak kabul etmeyeceği anlaşılmaktadır. Fakat yazarın ifadesiyle “bütün bunlara rağmen kaydetmek gerekir ki, bu rivayetlerde kadınların ibadet maksadıyla kocalarına secde etmeleri emredilmemektedir. Çünkü İslam’a göre bu şirktir. Kanaatimizce bu rivayetlerde anlatılmak istenilen şey kadınların kocalarının haklarına riayet etmeleri ve aile reisi olmaları açısından onlara saygılı davranmalarıdır”. (s. 325) Bu şekilde yazar, ilgili hadîslerin uygun bir biçimde anlaşılabileceğini ortaya koymuştur. Hal böyle iken insanın aklına “o zaman yazar neden bu hadîslerin delil olarak kabul edilemeyeceğini ve bunlara dayanılarak hüküm vermenin mümkün olmadığını kesin bir dille ifade etmiştir?” gibi bir soru gelmektedir.
Havva olmasıydı kadın cinsi kocasına ihanet etmezdi
Konuyla ilgili rivayet şöyledir: “Eğer İsrailoğulları olmasaydı, yemek bozulmaz, et kokmazdı; Havva olmasıydı, kadın cinsi ebediyyen kocasına ihanet etmezdi”. (Müslim, Rada, 63)
Yazar, hadîsle ilgili olarak çeşitli şekillerde sened ve metin tahlili yapmış; sonuçta bu hadîsin itimada şayan olmadığını kabul etmiştir. Burada yazarın eleştirdiği üç nokta üzerinde durmak istiyoruz:
a- Yazara göre Hemmam b. Münebbih’in rivayeti Ebu Hureyre’den alış metodu açıkça ittisale delalet etmemektedir. Hemmam, rivayeti Ebu Hureyre’den an lafzıyla nakletmiştir. (s. 329)
Bu ifadelerden, Hemmam b. Münebbih’in bu rivayeti Ebu Hureyre’den semaya delalet eden bir lafızla nakletmediği anlaşılmaktadır. Oysa yazar, Buharî, Müslim ve İbn Hanbel’in naklettiklerinin dışında hadîsin kaynağına inseydi, Hemmam’ın bu rivayeti semaya delalet eden lafızla naklettiğini görecekti. Bilindiği gibi Hemmam b. Münebbih’in Ebu Hureyre’den naklettiği hadîs sahifesi, gün yüzüne çıkarılmış ve defalarca basılmıştır. Bu sahifede sened şöyledir:
“...Ahberana Ebu Amr Abdulvahhab b. Ebi Abdillah kale ahberana Ebu Abdullah Muhammed b. İshak kale ahberana Ebu Bekr Muhammed b. Hüseyin kale haddesena Ebu’l-Hasan Ahmed b. Yusuf haddesena Abdurrezzak b. Hemmam an Ma’mer an Hemmam b. Münebbih kale: haza ma haddesena Ebu Hureyre an Muhammed Resulillah”. (Muhammed Hamidullah, Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahife-i Hemmam ibn Münebbih, çev. Kemal Kuşçu, İstanbul, 1967, s. 85) İlginçtir, Müslim’de bu rivayeti aynı şekilde Hemmam’ın kullandığı lafızlarla nakletmiştir. (Müslim, Rada’, 63)
Bu senedde, Hemmam’ın Ebu Hureyre’den işittiği açıkça görülmektedir. Dolayısıyla Buharî ve diğer eserlerde Hemmam’ın Ebu Hureyre’den nakil için kullandığı an lafzı semaya hamledilmelidir.
b- Yazara göre Hemmam’ın kardeşi Vehb b. Münebbih israiliyat türü haberler nakletmekle meşhur olmuştur. Belki de Hemmam bu rivayeti kardeşi Vehb’den almış; Hemmam’dan bu rivayeti alan raviler de bunu Ebu Hureyre’ye nispet etmiştir. (s. 333)
Bu ifadelerde subjektiflik ağır basmaktadır. Burada sorulacak bir tek şey vardır: Şayet Hemmam bunu kardeşi Vehb’den almış ise ve Vehb’in yanında böyle bir bilgi varsa, neden hiç kimse Vehb’den böyle bir bilgiyi nakletmemiştir? Bu rivayet, Vehb’e dair bir bilgi olarak nakledilseydi, böyle bir bağlantı kurmak belki makul karşılanabilirdi. Ancak Vehb’in yanında böyle bir bilgi olduğuna dair herhangi bir rivayet yoktur. Bu durumda “Hemmam’ın bu rivayeti Vehb’den aldığına dair” ihtimal bir faraziyeden ibaret kalmaktadır.
c- Yazara göre bu ahad rivayet, mütevatir bir haber olan kendisinde en ufak bir şüphe bulunmayan Kur’an’la bağdaşması mümkün değildir. Çünkü bu rivayetler Adem-Havva olayında asıl suçlu olarak Hz. Havva’yı göstermekte ve onun Hz. Adem’i kandırıp ihanet ederek yasak meyveden yediğine ve ona da yedirdiğine işaret etmektedir. Şu haliyle bu rivayet Kur’an kaynaklı değil, Tevrat kaynaklıdır. (s. 332)
Şüphesiz Kur’an ile hadîs arasında kesin bir aykırılık olsa bunu kabul etmek mümkün olurdu; ancak kesin bir aykırılıktan bahsedilemez. Çünkü Kur’an’da şeytanın Hz. Adem ile Havva’ya birlikte vesvese verdiği zikredilmektedir. (Bakara, 35; A’raf, 19-21) Bununla birlikte Tâhâ suresinin 120. âyetinde şeytanın “ey Adem!” diyerek sadece ona vesvese verdiği ifade edilmektedir. Ancak her iki ayet grubunda vesvese verilen konular aynıdır. Yani şeytanın “ey Adem!” dediği yerde de “ey Adem ve Havva!” dediği yerde de vesvese konuları aynıdır. Dolayısıyla şeytanın sadece Hz. Adem’e vesvese vermesi, onun da Havva’ya bunu söylemesi, en azından ayetlerin zahirinden anlaşılmaz. Oysa ayetlerden şeytanın her ikisine de birlikte vesvese verildiğini çıkarmak zorunludur.
Bunun gibi şeytan her ikisine vesvese verdiğinde ayrıca Hz. Havva’nın da bu konuda tekrar ısrar edip Hz. Adem’e vesvese verip vermediği konusu da Kur’an’da açık değildir. Belki de şeytan önce Hz. Havva’ya vesvese vermiştir; ardından Hz. Havva Hz. Adem’e bu vesveseyi aktarmıştır. Kur’an da sonuç olarak şeytanın her ikisine vesvese verdiğini vurgulamıştır. Ancak hadîsi dikkate aldığımızda boşlukların bu şekilde tamamlanabilmesi mümkündür. Nitekim Nevevî ve İbn Hacer de önce şeytanın yasak ağaçtan yemeyi Hz. Havva’ya süslü gösterdiğini, bunun ardından durumu Hz. Adem’e haber verdiğini ifade etmektedirler. Hz. Havva’nın, şeytanın sözünü dinleyerek Hz. Adem’e yasak ağaca yaklaşmayı tavsiye ettiğini söylemek mümkündür. (Nevevî, el-Minhâc, thk. Halil Me’mun Şiha, Beyrut, 1996, X, 301; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, thk. Abdulaziz b. Abdullah, Beyrut, 1993, VII, 11) Dolayısıyla hadîste Havva’yı bu işten sorumlu tutan bir niyet değil, sadece onun durumuna bir dikkat çekme, vurgu yapma söz konusudur.
Ayrıca bazı hadîslerin Tevrat’la benzerlikler taşıması yadırganacak bir olay değildir. Kur’an’da da Tevrat’la benzeşen bir çok ayet vardır. Ancak Kur’an bir çok olayı Tevrat’ın yaptığı gibi tafsilatlı bir şekilde açıklamamakta; muhtasar bir şekilde mesajını sunmaktadır. Hadîste de Hz. Peygamber, Tevrat’ta uzun bir şekilde anlatıldığı gibi olayı anlatmamış; muhtasar bir şekilde mesajını iletmeye çalışmıştır. Aslında bu Tevrat’ta anlatılan bazı fazlalıkların aslının olmadığı anlamına da gelebilir.
Eleştirileri burada noktalıyoruz. Son olarak söylenmesi gereken şey, hadîsler karşısında daha ihtiyatlı olunması gerektiğidir. Şüphesiz hadîs tenkidinin amacı, dinde olmayan bir şeyi dine sokmanın engellenmesidir. Ancak dinde olan bir şeyin dinden çıkarılması konusunda da ihtiyatlı olunmalıdır. Şayet bir hadîsin zorlamaksızın uygun bir te’vili yapılabiliyorsa, ona öncelik tanınması gerekmektedir.
Yrd. Doç. Dr. Yavuz Köktaş
KTÜ Rize İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı

