Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Ehl-i Sünnet Selefîlerin Ayrıcalıklı Alâmetleri

Sünnet Ehlinin Bazı Alametleri Şeyh Abdulhamid el-Hacurî Hafazahullah Tercüme: Ebu Muaz Rivayetlere tabi olan sünnet ehli selefîle...

22 Nisan 2017 Cumartesi

Yakında İnşaallah Yayında!

ZEBERCED
(el-Mustedreku'z-Zeberced Min Ahadisi'n-Nebiyyi'l-Mumecced Alâ Şurûti'ş-Şeyhayn)
Buharî veya Muslim'in Şartlarına Göre Hadisler
Te'lif: Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
 3 cilt, Buhari veya Muslim'in şartlarına göre 1566 hadis

ez-Zeberced'de Buhari veya Muslim Şartlarına Hadis Alınan Kaynaklar:

20 Nisan 2017 Perşembe

Vahye Akılla İtiraz Etmek İblis’in Mirasıdır

Kitap ve sünnet naslarını fasit akıllarıyla ve re’yleriyle reddedenlerin durumu İblis’in durumu gibidir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
Dedi ki: “Sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?” Dedi ki: “Ben ondan üstünüm. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.” (A’raf 12)
Hasen el-Basri rahimehullah bu ayet hakkında dedi ki: “İblis burada kıyas yapmıştır. Kıyas yapanların ilki iblistir.”
Bunu Dârimî Musned’inde, İbn Cerir et-Taberî Tefsir’inde, Herevî Zemmu’l-Kelam ve Ehlih’te ve İbn Abdilberr el-Cami’de rivayet etmişlerdir. İbn Kesir rahimehullah Tefsir’inde: “İsnadı sahihtir” demiştir.
İbn Sirin rahimehullah dedi ki: “İlk kıyas yapan İblistir. Güneşe ve aya da ancak kıyaslar sebebiyle ibadet edilmiştir.”
Bunu Dârimî Musned’inde, İbn Ebî Şeybe el-Musannef’te, Beyhakî el-Medhal’de, İbn Cerir et-Taberî Tefsir’inde, Ebu İsmail el-Herevi Zemmu’l-Kelam ve Ehlih’te, Hatib el-Bağdadi el-Fakih ve’l-Mutefekkih’te, İbn Abdilber el-Cami’de, Ebu Arube el-Harrani el-Evail’de, İbn Hazm el-İhkâm Fi Usuli’l-Ahkâm’da rivayet etmişlerdir. Hafız müfessir İbn Kesir rahimehullah Tefsir’inde: “İsnadı sahih” demiştir.
Ebu’l-Huseyn Muhammed b. Ahmed el-Malatî rahimehullah, et-Tenbih ve’r-Reddu Ala Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bid’a kitabında şöyle demiştir: “Allah Azze ve Celle Adem aleyhi's-selâm’ın durumunu anlattıktan sonra meleklere Adem’e secde etmelerini emretti ve bu haberle bizi, iblisin nasıl büyüklendiğine dair uyardı. Onun hakkında şekavetin yazılı olmasından dolayı nasıl kıyas yaptığını bize haber verdi: “Ben ondan üstünüm. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın” dedi.”
İbn Teymiyye rahimehullah Mecmuu’l-Fetava’da dedi ki: “İblis; Allah’a karşı düşmanlık edenlerin, mahlukat içinde taşkınlık yapanların ve Allah’ın emrine karşı kıyasla itiraz edenlerin ilkidir. Bu yüzden seleften birisi: “İlk kıyas yapan iblistir” demiştir. Muhakkak ki Allah ona Adem’e secde etmesini emredince, o “Ben ondan üstünüm” diyerek secde etmekten yüz çevirmiştir.”
 İmam İbnu’l-Kayyım rahimehullah esl-Savaik’te şöyle demiştir: “Vahye karşı akıl ile itiraz etmek, şeyh Ebu Mürre’nin (şeytanın) mirasıdır. O, vahye karşı akılla itiraz edenlerin ve onun önüne geçenlerin ilkidir. Zira Allah ona Adem’e secde etmesini emrettiği zaman O’nun emrine aklî kıyasla itiraz etmiştir… Kıyas, nassa karşı olursa o bâtıl bir kıyastır ve ona “İblisçe kıyas” denilir.”

Delilin Nedir Ey Miskin!

Suret yapmak sözü; ister resim, ister oyma, ister makinayla çekme şeklinde olsun genel bir ifadedir. Aletle resim çeken kimse daha hızlı resmeder lakin sonuç birdir. Bütün bunların maksadı suret ortaya çıkarmaktır.
Oyma veya heykel yapanın maksadı suret ortaya koymaktır.
Resim çizenin maksadı suret ortaya koymaktır.
Kamerayla resim çekenin maksadı suret ortaya koymaktır.
Bütün bunlar arasında nasıl ayrım yapılabilir?
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Her suret yapan ateştedir” buyuruyor!  Bu ayrımın delili, getirdikleri felsefeler ve uydurma sözlerden başka bir şey midir?
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerini kendi kafalarına göre sınırlamak istiyorlar!
Heykel veya resim şeklindeki suretlerin sakıncası, fotoğraf resmi hakkında da geçerlidir. Suretlerin sakıncaları: şirke vesile olması ve yaratma hususunda Allah Teâlâ’ya benzemedir. Bu sakıncalar kamerayla çekilen suret için de söz konusudur. Sonuç aynıdır. Maksat aynıdır. Aletle suret elde edeni, diğer suretlerden ayıran şey nedir? Hatta aletle yapılan resim, diğerlerinden daha şiddetlidir. Kamerayla suret çeken kimse, elde ettiği sureti Allah’ın yarattığına, elle çizenden veya oyma yapandan daha fazla benzetir! Fotoğraf makinasının çektiği suretteki renkleri ve hatları elle çizen veya oyma yapan elde edemez. Hatta kamerayla görüntü kaydı yapıldığında ses ve hareketler de işin içine girer. Bunu yasağın kapsamından çıkarmak için zorlama yorumların hiçbir manası yoktur!
 Malumdur ki Allah Azze ve Celle’nin kelamını ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kelamını ancak Allah’ın kelamından veya rasulünün kelamından sahih bir delil tahsis edebilir. Beşerin içtihatları, zorlamaları ve felsefeleri sahibine reddedilir. Bu husus hadis usulü ve tefsir usulünden bilinen bir durumdur. Umumî olan bir nas, delil olmadıkça tahsis edilemez. Hususî olan bir nas da insanların içtihatlarıyla genel kılınamaz. Bu kaidenin, üzerinde icma edilmiş bir kaide olduğunu kabul etmelerine rağmen makinayla elde edilen sureti Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in suret hakkındaki yasağının kapsamından çıkarırken neden unutuyorlar?! Bu ayrım ilim ehli ve usulcüler katında hiçbir değeri olmayan boş bir sözdür.
Usul kaideleri onların yorumlarının hiçbirini kabul etmez. Onlar bunu iyi biliyorlar! Lakin hevâ ve mugalata yok mu! Bazen çok uzak bir yoruma kaçarlar! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Her suret yapan ateştedir” diyor, falan kimse çıkıp diyor ki: “Makinayla suret yapan ateşte değildir”!! Peki delilin nedir ey miskin! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem her suret yapan ateştedir diyor, sen ise makinayla suret yapan hariç diyorsun! Bu çok tehlikeli bir sözdür!
Bkz.: İânetu’l-Mustefid 2/369-371

Selefilik Kavramı İnsanları Ayırır mı? / Şeyh el-Elbani

Ben selefiyim” demen öncelikle sahih akide hakkında veya müslümanları hak üzerinde toplayan unsur hakkında bir tabirdir. Müslümanlardan kimisi şöyle diyor:

Biz selefiyiz dersek bu kelime ayrılığa sebep olur

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir ismi de ayırıcı değil mi?!

Hatta Kur’ân’ın isimlerinden birisi furkan’dır. Yani hak ile batılı ayırandır!

Rasul sallallahu aleyhi ve sellem de müslüman ile müşriği ayırmıştır. Baba ile oğulun arasını ayırmıştır. Ne ile? İslam ile ayırmıştır. Şu müslüman, şu kâfirdir.

Kitap ve sünnetten sapmış olan davetçilerin üsluplarından birisi, az önce geçen İhvanu’l-Muslimin’in menhecidir. “Bir araya gelip, sonra kültür oluşturmak.” Şimdi onlar da “Önce bir araya gelelim, sonra kültür gelir” diyorlar.

