Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Ehl-i Sünnet Selefîlerin Ayrıcalıklı Alâmetleri

Sünnet Ehlinin Bazı Alametleri Şeyh Abdulhamid el-Hacurî Hafazahullah Tercüme: Ebu Muaz Rivayetlere tabi olan sünnet ehli selefîle...

Sitedeki Yazılar Hakkında Uyarı

Sayfamda bazen alimlerin fetvalarından tercüme ederek yayınlıyorum. Naklin sıhhati açısından fetvanın aslına müdahale etmiyorum. Bazen bu fetvalarda sahih delile aykırı veya delilsiz ibareler bulunabilmektedir. Fetvayı olduğu gibi yayınlamış olmam, fetvalarda geçen bütün içeriği ikrar ettiğim manasına gelmemelidir!
Malum olduğu üzere davetimiz yalnızca vahyin; yani Kur'an ve sahih sünnet naslarının delil alınıp, bu nasları ümmetin salih selefinin menhecine göre tatbik etmeye yöneliktir.
Bazı menheci bozuk kimselerin söz konusu fetvalardan; sahih naslardan delili olmayan veya delile muhalif olan ibareleri cımbızlayarak kullanmalarından sorumluluk kabul etmemekteyim.
Tekrar vurgulamak gerekir ki; bütün zamanlarda ve bütün zeminlerde bağlayıcı olan yalnızca Kur'ân ve sahih sünnet naslarıdır. Alimlerin sözlerine gelince; bunlar vahye arz edilmeli, delile mutabık olan alınmalı, muhalif olan ise bırakılmalıdır.
Ebû Muâz Yücel Seyfullah el-Çubukâbâdî



Skype İle Canlı Sohbetlere Katılmak İçin

Çarşamba ve Cumartesi akşamları saat:20:00'de derslere cep telefonu veya bilgisayar ile Skype üzerinden canlı katılmak için aşağıdaki linklerden birine tıklayınız. Grubun dolu olması halinde diğerini deneyiniz:

Darussunne Mescidi Canlı Yayın 2. Grup:
https://join.skype.com/cKQmlFZzhDqU

Darussunne Mescidi Canlı Yayın 3.Grup:
https://join.skype.com/vrL1wybEyf54

* Kesinlikle kamera açılmamalıdır. Canlı yayının kayıt olmaması sebebiyle bunun yasaklanan suretten olmayacağına dair muteber görüşler olsa dahi, kötü niyetli kimselerin kaydedebilmelerine imkan vermemek, erkeklerin kadınları, kadınların erkekleri görmesine mani olmak gibi maksatlarla bundan uzak durulması gerekmektedir.
* Ders esnasında mikrofonlar kapalı tutulmalıdır. Zira sohbete dahil olan herkesin sesi gruba gider ve ders anlaşılmaz, ayrıca yayın kalitesini etkiler.
* Gruba ruh taşıyan canlı sureti içeren resim veya video atılmamalıdır. Ruh taşıyan canlı suretlerinden yasaklama hususunda şiddetli tehditler varid olmuştur. Bu konuda fitneye düşmüş sâlih kimselere ve bunu mubah sayma cüretinde bulunan saptırıcı bid'atçilere aldanılmamalı, Allah'tan sakınılmalıdır!
* Def dışında müzik aletlerinin seslerini içeren kayıtlar paylaşılmamalıdır. Zira def haricinde bütün çalgı aletleri haram kılınmıştır.
* Kişisel profiline ruh taşıyan canlı sureti koyanlar engellenir. Zira bu, büyük bir günahı alenî olarak irtikab etmek demektir ve sahibinin "fasık" adını almasına sebep olur. Aleni fıskların ise imkan nispetinde engellenmesi Müslümanlara vaciptir.
* Kişisel profilinde dernekçiler, maturidîler, mezhepçiler, mürcie, sûfiler, hâricî gruplar, rafizîler, sünnet inkarcıları, particiler veya diğer sapık bid'atçilerin ve nifak önderlerinin propagandasını içeren yahut Müslümanlara hakaret veya müstehcenlik içeren yazılar ve resimler koyanlar engellenir.
* Grup kesinlikle tartışma ve münazaraya kapalıdır. Yalnızca ilim öğrenmek, ders dinlemek isteyenler için açılmıştır.
* Sohbet grubu 24 kişiden fazla olduğu takdirde sesli arama yapılamamaktadır. Bu sebeple katılımın fazla olması halinde 2. ve 3. gruplar oluşturulmaktadır. Katıldığınız grup dolu olduğundan sohbete katılamazsanız diğer grupları deneyiniz.









20 Kasım 2016 Pazar

Kadın, Kocasının Dedesinin Yanında Yüzünü Açabilir mi?


İbn Katan el-Fasi, İhkamu’n-Nazar’da (s.240-241) şöyle demiştir: “Mesele: Kocanın babası, kadının ziynetini gösterebileceği kimseler arasında zikredilmiştir. Ancak kocanın dedesi ve yukarıya doğru dedelerine aynı şekilde ziynetini göstermesi caiz midir?

Bu ihtimalli bir konudur. Bana göre zahir olan bunun men olunmasıdır. Çünkü kadına cilbabını başının üzerinden indirmesi emredilmis ve ayette zikredilenler dışında kalan kimselere açması yasaklanmıştır. Kocanın dedesi ise ayette geçmemektedir. El-Eb (baba) kelimesi hakikatte doğrudan kocanın babası hakkında kullanılmaktadır. Yukarıdakiler (dedeler) hakkında kullanımı mecazdır.  Lafzın aynı anda hem hakiki manasında hem de mecazi anlamında yorumlanması uygun değildir. Bundan dolayı ayetteki “baba” kelimesinin yalnızca doğrudan kocanın babası hakkında kullanılmış olması gerekir.

Kafire Kadınla Zina Etmek de Haramdır


Soru: “Şayet kendi ülkesinde aykırı bir durum olarak görülmüyorsa kafire olan, dinsiz yabancı kadınlarla yatmak zina sayılır mı? Ben müslüman kadınla yatmanın zina olduğunu biliyorum. Zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Her müslümanın malı, ırzı ve kanı diğer müslümana haramdır” buyurmuştur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem doğruyu söyleyendir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dinsiz olan kafire kadını zikretmemiştir. Vereceğiniz cevap için çok teşekkür ederim, Allah size hayırlı karşılık versin.”

Halid b. Huseyn b. Abdirrahman’ın cevabı (Tarih: 16 Şevval 1424/10 Aralık 2003):

Bize helali helal kılan ve ona teşvik eden, haramı da haram kılan, ondan da sakındıran Allah’a hamd olsun. Salat ve selam; insanlara hayrı öğreten, beşerin hidayete götürücüsü, aydınlatıcı bir kandil olan, ümmetine göstermedik bir hayır ve sakındırmadık bir şey bırakmayan nebimiz Muhammed’e olsun. Allah ona, âline ve bütün ashabına salat etsin. Bundan sonra:

Öncelikle güvenin ve “Bugün İslam” adlı site yoluyla ulaşmandan dolayı sana teşekkür ederim. Bu siteden yazışmaya devam etmeni temenni ediyor, Allah Azze ve Celle’den sana dünya ve ahiretinde fayda verecek hususları burada buldurmasını diliyorum.