Abdurrahman Hocanın Sohbetleri

http://www.dosya.tc/DindaOlculuOlmakabdurrahmanKutluay_6206.rar.html


http://www.dosya.tc/18102003Abdurrahman-imanZayflnnIlac_vbr.rar.html

http://www.dosya.tc/abdurrahman-dunyaninhakikati.rar.html


http://www.dosya.tc/Abdurrahman-guzelSonunAlametleri_vbr.rar.html

http://www.dosya.tc/AbdurrahmanHoca-hucurat1_64kb.rar.html

http://www.dosya.tc/abdurrahmanhocauluhiyyetdesirk_64kb.rar.html

http://www.dosya.tc/Abdurrahman-isimveSifatTevhidi---.rar.html

http://www.dosya.tc/Abdurrahman-namazKilaninHatalari.rar.html


http://www.dosya.tc/Abdurrahman.tekfirFitnesi-0_64kb.rar.html


http://www.dosya.tc/Abdurrahman-tekfirFitnesi1_64kb.rar.html

http://www.dosya.tc/Abdurrahman-tekfirFitnesi2_64kb.rar.html

http://www.dosya.tc/Abdurrahman-tekfirFitnesi3_64kb.rar.html

http://www.dosya.tc/abdurrahman-hucurat2_64kb.rar.html

http://www.dosya.tc/Abdurrahman-gunahlariSilenAmeller.rar.html

http://www.dosya.tc/AbdurrahmanKutluay-cocukEgitimi3_vbr.rar.html

http://www.dosya.tc/AbdurrahmanHoca-cocukEgitimi4_vbr.rar.html

http://www.dosya.tc/Abdurrahmanhocarububiyyetsirki_64kb.rar.html

http://www.dosya.tc/EvlilikAbdurrahmanHocaSeminer2007_vbr.rar.html

http://www.dosya.tc/aburrahman-mehdi_64kb.rar.html

http://www.dosya.tc/ayatindaCiddiyet1AbdurrahmanKutluay_vbr.rar.html
http://www.dosya.tc/ZulumAbdurrahman_vbr.rar.html


http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri1abdurrahman_vbr.rar.html

http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri2-abdurrahman.rar.html

http://www.dosya.tc/KiyametAlametleriAbdurrahman_64kb.rar.html

http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri4Abdurahman.rar.html


http://www.dosya.tc/KiyametAlemetleri5Abdurrahman.rar.html


http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri6Abdurrahman.rar.html

http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri7Abdurahman.rar.html

20 Haziran 2009 Cumartesi

Sadece Sistem mi Suçlu?

Demokrasi dinine öyle ya da böyle mensup olanlar eliyle "müslümanların rahatlayacağını", diğer ifadeyle; akrepin sokmaktan başka bir şeyler daha yapabileceğini zannedenler: başörtüsünün yasak olduğu, çocuklara Allahtan başkası adına yemin ettirildiği, Alemlerin rabbinden başkası için saygı duruşu ibadetine zorlandığı, darwinizme dahi İslam'a gösterilmeyen müsamahanın gösterildiği bir eğitim müfredatının takip edildiği okullar hakkındaki şu haberlerde okudukları despotluk karşısında hiç suçluluk hissedecekler mi?http://www.trtserbian.com/Haber/HaberDetay.aspx?HaberKodu=b690fca7-b35b-41c1-b8a5-b5a7f00fffb8http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=144307Gayri müslimlerin dahi kendi inançlarına göre giyinerek papaz, ruhban okulu gibi okullara gitmelerine hertürlü zemini hazırlayan, ama müslümanların inandıkları değerlere hiç bir değer atfetmeyen, dolayısıyla sözde Anayasal bir hak olan "Din ve vicdan hürriyeti"ne muhalif kanunlar uygulayarak kendileriyle de çelişen bu zulüm tatbikçilerine karşı tepkisiz kalanların, adeta "Siz ne yaparsanız boynumuz ince, her türlü tavize hazırız" dercesine mezkur menfi şartlara rağmen çocuklarını koşa koşa okula gönderenlerin yüzleri kızarmayacak mı? Eğer müslümanlar bu tepkisizliğe devam ederlerse şu ayette geçen zalimler ismini hak etmişler demektir, bizlere yazıklar olsun! :"Böylece biz, kazandıkları dolayısıyla zalimlerin bir kısmını bir kısmının başına geçiririz." (En'am 129)

04 Haziran 2009 Perşembe

Bidat Ehlini Nasıl Tanıyabilirsin?

