Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar * Makale sahibi isminin yayınlanmasını istememiştir. Tercüme Eden: Ebu Muaz el...

20 Temmuz 2017 Perşembe

Sufilik Maskesi Altında Küfre Çağıranlar Hakkında Uyarı


İbn Batta rahimehullah şöyle demiştir: “Zuheyr rahimehullah dedi ki:
 إِذَا تَيَقَّنْتَ أَنَّهُ جَهْمِيٌّ أَعَدْتَ الصَّلَاةَ خَلْفَهُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ وَغَيْرِهَا، فَاحْذَرُوا رَحِمَكُمُ اللَّهُ هَؤُلَاءِ الْحُلُولِيَّةَ، فَإِنَّهُمْ مِنْ شِرَارِ عِبَادِ اللَّهِ، وَهُمْ يَتَشَبَّهُونَ بِالصُّوفِيَّةِ، وَيُظْهِرُونَ الزُّهْدَ وَالتَّقَشُّفَ، وَيَدَّعُونَ الشَّرَفَ وَالْمَحَبَّةَ بِإِسْقَاطِ الْخَوْفِ وَالرَّجَاءِ، وَيَزْعُمُونَ أَنَّ اللَّهَ مَعَنَا وَحَالٌّ فِينَا، وَمُبَاشِرٌ بِذَاتِهِ لَنَا، مُبْتَدِعَةٌ ضُلَّالٌ، يَحْضُرُونَ مَجَالِسَ التَّغْبِيرِ وَالْقَصَائِدِ، وَيَسْتَمِعُونَ الْغِنَاءَ مِنَ الْأَحْدَاثِ الْمُرْدِ وَالنِّسَاءِ، فَيَزْفِنُونَ، وَيَرْقُصُونَ، وَيَتَلَذَّذُونَ بِالنَّظَرِ إِلَى مَنْ قَدْ حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِمُ النَّظَرَ إِلَيْهِ، وَاسْتِمَاعِ مَا لَا يَجُوزُ اسْتِمَاعُهُ فَيَطْرَبُونَ وَيُصَفِّقُونَ وَيَتَغَاشَوْنَ، وَيَتَمَاوَتُونَ، وَيَزْعُمُونَ أَنَّ ذَلِكَ مِنْ حُبِّهِمْ لِرَبِّهِمْ، وَشِدَّةِ شَوْقِهِمْ إِلَيْهِ، وَأَنَّ قُلُوبَهُمْ تُشَاهِدُهُ بِأَبْصَارِهَا، وَتَرَاهُ بِتَخَيُّلِهَا افْتِرَاءً عَلَى اللَّهِ، وَمُخَالَفَةً لِكِتَابِهِ وَسُنَّةِ نَبِيِّهِ، وَمَا كَانَ عَلَيْهِ السَّلَفُ الْأَوَّلُ، وَالصَّالِحُونَ مِنْ عِبَادِهِ لَيْسَ لَهُمْ حُجَّةٌ فِيمَا يَدَّعُونَ، وَلَا إِمَامٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ فِيمَا يَفْعَلُونَ، يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللَّهِ تَعَالَى مِنَ الشيوخِ، وَأَهْلِ الدِّيَانَةِ، وَيَسْمَعُونَ أَخْبَارَ الرَّسُولِ، وَكَلَامَ الْحُكَمَاءِ فَلَا تَهَشُّ لِذَلِكَ نُفُوسُهُمْ، وَلَا تُصْغِي إِلَيْهِ أَسْمَاعُهُمْ، وَلَا يَظْهَرُ مِنْهُمْ بَعْضُ مَا يُظْهِرُونَ عِنْدَ اسْتِمَاعِ الْغِنَاءِ وَالْقَصَائِدِ، وَالرَّبَاعِيَّاتِ فِي مَجَالِسِ الْأَحْدَاثِ، وَمَا قَدْ جَعَلُوهُ دِينًا وَمَذْهَبًا وَشَرِيعَةً مُتَّبَعَةً فَنَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْ وَحْشَةِ مَا يُظْهِرُونَ، وَقُبْحِ مَا يُخْفُونَ، وَنَسْأَلُ اللَّهَ التَّوْفِيقَ لِمَا يُحِبُّ وَيَرْضَى، وَالْعِصْمَةَ مِنَ الزَّيْغِ وَاتِّبَاعِ الْهَوَى فَإِنَّهُ سَمِيعُ الدُّعَاءِ لَطِيفٌ لِمَا يَشَاءُ وَهُوَ حَسْبُنَا وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
Kişinin bir Cehmî olduğundan emin olursan onun arkasında kıldığın Cuma namazını ve başka namazları iade et.”
Allah size rahmet etsin, şu Hulul’cülerden sakının! Zira onlar Allah’ın en şerli kullarıdır.
Onlar kendilerini Sufilere benzetirler ve zahid görünürler. Korku ve ümit dengesini iptal ederek şeref ve muhabbet iddia ederler. “Allah bizimle beraberdir, içimize hulul etmiştir, zatıyla bizimledir” derler. Onlar bid’atçi ve sapıklardır.
Tagbir (çubuklarla derilere vurulan bir çalgı, kudüm) ve kaside meclislerine katılır, tüysüz gençlerden ve kadınlardan şarkı dinler, çalgı çalıp raks ederler.
Allah’ın bakılmasını haram kıldığı şeylere bakarak lezzetlenirler. Dinlemesi caiz olmayan şeyleri dinleyip tempo tutar, alkış yapar ve bayılırlar. Ölü gibi olurlar ve bunların rablerine olan sevgi ve iştiyaklarından olduğunu iddia ederler.
Kalp gözlerinin açık olduğunu söyler ve hayaller görerek Allah’a iftira ederler.
Allah’ın kitabına, Rasulünün sünnetin, önceki selefin ve salihlerin yoluna muhalefet ederler. İddia ettikleri konularda delilleri yoktur. Onların yaptıkları şeyleri alimlerden olan hiçbir imam da yapmamıştır.
Salih selef, dindar olan şeyhlerden Allah’ın kelamını, rasulün hadislerini ve hikmet sahiplerinin sözlerini dinlerler, bundan dolayı nefisleri dehşete düşmezdi.
Onlarda şu tüysüz gençlerden kaside, şarkı ve rubailer dinleyenlerde görülen haller görülmezdi. Bu bid’atçiler bunu bir mezhep ve tabi olunan bir din edinmişlerdir.
Onların ortaya çıkardıkları şeylerin vahşetinden ve içlerinden gizledikleri çirkinliklerden Allah’a sığınırız.
Allah’tan sevip razı olduğu şeylerde başarılı kılmasını, kaymalardan ve hevaya uymaktan korunma dileriz. Muhakkak ki O duayı işitendir, dilediğini lutfedendir. O bize yeter ve ne güzel vekildir.”[1]



[1] İbn Batta el-İbane (7/195)

