Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Ehl-i Sünnet Selefîlerin Ayrıcalıklı Alâmetleri

Sünnet Ehlinin Bazı Alametleri Şeyh Abdulhamid el-Hacurî Hafazahullah Tercüme: Ebu Muaz Rivayetlere tabi olan sünnet ehli selefîle...

26 Eylül 2016 Pazartesi

Sapık Şenocak’a Cevap

Demokrasi havariliği yapan gazetelerden Akit gazetesinin Tv kanalında 26.09.2016 tarihinde, İhsan Şenocak adlı malum sapık, Allah’ın kitabındaki: “Şahitliği gizlemeyin” (Bakara 283) ayetini, oy kullanmaya delil getirdi ve: “Oy kullanmak da bir şahitliktir” dedi. Böylece Allah’a en büyük iftiralardan birisini yapmış oldu.
Ne tuhaf bir iddiadır ki, Kafirlerin icat edip uyguladıkları, küfür ve zulümle dolu bir sistem olan demokraside oy kullanmayı müslümanlar asırlardır ihmal etmişler ve “şahitliği gizlememeyi” kafirlerden intihal etmişler öyle mi?!
Böyle sapıkların saptırmalarına karşı çıkmamak, onlara hak ettikleri reddiyeyi vermemek adaletsizliktir! Asıl şahitliği gizlemek budur!
Zira hidayet ile sapıklık bir olmadığı gibi, hidayet ehli ile sapıklık ehli de bir değildir. Bunlara eşit davranan, bid’at ehline karşı, sünnet ehline davrandığı gibi davranan, ilmi reddiyeye gücü yetmiyorsa, asık surat veya selam vermemekle dahi olsa onları reddetmeyen zulmetmiş olur, ahlaksızlık etmiş olur, bâtıla yalakalık yapmış olur ve bunu “Güzel üslup” gibi lanse etmeye ve Allah'ın dinine tuzak kuran bid'at ehlinin hak ettiği şekilde aşağılanıp reddedilmesini de "üslupsuzluk ve zulüm" diye lanse etmeye kalkışır.
Hak ile bâtılı, hak ehli ile bâtıl ehlini eşit görmek, haşa güzel üslup değil, bilakis zulümdür! Geçici dünya menfaatleri için mahluka dayanıp, âlemlerin rabbinden yüz çevirmektir! 
Allah, zulme şahitliği emretmemiştir! Bilakis bunu yasaklamış, adaletle şahitliği emretmiştir. Adaletle şahitliğin gereği ise, Allah’ın indirdiği, hak ve adaletin ta kendisi olan dine karşı harp açmış olan her türlü sistem ve ideolojileri reddetmektir. Bid’at ve sapıklık ehlinin kendi hevalarına delil getirdiği hiçbir ayet yoktur ki, aslında o kendilerinin aleyhlerine delil olmasın!
Seçme ve seçilme konusunda kâfir ile müslümanın, münafık ile müminin, fasık ile salihin, cahil ile âlimin, erkek ile kadının eşit sayıldığı oylama adalet midir, yoksa zulüm müdür? Böyle bir oylamaya katılmak nasıl olur da adil şahitlik sayılır. Bu olsa olsa zulme şahitliktir, batıl şahitlikte bulunmaktır ve İslam’dan uzaklıktır.
Allah’tan korkun, demokrasi ve Allah’ın indirdiği dışındaki herşeyin bâtıl olduğuna dair şahitliği gizlemeyin!
Ben Allah'ı şâhid tutarım ve siz de şâhid olun ki, ben sizin Allah'a ortak koştuklarınızdan uzağım" (Hud suresi 54. ayet)

19 Eylül 2016 Pazartesi

İbn Hazm’dan Önce Hadis Ehlinin Kıyası İnkâr Etmeleri

Ehl-i Hadis Selefîler’in mezhep taklidine, re’y ve kıyas ile fetvaya karşı çıktıkları malum ve meşhurdur.  Lakin müslümanlar arasında ihtilafları ve demokrasi gibi bâtıl ideolojileri yaymak isteyen İslam düşmanlarının tuzaklarına düşmüş olan kimseler, Selefî’lerin arasına da çeşitli maskelerle girmiş, kendilerini gizlemişler ve habis fikirleri yaygınlaştırmışlardır. Bunun neticesinde
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat iman, islam, küfür, nifak, fısk, bid’at, mümin, müslüman, münafık, fasık, mübtedi’ gibi şer’î ıstılahların farklarını bilmeyen
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat Allah’a kulluğun gereği olan namaz, oruç, cihad gibi mükellefiyetler konusunda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmayan, nasıl tabi olacağını da umursamayan, ilim talep etmeyen, delillerle değil de hislerle hareket eden
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat mezheplere bağlanan, taklidi savunan,
Kendisinin selefi olduğunu söyleyen fakat kıyası savunan,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat ihtilafı rahmet gören,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat el-Kaide, Nusra, İşid gibi haricî örgütlerine sempati duyan,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat mescidleri terk ederek derneklere gidip gelen,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat demokratik sistemlerde oy kullanan, mitinglere katılan, haram suretlere bulaşan,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat ittiba tevhidinden haberi olmayan, bid’atlere hoş görüyle bakan,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat imanın en sağlam kulpu olan velâ ve berânın gereği olarak bid’atçilerden uzaklaşılmasını tekfircilik, bid’at ehlinin reddedilmesini de fitnecilik zanneden,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat selefin fehmini ve menhecini hiç umursamadan, ilim ehli olmadığı halde haddi olmayan konularda içtihada kalkışan vs. kimseler zuhur etmiştir, etmektedir.
Bu ifsad edilmiş ve kasıtlı olarak cahil bırakılmış nesil arasında sahih menhecin düşmanlarının ittifakla saldırdıkları şeylerden birisi de; icma çerçevesinden çıkmamak şartıyla kitap ve sünnetten başka delil tanımamaktır. Kıyası savunmaktalar, bazısı kıyasa karşı olduğunu diliyle söylese bile kıyasın daniskasını yaparak haramı helal, helali haram kılmaktalar. Sigarayı haram saymaları ve oy kullanmayı helal kılmalarında olduğu gibi.

