Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Neşidler

Neşidler: Okuyan: Ebu Ali / Sözler: Ebu Muaz

Ders Programı (Yeni Program)

* Çarşamba Akşamları Saat: 20:30 Ankara Daru's-Sunne Mescid'inde Bizden Olmayanlar Şerhi

* Cumartesi Akşamları Saat: 20:30 Riyâzu's-Sâlihîn Şerhi
* Pazar Saat: 17:00 ile 22:00 arası Ankara Daru's-Sunne Mescid'inde Kıraat, Tecvid, Arapça ve "Sahih Tefsir" dersi


24 Ağustos 2015 Pazartesi

Nebevî Sünnet Karşısında Hadis İnkarcıları ile Re'y Ehlinin Ortak Konumu


Re'y ve kıyas hakkında Muaz radiyallahu anh'ın "Kitap ve sünnette hüküm bulamadığım konuda re'yimle (görüşümle) içtihat ederim" dediği ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in de bunu onayladığına dair meşhur olan bâtıl bir hadis delil getirilmektedir. Bu rivayet gerek metin olarak ve gerekse isnad olarak münkerdir.
Buhârî, İbn Hazm, Ebû Alî el-Cubbâî, Zehebî, İbnu'l-Cevzî ve daha birçok alimler bu hadisi reddetmişlerdir. el-Elbânî de ed-Daife'de gerek isnad olarak ve gerek metin olarak münker oluşunu açıklamış, Ali b. Hasen el-Halebî "el-İynâs" adını verdiği bir risalede bu konuyu genişçe ele alarak sözkonusu rivayetin sahih olmadığını ayrıntılarıyla açıklamıştır. Burada kısaca şunları nakledebiliriz:
İmam Buhârî rahimehullah Tarihu'l-Kebir'de ve Tarihu'l-Evsat'ta bu rivayet hakkında şöyle der: "(Râvilerinden) Hâris (b. Amr) sadece bu hadis ile biliniyor, sahih değildir."
İbn Hazm rahimehullah şöyle der: "Senedindeki düşüklükten dolayı Muaz hadisini delil getirmek helâl değildir. Zira Hâris b. Amr tariki dışında bir rivayet yolundan gelmemiştir. Haris ise kimse tarafından tanınmayan meçhul bir ravidir. Ayrıca o (Haris b. Amr) bu hadisi kim oldukları bilinmeyen Humus'lu bir topluluktan rivayet etmiştir... Bu rivayet sahabe devrinde bilinmediği gibi, hiçbir sahabi tarafından rivayet edilmeyen, tabiîn devrinde de bilinmeyen bir sözdür."
Ebû Ali el-Cubbâî, Muaz hadisini zayıf bulmuştur.
İmam Tirmizi rahimehullah: "Bu hadisi sadece bu vecihten biliyoruz. İsnadı muttasıl (kesintisiz) değildir" demiştir.
İmam Zehebî, Siyeru A'lami'n-Nubela'da, İmamu'l-Harameyn el-Cuveyni'nin hal tercemesini zikrederken şöyle demiştir: "Bu İmam (el-Cuveynî) fevkalade zekâsına, mezhebinin usûl ve fürû'undaki imamlığına ve münazaradaki kuvvetine rağmen hadîs ilmini metin ve isnad olarak gerektiği şekliyle bilmezdi. Kitabu'l-Burhan'da kıyas konusunda Muaz hadisini delil gösteriyor ve "Bu hadis, sahih kitaplarda mevcuttur ve sıhhatinde ittifak edilmiştir" diyor! Bu hadis nereden sahih oluyormuş?!! O, el-Haris b. Amr isimli meçhul bir râvî'den gelmektedir. O da bunu kim oldukları bilinmeyen bir grup Humus'ludan nakletmektedir"
Her ne kadar bazı fıkıh ehlinin "telakki bi'l-kabul görmüştür" iddiasıyla bu hadisin sahih olduğunu iddia ettikleri vaki olmuşsa da, telakki bi'l-kabul meselesi, rivayetlerin sıhhat değerlendirmesinde geçerli bir metod değildir. Rivayetler, hadis ehlinin usulü ile değerlendirmeye tâbî tutulur. Mezkur rivayetin isnadındaki şiddetli zayıflık ortadadır. Aşağıda metin olarak da din usulüne aykırılığını açıklayacağım. Kaldı ki, isimleri sayılan ve burada saymadığımız birçok âlim bu rivayeti reddetmişken, telakki bi'l-kabul iddiası da bâtıldır.
Metin olarak münkerliğine gelince, söz konusu rivayetin baş tarafında Muaz radıyallahu anh'ın bir meseleyle karşılaştığı zaman Kur'an'a bakacağı, Kur'ân'da bulamazsa Sünnet'e bakacağı... şeklinde ifadeler yer almıştır. Böyle bir metod ise bâtıldır. Zira Kur'an ve sünnete birlikte bakılması zorunludur. Şayet böyle yapılmazsa, mesela; kişi kan ile ilgili bir meselede Kur'an'a baktığında bütün kanların haram kılındığını görür. Hükmü Kur'ân'da bulduğu için de artık sünnete müracaat etmesi gerekmediğini düşünür. Halbuki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Bize kanlardan iki şey ve ölülerden iki şey helal kılındı. Kanlar; karaciğer ve dalak, ölüler ise balık ve çekirgedir" buyurmuştur. Bu konuda bir çok örnekler zikredilebilir. Mesela her namaz için ayrıca abdest gerekip gerekmediği hususunda Kur'an'a bakan kişi, Maide 6. ayetinde "namaza kalktığınız zaman..." ifadesini gördüğünde abdesti olsa dahi, her namaz için ayrıca bir abdest alması gerektiği hükmünü bulmuş olur ve artık sünnete müracaat etmesi gerekmediğini düşünebilir. Halbuki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinde, kişi abdestli olduğu sürece birçok namazı kılabileceği hükmü gelmiştir. Dolayısıyle sünnete müracaat etmeden yalnız Kur'an'da bulduğu hükümlerle hükmeden kişi Allah'ın indirdiğinden başkası ile hükmetmiş olur. Yahut da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmettiğini iddia ederek küfre sapmış olur.
Allah'ın indirdiğinden başkası ile hükmedenler; yani sünnetten yüz çevirmek ve böylece Kur'ân'ı beyan edicisinden ayırmak suretiyle "sadece Kur'ân" diyenler ile vahyin nasları ile yetinmeyip, re'y ve kıyasla da hüküm îcâd edenler, Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibi:
Zâlimler,
Fâsıklar,
Ya da kâfirlerin ta kendileridirler...
 