Bidat Ehlini Nasıl Tanıyabilirsin?
Hazırlayan: Ebu Nebil Muhammed Şahin
Şüphesiz hamd, ancak Allah’adır. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız.Allah kime hidâyet verirse, hiç kimse onu saptıramaz.Kimi de saptırırsa, hiç kimse ona hidâyet veremez.
Allah’tan başka ilah olmadığına,O’nun bir ve tek olup,ortağı bulunmadığına şehâdet ederim.Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in de Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim. Allah ona, âline, ashabına, kıyâmet gününe kadar onların izlerinden gidecek olanların hepsine salât ve selâm eylesin.
Bundan sonra:
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
(( إِنَّ أَصْدَقَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللهِ، وَخَيْرَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍق وَشَرَّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا، وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ، وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ، وَكُلَّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ .))
[ رواه النسائي وصححه الألباني في صحيح سنن النسائي]
"Şüphesiz sözlerin en doğrusu, Allah'ın kitabıdır. Yolların en güzeli, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yoludur. İşlerin en şerlisi, (dînde aslı olmayıp) sonradan çıkarılan yeniliklerdir (dîndeki bid'atlardır). (Dînde) sonradan çıkarılan her yenilik, bid'attir. Her bid'at, dalâlettir (sapıklıktır). Her dalâlet (in sahibi) de, ateştedir."[1]
Yine şöyle buyurmuştur:
(( إِنَّ اللهَ حَجَبَ التَّوْبَةَ عَنْ كُلِّ صَاِحِب بِدْعَةٍ حَتَّى يَدَعَ بِدْعَتَهُ.))
[ رواه الطبراني وإسناده حسن، وصححه الألباني في صحيح التغيب والترهيب ]
"Allah tevbe ile bid'at sahibi arasına engel koymuştur.Bid’atçı, bid'atını terkedinceye kadar o engeli kaldırmaz." [2]
Süfyân es-Sevrî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Bid'at, İblis'e günahtan daha sevimlidir.Zirâ günahtan tevbe edilir, ama bid'attan tevbe edilmez."[3]

İmam Şâtibî -Allah ona rahmet etsin- bunun sebebini şöyle açıklamaktadır:
"Bid'atı işleyenin onu meşru kabul etmesinden başka bir anlamı yoktur."
Bid'atçı, bid'atını meşru bir ibâdet olarak yerine getirdiği için tevbe etmez, hatta bununla Allah'a yaklaşacağını sanır.
İmam Şâtıbî -Allah ona rahmet etsin- bid'atın ne olduğunu şöyle açıklamaktadır:
"Dînde sonradan çıkarılan ve şer'î imiş gibi görünen bir yoldur ki onunla Allah'a daha çok ibâdet kasdolunur ve şer'î yoldan kasdedilen şeyler onunla gerçekleştirilmek istenir." [4]
Bir başka eserinde şöyle demektedir:
"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile onun ashâbından düşünce ve talimlerine, kısaca sünnete aykırı olarak, sonradan ortaya çıkan bir anlayıştır."[5]
Günümüzdeki bid’atçıların:
"Biz de ehli sünnetiz" veya "Biz de hak yoldayız" dediklerini çokca duyarsınız. Çünkü İmam Berbehârî’nin dediği gibi:
"İslâm sünnettir, sünnet İslâm’dır."[6]
Bu yüzden tüm bid’atçılar kendilerini meşru gösterme yarışındadırlar.
Nitekim İmam Şevkâni -Allah ona rahmet etsin- bu fenomeni şöyle açıklamaktadır:
"(Bid’atçı) bid’atını açığa vuramaz, aksine zındıkların küfürlerini gizledikleri gibi bid’atlarını gizlerler. Dînde bütün bid’atçılar da böyledir."[7]
Bid'atçılar, bid’atlarını açık açık ilân ettikleri zaman arkalarından gidecek kimse bulamayacaklarını gayet iyi bilmektedirler.
Bu çalışmamızda müslümanların bid’atçıları daha kolay tanımaları, onlardan sakınmaları ve onları deşifre edip onların şeytânî maskelerini düşürmek için bazı niteliklerini sıralamayı uygun gördük.





Bid’atçıların belirgin bazı vasıflarını ve alametlerini şöyle sıralayabiliriz:
1. Dinde bölünme, parçalanma ve gruplaşma:
Birbirlerini destekleyip mükemmelleşme adına bir çok İslâmî grupların var olması gerektiği fikriyle fırkalaşmaya veya gruplaşmaya dâvet ederler.
Ebu Muzaffer el-Sâmânî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Hadis ehlinin doğru yolda olduğunun bir delili de şudur: İlkinden sonuncusuna, geçmişten günümüze kadar,değişik diyâr ve çağlarda da olsalar kitaplarını karıştırdığınız zaman akidelerinin, tutum ve davranışlarının hep aynı olduğunu görebilirsiniz. Hepsi aynı temel üzerine binâ edilmiş bir yolda yürümüş, bölünmemiş ve bu yoldan ayrılmamışlardır."
Ama bid’at ve hevâ ehline baktığınızda onları bölük pörçük ve birçok fikirde fırka fırka olduğunu görürsünüz.Onlardan iki kişiyi bile aynı düşüncede olduklarını bulamazsınız. Birbirlerini çekiştirdiklerini,hatta birbirlerini tekfir ettiklerini görürsünüz.Öyle ki oğlu babasını, komşu komşusunu tekfir eder.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Onlar, sizinle topluca savaşı; ancak surla çevrilmiş kasabalarda veya duvarlar arkasında kabul ederler.Onların kendi aralarındaki çekişmeleri (düşmanlıkları) şiddetlidir. Sen, onları toplu (sözbirliği etmişler) sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır. Bunun sebebi; onların (Allah'ın emrini) akıl etmeyen (ve O'nun âyetlerini düşünmeyen) bir topluluk olmalarındandır."[8]
Bu, bid’atçıların tipik hâlidir. Hiçbir zaman ittifak halinde değillerdir.
Nitekim Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
"Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu? (Ey Peygamber!) Senin onlarla hiçbir alakan yoktur (sen onlardan uzaksın). Onların işi, ancak Allah'a kalmıştır. Sonra O, (kıyâmet günü onların) ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir."[9]
2. Bid'atçılar, hakkı kabul etmezler ve hevâlarına uyarlar.
"Bid'atçı, şeriate karşı inatçıdır ve ona aykırı hareket eder.Zirâ Şâri', kuldan istenilen şeyler için özel şekillerde özel yollar belirlemiştir. Emir ve nehiy ile vaad ve vaid ile bu yolları sınırlamış ve hayrın bu yollarda, şerrin de bu yolların dışına çıkmakta olduğunu haber vermiştir. Çünkü Allah Teâlâ bilir, biz bilmeyiz. Allah Teâlâ, Elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’i sadece âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Bid'atçı ise, bunların hepsini reddetmektedir.Bid'atçı, daha başka yolların olduğunu, Allah Teâlâ'nın bu yollara sınır koymadığını ve belirlemediğini iddiâ eder.Sanki Allah Teâlâ bilir,biz de biliriz, demektedir. Hatta Şâri'in belirlediği yollara ilâveler yapmasından, belki de -hâşâ- Şâri'in bilmediği şeyleri kendisinin bildiği anlaşılmaktadır. Şayet bid'atçının maksadı bu ise, şeriate ve Allah Teâlâ'ya karşı bir küfürdür, maksadı bu değilse, o zaman da apaçık bir sapıklıktır."[10]
3. Bid'atçılar, şeyhlerini ve cemaat liderlerini hatasız kabul etmede ve onları körü körüne taklid etmede fanatiktirler, fikirlerine ve düşüncelerine bağlılıkta taassub sahibidirler.
Uyulması gereken imam, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’dir. Başkasına uymak akıllılık değildir. Bu selef-i salihin yoludur.
İbn-i Receb el-Hanbelî -Allah ona rahmet etsin- şöyle der:
"… sahâbe ve onlardan sonra gelen nesiller, sahih sünnete aykırı hareket eden herkesi eleştirmişler ve bazen bu eleştirinin dozunu çok yükseltmişlerdir. Bunu ise, o insanlara kin ve nefret duydukları için yapmamışlardır.Aksine onlar, sevip, değer verdikleri insanlardır.Ancak gönüllerinde Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sevgisi daha ileri ve onun emri bütün yaratıkların emrinin üstündedir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in emri ile başkasının emri çatışınca, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in emri öne alınıp uyulmaya daha lâyıktır."[11]
4. Bid'atçılar, sürekli bid’atlarına çağırırlar.
"Kendi Bid'atlarına başkalarını da çağırmak, o bid'atı işlemeye teşvik etmek, hatta başkalarını o bid'ata göre düzeltmeye çalışmak, bütün bid'atçıların âdetidir. Çünkü başkasının kendi davranışlarını örnek almasını ve kendi izlediği yoldan gitmesini istemesi, onun yaratılışında mevcut olan fıtrî bir duygudur. Muhalifin muhalefeti de muvafıkın muvafakati da bu duygu sebebiyle ortaya çıkar ve farklı görüş sahipleri arasındaki kin ve düşmanlık da bundan kaynaklanır."[12]

