Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Ehl-i Sünnet Selefîlerin Ayrıcalıklı Alâmetleri

Sünnet Ehlinin Bazı Alametleri Şeyh Abdulhamid el-Hacurî Hafazahullah Tercüme: Ebu Muaz Rivayetlere tabi olan sünnet ehli selefîle...

11 Mart 2017 Cumartesi

Çağın Yeni Putları - 8 -

Putların Sekizincisi: Âdetler ve Taklidler
Taklidlerimizin ve adetlerimizin büyük kısmı İslam hükümleriyle çelişmektedir ve beşerin iki cihanda saadetini hedefleyen İslam’ın musamahalı ruhuna uymamaktadır. Bu ümmetin mensuplarından pekçoğu dine aykırı olan alışkanlıklar ve âdetlere ve hatta taklitle yapılan ibadetlere o kadar müptela olmuştur ki, âdet ile ibadet birbirinden ayrılamaz hale gelmiştir. Öyle ki, birisi onlara karşı çıkacak olsa: “Bu bizim adetimizdir, bildiğimiz budur” derler.
Matemler, bayram kutlamaları, sevinçler, kadın erkek karışık programlar, genel olarak oturumlarda kadın erkek karışıklığı, kadın erkek karışık eğitimler, nişan ve düğün merasimleri, kızların mehirlerinin yükselmesi, velilerin kabirlerini ziyaret, kabirler için adak sunma, bütün bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile gelen apaçık hidayet olan dine aykırı olan ve birçok müslüman ülkelerinde yaygınlaşmış olan adet ve taklitlerdendir.
Müslümanlara gereken şey bu adet ve taklitleri yeniden gözden geçirip, İslam’a, hanif dine uygun olan unsurlarla bunları değiştirmeleri, İslam’a aykırı olanlardan da yüz çevirip derhal uzaklaşmalarıdır. Ta ki müslüman kendisini dünyada e ahirette cezalandırılmaya sunmuş olmasın.[1]
Bu âdet ve taklitler kökleşmiş meseleler haline gelince, bunlar meşru sayılır hale gelmekte ve bunların dışında çıkan kişiye karşı çıkılmaktadır. Böylece yeni bir put haline gelmekte, Allah Azze ve Celle’nin dışında itaat edilen, helal ve haram koyma hususunda tabi olunan bir unsur olmaktadır.
İnsanlardan bazısı Allah’ın dışında niddler/denkler edinmişlerdir. Kur’ân’ın ilk muhatapları asrında bu denkler taşlar, ağaçlar, yıldızlar, gezegenler, melekler veya şeytanlar idi. Onlar, bütün cahiliyye zamanlarında eşyalar, şahıslar, şiarlar ve itibarlardır. Allah’ın isminin yanına konduğu zaman gizli ya da açık olsun, hepsi de şirktir. Kişi kalbinde Allah sevgisiyle beraber onu ortak ederse şirk koşmuş olur. Peki ya kalbinden Allah sevgisi çıkıp da sadece bu denk koşulanların sevgisi kalbi kuşatırsa ne olur?
Muhakkak ki mü’minler Allah’ı sevdikleri gibi hiçbir şeyi sevmezler. Ne canlarını ne de başka bir şeyi, ne şahısları, ne itibarları, ne işaretleri, ne de bu dünyada insanların peşinden koştukları değerlerinden herhangi bir değeri, Allah’ı sevdikleri gibi sevemezler.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِلَّهِ
İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah'tan başka denkler edinirler de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’ı sevmeleri daha güçlüdür.” (Bakara 165)
Bu denklerin örnekleri:
1- İnsanların çoğu modaya bağlanır, özellikle Allah’ın kendilerine zenginlikle ihsanda bulunduğu ülkelerdeki kadınlar sürekli moda eşyaları alırlar. Rablerinin emir ve kurallarından çok bu modanın yeniliklerini takip eder, gözetirler. Kadınların çoğu cildi güzelleştiren, koruyan, beyazlaştıran veya besleyen yağlar, kremlerden türlü makyaj malzemeleri, çeşitli sabunlar onlarca çeşit ve renkte dudak boyaları, göz farı, öje, şampuan, saç boyaları gibi malzemelerle odalarını sanki bir eczane gibi doldururlar, lakin gel de bu odada bir mushaf, dininde faydalanacağı bir ilmi kitap bul! Onun ibadet, namaz ve takva konusundaki gayretine bak!