20 Ağustos 2015 Perşembe

Daru's-Sunne'den Yeni Kitap: Tasavvufun Hakîkati

Tasavvufun Hakîkati
Ciltli, şamua kağıt, 2 renk baskı, 600 sf.
Fiyatı: 20 Tl.
 

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Siz Onları Görseydiniz


Alkame b. Mersed rahimehullah dedi ki: “İnsanlar içinde hüznü Hasen el-Basrî'den daha fazla kimse görmedik. Biz onu sanki yeni bir musibet içindeymiş gibi görürdük. (Hasen el-Basrî) Şöyle dedi:
“Biz gülüyoruz, lakin belki de Allah bizim amellerimize muttali olup: “Sizden hiç bir şey kabul etmiyorum” diyor olabilir. Yazık sana ey Âdemoğlu! Senin Allah ile harp etmeye gücün yeter mi? Kim Allah’a isyan ederse O’na harp açmış olur. Ben Bedir ashabından yetmiş kişiye yetiştim. Çoğunun elbiseleri yünden idi. Şayet siz onları görseydiniz
“Mecnunlar (cinliler/deliler) derdiniz. Şayet onlar sizin hayırlılarınızı görselerdi elbette:
“Bunlar nasipsiz kimseler” derlerdi. Şayet sizin şerlilerinizi görselerdi:
“Bunlar hesap gününe iman etmiyorlar” derlerdi. Ben dünyanın kendilerine ayakları altındaki topraktan daha değersiz geldiği kimseleri gördüm. Onlardan biri yanında o günlük yiyeceği dışında bir şey bulunmadan akşamlıyor ve:
“Bunun hepsini karnıma doldurmayacağım, bilakis bir kısmını Allah Azze ve Celle için ayıracağım” diyor, kendisi sadaka verilmeye daha muhtaç olduğu halde onu sadaka veriyordu.”

Sahih maktu. Ebû Nuaym Hilye (2/134)

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Rasûlullah'a uymakla âlimlerin görüşlerini reddetmek arasındaki fark:

Rasûlullah'a gerektiği şekilde uymak hiçbir kimsenin sözünü, görüşünü O'nun getirdikleri önüne almamandır. Ya, önce hadisin sahihliğine bakar­sın. Hadis sahihse ikinci olarak manasını incelersin. Her ikisi de doğru olun­ca, doğu ile batı arasında bulunan herkes sana karşı olsa da hadisten vazgeç­mezsin.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah'tan getirdiği şeyin tam karşısında olan bir hu­susta ümmetin ittifak etmesinden Allah'a sığınırız. Fakat, âlimler arasında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’inkine uymayan bazı görüşler ileri sürenler olabilir. Eğer sen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in o hadisiyle amel eden bir kimseyi tanımıyorsan, bilgisizliğin nedeniyle o kimsenin sözünü Allah ve Rasûlüne karşı hüccet edinme. Doğrudan naslara git.
Nassı küçük görme. Bilmelisin ki nassa uygun olan şeyi muhakkak biri söylemiştir, ama o sana ulaşmamıştır.
Nasları bilmek, dinin korunmasında, zabtında âlimlerin mertebelerini korumak, onlarla dost olup onlara saygı ve emanet ve ictihadlarına inanmakla mümkündür. Çünkü onlar bir ecir, iki ecir ve bağışlanma dairesi etrafından dönmektedirler.
Ancak bu, o senden daha iyi biliyor en­dişesiyle nassları bir kenara atmayı ve herhangi bir âlimin görüşünü nasslara tercih etmeyi gerektirmez. Senden daha iyi biliyor endişesiyle nassları bı­rakır, âlimin görüşünü alırsan nassları senden daha iyi bilen âlimin çıkardı­ğı hükümler senin bulduklarına uygun olmamalı mıydı?
Her nedense âlimlerin görüşlerini nasslara vuran, nasslarla görüşlerin durumunu ölçen, nassa karşı çıkan görüş bulunca da o görüşten vazgeçmeyen yani âlimin gö­rüşünü heder edeceğine nassı heder eden insanlar olmuştur.
Bunlara göre insanlar âlimlerin görüşlerine uymakla emrolunmuştur! Âlimlerin gerçek takipçisi de onlara tamamen uyan hiç karşı gelmeyendir. Kısacası, elde mu­halif bir nass bulunduğunda onların görüşlerine karşı çıkmak, nassların kendi görüşlerine tercih edileceğini ifade ettikleri küllî kaidelerde, onlara karşı çıkmaktan daha kolaydır.
Burada, âlimin her dediğini taklit edenle, âlimin anlayışından ve ilminin ziyasından yardım alan kişi arasındaki fark ortaya çıkıyor.
Taklitçi kimse, âlimin görüşünü araştırmadan, Katap'tan ve sünnetten deliline bakmadan alıp, boynuna geçirilen bir iple âlimi takip eden, onun her dediğine uyan kimse gibidir. Mukallid denmesinin nedeni iş­te budur.
Fakat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşmak için âlimin anlayış ve ilim nuruyla aydınlanarak ondan faydalanmak böyle değil­dir. Çünkü bu kimse, âlimlerin delillerini ilk delile götüren bir vasıta olarak bilerek delile ulaşınca da, başka delillerle istidlal yapmaz. Bu, kıbleyi bulmak içjn yıldıza bakan kişiye benzer. Kıblesini kesinlikle bilince, yıldıza bak­manın bir anlamı kalmaz. İmam Şafîi der ki: "Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetini bulan kimsenin herhangi bir kimsenin görüşünden dolayı onu bırakamayacağın­da, insanlar icma etmişlerdir.”

