Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Başlıkları görmek için resme tıklayın

Allah'ın Azabından Kurtuluş İçin Zorunlu İki Tevhid

Allah'ın Azabından Kurtuluş İçin Zorunlu İki Tevhid
1- Rasulü Gönderenin Birlenmesi 2- Tabi Olmada Rasulün Birlenmesi (İttiba Tevhidi)

Duâ

Duâ
"Allah'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi cennetine ulaştıracak kadar taatini nasib eyle. Dünya musibetlerini hafifletecek yakîn ver. Allah'ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimiz konusunda musibete uğratma. Dünyayı en büyük endişemiz ve gayemiz kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme!" (Allahumme âmîn) Tirmizi (3502) Şeyh Elbani "Hasen" demiştir Sahihu't-Tirmizi (2783)

11 Ağustos 2014 Pazartesi

SÖYLENTİLER * YAYGARALAR VE İSLAM TOPLUMU ÜZERİNDEKİ OLUMSUZ ETKİLERİ

- aynı başlığı taşıyan bir broşürden iktibastır -
Hamd, Alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salâtü Selâm Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, Ehlinin, Sahabesinin ve de kıyamete kadar onları dost edinen herkesin üzerine olsun.
Asılsız haberler yaymak, şahıs ve toplumları çürüten ve yıkan en tehlikeli silahlardan birisidir. Bunları yaymak; saf ve fikir birliğini çözüp parçalayacak derecede etkilidir. İslam ümmetimiz geçmişte olduğu gibi bugün de, Müslümanlar arasındaki sevgi ve birlik bilincini bozmaya yönelik düşman planları ve onlar tarafından yayılmaya çalışılan asılsız haberlerle karşı karşıyadır. Düşmanın kullandığı bu hile ve aldatmaca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in gönderildiği tarihten itibaren süregelmiştir ve Allah’ın dilediği vakte kadar da sürecektir. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:
Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler.” (Bakara, 2/217)
O halde araçları değişse de hak ile batıl arasındaki düşmanlık ve mücadele kıyamete kadar devam edecektir. Çünkü Kur’an’ın ifadesiyle kafirlerin değişmez hedefleri “Müslümanları dinlerinden döndürmektir.” Kafirler Müslümanları dinlerinden çevirmek için sürekli olarak planlar yaparlar ve fırsatını buldukları anda bu planlarını uygulama sahasına koyarlar. Kendi batıllarını yaymak için her türlü araç ve yola başvurmaktan çekinmezler. Kafirlerin bu çabaları garip değildir. Ancak garip olan bazı Müslümanların da onların bu oyunlarına alet olmalarıdır. Burada Müslümanlardan kastımız sözde Müslümanlar değildir. Bu kimseler zaten İslam düşmanlarının direk etkileşim alanı içindedirler ve İslam kalesini içeriden tehdit etmektedirler. Bunlar fitneye süratle icabet ederler. Bu gibi kimseleri biz zaten terk etmişizdir. Ve onlara üzülüyor da değiliz. Burada bunlardan değil bazı samimi Müslümanlardan bahsediyoruz. Bunlar kimi olaylar karşısında maneviyat ve hamaset hislerine kapılıp şerî sınırları aşmakta ve böylece asılsız haberleri doğrulamak veya yaymak suretiyle çoğalan bu söylentiler çırayı hızla kavuran ateş gibi ümmetin bedeninde yayılan yaranın daha da derinleşmesine neden olmaktadırlar.
 
Kastettiğimiz Asılsız Haber ve Yaygara:

İnsanların doğruluğunu araştırmadan birbirlerine naklettikleri, kaynağı belirsiz ve aslında belli bir amaca yönelik olarak bilinçli bir zamanlama ile ortaya atılmış sözleri yaymaktır.

Tarihte Söylenti ve Çıkarılan Yaygaralar:

Asılsız haberler yayma işi insanlık tarihi kadar eskidir ve insan var oldukça devam edecek gibidir. Tarihte yaygara ve söylentilerin olmadığı bir toplum yoktur. Çünkü insan nefsi İslam ile terbiye edilmedikçe buna meyyaldir. Peygamberler tarihi buna şahittir. İşte Nuh aleyhisselam; kavmi tarafından şöyle itham edildi:
Size üstün ve hâkim olmak istiyor.” (Müminun, 23/24).
Benzer yaygara ve asılsız dedikodular ile Hud aleyhisselam’da muhatap olmuştur. Musa aleyhisselam ise Firavun tarafından sihir yapmak ve kendisine karşı oyun oynamakla itham edilmiş ve bu haber halk arasında yayılmıştır. Aziz’in uyguladığı aşırı gizlilik ve sansür politikasına rağmen, Yusuf aleyhisselam olayı Mısırlı hanımlar arasında yayılmıştır. Kur’an-ı Kerim’in bize aktardığı peygamberler ve salihlerin kıssalarında bu hususta daha başka bir çok örnekler mevcuttur.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelince; davetinin başlangıcından itibaren büyük bir yalan ve iftira kampanyası ile karşı karşıya kaldı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu kampanyanın Mekke ayağında delilik, sihir ve yalan gibi iftiralara maruz kaldı. Fakat Allah onların bu tavırlarını gözetlemekte olup yedi kat göklerden indirdiği ayetlerle onların yalanlarını çürütmekte ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’ini dosdoğru olduğunu bildirmekteydi.
Medine döneminde ise yaygara ve iftiralar, şerrin önderleri Yahudi ve Münafıklar tarafından organize bir şekilde idare edilmesiyle arttı. Eğer İslam toplumu sağlam bir bünyeye sahip olmasaydı bu iftira ve yaygara seli önünde dayanması mümkün olmazdı. Fakat toplumun İslam ile terbiye edilmiş olması, Müslümanların birbirlerine sımsıkı kenetlenmeleri ve peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e itaat ediyor olmaları, Allah düşmanlarının amaçlarına ulaşmalarına engel olmuştur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde savaş meydanlarında çıkarılan yaygaralar ise, alınacak dersler bakımından ayrı bir risale konusudur. Ki bugünde bu silah İslam düşmanları tarafından oldukça etkili bir biçimde kullanılmaktadır.