Ey kardeşim! Soruna defalarca baktım ve senin büyük bir şüphe içinde olduğunu anladım. Sen kafir bir kadınla, özellikle de bunu aykırı görmeyen küfür ülkelerinde zina etmenin haram olmadığına inanıyorsun!  

Değerli kardeşim, ben sana derim ki; Allah’ı inkar edip yüz çeviren, Allah’ın dışında şeytanı kendisine velî edinen – ki bundan Allah’a sığınırız – kimselerin küfürden sonra bunu günah saymamaları yadırganacak değildir.

Zina çirkin bir suçtur. Helak edici büyük bir günahtır. Irz ve şerefe karşı haddi aşmaktır. Selim akıllar bunu kabul etmez, din de bunu mubah görmez. Hiçbir din, hiçbir zevk-i selim ve şerefli istikamet sahibi bunu onaylamaz. Erkeklerde ve kadınlarda bulunan hak gayret bu çirkinliği reddeder. Hem tabiat, hem zevk hem de din bundan uzaklaştırır. Böyle bir şeye ancak bozuk erkek veya bozuk kadın, facir erkek veya facire kadın meyledip razı olur. Bu yüzden rabbimiz şöyle buyurmuştur:

Zina eden erkek ancak zina eden kadınla veya müşrike bir kadınla evlenebilir. Zina eden bir kadın da ancak zina eden bir erkekle veya müşrik bir erkekle evlenebilir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.” (Nur 3)

Böylesi hakkında: “Kuşlar kendi cinsiyle uçar” denilmiştir. Rabbimizin kitabında ve nebimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde, bu büyük suçun haram olduğunu gösteren birçok deliller vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Zinaya yaklaşmayın. Zira o bir çirkinlik ve kötü bir yoldur.” (İsra 32)

O (müminler) Allah ile beraber başka bir ilaha seslenmezler, Allah’ın haram kıldığı bir cana haksız olarak kıymazlar ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa kıyamet gününde azabı katlayan günahlarla karşılaşır ve aşağılanmış olarak orada kalıcıdır. Ancak tevbe eden, iman edip salih amel işleyenler hariç. Allah, İşte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah Gafur’dur, Rahim’dir.” (Furkan 68-70)

Mevla Azze ve Celle “Zinaya yaklaşmayın” buyururken, müslüman kadın ile kafire kadın arasında ayrım yapmamıştır. Zinanın tamamı haram ve çirkinliktir. Müslümanların icmaı da bu şekildedir.

Ey değerli kardeşim! Allah Azze ve Celle’den kork ve bu tehlikeli yoldan uzaklaş. Bu pisliğe düşerek kirlenmekten sakın. Zinanın dünya ve ahirette vahim sonuçları vardır. Bu, imana aykırı ve uzaktır. Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Zina eden, zina ettiği sırada mümin değildir.” Buhârî (2475) Muslim (57)

Yine Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kul zina ettiği zaman iman kendisinden çıkar ve bir gölge gibi olur. Bu işi bıraktığı zaman iman kendisine döner.” Tirmizî (2625) Ebû Dâvûd (4690)

Ey değerli kardeşim! Allah’a derhal tevbe et ve bu çirkin suçtan uzaklaş. Bil ki kul günah işledikten sonra suçunu itiraf edip Allah’a tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder. Nitekim bu husus Buhârî e Muslim’in Aişe radiyallahu anha’dan rivayet ettikleri, İfk hadisesiyle ilgili hadiste sabit olmuştur. Yine Allah Azze ve Celle, kulunun tevbesine sevinir. Enes radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Allah, kulunun tevbesine; birinizin ıssız bir arazide, üzerinde yiyecek ve içeceğinin bulunduğu bineğinin kaçması üzerine ümitsizliğe düşüp de, bir ağacın gölgesine uzanıp, aniden önünde bulduğu bineğini görmesi üzerine onun geminden tutarak sevincinin şiddetinden dolayı: “Allah’ım! Sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” deyivermesinden, sevincinin şiddetinden dolayı hatalı konuşmasından daha fazla sevinir.” Buhârî (6309) Muslim (2747)  

Ey değerli kardeşim! Hemen tevbe et, tevbeyi erteleme. Ömrünü, sen Allah’a isyan halinde iken öldürmeyip uzatan Allah’a hamd et. Zira kişi hangi hal üzere öldüyse o şekilde diriltilir. Lezzetleri kaçıran ölümün sana, rabbin ile karşılaşmayı istemeyeceğin bir halde iken aniden gelmesinden sakın. Hasret ve pişmanlık günü olan, insanların alemlerin rabbi önünde durdurulacağı kıyamet günü, o şekilde diriltilmeyi arzulamadığın bir şekil üzere ölmekten sakın. O gün ki, hamile kadın yükünü düşürür, insanları sarhoş görürsün halbuki sarhoş değillerdir. Lakin Allah’ın azabı şiddetlidir.

Ey değerli kardeşim! Ben sana işitmekten hoşlanmayacağın şeyleri nasihat ediyorum. Zira seni seviyorum. Kendim için istediğim hayrı senin için de istiyorum. Zira bu, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in bildirdiği gibi imanın tamamındandır.

1- Senin Allah Azze ve Celle’nin şu emrine uyarak bakışlarını koruman, şehvet ateşini tutuşturacak olan harama bakmaman gerekir: “Mü’minlere de ki: bakışlarını kıssınlar, cinsel organlarını korusunlar. Bu onlar için en temizidir. Muhakkak Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdadır.” (Nur 30)

2-  Senin, özellikle de, eğitim, çalışma, ticaret ve benzerleri gibi, orada bulunuş sebebin tamamlandıysa bu küfür ülkelerini derhal terk etmen gerekir.

3- Eğer evli değilsen evlenmekte acele etmelisin. Zira evlilik, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği gibi, harama düşmekten koruyucudur. İbn Mes’ud radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ey gençler topluluğu! İçinizden imkanı olanlar evlensinler. Zira o bakışları kıstırıcı, cinsel organları koruyucudur. Buna güç yetiremeyen ise oruç tutsun. Zira oruç koruyucu bir bağdır.” Buhârî (5065) Muslim (1400)  Evlenmeye güç yetiremiyorsan oruç harama düşmekten koruyucudur.

4- Erkek veya kadın kötü arkadaşlardan uzaklaşmalısın. Hayır ehli salih kimselerle arkadaşlık etmelisin. Kötü arkadaşlar sapıklık ve helak sebebidir. Salih arkadaşlar ise kurtuluş, başarı ve hidayet sebebidir.

5- Günaha düşer ve haramı işlersen bil ki Allah seni görmektedir. O’nun seni günah üzerinde görmesinden utan! Bil ki ancak şakî kimselerin boylayacağı tutuşturulmuş ateş vardır. Allah onu isyankar facirler için hazırlamıştır. Yine genişliği göklerle yer kadar olan, içinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, beşer kalbinin hatrına gelmedik nimetler bulunan cennet vardır. Allah onu sakınanlar ve temiz kimseler için hazırlamıştır. Hangi gruptan olmayı istersin? Saadet, kurtuluş ve başarı ehli olan cennetliklerden olmayı mı, yoksa şekavet ve hüsran ehli olan cehennemliklerden olmayı mı? Akıllı kişi kendi nefsini korur.