Allah için sevmekle, Allah'la beraber başka şeyleri sevmek ara­sındaki fark:

Bilinmesi gereken en önemli fark budur. İkisi arasındaki far­kı her insan muhakkak bilmelidir. Allah için sevmek imanın kemâlinden olur. Allah yanında başka şeyleri de sevmekse şirkin kendisidir.
Aralarındaki fark şudur:
Allah için seven kişi, sevgisinde Allah sevgisine uymaktadır. Allah sevgisi kulun kalbinde yerleşince, bu sevgi Allah'ın sevdiği şeyleri sev­meyi de zorunlu kılar. Dolayısıyla kişi Rabbinin dostunun sevdiğini sevince bu sevgisi Allah için olmuş olur. Allah'ın Rasûllerini, meleklerini, dostlarını Allah sevdiği için sevmek böyledir. Yine Allah'ın öfkelendiği şeylere öfkelen­mek de böyledir.
Allah için sevmenin ve öfkelenmenin alâmeti Allah'ın öfke­lendiği şeye olan öfkesi, kendisine ihsanından, hizmetinden ve ihtiyaçlarını gidermesinden dolayı sevgiye dönüşmemesidir.
Ayrıca Allah'ın sevdiği şeye karşı olan sevgisi de, o kimseden hoşuna gitmeyen bir karşılık gördüğünde bilerek veya bilmeyerek, Allah'a itaat kastıyla veya tevil ederek, içtihat ede­rek, haksızlık yaparak kendisine kötülüğü geldiğinde, öfkeye dönüşmemesi de Allah için öfkelenmenin alâmetidir.
O halde din şu dört esas etrafında dönmektedir: Sevmek, öfkelenmek. Sevmek ameli, öfkelenmek ise terki ge­rektirir.
Bu anlamda, sevgisi öfkesi, ameli ve terki Allah için olan kimsenin imanı olgunlaşmıştır. Öyle ki bu kul sevince Allah da sever, öfkelenince Al­lah da öfkelenir. Amel işleyince Allah için işler, bir şeyden uzaklaşınca da Al­lah için ondan uzaklaşır. Bu dört esas ne ölçüde noksanlaşırsa o ölçüde iman ve dini de noksanlaşır.
Bu anlattıklarımız Allah'ın yanında başka şey­leri sevmekten farklıdır. Bunun iki kısmı vardır. Ya tevhidin aslına yönelik olur ki bu şirktir. Yahut da İhlasın kemaline, Allah sevgisine yönelik olur ki bu kişiyi dinden çıkarmaz.
Birinci kısım sevgi, müşrikleri putlarından, ilahlarından dolayı sev­mektir. Bu hususta Yüce Allah: "İnsanlardan kimi Allah'tan başka eşler tu­tar, Allah'ı sever gibi onları severler" (Bakara 165) buyurmuştur. Ayette anlatılan müş­rikler, Allah'ı sevdikleri gibi Allah'la beraber kendi putlarını, ilahlarını da sevmektedirler.
Bu tür sevgiler; tanrılar edinmek ve peşinden korku, ümit, kulluk ve dua gelen dostluktur. Yine bu tür sevgiler Allah'ın asla affetmeye­ceği sırf şirktir. Allah'a ortak koşulan bu eşlere düşmanlık besleyip, hem bunlara hem de Allah'a eşler koşanlara öfkelenip onlarla harb etmedikçe, kızışmadıkça iman asla tamamlanmaz.
Yüce Allah bütün Rasûllerini, bütün kitaplarını bu müşrikler için göndermiş; şirk sevgisinde olanlara cehenne­mi, bunlarla harb edenlere, Allah'ın rızası için bu konuda onlara düşmanlık besleyen mü'minlere ise cenneti yaratmıştır. O halde arştan başlayarak yere kadar ikisi arasında herhangi bir şeye ibadet eden herkes, Allah'ın dışında bir ilah, bir dost edinmiş olmakta, bütün bunları ma'bud edinerek Allah'a şirk koşmuş bulunmaktadır. Bu tür ma'budlardan en kısa zamanda kurtul­mak gerekir.
İkinci kısım sevgi, Allah'ın nefislere hoş gösterdiği kadınları, çocukları, altını, gümüşü, cevâd atları, hayvanları ve tarlaları sevmektir ki, bu sevgi, karnı aç kimsenin, yemeği, susuz kimsenin de suyu sevmesi gibi arzulama cinsinden bir sevgidir.
Bu sevgi üç kısmıdır. Eğer kul bununla, Allah'a ulaş­mayı, rıza ve taatinde destek olup mükâfatım almayı arzulayarak seviyorsa bu, Allah'a olan sevgi kısmındadır. Bununla Allah'a ulaşır, bunlardan fayda­lanma hazzını duyar. Dünyada kadınlardan ve güzel kokulardan insana sevdirilen en güzel sevgiler böyle sevgilerdir.
İnsanın bu iki şeye sevgi gös­termesi, Allah'ı sevmesine, vahyi tebliğ etmesine ve emrine uymasına yar­dımcıdır.
Yok eğer bu sevgi, tabiatına, heva ve isteğine uygun olarak gerçekleşi­yor, ayrıca bunları Allah'ın sevdiği ve razı olduğu şeylere tercih etmeden sırf tabî meyil suretiyle seviyorsa bu mubahlar kısmındandır. Sevgisinden dolayı cezalandırılmaz, ama Allah'a ve O'nun sevdiği şeylere olan sevgisi noksanla­şır.
Yok eğer sevdiği şey, onun amacım, muradını oluşturuyor, elde etmek, kazanmak için gayretini sarf ediyor ve bunu da, Allah'ın sevdiği, razı olduğu şeye tercih ediyorsa, bu kimse, nefsine haksızlık etmiş, hevasına uymuştur.
O halde birinci kısım sevgi, imanda ileri olanların sevgisi, ikinci kısım sevgi, imanda orta yolu takib edenlerin sevgisi; üçüncü kısım sevgi ise zâlimlerin sevgisidir.
Allah için sevmekle, Allah ile beraber başka şeyleri sevmek arasındaki ortak ve farklı noktaları iyi düşün. Çünkü emmâre nefisle mutmain nefsin birbirleriyle harb ettiği yer burasıdır. Hidayete eren, ancak Allah'ın hidayet verdiği kimsedir.