Söylentiler Ve Yaygaraların Kaynakları:

Asılsız haber şeklindeki sözler genellikle kişiler veya basın yayın araçları vasıtasıyla yayılır. İnsanlar aralarındaki haberleri bu yollarla yayarlar. Dolayısıyla kişinin duyduğu ve bir başkasına vereceği haberin doğruluğundan iyice emin olması gerekir. Asıl olan Müslümanın beraatıdır. Dolayısıyla bir Müslüman hakkında gelen olumsuz bir haberi hemen tasdik etmeden önce onun doğruluğunu ve meselenin hakikatini öğrenmek gerekir. Haber açık ve kesin delillerle teyit edilmedikçe, hakkında olumsuz haber bulunan kişi tam bir beraat içindedir.

Söylenti Ve Yaygaraların Nedenleri:

Çıkarılan yaygaraların bir çok nedenleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
* Düşmanın başına gelene sevinmek: Kişi düşmanının başına gelen musibete sevinerek onunla ilgili olumsuz haberleri sağda solda yayar... Bundan Allah’a sığınırız.
* Aşırı meraklılık: Her türlü yaygarayı yayan en büyük kesim ise lafa söze merak, kendilerinde adeta hastalık halini almış kimselerdir. Konuşulanları ağızları açık dinleyişleriyle hem anlatanın konuşmasını asılsız şeylerle süslemesini teşvik ederler, hem de kendileri onu başkasına anlatırken abartmaktan zevk alırlar.
* Vakit öldürmek için konuşmak: Meclis içinde anlatmaya değer bir şey bulamayıp susmak durumunda kalan bazı kimseler, bunu kendileri için bir eksiklik kabul edip susmaktansa bir şeyler anlatmış, söze iştirak etmiş olmak için getireceği vahim sonuçları düşünmeden aslı astarı belli olmayan sözleri anlatırlar.

Söylenti Ve Yaygaraların Yayılmasının Sebepleri:

* Dinleyicilerin fuzuli ve gereksiz sözleri dinlemek için istek göstermeleri.
* İnsanların bu tür haberleri ilgi ile dinlediklerini gören anlatıcının, ilgi toplama merakı.
* Haberin yalan olması durumunda doğuracağı vahim sonuçları düşünememe.
* Söylentiyi yayan kimselerin gerekli İslami şuurdan yoksun olmaları.
* İnsanların nefislerini muhasebe ve kontrol etmeleri.

İslam’ın Yayılan Söylentiler Ve Çıkan Yaygaralar Karşısındaki Tavrı

Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat, 49/6)
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu: “Her duyduğunu söylemesi kişiye yalan olarak yeter.”[1]
İmam Malik şöyle dedi: “Bilinmez ki insanın her duyduğunu konuşması büyük bir fesattır.”
Munâvi de şöyle dedi. “Dinlediği şeyin yalan veya gerçek olması ihtimalinden dolayı, insan her duyduğu şeyi konuştuğu taktirde mutlaka bazı yalanları da konuşmuş olur. Yalan, bir şeyi olduğundan başka şekilde anlatmaktır. Kişi kasten böyle yaparsa günah işlemiş olur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem her duyduğunu başkalarına nakledenler hakkında şöyle buyurdu:
Kişinin, iddiaları binek edinmesi ne kötü bir şeydir.”[2]
Hadiste geçen “zeamu/iddia ettiler.” kelimesi kafirlerin sözlerindendir. Çünkü onlar ilimsiz olarak iddialarda bulunuyorlardı. Allahu Teâlâ onları şöyle zemmetti.
İnkar edenler, kesinlikle diriltilmeyeceklerini ileri sürdüler.” (Tağabun, 64/7).
İmam Beğavi bu ayetin açıklamasında şöyle dedi: Allah Subhanehu ve Teâlâ bu kelimeyi zemmetti. Zira bu kelime genellikle insanların dillerine doladıkları asılsız iddiaları ifade için kullanılır: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların ihtiyaçlarına ulaşmak için sözlerinin başına getirdikleri “zeamu/iddia ettiler” ifadesini, maksatlarına ulaşmak için kullandıkları binek hayvanına benzetti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, kişinin naklettiği haberlerin doğruluğundan emin olmasını, bu konuda ihtiyatı elden bırakmamasını ve güvenilir olmayan kimselerden hadis rivayet etmemesini emretti.
İmam Abdurrahman b. Mehdi de şöyle dedi: “Kişi duyduğu şeylerden bazılarını insanlara anlatmaktan imtina etmedikçe insanların uyduğu bir imam olamaz.”[3]

Söylentileri Başkalarına Aktaran Kimselerin Ne Yapmaları Gerekir?

* Söylediği ve yaptığı her şeyde Allah’tan korkması, nefsini murakabe etmesi ve söylediği her kelimeden hesaba çekileceğini hatırlaması gerekir. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler var.” (İnfitar, 82/10)
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu:
Kim bana iki sakalı ve iki bacağı arasındaki şey hususunda garanti verirse, ben de cennet hakkında ona garanti veririm.”[4]
* Müslüman kardeşi hakkında hüsnü zan beslemeli ve onu kendi konumuna indirmelidir.
* Aktardığı haber hususunda maksadının sağlıklı olması ve nefsani amaçlar güderek söz gezdirmemesi gerekir. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
Bilin ki, Allah, gönlünüzdekileri bilir. Bu sebeple Allah’tan sakının.” (Bakara, 2/235)
* Mevcut söylenti hususunda öncelikle ilim ve fazilet ehli ile görüşüp onların görüşlerini almalıdır. Zira ilimleri ve tecrübeleri nedeniyle maslahatı daha iyi tespit edebilirler.
* Aktardığı haberin doğruluğunu araştırması ve haberi aktardığı kimselere de bu hususu açıklayarak onların da görüşlerinden faydalanması gerekir.
* Yaygarayı aktaran kişinin oturup kalktığı meclisleri iyi ayırt etmesi gerekir. Zira bir mecliste konuşulan, başka bir mecliste konuşulmaz.
* Haberi aktaran kişinin dinleyicileri, bu haberi kendisinden doğru bir şekilde nakletmeleri için teşvik etmesi gerekir. Çünkü kendisi haberin ilk kaynağıdır. Bundan sonra çıkacak olan sözler hep ona mal edilecektir. Mümkün mertebe sözü olduğu gibi aynısıyla aktarmak gerekir. Eskiler şöyle derlerdi: “Haberlerin afeti, rivayet edenlerdir.”
* Aktardığı haberin doğruluğunu araştırmalı ve sabit olduğu haliyle anlatmalı, anlatırken eklemeler yapmadan anlatmalıdır.
* Duyduğu her şeyi hemen başkalarına anlatmak için acele etmemelidir. Eğer Müslümanlar duydukları söylentileri başkalarına aktarmasalardı, toplumu yaralayan bu sözler ölmüş olurlardı.
* Yalancıların, münafıkların, gıybetçilerin ve hasta kalpli insanların sözlerine kulak vermemek ve onlardan yüz çevirip yaptıklarına rıza göstermemek gerekir. Bu şekilde davranıldığı takdirde asılsız yaygaraların İslam toplumuna zarar vermesi engellenmiş olur.