Müslüman kadınlar model dergilerininin isimlerini Kur’an surelerinin isimlerinden daha iyi ezberlemekte! Hatta bazıları sayısı bilinmeyecek kadar şarkıcı ve sinema aktörünün isimlerini bilir de rablerinin rasulünün eşlerinin isimlerini bilmez! Bir de bu şarkıcı ve aktörlerin davranışlarını taklid varsa bu apaçık bir hüsrandır!
Maalesef kadın bir esir haline gelmiştir! Onu esir alan moda evlerinin sahipleridir! Onları diledikleri zaman, diledikleri şekilde, diledikleri renklerde giydiriyorlar… Kadın da kayıtsız şartsız onlara icabet ediyor.[2]
İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
بُعِثْتُ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ بِالسَّيْفِ حَتَّى يُعْبَدَ اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَجُعِلَ رِزْقِي تَحْتَ ظِلِّ رُمْحِي، وَجُعِلَ الذِّلَّةُ وَالصَّغَارُ عَلَى مَنْ خَالَفَ أَمْرِي، وَمَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ
Kıyametin önünde, kılıçla gönderildim ki hiçbir şey ortak koşulmadan yalnızca Allah’a ibadet edilsin. Rızkım mızrağımın gölgesi altında kılındı. Emrime muhalefet edenlere zillet ve küçüklük yazıldı. Kim kendini bir kavme benzetirse onlardandır.”[3]
Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لتَتَّبِعُنَّ سَنَن مَنْ كان قبلكم شِبْرا بِشِبر، وَذِرَاعا بِذِراع حتى لو دَخَلُوا جُحْرَ ضَبّ لَتَبِعْتُموهُمْ قَالَ أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللهِ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى قَالَ: فَمَنْ
Elbette sizden öncekilerin yoluna adım adım, karış karış uyacaksınız. Hatta öyle ki, onlar bir kertenkele deliğine girseler siz de onları takip edeceksiniz.” Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh dedi ki:
“Biz: Ey Allah’ın rasulü! Yahudi ve Hıristiyanları mı (kastediyorsun)? Dedik. Buyurdu ki:
(Başka) kimler olacaktı ki?[4]
Sehl b. Sa’d radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَرْكَبُنَّ سُنَنَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ مِثْلًا بِمِثْلٍ
Nefsim elinde olana yemin olsun ki, sizden öncekilerin yaptıklarını aynısıyla siz de yapacaksınız[5]
Şeddad b. Evs radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لَيَحْمِلَنَّ شِرَارُ هَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى سَنَنِ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلِ الْكِتَابِ حَذْوَ الْقُذَّةِ بِالْقُذَّةِ
Bu ümmetin kötüleri, daha önce yaşayan Ehl-i Kitab’ın yaptıklarını eksiksiz bir şekilde, adım adım aynen yapacaktır.[6]
Mısır Allamesi Ahmed Muhammed Şakir Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma’ya: “Kâfirlerin elbisesini giyme” buyurduğu hadisin dipnotunda şöyle demiştir:
“Bu hadis, giyim ve görünüm konusunda kâfirlere benzemenin haram olduğunu açıkça ifade etmektedir. Nitekim diğer bir sahih hadiste: “Kim kendisini bir kavme benzetirse onlardandır” buyrulmuştur. İlim ehli ilk asırlardan bu son asırlara kadar, kâfirlere benzemenin haramlığı hususunda ihtilaf etmemişlerdir. Müslümanlar arasında köleleşmeye çalışan zelil nesiller çıkmış, her konuda kâfirlere benzeyerek onlara alay konusu olmuş ve köleleşmişlerdir. Sonra ilme yapışan ve kendilerini ilme nispet edip, giyim, görünüm, şekil, ahlak ve her konuda kâfirlere benzeme işini onlara süsleyen kimseler buldular. Durum o hale geldi ki, ümmet arasında içine bidat soktukları namaz, oruç ve hac görüntüleri dışında kâfirlere benzetmedik bir İslam alameti kalmadı.”[7]