6-  Sürekli olarak lezzetleri kaçırıcı olan ölümü ve ölümde bulunan şiddetli sıkıntıları düşünmelisin. Kabri ve karanlığını hatırla, kıyameti ve onun zorlu hallerini düşün. Sırat köprüsünü ve onun keskinliğini, Allah’ın huzurunda bir topluluğun cennete, bir topluluğun cehenneme sürüleceğini, “Ey cennetlikler! Kalıcılık var, ölüm yok ve ey cehennemlikler! Kalıcılık var, ölüm yok” denileceğini hatırla.

7- Kalbini incelten ve seni hayırlı ameller işlemeye sevk eden, kötü işlerden sakındıran sohbet kayıtlarını dinlemelisin. Yine kalbini inceltip seni huşuya götüren hayra yönlendirip şerden engel olan kitaplar okumalısın.

8- Bil ki Allah Teâlâ zinakar olan erkek ve kadınlara kıyamet gününde can yakıcı bir azap hazırlamıştır. Semura b. Cundub radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bu gece rüyamda iki kişinin bana geldiğini gördüm. Beni mukaddes yere çıkardılar… tandır gibi bir yere geldik. Gürültülü sesler işittim. İçinde çıplak erkekler ve kadınlar vardır. Alevler onların altlarından giriyor, onları kapıyordu… Tandır gibi bir yerde olan o çıplak erkek ve kadınlar zina eden erkekler ile zina eden kadınlar idi.” Buhârî (1386)

Ebu Umame radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ben uyurken iki kişi geldiler ve beni bir dağa götürdüler… Sonra en pis şekilde kokan bir kavme geldik. Kokuları lağım kokusu gibiydi. Ben: “Bunlar kimlerdir?” diye sordum. Dediler ki: “Bunlar zina eden erkekler ile zina eden kadınlardır.” İbn Huzeyme ve İbn Hibbân rivayet etmişlerdir. El-Elbani Sahihu’t-Tergib’de (2/611-612 no:2393) sahih demiştir.

Zina eden kadın ve erkeklerin kötü akibetini bildiren hadisler çoktur. Dünya ve ahirette çirkin kokan bu sınıflardan olmaktan sakın!

9- Namazları vaktinde kılmaya, ilim ve öğüt meclislerinde bulunmaya özen göster. Zira bunlar imanı kuvvetlendirir ve kişi Allah’ın murakabesine ve O’ndan haşyete hazırlar.

10- Çokça Allah’tan bağışlanma dilemeli, dua etmelisin. Duada Allah’ın seni görünen ve görünmeyen fitnelerin şerinden korumasını isteyerek yalvar.

İşte böyle. Allah en iyi bilendir. Allah’tan bize ve sana başarı ve doğruluk dileriz. Allah’ım! Nebimiz Muhammed’e, âline ve ashabına salat ve selam et.


Tercüme: Ebu Muaz

Ebu Muaz’ın ilavesi: Bazıları İbn Kesir’in Tefsirinde geçen şu ibareyi kullanarak kafire kadınlara bakma sınırını genişletiyorlar: “Sufyan es-Sevriden rivayet edildiğine göre; zimmet ehli kadınların ziynet yerlerine bakmakta sakınca yoktur. Bundan yasaklama onların hürmetinden dolayı değil, ancak fitne korkusuyladır.” (Tefsiru İbn Kesir 3/855) İbn Kesir Ahzab suresi 59. Ayetindeki “Müminlerin kadınları” ifadesini delil detirdiğini de zikretmiştir.

Sufyan es-Sevri’den bunu meçhul sigası ile “ruviye” diyerek nakletmiştir. Başka bir yerde de isnadını bulamadım.

Yine Buhari'nin Kitabu’l-İsti’zan’da muallak olarak zikrettiğine göre Said b. el-Hasen, kardeşi Hasen el-Basri’ye: “Göğüslerini ve başlarını açan acem kadınlarının durumu hakkında sorunca: “Bakışını kıs” demiştir. Hafız İbn Hacer bunun isnadını bulamamıştır. Bkz.: et-Taglik (5/120) el-Elbani Muhtasaru Sahihi’l-Buhari (4/102)

Yine bu babda Deylemi’nin el-Firdevs’te Ali radiyallahu anh’den zikrettiği, zimmet ehli kadınlara şehvetsiz olarak bakmakta sakınca olmadığına dair bir rivayet ile bazı fıkıh kitaplarında zikredilen Ömer radiyallahu anh’ın cenaze evlerinde ağıtçılık yapan bir kadını dövüp örtüsü açılması üzerine; “O tıpkı cariyeler gibidir, onun hürmeti yoktur” dediğine dair bir rivayet daha var ki bunların da bir isnadını bulamadım.

Netice olarak Kur’an ve sahih sünnet naslarında bakış hususundaki yasak umumidir. Müslüman kadına ya da kafire kadına bakışı kapsar. Bu umumi yasağın sadece müslüman kadınlara bakmaya yönelik bir yasak olduğunu tahsis eden bir nas bilmiyorum. Sünnî fıkıh kitapları, kafir ya da müslüman olsun, yabancı kadının avretine bakmanın haramlığı hususunda icma iddia etmektedirler.
Sapık şia ve Rafızi fırkaları ise kafire kadının avretine bakmakta sakınca olmadığını iddia etmişlerdir. 
En iyi bilen Allah’tır.