Söylenti Ve Çıkarılmış Bir Yaygara İle Karşılaşan Müslümanın Ne Yapması Gerekir.

1) Olayı aktaran kimsenin durumuna bakılmalıdır. Adil mi, fasık mı, yoksa ikisi arasında mı? Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat, 49/6)
2) Olayı aktaran kişiyi, söylediği her sözden Allah katında sorumlu olacağı ve olayı doğru bir şekilde anlatması yahut acele etmemesi yönünde Allahu Teâlâ ile korkutmalıdır.
3) Özellikle de deliller ve karineler yeterli derecede ikna edici değilse, söylenenleri hemen tasdik etmemeli ve insanlara duyurmak konusunda acele edilmemelidir. Aksi takdirde Allahu Teâlâ’nın şu hitabı ile karşı karşıya kalınacağı bilinmelidir. “Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç)tur.” (Nur, 24/15)
4) Yaygara özellikle hayır ile tanınan biri hakkında ise, bunun hüsnü zan üzere değerlendirilmesi ve şerî bir özrü olabileceği düşünülmelidir. Eğer şerî bir özür yok ise, bu durumda olayı aktaran kişiye, olayı yaymak yerine, dedikodusunu yaptığı kişiye nasihatte bulunması ve onu tevbeye davet etmesi gerektiği hatırlatılmalıdır.

Hakkında Dedikodu Edilen Kişiye Gelince:

Dedikodusu yapılan kişi bilinen veya bilinmeyen bir kişidir. Eğer bilinen biri ise ve özellikle de alimlerden veya müttaki Müslümanlardan ise, yaygaraları aktaran kişinin Allah’tan korkması ve bu kimselerin namusuna leke sürmemesi gerekir. Özellikle de Kur’an ve Sünnete bağlı, ilmi ile amil alimler hakkında çok dikkatli olunmalıdır. Zira onlar ümmetin önderleri ve nur kaynaklarıdır. Alimlerinin kıymetini takdir etmeyen bir toplumda hayır yoktur. “Kim yokluğunda bir kardeşinin namusunu savunursa, onu cehennemden azat etmesi Allah üzerine bir haktır.”[5] Hakkında yaygara bulunan kimse hayırlı birisi değil ise yine aktarıcının o kişi onun düşmanı dahi olsa olayı abartarak anlatmaması gerekir. Zira bu yalan ve zulüm olmuş olur. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış)’tır.” (Maide, 5/8)
Şayet şahıs tanımadığımız biri ise, gerçek şu ki tanıdığınız kimse hakkında geçerli olan hüküm aynen bu kişi için de geçerlidir.
Kişi tanımadığı biri hakkında dahi olsa, doğruluğu saptanmadıkça söylentiyi yayma hakkına sahip değildir. Çünkü cehalet, nakleden kişinin ben öyle duydum türünden sözlerle sığınabileceği bir mazeret değildir. Yine bu haber o kişiye, senin hakkında falan şöyle sözler yayıyor şeklinde ulaşıp hiç yoktan düşmanlığa da sebep olabilir.

Söylenti Ve Yaygarayı Önlemenin Yolu:

* Söylentileri yayıp, çıkan yaygaralara kapılan kimseye Allahu Teâlâ hatırlatmalı, bilmediği konulara dalmaması konusunda ve konuşulan konunun gerçek veya abartılı olması halinde doğuracağı vahim sonuçlar konusunda o uyarılmalıdır.
” ... sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat, 49/6).
* Gerekli soruları sormadan veya itiraz etmeden yaygaraları doğrulamakta acele edilmemelidir.
* Bu söylentileri tekrarlamaktan kaçınmalıdır. Zira tekrar edildikçe yayılır ve yayıldıkça içine bir çok yalan ve ilaveler karışır.
* Yaygaranın kaynağı araştırılmalı ve sorumluları bulunup; hesap sorulmalı gerektiğinde cezalandırılmalıdır.
* Söylenti duyulduğu anda, kayıtsız kalmak veya aşırı şaşkınlık göstermekten kaçınmak gerekir. Bu, yaygarayı aktaran kişinin onu yaymadan önce kendi nefsine dönmesini sağlar.

Söylenti Ve Yaygaraların İslam Toplumu Üzerindeki Etkileri:

Bunların toplum üzerinde bir çok olumsuz etkileri vardır. Kısaca şöyle özetleyebiliriz:
* Günahsız bir kimseyi haksız yere itham etmek.
* Dilleri ve zimmetleri asılsız olaylar ile kirletmek.
* Toplumda karşılıklı güvenin yitirilmesi.
* Cahilleri sevindirmek. Özellikle de yaygaralar, davetçiler ve İslami uyanış gençliği hakkında ise, yaygaraların vahim sonuçları hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler yaygaraların başı sayılan “İfk Hadisesini” güzelce bir okumalıdır.