Cahilleri şöyle iddia ediyor: “İbn Hazmdan önce kimse kıyası inkâr etmemiştir(!)”
Bu konuda çeşitli deliller getirerek İbn Hazm’dan önce kıyasa karşı çıkan selefin sözlerini defaatle nakletmiştim. Bu nakilleri, kasıtlı olarak cahil bıraktıkları talebelerine karşı değişik üsluplarla yorumluyorlar ve “Selefin reddettikleri kıyas akide konusundaki kıyas ile nas bulunan konulardaki kıyastır, fıkhın füruundaki kıyasa kimse karşı çıkmamıştır” gibi yorumlar yapıyorlarmış.

Hâlbuki kıyas taraftarları, kıyası ispat adına, kelamcıların akide meselelerinde kıyas yapabilmek için delil getirmeye çalıştıkları ayetleri, fıkhî kıyas konusunda delil getirerek ilme karşı cinayetler işlemekteydiler. Adil Yusuf Giydan adındaki bir sapık: "Allah kıyas yapmıştır, biz neden yapmayalım" şeklindeki şirk sözünü söylediğinde hayranlıkla dinlemişlerdi. Bunun manasının: "Allah helal ve haram koymuştur, biz neden koymayalım" demekle aynı olduğuna ve beşeri hükümler koyarak Maide 44. ayetini çiğnemenin önünü açmak için kurgulanmış bir tuzak olduğuna daha önce dikkat çekmiş, internet sayfamda ve Bizden Olmayanlar adlı kitabımda bu cahilce cürümlere ayrıntılı reddiyeler vermiştim.
Burada bahsi geçen iddiaya karşı basit bir örnekle cevap vereyim ki, ilme ulaşmaktan engellenenler arasında sözün güzeline uyması umulan insaflı kimseler varsa hakkı görsünler.
İbn Hazm'dan daha önce yaşamış ve yaklaşık hicrî 360 yılında vefat etmiş olan Mucahid ve Muhaddis İmam Ebu Ahmed Muhammed b. Ali el-Kercî el-Kassab (gazvelerde çokça kâfir öldürdüğü için "Kassab" lakabı ile meşhur olmuştur) rahimehullah Mürcie, Sufiyye, Mu’tezile, Cehmiyye, Hariciyye gibi bid’at fırkalarına da yer yer reddiyeler verdiği Nuketu’l-Kur’an adlı eserinde birçok yerde kıyasa ve taklide de karşı çıkmıştır.
Daha önce kıyas hakkında Nahl suresinde yaptığı tefsirden bir pasajı terceme edip aktarmıştım.

Hafız Zehebî, el-‘Uluv, (520)’de, Ebû Ahmed el-Kercî el-Kassab’ın hal tercemesinden bahsederken şöyle der: “Allame Ebû Ahmed el-Kercî, telif ettiği akidesinde söyledikleri arasında: ‘Rabbimiz Azze ve Celle tek olarak vardı, onunla beraber bir şey yoktu, kapladığı bir mekân yoktu, her şeyi kudreti ile yarattı. ‘Arşı da yarattı. Ona ihtiyacı yoktur. Üzerine yerleşerek dilediği gibi yerleşti. Bu yerleşme mahlûkun istirahat etmesi gibi bir istirahat değildir’ ifadeleri de vardı.”
 
Hadis ehli bir imam olan Ebu Ahmed el-Kercî, Nüketu’l-Kur’an’da (1/430-431) şöyle demiştir:
İşte ölüleri de böyle çıkarırız. Umulur ki düşünürsünüz.” (A’raf 57)
Bu ayette misal vermeye ve anlayış için manaları yakınlaştırmaya delil vardır. Bana ulaştığına göre bir topluluk bu ve Kur’andaki buna benzer ayetleri kıyası ispat etmek için delil getiriyorlarmış. Bu müşkil olmayan bir cahilliktir. Zira onlara göre kıyas; başka bir şey sebebiyle bir şeyi haram kılmak veya helal kılmaktır. Allah Azze ve Celle’nin ölüleri çıkarması, ürünleri suyla çıkarmasından dolayı değildir. Lakin insanlara burada ürünleri çıkarmaya kadir olanın ölüleri de çıkarmaya kadir olduğu öğretilmektedir. Şayet burada kıyasın; bir şeyi haram kılmaya bizzat kadir olanın, onun benzeri olan bir şeyi de haram kılmaya kadir olduğu şeklinde olsaydı, bu kıyas doğru olurdu.  
Şayet, emir altındaki kişinin, haram kılınan bir şeyin benzeri olarak gördüğü şeyi de haram kılmaya kalkması kastediliyorsa, bu ve buna benzer ayetleri delil getirmenin bir açısı yoktur. Bilakis bunun; Allah’ın haram kıldığı bir şeyi onda bulunan bir illetten dolayı haram kıldığına hükmederek, Allah’a bir iftira olmasından ve söylediğine dair ilim olmadan bir sözü O’na nispet etmek olmasından korkulur. Bununla beraber, şayet Allah bize o şeyi, kendisinde bulunan bir illet sebebiyle haram kıldığını bildirirse, O’nun bildirdiği illet kesin bir ilimdir. Bize göre onun benzeri olan şeydeki illet ise şüpheli bir ilimdir. Başka bir şeyi bunun hükmüne yüklemeyi bize caiz kılmış olurdu. Şayet illetin bizzat kendisi haram kılıcı olsaydı, haram olan aslın üzerine yüklenen fer’, Allah’ın onu haram kılmasından önce haram sayılırdı. Bunu ise beşer söyleyemez!”