19 Kasım 2016 Cumartesi

Köylerde ve Mahallelerde Cuma Namazı Kılmanın Hükmü


Köylerde ve Mahallelerde Cuma Namazı Kılmanın Hükmü


El-Elbani rahimehullah ed-Daife (no:917)’de dedi ki:
لا جمعة ولا تشريق إلا في مصر جامع
Büyük şehir dışında Cuma da yoktur, teşrik tekbirleri de yoktur” şeklindeki hadisin bildiğim kadarıyla merfu bir aslı yoktur.
Ancak Ebu Yusuf, Kitabu’l-Asar’da (no:296) “Ebu Hanife kendisine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğunun ulaştığını iddia etti…” diyerek bu sözü merfuan zikretmiştir. Bu bir yanılgıdır. Ebu Yusuf bu yanılgıya; “Ebu Hanife iddia etti ki…” sözüyle işaret etmiştir. Bununla beraber o bir imamdır. Ancak isnadı mu’daldir. (Yani isnadında peşpeşe birden fazla ravi eksiktir.)
Nitekim zikrettiğimiz hususa Hafız ez-Zeylai, Nasbu’r-Raye’de (2/159) “Merfuan garibdir. Bunu ancak Ali radiyallahu anh’den mevkuf olarak bulduk” diyerek işaret etmiştir.
Hafız İbn Hacer de bunun merfu olarak rivayetinin yanılgı olduğunu söylemiştir. Et-Telhis’te (132) şöyle demiştir: “Ali radiyallahu anh hadisi: “Büyük şehir dışında Cuma da yoktur teşrik de yoktur.” Ahmed (b. Hanbel) bu rivayetin zayıf olduğunu söyledi.”
Nevevi el-Mecmu’da (4/488) dedi ki: “Çok zayıftır.” Dedikleri gibidir.
İbn Hacer ve Nevevi kimin tahric ettiğini ve bakabilmemiz için isnadını zikretmemişlerdir. Zannediyorum o ikisi (merfu olarak zikretmekle) yanılmışlardır. İmam Ahmed’in ancak Ali radiyallahu anh’den gelen mevkuf rivayeti zayıf görmesi bunu destekler. Merfu olanı ise zikretmemiştir. Onu merfu olarak işittiğine de inanmıyorum.
İshak b. Mansur el-Mervezi, İmam Ahmed’den rivayet ettiği Mesail’inde (s.219) dedi ki: “Ali radiyallahu anh’ın: “Büyük şehir dışında Cuma da yoktur, teşrik de yoktur” sözü zikredilince Ahmed b. Hanbel dedi ki: “el-A’meş, Sa’d’dan işitmemiştir.”
Derim ki: Burada Sa’d b. Ubeyde’yi kastetmektedir. Nitekim İbn Ebî Şeybe Musannef’te (1/204); Ebu Muaviye – el-A’meş – Sa’d b. Ubeyde – Ebi Abdirrahman es-Sulemi – Ali radiyallahu anh isnadıyla bunu zikretmiştir.  
Ali b. el-Ca’d el-Cevheri, “Hadis” cüzünde (12/178/1); Ebu Ca’fer er-Razi - el-A’meş yoluyla rivayet etmiştir. Ahmed b. Hanbel; el-Ameş ile Sa’d b. Ubeyde arasında inkıta olmasıyla illetlendirmiştir.
Derim ki: el-A’meş bu rivayette tek kalmamıştır. Bilakis İbn Ebî Şeybe’nin rivayetinde Talha b. Musarrif, Tahavi’nin Muşkilu’l-Asar’ında (2/54) ve Beyhaki’nin Sunen’de (3/179) rivayetlerinde Zubeyd el-Yamî mutabaat etmişler ve her ikisi; Sa’d b. Ubeyde’den rivayet etmişlerdir. Sa’d b. Ubeyde Kutub-i Sitte ricalinden, sika bir ravidir. Ebu Abdirrahman es-Sulemî de öyledir. Bu durumda isnad mevkuf olarak sahihtir.
İbn Hazm da el-Muhalla’da (5/53) bunu sahih bulmuştur. Bu, Ebu Cafer et-Tahavi’nin de sözünün gerektirdiği manadır. Lakin o şöyle demiştir: “Ali radiyallahu anh bunu şahşi re’yi ile söylememiştir. Zira böyle bir söz re’y (şahsi görüş) ile söylenmez. Bunu ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den işittiği için söylemiştir!”
Tahavî böyle diyor ama bunda açık bir şüphe vardır. Zira kalp, bu sözün re’y ve içtihat ile söylendiğine şahittir. Bu yüzdendir ki bu mesele ihtilaf konusu olarak devam edegelmiştir. Nitekim bunun tam aksi bir söz Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh’den sahih olarak gelmiştir. Peki, daha isabetli olan bu sözün de hükmen merfu olduğu söylenebilir mi?
İbn Ebi Şeybe, Köyler ve benzerlerinde Cuma kılınması görüşünde olanlar başlığı altında; Ebu Rafi yoluyla Ebu Hureyre radiyallahu anh’den şöyle rivayet ediyor: “Ömer radiyallahu anh’e Cuma namazı hakkında sormak için mektup yazdılar. O da cevap olarak: “Nerede olursanız olun Cuma namazını kılın” diye yazdı.
Derim ki: Bunun isnadı Buhârî ve Muslim’in şartlarına göre sahihtir. Ebu Rafi’nin ismi Nufey b. Rafi es-Saig el-Medenî’dir. İmam Ahmed bu eseri, Ali radiyallahu anh’den gelen rivayetin zayıflığına gerekçe göstermiş ve şöyle demiştir:
“İlk Cuma namazı Medine’de kılındı. Onları Mus’ab b. Umeyr radiyallahu anh topladı, onlar için bir koç kesti ve hepsine yetti. Onlar kırk kişi ya var, ya yoklardı. Sonra hüküm böylece devam etti.” İshak el-Mervezi dedi ki: “O’na dedim ki:
“Sen Merv köylerinde Cuma kılabilecekleri görüşünde misin?” O da: “Evet” dedi.
Sonra İbn Ebî Şeybe (1/204/2) sahih senedle Malik’ten şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı Mekke ile Medine arasında bulunan şu subaşlarında Cuma kılarlardı.”
Buhârî (2/316 Fethu’l-Bari), Ebû Dâvûd (1068) ve başkaları; İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Cuma namazı için Bahreyn köylerinden biri olan Cuvasa’da toplandılar.” Bir rivayette şöyle demiştir: “Abdu Kays köylerinden biri olan…” Buhârî ve Ebû Dâvûd bu hadisi “Köylerde Cuma namazı” başlığı altında zikretmişlerdir.
Hafız İbn Hacer dedi ki: “Hadisin delil olma açısı açıktır. Abdu Kays kabilesi ancak Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in emri üzerine Cuma kılmışlardır. Sahabenin vahiy nazil olduğu sıralarda şer’î bir emir olmadıkça buna girişmemeleri onların âdetinden bilinmektedir. Çünkü şayet bu (Cuma kılmadan beklemeleri) caiz olmasaydı elbette bu konuda ayet nazil olurdu. Nitekim Cabir radiyallahu anh’ın ve Ebu Said radiyallahu anh’ın azil yapmanın caiz oluşuna; bunu yapmalarına rağmen bu konuda yasaklayan ayet nazil olmamasını delil getirmişlerdi.  
Derim ki: Ömer radiyallahu anh, Malik radiyallahu anh ve Ahmed b. Hanbel rahimehullah’tan gelen bu selefî eserlerde Cuma namazının köylerde ve başka yerlerde kılınmaya devam edilmesini emrederek kalıcı olan bu İslamî şiara büyük önem verdikleri görülmektedir. Ali radiyallahu anh’den gelen esere uyulmamıştır. Çünkü ittifak edilen şer’î nasların genel kapsamlı ve mutlak oluşu ve Cuma namazını terk etmekten dolayı şiddetli sakındırma söz konusudur. Şuan Kur’ân’dan bir ayeti zikretmekle yetineceğim: “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için nida edildiğinde Allah’ın zikrine gidin ve alışverişi bırakın.” Cuma namazından sonra öğle namazı kılmak, ayetin devamındaki şu ifadeye aykırıdır: “Namaz kılındığı zaman yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lütfundan arayın.”
Hicri 1396 yılı Ramazan ayında İngiltere’ye gittiğim sırada Londra’da kalan müslümanların Cuma namazını ve bayram namazını kıldıklarını görmem beni çok sevindirmişti. Bazıları Cuma namazını satın aldıkları, kiraladıkları ve namazgâh edindikleri evlerde kılıyorlar, beş vakit namazı ve Cuma namazlarını da buralarda kılıyorlardı. Kendi kendime: “Bunlar bu yüce ibadeti bu küfür ülkesinde devam ettirmekle ne kadar güzel yapyıyorlar!” dedim. Şayet mezheplerine taassup gösterselerdi ki, bunların başında Hanefi mezhebi gelmektedir, elbette Cuma namazını iptal eder ve öğle namazını kılarlardı! Kesin olarak şunu anladım ki; İslamı’n yayılmasının ve buna devam edilmesinin, Kitap ve Sünnetin naslarına teslim olmaktan ve salih selefe uymaktan başka bir yolu yoktur. Donuk mezhepçilikten; İslam’ın geniş dairesine çıkmak zorunludur. Her zaman ve her mekâna uygun olan ancak İslam’ın naslarıdır, mezhep taassubu değil! Başarılı kılacak olan Allah’tır.
El-Elbani’den tercüme eden: Ebu Muaz