Son Olarak:

Yaşadığımız yüzyılda da İslam ve Müslümanlar aleyhine birçok dedikodu ve yaygaralar üretilmiş ve bunlar ümmetin varlığı ve birliği açısından büyük zararlar vermiştir. Hele bu yaygaralar, içimizdeki cahiller veya hevasına tapanlar tarafından üretildiği zaman daha da olumsuz etkileri olmuştur.
İslam düşmanları da, özellikle Müslüman alimler, davetçiler ve liderler hakkında çeşitli iftiralar ve yaygaralar üreterek, halkı onlardan soğutmaya ve uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Nice alimlerin ajan, mal ve makam düşkünü olduğu yaygaraları çıkarılmıştır?! Aynı şekilde ilmî ve amelî bazı hataları tespit ederek ve bunları abartarak insanlar arasında yayıyorlar. Habbeden kubbe yapıyorlar... Allah yardımcımız olsun!..
Allah’ım genelde tüm Müslümanların ve özelde de bütün alimlerin, davetçilerin ve Müslüman gençliğin kalplerini birleştir ve aralarını düzelt...
Onları tek bir yumruk, tek bir kelime ve tek bir saf kıl...Güzelliklerin nimeti ile tamam olduğu Allah’a hamd olsun. [6]
[1] Müslim.
[2] Sahih Ebu Davud.
[3] Müslim’in mukaddimesi.
[4] Buhari.
[5] Sahih, İmam Ahmed.
[6] Söylentiler, Yaygaralar Ve İslam Toplumu Üzerindeki Olumsuz Etkileri, Guraba Yayınları El Broşürleri.

Kişi Sevdiğiyle Beraberdir Sözüne Aldanma!


Hasen el-Basrî rahimehullah şöyle demiştir:
Ey Adem oğlu! “Kişi sevdiğiyle beraberdir” sözüne aldanma. Zira bir topluluğu seven, onların izlerine tabi olur. Onların izlerine tabi olmadıkça, onların yolunu takip etmedikçe, onların sünnetine uymadıkça, onların menheci üzerinde sabahlayıp, onların menheci üzerinde akşamlamadıkça, onlardan olmaya hırs göstermedikçe, onların yolunu tutmadıkça iyilerin arasına katılamazsın. Amelde kusurlu olsan bile onların yolunu tut. Zira işin başı istikamet üzere olmandır. Yahudileri, Hristiyanları ve Hevâ ehlini görmüyor musun? Nebilerini sevdiklerini söylerler ama onlarla beraber değillerdir. Çünkü onlar söz ve amelde onlara muhalefet etmişler, onların yolundan başka bir yol tutmuşlar ve cehennemlik hale gelmişlerdir. Böyle olmaktan Allah’a sığınırız.”
İbn Receb, İstinşaku Nesimi’l-Uns (s.87)

"Hadis Ehli" Yahut "Selefi" Diye İsimlendirilmek Yeterli Değildir


Şeyh Mukbil b. Hâdi rahimehullah’a şöyle soruldu: “Burada “Britanya’aki Hadis Ehli” denilen bir cemaat var. Lakin onlar bilgisayar hesabına göre Ramazan orucunu tutuyorlar. Yine bilgisayar hesabına göre iftar ediyorlar. Müslüman bir topluluğun onlara bu konuda tabi olmaları caiz midir? Yani onlarla beraber oruç tutup onlarla beraber bayram yapabilirler mi? Yoksa onlara muhalefet edip Suudiyye gibi herhangi bir İslâmî devlete mi tabi olmalıdırlar?”
Cevap: Onlara nasihatimiz orada hilali araştırmalarıdır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Hilali görünce oruç tutun, hilali görünce iftar (bayram) edin” buyurmuştur. Hilalin doğuş yerinin (metâli’) Britanya ile Suudiyye arasında aynı olmayacağından endişe eden kimse bunu yapamaz. Lakin bizzat hilali araştırmalıdırlar. Batıdan hilalin doğduğunu gördükleri zaman oruç tutarlar, yine batıdan hilalin doğduğunu gördükleri zaman iftar ederler. Nitekim Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ayın yirmi dokuz veya otuz gün olabileceğini haber vermiştir. Onların bizzat gözlemlemeleri gerekir. Allah yardım etsin. Ama o kimselere gelince, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in: “Hilali görünce oruç tutun, hilali görünce iftar (bayram) edin” hadisine muhalefet etmektedirler.
Mücerred olarak “Hadis ehli” diye isimlendirilmeleri yeterli değildir. Onların hadisle amel eden kimseler mi, yoksa mezhepçi mi, yahut hizipçi mi veya daha başka sapık fırkalardan mı olduklarının bilinmesi zorunludur. İsimle nispet edilmek yeterli değildir. “Falan muhaddis” diye isimle nispet yeterli değildir! Nice muhaddis var ki aşırı bir sufidir. Nice muhaddis var ki aşırı bir şiidir. Nice muhaddis var ki bid’atçi bir sapıktır. Allah yardım etsin.”

Kaynak: Londra’dan sorular adlı kaset. 
 
http://www.olamayemen.com/index.php?article_id=10795

Haricîler Yönetici Olursa Ne Olur?

Ali radıyallahu anh Haricîler hakkında şöyle demiştir:
"Onlar Kur’ân kârîleri değillerdir. Dinde fakih değillerdir. Te’vil hususunda alim de değillerdir. Bu işe (yöneticiliğe) ehil de değillerdir. Vallahi şayet onlar size yönetici olsaydılar elbette aranızda Kisra ve Hirakl’in amelleriyle amel ederlerdi.” Tarihu’t-Taberî (5/78)

10 Ağustos 2014 Pazar

Selefin Menhecine Uymayanları Selefî Zannedenler Elbette Bid'atçi'yi Tanıyamazlar


Şeyh Salih el-Fevzan şöyle demiştir: “Bid’atçiye hecr uygulamak (darılmak) ve onlardan uzaklaşmak matlup (istenen) bir iştir. Ta ki onlarla oturanlar özellikle de cahiller ve yeni başlayan kimseler onlardan etkilenmesinler. Şerlerini bulaştırmamaları için onların bid’atçilerden uzaklaşmaları, onlarla oturmamaları, onlardan ilim almamaları gerekir.
Lakin bid’atçi kimdir? Bid’atçinin kim olduğunu bilmek gerekir. Çünkü bazı kimseler görüşüne muhalefet eden herkes hakkında bid’at ifadesini kullanıyorlar. Bid’atın ancak ilim ehli tarafından bilinen şer’î kuralları vardır. Köklü alimler bid’atin kurallarını bilirler. Her günah işleyen veya muhalefet eden herkes bid’atçi olmayabilir…”