Hâlbuki bunun ardından kültür falan gelmez! Bunun delili yetmiş ya da seksen seneden beri İhvanu’l-Muslimin’in İslam hakkında ne bir ilim, ne bir anlayış ne de bir ıslah artıramamış olmalarıdır. O halde onlarda kültürle ilgili bir şey yoktur.

Yine İhvanu’l-Muslimin’in selefî (sahabe ve tabiinin yolunu izleyen) ile halefî’yi (sonrakilerin yolunu izleyeni), mezhepçiyi, sufiyi ve daha başkalarını bir araya getirmeleri nasıl mümkün olacak? Birbirine zıt olan bu unsurları tek bir İslam bayrağı altında bir araya getirmesi mümkün müdür?

İslam’ın birçok manaları vardır, bu ise islam değildir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem gece namaza kalktığı zaman duasına:

Allah’ım! Ey Cebrail’in, Mikail’in ve İsrafilin rabbi!” diye başlıyor, bu duanın sonunda şöyle diyordu:

İhtilaf ettikleri konuda izninle beni hakka hidayet et. Muhakkak ki sen dilediğini dosdoğru yola hidayet edersin.”

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanların ihtilaf ettikleri konuda Allah’tan kendisini hakka hidayet etmesini istiyordu. Lakin şu an müslümanlar pek çok ihtilafları istiyorlar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dua ettiği gibi dua etmiyorlar! Bilakis ihtilafı onaylıyor ve hal dilleriyle, bazen de ağızlarıyla diyorlar ki:

Kim bir alimi taklid ederse Allah’ın huzuruna selametle çıkar!!!” Ama kitap ve sünnete ittiba etmeyi terk edip unutmuşlardır. Yardım istenecek olan Allah’tır. La havle ve la kuvvete illa billah!

14 Nisan 2017 Cuma

Tek Başına Namaz Kılanın Namazı Cemaatle İade Etmesi

Sıla b. Zufer rahimehullah dedi ki:
اسْتَخْلَفنِي حُذَيْفَةُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، فَصَلَّيْنَا الظُّهْرَ، وَأَتَيْنَا عَلَى قَوْمٍ يَصُلُّونَ الظُّهْرَ فَصَلَّيْنَا مَعَهُمْ ثُمَّ صَلَّيْنَا الْعَصْرَ فَأَتَيْنَا عَلَى قَوْمٍ يُصَلُّونَ الْعَصْرَ فَصَلَّيْنَا مَعَهُمْ، ثُمَّ صَلَّيْنَا الْمَغْرِبَ، فَأَتَيْنَا عَلَى قَوْمٍ يُصَلُّونَ الْمَغْرِبَ فَصَلَّيْنَا مَعَهُمْ، فَلَمَّا قُمْتُ فِي الثالثة احتبسني
“Huzeyfe radiyallahu anh beni peşine taktı ve öğle namazını kıldık. Öğle namazı kılmakta olan bir topluluğa uğradık ve onlarla beraber yine kıldık. Sonra ikindiyi kıldık ve ikindi namazı kılmakta olan bir topluluğa geldik. Onlarla da beraber ikindiyi kıldık. Sonra akşamı kıldık ve akşam namazı kılmakta olan bir kavme uğradık, onlarla da beraber akşamı kıldık. Ben üçüncü rekate kalkarken beni tuttu.”
Musedded Musned’inde (Metalibu’l-Aliye 443, Busayri İthaf 1/216); Mu’temir – Leys – Nuaym b. Ebi Hind – Rib’i b. Hiraş – Sila yoluyla;
Ve İbn Ebî Şeybe Musannef’inde (2/276); Hafs – Leys – Nuaym – Sila – Huzeyfe radiyallahu anh isnadıyla rivayet etmişlerdir.
İbn Ebî Şeybe’nin lafzı şöyledir:
أنه صلَّى الظهر مرتين، والعصر مرتين، والمغرب مرتين، وشفع في المغرب بركعة
“Huzeyfe radiyallahu anh öğleyi iki defa, ikindiyi iki defa, akşamı iki defa kıldı, akşam namazında bir rekât daha ekleyerek çiftledi.”
İbn Ebî Şeybe’nin isnadında Nuaym ile Sila arasındaki vasıta olan Rib’i b. Hiraş isnaddan düşmüştür. Nuaym’ın Sila’dan doğrudan rivayeti de yoktur.  
Abdurrazzak (2/421 no:3935), İbn Ebî Şeybe (2/276) ve İbnu’l-Munzir el-Evsat’ta (2/401 no:1110) ; Sufyan es-Sevri – Cabir – Sa’d b. Ubeyde – Sila b. Zufer yoluyla rivayet etmişlerdir. Bu tarikle gelen lafız şöyledir:
أعدت الصلوات كلها مع حذيفة، وشفع في المغرب بركعة
“Bütün namazları Huzeyfe radiyallahu anh ile beraber iade ettim yalnız akşam namazına bir rekat ekleyip çiftledi.” Bu İbn Ebî Şeybe’nin lafzıdır, diğerlerinin lafzı buna yakındır.
Ali b. el-Ca’d Musned’inde (2/874 no:2450); Şerik – Cabir – Said b. Ubeyde – Sila b. züfer isnadıyla rivayet ediyor:
دخلت مع حذيفة مسجدًا فأقيمت فيه صلاة الظهر، فصلى معهم وقد كان صلى، ودخلت معه مسجدًا فأقيمت فيه صلاة العصر فصلى معهم وقد كان صلى، ودخلت معه مسجدًا فأقيمت فيه صلاة المغرب فصلى معهم، وقد كان صلى، ثم قام فشفع بركعة
“Huzeyfe ile beraber bir mescide girdim ve orada öğle namazına kamet getirildi. Onlarla beraber namazı kıldı. Kendisi öğle namazını kılmıştı. Onunla beraber bir mescide girdim, orada ikindi namazı için kamet getirildi, onlarla da beraber namazı kıldı. Hâlbuki ikindiyi kılmıştı. Sonra onunla beraber bir mescide girdim, orada da akşma için kamet okundu. Kendisi akşamı kılmış olduğu halde onlarla beraber de kıldı ve sonra kalkıp bir rekât daha kılarak çiftledi.”
Bu iki isnadda geçen Cabir; İbn Yezid el-Cu’fi’dir. O rafizidir ve hadiste metruktur. Tedlis de yapardı. Sa’d b. Ubeyde ise Ebu Hamze es-Sulemi el-Kufi’dir. Sahabeden bir topluluktan rivayette bulunmuştur. Kendisinden de Cabir el-Cu’fi, el-Hakem b. Uteybe, Zubeyd el-Yamî ve başkaları rivayet etmişlerdir. Sikadır. Bkz.: Tehzibu’l-Kemal (10/290)
İbn Ebî Şeybe’nin Musannef’inde; “Said b. Ubeyde” şeklinde, Abdurrazzak ve İbnu’l-Munzir’in rivayetlerinde: “Said b. Ubeyd” şeklinde geçmiştir. İbnu’l-Ca’d’ın müsned’inin bir nüshasında “Sa’d b. Ubeyd”, diğer nüshasında “Said b. Ubeyde” şeklinde geçmiştir. Sıla’dan rivayet eden raviler içinde bu isimlerde kimse yoktur. Yine Cabir el-Cufi’nin şeyhleri arasında da yoktur. Ancak Cabir el-Cufi Sa’d b. Ubeyde es-Sulemi’den rivayet edenler arasında geçmektedir.  Sa’d b. Ubeyde şeklinde tespiti doğruya en yakın olanıdır. Allahu a’lem.
Habiburrahman el-A’zami’nin İbn Ebî Şeybe tahkikinde de (3/345 no:6629) bu şekilde tespit edilmiş ve bazı nüsha yazarlarının hatasına dikkat çekilmiştir.
Şerik: İbn Abdillah en-Nehai’dir. O saduktur, hata eder. Kadılık makamına geçtikten sonra hafızası bozulmuştur.
 İbn Ebî Şeybe (2/205); İsa b. Yunus – Hafs b. Suleyman – Muaviye b. Kurra isnadıyla Huzeyfe radiyallahu anh’den şöyle rivayet etmiştir:
كان حذيفة إذا فاتته الصلاة في مسجد قومه يعلق نعليه ويتبع المساجد حتى يصليها في جماعة
“Huzeyfe radiyallahu anh kavminin mescidinde namazı kaçırdığında ayakkabılarını giyer ve namazı cemaatle kılmak için mescidleri gezerdi.”
Hafs b. Suleyman’ı – Süleyman b. Hafs da denilmiştir – tevsik eden kimse yoktur. İsa’dan başkası da ondan rivayet etmemiştir. Buhârî dedi ki: “Hafs b. Suleyman; Muaviye b. Kurra’nın Huzeyfe radiyallahu anh’den mürsel rivayetini işitmiştir. Kendisinden İsa b. Yunus rivayet etti. İsminin Suleyman b. Hafs olduğu da söylendi. Basra’lılar arasında sayılmıştır.”
Bu ravi meçhuldür. Buhârî’nin dediği gibi bu rivayet mürseldir. Zira Muaviye b. Kurre, Huzeyfe b. el-Yeman radiyallahu anh’e yetişmemiştir. Huzeyfe radiyallahu anh 36 yılında vefat etmiş, Muaviye ise 37 senedinde doğmuştur. Ömrü 76 sene ise vefatı 113 yılındadır. Bkz.: Tarihu’l-Kebir 2/363 el-Cerh ve’t-Ta’dil 3/174