23 Ekim 2016 Pazar

Kadının İki Gözünü Açıkta Bırakmasının Hükmü

Kadının İki Gözünü Açıkta Bırakmasının Hükmü
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
Bismillah
İbn Abbas[1] radiyallahu anhuma ve Ubeyde es-Selmani[2] radiyallahu anh’ın Ahzab 59. Ayetinin tefsirine dair hicab tariflerinde kadının yalnızca tek gözünü açıkta bırakacağı ifade edilmektedir. Bu sebeple bazı kardeşlerimizin zihinlerinde kadının iki gözünü açıkta bırakması hakkında şüphe meydana gelmektedir. Hatta Suud’da Şeyh Mutlak diye birinin, kadının peçe takmasının yeterli olmayıp gözlerini de örtmesi gerektiğine dair bir fetva verdiği haberi de internette dolaşmaktadır.
Hakikat şu ki, kadının iki gözünü de açıkta bırakabileceğine dair deliller sabit olmuştur.
Bunlardan birisi ihramda kadınlara nikap (peçe) ve eldivenin yasaklanması hakkındaki hadistir.
İbn Ömer radiyallahu anhuma’dan:
نَهَى النِّسَاءَ فِي إِحْرَامِهِنَّ عَنِ القُفَّازَيْنِ وَالنِّقَابِ، وَمَا مَسَّ الْوَرْسُ وَالزَّعْفَرَانُ مِنَ الثِّيَابِ
Rasulullah aleyhissalatu vesselam ihramlı iken kadınlara şunları yasakladı; iki eldiven, peçe (nikab), vers ya da zaferan ile boyanmış giysi…"[3]
Muaze el-Adeviyye dedi ki: Aişe radiyallahu anha’ya kadının ihramda ne giyeceğini sordum. O da bana şöyle cevap verdi:
لاَ تَنْتَقِبُ, وَلاَ تَلْثِمُ, وَتَسْدُلُ الثَّوْبَ عَلَى وَجْهِهَا
“Yüzünü nikab ile örtmez ve lisam (ağzını kapatan örtü) da örtmez. Fakat elbisenin bir ucunu yüzünün üstünden sarkıtır.”[4]
Bu hadisler, sahabe hanımlarının ihram dışında nikap ve eldiven kullandıklarına delalet etmektedir.
Nikap kelimesini lugat âlimi Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam, Garibu’l-Hadis’te iki gözü açıkta bırakan bir örtü olarak tarif etmektedir.[5]
İsmail b. Ebi Halid, kızkardeşi ve annesinden naklediyor: O ikisi, Aişe radiyallahu anha’nın yanına girdiklerinde, onun üzerinde siyah peçe (himar) olduğunu görmüşler. Ona:
 “İhramda olan kadın yüzünü örtebilir mi?” denildiğinde başörtüsünü (himarını) göğsünden başına doğru kaldırarak:
“Bunda sakınca yoktur” dedi.”[6]
İbn Hacer ise “Himar ve nikap; gözlerin altından, burun üzerinden itibaren örtülen örtüdür” der.[7]
Yüzü ve başı komple örten örtü için ise “قناع” tabiri kullanılmaktadır.
İkinci bir delil Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanındaydım. Bir adam ona geldi ve Ensar’dan bir kadınla evleneceğini söyledi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurdu:
أَنَظَرْتَ إِلَيْهَا قَالَ لَا قَالَ فَاذْهَبْ فَانْظُرْ إِلَيْهَا فَإِنَّ فِي أَعْيُنِ الْأَنْصَارِ شَيْئًا
Ona baktın mı?”
“Hayır” dedi. Buyurdu ki:
Git ona bak. Zira Ensar’ın gözlerinde bir şey vardır.”[8]
Bu hadis, nikâhlama talebi için kadının gözlerine bakmanın cevazını, dolayısıyle kadınların yabancılara karşı gözlerinin avret olmadığını ifade etmektedir.
Üçüncü delil: Subey’a bt. Haris radiyallahu anha’nın iki gözünün sürmeli olduğundan bahseden rivayet, asr-ı saadette kadınların iki gözlerini açıkta bıraktıklarını ifade etmektedir.
Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe’den:
أَرْسَلَ مَرْوَانُ عَبْدَ اللهِ بْنَ عُتْبَةَ إِلَى سُبَيْعَةَ بِنْتِ الْحَارِثِ يَسْأَلُهَا عَمَّا أَفْتَاهَا بِهِ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَخْبَرَتْهُ أَنَّهَا كَانَتْ تَحْتَ سَعْدِ ابْنِ خَوْلَةَ فَتُوُفِّيَ عَنْهَا فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ وَكَانَ بَدْرِيًّا فَوَضَعَتْ حَمْلَهَا قَبْلَ أَنْ تَنْقَضِيَ أَرْبَعَةُ أَشْهُرٍ وَعَشْرٌ مِنْ وَفَاتِهِ فَلَقِيَهَا أَبُو السَّنَابِلِ يَعْنِي ابْنَ بَعْكَكٍ حِينَ تَعَلَّتْ مِنْ نِفَاسِهَا وَقَدْ اكْتَحَلَتْ فَقَالَ لَهَا: ارْبَعِي عَلَى نَفْسِكِ - أَوْ نَحْوَ هَذَا - لَعَلَّكِ تُرِيدِينَ النِّكَاحَ إِنَّهَا أَرْبَعَةُ أَشْهُرٍ وَعَشْرٌ مِنْ وَفَاةِ زَوْجِكِ قَالَتْ: فَأَتَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَذَكَرْتُ لَهُ مَا قَالَ  أَبُو السَّنَابِلِ بْنُ بَعْكَكٍ، فَقَالَ لَهَا النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " قَدْ حَلَلْتِ حِينَ وَضَعْتِ حَمْلَكِ
“Mervan, Abdullah b. Utbe’yi Subey’a bt. El-Haris’e Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisine verdiği fetvayı sormak üzere gönderdi. O da şöyle haber verdi:
“Kendisi Sad b. Havle’nin nikâhında iken Veda haccında kocası vefat etti. O Bedir ashabından idi. Subey’a, kocasının vefatından sonra dört ay on gün dolmadan önce doğum yaptı. Loğusalığı esnasında, Ebu’s-Senabil b. Ba’kek ile karşılaştı. Subey’a gözlerine sürme çekmişti. Ebu’s-Senabil ona dedi ki:
“Kendine acı (veya buna benzer bir şey söyledi). Galiba evlenmek istiyorsun, lakin kocanın vefatından sonra dört ay on gün iddet beklemelisin.” Subey’a dedi ki:
“Ben Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e gittim ve Ebu’s-Senabil’in söylediklerini anlattım. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
Doğum yaptığın anda evlenmen helal olmuştur.”[9]
Bu hadis açıkça delalet etmektedir ki, Subey’a radiyallahu anha iddetinin bitmesinden dolayı gözlerine sürme çekmiş ve Ebu’s-Senabil onu, gözlerinde sürme olduğunu gördüğünden dolayı, iddet dönemi yasaklarına muhalefet ettiğini düşünerek ikaz etmiştir.
İddet bekleyen kadının sürme, boya, kına gibi ziynetlerden yasaklanması malumdur.
Beyhaki ve Taberi, İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan: “illa ma zahara minha/ancak kendiliğinden görünen kısım müstesna” (Nur 31) kavlini; sürme ve yüzük diye açıkladığını rivayet etmişlerdir.[10]
Mucahid[11] ve Katade[12] rahimehumallah da aynı husus belirtmişlerdir. Şa’bi ise; “Kendiliğinden görünen müstesna kavliyle; sürme ve elbise kastedilmektedir” demiştir.”[13] İbn Mes’ud radiyallahu anh’den de aynı manada rivayet edilmiştir.[14] Netice olarak; sürmenin görünmesi zorunlu olarak iki gözün görünmesini gerektirir.
Allah en iyi bilendir.