Yine Nuketu’l-Kur’ân’da (2/93-102 arası) şöyle der:


"Şayet birisi şöyle derse: “Sad b. Ebi Vakkas radiyallahu anh küçük taneli arpa karşılığında akbuğdayın takasını haram kılmadı mı? İbn Abbas radiyallahu anhuma yiyecek dışındaki şeyleri de teslim almadan satma konusunda yiyecek menzilesinde görmedi mi? Onlar Allah’a iftira mı etmiş oldular?”


Denilir ki: Onların Allah’a iftira etmiş olmalarından Allah’a sığınırız. Bilakis onlar söyledikleri şeyde isabet etmişlerdir. Sad b. Ebi Vakkas radiyallahu anh’e gelince, onun görüşüne göre buğday ve arpa ancak misli misline takas edilebilirdi. Kendisine akbuğday ile ufak arpanın takası sorulunca “Hangisi daha fazla?” dedi. Soran kişi de: “akbuğday” deyince, bunu yasakladı. Muhtemelen ufak arpa, kuruduğu zaman ağırlığı eksiliyordu.


Akbuğdayın yaş olan ufak arpa ile takası sorulunca, ufak arpanın kuruduğu zaman ağırlığı tartıda akbuğdaydan eksik olacağını anladı. Böylece bu, aralarında fazlalık söz konusu olan altı sınıftan bir tür oldu. Bunun delili şudur: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e kuru hurma karşılığında yaş hurmanın satışı sorulmuştu. Yaş hurma, kuru hurmadan eksik olacaktır. Ufak arpa da kuruduğunda akbuğdaydan eksik olacaktır. Her ikisi de nas ile belirtilmiştir. Sad radiyallahu anh’e göre ikisi arasındaki fazlalık birdir ve bu ribâdır.


Şayet: “Sad radiyallahu anh’ın arpayı buğday menzilesinde sayıp, aralarında fazlalığı caiz görmemesinin açısı nedir? Halbuki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buna cevaz verdi” denilirse, şöyle cevap verilir: Bu kıyas cihetiyle olmamıştır. Nitekim bu konuda Abdurrahman b. el-Esved b. Abdiyegus ve İbn Muaykib ed-Devsî ona muvafakat etmişlerdir ve Medine ehlinin görüşü de bu şekildedir. Onlar diğer sınıfları buna katmışlar ve farklı cinsler olmadıkları sürece bu iksinden birini caiz görmemişlerdir.

Sad ve Abdurrahman b. el-Esved radiyallahu anhuma’nın görüşünün açısı ise bize göre şudur: Sad radiyallahu anh eşeğinin yemini veriyor, Abdurrahman da devesinin yemini veriyordu. İkisi de kölelerine buğday verip arpa almalarını ve bunu misli misline yapmalarını emrettiler. Belki de o ikisi, biri eşeğine, diğeri devesine günlük yemine yetecek kadar bir miktarı almak istiyorlardı. İkisi de teslim alma zamanının gecikmesi sebebiyle vade faizine dönüşmesinden çekindikleri için arpa ile buğday arasında fazlalığı men ettiler ve kölelerine riba yapmamalarını emrettiler. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu ikisinin takasını ancak peşin olduğu zaman mubah kılmış, vadeyi ise haram kılmıştı. Sad radiyallahu anh’ın görüşünün açısı budur ve bu güzel bir açıklamadır.

İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın: “Her şey yiyecek menzilesindedir” sözüne gelince bu, Hakîm b. Hizam radiyallahu anh’ın Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e söylediği bir ifadedir: “Kişi benden elimde mevcut olmayan şeyi satın almak istiyor, ona bunu satayım mı?” diye sormuş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de: “elinde mevcut olmayan şeyi satma” buyurmuştur.

Şayet: “İbn Abbas radiyallahu anhuma, Hakim radiyallahu anh hadisindeki nassı bilmediği halde onun sözüne muvafık düşmüş olmuyor mu?” denilirse, şöyle denilir: O bunu zan ile söylemiş ve: “Zannediyorum ki her şey yiyecek menzilesindedir” demiştir. Bunu kesin bir ifadeyle söylerek riske girmemiş, zannında da hakka uygun düşmüştür.

Sahabi bir söz söyler de Allah onu hakka uygun düşürürse bu bizzat kıyasçılar katında da hüccettir. Görmez misin, sahabi, yerinden ayrılmadan ve başkasına taşıtmadan avlanma cezası konusunda Allah’ın emrine uygun düşmüştür. Nitekim Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh bazı şeyler hakkında konuşmuş, Kur’anda onu tasdik eden ayetler nazil olmuştur. İbn Abbas radiyallahu anhuma da, Ömer radiyallahu anh kadar olmasa da değeri büyük, faziletli bir sahabidir. Onun bir şey hakkında söz söyleyip de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin onu tasdik etmesi inkâr edilemez.

Bu durum kıyası mubah saymaya ya da helal kılma ve haram kılmada Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bunu tasdik eden bir sünneti bulunmayan görüşleri hüccet saymaya bir vesile olamaz.

Bunun delillerinden birisi de İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın bu görüşünün bir kıyas olmayışıdır. O nas bulunmayan her konuda kıyası uygulanacak bir din olarak görmemiştir. Çünkü o, kocası ölen hamile kadının iddet süresini iki süreden en sonuncusu olarak belirlemiş, onu boşanmış kadına kıyas etmemiştir. Bu kadının dilediği kadar iddet beklemesini caiz görmüş, onu evinde bekletmemiştir. Bu kadını, Allah’ın kendisine evinde beklemeyi ve açık bir çirkinlik işlemesi söz konusu olmadıkça iddeti bitinceye kadar evinde çıkmamayı emrettiği boşanmış kadına kıyas etmemiştir.