Nasihatle gıybet arasındaki fark:

Nasihat, Müslüman bir kimseyi bid'attan, fitnelerden, karışıklıklardan korumayı amaçlar. Konuşmaların­da, muamele ve ilişkilerinde sana danışırsa ona bildiğin şeyleri söylemen nasihattir. Kendisine dünürcü gelen Muaviye ve Ebû Cehm hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile müşavere yapan Fatıma bt. Kays'a Rasûllullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Muaviye'ye gelince, o seni doyuramaz. Ebû Cehm'in de omuzundan deynek düşmez" demiştir. Bir sahabe Rasûlullah'la sefere çıkan ashab'tan birine; "Kavminin yurtlanandan uzaklaşınca, onu koru" demiştir.
Gıybet, Allah, Rasûlü ve müslüman kulları için nasihat edasıyla yapılır­sa, her çeşit güzellikleriyle Allah'a yaklaştıran şey olur.
Yok, eğer, kardeşini kötülemek kişiliğini bozmak, etiyle eğlenmek ve insanların gözünden düşür­mek için onu ayıplamak şeklinde olursa bu, müşkil bir dert olur. Ateşin odu­nu yediği gibi, güzel amelleri yiyen ateş olur.

Nasihat ile serzenişte bulunmak arasındaki fark:
Nasihat, öğüt verdiğin kimseye, merhamet ederek, acıyarak ve ona farklı davranarak ih­sanda bulunmandır. Yani nasihat, merhamet ve naziklikten doğan mahza ihsandır. Nasihat eden kişinin amacı, Allah'ın rızasını, rahmetini çekmek; Allah'ın kullarına ihsanda bulunmaktır. Bu amaçta olan kişi, son derece lütufkâr olur. Öğüt verdiği kimsenin ezasına, kınamasına tahammül eder. Ona olan muamelesi, maharetli, şefkatli doktorun hastasına olan muamele­si gibidir. Doktor, hastasının kötü ahlakına, geçimsizliğine ve nefretine ta­hammül eder; ilacı ona içirmek için bütün yolları dener. Nasihat veren kişi­nin durumu da böyledir.
Serzenişte bulunan kimse ise, içindeki kinini kusan, ihanet eden ve onu nasihat suretiyle kınayıp, ona serzenişte bulunana: "Ey şunu şunu yapmış adam. Ey ihaneti, kötülüğü hak etmiş adam" diyerek şefkatli ve öğüt veren konumunda bulunan kimsedir.
Serzenişte bulunan kimsenin özelliği şudur: Kendisini seven, kendisinin yaptığı gibi yapan yahut kendisi gibi kötülük iş­leyen bir adam gördüğünde ona karşı çıkmaz, hiçbir şey demez. Birçok maze­retlerle arkaya çıkar. Üzerine biraz varılınca da: "O, nasıl oluyor da günah­sız oluyor? İnsan hata işleyebilir. Ama güzel amelleri, kötü amellerinden da­ha çoktur. Ayrıca Allah, çok bağışlayandır, acıyandır da.,." der.
Bu ne tuhaf şey ki, öfkelendiği kimseye karşı değil de, sevdiği kimseye karşı böyle diyebi­liyor?! Öğüt vermek suretiyle serzenişte bulunmanın hazzıyla afv ve mağfi­ret ummanın hazzı nasıl bir oluyor ve de çeşit çeşit mazeretler ileri sürmek nasıl mümkün olabiliyor?
Nasihat verenle serzenişte bulunan kimse arasındaki farktan biri de şu­dur: Nasihat veren, nasihatini kabul etmediğinde sana düşman olmaz. "İs­ter kabul et ister kabul etme, Allah katında ben mükâfatımı aldım" der, o kimsenin arkasından dua eder ve de insanlar arasında nasihatte bulunduğu kişinin hiç kusurlarından bahsetmez. Serzenişte bulunan kimse ise bunun tam tersidir.

Korku ile kibir arasındaki fark:

Korku, Allah'ın azametiyle, sevgi­siyle, iclaliyle kalbin dolmasının belirtisidir. Bunlarla kalp dolunca içeri nur girer, kalbe sekînet iner. Heybet nidasını çıkarır. Yüzünü halavet ve korku sarar. Kalpte toplanan bu şeylerle sevgi, korku oluşur. Dolayısıyla kalpler ona karşı süslenir, gözler ona yönelir, kalpler onunla ünsiyet kurar. Artık ko­nuşması nur, girişi nur, çıkışı nur ve ameli nur olur. Susunca, vakar onu yü­celtir. Konuşunca da kalpler kulaklar ona yönelir.
Kibir ise cehalet ve zulümle dolmuş; kalpte, kendini beğenmenin, asiliğin görülmesidir. Kulluk, ondan ayrılır. Gazabı hak eder. İnsanlara ha­kir gözle bakar. Toplum içinde yalnız yürür. Onlarla olan ilişkisi, başkalarını kendisine tercih etmesi yerine, kendini onlardan üstün görmek şeklindedir. Onda insaf yoktur. İçinde büyüklük duyar. Karşılaştığı kimseye ilk selam veren kişi olmaz. Verilen selamı aldığında da, karşısındaki şahsa çok inamda bulunduğu inancındadır. Onlara yüzünü döndürmez. Ahlakı, insanlara hoş gelmez.
Kimsenin kendinde hakkı olduğunu bilmez. İnsanlar üzerinde hakları olduğu görüşündedir. İnsanların kendinden üstün olduğu görüşün­de değildir. Kendi onlardan üstün olduğuna inanır. Bu haliyle cimri, Al­lah'tan ancak daha da uzaklaşır; insanlar karşısında küçülerek öfkelerini çeker.
Korunma (Sıyanet) ile Kibirlenme arasındaki fark:
Kendini koruyan kimse, pahalı, bembeyaz bir elbise giyen kimseye benzer. Bu kişi, elbisesiyle kralların sarayına ve daha başka yerlere gidebilir. Lekeden, tozdan, kirden ve beyazlığını temizliğini bozacak her türlü pisliklerden onu korur.
İzzet sa­hibi kimselerin, elbiselerinin kirlenmemesine, leke ve pisliklerin üzerine bu­laşmamasına oldukça itina gösterdiklerini görmek mümkündür. Elbisesine leke bulaşınca derhal onu temizler, yok eder, leke izini kaybettirir.
Kalbini ve dinini koruyan kimse de aynen böyledir. Elbisesini, kir ve lekelerden ko­ruduğu gibi kalbi de korur. Kalpte bulunan lekeler beyaz temiz elbisede bulunan çirkin lekelere nazaran daha çok olmasına karşın, kalp lekeleri üze­rinde örtü olduğundan fark edilmez.
Kirli sandığı şeylerden kaçar. İnsanlar­dan korunur. Dericilerin, kasapların ve aşçıların elbiselerine bulaşan şeyle­rin kalbinde leke takmaması için insanlara karışmamaya çalışır.
Kendini büyük gören bundan biraz farklıdır. Sakınma ve uzak durma hususunda her ne kadar sıyanet (korunma) sahibine benzese de bu, kibriyle insanların omuzlarına çıkıp onları ayakları altına almayı arzular. İşte sıyanet rengi, işte kibir rengi.