[1] Hasen mevkûf. Taberi (19/181) İbn Ebi Hatim (10/3153) İbn Kesir (6/481) Tefsiru’l-Begavi (6/376)
[2] Sahih mevkûf. Taberi (19/181) İbn Ebi Hatim (10/3154) Cessas (3/458) Suyuti  Durru’l-Mensur (8/209) İbn Kesir Tefsir (6/482) Begavi Tefsir (6/376)
[3] Sahih. Malik (730) Buhari (3/146) Muslim (2012) Ebu Davud (1827) Tirmizi (763) Nesai (2616) İbn  Mace (2920) Ahmed (4252) Darimi (1730)
[4] Sahih. Beyhaki (5/47) İbn Hazm el-Muhalla (7/91) el-Elbani İrvau’l-Galil (1023)
[5] Garibu’l-Hadis (4/463)
[6] Sahih. Musedded’den naklen: İbn Hacer Metalibu’l-Aliye (1194)
[7] Bkz.: Fethu’l-Bari (4/53 Daru’l-Marife baskısı)
[8] Hasen. Muslim (1424) Nesâî (3234) İsnadında Yezid b. Keysan saduktur, hata eder.
* Nesâî Sunenu'l-Kubrâ’da (3/273) bunu; Ebu Bekr el-Mervezi – Ahmed b. Menî’ - Ali b. Haşim – Yezid b. Keysan – Ebu Hazim – Cabir radiyallahu anh isnadıyla rivayet etmiştir. Ebu Hureyre radiyallahu anh yerine Cabir radiyallahu anh’ın zikredilmesi vehimdir. Bu hatanın saduk bir ravi olan Ali b. Haşim’den kaynaklı olması ağır basmaktadır.
[9] Sahih. Ahmed (6/432) Abdurrazzak (11722) Taberânî (24/295)
[10] Hasen. Taberî (17/258) İbn Vehb Tefsir (no:19) Taberî ve İbn Vehb’in isnadlarında Muslim el-A’ver el-Mellaî zayıftır. Beyhaki ise aynısını hasen bir isnad ile rivayet etmiştir: Sunenu’l-Kubra (no:3216)
[11] Zayıf. Taberî (17/260) Taberî’nin isnadında inkıta vardır. Başka bir tarikten: İbn Ebî Hâtim (no: 15228) bunun isnadında Abdullah b. Kabisa mestur’dur.
[12] Sahih. Taberî (17/259)
[13] Sahih. İbn Ebî Şeybe (3/383)
[14] Sahih. İbn Ebi Şeybe (4/284) Tefsiru Abdirrezzak (4/495) İbn Ebi’d-Dunya el-İyal (404) Tahavi Şerhu Maani’l-Asar (4/332) Taberi (17/256, 264) Taberani (9/228) İbn Katan İhkâmu’n-Nazar (s136) İbn Habib Gaye ve  Nihaye (s.215) el-Elbani el-Hicab (s.41) el-Elbani isnadının sahih olduğunu söylemiştir.

26 Eylül 2016 Pazartesi

Sapık Şenocak’a Cevap

Demokrasi havariliği yapan gazetelerden Akit gazetesinin Tv kanalında 26.09.2016 tarihinde, İhsan Şenocak adlı malum sapık, Allah’ın kitabındaki: “Şahitliği gizlemeyin” (Bakara 283) ayetini, oy kullanmaya delil getirdi ve: “Oy kullanmak da bir şahitliktir” dedi. Böylece Allah’a en büyük iftiralardan birisini yapmış oldu.
Ne tuhaf bir iddiadır ki, Kafirlerin icat edip uyguladıkları, küfür ve zulümle dolu bir sistem olan demokraside oy kullanmayı müslümanlar asırlardır ihmal etmişler ve “şahitliği gizlememeyi” kafirlerden intihal etmişler öyle mi?!
Böyle sapıkların saptırmalarına karşı çıkmamak, onlara hak ettikleri reddiyeyi vermemek adaletsizliktir! Asıl şahitliği gizlemek budur!
Zira hidayet ile sapıklık bir olmadığı gibi, hidayet ehli ile sapıklık ehli de bir değildir. Bunlara eşit davranan, bid’at ehline karşı, sünnet ehline davrandığı gibi davranan, ilmi reddiyeye gücü yetmiyorsa, asık surat veya selam vermemekle dahi olsa onları reddetmeyen zulmetmiş olur, ahlaksızlık etmiş olur, bâtıla yalakalık yapmış olur ve bunu “Güzel üslup” gibi lanse etmeye ve Allah'ın dinine tuzak kuran bid'at ehlinin hak ettiği şekilde aşağılanıp reddedilmesini de "üslupsuzluk ve zulüm" diye lanse etmeye kalkışır.
Hak ile bâtılı, hak ehli ile bâtıl ehlini eşit görmek, haşa güzel üslup değil, bilakis zulümdür! Geçici dünya menfaatleri için mahluka dayanıp, âlemlerin rabbinden yüz çevirmektir! 
Allah, zulme şahitliği emretmemiştir! Bilakis bunu yasaklamış, adaletle şahitliği emretmiştir. Adaletle şahitliğin gereği ise, Allah’ın indirdiği, hak ve adaletin ta kendisi olan dine karşı harp açmış olan her türlü sistem ve ideolojileri reddetmektir. Bid’at ve sapıklık ehlinin kendi hevalarına delil getirdiği hiçbir ayet yoktur ki, aslında o kendilerinin aleyhlerine delil olmasın!
Seçme ve seçilme konusunda kâfir ile müslümanın, münafık ile müminin, fasık ile salihin, cahil ile âlimin, erkek ile kadının eşit sayıldığı oylama adalet midir, yoksa zulüm müdür? Böyle bir oylamaya katılmak nasıl olur da adil şahitlik sayılır. Bu olsa olsa zulme şahitliktir, batıl şahitlikte bulunmaktır ve İslam’dan uzaklıktır.
Allah’tan korkun, demokrasi ve Allah’ın indirdiği dışındaki herşeyin bâtıl olduğuna dair şahitliği gizlemeyin!
Ben Allah'ı şâhid tutarım ve siz de şâhid olun ki, ben sizin Allah'a ortak koştuklarınızdan uzağım" (Hud suresi 54. ayet)