2- Bazı şahısların, şarkıcı ve artistlerin; “Halkın ilahı”, “İdol (bu kelime put demektir)” gibi isimlerle takdis edilmeleri. Veya ilme nispet edilen birinin yöneticilerden biri hakkında söylediği şu söz gibi sözler: “Şayet elimde olsa onu yaptıklarından sorgulanmayan bir makama koyardım.”!!!
Yine dengesizlerden biri bu ülkenin cumhurbaşkanı hakkında: “Allah’ın sahip olduğu bütün sıfatları kendisinde toplamış bir lider” tabirini kullanmış, o liderin hayranları tarafından bu tabir türlü şekillerde te’vil edilmeye çalışılmıştır. Sonra Allah ve rasulü için herhangi bir hareketliliği olmayan kimselerin, bu lider için canları pahasına her yola hareketlendiğini görürüz.
Allah'ın dininde ruh taşıyan canlıların suretlerinin yasak olmasına rağmen, takdis edilen bu şahısların resimlerinin biriktirilmesi, posterlerinin asılması, facebook, twitter gibi modern yayın organlarında resimlerinin sitayişkâr duygularla paylaşılması gibi unsurlar, ilah edinmenin göstergelerindendir. Allah'tan selamet ve afiyet dileriz.
3- Futbol takımlarının fanatizmi. Nitekim büyük stadlardan biri hakkında “Futbolun mabedi” tabiri kullanılmıştır. Mabed: ibadet edilen yer demektir. Birçok gafil kimse için bu tabir maalesef hakikati ifade etmektedir. Rabbine ibadet için vakit ayırmayan, mescide, Cuma namazlarına, ilim meclislerine katılmayan kimseler, üstelik ücret de ödeyerek, fanatiği olduğu takımın maçlarını kaçırmamakta, takımı için sevinip takımı için üzülmekte, takımı için bir fasık ya da gayri muslime sevgi beslerken, takımı için bir müslümandan nefret edebilmekte, hatta bu uğurda kavgalar yapabilmektedir.
Müslümanların kalplerini yoklamaları ve Allah’ın sevgisine, Allah’ın korkusuna denk veya ondan daha üstün tutulan sevgi ve korkular var mı, yok mu diye yoklamaları gerekir. Aksi halde netice dünyada ve ahirette hüsran olacaktır.
Çağın yeni putlarından özet olarak ancak bu kadar zikredebildik. Şüphesiz müslüman coğrafyasında daha etraflı bir gözlem yapıldığında benzer örnekler çoğaltılabilir. Ancak, zikredilen misaller inşaallah bu konuda uyanık davranılıp mevcut yanlışların telafisi ve tekrar benzer hatalara düşmemek için yeterli bir uyarı olur. Allah Azze ve Celle’den müslümanları, bâtıl ilahların ve bâtıl davaların eteklerinden kurtarıp, kendisinin rasulüyle gönderdiği tevhid ve sünnet dininin etrafında birleştirmesini dileriz.
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Allah, sizlerden iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâad etti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.” (Nur 55)
Evet, Allah Azze ve Celle, şirk şaibelerinden uzak sahih bir imanla iman etmeyi ve bid’atlerden uzak salih amel işlemeyi gerçekleştirdikleri takdirde bu ümmete vaadini muhakkak gerçekleştirecektir. Allah vaadinden dönmez, lakin bu vaadin şartı ayette zikredilmektedir. Kulların, bu şartı yerine getirmeden vaad edilen zaferi istemeye hakları yoktur:
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Ey iman edenler, eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed 7)
Subhanekallahumme vebihamdike ve eşhedu en la ilahe illa ente vahdeke la şerîke leke ve estağfiruke ve etûbu ileyk.