5. Bid'atçılar, bid’atlarını hep meşru gösterme çabasındadırlar.
"Bid'atçı, (bid’atını) onu sünnete benzetmek için yapar.Böylelikle o, bununla başkasına sünnet işliyormuş izlenimini verir ya da işlediği bid'at kendisine sünnetmiş gibi gelir. Çünkü insan meşru olana benzemeyen bir şeyin peşinden gitmek istemez. Böyle bir bid'atı işlemekle herhangi bir yarar elde edemez, herhangi bir zararı gideremez ve başkaları da onun peşinden gitmez.Bu sebeple bid'atçinin hayırlı insanlar içindeki makam ve mevkii bilinen bir şahsa uyduğunu iddiâ ederek de olsa meşru gibi görünen şeylerle bid'atını desteklediğini görürsünüz."[13]
6. Bid’at ve hevâ ehlinin alametlerinden birisi de müteşâbih âyetlere uymaları ve muhkem âyetleri terk etmeleridir.
Âişe'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o şöyle demiştir:
"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: ’Sana kitabı indiren O'dur. O'nun bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te'vîle yeltenmek için müteşâbih olanlara uyarlar. Halbuki onun gerçek te'vîlini, ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır, derler. Ancak akıl sahipleri düşünebilirler.'[14] âyetini okudu ve şöyle buyurdu: 'Ondan müteşâbih olanlara uyanları gördüğünüzde bilin ki onlar Allah'ın (kitabında) isimlendirdikleridir: Onlardan sakının."[15]
İbn-i Kesir -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:
"İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar,fitne çıkarmak ve te'vîle yeltenmek için müteşâbih olanlara uyarlar."
"Yani lafzı bakımından, sapık amaçlarına uygun biçimde tahrif etmeleri kendilerince mümkün olduğu ve kasdettekileri manaya ihtimali bulunduğu için Kur’an’dan sadece müteşâbih olan âyetleri alırlar.Muhkem âyetlerde ise bu imkânı elde edemezler. Çünkü bu âyetler onlara karşı birer reddiye ve aleyhlerinde hüccettir. Bu sebeple Allah Teâlâ: "...fitne çıkarmak ..." yani "... kendilerine uyanları saptırmak için müteşabihlere uyarlar…" buyurmaktadır. Bunda onların şu haline işâret vardır: Onlar sapıklıklarına Kur’an’dan delil getirirler. Halbuki Kur’an onların lehine değil, aleyhlerine bir delildir."[16]
7. Bid'atçılar, Kur’an’a ve sahih hadislere zıt bile olsa kendi imamlarını taklit ederler
İbn-i Kayyim -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:
"… sonradan gelenler, ilim ehlinin yolunu tersine çevirdiler, din işlerini altüst edip Allah’ın kitabı, Rasûlü'nün sünneti ve sahâbenin sözlerini zaafa uğrattılar ve bunları taklit ettikleri kimselerin görüşlerine arz ettiler.Bu delillerden taklit ettikleri kimselerin görüşlerine uygun olanlara boyun eğerek: 'Siz de buna bağlanın', derler. Fakat taklit ettikleri kimsenin sözlerine bu delillerden bazısı muhalefet etse: 'Hasım şöyle şöyle delil getirdi', der ve o delilleri reddederek onunla Allah’a kulluk etmezler.Taklit ehlinin en faziletlileri bile Kitab ve Sünnete uyan delilleri kendi mezheplerine uydurmak için mümkün olan her hileyi yaptılar."[17]
8. Bid'atçılar,sünnete uymazlar ve çıkarttıkları bid’atlarla amel ederler.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
"Sünnetle yetinmek, bid’atlarla amel etmekten daha güzeldir."[18]
Yine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
(( إِنَّ لِكُلِّ عَمَلٍ شِرَّةً، وَلِكُلِّ شِرَّةٍ فَتْرَةٌ، فَمَنْ كَانَتْ شِرَّتُهُ إِلَى سُنَّتِي فَقَدْ أَفْلَحَ، وَمَنْ كَانَتْ فَتْرَتُهُ إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ فَقَدْ هَلَكَ.))
"Kuşkusuz her amelin, (hayır veya şerri isteme konusunda) bir canlılığı ve hırsı vardır. Her canlılığın ve gayretin de bir zaafı ve durgunluğu vardır. Kimin durgunluğu ve zaafı sünnetime uyarsa, mutlaka hidâyeti bulur.Kimin de durgunluğu ve zaafı başka bir şeye uyarsa, helak olur." [19]