Rivayetin Hükmü:

Bu eserin isnadında Leys b. Ebi Suleym vardır. O saduktur, hıfzı kötüdür. Hafıza karışıklığına uğramış ve hadisi ayırt edilemez olmuştur.  Mutabaat eden olmadıkça onun hadisiyle hüccet gelmez. Nitekim ona, kendisinden daha zayıf olan Cabir el-Cufi mutabaat etmiştir. Buna göre bu eser, bu isnad ile zayıftır. Lakin namazın cemaatle iadesi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emriyle sabit olmuştur.
Namazı vaktinden erteleyen idarecilere müptela olan namazı vaktinde kılar ve onlarla beraber kıldığını nafile sayar. Bu husus Sahihu Muslim’de Huzeyfe ve İbn Mes’ud radiyallahu anhuma hadislerinde sabit olmuştur. Yine bu konuda Ubade b. es-Samit, Ebu Zerr ve daha başka sahabelerden (radiyallahu anhum) rivayetler gelmiştir.
1- Busr b. Mihcen, babası Mihcen radiyallahu anh’den rivayet ediyor:
أنه كان في مجلس مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فأذن بالصلاة، فَقَامَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فصلى ثم رجع ومحجن في مجلسه لم يصل معه. فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وسلم: ما منعك أن تصلي مع الناس؟ ألست برجل مسلم؟ فقال: بلى يا رسول الله، ولكني قد صليت في أهلي. فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وسلم: إذا جئت فصل مع الناس، وإن كنت قد صليت
“O, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in meclisinde idi. Namaz için ezan okundu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kalktı ve namaz kıldı. Sonra döndü. Mihcen radiyallahu anh yerinde duruyordu, namazı onlarla beraber kılmamıştı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona:
Seni insanlarla beraber namaz kılmaktan alıkoyan nedir? Sen müslüman bir adam değil misin?” dedi. O da:
“Evet ey Allah’ın rasulü! Lakin ben evimde kılmıştım.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona buyurdu ki:
Namazı kılmış olsan bile geldiğinde insanlarla beraber yine kıl.”
Bunu Nesâî (857) Malik (1/132) Abdurrazzak (2/420, 421) Ahmed (4/34, 338) İbn Hibbân (4/60) Darekutni (1/415) Hâkim (1/244) Beyhakî (2/300); Zeyd b. Eslem – Busr b. Mihcen yoluyla rivayet etmişlerdir.
Hâkim: Sahih demiş, Malik Muvatta’da hüccet getirmiştir. Malik, kendisinden rivayet eden iki ravi olmadıkça bir sahabeden hadis tahric etmiyordu.
Busr b. Mihcen ed-Deylemi’den ise sadece Zeyd b. Eslem rivayet etmiştir ve Büsr’ü es-Sikat’ta zikreden İbn Hibban’dan başkası tevsik etmemiştir. Buna rağmen İbn Hacer Büsr hakkında: “Saduk” demiş ve İbnu’l-Kattan’ın onun hakkında: “Hali bilinmiyor” dediğini nakletmiştir. (et-Takrib 122)
Derim ki bu hadis; Busr b. Mihcen’in mestur (meçhulu’l-hal) olması sebebiyle bu isnad ve bu lafızla zayıftır. Lakin şu hadis bunun şahididir:
2- Cabir b. Yezid b. el-Esved, babası  Yezid b. El-Esved radiyallahu anh’den rivayet ediyor:
أنه صلى مَعَ رَسُولِ اللَّهِ -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وهو غلام شاب، فلما صلى إذا رجلان لم يصليا في ناحية المسجد، فدعا بهما فجيء بهما ترعد فرائصهما فقال: ما منعكما أن تصليا معنا؟ قالا: قد صلينا في رحالنا، فقال: لا تفعلوا، إذا صلى أحدكم في رحله ثم أدرك الإِمام ولم يصل فليصل معه فإنها له نافلة
 “O Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber namaz kıldı. Kendisi genç bir delikanlı idi. Namaz bitince iki adamın kendileriyle beraber namaz kılmayıp mescidin bir köşesinde durduklarını gördü. Onları çağırdı, onlar da bacakları titeyerek geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
Bizimle beraber namaz kılmanıza mani olan nedir?” dedi. Onlar:
“Evimizde kıldık” dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
Böyle yapmayın! Biriniz evinde namazı kılıp da sonra imam namaz kılmamış iken yetişirse onunla beraber yine kılsın. Bu kendisi için nafile olur.” Diğer rivayette şöyledir:
شهدت مع النبي صلى الله عليه وسلم حجته، فصليت معه صلاة الصبح في مسجد الخيف ... الحديث
“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber haccında bulundum. Onunla beraber Hayf mescidinde sabah namazını kıldım…” rivayeti böylece zikretti.
Bunu Ebû Dâvûd (575, 576) Tirmizî (219) Nesâî (858) Tayalisi (1247) Abdurrazzak (2/421) İbn Ebî Şeybe (2/274)  Ahmed (4/160, 161) İbn Huzeyme (1638) İbn Hibbân (3/50) Darekutni (1/413, 414) Hâkim (1/244) Beyhakî (2/300, 301); Şu’be, es-Sevri, Huşeym ve başkaları – Ya’lâ b. Ata yoluyla Cabir b. Yezid’den rivayet etmişlerdir.
Tirmizî: “Yezid b. el-Esved hadisi hasen, sahihtir” dedi.
Hâkim: “Bu hadisi Şube, Hişam b. Hassan, Gaylan b. Cami, Ebu Halid ed-Dalani, Ebu Avane, Abdulmelik b. Umeyr, Mubarek b. Fudale, Şerik b. Abdillah ve başkaları Ya’la b. Ata’dan rivayet ettiler. Nitekim Muslim, Ya’la b. Ata’dan hüccet getirmiştir” dedi. Zahebi de ona muvafakat etti.   
Hafız İbn Hacer et-Telhis’te (2/29) şöyle dedi: “Şafii, eski görüşünde: “İsnadı meçhul” dedi. Beyhaki dedi ki: “Çünkü Yezid b. el-Esved’in; oğlundan başka ravisi yoktur. Oğlu Cabir’in de Ya’la’dan başka ravisi yoktur. Derim ki: Ya’la, Muslim’in ricalindendir. Cabir b. Yezid’i ise Nesâî ve başkaları sika görmüştür. Nitekim Cabir b. Yezid’in Ya’la dışında da ravisini buldum. Bunu İbn Mende Ma’rife’de; Bakiyye – İbrahim b. Zî Himaye – Abdulmelik b. Umeyr – Cabir b. Yezid isnadıyla rivayet etmiştir.” İbn Hacer rahimehullah’ın sözü bitti.
Derim ki: İbn Hacer’in İbn Mende’ye nispet ettiği bu rivayeti Darekutni de (1/414) rivayet etmiştir. Burada Bakiyye ve şerhi, tahdis sigasını tasrih etmişlerdir. Lakin İbrahim b. Zi Himaye’nin hal tercemesine ulaşmak mümkün olmamıştır. Ya’la b. Ata el-Amiri ise sikadır. (Bkz.: el-Cerh ve’t-Ta’dil (9/302) et-Tehzib (11/403) et-Takrib (s.609)
Cabir b. Yezid b. el-Esved es-Suvaî – el-Huzaî de denildi – bir sahabe olan babasından rivayette bulunmuştur. Kendisinden de Ya’la b. Ata ile Abdulmelik b. Umeyr rivayet etmişlerdir. Nesâî onun hakkında sika demiş, İbn Hibbân es-Sikat’ta zikretmiştir. Hafız İbn Hacer: “Saduk” demiştir. Neticede Cabir de sikadır. (Bkz.: Buhârî Tarihu’l-kebir (2/210) İbn Ebî Hâtim el-Cerh ve’t-Ta’dil (2/497) İbn Hibbân es-Sikat (4/102) Mizzi Tehzibu’l-Kemal (4/465) İbn Hacer et-Tehzib (2/46) et-Takrib (s.137)
Bu durumda Yezid b. el-Esved radiyallahu anh hadisi sahihtir. Bir önceki rivayet ayrıca bu hadisi kuvvetlendirmektedir. Nitekim Beyhakî, İmam Şafii’nin az önce geçen sözünü zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Bu hadisin daha önce zikredilen şahitleri vardır. Bu hadis ve şahitleriyle hüccet getirmek sahihtir. Allah en iyi bilendir.” (Sunenu’l-Kubra 2/302)
3- Nafi dedi ki:
أن رجلًا سأل عبد الله بن عمر، فقال: إني أصلي في بيتي ثم أدرك الصلاة مع الإِمام أفأصلي معه؟ فقال له عبد الله بن عمر: نعم فقال الرجل: أيتهما أجعل صلاتي؟ فقال له ابن عمر: أَوَذلك إليك؟ إنما ذلك إلى الله يجعل أيتها شاء
“Bir adam Abdullah b. Ömer radiyallahu anhuma’ya şöyle sordu:
“Ben evimde namazı kıldım, sonra imamla beraber namaza yetiştim. Onunla da namazı kılayım mı?” Abdullah b. Ömer radiyallahu anhuma ona:
“Evet” dedi. Adam:
“Hangisini farz namaz sayayım?” dedi. İbn Ömer radiyallahu anhuma dedi ki:
“Bu sana mı kaldı? Allah Azze ve Celle bunu dilediğine sayar.” Bunu Malik (1/133) ve onun tarikiyle Beyhakî (2/302) rivayet etmişlerdir. İsnadı sahihtir.
Abdurrazzak (2/422); İbn Cureyd – Nafi yoluyla benzerini rivayet etmiş ve onda şu ziyade vardır:
غير صلاة الصبح وصلاة المغرب التي يقال لها صلاة العشاء، فإنهما لا تصليان مرتين
“Ancak sabah namazı ile “işa” denilen akşam namazı hariç zira bu ikisi iki defa kılınmaz.” Bunu Malik (1/133) şöyle rivayet etmiştir: Nafi dedi ki: “Abdullah b. Ömer radiyallahu anhuma şöyle derdi:
من صلّى المغرب أو الصبح ثم أدركهما مع الإِمام، فلا يعد لهما
“Akşam veya sabah namazını kılmış olan sonra imamla namaza yetişirse bu iki namazı iade etmesin.” Bu son cümle İbn Ömer radiyallahu anhuma’nın sözüdür ve daha önce geçen hadisin umumi ifadesine aykırıdır.
4- Said b. el-Museyyeb rahimehullah’a bir adam bu meseleyi sorduğu zaman İbn Ömer radiyallahu anhuma ile aynı cevabı vermiştir. Bunu Malik (1/133) ve Abdurrazzak (2/422); Yahya b. Said yoluyla rivayet etmişlerdir. İsnadı sahihtir.