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Demokratik Seçim Sistemi İslam'a Aykırıdır

el-Elbani rahimehullah şöyle demiştir: “Bizden önceki şeriatlerle delil getirenlerin hatasını düşündüm, yakın geçmişte seçimleri ve bunun meşru olmadığını konuşuyorduk. Bazı İslamî cemaatler, Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmetmek üzere kurulu olan parlementolara girme vartasına düştüler. Oturumdakilerden birisi senin şüphene benzer bir şüphe ortaya attı. Şöyle diyordu: “İşte Yusuf Aleyhi's-selâm; “Dedi ki: “Beni ülkenin hazineleri üzerine tayin et. Çünkü ben bir koruyucuyum, bilenim.” (Yusuf 55) O, putperest Aziz’in otoritesi altında bir yönetici olduğuna göre müslümanların bu parlementolara girmesine neden cevaz vermiyorsunuz?”
Benim cevabım iki veya daha fazla açıdan olmuştu:
Birinci açı: Yusuf aleyhi's-selâm bu üstün makama meşru olmayan seçimler yoluyla ulaşmadı. Ancak Allah Azze ve Celle’nin engin hikmeti onu Aziz’in karısıyla iptila etti ve ikisinin arasında olanlar oldu. Bunun neticesinde hapse atıldı. Hapiste kaldığı süre içinde iki kişiyle bir kıssası geçti. Bu iki kişiden biri öldürüldü, diğeri kralın sulayıcısı oldu. Bildiğiniz gibi kral o rüyayı gördü. “Hükümdar dedi ki: “Yedi zayıf ineğin, yedi semiz ineği yediğini, yedi yeşil başak ve diğerleri ise kupkuru görüyorum. Ey ileri gelenler! Eğer rüya yorumunu biliyorsanız benim bu rüyamı çözüverin.” Dediler ki: “Karmakarışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilenler değiliz.” O iki kişiden kurtulmuş olanı, nice zaman sonra hatırladı ve dedi ki: “Ben bunun yorumunu size haber veririm, hemen beni gönderin.” “Yusuf! Ey doğru sözlü! Bize söyler misin; yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ve diğerleri kuru olan ne demektir? Umarım ki insanlara da dönerim, belki onlar öğrenmiş olurlar.” (Yusuf 43-46)
Bu fetva krala iletildi ve kral bunu beğendi. “Hükümdar dedi ki: “Onu bana getirin, onu bana en yakınlardan kılayım.” Onunla konuştuğunda dedi ki: “Sen bugün bizim yanımızda önemli bir yer sahibisin, güvenilirsin.” (Yusuf 54)
Yusuf aleyhi's-selâm, yüksek bir makam olan hedefine ulaşmak için bir yol tuttu. Bunda vebale girecek bir tehlike yoktu. Ancak rabbimiz Azze ve Celle çeşitli şekillerde olayları ona takdir etti ve kralın kendisi onu devletinde vezir yaptı ve o da rabbinin vahyiyle, kâfirin diniyle değil, kendi şeriatinin hükmüyle hükmetti. Bir açısı budur.
Bizler ise bugün şirk kapılarını ve putperest küfür kapılarını çalıyoruz! Yusuf aleyhi's-selâm’ın vebale sokacak bir uygulamaya girmesi bir yana, böyle bir tehlikenin kapısını dahi çalmamıştır. Bildiğiniz gibi seçimler içinde mü’min veya kâfirin, erkek ile kadının ayırt edilmediği, insanların hepsinin eşit sayıldığı kâfir sistem olarak uygulanmaktadır. Kadına, erkeğe verilen hakların aynısı verilmektedir. Buna göre bu seçimler, kapılarını açtığı zaman mü’min de, kâfir de, erkek de, kadın da, salih de, tâlih de buna katılır. Sonucunda da ancak halkın en şerlileri seçilir. Bu kafir yolları tuttuğumuzda olan budur. Yusuf aleyhi's-selâm’ın kıssası ile günümüzdeki seçimler birbirinden tamamen farklıdır.”[1]
Yine El-Elbani rahimehullah şöyle demiştir: “Seçimlere katılmak zulmedenlere meyletmek demektir. Çünkü bildiğim kadarıyla sahih İslam kültüründen birşeyleri olan bütün müslümanlar itikat ederler ki; seçim sistemi ve parlementolar İslamî bir nizam değildirler.”
Yine şöyle demiştir: “İlimlerine güvenilen müçtehitlerden birinin görüşü üzere kurulu olan, müslümanların mezheplerinden bir mezhep ile hükmetmek ile Allah’a ve rasulüne iman etmeyen kâfirlerin sistemleri üzere kurulu olan parlementolar birbirinden farklıdır. Hatta o kâfirler Allah Teâlâ’nın şu gibi ayetlerinin kapsamına öncelikle giren kimselerdir:
Kendilerine kitap verilmiş olanlardan, Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve rasulünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dinini din olarak kabul etmeyenlerle küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın” (Tevbe 29)
Parlementoya girip de kendileriyle savaşmamız emredilen kimselerin kanunlarıyla hükmetmek için aday olmak isteyen müslümanlara hayret edilir!
Elbette parlementerlerin hükmettiği parlemento sistemi ile İslamî şura birbirlerinden çok farklıdır!”
Yine şöyle demiştir: “Şüphesiz bu seçimler ve parlementolar İslamî değildir. Ben bir müslümana bu parlementoya vekil adayı olmasını asla tavsiye etmem. Zira o İslam için asla bir şey yapamaz. Bilakis akıntıyla sürüklenir gider.”[2]
Rebi b. Hadi el-Medhali şöyle demiştir: “Demokrasi yoluyla yönetime veya millet meclisine ulaşmak imandan kaynaklanan bir şey değildir. Çeşitli partile bölünmek üzere kurulu olan seçimler yapmayı Allah haram kılmıştır. Kadınların seçimlere katılmasına ve parlementoya girmek için aday olmasına davet etmek İslam ile gelen hidayet, nur, adalet ve ihsana aykırıdır. İslam, ümmeti Allah için kardeşlik ve muhabbet üzere birlik olmaya, tek bir akide etrafında toplamaya çağırır.
Demokrasi ise ümmeti parçalar, parti gruplarının ve fertlerin nefislerinde, yalan, bozuk ahlak ve kınanmış hizipçilik üzere kurulu yayın vasıtaları eliyle daha çok oy kazanmak için düşmanlık ve kin eker.  Bu yüzden başta Amerika olmak üzere Yahudi ve Hristiyanlar bu demokrasiyi şart koşmak için çalışır, bunu İslam ümmetine karşı “Kadın hakları” iddiasıyla sunarlar.”[3]

[1] Mevsuatu’l-Elbani Fi’l-Akide (9/621-623)
[2] Silsiletu’l-Hedyi ve’n-Nur (660- 1. Fetvadan 5. Fetvaya kadar, seçimlerin ve parlementoya girmenin hükmü)
[3] Rebi b. Hadi, Zikra Li’l-Muslimin Umumen ve Liulemaihim ve Hukkamihim Husususen başlıklı makalesi