Yine burada da sahabinin başkasının bildiği sünnete göre görüş sahibi olduğuna delil vardır. Bu durum onun fazilet derecesini ve sahabelik hakkını düşürmez. Nitekim İbn Abbas radiyallahu anhuma’ya bu iki meselede Subey’a el-Eslemiyye radiyallahu anha hadisi ve Ebu Said el-Hudrî radiyallahu anh’ın kızkardeşi olan Furey’a radiyallahu anha’nın hadisi gizli kalmıştı. Bu hadisler, İbn Abbas’ın verdiği fetvanın hilafına idi.”
 
 
 

18 Eylül 2016 Pazar

Bid'atler Hakkında: "Yasaklayan Delil Yok" Şüphesi


Bismillah
Asrımızın Mu'tezile önderlerinden Ebu Said el-Yarbuzi, İnegöldeki haricî mürcie karışımı sapıkların Davet-Der adlı derneğinde yaptığı bir sohbette kadınların erkeklerin huzuna çıkıp ders verebileceğini söylemiş, “acaba yanlış mı anladık” diye tereddüt eden birilerinin meseleyi te'kid için bu konuyu sormaları üzerine “Yasaklayan bir delil yok” diyerek görüşünü savunmuştu.
Bu mesele hakkında Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın kızı Sukeyne’nin kadın davetçi bidati ile ilgili yazdığı risalesinden şu kısmı terceme ederek nakledeceğim ki, bu aynı zamanda umumat ile bid’atlere delil getirmeye bir reddiyedir:
“Şöyle denebilir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Herhangi bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okurlar, aralarında onun dersini yaparlarsa mutlaka üzerlerine sekinet iner.” (Muslim 2699) Bu hadis kadınları da kapsayacak şekilde geneldir. Ve kadınların mescidde ders vermesinde sakınca olmadığına delildir.”
Yine şöyle denebilir: “Kadınların mescidde ders vermelerine mani bir delil yoktur.”[1]
Bu iki şüpheye cevap olarak babam (el-Elbani) rahimehullah’ın biraz sonra gelecek fetvasına not olarak söylediği sözleri nakledeyim:
“Genel kapsamlı delilleri gerekçe gösteriyorlar. Ben diyorum ki, bu genel kapsamlı deliller amelî sünneti ispat etmeye elverişli değildir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle bir uygulama nakledilmemiştir. Aksi halde bu durum müslümanların âlimlerinin önünde, genel delillere dayanarak dinde bid’atler çıkarmak için çok geniş bir kapı açar. Bu sözler, ilim talebesi olmayan kimselerin bile anlayabilecekleri kadar kolaydır. Bunu hatırlattığımızda diğerleri de hatırlar; bugün bu asırda gördüğümüz hiçbir bid’at yoktur ki onun dinde genel kapsamlı bir aslı olmasın.
 Bu, bid’atçilerin her zaman öne sürdükleri bir gerekçedir. Onlara karşı çıkıldığında mesela; ezan okunurken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e salat okumayı ekleme konusunda karşı çıksan: “Ey kardeşim! Sen ne diyorsun, Allah Teâlâ: “Ona salat edin ve bir selamla selam edin” (Ahzab 56) buyuruyor” der!
Yine karşı çıktığın herhangi bir bid’at getirdiklerinde sana: “Ey kardeşim, bunda ne var ki?” der. Sen ona namazdan sonra “Allah kabul etsin” demek bidattir dediğinde sana: “Bunda ne var ki, bu bir duadır ve bize dua emredilmiştir” der. Hiçbir bid’at yoktur ki genel bir asla bağlantısı olmasın.
Peki bizim bu bid’ate karşı çıkmaktaki gerekçemiz nedir? Bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bundan yasaklayan bir nassı mı var? Bu konuda elimizde nas yoktur. Bid’atlerin çoğu hakkında elimizde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den onu yasaklayan bir nas yoktur. İşte burası konunun en ince kısmıdır! Öyleyse karşı çıkmadaki gerekçemiz; bu konuda delil gelmemiş olmasıdır.
Bütün hayırlar selefe uymadadır
Bütün şerler de halefin uydurduklarındadır
Geçen konuyu tamamlamak için diyorum ki: Bu nas geneldir, lakin buna dair uygulama nerede?”
Silsiletu’l-Hedyi ve’n-Nur kaset no 24, dakika 30


[1] Sukeyne bt. El-Elbani dedi ki: “Maalesef böyle diyorlar ve kadınların mescidde ders vermesinin meşru olduğunu ispat etmek için meseleyi ters yüz ederek: “Yasaklayan bir delil yok” diiyorlar. Bilakis burada bunun meşru olduğuna dair delil talep edilir. Bu konuda delilin olmayışı bunun pek çok bid’atler hakkında bir kaidedir. Belki de bunların en meşhurlarından biri; Mevlidi Nebevi kutlamalarıdır. Bunu bizzat yasaklayan delil nerede? Burada da söylenecek şey aynıdır: Bunun uygulandığına dair delil nerede? Diye sorulması gerekir. İbadetlerde asıl olan men olunmasıdır. Herhangi bir ibadeti meşru kabul etmek için onun meşru olduğunu gösteren delil bulunması gerekir. Özellikle de üzerinde bulunduğumuz mesele böyledir. Şayet böyle bir uygulama olsaydı (kadınlar mescidde ders veriyor olsaydılar) bu durum gizli kalmaz, mutlaka nakledilirdi. Çünkü bu ferdî bir uygulama değildir.”