[1] Halid el-Hac, Musrau’ş-Şirk ve’l-Hurafe (s.324-328)
[2] Halid Abdurrahman eş-Şayi’, Risaletu’n-Nisa ve’l-Muda ve’l-Ezyâ (s.27, 53, 84)
[3] Sahih. Ahmed (2/50, 92) Ebu Davud (4031) İbn Ebi Şeybe (4/212) Taberani Musnedu’ş-Şamiyyin (216) Tahavi Muşkilu’l-Asar (231) Abd b. Humeyd (848). El-Elbani, el-İrva (1269) Ebu Davud ve Ahmed b. Hanbel’in isnadlarında hakkında ihtilaf edilen Abdurrahman b. Sabit b. Sevban bulunmasından dolayı Şuayb el-Arnaut zayıf demiştir. Lakin Ahmed b. Hazlem’in, Hadisu’l-Evzai cüzünde (s.31 no:30) ve Tahavi’nin Muşkilu’l-Asar adlı eserinde (1/238) İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayetinde İbn Sabit yerinde el-Evzai vardır. Bu mutabi ile hadis sahihtir. Ayrıca hadisin şahitleri de vardır. Bu hadisi muhaddislerin geneli hasen ve sahih olarak değerlendirmişlerdir. Bkz.: Darekutni el-İlel (9/272) Iraki el-Muğni (1/217) İbn Hacer Fethu’l-Bari (10/271) Busayri İthafu’s-Sadetil-Mahera (4/484) Zehebi Siyeru A’lami’n-Nubela (15/509) Suyuti Camiu’s-Sagir (8593) Elbani (Sahihu Ebi Davud, Gayetu’l-Meram, Cilbabu’l-Mer’e)
[4] Sahih. Buhari (3456) Müslim (2669) benzerini Ebu Hureyre radıyallahu anh’den Buhari (7319) rivayet etmiştir.
[5] Hasen ligayrihi. Ahmed (5/340) Taberani (8/204)
[6] Hasen. Ahmed (4/125) Tayalisi (1217) Taberani (7/281)
[7] Musned (10/19)
 