İbn Hazm Hakkında

İletişim formundan gönderilen bir mesajda; "İbn Hazm hakkında cehmî dediğin halde nasıl ona rahmet diliyorsun" manasında bir soru iletilmiştir.
Cevap:
1- İbn Hazm hakkında cehmî demedim, bilakis onun hakkında "Zahiriliğin Hakikati" başlıklı makalemde İbn Abdilhadi'nin "cehmî" şeklindeki suçlamasının aşırı bir tutum olduğunu belirttim. (Bu makale önce bu sitede, sonra "Bizden Olmayanlar" kitabı içerisinde yayınlanmıştır.)
Bazı muasırlar da İbn Abilhadi'ye uyarak İbn Hazm hakkında cehmi tabirini kullanmışlardır. Fakat bu son derece yanlıştır. İbn Hazm'ın cehmîliğe dair bir akidesi yoktur.  İbn Hazm'a cehmî suçlamasının yapılmasının sebebi isim ve sıfatlar konusunda selefe muhalefet ederek Mu'tezile'nin yorumuna benzer yorumlar yapmasıdır. İbn Abdilhadi de bu konuda mübalağa ederek bu yorumlara "cehmilik" demiştir. Bu sebeple "İbn Receb el-Hanbelî ve Zahirilik Hakkında" başlıklı yazıda İbn Hazm'ın fıkıhta selefî olsa da, akidesinde Mutezile olduğunu belirttim.
2- Ehl-i Sünnet indinde fiil ile fail ayrımı esastır. İmam Ahmed, kendisine hüccet ikame edilen cehmiler ile hüccet ikame edilmeyen cehmilere ayrı muamele etmiştir. Bu meşhurdur. Yine fiil-fail ayrımı sebebiyle seleften imamların, akidesi hususunda eleştirdikleri fakat belli bir bid'at ekolünün propagandacası olmayan; Katade b. Diame, Hammad b. Ebi Süleyman, Talk b. Habib, Abdülaziz b. Ebi Ravvad, Ebu Hanife gibi nice imamları Ehl-i Sünnet uleması muayyen olarak tekfir etmemişler, batıl görüşlerinden sakındırmışlar ve onlara rahmet dilemişlerdir. İbn Hazm da böyledir. İbn Hazm'ı tekfir eden kimse bilmiyorum. (-Yalnız Ebu Hanife'ye rahmet dilemeyenler de vardır -) 
3- Yazılarımı okuduğunuzda soru işareti kalmasından veya bazı konuların çelişkili gelmesinden bahsediyorsunuz. Öncelikle beşer olmam sebebiyle benden kaynaklı hatalar veya çelişkiler olabileceği gibi, sizin zihninizde oluşan bir önyargı sebebiyle de bu intiba oluşmuş olabilir. Ben insanları şaşırtmak amacıyla bir şeyler yazıp yayınlamıyorum.
Lakin insanlarda tanımadıkları kimseleri, kendi kültürlerinde oluşan çerçevelere yerleştirme eğilimi vardır. İbn Hazm'ın fıkıh alanındaki muazzam tespitlerini naklettiğimde Zahiri olduğumu, Şeyh Mukbil'in isabetli gördüğüm fetvalarını naklettiğimde Mukbil'ci olduğumu, İbn Baz veya İbn Useymin'den nakilde bulunduğumda Suud'çu olduğumu, Muhammed b. Abdilvehhab'dan nakilde bulunduğumda Vahhabi olduğumu, Elbani'den nakilde bulunduğumda Elbanici olduğumu, ilmî bir reddiye verdiğimde alimlere hakaret ettiğimi ve buna benzer zanlara sahip olmalarının sebebi böyle bir eğilimdir.
Nitekim mezhep taklidi ile alakası olmayan nice alimleri "Hanefi, Hanbeli, Şafii, Maliki" diye uygun gördükleri nispetlerle zikretmek uzun yıllar boyunca moda olmuştur.
 

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Kur'an'ın İnmesiyle Hüccet İkame Olundu Şüphesi

Bismillah,
Allah'a hamd, rasulüne, âline ve ashabına salat ve selam olsun.
Son günlerde Necid Cuhelasının taklitçileri, diğer adıyla haricilik fırkalarından biri olan Vahhabiler, İbn Kayyım rahimehullah’ın hak bir sözünü bâtıl maksatlarına alet ederek, cehaletin tekfirin engellerinden biri olduğunu inkar etmekte, kendilerine göre şirk veya küfür gördükleri kimseler hakkında; “Biz ona kafir demesek de kafir olduğuna itikat ederiz, müşrik olduğunu söyleriz, kestiğini yemeyiz, arkasında namaz kılmayız, cenaze namazını kılmayız, kız alıp vermeyiz” demektedirler.
İbn Kayyım rahimehullah’ın sözüne geçmeden önce İmam Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah’ın necid cühelasından ve harici vahhabilerden berî olduğunu belirtmeliyim. Muhammed b. Abdilvehhab selefî idi, kıyas ve mezhep taklidini kabul etmezdi, eserleri bu durumun ve kendisinin kitap ve sünnet ilimlerine hakimiyetinin ve dindeki ince fıkhının şahididir. Lakin hemen hemen bütün alimlerde olduğu gibi Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah’ın da kıt akıllılar tarafından yanlış anlaşılmaya, bâtıla alet edilmeye müsait kapalı ibareleri vardır. Aşağıda ele alacağım İbn Kayyım rahimehullah’ın sözü de böyle ibarelerdendir. Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah hakkında yapılan “tekfircilik/haricilik” iftirasına hem sitede yazdığım yazılarda ve hem de Tekfir Sapması adlı kitabımda, delilleriyle ayrıntılı cevap vermiştim. Muhammed b. Abdilvehhab’ın kendilerinden berî olduğu Vahhabiler ise kıyasçıdır, re’ycidir, mezhepçidir, tekfircidir, haricidir.
Muhammed b. Abdilvehhab’ın da; Ali radiyallahu anh’ın, Hariciler hakkında söylediği: “Bu hak bir sözdür, fakat onlar bununla bâtılı kastediyorlar” dediği gibi, batıla alet edilen nice hak sözleri vardır.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ahir zamandaki Haricileri; yaşları genç, hülyaları bozuk, anlayışları kıt, kendi aleyhlerinde olan delilleri kendi lehlerine zanneden kimseler olarak nitelemiştir. Buna aynen şahit olmaktayız ve “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ne kadar doğru söyledi!” diyoruz.
İlmi dar, aklı kıt, gölü kuru olanlardan birisi İbn Kayyım rahimehullah’ın şu sözlerini hevasına alet etmektedir:
Kulun, - itaat veya isyan etsin – Allah’ın hüccetinin üzerine ikame olduğunu itiraf etmesi imanının lazımlarındandır. Zira rasul göndermesi, kitap indirmesi, bunların kendisine ulaşması ve – ister bilsin ister cahil kalsın – bunları bilmeye imkan bulmasıyla, kul üzerine Allah’ın hücceti ikame olmuştur. Allah’ın emrettiği ve yasakladığı şeyleri öğrenme imkanı bulup da kusurlu davranarak öğrenmeyen herkes üzerine hüccet ikame olmuş demektir. Allah üzerine hüccet ikame olmadan hiç kimseye azap etmez.” (Medaricu’s-Salikin 2/399)
Bu sözler haktır, lakin hariciler için delil yoktur. Öncelikli olarak bilinmesi gereken şey, delil ancak Allah’ın kitabı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahih sünnetidir. İbn Kayyım’ın bu sözünü kullanarak müslümanları tekfir eden kişi hem Allah’a, hem rasulüne, hem sahabenin icmaına, hem de bizzat İbn Kayyım rahimehullah’a muhalefet etmektedir. Şöyle ki:
Kitapların indirilmesi ve rasulllerin gönderilmesi ile hüccet ikame olmuştur, kitaplara ve rasullere iman edenler müslüman, iman etmeyenler de kâfirlerdir. İman edip İslam’a girmeyen herkese Allah’ın hücceti ikame olmuş demektir. İslam’a girmemiş, kitaplara ve rasullere iman etmemiş kimselerin cehaletleri mazeret değildir. Burada bir mesele yok. Lakin İslam’a giren herkes kitaplara ve rasullere mücmel olarak iman eder, yani kitapların ve rasullerin beyan ettiği bütün ahkâmı bilmesine imkân yoktur. Böyle mücmel şekilde iman eden kimseleri Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem müslüman kabul etmiş, müslüman kabul etmeyi emretmiş, ashabı da öyle yapmışlar, tabiin ve tebeut tabiin bu icmayı devam ettirmiştir. Hariciler ashaba muhalefet ederek, ehli kıbleden olan, kendisinin müslüman olduğunu söyleyen kimseleri tekfir etmişler, kanını, malını, ırzını helal saymışlardır. Tarihte bunlar bilinmektedir.
Yine İbn Kayyım rahimehullah burada, Allah'ın azabını hak edenler için hüccetin ikame olmasından söz etmiş, muayyen Müslümanların dünyada tekfirinden bahsetmemiştir. Benzer bir ifadeyi İbn Kayyım'ın hocası İbn Teymiyye rahimehullah şöyle dile getirir:
“Kitap ve sünnet, Allah’ın risalet tebliğini ulaştırmadıkça kimseye azap etmeyeceğine delalet etmektedir. Kime mücmel olarak tebliğ ulaşmazsa o baştan azap görmez. Kime mücmel olarak tebliğ ulaşır da, ayrıntılar ulaşmazsa, ancak kendisine risalet hücceti ikame olan kısmı inkâr ettiğinden dolayı azap görür.”[1]