Zahirilerin Muhalefeti İcma İddiasını Bozar


Soru: “Bazıları şöyle diyor: “Âlimlerin cumhuru (çoğunluğu)ndan muhalifin görüşünü geçerli saymayıp, bunu icma saymakta ittifak ettikleri nakledilmiştir. Âlimler bir görüş söyler de onlara İmam İbn Hazm veya İmam Davud muhalefet ederse icma akdedilmiş olur. İbn Hazm’ın muhalefeti geçerli sayılmaz. Bu durumda da onun muhalefetine itibar edilmez.”
Cevap: Burada ittifakları zikredilen âlimlerin çoğunluğu ile kastedilen dört mezhebin taklitçileridir. Aralarında İbn Hazm ve İmam Davud’un da bulunduğu bütün müçtehidler mukallidin görüşünün geçersiz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Mukallid ancak müctehide uyar. Onun müçtehidin görüşüne uyması ve onu aşmaması gerekir. Taklitçi aklını ve dinini ona teslim eder. Böyle birinin müçtehid dışında icma veya ittifak etmesi söz konusu değildir.
Bilmek gerekir ki “Zahir ehlinin görüşü geçerli sayılmaz” sözünü ortaya atan kişi Şafii’lerden el-İsferayini’dir. O, kendi itirafıyla taklitçilerden bir mukallittir. Aynı şeyi İmamu’l-Harameyn diye meşhur el-Cuveynî eş-Şafii ve İbnu’l-Arabî el-Eşari el-Maliki de söylemiştir. Yine bu da usulde ve füruda taklitçilerdendir. Sonra, ortaya atılmış olan bu söze bazı Hanbeliler dışında bütün mezhep taklitçileri de uymuşlar ve bu bidate teslim olmuşlardır. El-Kelvezani, el-Ukberi ve benzerleri gibi.
Taklitçiler Zahir ehlinin görüşünü reddetmeye yol bulamayınca: “Zahirilerin muhalefetine itibar edilmez” diyorlar. İbnu’l-Arabi el-Eşari el-Maliki, zahir ehliyle münakaşa etmemelerini öğrencilerine ve talebelerine öğütlemiştir.
Bilmeli ki, zahir ehlinin muhalefetini geçersiz sayan sonrakiler, kendilerinden öncekilerin sözlerini de anlayamıyorlar! Öncekiler: “Davud’un muhalefeti geçerlidir” demişlerdir. Tahkik ehli katında sahih olan budur.
Sonrakiler ise genel olarak zahirîlerin görüşü ile İmam Davud’un görüşünü birbirine karıştırıyorlar ve Zahirilerin görüşünü geçersiz sayma bid’atine Zahir ehlinin öncülerinden İmam Davud’u, İmam Davud'un oğlu Muhammed’i, İbnu’l-Mugallis'i, el-Mansuri’yi ve benzerlerini de katıyorlar.
Alimlerin cumhurunun İmam İbn Hazm’ın veya diğer zahiri imamların görüşünü geçersiz sayma hususunda ittifak ettikleri şeklinde yapılan nakle aldanmamalıdır. Bu, taklitçilerin müçtehit bir imamın ilmine hakaretidir. Kesinlikle bu nakil, imamlar katında hak olmayan bir nakildir.
Eğer iddialarında samimi iseler, mezhep taklidi bidatinden selamette olan müçtehid bir imamdan bu sözü getirsinler! Eğer böyle bir imamın: “Zahir ehlinin muhalefetine itibar edilmez” dediğini getirirler ve bunun doğruluğuna dair delil sunarlarsa ne âla, aksi halde bahsi geçen söz, imamlardan hiç kimsenin daha önce söylemediği, şu bid’atçi taklitçilerin ortaya attıkları bid’at bir iddia demektir.

12 Eylül 2016 Pazartesi

Teşrik Tekbirlerinin Vakti Bugün Başlamıştır

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sayılı günlerde Allah'ı zikredin” (Bakara 203)
Allah'ın size (dînin esaslarını öğrenmek hususunda) hidayet etmesi dolasıyısle, O'nu tekbîr etmeniz için o koca hayvanları size işte böyle boyun eğdirmiştir” (Hac 37)
Bugün yani 12 Eylül 2016 günü Kurban bayramı arafesidir. Kurban bayramı tekbirleri arafe günü başlamaktadır.
 
Allah'a hamd olsun ki, Allah bid'at ehlini kurban bayramına da isabet ettirmemiş, bizleri bid'at ehliyle, dernekçi münafıklarla ve demokrat zındıklarla aynı gün bayram ettirerek buruk sevinç yaşatmamıştır.
İkrime dedi ki: “İbn Abbas radıyallahu anhuma Arafe günü sabahından teşrik günlerinin sonuncusunun akşamına kadar tekbir getirirdi. Tekbiri şu şekilde idi:
“Allahu ekber kebîra, Allahu ekber kebîra, Allahu ekber kebîra, velhamdulillah, Allahu ekber” veya: “Allahu ekber ala mâ hedânâ” derdi.”[1]
El-Esved dedi ki: “Abdullah b. Mesud radıyallahu anh Arafe günü sabahından, kurban gününün ikindi vaktine kadar şu şekilde tekbir getirirdi: “Allahu ekber, Allahu ekber, la ilahe illallahu vallahu ekber, Allahu ekber ve lillahi’l-hamd”[2]
Ali radıyallahu anh Arafe günü sabah namazından sonra tekbirlere başlar, teşrik günlerinin sonuncusunda ikindi sonrasına kadar devam eder, bundan sonra tekbirleri keserdi.”[3]
Şevkani dedi ki: “Teşrik tekbirlerinin müstehaplığı, namazların arkasına tahsis edilmemiştir. Bilakis bu günlerde her vakit tekbir getirilir. Zikredilen rivayetler bunu göstermektedir.”[4]


[1] Sahih mevkuf. Musedded’den naklen: Metalibu’l-Aliyye (757)
[2] Sahih mevkuf. İbnu’l-Munzir el-Evsat (2204) İbn Ebi Şeybe (2/168)
[3] Sahih mevkuf. İbn Ebi Şeybe (2/165) İbnu’l-Munzir el-Evsat (2201) Beyhaki (3/314)
[4] Neylu’l-Evtar (7/118)

5 Eylül 2016 Pazartesi

Suudî Arabistan’daki Dinî Sulta Nereye Gidiyor?