Yine Şeyh Salih el-Fevzan, başka bir fetvasında şöyle demiştir:
“Hamd Allah içindir. Allah’ın rasulüne, âline, ashabına ve onlara dost olanlara selam olsun. Bundan sonra:
Muhakkak ki selef, herkesi bid’atçi saymazlardı. Bid’at kelimesini bazı muhalefetleri bulunan herkes için kullanmakta aşırı gitmezlerdi. Bid’atle vasıfladıkları ancak; delili olmayan bir fiil işleyerek, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in meşru kılmadığı bir ibadetle Allah’a yakınlaşmaya çalışanlardır. Bu da Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in: “Her kim emrimiz olmayan bir amelde bulunursa reddolunur” hadisinden alınmıştır. Diğer rivayette: “Her kim şu emrimizde ondan olmayan bir şey çıkarırsa reddolunur” şeklindedir.
Bid’at; dinde Allah’ın kitabında ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetinde delili bulunmayan yeni bir şey çıkarmaktır. Bid’at işte budur.
Bir şahsın dinde bir bid’at çıkardığı sabit olursa ve bundan dönmeyi kabul etmezse, selefin menheci böyle kimselere hecr/dargınlık uygulamaları ve ondan uzaklaşıp onlarla oturmamalarıdır.
Bu onların (selefin) menhecidir. Lakin söylediğim gibi bu, onun bid’atçi olduğunun sabit olmasından sonradır. Nasihat edildiği halde bid’atinden dönmezse işte o zaman onun zararı kendisiyle oturanlara ve onunla bağlantısı olanlara da bulaşmasın diye ona hecr/darılma uygulanır. Bu, insanları bid’atçiden ve bid’atlerden sakındırmak içindir.
Ama görüşünde muhalefet eden herkes hakkında bid’at ifadesini kullanmak ve “bu bir bid’atçidir” demekte aşırılığa gelince, herkes diğerini bid’atçi olarak suçlar. Halbuki bid’atçi dediği bu şahıs dinde yeni bir şey çıkarmamıştır. Sadece şahıslardan birine veya cemaatlerden bir cemaate muhalefet etmiştir. Böyle bir kimse bid’atçi olmaz.
Bir haram veya bir günah işleyen kimse âsî/günahkar olarak isimlendirilir. Her günah işleyen bid’atçi değildir. Her hata eden kimse de bid’atçi değildir. Zira bid’atçi; dinde; ondan olmayan bir şey çıkarandır. Bid’atçi işte budur. Ama bid’at ismini kullanmakta aşırı giden ve muhalefet eden her şahsa bid’atçi demek doğru değildir. Nitekim muhalefet eden kişi isabetli olabilir. Bu selefin menheci değildir.”

Allah ve Rasulünden Başkası Adına Hizipçilik/Grupçuluk Yapan Herkes ve Sünnet Ehline Düşmanlık Eden Herkes Bid’atçidir
Şeyh Rebi b. Hadi şöyle demiştir: “Allaha yemin olsun bizler hizipçileri/gruplaşanları bid’atçi olarak görürüz. Hizipçiler arasında olan bid’atçilik, diğer bid’atçilerden daha şerlidir. Allah’a sığınırız. Çünkü bu hizipçi Allah’ın hak davetinden ayrılmaktan selamette kalamaz. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaate karşı harbetmekten selamette kalamaz. Bid’at ve batıl ehline dostluk etmekten selamette kalamaz. Zira gördünüz gibi hizipler/gruplar bid’at ve sapıklık ehliyle karışık topluluklardır.
Bid’at ve sapıklıklardan arınmış olan hiçbir hizip bilmiyorum. Bid’atçilerle karışan, onlara yakınlık gösteren, onlara yardım eden, onların Allah’ın hak menhecine muharebe halinde olan menheclerine revaç veren bu kimseler nasıl selefi bir sünnî olabilirler? Hizipçiliğin tehlikesini iyiden iyiye düşünmeyi gerektiren meseleler vardır. Nazarımda Allah Tebarek ve Teâlâ’nın gazabını en çok çeken hareket noktaları ve menhecler; “biz selefiyiz” dedikleri halde İhvan(ul Muslimin) ve Tebliğ (cemaati) ile beraber olanlardır.
Allaha yemin olsun bunlar, te’dip edilmeyi ve aşağılanmayı başkalarından daha çok hak ediyorlar. Onların selefilik iddialarında samimi olduklarını zannetmiyorum. Vallahi şayet samimi olsalar, bid’at ehliyle karışıp onlarla oturmazlar, onlara destek olmaz, onlara yakınlık göstermezler, sünnet ehline düşmanlık etmezlerdi. Bu durum onların iddialarında samimi olmadıklarına bir delildir.
Şayet selefin menhecinden razı olsalardı ve bunun hakikatini bilselerdi niçin bu menhecin ehlini terk etsinler? Onlara harp açıp onlardan ayrılsınlar ve onlara husumet besleyen bâtıl ehliyle, bâtılın davetçileriyle ve bâtılın yardımcılarıyla niçin gitsinlerdi? Benim görüşüm o ki; bütün hizipçiler bid’atçidir. Çünkü onlarda bid’at ehlinden bile daha şerli özellikler ve ameller vardır. Herhangi bir hizbe/gruba uyan herkesten şiddetle sakınılmalıdır. Ancak davetinde, akidesinde ve menhecinde peygamberlerin ve rasullerin tuttukları yolda yürüyen, dostluğunda ve düşmanlığında imanın en sağlam kulpu olan; velâ ve berâ’yı, Allah için sevme ve Allah için buğzetmeyi gözeten hariçtir. Bu hizipçiler(grupçular, dernekçiler) de aynı şeyi söyler, lakin Allah’ın dostlarına buğz ve düşmanlık ederler, onların menhecine harp açar ve doğru yoldan alıkoyar, ondan uzaklaştırırlar. Peki böyle birisi nasıl selefi olabilir? Nasıl sünnet ehli olabilir?”

Kaynak: Mecmuu Kütüb ve Resail ve Fetava el-Allame el-Mucahid Rebi el-Medhali (14/161, 162)

8 Ağustos 2014 Cuma

Sünnet Ehline Velâ Etmeyen ve Bid'at Ehline Berâ Uygulamayanlar Hoşlanmasalar da...