Mücmel Bir İmanla İslama Girenin Müslüman Kabul Edilmesi

Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, yalnızca iki şehadet kelimesini söylemesiyle kâfirin islama girişini kabul ederdi.
Nitekim Ahmed b. Hanbel, Enes radıyallahu anh’den şöyle rivayet etmiştir: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir adama:
Müslüman ol” buyurdu. Adam:
“Bundan bir hoşnutsuzluk duyuyorum” dedi. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
Hoşlanmasan da Müslüman ol” buyurdu.[2]
Hafız İbn Kesir rahimehullah dedi ki: “Bu hadisler sahihtir. Lakin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onu Müslüman olmaya zorlamamış, bilakis davet etmiştir. Adam nefsinin bunu kabul etmek istemediğini haber vermiş, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “İstemesen de Müslüman ol” buyurmuştur. Zira Allah onu niyet ve ihlas ile rızıklandıracaktır.”[3]
Burada Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in insanları İslam’dan çıkaracak deliller toplamaya hırslı olmadığına delil vardır. Bilakis İslam’a girmeleri için insanları idare ediyor, onlardan İslam’a aykırı söz ve fiiller ortaya çıksa da, zahirlerini kabul ediyor, sırlarını Allah’a bırakıyordu.
Usame b. Zeyd radıyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bizi seriyye içinde gönderdi. Cüheyne kabilesinden Hurukâta bir sabah baskını yap­tık. Derken ben bir adama eriştim. Adam hemen:
“La ilâhe illallah” dedi. Ama ben kendisini vurdum. Bundan kalbime bir şüphe düştü ve hâdiseyi Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'e anlattım. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
Lâ ilahe illallah, dedi mi? Sen de onu öldürdün mü?” buyurdu. Ben:
“Yâ Rasulâllah, o bu sözü ancak silâhtan korktuğu için söyledi” de­dim. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
Bârî kalbini yarsan da bu sözü doğru söyledi mi söylemedi mi bilsey­din ya!” buyurdu. Artık bu sözü bana o kadar tekrarladı durdu ki, keşke o gün (yeni) müslüman olmuş olaydım diye temenni ettim.”[4]
Hafız İbn Hacer bu hadisle ilgili olarak şöyle demiştir: “İbnu’t-Tîn dedi ki: “Bu kınama öğretim ve öğüt içindir. Ta ki hiç kimse tevhidi söyleyen kimseyi öldürmeye kalkmasın. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den mutevatir olarak gelmiştir ki:
İnsanlarla Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın rasulü olduğuma şahitlik etmelerine kadar savaşmakla emrolundum. Bunu söyledikleri zaman, hakkı dışında, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Hesapları ise Allah Teâlâ’ya aittir.[5]
Iyaz el-Ensari’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ كَلِمَةٌ عَلَى اللَّهِ كَرِيمَةٌ لَهَا عَنْدَ اللَّهِ مَكَانٌ، وَهِيَ كَلِمَةٌ مَنْ قَالَهَا صَادِقًا أَدْخَلَهُ اللَّهُ بِهَا الْجَنَّةَ، وَمَنْ قَالَهَا كَاذِبًا يَعْنِي قَالَهَا بِلِسَانِهِ حَقَنَتْ دَمَهُ وَأَحْرَزَتْ مَالَهُ وَلَقِيَ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ غَدًا يُحَاسِبُهُ
Muhakkak ki La ilahe illallah öyle bir kelimedir ki, Allah katında pek değerlidir. Allah katında belli bir yere sahiptir. O öyle bir kelimedir ki, kim onu samimiyetle (ihlâsla) söylerse Allah buna karşılık onu cennete koyar. Kim de onu sahtekârca söylerse, (dünyada) canını ve malını korusa bile yarın Allah’ın huzuruna çıktığında (Allah) onu hesaba çeker[6]
Hadisin bu anlamda şahitleri pek çok olup meşhurdur. Bizler insanların kalplerinde olan ihlâsı bilemeyiz, lakin zahire göre hükmetmek, bu kelime-i tevhide Allah’ın verdiği değeri vermemizi gerektirmektedir. Üstelik bu öyle bir kelimedir ki, samimi olarak söylemeyen, münafıkça söyleyen bir kimse için dahi dünyada Müslüman muamelesi görmesini sağlamaktadır. İşte bu hakikate muhalefet eden, haricidir. Şu örnekte olduğu gibi:
Humeyd b. Hilal’den: “Umare b. Kurs el-Leysî bir gazveye çıktı ve gazvede Allah’ın dilediği kadar kaldı. Sonra döndü. Ahvaz yakınına geldiğinde ezan sesi duydu ve:
“Vallahi üç gündür Müslüman bir cemaatle namaz kılmadım” deyip namaz kılmak için ezanın okunduğu yere doğru yöneldi. Derken Ezarika fırkasıyla (Hariciler’den Nafi b. Ezrak’ın tayfasıyla) karşılaştı. Kendisine:
“Ey Allah’ın düşmanı! Buraya gelmenin sebebi nedir?” dediler.
“Siz kardeşim değil misiniz?” dedi. Onlar da:
“Sen şeytanın kardeşisin. Seni öldüreceğiz” dediler. Humeyd,
“Rasulullah’ın benden duyup razı olduğu şeye razı olmaz mısınız? (yani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kelime-i tevhidi ondan duymakla Müslüman kabul etmişti)” dedi. Şöyle anlattı:
“Ben kâfir olarak onun yanına gittim. Sonra Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve onun Allah’ın elçisi olduğuna şehadet getirdim. O da beni serbest bıraktı.” Dedi. Fakat onlar yine de onu yakalayıp öldürdüler.”[7]
Bu rivayetten anlıyoruz ki, o dönemin haricileri de, günümüzdekilere benzer endişeler taşıdıklarından olsalar gerek, La ilahe illallah sözünü yeterli bulmamışlardı ve kendilerine namaz kılmak için gelerek selam verene, toplumu tekfir etmelerinden dolayı, Allah’ın düşmanı diye hitap etmiş ve öldürmüşlerdi.
Hariciliğin bir başka bariz özelliği de, Kâfirler hakkındaki ayetleri Müslümanlar hakkında te’vil ederek tekfir etmeleridir. Nitekim İmam Buhari şöyle diyor: “İbn Ömer onları Allah’ın yarattığı en şerli insanlar olarak görür ve şöyle derdi:
“Onlar kâfirler hakkında inen âyetleri mü’minler üzerinde uyguluyorlar.”[8]