Şeyhulislam Muhammed Nasıruddin el-Elbanî rahimehullah şöyle demiştir: “Hasen el-Benna’nın risalesini tahric ediyordum, lakin hizipçilik açısından bu konuda yol alınamaz. Zira el-İhvan cemaatine:
“Hasen el-Benna’nın bu risalesinde el-Elbani’nin tahrici var” denilince bu tahricin yok edilmesine hükmediyorlar. Çünkü bu onlara çok ağır ve gerçekten büyük geliyor. Bu el-Benna’nın risalesi, Neden el-Elbani’nin tahriciyle beraber olsun? Çünkü hizipçilikte taassup vardır.”
Derim ki: Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın hayatında başından geçenlerin aynısı, İmam Muhammed Nasıruddin el-Elbani’nin vefatından sonra da Suudi Arabistan’daki dinî sulta tarafından uygulanmıştır. Nitekim onun bazı kitaplarının Suudî Arabistan’a sokulması yasaklanmıştır. Çünkü oradaki dinî otoritelerin hevalarına aykırı idi. Oradaki dini otoriteler Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın tahriçlerine dayanan ilmî risalelere izin vermeyip engellediler.
 Aynı şekilde Suudi Arabistan’daki dini otoriteler şuan Beytu’l-Makdis’te bulunan selefî menhece tabi olmanın da tam anlamıyla zıddına gidiyorlar. Neden? Cevap: Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın davetinde kendisiyle harp ettiği aynı şey; taassup, hizipçilik ve hevâ sebebiyle! Az bir zaman sonra inşaallah gelecek günler bunun kefilidir. Suudi Arabistan’daki dini otoritelerin hizipçiliği ortaya çıkacaktır. Onlar başarısız olacaklardır. Çünkü taassub, hizipçilik ve hevaya tabi olma yolunda çalışmaktadırlar.
Maalesef İmam Muhammed b. Abdilvehhab’ın nida ettiği, İmam Abdulaziz b. Baz ve İmam Muhammed Salih el-Useymin’in üzerinde oldukları Selefiliğin manası ile şu an iddia edilen ve şaşkın gençlerin saflığı üzerine çöreklenen sahte selefiliğin manası arasında derin uçurumlar vardır.
Suudi Arabistan’daki dini otoritenin ulaştığı durum hakkındaki şikâyetimiz Allah’adır.
Şeyh Hişam el-Arif'in sitesinden tercüme eden: Ebu Muaz

“Âlimlerin Etleri Zehirlidir” Sözü Hakkında

Bismillahirrahmanirrahim

Muhakkak hamd Allah’adır. O’na hamd eder, O’ndan yardım ister ve O’ndan bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden Allah’a sığınırız. Allah kimi hidayet ederse onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırmışsa onu hidayet edecek yoktur. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasulüdür.
Bundan sonra:
1- “Âlimlerin etleri zehirlidir” sözü, bazı insanların kendisiyle bâtılı kastettikleri, diğerlerinin ise hakkı kastettikleri bir sözdür.
2- Hareketçiler, Fıkhu’l-Vakî’ciler ve hizipçilik davetçileri bu sözü kendilerine göre şekillendiriyor ve kendilerine karşı çıkıp sapmalarını ortaya koyan herkese karşı kullanıyorlar ve: “Âlimlerin etleri zehirlidir” diyorlar. Bununla kendilerini ve önderlerini kastediyorlar.
3- Maksatları hiçkimseye reddiye verilmemesi, hiçkimsenin kusurunun açıklanmaması ve ortaya çıkarılmamasıdır. Böylece onlara sığınacaklar ve insanları diledikleri gibi yönlendirecek, onları bid’atlere, sapmalara ve sapıklıklara sevk edecekler, bu söz ile insanları cemaatten; Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ten ayıracaklar.
4- Ehl-i sünnet ise bu sözü salihleri için kullanırlar.
5- Ehl-i Sünnet bu sözü, hidayet ve hak imamlarını bid’atçilere karşı savunmak için kullanırlar. O imamların etleri şüphesiz zehirlidir.
6- Ama bid’at ve sapıklık ehline gelince, onların etlerinin bir kıymeti yoktur.
7- Biz bu kimselere reddiye verdiğimizde onların zatlarını ve şahsiyetlerini reddediyor değiliz. Lakin aramızda sapmaları, cehaletleri ve sapıklıkları yaydıkları, bid’atlere tutunarak fırkalaşmaya sebep oldukları için, onlar hakka ve sünnete dönünceye kadar onların bir saygınlığı yoktur. Kitap, sünnet ve imamların icmaı, bu kimselerin bir saygınlığının olmadığını ifade etmektedir.
8- Nasları iyice inceleyip düşünen kimse için bu durum apaçıktır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
İleride size işitmediğiniz ve babalarınızın da işitmediği şeyler söyleyen kimseler gelecek. Onlardan sakının ve sakındırın.” Nebî sallallahu aleyhi ve sellem hevâ ehlinden sakındırmıştır. Haricîlerden sakındırmış ve onların öldürülmelerini ve onlarla savaşılmasını emretmiştir. Onlarla karşılaşırsa onlara karşı savaşacağını vaad etmiş, bundan dolayı da ecir vaad etmiştir. Kaderiyye’den sakındırmış ve onların hakkında:
Onlar bu ümmetin mecusileridir” buyurmuştur. Ahir zamanda çıkacak olan Mesih ed-Deccâl’den sakındırmış, hatta sahabelerden biri: “Öyle sakındırdı ki biz onun çalılığın arkasında olduğunu zannettik” demiştir. Yani onlara yakın olduğunu sandılar.
9- Nebî sallallahu aleyhi ve sellem genel olarak ve özel olarak sakındırma yapmıştır. Ümmetlerin fırkalara ayrılacağı hakkındaki hadis bunlardan birisidir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra ashabı ve sünnet imamları da bu şekilde sakındırma yapmışlardır.
10- Ömer el-Faruk radiyallahu anh şöyle demiştir: “Sizleri re’y ehlinden sakındırırım. Zira onlara Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerini ezberlemek zor gelince re’y (şahsi görüş) ile söz söyler, hem saparlar, hem de saptırırlar.”
11-  el-Lâlkâî, İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Vallahi bugün şeytan için benim helakimden daha çok arzuladığı bir şey olduğunu sanmıyorum.” Denildi ki:
“Nasıl yani?” şöyle dedi:
“Doğuda veya batıda bir bid’at çıkar, bir adam onu bana nakleder, durum bana geldiğinde onu sünnet ile yok eder ve kendilerine reddederim.”
12- Zehebî, es-Siyer’de ve başka eserlerde Ömer b. Ubeyd el-Mu’tezilî el-Kaderî’nin biyografisini zikrederken Asım el-Ahvel’den şöyle nakleder:
“Biz Katade’nin meclisinde idik. Ömer b. Ubeyd’den bahsedildi ve onun aleyhinde konuşuldu. Ben dedim ki:
“İlim ehlinin birbirlerini reddettiklerini (veya birbirlerinin aleyhinde konuştuklarını) görüyorum” dedim. Katade dedi ki:
“Bilmez misin ey Ahvel! Bir adam bir bid’at çıkardığı zaman bunun bilinmesi için o kimsenin zikredilmesi gerekir.”
13- Ehl-i Sünnet kitaplarının ilim depoları olan; İbn Batta’nın el-İbane’si, el-Lâlkâî’nin Şerhu Usuli İtikad’ı ve başka eserlere bakıldığında bu durum açıkça görülür. Selef, bid’atlerden ve bid’at ehlinden sakındırma hususunda söz birliği etmişlerdir. Bundan dolayı Mus’ab b. Sad rahimehullah şöyle demiştir:
“Fitneye düşmüş olanlarla oturmayın. Zira mutlaka şu iki şeyden biri söz konusu olur: Ya sen de fitneye düşer ve ona tabi olursun, ya da sen ondan ayrılmadan önce eziyet görürsün."
Duamızın sonu âlemlerin rabbi olan Allah’a hamd etmektir.
Ubeyd el-Cabirî
Tercüme: Ebu Muaz