İhtiyatlı davranmakla korkaklık arasındaki fark:
İhtiyatlı kişi, bir şey üzerinde iradesini, beceri ve aklını yoğunlaştıran, durumları teker te­ker ölçen ve bu işlerden her birine karşı uygun şeyler hazırlayan kimsedir. Hazm (ihtiyat) kelimesi, kuvvet ve toplamak manalarına gelir. Arap dilinde (hazmetü'l-hatab) denir. Yani odun toplamak. Hâzimü’r-re’y ise çeşitli görüş­leri toplamış; bunlardan iki hayırdan en hayırlısını, iki şerliden de en şerlisi­ni öğrenmiş; geri durulması gereken yerde de korkaklığından güçsüzlüğün­den değil de aklı ve görüşü nedeniyle geri durmuş kimsedir.
Şair de şöyle demiştir:
Kararında yetersiz kişi eline geçen firsatı kaçırmıştır.
Öyle ki yapama­dığı bir iş olunca kaderden yakınır" 

Cömertlikle israf arasındaki fark:

Cömert kimse, hediyeyi yerli ye­rince dağıtan akıllı kimsedir. İsrafçı ise savurandır. İsrafçının tasarrufları, bazen yerini bulsa da çoğu kez yerini bulmaz. Bunun izahı şu:
Yüce Allah hikmeti gereği malda bir takım vecibeler koymuştur.
Haklar iki kısımdır: Vazife hakları, fazilet hakları.
Vazife haklarına zekât ve bakmakla yükümlü olduğu kişilere verilen vacib nafakaları misal olabilir.
Fazilet hakları ise, misafirin hakkı, aldığı hediyenin karşılığını verme­mek ve ırzından emin olunmayan kişilere vb. karşı haklar.
Cömert kimse gö­nül rızasıyla, hoşnutluğuyla, dünyada bedelini, ahirette ise sevabını uma­rak, malına düşen bu vecibeleri yerine getirmeye çalışan kimsedir. Dağıtılan mal, kalbini zorlamadan, nefsindeki genişlikle, göğsünün açıklıkla gerekli yerleri bulur.
İsrafçı ise böyle değildir. İsrafçı kimse, hevasıyla şehvetiyle, maslahatı gözetmeden, sınırsız olarak ölçüsüz bir şekilde malına el atar. Ma­lı üzerindeki tasarrufu çok az yerini bulur.
Cömert kimse, münbit araziye buğday tanesi atan; attığı tohumların verimli ve münbit yerler olmasına dik­kat eden kimse gibidir. Bu haliyle o, israfçı ve sefih sayılmaz.
İsrafçı ise, elin­deki tohumu çorak ve sert yerlere atan; uygun yerlere attığını da üst üste, da­ğınık bir şekilde saçan kimseye benzer. Çorak ve sert yerlere atılan tohum, zayi olur. Verimli yerlere atılan ise üst üste yığılmıştır. Üst üste atılan to­humların bazı ürünlerini, kalanlarını korumak ve yerin terbiye gücünü azaltmamak için kesmelidir.
Yüce Allah, son derece cömerttir. Yani, Allah'ın cömertliği yanında, ulvî ve süflî âlemde bulunan bütün cömertler, dünya de­nizinde bir damla kadardırlar. Ayrıca diğer cömertler de O'nun cömertliği eseridir. Bununla beraber, Allah'ın takdiri, cömertliği dilediği kimseye iner, bu hikmetiyle çekişmez. Her ne kadar çoğu insan muttali olamasa da Allah atiyyelerini gerekli yerlere verir. Şüphesiz Allah, fazlını kime vereceğini ve hangi mahallin buna layık olacağını en iyi bilendir.
İktisat ile cimrilik arasındaki fark:
İktisatlı olmak, iki huydan doğ­muş güzel bir ahlâktır. Bunlar adalet ve hikmettir. Adaletle harcama ve elin­de tutma dengelenir. Hikmetle de bunlardan her biri layık olduğu yere ko­nur. İki kötülenmiş uç arasından iktisad doğar. Âyeti celîlede: "Ellerini boy­nuna bağlanmış yapma, tamamen de açma. Sonra kınanır, hasret içinde ka­lırsın” (İsra 29)
Harcadıkları zaman ne israf ederler ne de cimrilik yaparlar. Harcamaları bu ikisinin arasında dengeli olur” (Furkan 67) ve:
"Yiyiniz, içiniz; israf et­meyiniz” (A’raf 31) buyurulmuştur.
Cimrilik ise güçsüz nefisle kötü zandan doğmuş kötü bir huydur. Kişi şeytanın va'dine kanarak hırs sahibi olur. Helû' bir şeye karşı şiddetli hırslı olmak, onun şerrine katlanmaktır. Malı bitirme tüketme korkusu, cimriliğe götürür. Nitekim Yüce Allah: "Doğrusu insan hırslı yaratılmıştır. Kendine kötülük dokununca sızlanır. Kendisine hayır dokununca da onu sıkı sıkı tu­tar (Mearic 20-21) buyurmuştur.