İslama Girdikten Sonra Şirke Düşen Kimseye Hüccet İkamesinin Zorunluluğu

İslam tarihçisi Hafız Şemsuddin ez-Zehebî rahimehullah şöyle demiştir: “el-Eşari’nin hoşuma giden bir sözünü gördüm. Bu, Beyhaki’nin rivayetiyle sabittir; Ebu Hazım el-Abdi’den işittim, dedi ki; Zahir b. Ahmed es-Serahsi’den şöyle dediğini işittim:
“Ebu’l-Hasen el-Eşari sebebiyle Bağdad diyarına yaklaştığımda beni çağırdı, ben de ona gittim. Dedi ki:
“Benim kıble ehlinden hiç kimseyi tekfir etmediğime şahit ol! Çünkü onların hepsi tek bir mabuda işaret ediyor. Bütün ihtilaf sadece ibarelerdedir.” Hafız Zehebi dedi ki:
“Ben de bunun gibi inanıyorum. Şeyhimiz İbn Teymiyye rahimehullah da böyle idi. O, son günlerinde şöyle dedi:
“Ben ümmetten hiç kimseyi tekfir etmiyorum.”[9]

İslam’a Girmiş Olanlara Hüccetin Tebliğinin Şart Oluşu

Bu Kur'an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu.” (En’âm 19)
İmam Buhari rahimehullah, Camiu’s-Sahih’te “Mürtetlerden ve inat edenlerden tevbe etmelerinin istenmesi ve öldürülmeleri” kitabında (12/269) şu bab başlığını koymuştur: “Haricilerin ve mülhidlerin kendilerine hüccet ikame edilmesinden sonra öldürülmeleri, Allah Teâlâ’nın: “Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir.” (Tevbe 115) kavli babı.” İlim ehli katında bilindiği gibi Buhari’nin bab başlıkları onun fıkhının yüceliğine delalet eder. Bu bab başlığı da böyledir.
Bedruddin el-Aynî rahimehullah dedi ki: “Buhari bu ayeti bu babda zikretmekle, haricilerin ve mülhitlerin ancak onlara hüccet ikame edildikten sonra öldürülebileceklerine işaret etmiştir.”[10]
Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
Bir kimse birisini tekfir ederse, bu söz mutlaka ikisinden birine döner. Eğer o kimse kafirse ona, değilse, tekfiri kendisine döner.”[11]
İbn Hacer şöyle demiştir: “Hadisin akışı, Müslüman bir kimsenin, Müslüman kardeşi hakkında bunu söylemekten sakındırmak içindir. Bu da hariciler fırkasının ve diğerlerinin varlığından önce olmuştur.”[12]
Sonra şöyle dedi: “Bir Müslümanı tekfir edenin durumuna bakılır, şayet bunu herhangi bir tevile dayanmaksızın söylüyorsa kınamayı hak eder. Hatta belki de kendisi kafir olur. Şayet bir tevile dayanarak söylüyorsa bakılır, yaptığı tevil geçerli ise kınamayı hak etmez. Bilakis doğruya dönünceye kadar ona hüccet ikame edilir.”[13]
İmam Ebu Muhammed b. Hazm rahimehullah şöyle demiştir: “Allah Teâlâ uyarının mutlaka tebliği gerektirdiğini belirtmiştir. Kendisine tebliğ ulaşmayan kimse böyle değildir. Zira Allah Teâlâ kendisine Allah Azze ve Celle katından bir rasul gelmedikçe kimseye azap etmez. Aslen kendisine İslam ulaşmamış kimse azap görmez. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den de nas bu şekilde gelmiştir:
Kıyamet gününde bunak bir ihtiyar, sağır, fetret döneminde ölen ve mecnun kimse getirilir. Mecnun/deli der ki:
“Ya rab! Bana islam geldi fakat ben akledemiyordum… Bunak, sağır ve fetret döneminde ölen kimse de mazeretlerini zikrederler. Onlar için ateş tutuşturulur ve onlara:
“O ateşe girin” denilir. Kim ona girerse onu serin ve selamet bulur.”[14] Farzlardan bir şey kendisine ulaşmayan kimse de böyledir. Onlar da mazurdurlar.”[15]
Allame el-Elbanî rahimehullah şöyle demiştir: “Sen ey Abdullah Azzam! Bunu insanların en iyi bilenlerindensin. Çünkü sen benim meclislerimi takip ediyorsun. Küfürde vuku bulsa bile hüccet ikame edilmedikçe biz kimseyi tekfir etmeyiz.”[16]

Hüccetin İkame Olması veya Cahilin Mazur Görülmemesi Ne Demektir?