3 Eylül 2016 Cumartesi

Yeni Kitap: Velâ ve Berâ

el-Velâ ve'l-Berâ
Allah İçin Dostluk ve Allah İçin Düşmanlık
Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî

Okumak veya indirmek için buraya tıklayın

1 Eylül 2016 Perşembe

Bid’at Sahibine Selam Vermeyi Yasaklayan Rivayetin Tahkiki

Bid’at Sahibine Selam Vermeyi Yasaklayan Rivayetin Tahkiki

Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî
İbn Ömer radiyallahu anhuma’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
مَنْ أَعْرَضَ عَنْ صَاحِبِ بِدْعَةٍ بُغْضًا لَهُ في الله مَلَأَ اللَّهُ قَلْبَهُ أَمْنًا وَإِيمَانًا وَمَنِ شهر بصَاحِب بِدْعَةٍ آمَنَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْفَزَعِ الْأَكْبَرِ وَمَنْ أهان صَاحِبِ بِدْعَةٍ رَفَعَهُ اللَّهُ فِي الْجَنَّةِ مِائَةَ دَرَجَةٍ وَمَنْ سَلَّمَ عَلَى صَاحِبِ بِدْعَةٍ أَوْ لَقِيَهُ بِالْبِشْرِ أَوِ اسْتَقْبَلَهُ بِمَا يَسُرُّهُ فَقَدِ اسْتَخَفَ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ عَلَى مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
Kim bir bid’at sahibinden Allah için buğzederek yüz çevirirse (diğer rivayette: “Kim bid bid’at sahibini korkutursa” şeklindedir) Allah onun kalbini emniyetle (diğer rivayette: “bereketle” şeklindedir) ve imanla doldurur. Kim bir bid’at sahibini açıklarsa (diğer rivayette: “Kim bir bid’at sahibi inkâr ederse”, bir diğer rivayette: “Kim bir bid’at sahibinden yasaklarsa” şeklindedir) Allah onu büyük korku gününde güvende kılar. Kim bir bid’at sahibini aşağılarsa (diğer rivayette; “Kim bir bidât sahibinin aleyhinde yardım ederse” şeklindedir) Allah onun cennette yüz derecesini (diğer rivayette “bir derecesini”) yükseltir. Kim bir bid’at sahibine selam verirse yahut onu güler yüzle karşılarsa veya onu sevindirecek şekilde ona yönelirse (diğer rivayette: “Bid’at sahibine yumuşak davranıp ona ikramda bulunur ve güler yüzle karşılarsa”, diğer bir rivayette: “Güler yüzle onu rahatlatırsa” şeklindedir) Allah’ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiğini hafife almış olur.”[1]

1. Rivayet Yolu:

Hatib, Ebu Nuaym, Ebu’l-Fadl ez-Zuhri, Herevî ve İbn Ebi’l-Muberred bunu
el-Huseyn b. Halid - Abdulaziz b. Ebi Ravvad – Nafi – İbn Ömer yoluyla rivayet ettiler.
el-Huseyn b. Halid Ebu Cuneyd hakkında İbn Main: “Sika değil” dedi. İbn Adiy: “Hadislerinin geneli zayıf veya meçhul kimselerdendir” demiştir.
Abdulaziz b. Ebi Ravvad; sikadır. Onun hakkında cerh sabit olmamıştır.

2. Rivayet Yolu

Ebu Nuaym,
Abdulgaffar b. el-Hasen b. Dinar - Suleyman el-Havvas ve İbrahim b. Edhem’in arkadaşı olan; Muhammed b. Mansur ez-Zahid - Abdulaziz b. Ebi Ravvad – Nafi – İbn Ömer radıyallahu anhuma yoluyla rivayet etmiştir.
Abdulgaffar b. el-Hasen hakkında Ebu Hâtim: “sakınca yok” demiştir. Muhammed b. Mansur’un cerh ve ta’dili hakkında malumat bulamadım.