İmanda huşu ile nifakta huşu arasındaki fark

İbn Kayyım rahimehullah er-Ruh'ta şöyle der:
 
İmanda, huşu, Al­lah'a ta'zimden, celîl kılmaktan, vakar, korku ve hayâdan dolayı kalbin huşûya ermesidir. Huşûya eren kalp, korkudan, mahcupluktan, sevgiden utancından ve Allah'ın nimetleri karşısında, onların hakkını verememek ne­deniyle kendisine çeki-düzen verecek şekilde kırılır. Kalpte huşu meydana gelince hemen arkasından kalbe bağlı azalarda da huşu görülür.
Nifakta huşu ise, kalp huşu içinde olmadığı halde, azalarda yapmacık bir şekilde yüksünerek görülen huşudur.
Sahabeden bir zat: "Nifakta huşu sahibi ol­maktan Allah'a sığınırım" deyince, "nifakta huşu nasıl olur?" denmiş. O da: "Cesed huşu içinde görülürken, kalbin huşu içinde görülmemesidir" karşılı­ğını vermiştir. Allah'tan korkan kul, kalbinin şehvet ateşlerini söndürmüş, göğsünden çıkan dumanı durmuş; temizlenen göğse azamet nuru dolmuş böylece korku ve vakar karşısında nefsin şehvetleri ölmüştür. Azalarda gö­rülen etkileri kalkmış, vakar içindeki kalp, Rabb'inden kendisine gönderilen huzurla, Allah ve O'nun zikriyle mutmain, mütevazi biri olmuştur. Mütevazî, mutmain kimsedir.
Herhangi bir yerin mütevazı olması, içinde su tutabi­lecek ölçüde çukur olmasıdır. İçerisine akan suyu tutan çukur yer gibi, mütevazı kalp de Allah'tan korkarak mutmain olur.
Tevazû'un belirtisi, Al­lah'a tazimle, halinin perişanlığını göstererek kulun secde etmesi, Allah'a kavuşana dek, secdeye eğdiği başını kaldırmamasıdır.
Kibirli kalp ise kibir­den titrer, başını kaldırır. Bu, içerisinde su tutmayan tümsek yere benzer. İmanda huşu dediğimiz şey işte budur.
Nifakta huşu ve dünyadan alakayı kesmiş gibi görünmek ise, zoraki, göstermelik olarak azaları sakinleştirmek; içte de genç, taze şehvet ve arzu­larla sürekli nefsin çekmesidir. Bu kimse zahirde huşûludür. Bâtında ise vadî yılanı, orman aslanı her iki yanını sarmış, kişiyi parçalama anını gözet­lemektedirler.

Nefsin Şerefi ile Kibir Arasındaki Fark

Nefsin şerefi; insanları boyunlarını kesen düşük şeylerden, rezîletlerden ve tamahkârlıklardan nefsin korunmasıdır. Kişi nefsini, bunlara yaklaşmaktan men eder.
Kibir, nefsin şerefinden ayrıdır. Kendini beğen­mekle başkalarını küçük görmekten kaynaklanan bir huydur. Kibir bu iki şeyden doğar.
Nefsin izzeti ise iki güzel huydan doğar; Nefsini aziz kılarak ona ikram etmek ve düşük, değersiz ve basit kulu olmakla sahibine, efendisi­ne tazim etmek.
Bu iki şeyden de nefsin şerefi ve korunması sağlanır. Bütün bunların temelinde nefsin hazırlanması, toparlanması, mevlâsının, velîsi­nin de ona yardım etmesi yatmaktadır. Hazırlanmayan ve yardımı kaybe­den nefis, her türlü hayrı kaybetmiştir.