 
 
 

10 Mart 2017 Cuma

Çağın Yeni Putları - 7 -

Putların Yedincisi: Siyasî Partiler
Bu partiler çirkin bir bidattir ve emperyalizmin sonuçlarından biridir. Emperyalistler, tek ümmetin çocukları arasını ayırmak, tek vatanın çocuklarını gruplara ayırmak için bunu çıkarmışlardır.
Her bir partiyi tanımlayan bir programı, bayrağı ve temsilcileri vardır. Bu partilerden Komunist olanı, Marx’çı olanı, Milliyetçi olanı, Liberal Laik olanı vardır.
 Bu partilerin acı sonuçlarını insanların bölünmesi olarak görmekteyiz. Dergilerde, gazetelerde, televizyon kanallarında particilerin birbirlerini ithamlarına şahit olunmaktadır. Bu partilerden herhangi birine üye olmak dinin asla onaylamadığı bir bid’attir.
Şüphe yok ki bu kimselerin peşinden gidenler, hayatlarını, nefislerini, mallarını partilerinin yolunda kurban ederler. Dünya karşılığında ahiretlerini satarlar. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
وَمَنْ قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ، يَغْضَبُ لِلْعَصَبَةِ، وَيَنْصُرُ الْعَصَبَةَ، أَوْ يَدْعُو إِلَى عَصَبَةٍ فَقِتْلَةٌ جَاهِلِيَّةٌ
Kim kör bir bayrağın altında savaşır, asabiyeti (taassupta bulunduğu grup) için öfkelenir, asabiyeti desteklemek için savaşır veya asabiyete çağırırken öldürülürse cahiliye üzere öldürülmüş olur.”[1]
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e cesurluk, hamiyyet ve riya için savaşanlardan hangisinin Allah yolunda olduğu sorulunca şöyle buyurmuştur:
مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ العُلْيَا، فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ
Kim Allah’ın kelimesinin yüce olması için savaşırsa Allah Azze ve Celle’nin yolunda olan odur.”[2]
İslam sancağı yerine, altında toplanmak için birçok sancaklar yükselmiştir. Her bir grup kendi elindekiyle övünür, sevinir. Din ise bu partileri tanımaz. Bize emredilen şey, bir tehlikeye muhatap olduğumuz zaman birbirimize destek olup yardımlaşmamız, ümmetlerin ve fertlerin onsuz olamayacağı dinimizi savunmak için, tek bir kişinin kalkışı gibi kalkmamızdır.
Şeyh Muhammed el-İmam’a: “Siyasi partilere üye olmak caiz midir?” diye sorulunca şöyle cevap vermiştir:
“Siyasi partiler laikliğin gruplarıdır. Laiklik; dinsizliktir. Yani Allah’ın hak dinini din edinmemektir. Hatta laiklik, Allah katından indirilmiş ve değişikliğe uğramamış dini dahi kabul etmez. Laiklik, mesela batıda tahrif edilmiş ve değiştirilmiş Tevrat ve İncil’i de kabul etmez. Kendi iddialarına göre Musa ve İsa aleyhime's-selâmdan kaldığını ileri sürdükleri Yahudilik ve Hristiyanlığı da kabul etmez. Bu, Allah Azze ve Celle’nin katından bir din indiğine iman etmemektir.
Sonra Müslümanlar arasında laiklik yayıldı. Şu kaidelerini ortaya koydular: “Din Allah içindir, vatan herkes içindir.” Yine: “Din kul ile rabbi arasındadır” kaidesini yaydılar. Yani namaz, oruç ibadet edenin ibadetidir. Ama hükümler, ahlak, muameleler, siyasi ve iktisadi meselelere gelince bunlarda insanların hükmüne müracaat edilmesi ve insanların kanun koyması görüşündedirler! Bu konularda İslam dininin hükmünü kabul etmezler.  Müslümanların arasında bu laiklik/dinsizlik çoğaldı. Bu, batılı devletlerin laikler için seçtiği laiklik olup Müslümanlar arasında da bulunmaktadır.
Bütün bunlara göre; partiler, laik partiler ile bidat ve sapıklık içeren partiler arasındadır. Bu partilere girmek dinen caiz değildir. Bilakis bu haram, hatta haramların en büyüklerindendir. Zira bunda günahta yardımlaşmak, sapıklık üzere düşmanlık ve haddi aşma vardır. Özellikle siyasi partiler, ister seçim yoluyla gelip barış devrimi denilen, demokrasi kanunlarıyla amel eden demokratik devrim partileri olsun, isterse askeri devrimle gelenler olsun fark etmez.
Yine bu partiler iki şeyi bir arada barındırır. Siyasi partiler fitnelerin ve sapıklıkların kaynağıdır. Müslümanları fazlasıyla parçalamakta ve zayıflatmaktadır. Düşmanlar için Müslümanlara karşı gedikler açmaktadır. Daha bunun gibi Müslümanlara zararlı olan birçok meseleleri vardır. Hareket ve kuvvet ancak Allah’tandır. Allah’a ve ahiret gününe iman eden için partilere girmek caiz değildir. Bilakis Müslümanlara farz olan, tek grup olan Allah’ın seçtiği Allah’ın grubu olmaları, tek ümmet olmalarıdır ki, o da salih selefin ve onlara güzellikle uyanların üzerinde bulundukları nübüvvet menhecine tabi olan İslam ümmetidir.  Allah en iyi bilendir."[3]
- inşallah yazı devam edecek -