Sonuçlar:

1- Namazı ferdî olarak kılmış olan kişi mescide geldiğinde cemaatin kıldığı namaza yetişirse, onlarla beraber kılmalıdır. Merfu hadiste belirtildiği gibi, bu kendisi için nafile olur.
2- Bir günde bir namazı iki defa kılmanın yasaklanmış olması sebebiyle, cemaatle ikinci defa kıldığı bu namaz için farza değil, nafile namaza niyet eder.
3- Kişi farz namazı cemaatle kılmış da, sonra başka bir mescidde cemaate yetişmişse onlarla beraber nafile niyetiyle namazı kılabilir. Şayet ithama veya birilerinin yanlış anlamasına ve örnek almasına sebebiyet verecekse, - imamın bidatçi olması gibi başka bir mani yoksa - nafile dahi olsa, bu cemaatle namazı kılması gerekir. Bu mana, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen merfu hadiste mevcuttur.
4-  Akşam veya sabah namazını merfu hadisteki umumun dışına çıkaran bir delil yoktur. Yalnız akşam namazını tekrar iade edecek kişi bir rekat daha ekleyerek çiftlemelidir. Nitekim İmam Malik, yukarıda geçen İbn Ömer radiyallahu anhuma rivayetinin ardından: “Şayet akşam namazında bir rekat daha ekleyerek kılarsa sakınca görmem” demiştir.
Allah en iyi bilendir.