19 Eylül 2016 Pazartesi

İbn Hazm’dan Önce Hadis Ehlinin Kıyası İnkâr Etmeleri

Ehl-i Hadis Selefîler’in mezhep taklidine, re’y ve kıyas ile fetvaya karşı çıktıkları malum ve meşhurdur.  Lakin müslümanlar arasında ihtilafları ve demokrasi gibi bâtıl ideolojileri yaymak isteyen İslam düşmanlarının tuzaklarına düşmüş olan kimseler, Selefî’lerin arasına da çeşitli maskelerle girmiş, kendilerini gizlemişler ve habis fikirleri yaygınlaştırmışlardır. Bunun neticesinde
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat iman, islam, küfür, nifak, fısk, bid’at, mümin, müslüman, münafık, fasık, mübtedi’ gibi şer’î ıstılahların farklarını bilmeyen
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat Allah’a kulluğun gereği olan namaz, oruç, cihad gibi mükellefiyetler konusunda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmayan, nasıl tabi olacağını da umursamayan, ilim talep etmeyen, delillerle değil de hislerle hareket eden
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat mezheplere bağlanan, taklidi savunan,
Kendisinin selefi olduğunu söyleyen fakat kıyası savunan,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat ihtilafı rahmet gören,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat el-Kaide, Nusra, İşid gibi haricî örgütlerine sempati duyan,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat mescidleri terk ederek derneklere gidip gelen,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat demokratik sistemlerde oy kullanan, mitinglere katılan, haram suretlere bulaşan,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat ittiba tevhidinden haberi olmayan, bid’atlere hoş görüyle bakan,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat imanın en sağlam kulpu olan velâ ve berânın gereği olarak bid’atçilerden uzaklaşılmasını tekfircilik, bid’at ehlinin reddedilmesini de fitnecilik zanneden,
Kendisinin selefî olduğunu söyleyen fakat selefin fehmini ve menhecini hiç umursamadan, ilim ehli olmadığı halde haddi olmayan konularda içtihada kalkışan vs. kimseler zuhur etmiştir, etmektedir.
Bu ifsad edilmiş ve kasıtlı olarak cahil bırakılmış nesil arasında sahih menhecin düşmanlarının ittifakla saldırdıkları şeylerden birisi de; icma çerçevesinden çıkmamak şartıyla kitap ve sünnetten başka delil tanımamaktır. Kıyası savunmaktalar, bazısı kıyasa karşı olduğunu diliyle söylese bile kıyasın daniskasını yaparak haramı helal, helali haram kılmaktalar. Sigarayı haram saymaları ve oy kullanmayı helal kılmalarında olduğu gibi.

Cahilleri şöyle iddia ediyor: “İbn Hazmdan önce kimse kıyası inkâr etmemiştir(!)”
Bu konuda çeşitli deliller getirerek İbn Hazm’dan önce kıyasa karşı çıkan selefin sözlerini defaatle nakletmiştim. Bu nakilleri, kasıtlı olarak cahil bıraktıkları talebelerine karşı değişik üsluplarla yorumluyorlar ve “Selefin reddettikleri kıyas akide konusundaki kıyas ile nas bulunan konulardaki kıyastır, fıkhın füruundaki kıyasa kimse karşı çıkmamıştır” gibi yorumlar yapıyorlarmış.

Hâlbuki kıyas taraftarları, kıyası ispat adına, kelamcıların akide meselelerinde kıyas yapabilmek için delil getirmeye çalıştıkları ayetleri, fıkhî kıyas konusunda delil getirerek ilme karşı cinayetler işlemekteydiler. Adil Yusuf Giydan adındaki bir sapık: "Allah kıyas yapmıştır, biz neden yapmayalım" şeklindeki şirk sözünü söylediğinde hayranlıkla dinlemişlerdi. Bunun manasının: "Allah helal ve haram koymuştur, biz neden koymayalım" demekle aynı olduğuna ve beşeri hükümler koyarak Maide 44. ayetini çiğnemenin önünü açmak için kurgulanmış bir tuzak olduğuna daha önce dikkat çekmiş, internet sayfamda ve Bizden Olmayanlar adlı kitabımda bu cahilce cürümlere ayrıntılı reddiyeler vermiştim.
Burada bahsi geçen iddiaya karşı basit bir örnekle cevap vereyim ki, ilme ulaşmaktan engellenenler arasında sözün güzeline uyması umulan insaflı kimseler varsa hakkı görsünler.
İbn Hazm'dan daha önce yaşamış ve yaklaşık hicrî 360 yılında vefat etmiş olan Mucahid ve Muhaddis İmam Ebu Ahmed Muhammed b. Ali el-Kercî el-Kassab (gazvelerde çokça kâfir öldürdüğü için "Kassab" lakabı ile meşhur olmuştur) rahimehullah Mürcie, Sufiyye, Mu’tezile, Cehmiyye, Hariciyye gibi bid’at fırkalarına da yer yer reddiyeler verdiği Nuketu’l-Kur’an adlı eserinde birçok yerde kıyasa ve taklide de karşı çıkmıştır.
Daha önce kıyas hakkında Nahl suresinde yaptığı tefsirden bir pasajı terceme edip aktarmıştım.

Hafız Zehebî, el-‘Uluv, (520)’de, Ebû Ahmed el-Kercî el-Kassab’ın hal tercemesinden bahsederken şöyle der: “Allame Ebû Ahmed el-Kercî, telif ettiği akidesinde söyledikleri arasında: ‘Rabbimiz Azze ve Celle tek olarak vardı, onunla beraber bir şey yoktu, kapladığı bir mekân yoktu, her şeyi kudreti ile yarattı. ‘Arşı da yarattı. Ona ihtiyacı yoktur. Üzerine yerleşerek dilediği gibi yerleşti. Bu yerleşme mahlûkun istirahat etmesi gibi bir istirahat değildir’ ifadeleri de vardı.”
 
Hadis ehli bir imam olan Ebu Ahmed el-Kercî, Nüketu’l-Kur’an’da (1/430-431) şöyle demiştir:
İşte ölüleri de böyle çıkarırız. Umulur ki düşünürsünüz.” (A’raf 57)
Bu ayette misal vermeye ve anlayış için manaları yakınlaştırmaya delil vardır. Bana ulaştığına göre bir topluluk bu ve Kur’andaki buna benzer ayetleri kıyası ispat etmek için delil getiriyorlarmış. Bu müşkil olmayan bir cahilliktir. Zira onlara göre kıyas; başka bir şey sebebiyle bir şeyi haram kılmak veya helal kılmaktır. Allah Azze ve Celle’nin ölüleri çıkarması, ürünleri suyla çıkarmasından dolayı değildir. Lakin insanlara burada ürünleri çıkarmaya kadir olanın ölüleri de çıkarmaya kadir olduğu öğretilmektedir. Şayet burada kıyasın; bir şeyi haram kılmaya bizzat kadir olanın, onun benzeri olan bir şeyi de haram kılmaya kadir olduğu şeklinde olsaydı, bu kıyas doğru olurdu.  
Şayet, emir altındaki kişinin, haram kılınan bir şeyin benzeri olarak gördüğü şeyi de haram kılmaya kalkması kastediliyorsa, bu ve buna benzer ayetleri delil getirmenin bir açısı yoktur. Bilakis bunun; Allah’ın haram kıldığı bir şeyi onda bulunan bir illetten dolayı haram kıldığına hükmederek, Allah’a bir iftira olmasından ve söylediğine dair ilim olmadan bir sözü O’na nispet etmek olmasından korkulur. Bununla beraber, şayet Allah bize o şeyi, kendisinde bulunan bir illet sebebiyle haram kıldığını bildirirse, O’nun bildirdiği illet kesin bir ilimdir. Bize göre onun benzeri olan şeydeki illet ise şüpheli bir ilimdir. Başka bir şeyi bunun hükmüne yüklemeyi bize caiz kılmış olurdu. Şayet illetin bizzat kendisi haram kılıcı olsaydı, haram olan aslın üzerine yüklenen fer’, Allah’ın onu haram kılmasından önce haram sayılırdı. Bunu ise beşer söyleyemez!”