Tevazu ile Muhânet (Alçaklık) arasındaki fark

Tevazu, Allah'ı, isimlerini, ce­lal sıfatlarını ve diğer sıfatlarını bilmek; azametini anlamak, O'nu sevmek ve O'nun büyüklüğü karşısında eğilmekle kişinin kendi nefsini, özelliklerini, amellerinin kusurlarını ve afetlerini bilmekten doğar. İşte bütün bunlardan doğan şey tevazûdur.
Tevazu, Allah için kalbin kırılması, kullarına karşı rahmet ve zayıf kanatların gerilmesi kendini kimseden üstün görmemesi, kimsede hakkını olduğuna meyletmemesidir.
Belki insanları kendinden üs­tün görmek, onların kendisi üzerinde hakları olduğuna inanmak gerçek tevazûdur. Tevazu ahlâkını Allah Teâlâ, ancak sevdiği, ikram ettiği ve kendi­sine yaklaştırmayı arzuladığı kimseye verir.
Muhanet ise, arzu ve hazlarını elde etme yolunda, nefsin kendini ortaya koymasıdır. Alçaklık, basitliktir. Ayak takımının, arzularına ulaşmak için yaptıkları tevazu, kendisine (iyilik) yapana karşı tevazu göstermek ve her türlü arzusuna ulaşmak için, arzusuna götüreceğini umduğu kişiye karşı tevazu yapmak böyledir. Aslında bunlar tevazu değil alçaklıktır. Yüce Allah, tevazû'u sever, alçaklığa, muhanete öfkelenir. es-Sahîh'te Rasulullah'tan şöyle hadis rivayet edilmiştir: "Yüce Allah, birbirinize karşı övünmemeniz ye birbirinize karşı zulmetmemeniz için mütevazı olmanızı bana vahyetti.[1]
İki çeşit güzel tevazu vardır.
Birincisi: Allah'ın emrine sarılarak, yasağından da kaçınarak kulun tevazu yapması. Çünkü rahatlığı arayan nefis, emrine karşı ağır davranır. Bundan da bir çeşit kulluktan kaçma, uzaklaşma, yüz çevirme ortaya çıkar. Yasaklanan şeye karşı da bir istek doğar. Allah'ın emir ve nehyine nefsini ko­yan kul, kullukta mütevazı bir kuldur.
İkincisi: Allah'ın büyüklüğü azameti karşısında küçülerek, izzeti ve bü­yüklüğüne boyun eğmektir. Kendinde büyüklenme bulan kul, Allah'ın bü­yüklüğünü, O'ndan başka büyük şey olmadığını; emrine karşı çıkanlara olan şiddetli öfkesini hatırlar, böylece nefsinde tevazu oluşur. Allah'ın büyüklüğü karşısında nefsi kırılır. O'nun korkusundan mutmain olarak, sultanlığına boyun eğer. Tevazû'un son noktası işte budur. Bu ikinci kısım tevazu da bi­rinci kısım olması gerekir. Mütevazı kimse, her iki çeşit tevazu ile Allah'ın kendisini rızıklandırdığı kimsedir. Yardım Allah'tandır.
Allah'ın emrine uyma kuvveti de böyledir. Yani Allah'a tazim etmek, emir ve haklarına Allah onları ikame edene kadar saygı göstermek. Yeryü­zünde yüce olmak, kendini büyük görmek, yönetimde tek kişi olmayı, Al­lah'ın emrine saygı olsun yahut ihanet olsun kendi sözünün tutulmasını ar­zulamaktır.
Yeryüzünde yüce olmak arzusu eğer Allah'ın emrine, haklarına ve rızasına uymazsa bu durumdaki kişi, yüceliği uğruna Allah'ı ilgilendiren şeylere bakmaz, hepsini heder eder. İzzet-i nefisle, Allah'la izzet bulmak da böyledir. Allah'la izzet bulmak, hem emre hem de emredene saygıya götürür. İzzeti nefis ise, kendini büyük görerek elde edemediği hazlarına karşı öfkelenmeye sürükler. Allah için hamiyyet, Allah'ın haklarına saygıdan ötürü kulun kalbinin yanmasıdır. Al­lah'ın sultanlık nuru, kalbini aydınlatan ve bu nurla kalbini dolduran kulun durumu budur. Kul öfkelendiği zaman ancak Allah tarafından kalbine atı­lan nurdan dolayı öfkelenir.
Hadiste belirtildiğine göre: "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem öfkele­nince yanakları kıpkırmızı olur; gözlerinde, öfkenin arttırdığı ter belirirdi. Allah adına intikam almadıkça öfkesini hiçbir şey durduramazdı.[2]
Zeyd b. Eslem de babası yoluyla Mûsâ b. İmrân'dan şunu nakleder: "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem öf­kelenince, sarığını ateş tutardı."
Görülüyor ki bu, izzeti nefisten farklıdır. Nefisten çıkan hararet, nefsin hazzını elde edememesi yahut onu araması nedeniyle yükselen hararettir. Çünkü fitne nefistedir. Yani nefisteki alev­lenmedir. Nefis, şehvet ve öfke ateşiyle tutuşur. Kısacası, gerek Allah için ge­rekse nefis için alevlenme, uzuvlarda kendini gösterir.
Mutmain nefisteki tutuşma belirtileri, Allah'ın haklarına saygı göstermektir. Emmâre nefis için tutuşmanın belirtileri ise hazzını elde edememesinden dolayı alevlen­mektir. 


[1] Müslim, Nevevi Şerhi,  (17/200)
[2] Buhârî, İlim (27); Müslim, Lukata (2)