12 Nisan 2017 Çarşamba

Nebevi Hadisler Karşısında Aklın Konumu

Akla, İslam kadar hareket noktası veren bir din yoktur. Akla, Kur’an kadar hitap eden bir kitap yoktur. Aklı kullanmaya ümmi Nebi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem kadar teşvik eden bir nebi veya kişi yoktur. Bunun birçok delilleri vardır.
Bilgisayar ortamında yapılan sayımlara göre Kur’ân’da:
İlim kelimesi ve türevleri 854 defa geçer.
Lub (akıl) kelimesi ve türevleri 16 defa geçer.
Tefekkür kelimesi ve türevleri 18 defa geçer.
Kıraat (okuma) kelimesi ve türevleri 88 defa geçer.
Tedebbür kelimesi ve türevleri 44 defa geçer.
Tezekkür kelimesi ve türevleri 292 defa geçer.
Akletme kelimesi ve türevleri 49 defa geçer.
Nazar (inceleme) kelimesi ve türevleri 129 defa geçer.
Basar (görme ve idrak etme) kelimesi ve türevleri 148 defa geçer.
Mükellefiyetin dayanağının akıl olduğu malumdur. Aklı olmayan kimse mükellef olmaz. Aklın vazifesi mevcut olanlar üzerinde araştırma, geçmişte olanlar hakkında bilgiyi pekiştirme ve ibret alma, gelecek için de hazırlık yapmaktır.
İslam fıkhında aklın alanı açık ve kapıları geniştir. Uzak yakın herkes bunu bilir. İslam’ın akla verdiği konuma ne bir kimse ekleme yapabilir ne de ona ulaşabilir.
Tefekkür ve akletmenin saptırma, şüpheye düşürme ve haktan sapma için kullanılması ise akıl ve tefekkürün konumunu tahrif etmektir ve onu yeri dışında kullanmaktır.
Tefekkür ve akletmenin saptırmak için kullanılması, mesela “Kadının özgürleştirilmesi” fikri için kullanılması, kadınların bedenlerinin çıplaklaştırılması ve “özgürlük”, “ilericilik”, “medeniyet” adları altında toplum içinde cinsel bir tahrik malzemesi haline getirilmesi, onu Allah Teâlâ’nın belirlediği menhecinden uzaklaştırmaktır.   
Anlamlar tersine çevrilmiştir ve fikirler çatışır haldedir. Bütün bunlar iki beyan ile alınır. Mü’minler nakil hüccetini alırlar, inatçılar ise akıl hüccetini alırlar.
Şayet akla aykırı görünen bir nebevi hadis ile karşılaşırsak ne yapılmalıdır?
Öncelikle akıl kelimesi ile kastedilen nedir? Kimin aklı esas alınacaktır? Bu soru cevap bulduktan sonra akla aykırılığın türüne geçilebilir.
Eğer akıl ile kastedilen; nebevi hadisin bahsettiği mesele hakkında uzman olan bütün akıl sahiplerinin aklı ise;
*  Hadis tıptan bahsediyorsa akıl ile kastedilen tabiplerin icma’ı (sözbirliği)dir.
* Hadis toplumsal bir meseleden bahsediyorsa akıl ile kastedilen toplum bilim âlimlerinin sözbirliğidir.
* Hadis şeriat hükümlerinden bahsediyorsa akıl ile kastedilen şeriat âlimlerinin icmaıdır.
Bu, Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın; “Sarih akıl, sahih nakil ile çelişmez” sözünün anlamıdır.
Böylece akıl, herhangi bir meseleyi sınırlayıcı değildir. Yine uzmanların ihtilaf etmeleri hali de bunun dışında kalmaktadır.
İhtilaf etmeleri halinde uzmanlardan bu meseleyi teyit eden de vardır, itiraz eden de vardır.  Geriye bazı uzmanların akılları tarafından teyit edilen, bazıları tarafından da itiraz edilen hadis kalmaktadır. Böyle bir durum nebevi hadisle amel etmeyi iptal edemez!  
Uzmanların icma etmeleri halinde ise durum, nebevi hadisin manası üzerine döner:
* Bu hadiste bildirilen mesele beşerî tecrübelerin bir sonucu mudur?
- Eğer cevap evet ise, bu hadisle amel etmek, önceki icma’yı iptal eden bir gelişme bulunmasına bağlıdır. Veya uzmanların icma’ına aykırı görünen bu hadisin manası araştırılır.
- Eğer filan kimsenin aklı bu nebevi hadisteki manayı kavrayamıyorsa, böyle bir durum hadisle amel etmeyi ortadan kaldırmaz. Çünkü tecrübe ile tahsis edilen bir meselede icma eden akıllar karşısında ferdî akıllara itibar edilmez.
* Nebevî hadis gaybden haber veriyorsa;
- Hadis sahih ise, dütün dünya bunun imkânsız olduğunda icma etse bile biz bu haberin, bir süre sonra da olsa, mutlaka meydana geleceğine itikad ederiz.
Bu konuda konumumuz, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in isra ve mi’rac hakkında verdiği haberi tasdik eden Ebu Bekr es-Sıddık radiyallahu anh’ın konumu gibidir.
Yine: “Şayet din re’y ve akıl ile olsaydı mestlerin altını mesh etmek, üzerini mesh etmekten daha layık idi” diyen Ali radiyallahu anh’ın konumu gibidir.
Bazen tarihte akla muhalif olduğu gerekçesiyle nebevi bir haberi veya nebevi bir hükmü reddeden kimseler ortaya çıkmıştır. İslam’da akıl kavramı ile kastedilenin uzmanların akıllarının söz birliği olduğunu açıkladık. Çünkü uzman olmayan kimseler anlamlar üzerine boş konuşurlar, onların mukaddimelere, alet ilimlerine veya anlayış için temel ilimlere ihtiyaçları vardır.
Edebiyatçı birinin aklının, matematik denklemlerini kavramaması, matematik denklemlerini uygulamayı iptal etmez. Yine bir matematikçinin aklının şiirdeki mecazları kavramaması, mecazı iptal etmez. Matematikçi ve edebiyatçının kan dolaşımını inkâr etmeleri, kan dolaşımının varlığını iptal etmez.  
 Yani başka bir meselede uzman olsa bile, özel bir meselede uzman olmayan kimselerin inkârının bir değeri yoktur. Buna yol açılırsa; ilmî kaoslar, dini kaoslar, iktisadi kaoslar ve hayatın her meselesinde kaoslar otaya çıkar. Müslümanın aklının Kur’an ve sünnete karşı konumu iman etmek, geçmiş veya gelecekten verdiği haberleri tasdik etmektir. Çünkü bu müslümanın akidesinin anlamıdır.  
Kevnî ayetlere gelince, Kur’ân ve sünnet, imanının kökleşmesi ve itaat ile artması için, insanın etrafındaki her şeyi tefekkür etmesine yönlendirmiştir.  
Teşriî ayetlere gelince, bunlar beşer hayatını, insanın arzularını düzene sokan emredici ve yasaklayıcı ayetlerdir. Bunlardan bazısı illetin mevcudiyeti etrafında döner.  Bu da konusunun genişliğinden dolayı tefekkür yolunu açar. Bazı hükümler sabittir, değişmez. Lakin mükellefiyetin düşmesi veya devam etmesi hususunda kişinin durumuna göre hükmü değişir. Mesele yolcu kimsenin oruç tutmaması, hayız olan kadının namaz kılmaması, zorluk ve meşakkat altında olan kimseye tanınan ruhsatlar gibi.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah sizin için kolaylığı diler, sizin için zorluğu dilemez.” (Bakara 185)
Bugünlerde sünnet hakkında şüpheler uyandırıp Kur’ân manalarını tahrif girişimleri bazen nebevi bir hadisin akla aykırı olduğu, bazen de Kur’ân’a aykırı olduğu gerekçesiyle öne sürülmekte, hadis kitaplarının Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den uzun zaman sonra yazıldığı, Emevilerin kitapları ve hadisleri kendilerine uygun olacak şekilde tahrif ettikleri, elimizdeki hadis kitaplarının Rasule tuzak kurmak isteyen yazarların veya kıssacıların hayal ürünü olduğu iddia edilmektedir.
Bu sebeple itiraz ve tenkid eden kimse, kendisinin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin koruyucu olan o kahraman rical gibi sünneti koruduğunu ve ilme önem verdiğini düşünmektedir. Ancak bu tenkitçi şunu unutuyor: Sünnetin yazılması ilmî ve beşerî aklın mizanında; şu zamanda ve gelecekte ümmetlerin benzerini ortaya koyamadıkları bir mucizedir.
Sünnet âlimlerinin nebevi hadislerin isnad ve metinlerini incelemede cerh ve ta’dil ilmi konusundaki dikkatli çalışmalarının benzerini geçmişteki ümmetler ortaya koyamamışlardır.
Muhaddisler hadis rivayetinde, mesela Muslim’in senedi zikrederken: “Abd: ahbarana dedi ve İbn Rafi haddesena dedi…” diyerek “haddesena” ve “ahbarana” kelimeleri arasındaki ayrıma dahi dikkat etmişlerdir. Bu kelimelerden ilki, öğrencinin hocasına okumasına delalet etmektedir. Hadisi alırken ve rivayet ederken, nebevi hadisi işitmeye delalet etmek üzere kullanılan tabirler hakkında bile gösterilen bu dikkat geçmiş ümmetlerde olmadığı gibi, gelecekte de olmayacaktır.
Diğer bir delil, tarih bize bütün ümmetler içerisinde müslümanların Rasullerinin hayatını tam bir dikkat, muhabbet ve samimiyet ile hıfz ettikleri gibi, herhangi bir kimsenin doğumundan ve çocukluğundan vefatına kadar hayatını kaydetmemiştir.
Sünneti akla arz ederek şüphe atmak; haset eden kincilere bulaşan fikrî bir vebâdır ve mecnunların mezhebidir.   

28 Mart 2017 Salı

Diyanet İşleri Başkanı Hangi Dine Mensup?