[1] Sahih. Ahmed (2/296) Muslim (1848) İshak b. Rahuye (145) Ebu Avane (4/421) Beyhaki (8/156) İbn Hibban (10/442) İbn Mace (3948) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (3579)
[2] Sahih. Buhârî (123) Muslim (1904)
[3] Fetva tarihi: 02 Cemadiyessani 1433 Link: http://www.sh-emam.com/show_fatawa.php?id=424

Çağın Yeni Putları - 6 -

Putların Altıncısı: Vatancılık (Milliyetçilik)
Dr. Nasır el-Umer, Muhadarat adlı kitabında, kalp hastalıklarıyla imtihan ile ilgili olarak, haktan başkası için hizipleşmenin/gruplaşmanın fert ve toplumu helak eden öldürücü bir hastalık olduğunu söylüyor ve bunun iki türü olduğunu zikrediyor:
"1- Bazı prensipler için fırkalaşma. Bugünlerde “Vatandaş birliği” sloganını işitiyoruz. Bu, vatan esaslı sevgidir. Vatanında Müslüman, fasık ve kafir de, vatandaş olarak yaşamaktadır. Başka bir ülkenin vatandaşı olan Müslüman bir kardeş, daha takvalı olsa dahi, ona bu sevgi gösterilmez.
Bu, vela ve berânın/yakınlık ve uzaklaşmanın vatan esası üzerine kurulmasıdır. Bu davanın savunucularından biri şunu dile getirmiştir: “Vatan sevgisi dışında her sevgi geçicidir.” Yani memleket toprağı, ülke için sevgi kalıcı! Allah onun karnını irinle doldursun! Her sevgi, hatta Allah Azze ve Celle ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem için olan sevgi de vatan sevgisi uğruna gidicidir! Bu ise yeni bir şirk türüdür."
Üstad Nasır İbrahim el-Beridî’nin Mecelletu’l-Beyan dergisi 10. Sayı, s.45’te yayınlanan: “Kavmiyetçilikten Vatancılığa” başlıklı makalesinde şöyle denilmektedir:
“Müslümanların ülkeleri işgal edilip uzun yıllar sömürge olarak kaldı. Bu yıllar İslam’a ve müslümanlara karşı zorlayıcı savaş yılları idi. Kalemin yazmaktan aciz kaldığı böyle bir durum şöyle toparlanabilir: Mesajı taşıyan ordular geri kalmış, onun hedeflerinde adamları erimişti. Hâlbuki onlar bizim tenimizden, bizim dilimizi konuşan, çoğu mescidlerimizde bizimle beraber namaz kılan kimselerdi. Osmanlı devletinin son zamanlarında mevcut olan İslam Hilafetine karşı, ümmetimize kötülük ve belalar getiren kavmiyetçilik sömürgesi başladı. Osmanlı hilafetinin son bulmasından sonra “Sykes–Picot” anlaşması yapıldı. Bu anlaşmayla Arap ümmeti devletçiklere bölündü ve bu emperyalizm sürecinde müslümanların söz birliği dağıtıldı. Kavmiyetçilik seslerinin yükselmesinden sonra çizilen hedefin parçaları yerine oturmaya başladı ve diğer bir dava ortaya çıktı: Vatancılık!...
Vatan bir ilah edinilip Allah’ın dışında ona ibadet edilecekti. Birçok İslam devletlerinde vatancıların sesleri yükseldi ve İslam’a aykırı olan prensiplere davet ettiler. Bunu her bağın üzerinde bir bağ olarak gördüler. Onlar – bilseler dahi – bu habis fikrin taşıdığı, ümmeti çeşitli musibetlere uğratacak zehiri idrak edemediler.
Bizler, küfür milletlerinin ümmetimize karşı tek bir akide etrafında toplandığı vakitte, aramızı ayırıp parçalayacak şiarların yükseldiğini gördük.