Muhammed b. Sîrîn -Allah ona rahmet etsin- bid’atlardan sakındırarak şöyle demiştir:
"Bir bid’at ortaya koyup ta sünnete başvuran hiç kimse yoktur."[20]
İbn-i Receb -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Kendisine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in emrinin ulaştığı ve onu bilen her insanın yapması gereken ve onun hakkında vacib olan şudur:
İleri gelen bir âlimin görüşüne aykırı olsa dahi bu emri halka duyurup açıklamak ve onlara nasihat edip, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in emrini yerine getirmelerini emretmek."[21]
9. Bid'atçılar,Kur’an ve Sünnetle amel eden selefin yolundan gidenlere ve hadis ehline düşmandırlar.
Şeyhulislam Ebu Osman İsmail es-Sâbûnî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Bid’at ehli olan kimselerin alâmetleri, onların üzerlerinde açıkça görülür. Onların en açık belirtisi; Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hadislerini ezberleyen kimselere düşmanlık etmeleri, onları küçümsemeleri, onlara kâfir, zındık, fâsık, haşeviyye, câhil, zâhiriye ve müşebbihe adını vermeleridir. Çünkü onlar, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e dair haberlerin ilimle ilgisi olmadığına inanırlar. Onlara göre ilim, şeytanın bozuk akıllarının sonuçları ile karanlık kalplerinin vesveseleri arasında kendilerine telkin etmiş olduğu şeylerdir."[22]
İmam Şâtıbî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"... Benim tuttuğum yolu kötülemede kalplerde tiksinti uyandıracak ölçüde ileri gittiler. Ya da beni sünnet dışı bazı fırkalara nisbet etmeye kalktılar. Onların bu şâhitlikleri yazılacak ve kıyâmet günü bunun hesabı kendilerinden sorulacaktır."[23]
10. Bid'atçılar, selefin eserlerinin okunmasına tüm güçleriyle engel olmaya çalışırlar.
İnsanlara, ilimden yoksun ve faydalı olmayan bid’atçıların yazdığı kitap ve risâleleri okuturlar.Okuyanlar genelde bir şey anlamazlar, zaten istenilen de budur.Her sayfasında âyet, hadis ve selef-i salihin sözlerinden okuyana fayda sağlayan selefin yolundan gidenlerin kitaplarını, güya kendilerine tâbi olanların kafaları karışmasın diye kimseye okutmak istemezler.Gerçek şu ki, hak gelince batıl mutlaka zâil olacağından gerçek yüzleri görünecek ve peşlerinden sürükledikleri yığınları sömüremeyeceklerdir.İşte onların korkuları budur. Bu bid’atçıların yurdun her tarafına yayılmış büyük kitapçılarında selefin eserlerinin satılmadığı buna delildir. Hatta o derece ki bid'açılar, ilk müslümanların yazdığı eserler ve tüm ümmetin kabul ettiği Taberî Tefsiri veya Buhârî ve Müslim gibi hadis kitaplarını bile satmazlar. Demek ki gâyeleri ticaret değil,gerçeğin insanlara ulaşmasına engel olmaktır. Yoksa onlar, bu tür kitapları temin edip satarlardı.
11. Bid'atçılar,selefin yolundan gidenleri kötülemek için çirkin lakaplar takarak ayıplarlar.
Allah Teâlâ baskalarını alaya almamamızıi ve kötü lakaplar takmamamızı emrederek şöyle buyurmaktadır:
"Ey îmân edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler.Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. Îmândan sonra fâsıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir."[24]
Bid’atçıların hepsi bu âyeti hiçe sayarcasına birleşmişler, Kitab ve Sünnet ile amel eden insanlara kötü lakaplar takmışlardır.
Nitekim Şeyhulislam İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:
"Ehli Sünnet imamlarının ayıplanması, eğer herhangi bir ayırım yapmaksızın hadis rivâyet etmelerinden dolayı ise, onların karşısındakiler de insanların, doğruluk derecesi bilinmeyen, aksine bâtıl olduğu apaçık belli olan boş söz ve görüşleri en fazla söyleyen kimselerdir. Eğer bu ayıplama, Ehli Sünnet arasında hak ile bâtılı, sahih ile zayıfı ayırt edemeyen halk tabakasının bulunmasından dolayı ise, şu hatırdan çıkarılmamalı ki, her fırkanın tabileri arasında insanların en câhil ve en kâfir topluluklar çıkmıştır. Kaldı ki Ehli Sünnet’in halk tabakası namazlarla mescitleri imar eden, zikir ve duâlarda bulunan, Beytullah’ı hacceden, Allah yolunda cihad eden, doğruluk, emânet ve yeryüzündeki her türlü hayrın sahibi olan kimselerdir. Apaçık görüleceği üzere, Sünnet düşmanları her türlü kötülemeyi hak etmiş kişilerdir. Ehli Sünnet ise bu durumdan tamamen uzaktır.Artık bu durumda halka düşen görev Allah Teâlâ’nın sadece Ehli Sünnet’e mahsus kıldığı ve onlar dışında kimsede bulunmayan Nebevî mirasla ilgili hususlarda Ehli Sünnet’e yönelmektir."[25]
12. Bid’atçılar, tekfirde acelecidirler.
Bid’atçılar insanları tekfir etmek için hatalarını gözetlerler.
Nitekim Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onları şöyle haber vermiştir:
(( إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ رَجُلٌ قَرَأَ الْقُرْآنَ حَتَّى إِذَا رُئِيَتْ بَهْجَتُهُ عَلَيْهِ، وَكَانَ رِدْءًا لِلْإِسْلاَمِ، انْسَلَخَ مِنْهُ وَنَبَذَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ، وَسَعَى عَلَى جَارِهِ بِالسَّيْفِ وَرَمَاهُ بِالشِّرْكِ . )) [ السلسلة الصحيحة، الحديث: 3201]
"Gerçekten ben sizin için en çok şu kimseden endişe ederim: Kur’an okur, Kur’an’ın güzelliğini tam üzerinde yansıttığı ve İslâm’a yardımcı olduğu bir zamanda İslâm'dan çıkar ve onu arkasına atar, komşusuna kılıç çeker ve onu şirkle itham eder."[26]
Yine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
(( الْخَوَارِجُ كِلَابُ النَّارِ.)) [ رواه ابن ماجه وصححه الألباني ]
"Haricîler cehennem köpekleridir."[27]
Seleften Ebu Âliye -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Allah Teâlâ bize iki nimet vermiştir.Hangisi daha iyi bilemiyorum:Bizi İslâm’a hidâyet etmesi mi yoksa Hurûriyyeden (Haricîlerin bir kolu) olmamamız mı."
"Hariciler,müslümanları günahları sebebiyle ilk tekfir edenlerdir.Çıkardıkları bid’atlarla kendilerine karşı gelenleri de tekfir eder, kanlarını ve mallarını helâl sayarlar.Zaten bu tutum bid’atçıların özelliğidir, bir bid’at çıkarırlar, ona karşı gelenleri de tekfir ederler. Ehli Sünnet ve’l-Cemaat ise Kitab ve Sünnet’e tâbi olur. Allah Teâlâ ve Elçisi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e itaat, hakka ittiba ve halka merhamet ederler."[28]