Resmi kayıtlara göre çoğunluğu müslüman olan bir ülkede diyanet işleri başkanının müslüman olması beklenir. Müslümanlar için de Allah’ın kitabı ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisleri hayatın her meselesini belirleyici, şekillendirici temel unsurlardır.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Bir şey hakkında çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasul’e götürün. İşte bu daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir. “ (Nisa 59)
Ayette geçen “bir şey hakkında çekişirseniz” ifadesindeki “bir şey” şartın devamında nekre olarak gelmiştir. Bu da, müminlerin, dinin ince-kaba, açık-kapalı her türlüsü ile tartıştıkları dinî konuların tamamını kapsar. Allah’ın kitabı ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde bunlarla ilgili herhangi bir açıklama bulunmasa ve bulunanlar da yeterli olmasaydı Allah Teâlâ böyle bir emri vermezdi. Çünkü ihtilaflı bir konuyu, hakkında çözüm bulunmayan bir kaynağa havale etmek imkânsızdır. Diğer taraftan “Allaha havale”nin manası; O’nun kitabına, rasulüne havalenin manası da hayatta iken kendisine, vefatından sonra da sünnetine havale demek olduğu hususunda âlimler icma etmişlerdir.
Ayrıca bu havale, imanın gereklerinden sayıldığı için; bunun olmaması, imanın olmamasını gerektirir. Zira lazımın olmadığı yerde melzum da olmaz. Özellikle bu iki şey arasında lazımiyet-melzumiyet birbirine daha fazla bağlıdır. Bunlardan birisi olmazsa, diğeri de olmaz. Sonra bu havalenin kendileri için daha hayırlı olduğunu bildirmiş, sonuç olarak da bunun en hayırlı sonuç olduğu ifade edilmiştir.
Son günlerde çıkan bir haberde T.C.’nin Diyanet İşleri Başkanının hizmet içi eğitim seminerinde gençlerin kılık kıyafetlerine, keçisakallarına, küpelerine, dövmelerine müdahale etmeyin, kalplere ulaşın dediği geçmiştir. Müdahale hukuku bakımından bu sözler bir yere kadar makuldür, lakin bu sözlerin devamında “Allah’ın mubah kıldığı alanları daraltmayın, Allah’ın yasak kıldıklarını ortadan kaldırmak için uğraşın….” şeklinde konuştuğu belirtilmektedir.
Allah’ın mubah kıldığı ve yasak kıldığı şeyleri müslümanlar ancak Kur’an ve sünnet naslarından öğrenirler. Acaba Görmez Bey bu yasakları ve mubahları nereden öğreniyor? Kaynağı nedir? Kendisi hangi dine mensuptur? Bunu açıklamalıdır. Zira kendisinin müslüman olduğu düşünüldüğü için Diyanet İşlerinin başına getirilmiş olmalıdır.
Allah Teâlâ Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hükmüne başvurmayı imanın esası sayarak şöyle buyurmuştur:
Hayır! Rabbine yemin olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıncaya ve sonra senin hükmünden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim oluncaya kadar iman etmiş olmazlar!” (Nisa 65)
Allah Teâlâ yine bu ayeti kerimede insanlar aralarında meydana gelen küçük büyük her türlü tartışmada Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmedikçe imanın meydana gelmeyeceğine yemin etmektedir. Dahası, iman için hakem tayin etmenin yetmediği, aksine O’nun vereceği hüküm karşısında en ufak bir sıkıntı ve darlık duymadan bunu kabul etmek gerektiğini, bununla da yetinmeyip tam manasıyla bu hükme teslim olup, boyun eğmenin, imanın gerçekleşmesi için şart olduğunu beyan etmiştir.
Allah Teâlâ şeytanın şöyle dediğini bize bildirmektedir: And olsun ki onları saptıracağım ve muhakkak onları kuruntulara düşüreceğim. Elbette onlara emredeceğim de kesinlikle hayvanların kulaklarını yaracaklar. Elbette onlara emredeceğim de muhakkak ki Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Her kim Allah’ı bırakıp da şeytanı veli edinirse muhakkak apaçık bir hüsran ile hüsrana düşmüştür.” (Nisa 119)
Şeytan, Allah’ın yarattığını değiştirmeyi emredecektir. Allah’ın yarattığı fıtratın hasletleri şöyle bildirilmiştir:
Aişe radıyallahu anha’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
عَشْرٌ مِنَ الْفِطْرَةِ: قَصُّ الشَّارِبِ، وَإِعْفَاءُ اللِّحْيَةِ، وَالسِّوَاكُ، وَاسْتِنْشَاقُ الْمَاءِ، وَقَصُّ الْأَظْفَارِ، وَغَسْلُ الْبَرَاجِمِ، وَنَتْفُ الْإِبِطِ، وَحَلْقُ الْعَانَةِ، وَانْتِقَاصُ الْمَاءِ " قَالَ زَكَرِيَّا: قَالَ مُصْعَبٌ: وَنَسِيتُ الْعَاشِرَةَ إِلَّا أَنْ تَكُونَ الْمَضْمَضَةَ
On şey fıtrat'tandır. Bıyığı kırkmak, sakalı kendi haline bırakıp çoğaltmak, misvak kullanmak, burna su çekmek, tırnakla­rı kesmek, parmaklardaki boğumları yıkamak, koltuk altı kıllarını yolmak, kasığı traş etmek, apış arasına su serpmek.” Râvî Zekeriyya diyor ki: “Mus'âb dedi ki:
“Onuncuyu unut­tum, ağzı su ile çalkalamak olabilir.”[1]
Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
لَعَنَ اللَّهُ الوَاشِمَاتِ وَالْمُوتَشِمَاتِ، وَالْمُتَنَمِّصَاتِ وَالْمُتَفَلِّجَاتِ، لِلْحُسْنِ الْمُغَيِّرَاتِ خَلْقَ اللَّهِ
Allah dövme yapana ve yaptıran, kaşları yolan, güzellik için dişlerini düzelttiren, Allah’ın yarattığını değiştiren kadınlara lanet etmiştir.”[2]
İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
خَالِفُوا الْمُشْرِكِينَ أَحْفُوا الشَّوَارِبَ، وَأَوْفُوا اللِّحَى
Müşriklere muhalefet edin, bıyıkları kısaltın, sakalları serbest bırakın.”[3]
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
إِنَّ فِطْرَةَ الْإِسْلَامِ الْغُسْلُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ وَالِاسْتِنَانُ وَأَخْذُ الشَّارِبِ وَإِعْفَاءُ اللِّحْيَةِ؛ فَإِنَّ الْمَجُوسَ تُعْفِي شَوَارِبَهَا، وَتُحْفِي لِحَاهَا، فَخَالِفُوهُمْ، فَخُذُوا شَوَارِبَكُمْ وَأَعْفُوا لِحَاكُمْ
Şüphesiz Cuma günü gusletmek, misvaklanmak, bıyıkları almak ve sakalı serbest bırakmak İslâm fıtratıdır. Muhakkak ki mecusîler bıyıklarını serbest bırakır ve sakallarını kısaltırlar. Onlara muhalefet edin; bıyıklarınızı kesin ve sakallarınızı serbest bırakın.”[4]
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
إِنَّ أَهْلَ الشِّرْكِ يُعِفُّونَ شَوَارِبَهُمْ، وَيُحِفُّونَ لِحَاهُمْ، فَخَالِفُوهُمْ، فَأَعِفُّوا اللِّحَى، وَأَحِفُّوا الشَّوَارِبَ
Şüphesiz şirk ehli bıyıklarını uzatır, sakallarını kısaltırlar. Siz onlara muhalefet edin, sakalları bırakın, bıyıkları kısaltın.”[5]
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
كَانَتِ الْمَجُوسُ تُعْفِي شَوَارِبَهَا وَتُحْفِي لِحَاهَا، فَخَالِفُوهُمْ فَجُزُّوا شَوَارِبَكُمْ وَأَعْفُوا لِحَاكُمْ
Mecusiler bıyıklarını serbest bırakır, sakallarını kısaltırlardı. Siz onlara muhalefet edin: bıyıklarınızı kesin ve sakallarınızı serbest bırakın.”[6]
Ebu Umame radıyallahu anh’den:
قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللهِ إِنَّ أَهْلَ الْكِتَابِ يَقُصُّونَ عَثَانِينَهُمْ وَيُوَفِّرُونَ سِبَالَهُمْ. قَالَ: فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: "قُصُّوا سِبَالَكُمْ وَوَفِّرُوا عَثَانِينَكُمْ وَخَالِفُوا أَهْلَ الْكِتَابِ
“Dedik ki: “Ey Allah'ın Rasulu! Kitap ehli sakallarını kısaltır, bıyıklarını gür yaparlar” Buyurdu ki:
Siz de bıyıklarınızı kesin, sakallarınızı bolca bırakın. Böylece Ehl-i Kitaba muhalefet edin.”[7]
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu beyanları, Görmez’e göre şekilciliktir ve Allah’ın mubah kıldığı şeyler öyle mi?!
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Allah ve rasülü birşeye hükmettikleri zaman, mü'min erkek ve mümin kadının kendi işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah'a ve rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab 36)
Bu ayette O, Allah ve rasulü bir konuda karar verdikten sonra, hiçbir müminin seçme hakkının olmadığını haber vermiştir. Bundan sonra başka şeyleri seçenlerin de apaçık bir şekilde sapıklığa düştüğünü bildirmiştir. Allah Teâlâ:
Ey iman edenler! Allah’ın ve rasulünün önüne geçmeyin, Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (Hucurat 1) buyurmaktadır. Yani O konuşmadan siz konuşmayın, o emretmeden siz emretmeyin, O fetva vermeden siz fetva vermeyin, bir konuda O nihâî kararı verip onaylamadan, siz kesin hükümler vermeyin demektir.
Bu ayetin en özlü yorumu şudur: Bir konuda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den önce konuşmaya veya bir iş yapmaya acele etmeyin. Nitekim Allah Teâlâ:
Ey iman edenler! Seslerinizi Nebi’nin sesinden fazla yükseltmeyin. Biribirinize bağırdığınız gibi, Nebi’ye yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız farkına varmadan amelleriniz boşa gider” (Hucurat 2) buyurmaktadır. Bu ayete göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında seslerini yükseltmeleri, amellerin boşa çıkmasına sebep oluyorsa, re’y, akıl yürütme, zevk, siyaset ve bilgilerin onun önüne geçirilmesi ve onun tercih edilmesi durumunda halleri nice olur?
Diyanet işleri başkanı ya hangi din adına misyonerlik yaptığını açıklamalı, yahut bir müslüman olarak bu yalan yanlış beyanlarla Allah’a iftira etmişse, derhal tevbe ve gusül edip İslam’a tekrar girmelidir. M ürtedin boynunu vuracak bir müessese mevcut değil diye münafık olarak yaşamaya devam edecekse, Allah’ın şedit azabından sakınmalıdır!
Diyanet İşleri Başkanlığı, Allah’ın ve rasulünün hükümlerine aykırı hükümlerde bulunmayı adet edinmiş bir taguttur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Sana indirilene ve senden önce indirilene kesin olarak iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olmak isterler; hâlbuki mutlaka onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları çok uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor. Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Rasul’e gelin!” denildiği zaman münafıkların senden tam bir yüz çevirişle yüz çevirdiklerini görürsün.” (Nisa 60-61)
Allah Subhanehu ve Teâlâ, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğinden başkasını hakem tayin edip onun hakemliğine müracaat etmenin, tagutu hakem olarak benimsemek ve ona müracaat etmek olduğunu haber vermiştir.
Tagut: Kulun kendisiyle haddini aştığı her türlü ma’bud, kendisine uyulan ve itaat edilen varlıktır. Her kavmin tagutu, Allah ve rasulü dışında kendisinin hakemliğine başvurulan, Allah dışında ibadet edilen, Allah’tan bir yol gösterme olmaksızın kendisine ittiba edilen veya insanların bilmedikleri konularda kendisine itaat etmeyi Allah’a itaat kabul ettikleri kimselerdir. İşte bunlar dünyanın tagutlarıdırlar. Düşünüp incelediğin zaman, insanların çoğunun Allah’a ibadetten onlara kulluğa, Allaha ve rasulünün hakemliğinden onların hakemliğine, Allah’a itaat ve rasulüne ittibâdan, onlara itaat ve ittibaya yöneldiklerini görürsün. Onlar bu ümmetin kurtuluşa ermişleri olan sahabe ve tabiun’un yolunu tutmamış, onların hedeflerine yönelmemişler, hem menhec hem de hedef olarak onlardan ayrılmışlardır.
Sonra Allah Teâlâ haber veriyor ki; “Onlara: Allah’a ve rasulüne gelin” denildiği zaman bundan yüz çevirir, davetçiye icabet etmez ve başkalarının hükümlerine razı olurlar. Ardından onları Allah ve rasulünden yüz çevirip, başkalarının hâkimliğine müracaat etmelerinin, malları, bedenleri, basiretleri, dinleri ve akıllarına büyük musibetler getireceği ile tehdit etmiştir.
Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir felaket getirmek ister.” (Maide 49) Onlar maksatlarının yalnızca iyilik ve uyumdan ibaret olduğunu ileri sürerek mazeret beyan ederler. Yani ana gayeleri her iki zümreyi razı edip aralarını bulmaktı.
Bunların bu davranışları aynen Rasulün getirdiği ile onun zıddı olanların arasını bulmaya çalışıp, bununla da iyilik yaptığını ve tarafların arasını düzeltip, uyumlu hale getirdiğini sananlara benzemektedir.
Hâlbuki iman, rasulün getirdiği ile onun karşıtları arasında yol, hakikat, inanç, siyaset ve yorum bakımından tam bir savaş hali ilan etmeyi gerektirmektedir. Katıksız iman işte bu savaşı başarmakla mümkündür, uyum sağlamakla değil. Başarı Allah’tandır.