Bid’at ehlinin reddedilmesine karşı çıktığı halde sünnet ehlini eleştirmekten geri durmayan bazı münafıklar, sitemde sürekli olarak bid’at ehline saldırı olduğu, yoksa güya kendilerinin dernekleri bid’at, mescidleri sünnet olarak kabul ettiklerini iddia ediyorlarmış. Bu habisler, mevzu bahis bid’atlere ve bu bid’ati işleyenlere buğz etmedikçe, Rasul sallallâhu aleyhi ve sellem’e muhalefetlerinden tevbe edip, ıslah etmedikçe ve bid’at ehline saldırılarımı haklı görmedikçe onlara da Allah için düşmanlığımız devam edecektir. Zira bu menhec, Selefîliğin olmazsa olmazıdır. Deyyusîyye fırkasının saptırmaları Allah’ın izniyle selefin menhecine bir zarar veremeyecektir.

Bid’at ehline dostluk etmek, onları övmek, onlarla oturmak ve onlara teşvik etmenin haramlığında icma vardır:

Şeyh Bekr b. Abdillah Ebu Zeyd rahimehullah, Hecru’l-Mubtedi adlı eserinde bid’atçilere karşı hecr/dargınlık uygulamanın şekilleri, çeşitleri, şartları, kitap, sünnet, ashabın uygulaması ve icmadan delillerini zikretmiştir.

Kadı Ebu Ya’la rahimehullah: “Sahabe ve Tabiun, bid’atçilerle bağların koparılmasında icma etmişlerdir” demiştir.[1]

İmam Gazalî rahimehullah: “Selefin isyan ehline karşı buğzetme yolları farklıdır. Lakin hepsi de zalimlere, bid’atçilere ve günahı başkasına bulaşacak olan günahkarlara karşı buğz ortaya koyma hususunda ittifak etmişlerdir.”[2]

Ebu Osman es-Sabunî Akidetu’s-Selefi Ashabi’l-Hadis’te şöyle demiştir: “Bid’at ehlinin kahredilmesi, onların zelil edilmeleri, onların aşağılanmaları, onlardan uzaklaşılması, onlarla arkadaşlık etmekten ve beraber bulunmaktan uzak durulması, onlardan uzaklaşmak ve onlara darılmak suretiyle Allah Azze ve Celle’ye yakınlaşılması hususunda ittifak etmişlerdir.”[3]

Ebu Abdulmuiz Ferkus şöyle demiştir: “Dinde bid’atlerle savaşılması, bid’atlerin terk edilip ondan sakındırılması ve bid’at ehline şiddet ve sertlik gösterilmesi selefi menhecin en bariz özelliklerindendir. Zira bid’atler, ibadetin iki şartından biri olan Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e ittiba etmeye aykırıdır.”[4]

Begavî rahimehullah şöyle demiştir: “Sahabe, Tabiin ve onlara tabi olan sünnet alimleri bid’at ehline düşmanlık ve onlara darılmak hususunda icma ve ittifak etmişlerdir.”[5]

İbn Ebi Zemeneyn rahimehullah şöyle demiştir: “Ehl-i sünnet, saptırıcı heva ehlini ayıplamaya, onlarla oturmaktan yasaklamaya, fitnelerinden korkutmaya ve onların ahlaklarını haber vermeye devam etmişler, bunu gıybet olarak ve onlara bir hakaret olarak görmemişlerdir.”[6]

Şatıbî şöyle demiştir: “Kurtulan fırka olan Ehl-i Sünnet, bid’at ehline düşmanlık etmekle, onları kötülemekle, onların yolunu eleştirmekle, onlarla savaşmakla emrolunmuşlardır. Nitekim alimler, onlarla arkadaşlık etmekten, beraber oturmaktan sakındırmışlardır. Bunun düşmanlık ve kin yaydığı zannedilir. Lakin bunu hafife almak cemaatten ayrılmaya ve sonradan çıkarılan işlerle müminlerin yolundan başkasına tabi olmaya sebep olur. Nasıl olur da biz onlara düşmanlık etmekle ve onlar da bize dostluk etmekle ve cemaate dönmekle emrolundukları halde onlara mutlak olarak düşmanlık etmeyelim?”[7]

İmam Taberi, “Onlarla beraber oturmayın” (Nisa 140) ayetinin tefsirinde şöyle demiştir: “Bu ayette batıllarına daldıklarına – bid’atçi veya fasıklardan her türden - bâtıl ehliyle oturmaktan yasaklamaya açık bir delil vardır.”[8]

Buhari Sahih’inde: “Günah işleyene darılmanın caiz olması babı”, “bir günah işleyene selam vermeyen kimse ve tevbe ettiği ortaya çıkıncaya kadar onun selamını almayan kimse babı ve günahkarın tevbe ettiği ne zaman anlaşılır babı, Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma dedi ki: “içki içene selam vermeyin” babı”[9] şeklinde başlıklar açmıştır.

Ebû Dâvûd rahimehullah Sünen’inde: “Heva ehlinden uzaklaşmak veya onlara buğzetmek babı, heva ehline selamı terk etmek babı”[10] şeklinde başlıklar açmıştır.

Nevevî, Riyazu’s-Salihin’de “Müslümanlar arasında üç günden fazla dargın kalmanın haramlığı, ancak bid’at sebebiyle veya açıktan işlenen günah sebebiyle dargın kalınacağı babı” şeklinde başlık açmıştır.[11]

Begavi rahimehullah Şerhu’s-Sunne’de “Heva ehlinden uzaklaşma babı” açmıştır.[12]

Munziri, et-Tergib ve’t-Terhib’de: “Şerli kimseleri ve bid’at ehlini sevmekten sakındırma. Zira kişi sevdiğiyle beraberdir babı” açmıştır.[13]

İmam Ahmed şöyle demiştir: “Onlara reddiye vermekten aciz olan yahut onlara aldanmaktan korkan veya başkasına zarar vermesinden korkulan kimsenin, küfreden yahut bir bid’atle günah işleyen veya saptırıcı yahut günaha düşürücü bir bid’ate davet eden kimseye darılması gerekir.”[14]  

İbn Abdilberr rahimehullah şöyle demiştir: “Ancak edeplendirilmesi umulan veya bid’ati veya başka bir sebeple şerrinden korkulan kimseye hecr (darılma) uygulanır.”[15]

Yine şöyle demiştir: “Alimler Müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesinin caiz olmadığında icma etmişlerdir. Ancak konuşulması ve bağların devam ettirilmesi halinde dinine zarar gelmesinden korkulan veya dini veya dünyası hususunda nefsine zarar vermesinden korkulan kimseye dargınlığı devam ettirmeye ruhsat verilmiştir.”[16]

Tenbih: Kişiye ancak açık bir nassa veya üzerinde icma edilmiş olup, muhalefet etmekte mazeret olmayan bir meseleye muhalefet etmesinden sonra bid’atçi hükmü verilir. Cehalet, te’vil gibi engel ve mazeretleri bulunan bid’atçi ve günahkârlara ise zihinlerinde takılı bir şüphe bırakmayan bir açıklama yapılması gözetilir.[17]

Bid’at veya açıkça işlenen günah sebebiyle selamı kesmek, sert uyarı yapmak vb. meşru oluşunda icma edilmiş meselelerdendir. Kim bu tavrı çirkin görürse, o da bir bid’atçidir.