Günümüzdeki bu cehennem köpeklerinin ismi, tekfircilerdir.
Aziz kardeşim! Bu seni yanıltmasın. Zirâ onların hareketleri haricîlerle aynıdır.
13. Bid'atçılar, Sünnet âlimlerini aşağılayıp karalarlar.
Sünnet âlimlerini,güncel ve siyasî meseleleri bilmemekle suçlarlar.Oysa günümüzdeki birçok fırka ve gruplar bu sünnet âlimleri sayesinde yollarına devam edebilmektedirler. Mesela onlardan biri şöyle demektedir:
"Nerde bir zayıf hadis görsem, tüylerim diken diken olur, bunu Şeyh el-Albani’ye borçluyum."
Ben bu sözün sahibinin talebesi mesabesinde olan birinden haktan başka bir şey olmayan Selefiyye’ye sövdüğünü gördüm. Düşünebiliyor musunuz hocaları selefî âlimlerin gayretleriyle akidesini düzeltmekte, talebeleri ise o şeyhlere sövmektedirler.Bu ne insafsızlıktır? Allah onları islah etsin.
14. Bid'atçıların kimlerle oturup kalktıkları, onların kimler olduklarını gösterir.
Bu bid’atçıları tanımada selefin altın bir kuralıdır. Dünyanın her köşesinde sünnet ehli kendilerini ve fikirlerini gizleyen bid’atçıları tanımada bu metodu uygulamışlardır: Şayet bir kişinin gittiği yoldan şüphedeyseniz ve size zarar vermesinden endişe ediyorsanız, o zaman bu kişinin arkadaşlık yaptığı insanlara bir bakınız. Bu yolla o kişiyi daha iyi tanıyabilirsiniz. Şayet hadis ehli selefilerle arkadaşlık yapıyorsa, bu kişinin gittiği yol doğrudur,ama değişik fikirlerde olan bid’at ehli ile arkadaşlık yapıyorsa biliniz ki, o da onlardandır.
Selefin şu sözlerini aklınızdan çıkarmayınız:
İmam Evzâî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Bid’atlarını bizden gizleyen kimse, arkadaşlarını bizden gizleyemez."[29]
Muaz b. Muaz, Yahya b. Saîd’e -Allah ikisine de rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Ya Eba Saîd! Bir kişi fikirlerini gizlese bile (bize) evlâdından, arkadaşlarından ve toplantılarından dolayı saklı kalamaz."[30]
15. Bid'atçılar, selef akidesini yanlış yorumlarla bozmaya çalışırlar.
Onlar şöyle derler:
"Bizim yaptığımız değişik bir yorumdur."
Bazen de; "güncel olayların içyüzünü idrak etmekten uzaklar" demek sûretiyle tahriflerine meşruiyet kazandırmaya çalışırlar. Selefin şu sözlerini unutmamanız gerekir:
Fudayl b. İyâd -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Allah rızası için yapılıp da Allah’ın istediği şekilde yapılmayan amelleri, Allah Teâlâ kabul etmez. Yine, Allah’ın istediği şekilde yapıp da Allah rızası için yapılmayan amelleri Allah kabul etmez. Allah Teâlâ, ancak kendi rızası gözetilerek ve Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetine uygun olarak yapılan amelleri kabul eder."
İmam Mâlik -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Bu ümmetin ilk müslümanları ne ile islah olduysa, sonu da öylece islah olur."
İbn-i Kesir -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"…kabul edilecek amel için iki şart vardır: Birincisi, kesin olarak hâlis bir biçimde Allah için olması, diğeri ise, doğru yani şeriate uygun olmasıdır. Ne zaman halis olur da doğru olmazsa (yani sünnete uygun olmazsa) kabul edilmez."[31]
16. Bid'atçılar, yönetime karşı sürekli isyana çağırırlar.
Bid’atçıların alametlerinden birisi de, yöneticiler müslüman olsalar ve İslâm ile hükmetseler bile,yönetime karşı sürekli isyana çağırmalarıdır.Nitekim bu isyanlarına İslâm ile hükmeden raşid halife Ali'ye -Allah ondan râzı olsun- isyan eden Hâricîler gibi, Emri bi’l-Ma’ruf ve Nehyi an’il-Münker yaptıklarını gerekçe gösterirler.
17. Bid’atçıların kitaplarını ve derslerini etrafa dağıtırlar.
Değerli âlim Abdulzziz b. Baz'a -Allah ona rahmet etsin-:
"Bid’atçıları öven ve tavsiye eden kimse hakkında, bid’atçılara uygulanan kuralı mı uygulamak gerekir?"
Diye sorulduğunda o şöyle cevap vermiştir:
"Hiç şübhesiz ki evet. Kim onları över ve tavsiye ederse, onlara dâvet etmiş olur. Bu kişi bid’ata çağırmıştır. Hâlimizi, Allah'a havâle ederiz."
18. Bid’atçılarda aslolan, kalabalık olmaktır.
Gruplarına çok sayıda insan çekmeye çalışırlar.Dâvet ettikleri insanların akidelerini düzeltme çabasına girmezler veya bu insanların niyetlerini araştırmazlar.Şu prensibi uygulayarak insanlara çağrı yapadırlar:
"İttifak ettiğimiz konularda beraber çalışalım, ihtilaf ettiğimiz konularda birbirimize tolerans gösterelim."
Fakat bu yanlış bir metottur. Zirâ müslümanlar ihtilaf ettikleri meselelerde Kitab ve Sünnete başvurmaları gerekir. Çünkü Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Ey îmân edenler! Allah’a itaat edin. Rasûle itaat edin (hak olarak getirdiği şeylere uyun.) Sizden olan (müslüman) idârecilere (Allah’a isyanı emretmedikçe) itaat edin. Aranızda herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, o konuda hüküm vermek için, onu Allah'(ın kitabı Kur’an)a ve elçisi (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünneti)ne götürün. Allah'(ın kitabı Kur’an)a ve elçisi (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünneti)ne götürmek; sizin için (ayrılığa düşüp görüşlerinizle hareket etmenizden) daha hayırlı, sonuç bakımından da daha güzeldir."[32]
İbn-i Kesir -Allah ona rahmet etsin- bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir:
"Allah Teâlâ'nın bu emri, insanların gerek dinin usûlüne, gerekse fürûuna dâir ihtilâfa düştükleri her hususta, Allah'ın kitabına ve sünnete dönmeleri gerektiğine delâlet etmektedir."[33]
19. Bid’atçılar, fikirlerini zayıf veya uydurma hadislerle sürekli desteklemeye çalışırlar.
Elbânî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Zayıf hadisleri delil geöstermek ve onları Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e nisbet etmek, câiz değildir.Bizde, bu gibi hadislerle amel etmek, câiz değildir. Bu, İbn-i Teymiyye ve başkaları gibi ilim ehlinden bir topluluğun görüşüdür. Uydurma ya da aslı olmayan hadislerin durumu fakihlerden bazısına gizli kalmış, onlar da bu uydurma hadislerin üzerine birtakım hükümler bina etmişlerdir. Bu hadisler, bid’atların ve işlerin sonradan uydurulanlarının özüdür."[34]