Yine Nuketu’l-Kur’ân’da (2/93-102 arası) şöyle der:


"Şayet birisi şöyle derse: “Sad b. Ebi Vakkas radiyallahu anh küçük taneli arpa karşılığında akbuğdayın takasını haram kılmadı mı? İbn Abbas radiyallahu anhuma yiyecek dışındaki şeyleri de teslim almadan satma konusunda yiyecek menzilesinde görmedi mi? Onlar Allah’a iftira mı etmiş oldular?”


Denilir ki: Onların Allah’a iftira etmiş olmalarından Allah’a sığınırız. Bilakis onlar söyledikleri şeyde isabet etmişlerdir. Sad b. Ebi Vakkas radiyallahu anh’e gelince, onun görüşüne göre buğday ve arpa ancak misli misline takas edilebilirdi. Kendisine akbuğday ile ufak arpanın takası sorulunca “Hangisi daha fazla?” dedi. Soran kişi de: “akbuğday” deyince, bunu yasakladı. Muhtemelen ufak arpa, kuruduğu zaman ağırlığı eksiliyordu.


Akbuğdayın yaş olan ufak arpa ile takası sorulunca, ufak arpanın kuruduğu zaman ağırlığı tartıda akbuğdaydan eksik olacağını anladı. Böylece bu, aralarında fazlalık söz konusu olan altı sınıftan bir tür oldu. Bunun delili şudur: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e kuru hurma karşılığında yaş hurmanın satışı sorulmuştu. Yaş hurma, kuru hurmadan eksik olacaktır. Ufak arpa da kuruduğunda akbuğdaydan eksik olacaktır. Her ikisi de nas ile belirtilmiştir. Sad radiyallahu anh’e göre ikisi arasındaki fazlalık birdir ve bu ribâdır.


Şayet: “Sad radiyallahu anh’ın arpayı buğday menzilesinde sayıp, aralarında fazlalığı caiz görmemesinin açısı nedir? Halbuki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buna cevaz verdi” denilirse, şöyle cevap verilir: Bu kıyas cihetiyle olmamıştır. Nitekim bu konuda Abdurrahman b. el-Esved b. Abdiyegus ve İbn Muaykib ed-Devsî ona muvafakat etmişlerdir ve Medine ehlinin görüşü de bu şekildedir. Onlar diğer sınıfları buna katmışlar ve farklı cinsler olmadıkları sürece bu iksinden birini caiz görmemişlerdir.

Sad ve Abdurrahman b. el-Esved radiyallahu anhuma’nın görüşünün açısı ise bize göre şudur: Sad radiyallahu anh eşeğinin yemini veriyor, Abdurrahman da devesinin yemini veriyordu. İkisi de kölelerine buğday verip arpa almalarını ve bunu misli misline yapmalarını emrettiler. Belki de o ikisi, biri eşeğine, diğeri devesine günlük yemine yetecek kadar bir miktarı almak istiyorlardı. İkisi de teslim alma zamanının gecikmesi sebebiyle vade faizine dönüşmesinden çekindikleri için arpa ile buğday arasında fazlalığı men ettiler ve kölelerine riba yapmamalarını emrettiler. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu ikisinin takasını ancak peşin olduğu zaman mubah kılmış, vadeyi ise haram kılmıştı. Sad radiyallahu anh’ın görüşünün açısı budur ve bu güzel bir açıklamadır.

İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın: “Her şey yiyecek menzilesindedir” sözüne gelince bu, Hakîm b. Hizam radiyallahu anh’ın Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e söylediği bir ifadedir: “Kişi benden elimde mevcut olmayan şeyi satın almak istiyor, ona bunu satayım mı?” diye sormuş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de: “elinde mevcut olmayan şeyi satma” buyurmuştur.

Şayet: “İbn Abbas radiyallahu anhuma, Hakim radiyallahu anh hadisindeki nassı bilmediği halde onun sözüne muvafık düşmüş olmuyor mu?” denilirse, şöyle denilir: O bunu zan ile söylemiş ve: “Zannediyorum ki her şey yiyecek menzilesindedir” demiştir. Bunu kesin bir ifadeyle söylerek riske girmemiş, zannında da hakka uygun düşmüştür.

Sahabi bir söz söyler de Allah onu hakka uygun düşürürse bu bizzat kıyasçılar katında da hüccettir. Görmez misin, sahabi, yerinden ayrılmadan ve başkasına taşıtmadan avlanma cezası konusunda Allah’ın emrine uygun düşmüştür. Nitekim Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh bazı şeyler hakkında konuşmuş, Kur’anda onu tasdik eden ayetler nazil olmuştur. İbn Abbas radiyallahu anhuma da, Ömer radiyallahu anh kadar olmasa da değeri büyük, faziletli bir sahabidir. Onun bir şey hakkında söz söyleyip de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin onu tasdik etmesi inkâr edilemez.

Bu durum kıyası mubah saymaya ya da helal kılma ve haram kılmada Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bunu tasdik eden bir sünneti bulunmayan görüşleri hüccet saymaya bir vesile olamaz.

Bunun delillerinden birisi de İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın bu görüşünün bir kıyas olmayışıdır. O nas bulunmayan her konuda kıyası uygulanacak bir din olarak görmemiştir. Çünkü o, kocası ölen hamile kadının iddet süresini iki süreden en sonuncusu olarak belirlemiş, onu boşanmış kadına kıyas etmemiştir. Bu kadının dilediği kadar iddet beklemesini caiz görmüş, onu evinde bekletmemiştir. Bu kadını, Allah’ın kendisine evinde beklemeyi ve açık bir çirkinlik işlemesi söz konusu olmadıkça iddeti bitinceye kadar evinde çıkmamayı emrettiği boşanmış kadına kıyas etmemiştir.

Yine burada da sahabinin başkasının bildiği sünnete göre görüş sahibi olduğuna delil vardır. Bu durum onun fazilet derecesini ve sahabelik hakkını düşürmez. Nitekim İbn Abbas radiyallahu anhuma’ya bu iki meselede Subey’a el-Eslemiyye radiyallahu anha hadisi ve Ebu Said el-Hudrî radiyallahu anh’ın kızkardeşi olan Furey’a radiyallahu anha’nın hadisi gizli kalmıştı. Bu hadisler, İbn Abbas’ın verdiği fetvanın hilafına idi.”
 
 
 

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

Cevâmiu'l-Kelîm Programı