[1] Bekr Ebu Zeyd Hecru’l-Mubtedi (s.20)
[2] Bekr Ebu Zeyd, Hecru’l-Mubtedi (s.20)
[3] Akidetu’s-Selefi Ashabi’l-Hadis (s.123)
[4] Şeyh Ferkus, Davabitu Hecri’l-Mubtedi (s.13-14)
[5] Şerhu’s-Sunne (1/227)
[6] İbn Ebi Zemeneyn, Usulu’s-Sunne (425)
[7] El-İ’tisam (1/120)
[8] Tefsiru’t-Taberi (4/330)
[9] Fethu’l-Bari (10/491, 498) bkz.: Edebu’l-Mufred (tavla oynayana selam vermeyen kimse babı)
[10] Ebû Dâvûd (4599-4602)
[11] Riyazu’s-Salihin (609-601)
[12] Şerhu’s-Sunne (1/219-230)
[13] Et-Tergib ve’t-Terhib
[14] İbn Muflih, Adabu’ş-Şer’iyye (1/268)
[15] Et-Temhid (6/119)
[16] Et-Temhid (6/127)
[17] Şeyh Ferkus, Davabitu Hecri’l-Mubtedi (s.18)

7 Ağustos 2014 Perşembe

4 Ağustos 2014 Pazartesi

İbn Abdilberr, Camiu Beyani'l-İlm'de şöyle der:


Sevgili kardeşim!
Asılları muhafaza edip, onlarla ilgilenmeye özen göster.
Şunu iyice bil ki, Kur'an ve sünnet hükümlerini muhafaza etmekle meşgul olan,
fakihlerin sözlerine bakıp,
bunları içtihatlarına yardımcı,
tetkik yollarına anahtar,
birçok mânaya yorumlanabilen kapalı ifadelere tefsir olarak gören,
mutlaka bağlanılması gereken sünnetleri taklid edercesine; imamlardan herhangi birini, üzerinde hiç düşünmeksizin taklid etmeyen,
âlimlerin meşgul olduğu sünnetleri ezber ve anlama işinden uzak kalmayan,
araştırma ve anlamalarda onları takip eden,
yaptıkları çalışmalardan dolayı onlara şükranlarını sunan,
çoğunluğu oluşturan doğru görüşlerden dolayı da onları takdir eden,
ancak kendilerini hatasız görmedikleri gibi onları da hatalardan uzak görmeyen kişi,
selef-i salihîn yoluna tutunmuş, doğru yolu bulmuş ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine ve sahâbîlerin (Allah onlardan razı olsun) yoluna tâbi olmuştur.
Kendisini tetkikten ve zikrettiğimiz hususlardan muaf görüp, re’y ile yetinerek sünnetlerden yüz çeviren kimse sonunda hem sapar hem de saptırır.
Yine bütün bunları bilmeyen kimse ilimsiz olarak fetva vermeye kalkar ki bu, körlüğün en şiddetli ve yolların en saptırıcısıdır.

İşittiririm, şayet seslendiğimde diri olursan
Lakin seslendiğim kimsede hayat yoktur
Kötüleyici sözden kurtulacak değilim
Dağ üzerindeki bir mağarada olsam dahi
İnsanlardan selametle kurtulan kimdir?
Gözlerinden kaybolsam, saklandığım yayılır

Ey kardeşim! Bil ki; sünnet ve Kur’ân iki asıldır. Re’y bu ikisine göre ölçülür. Sünnet, re’ye göre ölçülmez. Aslı bilmeyen fürûya asla ulaşamaz!!!