[1] Hasen. Muslim (261); Ahmed (6/137); Nesai (5040); Tirmizi (2757); Ebu Davud (53); İbn Mace (293).
[2] Sahih. Buhârî (4886) Muslim (120)
[3] Sahih. Buhari (5553) Muslim (259)
[4] Hasen. İbn Hibban (4/23) Mehâmilî, Emali (402) Tarsusi, Musnedu Ebi Hureyre (59)
[5] Sahih ligayrihi. Bezzar (14/390) Keşfu’l-Estar (2970-2971) İbn Hacer, Muhtasaru Zevaidi’l-Bezzar (1222) İbn Hacer: “Hasen” demiştir.
[6] Hasen. Buhari, Tarihu’l-Kebir (1/140)
[7] Sahih. Ahmed (5/264) Taberani (8/236) Beyhaki Şuab (5/214)

11 Mart 2017 Cumartesi

Çağın Yeni Putları - 8 -

Putların Sekizincisi: Âdetler ve Taklidler
Taklidlerimizin ve adetlerimizin büyük kısmı İslam hükümleriyle çelişmektedir ve beşerin iki cihanda saadetini hedefleyen İslam’ın musamahalı ruhuna uymamaktadır. Bu ümmetin mensuplarından pekçoğu dine aykırı olan alışkanlıklar ve âdetlere ve hatta taklitle yapılan ibadetlere o kadar müptela olmuştur ki, âdet ile ibadet birbirinden ayrılamaz hale gelmiştir. Öyle ki, birisi onlara karşı çıkacak olsa: “Bu bizim adetimizdir, bildiğimiz budur” derler.
Matemler, bayram kutlamaları, sevinçler, kadın erkek karışık programlar, genel olarak oturumlarda kadın erkek karışıklığı, kadın erkek karışık eğitimler, nişan ve düğün merasimleri, kızların mehirlerinin yükselmesi, velilerin kabirlerini ziyaret, kabirler için adak sunma, bütün bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile gelen apaçık hidayet olan dine aykırı olan ve birçok müslüman ülkelerinde yaygınlaşmış olan adet ve taklitlerdendir.
Müslümanlara gereken şey bu adet ve taklitleri yeniden gözden geçirip, İslam’a, hanif dine uygun olan unsurlarla bunları değiştirmeleri, İslam’a aykırı olanlardan da yüz çevirip derhal uzaklaşmalarıdır. Ta ki müslüman kendisini dünyada e ahirette cezalandırılmaya sunmuş olmasın.[1]
Bu âdet ve taklitler kökleşmiş meseleler haline gelince, bunlar meşru sayılır hale gelmekte ve bunların dışında çıkan kişiye karşı çıkılmaktadır. Böylece yeni bir put haline gelmekte, Allah Azze ve Celle’nin dışında itaat edilen, helal ve haram koyma hususunda tabi olunan bir unsur olmaktadır.
İnsanlardan bazısı Allah’ın dışında niddler/denkler edinmişlerdir. Kur’ân’ın ilk muhatapları asrında bu denkler taşlar, ağaçlar, yıldızlar, gezegenler, melekler veya şeytanlar idi. Onlar, bütün cahiliyye zamanlarında eşyalar, şahıslar, şiarlar ve itibarlardır. Allah’ın isminin yanına konduğu zaman gizli ya da açık olsun, hepsi de şirktir. Kişi kalbinde Allah sevgisiyle beraber onu ortak ederse şirk koşmuş olur. Peki ya kalbinden Allah sevgisi çıkıp da sadece bu denk koşulanların sevgisi kalbi kuşatırsa ne olur?
Muhakkak ki mü’minler Allah’ı sevdikleri gibi hiçbir şeyi sevmezler. Ne canlarını ne de başka bir şeyi, ne şahısları, ne itibarları, ne işaretleri, ne de bu dünyada insanların peşinden koştukları değerlerinden herhangi bir değeri, Allah’ı sevdikleri gibi sevemezler.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِلَّهِ
İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah'tan başka denkler edinirler de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’ı sevmeleri daha güçlüdür.” (Bakara 165)
Bu denklerin örnekleri:
1- İnsanların çoğu modaya bağlanır, özellikle Allah’ın kendilerine zenginlikle ihsanda bulunduğu ülkelerdeki kadınlar sürekli moda eşyaları alırlar. Rablerinin emir ve kurallarından çok bu modanın yeniliklerini takip eder, gözetirler. Kadınların çoğu cildi güzelleştiren, koruyan, beyazlaştıran veya besleyen yağlar, kremlerden türlü makyaj malzemeleri, çeşitli sabunlar onlarca çeşit ve renkte dudak boyaları, göz farı, öje, şampuan, saç boyaları gibi malzemelerle odalarını sanki bir eczane gibi doldururlar, lakin gel de bu odada bir mushaf, dininde faydalanacağı bir ilmi kitap bul! Onun ibadet, namaz ve takva konusundaki gayretine bak!
Müslüman kadınlar model dergilerininin isimlerini Kur’an surelerinin isimlerinden daha iyi ezberlemekte! Hatta bazıları sayısı bilinmeyecek kadar şarkıcı ve sinema aktörünün isimlerini bilir de rablerinin rasulünün eşlerinin isimlerini bilmez! Bir de bu şarkıcı ve aktörlerin davranışlarını taklid varsa bu apaçık bir hüsrandır!
Maalesef kadın bir esir haline gelmiştir! Onu esir alan moda evlerinin sahipleridir! Onları diledikleri zaman, diledikleri şekilde, diledikleri renklerde giydiriyorlar… Kadın da kayıtsız şartsız onlara icabet ediyor.[2]
İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
بُعِثْتُ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ بِالسَّيْفِ حَتَّى يُعْبَدَ اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَجُعِلَ رِزْقِي تَحْتَ ظِلِّ رُمْحِي، وَجُعِلَ الذِّلَّةُ وَالصَّغَارُ عَلَى مَنْ خَالَفَ أَمْرِي، وَمَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ
Kıyametin önünde, kılıçla gönderildim ki hiçbir şey ortak koşulmadan yalnızca Allah’a ibadet edilsin. Rızkım mızrağımın gölgesi altında kılındı. Emrime muhalefet edenlere zillet ve küçüklük yazıldı. Kim kendini bir kavme benzetirse onlardandır.”[3]
Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لتَتَّبِعُنَّ سَنَن مَنْ كان قبلكم شِبْرا بِشِبر، وَذِرَاعا بِذِراع حتى لو دَخَلُوا جُحْرَ ضَبّ لَتَبِعْتُموهُمْ قَالَ أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللهِ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى قَالَ: فَمَنْ
Elbette sizden öncekilerin yoluna adım adım, karış karış uyacaksınız. Hatta öyle ki, onlar bir kertenkele deliğine girseler siz de onları takip edeceksiniz.” Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh dedi ki:
“Biz: Ey Allah’ın rasulü! Yahudi ve Hıristiyanları mı (kastediyorsun)? Dedik. Buyurdu ki:
(Başka) kimler olacaktı ki?[4]
Sehl b. Sa’d radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَرْكَبُنَّ سُنَنَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ مِثْلًا بِمِثْلٍ
Nefsim elinde olana yemin olsun ki, sizden öncekilerin yaptıklarını aynısıyla siz de yapacaksınız[5]