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Hüccet ikame edilmedikçe ve hüccet beyan edilmedikçe hiç kimse, Müslümanlardan hata eden veya yanlış yapan bir kimseyi tekfir edemez. Kesin olarak İslam’ı sabit olan kimseden bu vasıf, şüphe sebebiyle izale edilemez. Mutlaka hüccet ikamesi ve şüphenin giderilmesi gerekir.”[17]
Ebû Sufyan Talha b. Nafi rahimehullah şöyle demiştir: “Mekke'yi ziyaret edip Fihr oğullarına konuk olan Câbir radıyallahu anh'e sordum. Sonra bir adam kendisine:
“Sizler ehl-i kıbleden hiç kimseyi müşrik olarak itham eder miydiniz?” diye sordu. Dedi ki:
“Allah’a sığınırım.” Adam bu cevaptan ürktü, sonra
“Onlardan hiç kimseye “kâfir” diye hitap eder miydiniz?” diye sordu.
“Hayır” dedi.”[18]
Cundub b. Abdillah radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
مَنْ صَلَّى صَلاتَنَا، وَاسْتَقْبَلَ قِبْلَتَنَا وَأَكَلَ ذَبِيحَتَنَا فَذَلِك الْمُسلم، لَهُ ذمَّة الله، وَذمَّة رَسُولِهِ
Kim namazımızı kılar, kıblemize yönelir, kestiğimizi yerse o Müslümandır. Allah’ın zimmeti ve rasulünün zimmeti onun üzerindedir.”[19]
Buhari aynısını Enes b. Malik radıyallahu anh’den, Ebu Yusuf; Ebu Hureyre radıyallahu anh’den merfu olarak rivayet etmişlerdir.[20]
Nafi rahimehullah dedi ki: “Bir adam İbn Ömer radıyallahu anhuma’ya:
“Benim bir komşum var, benim aleyhimde şirk ile şahitlik ediyor” dedi. İbn Ömer radıyallahu anhuma dedi ki:
“La ilahe illallah diyerek onu yalanlamadın mı?”[21]
Şeyhulislam Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah Zatu Envat kıssası ile ilgili olarak şöyle demiştir:
“...Lakin bu kıssa şunu ifade eder: Müslüman, hatta âlim kimse bilmeden şirk türlerine düşebilir. Öğrenmek ve sakınmak gerekir. Böylece cahil kimsenin: “Tevhidi anladık” sözünün şeytanın tuzaklarından olan en büyük cahilliklerden olduğu anlaşılır. Yine bu kıssa şunu ifade eder: Müslüman bilmeden küfür bir söz söyleyebilir. Buna karşı uyarılır ve o zaman tevbe eder. O tekfir edilmez. Tıpkı İsrailoğullarının yaptıkları ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den zatu envat isteyenlerin yaptıkları gibi.
Yine bu kıssa şunu ifade eder: Onlar tekfir edilmeseler de haklarında şiddetli ve ağır sözler söylenir. Tıpkı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yaptığı gibi.”[22]
Önemli Not: Belki de bu son cümle Şeyhin, Kitabu’t-Tevhid’de bu hadisin (Zatu envât hadisinin) ardından Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in onları cahilliklerinden dolayı mazur görmediğini söylemesini ve koluna bakır halka takan kimse hadisine düştüğü notta cehaletten dolayı mazur görülmeyeceğini söylemesini açıklığa kavuşturmaktadır. Zira ona ağır bir söz söyleyerek:
Şayet bu üzerinde olduğu halde ölseydin asla kurtulamazdın” buyurulmuştur.
Hâkim’in rivayetinde: “Elbette ona havale edilirdin” şeklindedir. Yine burada da ağır ifade vardır. Yoksa şeyh burada cehaletin özür olmadığını söylemezdi. Mana ancak anlattığımız şekilde açıklığa kavuşmaktadır. Nitekim onların tekfir edilmediklerini kendisi söylemiştir.
O halde mazur olmamalarının manası nedir? Bu durum, bu fiilin küçük şirki ortadan kaldırmayacağı anlamına gelir. Yine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in: “O üzerinde olduğu halde ölseydin” sözü, yasaklamadan sonra hala buna devam etseydin “asla kurtulamazdın” şeklinde anlaşılır.
Nitekim Hâkim’in rivayetinde: “Elbet ona havale edilirdin” sözü de Allah’tan yardım göremezdin, bunu takman sana fayda vermezdi demektir. Âlimler bunu küçük şirk olarak zikretmişlerdir. Şeyh İbn Baz rahimehullah’ın da ikrarını buna eklemek gerekir.
Geçen açıklamalara Allame es-Suyutî rahimehullah’ın şu fetvasını delil getirmek de mümkündür:
“…Birinci durum: Bu söz dilinden kasıtsız olarak kaçmış olabilir. Bu Müslümanın haline layık olan bir zandır. Belki de mesela: “Malik kabrinden kalksa dahi” demek isterken dili sürçmüş ve ondan bu söz sadır olmuştur. Bu kimse tekfir edilmez, mazur da görülmez. Bunun öncesinde hayrı biliniyorsa, dil sürçmesi iddiası kabul edilir. Kendi haline de bırakılmaz, bilakis pişmanlık sergilemesi gerekir. Topluluk içinde hata ettiğini ilan eder, tevbe ve istiğfarda bulunur. Başına toprak saçar, çokça sadaka verir, köle azat eder, iyilik yollarıyla Allah’a yakınlaşmaya çalışarak bu tökezlemesini örter..”[23]
Şu halde ceza; tekfir de olabilir, tazir de olabilir. Böylece “cehalet mazeret değildir” sözünü kullanan âlimlerin neyi kastettikleri anlaşılmaktadır. Onlar tekfiri değil, sakındırma ve tedip cezasından mazur olmayacağını kastetmişlerdir.

Te’vil de Tekfirin Manilerindendir

İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Maksadı Rasule ittiba etmek olan te’vilci tekfir edilmez. Hatta o içtihat edip de hata ettiğinde fasık da sayılmaz. Ameli meselelerde insanlar katında meşhur olan budur. Akide meselelerine gelince, insanları çoğu bu konuda hata edeni tekfir ederler. Bu görüş ise sahabe, tabiin ve onlara güzellikle tabi olanlardan veya imamların hiçbirinden bilinmemektedir. Ancak bu muhaliflerini tekfir eden Harici, Mutezile, Cehmiyye gibi bid’at ehlinin bid’at olarak ortaya çıkardıkları görüşlerinin esaslarından biridir. Malik, Şafii, Ahmed ve diğer imamlara tabi olanların çoğu da bu duruma düşmüşlerdir.”[24]
Sonra İbn Teymiyye rahimehullah selef arasında itikadi meselelerde de ihtilafa düşüldüğünü ispat eden, ancak birbirlerini tekfir etmeyip, muhaliflerini tıpkı ahkâm meselelerinde olduğu gibi mazur gördüklerine dair örnekler zikretmiştir. Sonra şöyle demiştir: “Yine seleften birçok kimse bu meselelerde hata etmişler, bundan dolayı tekfir edilmemesinde ittifak etmişlerdir. Mesela sahabeden biri ölülerin, dirilerin seslenmesini işiteceğini inkâr etmiş, bazısı miracın uyanık iken olduğunu inkâr etmiş, bazısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in rabbini gördüğünü inkâr etmiş, bazısı halifelik ve üstünlük konusunda malum sözü söylemiş, bazısı birbiriyle savaşmış, bazısı birine lânet etmiş, bazısı birini tekfir etmiştir. Bu sözler malumdur…” “Kadı Şureyh “Bel acibtu” (Saffat 12) şeklindeki kıraati inkâr etmiş ve: “Muhakkak ki Allah şaşırmaz” demiştir… Böylece sabit bir kıraati inkâr etmiştir. Kitap ve sünnetin delalet ettiği bir sıfatı inkâr etmiştir. Bununla birlikte o, ümmetin imamlardan bir imam olduğuna ittifak ettiği birisidir.
Yine seleften birisi Kur’an’dan bir harfi inkâr etmiştir. Mesela “efelem yey’esillezine amenu” (Rad 31) ayeti hakkında bu ancak: “evelem yetebeyyenillezine amenu”dur” demiştir.
Bir diğeri “ve kada rabbuke ella ta’budû illa iyyah” (İsra 23) ayetinin kıraatini inkâr etmiş, “Bu ancak: “Ve vassa rabbuke” şeklindedir demiştir. Bazısı felak ve nas surelerini Kur’ândan saymamış, diğeri kunut suresini yazmıştır. İcma ve mütevatir nakil ile bilinmektedir ki bu bir hatadır. Bununla beraber nakil onların katından tevatür halinde değildi. Bu yüzden tekfir edilmediler. Eğer bu yüzden biri tekfir edilirse ancak mütevatir nakil ile hüccet ikamesinden sonra olur.”[25]