Müslüman Kadının, Müslüman veya Kafir Kadına ve Mahremlerine Karşı Avreti

Şeyh el-Elbânî rahimehullah’a şöyle soruldu: “Müslüman bir kadının, Müslüman veya kitap ehli bir kadına karşı zinetinden ve bedeninden göstermesi helal olan kısım nedir?
Şöyle cevapladı: Bu soru hakikatte çok önemlidir. Zira Müslümanların kadınlarının ve hanımlarının geneli bu hakikatten gerçekten tehlikeli bir gaflet içerisindedirler. Bunun sebebi, bazı fakihlerde meydana gelen fıkhî sapmadır. Bu sapma satırlara geçmiş ve bu mezhebe intisap edenler bunu kabul ile karşılamışlardır. Özellikle bu mezhebin ülkede veya ülkede yaşayan halk üzerinde manevî bir otoritesi varsa böyledir. Fıkıh kitaplarının çoğunda şöyle denilir: - ki bu kesinlikle batıldır – “Kadının kadına karşı avreti, erkeğin erkeğe karşı avreti gibidir, yani göbek ile diz kapağı arasıdır.”
Öncelikle bu görüşün ne kitapta, ne sünnette sahih, zayıf ve hatta uydurma bir hadis olarak dahi bir delili yoktur. Bu sadece re’y (şahsi görüş)dir.
Sonra bu görüş batıldır, zira hepimizin okuduğu Kur’ân-ı Kerim’e aykırıdır. Lakin – maalesef – Allah’ın emriyle bizi yönlendirdiği şeye yönelmemiz çok azdır. Allah, emrederek şöyle buyurur: “Kur’ân’ı iyice düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerde kilitler mi var?” (Muhammed 24) Mesela biz Allah Teâlâ’nın şu sözünü okuruz: “Kendiliğinden görünen dışında ziynetlerini göstermesinler” Delil olan kısım burası değildir. Delil olan kısım: “zinetlerini kocalarından veya babalarından… başkasına göstermesinler” kısmıdır. Ayetin sonunda rabbimiz Azze ve Celle “veya kendi kadınlarından başkasına…” buyurur.
Bu ayetin delalet ettiği manadan anlarız ki kadının kadına karşı avreti sınırlanmıştır. Şer’î hakikati düşünmek zorundayız. Dikkat edin, bu hakikat Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in: “Kadın avrettir” sözüdür.
Bunun mutlak anlamı; kadının tamamen avret olmasıdır. Biz elimizde rabbimizin kitabından veya nebimizin sünnetinden kayıtlayan bir delil bulunmadıkça bu mutlak ifadenin dışına çıkamayız.
Peki kadının kadına karşı avretinin göbek ile  diz arası olduğunu kayıtlayan bir nas var mıdır?
Cevabımı öğrendiniz. Hatta uydurma bir hadis bile yoktur. Lakin burada bir ayet vardır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kadın avrettir” buyurmuş, ayet açıklanmıştır: “Ziynetlerini kocalarından veya babalarından… başkasına göstermesinler
Peki bir kızın, babasına karşı avreti nedir? Göbeği ile dizi arası mı?
Cevap: hayır, bunun bir aslı yoktur. Lakin ayet onun avretinin bundan çok daha geniş bir kısım olduğunu pekiştirmektedir. Böylece buradan Allah Teâlâ’nın “ziynetlerini göstermesinler” kavlinden öğrendiğimiz mana ortaya çıkmaktadır. “ziynetlerini” sözüyle kastedilen nedir?
Yani “ziynetlerini göstermesinler” kavlinde kastedilen ziynet yerleridir. Kastedilen ziynetin kendisi değildir. Ancak ziynet yerleri kastedilmiştir. Mesela maksat; kadınların kulaklarına taktıkları küpeleri göstermemesi değildir. Maksat; lügat alimlerinin dedikleri gibi, hazfedilmiş bir muzaf takdir edilerek “ziynet yerlerini göstermesinler” demektir.
Peki ziynet yerleri nerelerdir?
Göbekten yukarısı, cahiliyye döneminde dahi olsa, hiçbir gün ziynet yeri olmuş mudur? Cevap: hayır. Koltuk altları ziynet yeri midir? Belin iki yanı ziynet yeri midir? Sırt zinet yeri midir? Hayır! Bu avret, geçen hadisin ifadesiyle: “Kadın avrettir
Öyleyse: ayet Müslüman kadının bedeninden ziynet yerleri dışında bir yeri göstermesinin caiz olmadığını söylemektedir.
Ziynet yerleri ise; baş ve başta bulunanlar, küpeler, boyundaki gerdanlık, bileklerdeki bilezikler, pazudaki takılar, ayaklardaki halhallar, yani abdest organlarıdır. Abdest organları olan bu ziynet yerlerini Müslüman kadının, Müslüman kız kardeşine göstermesi caizdir.
Kafir kadına karşı ise, kafir kadın erkek gibidir. Kadının, kafire bir kadın önünde yüzünden ve ellerinden başkasını göstermesi caiz değildir.[1]
Son derece açık olan bu ayete nasıl muhalefet edilmiş ve ayetin tam aksine kanaat edilmiş bilmiyorum! Şayet bu konuda zayıf bir hadis bulunsa da, tıpkı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadisiyle Kur’ân’ın bu ayetini kayıtladığımız gibi, o hadisi sahih zannederek ayet bununla kayıtlanmış olsa neyse…”[2]
Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın kızı Sukeyne, babasına şöyle sormuştur: “Kadının babasının, erkek kardeşinin ve mahrem akrabalarının yanında başörtüsü örtmesi caiz midir, yoksa örtmemeli midir?
Şöyle cevap verdi: “Onların yanında başörtüsü örtmesi veya örtmemesi eşittir. Her ikisi de caizdir. Soru, caizliği hakkında olduğu sürece bu caizdir. Lakin caiz demem iki şeyi kapsar:
* Her ikisinin de caiz olması şunu da kapsar:
* Yapılması terk edilmesinden daha faziletli olan ki buna da “caiz” denir.
Bu yüzden ben burada, “her ikisi de caizdir” dedikten sonra bir şeyi açıklamak istiyorum: Şüphe yok ki Müslüman kadının evinin ortasında dahi başörtü örtmeyi adet edinmesi, evde yabancı bir kimse olmadığı gerekçesiyle yarı çıplak durmaması daha faziletlidir. Evde yabancı bir kimse olmayabilir. Zira evde mesela kocası, oğlu ve hatta kızından başka kimse bulunmayabilir. Lakin onların – kocası haricinde, çocuklarının – annelerinin bedeninden, farz olan tesettüre ek olarak, örtünmeyi âdet edinmediği bir kısmı görmeleri caiz değildir. Nitekim bu konuda çok defalar bahsettik. Ama şimdi şunu söylemek istiyorum: daha faziletli olan örtünmeyi adet edinmelidirler. Bu da uzun bir elbise giymeleridir. Bugün “roba” dedikleri, düğmeli, uzun entari olabilir. Eğer daha kısa olursa en azından eklemlere kadar olmalıdır. Başörtüsü örtmeyi adet edinmeli, başını ve saçlarını örtmelidirler. Bu farz değildir lakin müstehaptır. Bu meselede görüşüm budur.”[3]


[1] Şeyh el-Elbani kadının yüz ve elinin avret olmadığı görüşünde olduğu için böyle söylemektedir. Lakin kuvvetli deliller Şeyh el-Elbani’nin bu meselede isabet etmediğini göstermiştir. Buna göre Müslüman kadın, kafir kadın yanında ellerini ve yüzünü dahi açamaz. Zira kadın tamamen avrettir. Kafire kadın ise yabancı erkek hükmündedir.
[2] Silsiletu’l-Hedyi ve’n-Nur, kaset 641, dakika: 13:27
[3] Müteferrikat adlı seri, kaset no: 11, ilk dakika ve 30:53’de tekrar etmektedir. Sukeyne bt. Şeyh el-Elbani, Libasu’l-Mer’eti’l-Muslimeti Emame’l-Mer’eti’l-Muslime adlı kitabında (s.23-24) nakletmektedir.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

Kitaplar

Cevâmiu'l-Kelîm Programı