Şeddad b. Evs radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لَيَحْمِلَنَّ شِرَارُ هَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى سَنَنِ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلِ الْكِتَابِ حَذْوَ الْقُذَّةِ بِالْقُذَّةِ
Bu ümmetin kötüleri, daha önce yaşayan Ehl-i Kitab’ın yaptıklarını eksiksiz bir şekilde, adım adım aynen yapacaktır.[6]
Mısır Allamesi Ahmed Muhammed Şakir Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma’ya: “Kâfirlerin elbisesini giyme” buyurduğu hadisin dipnotunda şöyle demiştir:
“Bu hadis, giyim ve görünüm konusunda kâfirlere benzemenin haram olduğunu açıkça ifade etmektedir. Nitekim diğer bir sahih hadiste: “Kim kendisini bir kavme benzetirse onlardandır” buyrulmuştur. İlim ehli ilk asırlardan bu son asırlara kadar, kâfirlere benzemenin haramlığı hususunda ihtilaf etmemişlerdir. Müslümanlar arasında köleleşmeye çalışan zelil nesiller çıkmış, her konuda kâfirlere benzeyerek onlara alay konusu olmuş ve köleleşmişlerdir. Sonra ilme yapışan ve kendilerini ilme nispet edip, giyim, görünüm, şekil, ahlak ve her konuda kâfirlere benzeme işini onlara süsleyen kimseler buldular. Durum o hale geldi ki, ümmet arasında içine bidat soktukları namaz, oruç ve hac görüntüleri dışında kâfirlere benzetmedik bir İslam alameti kalmadı.”[7]
2- Bazı şahısların, şarkıcı ve artistlerin; “Halkın ilahı”, “İdol (bu kelime put demektir)” gibi isimlerle takdis edilmeleri. Veya ilme nispet edilen birinin yöneticilerden biri hakkında söylediği şu söz gibi sözler: “Şayet elimde olsa onu yaptıklarından sorgulanmayan bir makama koyardım.”!!!
Yine dengesizlerden biri bu ülkenin cumhurbaşkanı hakkında: “Allah’ın sahip olduğu bütün sıfatları kendisinde toplamış bir lider” tabirini kullanmış, o liderin hayranları tarafından bu tabir türlü şekillerde te’vil edilmeye çalışılmıştır. Sonra Allah ve rasulü için herhangi bir hareketliliği olmayan kimselerin, bu lider için canları pahasına her yola hareketlendiğini görürüz.
Allah'ın dininde ruh taşıyan canlıların suretlerinin yasak olmasına rağmen, takdis edilen bu şahısların resimlerinin biriktirilmesi, posterlerinin asılması, facebook, twitter gibi modern yayın organlarında resimlerinin sitayişkâr duygularla paylaşılması gibi unsurlar, ilah edinmenin göstergelerindendir. Allah'tan selamet ve afiyet dileriz.
3- Futbol takımlarının fanatizmi. Nitekim büyük stadlardan biri hakkında “Futbolun mabedi” tabiri kullanılmıştır. Mabed: ibadet edilen yer demektir. Birçok gafil kimse için bu tabir maalesef hakikati ifade etmektedir. Rabbine ibadet için vakit ayırmayan, mescide, Cuma namazlarına, ilim meclislerine katılmayan kimseler, üstelik ücret de ödeyerek, fanatiği olduğu takımın maçlarını kaçırmamakta, takımı için sevinip takımı için üzülmekte, takımı için bir fasık ya da gayri muslime sevgi beslerken, takımı için bir müslümandan nefret edebilmekte, hatta bu uğurda kavgalar yapabilmektedir.
Müslümanların kalplerini yoklamaları ve Allah’ın sevgisine, Allah’ın korkusuna denk veya ondan daha üstün tutulan sevgi ve korkular var mı, yok mu diye yoklamaları gerekir. Aksi halde netice dünyada ve ahirette hüsran olacaktır.
Çağın yeni putlarından özet olarak ancak bu kadar zikredebildik. Şüphesiz müslüman coğrafyasında daha etraflı bir gözlem yapıldığında benzer örnekler çoğaltılabilir. Ancak, zikredilen misaller inşaallah bu konuda uyanık davranılıp mevcut yanlışların telafisi ve tekrar benzer hatalara düşmemek için yeterli bir uyarı olur. Allah Azze ve Celle’den müslümanları, bâtıl ilahların ve bâtıl davaların eteklerinden kurtarıp, kendisinin rasulüyle gönderdiği tevhid ve sünnet dininin etrafında birleştirmesini dileriz.
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Allah, sizlerden iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâad etti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.” (Nur 55)
Evet, Allah Azze ve Celle, şirk şaibelerinden uzak sahih bir imanla iman etmeyi ve bid’atlerden uzak salih amel işlemeyi gerçekleştirdikleri takdirde bu ümmete vaadini muhakkak gerçekleştirecektir. Allah vaadinden dönmez, lakin bu vaadin şartı ayette zikredilmektedir. Kulların, bu şartı yerine getirmeden vaad edilen zaferi istemeye hakları yoktur:
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Ey iman edenler, eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed 7)
Subhanekallahumme vebihamdike ve eşhedu en la ilahe illa ente vahdeke la şerîke leke ve estağfiruke ve etûbu ileyk.

[1] Halid el-Hac, Musrau’ş-Şirk ve’l-Hurafe (s.324-328)
[2] Halid Abdurrahman eş-Şayi’, Risaletu’n-Nisa ve’l-Muda ve’l-Ezyâ (s.27, 53, 84)
[3] Sahih. Ahmed (2/50, 92) Ebu Davud (4031) İbn Ebi Şeybe (4/212) Taberani Musnedu’ş-Şamiyyin (216) Tahavi Muşkilu’l-Asar (231) Abd b. Humeyd (848). El-Elbani, el-İrva (1269) Ebu Davud ve Ahmed b. Hanbel’in isnadlarında hakkında ihtilaf edilen Abdurrahman b. Sabit b. Sevban bulunmasından dolayı Şuayb el-Arnaut zayıf demiştir. Lakin Ahmed b. Hazlem’in, Hadisu’l-Evzai cüzünde (s.31 no:30) ve Tahavi’nin Muşkilu’l-Asar adlı eserinde (1/238) İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayetinde İbn Sabit yerinde el-Evzai vardır. Bu mutabi ile hadis sahihtir. Ayrıca hadisin şahitleri de vardır. Bu hadisi muhaddislerin geneli hasen ve sahih olarak değerlendirmişlerdir. Bkz.: Darekutni el-İlel (9/272) Iraki el-Muğni (1/217) İbn Hacer Fethu’l-Bari (10/271) Busayri İthafu’s-Sadetil-Mahera (4/484) Zehebi Siyeru A’lami’n-Nubela (15/509) Suyuti Camiu’s-Sagir (8593) Elbani (Sahihu Ebi Davud, Gayetu’l-Meram, Cilbabu’l-Mer’e)
[4] Sahih. Buhari (3456) Müslim (2669) benzerini Ebu Hureyre radıyallahu anh’den Buhari (7319) rivayet etmiştir.
[5] Hasen ligayrihi. Ahmed (5/340) Taberani (8/204)
[6] Hasen. Ahmed (4/125) Tayalisi (1217) Taberani (7/281)
[7] Musned (10/19)
 
 
 
 

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

Cevâmiu'l-Kelîm Programı