Tekfirde Mutlak-Muayyen Ayrımı

İbn Teymiyye şöyle demektedir: “Söylenen söz, mutlak olarak sahibinin tekfir edildiği türden olabilir ve genelde bunu ifade etmek için, “Kim şöyle derse kâfir olur” ifadesi kullanılır. Ancak bu sözü söyleyen kişi, gerekli olan hüccet ikamesi yapılmadan önce tekfir edilmez.”
Yine İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Kitap, sünnet ve icma ile küfür olan bir söz hakkında, şer’î delillerin gösterdiği gibi bunun küfür bir söz olduğu söylenir. Zira iman, Allah ve rasulü tarafından verilebilecek bir hükümdür. Bu mesele insanların zanlarına ve hevalarına göre değildir. Hakkında tekfirin şartları sabit olup, manileri ortadan kalkmadıkça herhangi bir şahsın kâfir olduğuna hükmetmek gerekmez.”[26]
Mesela Allah ve Rasulünün bir sözünü inkâr etmek genel olarak küfrü muciptir. Fakat belli bir şahıs onu inkâr edince kâfir olmayabilir. Çünkü bu şahıs İslam’a yeni girmiş veya uzak bir yerde yetişmiş olması yüzünden Allah ve Rasulüne ait böyle bir sözün olduğunu bilmeyebilir. Yine bazı geçerli mazeretler yüzünden o sözü hiç duymamış olabilir, ya da duyduğu halde onun hakikaten onlara ait olduğu hususunda kanaat oluşturmayabilir, ya da o sözün tevilini gerektiren başka bir sözü daha sağlıklı bulmuş olabilir.[27]
Ebu’l İzz el- Hanefi şöyle demektedir: “Çünkü muayyen şahsın hata eden, günahı bağışlanmış bir müctehid olması mümkün olabildiği gibi, elindeki nassların dışında bulunan bir takım nassların kendisine ulaşmamış kimselerden olması da mümkündür. Onun pek büyük bir imanı ve Allah’ın rahmetine mazhar olmasını gerektiren birçok iyilikleri de bulunabilir.”[28]
Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab rahimehullah şöyle demiştir: “Muayyen (belirli) bir şahsın tekfiri meselesi bilinen bir meseledir. Kişi küfür olan bir söz söylemiş olabilir ve bu sözü söyleyenin kâfir olduğu söylenebilir. Lakin belli (muayyen) bir şahıs bu sözü söylediği zaman ona terk edenin kâfir olacağı hüccet ikame edilinceye kadar küfrüne hükmedilemez.”[29]
Şeyh Muhammed b. İbrahim rahimehullah şöyle demiştir: “Burada iki şey vardır: Birincisi: Bir şeyin küfür olduğu hükmü İkincisi: Şahsın kendisine hükmetmek. Ki bu ayrı bir şeydir.”[30]
Allame el-Elbânî rahimehullah şöyle demiştir: “Küfürde vuku bulmuş olsa dahi, hüccet ikame edilmedikçe bir kimseyi tekfir etmeyiz.”[31]
Şeyh İbn Useymin rahimehullah şöyle demiştir: “Böylece anlaşılmıştır ki; bir söz veya bir fiil küfür veya fısk olabilir. Bu durum, bunu işleyenin kâfir veya fasık olmasını gerektirmez. Tekfirin veya tefsikin şartlarından birinin bulunmaması veya bunu engelleyen bir maninin bulunması bu hükme engel olabilir.”[32]

Tekfire Hükmetmeyi Gerektiren Hüccet İkamesini Kim Yapar?

Tekfir hükmünde ancak İslam devletinin yöneticisi tarafından kendilerine yetki verilmiş olan, ilimde köklü, ikna kabiliyeti olan, hafızası kuvvetli, sağlam anlayışlı, istinbat kabiliyetli, yumuşaklık ve ağırbaşlılık hasletlerine sahip, tahammüllü ilim ehli hüccet ikamesini yapar.
Âlimler dinin füru’u ile alakalı helal ve harama dair hüküm meselelerinde müçtehit ve müftî olmayı bir şart olarak koştuklarına göre, küfür, iman, fasıklık, bid’atçilik gibi dinin aslî meselelerinde de bu şarta itibar etmek zorunlu ve daha önceliklidir.
Şeyh Suleyman b. Sehman rahimehullah şöyle demiştir: “Anladığım kadarıyla hüccet ikamesini ancak bunu güzelce yapabilecek kimse yapar. Dininin hükümlerini bilmeyen ve âlimlerin bu konuda neler söylediklerini bilmeyen cahil kimse gibi bu işi güzelce yapamayacak olan kimseler bildiğim kadarıyla hüccet ikamesi yapamazlar. Allah en iyi bilendir.”[33]