4 Ağustos 2015 Salı

Menhecin Özü: Velâ ve Berâ

Şeyh Muhammed b. Abdillatif b. Abdirrahman rahimehullah, ed-Dureru’s-Seniyye (8/447-450) şöyle demiştir:
“Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Kâfirler birbirlerinin dostlarıdırlar. Bunu ancak yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olması için yaparlar.” (Enfal 73)
Bazı fazilet sahibi âlimler şöyle demişlerdir: “Yeryüzünde fitne ile kastedilen şirktir. Büyük bir fesat ile kastedilen ise Müslümanın kâfirle, itaatkârın isyankâr ile beraber bulunmasıdır. İşte o zaman İslam’ın düzeni bozulur, tevhidin hakikati gider, en iyi Allah’ın bildiği kötülükler meydana gelir. İslâm istikamet üzere olmaz. İyiliği emir ve kötülükten yasaklama ve cihad sancağının yükselmesi ancak Allah için sevmek ve Allah için buğz etmekle, Allah’ın dostlarına yakınlık göstermek ve düşmanlarına düşmanlık etmekle ikame edilebilir. Buna delalet eden ayetler sınırlanamayacak kadar çoktur. Hadislere gelince, zikredilmesine gerek kalmayacak kadar meşhurdur. Bunlardan bazıları:
Bera b. Azib radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
أَوْثَقُ عُرَى الْإِيمَانِ الْحَبُّ فِي اللَّهِ وَالْبُغْضُ فِي اللَّهِ
İmanın en sağlam kulpu; Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.”[1]
Ebu Zerr radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
أفضل الإيمان: الحب في الله والبغض فيه
İmanın en üstünü Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.”[2]
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
اللهم لا تجعل لفاجر عندي يداً، ولا نعمة فيودّه قلبي، فإني وجدت فيما أوحيته إليَّ: {لا تجد قوماً يؤمنون بالله واليوم الآخر يوادون من حاد الله ورسوله} [المجادلة/22]
Allah’ım! Bana bir günahkârın yardım ve nimetini nasip etme ki kalbim onu sevmesin. Zira bana vahyettiklerin içinde şunu buluyorum: “Allah’a ve ahiret gününe iman etmiş hiçbir kavmi Allah ve rasulünden yüz çevirenlere sevgi besler bulamazsın…” (Mucadele 22)[3]
Buhârî ve Muslim, İbn Mes’ud radıyallahu anh’den rivayet ediyorlar: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
المرء مع من أحب
Kişi sevdiğiyle beraberdir.”[4]
Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
الْمَرْءُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ فَلْيَنْظُرْ أَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلُ
Kişi dostunun dini üzeredir. Biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.”[5]
Ebu Mes’ud el-Bedrî radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لَا تُصَاحِبْ إِلَّا مُؤْمِنًا وَلَا يأكل طعامك إلا تقي
Mü’min kimseden başkasıyla arkadaşlık etme ve yemeğini takva sahibinden başkası yemesin.”[6]
Ali radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
وَلَا يُحِبُّ رَجُلٌ قَوْمًا إِلَّا حُشِرَ مَعَهُمْ
Kişi bir kavmi sevdiği zaman mutlaka onlarla beraber haşredilir.”[7]
Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
تقربوا إلى الله ببغض أهل المعاصي، والقوهم بوجوه مُكفهرّة، والتمسوا رضا الله بسخطهم، وتقربوا إلى الله بالتباعد منهم
İsyankârlara buğz etmekle Allah’a yakınlaşın. Onları asık suratla karşılayın. Onları öfkelendirmekle Allah’ın rızasını arayın. Onlardan uzaklaşmakla Allah’a yakınlaşın.”[8]
İsa aleyhi's-selâm şöyle demiştir:
تحببوا إلى الله ببغض أهل المعاصي، وتقرَّبوا إلى الله بالبعد عنهم، واطلبوا رضا الله بسخطهم
İsyankârlara buğz etmekle Allah’ın sevgisini kazanın. Onlardan uzaklaşmakla Allah’a yakınlaşın. Allah’ın rızasını, onları öfkelendirmekle arayın.”[9]
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan:
أَحِبَّ فِي اللهِ وَأَبْغِضْ فِي اللهِ وَوَالِ فِي اللهِ , وَعَادِ فِي اللهِ، فَإِنَّهُ لَا تُنَالُ وِلَايَةُ اللهِ إِلَّا بِذَلِكَ، وَلَا يَجِدُ رَجُلٌ طَعْمَ الْإِيمَانِ - وَإِنْ كَثُرَتْ صَلَاتُهُ وَصِيَامُهُ - حَتَّى يَكُونَ كَذَلِكَ، وَصَارَتْ مُؤَاخَاةُ النَّاسِ فِي أَمْرِ الدُّنْيَا، وَإِنَّ ذَلِكَ لَا يَجْزِي عَنْ أَهْلِهِ شَيْئًا
Kim Allah için sever ve Allah için buğz ederse, Allah için yakınlık gösterir ve Allah için düşmanlık gösterirse bununla ancak Allah’In dostluğuna ulaşır. Bir kul, namazı ve orucu çok olsa dahi bu şekilde davranmadıkça imanın tadını bulamaz. İnsanların kardeşliklerinin çoğu dünya işi üzerine olmaya başladı. Bu yüzden bu kimseler bir şey bulamazlar[10]
Yani sevgisi ve dostluğu Allah için, buğzu ve düşmanlığı Allah için olmadıkça... Allah ondan razı olsun nesillerin en hayırlısında bulunan İbn Abbas radıyallahu anhuma bunu söylüyorsa, ondan sonra ancak durumun şiddeti ve hayırdan uzaklaşma artmıştır. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
لَا يَأْتِي عَلَيْكُمْ زَمَانٌ إِلَّا وَالَّذِي بَعْدَهُ شَرٌّ مِنْهُ
Üzerinize hiçbir zaman gelmez ki, ondan sonra gelen zaman daha şerli olmasın.”[11]
Hatta bugün insanların dostlukları, sevgileri, arkadaşlıkları küfür, şirk ve günah üzeredir. Kul, Allah’ın düşmanlarıyla birlikte olmaktan, onlara genişlik göstermekten, onlara karşı gaflette olmaktan, onları sırdaş edinmekten, yönetici edinmekten ve onlarla samimi olmaktan alabildiğine sakınmalıdır. Çünkü bu Allah’ın öfkesini ve gazabını gerektirir.
Kurtubî rahimehullah “Kendinizden başkalarını sırdaş edinmeyin” (Al-i İmran 118) ayetinin tefsirinde şöyle demiştir: “Allah Teâlâ, kâfirleri, Yahudileri, hevâ ve bid’at ehlini arkadaş ve dost edinmekten, onlarla görüş alışverişinde bulunmaktan, onlara görev vermekten mümin kullarını sakındırmaktadır.” Er-Rubeyyi’den şöyle dediği rivayet edildi: “Onları sırdaş edinmeyin.” Yani münafıkları müdahale ettirmeyin ve müminlerden başkasını görev sahibi kılmayın.”
Denildiğine göre, senin itikat ve dinine muha­lif olan hiçbir kimse ile karşılıklı konuşmaman gerekir ki ona meyletmeyesin.”
 Tercüme ve dipnotlar: Ebu Muaz


[1] Sahih ligayrihi. Tayalisî (783) Ahmed (4/286) İbn Ebi Şeybe (8/130)
[2] Hasen. Begavî, Şerhu’s-Sunne (3468) Beyhaki Şuab (9068) Ebû Dâvûd (4599) bunu “Amellerin en üstünü…” lafzıyla rivayet etmiştir.
[3] Zayıf. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Herevî Zemmu’l-Kelam (1344) isnadında Musa b. Ubeyde vardır.
* Muaz radıyallahu anh’den: Deylemî (2011) İbn Hacer Garaibu’l-Multekita (el yazma no:636) Hasen el-Basri, Muaz radıyallahu anh’den işitmemiştir.
[4] Sahih. Buhari (6169) Muslim (2640)
[5] Hasen. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Ahmed (2/303, 334); Ebû Dâvûd (4833); Tirmizî (2378) Hâkim (4/188) el-Elbani, es-Sahiha (927)
[6] Hasen. Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den: İbn Hibbân (2/314, 315, 320) Ahmed (3/38) Ebû Dâvûd (4832) Tirmizî (2395) Dârimî (2101)
[7] Sahih. Taberânî Evsat (6450) Taberânî Sagir (874) Bkz.: Hakim (4/426) Ahmed (6/145)
[8] Hasen ligayrihi. İbn Şahin et-Tergib (482) Deylemi (2320) İbn Hacer, Garaibu’l-Multekita (el yazma no: 1234)
[9] Malik b. Migvel bunu İsa aleyhi's-selâm’ın sözü olarak nakletmiştir: İbnu’l-Mubarek, ez-Zuhd (355) Ahmed, Zühd (299)
[10] Taberânî (12/417) İbn Ebi Şeybe (8/196) Ebû Nuaym Hilye (1/312) İbnu’l-Mubarek Zuhd (353) Lalekâî (1691) isnadına Leys b. Ebi Suleym vardır. Aynı isnad ile İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan da rivayet edilmiştir. Muhtemelen bu Leys b. Ebi Suleym’in hatasıdır. Zira o ömrünün sonlarında hafıza karışıklığına uğramıştı.
[11] Sahih. İbn Hibbân (13/282) Tirmizî (2206)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

Cevâmiu'l-Kelîm Programı