3. Rivayet Yolu

Kudaî; Musnedu Şihab’da:
Ebu Hazim Abdulgaffar b. el-Hasen b. Dinar – Abdulaziz b. Ebi Ravvad – Nafi – İbn Ömer radiyallahu anhuma yoluyla mutabisini zikretmiştir.
Abdulgaffar b. el-Hasen bu rivayette Abdulaziz b. Ebi Ravvad’dan işittiğini tasrih etmiştir.

4. Rivayet Yolu

Ebu Nasr es-Secezi el-İbane’de;
İshak b. Rahuye - Abdulmecid b. Abdilaziz b. Ebi Ravvad – babası – Nafi İbn Ömer radiyallahu anhuma yoluyla rivayet etmiştir.[2]
Abdulmecid b. Abdilaziz sika, saduktur, hafızası bakımından eleştirilmiştir. Rivayeti takviye için elverişlidir.

5. Rivayet Yolu

Ebu’l-Kasım ez-Zencani ve İbn Asakir;
Ebu Hazim Abdulgaffar b. el-Hasen b. Dinar - Muhammed b. Mansur - Abdulaziz b. Muhammed ed-Deraverdi – Nafi – İbn Ömer radıyallahu anhuma isnadıyla rivayet etmişlerdir.
Abdulaziz b. Muhammed ed-Deraverdî saduk olup hafızası bakımından eleştirilmiştir. Muhammed b. Mansur’un cerh ve tadiline dair bilgi bulunmadığı daha önce geçmişti.

Netice:

Rivayet yollarının bir araya gelmesi ile hadis “sahih ligayrihi”dir.

Rivayet Yollarının Şeması



[1] Sahih ligayrihi. Hatib Tarih (10/263) Hatib, Muvazzahu Evham (288) Hadisu Ebi’l-Fadl ez-Zuhri (no:147) Kudaî Musnedu Şihab (537) Herevi Zemmu’l-Kelam (4/168 no: 949) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (8/199, 200) İbn Ebi’l-Muberred, Cem’u Cuyuşi’d-Desakir Ala İbn Asakir (no: 46) Deylemi (5779) Ebu’l-Kasım ez-Zencani el-Munteka Min Fevaid (59) İbn Asakir Tarih (54/199)
[2] Bkz.: İbn Arrak, Tenzihu’ş-Şeria (1/314) Suyuti, Lealiu’l-Masnua (1/230)

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Mahallelerde Mescid Edinmek

İmam İbn Mace Sunen’inde “Babu’l-Mesacidi Fi’d-duvri” diye başlık açmıştır. Ebû Dâvûd: “Babu İttihazi’l-Mesacidi Fi’d-duvri” şeklinde ve İbn Huzeyme, Sahih’inde “Babu’l-Emri Binai’l-Mesacidi Fi’d-Duvr” diye başlık açmıştır.
Bu başlıklar altında Aişe radiyallahu anha’dan şu hadisi rivayet etmişlerdir:
أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَمَرَ بِبِنَاءِ الْمَسْجِدِ فِي الدُّورِ
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem duvr’da (evlerde/mahallelerde) mescidler yapılmasını emretti.” Hadis sahihtir.
Avnu’l-Ma’bud’da (2/125 vd.) şöyle denilmiştir: “el-Begavî Şehu’s-Sunne’de dedi ki: “Burada “ed-Duvr” kelimesiyle mahalleler kastedilmiştir. Allah Teâlâ’nın:
سَأُرِيكُمْ دَارَ الْفَاسِقِينَ
Size fasıkların evlerini (yurtlarını) göstereceğim” (A’raf 145) ayeti de bu manadadır. (Şerhu’s-Sunne 2/397)
Zira onlar içinde kabileler bir araya geldiği için mahalleyi “duvr” diye isimlendiriyorlardı.
مَا بَقِيَتْ دَارٌ إلَّا بُنِيَ فِيهَا مَسْجِدٌ
“İçinde mescid yapılmadık bir dâr (mahalle) kalmadı” hadisi de bu manadadır.
Sufyan dedi ki: “Duvr’de; yani kabilelerde mescidler bina etmek demektir.”
Yani araplar birbirine bağlı idi, onlar; tek bir temsilciye bağlı olan her bir kabile için bir mescid bina etmişlerdi. Bu açıklama, Sufyan’ın “duvr” kelimesine yaptığı izahın zahiridir.
Dilciler duvr kelimesinin kullanımının aslının bölge olduğunu söylemişlerdir. Nitekim kabileler hakkında mecaz olarak bu kelime kullanılır. Bunu Şevkânî Neylu’l-Evtar’da (2/178) zikreder.
Aliyyu’l-Kârî ise el-Mirkat’ta şöyle der: “Duvr kelimesi; dâr’ın çoğuludur. Bu, bina, arsa ve mahalleyi kapsayan bir isimdir. Kastedilen ise mahallelerdir. Zira onlar, mahalleye; içinde kabilenin evleri bir araya geldiği için: “duvr” diyorlardı. Yahut bu, evler arasında bir evi, ev halkının içinde namaz kılması için mescid gibi tayin etmeye yorumlanır. Bunu İbn Melek söylemiştir. Uygulama ise ilk açıklamaya göredir. Her mahalle halkı için bir mescid yapılmasının emredilmesinin hikmetine gelince; bunda bir mahalle halkının diğer mahalleye gitmesinde meşakkat bulunması, mescid ecrinden ve cemaat faziletinden mahrum kalmalarıdır. Her bir mahallenin halkına kendi mescidlerinde ibadetin meşakkat olmadan kolaylaştırılması için bu emredilmiştir.”
* Bu bölüm Şeyh el-Elbani’nin Semeru’l-Mustetab (1/450) kitabında da böylece nakledilmektedir.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

Cevâmiu'l-Kelîm Programı