Son Olarak

Zamanımızda şer’i hüccet ikamesini yapacak bir hilafet/İslam devleti bulunmaması sebebiyle, Müslüman olduktan sonra küfür veya şirk işleyen, işlediği şeyin küfür olduğuna dair tebliğ yapılmasına ve bu konuda te’vil, ikrah gibi hiçbir mazeretinin kalmadığının bilinmesine rağmen Müslümanların arasında yaşayıp Müslüman olduğunu iddia eden kimselere gelince bunlar münafıktırlar. Zahiren müslümanlarla aynı haklara sahiptirler. Kanları, malları, kadınları haramdır, Müslümanlar üzerine velayetleri, akrabalıkları, emanları geçerlidir.
Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve bazı sahabelerin bildikleri, fakat ashabının tamamının bilmedikleri bazı münafıklar vardı, bunlar Müslüman muamelesi görüyorlardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bazı Müslümanların tanımadıkları bu münafıkların arkasında yanlışlıkla namaz kılmalarına, onlara Müslüman muamelesi yapmalarına, kız alıp vermeleri vb. muamelelerde bulunma ihtimallerine rağmen ismen tanıtmamış, onlardan küfür açığa çıktığında tevbe izhar etmişler, onların bu tevbede yalancı olduklarını bilmesine rağmen, zahirde ortaya koydukları duruma itibar etmiş, “Muhammed arkadaşlarını öldürüyor” dedirtmem diyerek, zahiren islamı ve tevbeyi izhar edenlerin öldürülmesini yasaklamıştır.
Günümüzde şayet münafık olduğunu bildiğimiz kimselere karşı müeyyideleri uygulayacak İslamî bir müessesemiz olsaydı, bu münafıklar için iki durum söz konusu olacaktı; ya küfürlerinde inat edecekler – ki kılıç karşısında bu uzak bir ihtimaldir – ya da münafıkça, tevbe ettiklerini söyleyeceklerdi. Büyük ihtimalle bu ikincisi olacaktı. Bu da onları tekfir edip irtidatına hükmetmeye mani bir durum teşkil edecekti.
Öyleyse kendilerinden küfür ve şirk sabit olan bu münafıklara karşı nasıl muamele edilir?
1- Onların kafir oldukları söylenmez. Dünya hükmü olarak Müslüman muamelesi görürler, kestikleri yenir, velayetleri geçerlidir. Münafık olarak ölürlerse Allah'ın onlara ahiretteki muamelesi kafirlere olandan daha şiddetli olacaktır.
2- Kitap ve sünnet nasları münafıkların özelliklerini bolca bildirmiştir. Yine bid’at ehlinin de durumları bildirilmiş, onlara karşı nasıl muamele edeceğimiz açıklanmıştır. Küfür ve şirk olan, imana aykırı olan akideleri izhar eden bid’at ehline karşı selam alıp vermemek, cenazelerine katılmamak, samimi ilişkileri kesmek, beraber yemek yememek, onlarla oturup konuşmamak, onları aşağılamak, reddiye vermek gibi yönlendirmeler yapılmıştır.
3- Hariciler, Rafiziler gibi topluluk olduklarında, şayet Müslümanların halifesi varsa, Müslümanların cemaatinden ayrılan bu gruplara karşı savaşılması emredilmiştir.
4- Sünnet inkarcılarının, Kaderiyye ve Mutezile gibi bid’atçilerin ise “zındıklar” olduğu hadiste açıkça belirtilmiş bu kimselere mürtet muamelesinden bahsedilmemiş, lakin sosyal ilişkilerin onlardan kesilmesi emredilmiştir.
5- Sufiler, mitinglerle ayaklananlar, demokratik seçimlere katılanlar ve oy kullananlar harici ekollerindendir. Bu kimseler, İskender Evrenosoğlu, Fethullah Gülen cemaati gibi, Müslümanların cemaatinden ayrılırlarsa hariciler ve rafizilerle aynı muameleyi görürler, Müslüman toplumun içinde yaşarlarsa Kaderiyye ve Mutezile fırkalarına olan tavrın aynısını görürler, onlarla sosyal ilişkiler kesilir.
6- Zamanımızda İslam halifesi/devleti bulunmadığı için harici gruplara da, mutezile gruplara da sabretmek, onlarla sosyal ilişkileri kesmek, ilmi reddiyeler vererek Müslümanların onların tuzaklarına düşmelerine mani olmak gerekir.
7- Bilmeden itikadında küfür bulunan bir münafığın arkasında namaz kılınırsa namaz sahihtir, lakin öğrendikten sonra arkasında kılmamak gerekir. Kılmak zorunda kalınırsa namaz iade edilir.
8- İtikadında küfür olmayan bid'at ehlinin arkasında namaz kılmak fasığın arkasında namaz kılmak ile aynı hükümdedir. Namaz sahihtir, fakat mekruhtur.
9- Küfürde olan münafıkların mesela namaz kılmadığı ve namazın terkinin küfür olduğu tebliğ edilmiş olmasına rağmen namaz kılmayıp da Müslüman olduğunu iddia eden kimselere zahiren Müslüman muamelesi yapılır, nikahları, velayetleri, emanları geçerlidir. Onlara hikmet ve güzel öğütle tebliğe devam edilir, lakin ısrar ettiklerinde ortaya koydukları bu kötülük sebebiyle onlarla sosyal ilişkiler kesilir.
Meselenin daha geniş ayrıntıları vardır. Bunun için Haricilik ve Mürcie Arasında Tekfir Sapması adlı kitabıma bakınız.




[1] Mecmuu’l-Fetava (12/493, 17/308)
[2] Sahih. Bkz.: el-Elbani, es-Sahiha (1454)
[3] Tefsiru İbn Kesir 1/465)
[4] Sahih. Buhârî (4269) Muslim (96)
[5] Sahih. Buhârî, megazi kitabı, Muslim, İman kitabı
[6] Sahih. Bezzar, Keşfu’l-Estar (no:4), Şecerî, Emali (no:97) Ebu Nuaym, Ma’rife (5442) İbn Kani Mucemu’s-Sahabe (2/277) Deylemi (7281) Şahidini Enes radıyallahu anh’den: İbn Neccar, Zeylu Tarihi Bağdad (2/162)
[7] Sahih. Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (3/358) Taberani Evsat (8/255)
[8] Fethu’l-Bari (12/282) İbn Hacer: “Senedi sahihtir” demiştir.
[9] Siyeru A’lami’n-Nubela (15/88)
[10] Umdetu’l-Kari (19/369)
[11] Sahih. İbn Hibban (1/483) Sahihu’t-Tergib (2775) Sahihu’l-Cami (5545)
[12] Fethu’l-Bari (10/166)
[13] Fethu’l-Bari (12/304)
[14] Sahih. Bkz.: el-Elbani, es-Sahiha (1434)
[15] İbn Hazm, el-Fasl Fi’l-Milel ve’l-Ehva ve’n-Nahl (4/105)
[16] Bkz.: Osman Abdusselam Nuh, et-Tariku li’l-Cemaa
[17] Mecmuu’l-Fetava (12/466)
[18] Sahih mevkuf. Ebu Ya’la (4/207) Taberani el-Evsat (Mecmau’l-Bahreyn 162) İbnu’l-Buhteri Musannefat (678) Şeceri Emali (60) el-Esbehani el-Hucce (439) İbn Tahir el-Makdisi el-Hucce (2/596) İbn Hacer el-Metalibu’l-Aliye (2998) Heysemi Mecma’da (1/107): ricali sahihin ricalidir dedi. Hafız İbn Hacer Metalibu’l-Aliye’de sahih demiştir. Ebu Ubeyd, Kitabu’l-İman’da rivayet etmiş, muhakkiki Şeyh el-Elbani rahimehullah (s.98) “İsnadı, Muslim’in şartına göre sahihtir” demiştir.
* Benzerini Vehb b. Munebbih, Cabir radıyallahu anhden hasen isnad ile: Haris b. Ebi Usame Musned (35) Mervezi Ta’zimu Kadri’s-Salat (889) İbn Hacer Metalibu’l-Aliye (2997)
* Aynısını Süleyman b. Kays el-Yeşkuri, Cabir radıyallahu anh’den rivayet etmiştir. Isnadı sahihtir: El-Lalekai İtikad (2008)
[19] Sahih. Taberani (1669) Ru’yani (954) el-Muhlisiyyat (1393) İbn Adiy (2/454) El-Esbehani el-Hucce (442)
[20] Sahih. Buhari (391) el-Muhlisiyyat (1825) Ebu Yusuf el-Harac (270)
[21] Hasen mevkuf. El-Esbehani el-Hucce (443) Buhari Tarihu’l-Kebir (7/99) İbnu’l-Mukri Mu’cem (729)
[22] Bkz.: Şeyh Abdulaziz b. Baz’ın takriziyle, Seyyid b. Saduddin el-Gabaşî; Seatu Rahmeti Rabbu’l-Alemin li’l-Cuhhal (s.50)
[23] Suyuti, Tenzihu’l-Enbiya An Tesfiyhi’l-Agniya (s.60-62)
[24] Minhacu’s-Sunne (5/239-240)
[25] Mecmuu’l-Fetava (12/492-493)
[26] Mecmuu’l-Fetava (35/165-166)
[27] İbni Teymiyye Fetava (3/231)
[28] Şerhu Akideti’t-Tahaviyye (318-319)
[29] Dureru’s-Seniyye (8/244)
[30] Fetava’ş-Şeyh Muhammed b. İbrahim (12/191)
[31] Osman b. Abdisselam Nuh, et-Tariku Li’l-Cemaa
[32] Kavaidu’l-Musla, (92)
[33] Minhacu Ehli’l-Hak ve’l-İttiba Fi Muhalefeti Ehli’l-Cehl ve’l-İbtida (s.85)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)