20. Bid’atçılar, hep hikâyeler anlatırlar.
Onların sohbet ve toplantılarında sürekli hikâye ve menkıbeler anlatılır. Bunlar ne doyurucudur, ne de açlığı gidericidir. Akide ve ibâdette herhangi bir faydası olmayan bu tür meclisler hakkında selef âlimleri sürekli uyarmıştır.
Nitekim Amr b. Zurâre -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Birgün ben mescitte kıssa anlatırken Abdullah b. Mes’ud -Allah ondan râzı olsun- başıma dikildi ve:
- Ey Amr! Sen sapık bir bid’at çıkardın. Yoksa sen Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashâbından daha mı doğru yoldasın?’ diye azarladı.Sonra herkesin etrafımdan dağıldığını, sonunda kimsenin yanımda kalmadığını gördüm."[35]
Sâlim -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"İbn-i Ömer -Allah ondan ve babasından râzı olsun- mescitten çıkınca şöyle dedi: ‘Beni hikâyelerinizden başka bir şey dışarı çıkarmamıştır."
İmam Mâlik -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Mescitte hikâyeler anlatılmasını sevmiyorum. Belki onlarla oturuyorsunuzdur, hiç şüphesiz bu hikâyeler bid’attır."
21. Bid’atçılar, gizli çalışırlar ve bazı şeyleri toplumdan gizlerler.
Bid’atçıların gruplarına insan toplarken herkesi dâvet ettikleri umumî toplantıları ve sonraları bazıları bu grupla âşina olunca herkesin katılamadığı dışa kapalı yapılan bazı toplantılar yaptığını duyarsınız. Bunların sapıklık üzere toplandığından şüpheniz olmasın.:
Ömer b. Abdulaziz -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Halkın geneli, uzak tutulan dînî gizli toplantılar düzenleyen bazı insanlar görürsen bil ki bunlar sapıklık üzere toplananlardır."
Bunlar, bid’atçılar hakkında toplayabildiğim bazı alamet ve vasıflarıdır.Her geçen gün yeni yeni bid’atlar icad edildiğinden dolayı, bid’atçıların alametleri, sadece yukarıda zikrettiklerimizle sınırlı değildir. Bunu da göz önünde bulundurmalısınız.
Selefin bid’atlara ve bid’atçılara karşı bazı tavır ve tutumları:
İbn-i Ömer -Allah ondan ve babasından râzı olsun- şöyle demiştir:
"İnsanlar onu güzel görseler de, her bid’at sapıklıktır."[36]
İbn-i Mes’ud -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:
"İttiba edin, bid’at çıkarmayın. Size yetecek kadar mutlaka verilmiştir. Zirâ her bid’at sapıklıktır."[37]
İmam Evzâî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Sünnetin yolunda sabırlı ol ve senden öncekilerin durduğu yerde sen de dur. Onların konuştuğu yerde sen de konuş ve onların uzaklaştığı şeylerden sen de uzaklaş. Selef-i sâlihin yoluna uy, onlara yeten sana da yeter."[38]
İmam Şâfiî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştr:
"Ben, hadis ashâbından bir adamı gördüğüm zaman, sanki Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ashâbından birisini görmüş gibi oluyorum.Ne zaman bid'at ehlinden birisini görsem munâfiklardan birisini görüyor gibi olurum."[39]
Süfyân es-Sevrî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Bir kimse herhangi bir bid'atı işitirse, o işlenen bid'atı gittiği yerlerde anlatmasın, o bid'atı gittiği yerlerdeki kimselerin gönüllerine aktarmasın."[40]
İmam Nevevî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Dünyada nerede bir bid’atçı varsa, o mutlaka hadis ehline kin besler. Kişi bid’ata saplanınca, hadisin tadı onun kalbinden çıkar."[41]
Sözlerimizi, İmam Zehebî'nin -Allah ona rahmet etsin- şu veciz sözleriyle bitirelim:
"Allahım! Kalplerimizi, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in temiz sünnetiyle ihya et. Bizi muvaffak kılmak için yardımını gönder. Bir an bile olsa bizi nefislerine güvenenlerden eyleme. Bizi sırat-ı mustakime ilet, bizi çirkin amellerin ve bid’atların açık ve gizli olanından uzak tut." Allahumme âmin
Salât ve selâm, Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ve onun âile halkının üzerine olsun.
Ve duâmızın sonu âlemlerin Rabbine hamdolsun...
[1] Nesâî; hadis no:1560. Elbânî, "Sahîh-i Sünen-i Nesâî; hadis no:1578.
[2] Taberânî rivâyet etmiştir. Hadis, hasendir.Elbânî de "Sahîhu't-Terğîb ve't-Terhîb"de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.
[3] Bkz: el-Lâlikâî; 1185.
[4] Bkz: el-İ'tisâm
[5] Bkz: el-Muvâfakât
[6] Bknz: Berbehârî; "Şerh’us-Sünneh"
[7] Bknz: "Risâletu's-Selefiyye; "Akaid Risâleleri" olarak Türkçe basılmıştır
[8] Haşr Sûresi:14
[9] En'am Sûresi:159
[10] Bkz: İmam Şâtıbî; "el-İ'tisâm"
[11] Elbânî; "Sifetu Salâti'n-Nebî"de İbn-i Receb’ten nakletmiştir.
[12] Bkz: İmam Şâtıbî; "el-İ'tisâm"
[13] Bkz: İmam Şâtıbî; "el-İ'tisâm"
[14] Âl-i İmran Sûresi:7
[15] Buhârî ve Müslim
[16] Bknz: İbn-i Kesir Tefsiri Muhtasarı.
[17] Bknz: İbn Kayyim el-Cevziyye; "Taklid Risâlesi [İ’lâmu’l-Muvakkiîn’den çıkarılarak müstakil basılan bir risâle]".
[18] Bknz: Sahih mevkuf hadistir. Bu hadisi Münzirî Tergib’te kaydeder. Elbânî “sahih mevkuftur” der.
[19] İmam Ahmed, İbn-i Hibban ve Ebu Nuaym Hilye’de tahric etmiştir.Hadisin isnadı sahihtir.
[20] Bknz: Muslim, Mukaddime.
[21] Bknz: Elbânî; "Sıfetu Salâti'n-Nebî".
[22] Bknz: Elbânî; "Akidetu’s- Selef ve Ashâb’il-Hadis.".
[23] Bkz: İmam Şâtıbî; "el-İ'tisâm"
[24] Hucurât Sûresi: 11
[25] Bkz: "İbn-i Teymiyye Külliyâtı" c: 4, s: 89.
[26] Bknz: Elbânî; "Silsiletu'l-Ehâdîsi's-Sahiha"; hadis no: 3201.
[27] Bknz: İbn-i Mâce.Mukaddime, hadis no: 173. Elbânî; "Sahih-u İb-i Mâce"’de “hadis sahihtir” demiştir.
[28] Bkz: "İbn-i Teymiyye Külliyâtı" c: 3, s: 235.
[29] Bkz: "el-İbâne"; c: 2, s: 476
[30] Bkz: "el-İbâne"; c: 2, s: 437
[31] Bkz: "İbn-i Kesir Tefsiri"; c: 1, s: 231
[32] Nisâ Sûresi: 59
[33] Bknz: İbn-i Kesir Tefsiri
[34] Bknz: Haccetu'n-Nebî’den naklen el-Halebî "Yöntem Bağlamında Bid’atlar" adlı kitabından.
[35] Taberânî rivâyet etmiş, Elbânî de "Hadis, sahih liğayrihi" demiştir.
[36] Bknz: el-Lâlikâî ve İbn-i Batta, sahih bir senedle rivâyet etmişlerdir.
[37] Bknz: Ebu Hayseme, el-İlm, sahih bir senedle rivâyet etmiştir.
[38] Bknz: el-Lâlikâî, sahih bir senedle rivâyet etmiştir.
[39] Bknz: Kadi Iyâd, "eş-Şifâ".
[40] Bknz: Beğavî, "Şerhu's-Sünneh"
[41] Bknz: İmam Nevevî; "Tezkire"

Yalanın Zararları

Yalanın Zararları
İbn Kayyım el-Cevziyye
Terceme: Muhammed Şahin

Yalandan mutlaka kaçın! Çünkü yalan; bilinen şeyler hakkındaki tasavvur ve düşünceni ifsad eder.Buna ilâve olarak; bu bilinen şeylerin insanlara karşı şeklini de ifsad eder. Çünkü yalan; olmayan bir şeyi mevcut, mevcut olan bir şeyi yok, bâtılı hak, hakkı bâtıl olarak, hayrı şer ve şerri de hayır olarak gösterir. Dolayısıyla yalan, bir cezâ olarak, sahibinin düşünce ve ilmini ifsad eder.
Üstelik bu yalan, aldatılıp kendisine bağlanılan karşıdaki insanın nefsinde şahsında tasavvur eder. Dolayısıyla onun düşünce ve ilmini ifsad eder.
Yalancı kimsenin nefsi, mevcut olan hakikatten yüz çevirmiş, yokluğa doğru gitmiş ve bâtıldan etkilenmiştir.Yalancının tasavvur etme gücü ve irâdeye bağlı her fiilin kökü olan ilim gücü ifsada uğradığı zaman, bu fiilleri de ifsada uğrar. Bu defa yalanın hükmü onlara sirâyet ediverir ve tıpkı yalanın kökü ve çıkış yerinin dil olduğu gibi, kişinin her yerinde bu yalan ortaya çıkmaya başlar.Artık bu durumda dilinden ve amellerinden hiçbir fayda görmez.Bunun içindir ki yalan, her kötülüğün temelidir.
Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:
(( وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ.)) [ رواه البخاري ومسلم أبو داود والترمذي لألفاظ مختلفة ]
"Şüphesiz yalan (sahibini) günahlara (dosdoğru yoldan sapmaya) götürür. Günahlar da (sahibini) ateşe (cehenneme) götürür (iletir)."[1]
İmam Mâlik'in rivâyet ettiği hadisin lafzı ise şöyledir:
إِنَّ عَبْدَ اللهِ بْنَ مَسْعُودٍ تكَانَ يَقُولُ: (( عَلَيْكُمْ بِالصِّدْقِ، فَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ، وَالْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِيَّاكُمْ وَالْكَذِبَ، فَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ، وَالْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ. أَلَا تَرَى أَنَّهُ يُقَالُ: صَدَقَ وَبَرَّ، وَكَذَبَ وَفَجَرَ.)) [ رواه مالك ]
Abdullah b. Mes'ud -Allah ondan râzı olsun- şöyle derdi:
"(Söz ve fiillerinizde) doğru olun (doğruluktan ayrılmayın). Çünkü doğruluk, (sahibini) iyiliğe götürür. İyilik de (sahibini) cennete götürür.Yalandan kaçının. Çünkü yalan, yalan (sahibini) günahlara (dosdoğru yoldan sapmaya) götürür. Günahlar da (sahibini) ateşe (cehenneme) götürür.(Doğru sözlü kimse için): Doğru söyleyerek iyilik kazandı (işledi), (yalancı kimse için de): Yalan söyleyerek dosdoğru yoldan saptı (günah işledi), denildiğini bilmez misin?"[2]
Yalan, ilk olarak insanın nefsinden diline sirâyet eder ve onu ifsad eder. Daha sonra vücudun diğer azalarına sirâyet ederek o azaların bütün amellerini ifsad eder. Tıpkı dile sirâyet etmesiyle sözlerini ifsad etmesi gibi.Artık yalan; kişinin sözlerine, amellerine ve hâlininin geneline hâkim olur, fesadı onda sağlam hâle getirir. Eğer Allah Teâlâ bu kimseye, içerisindeki yerleşmiş yalan maddesini çıkartıp atacak doğruluk ilacını nasip etmezse, o takdirde bu yalan hastalığı bu kimsede kökleşecektir.
İşte bunun içindir ki kalp amellerinin hepsinin temeli, doğruluk olmuştur.
Bu amellerin zıtları olan riyâ/gösteriş, kendini beğenmişlik, kibir, övünme, büyüklenme, tepeden bakma, acziyet, tembellik, erinmek ve buna benzer diğer özelliklere gelirsek; bunların temeli de yalan olmuştur.
Dolayısıyla görünen veya görünmeyen (zâhirî veyâ bâtınî) her salih amelin kaynağı, doğruluktur. Görünen veya görünmeyen (zâhirî veyâ bâtınî) her bozuk (fâsid) amelin kaynağı da, yalan olmuştur.
Allah Teâlâ yalancıyı, maslahatlarından ve menfaatlerinden uzak tutarak cezalandırmakta, doğru sözlü olanı ise, hem dünya, hem de âhiret maslahatlarını düzeltebilmesine yardımcı olarak mükâfatlandırmaktadır. Nitekim kişinin dünya ve âhiret maslahatlarının düzelmesi doğruluk sebebiyle olurken, dünya ve âhiret maslahatlarının bozulması ve zarar uğraması da, yalan sebebiyle olmaktadır.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Ey îmân edenler! Allah'tan korkun ve (her işlerinde) doğru olanlarla beraber olun."[3]
Allah Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:
"Allah buyurdu ki: Bu, doğru söyleyenlerin doğruluklarının fayda verdiği gündür. Onlara, altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah, onlardan râzı olmuş, onlar da O'ndan râzı/hoşnut olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş, budur."[4]
Allah Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:
"Onların vazifesi itaat etmek ve güzel söz söylemektir.Bunun için iş ciddileşince, (îmân ve amelde) Allah'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu."[5]
Allah Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:
"Bedevilerden özür bahane edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Rasûlüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara (dünyada öldürülmek, âhirette de cehennem ateşiyle) acıklı bir azap isabet edecektir." [6]
[1] Buhârî, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizî farklı lafızlarla rivâyet etmişlerdir.
[2] İmam Mâlik; "Muvattâ; hadis no: 1814. Dâru'n-Nefâis baskısı.
[3] Tevbe Sûresi: 119.
[4] Mâide Sûresi: 119.
[5] Muhammed Sûresi: 21.
[6] Tevbe Sûresi: 90.