Muhakkak ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kabile taassupçuluğunun hâkim olduğu, putların yönettiği bir kavme gönderilmişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o kimselere karşı silahı İslam idi. Ayrılıktan sonra onları toparladı, bütün ayrılıklar, renkler, cinsler ve tabakalar eridi. İslam’ın gölgesinde tarihteki en büyük kardeşlik bağı kuruldu. Arap ile Rum, Pers ile Evs’li, Habeş’li ile Hazrec’li bir araya geldiler. Bu birliktelikte cins, renk, vatan gibi ayrımlara itibar edilmedi.
Şüphesiz böyle bir davanın en tehlikeli kısmı, niyeti ve maksadı güzel olan bazı müslümanların duygusallıkla bu davayı savunmalarıdır. Hatta Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisi olduğu iddia edilen: “Vatan sevgisi imandandır” sözünü tekrar ederler. Hâlbuki bu hadis uydurmadır.[1] Bu hadisi delil getirmek ve buna dayanmak caiz değildir.
Burada vatan sevgisinin, insanın tabiatinin bir gereği olduğu inkar edilemez. Lakin tehlikeli olan şey, vatancılık davetçilerinin bunu Allah’ın dışında ibadet edinilen bir put kılmaları ve “vatancılık” adı altında İslamî prensiplerden uzaklaşmalarıdır.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِلَّهِ
İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah'tan başka denkler edinirler de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’ı sevmeleri daha güçlüdür.” (Bakara 165)
Onlardan birinin yazdığı makalede şöyle dediğini okuruz: “İnsan için vatandan, topraktan daha yüce bir şey yoktur. İnsanın başka bir insanla alakası toprağı sayesindedir. Toprak bağı en asil ve en şiddetli bağdır.” Sonra yazar aşırılığında ileri gidiyor ve şöyle diyor: “Mahlûkat arasında vatan toprağından daha üstün bir değer ve bağ yoktur.” Bununla da yetinmiyor ve şöyle diyor: “Muhakkak ki vatan sevgisi dışındaki her sevgi yok olup gidicidir. Vatan sevgisinin ateşi ise, değiştirilemeyen bir dövme gibi daimî olarak kalıcıdır.”
Vatancılık propagandacılarının düştüğü durum budur. Yazar burada kendi şahsını değil, bayrağı yükseltilmiş, ekolü oluşturulmuş bir davayı, vatanın nasıl sevileceğini, kimlerin vatanı sevdiğini ve ne zamana kadar sevileceğini anlatıyor…
 Bu yazar, Allah için sevgi ve Allah için nefret etmenin imanın en sağlam kulpu olduğunu görmezden geliyor. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى أَكُونَ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ وَلَدِهِ وَوَالِدِهِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ
Biriniz beni çocuğundan, ana babasından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe iman etmiş olmaz.”[2]
Bu aşırılık sebebiyle kişi ülkesi için sevip ülkesi için buğzediyor, dostluk ve düşmanlığını vatanı için yapıyor.
Evet, her insan vatanını sever, lakin Müslüman bu sevgiyi doğru bir çerçeveye koyar. Vatan sevgisi tabiî, fıtrî bir sevgidir. Lakin hiçbir durumda bu sevgi Allah’ın sevgisinin ve rasulünün sevgisinin önüne geçirilemez. Vatana olan sevgi ile dine olan sevgi eşit olamaz. Hatta vatan sevgisi, ana baba sevgisinin dahi önüne geçirilemez.
Vatancılık (milliyetçilik) davetinin hakikati, vatanın maslahatı ile İslam'ın değerleri çeliştiği zaman ortaya çıkar. Vatancıların bu maslahatı, İslam'ın değerlerinin önüne geçirdiklerini görürüz. Allah Teâlâ, Allah yolunda cihada çıkmayıp vatanlarında kalmak isteyen münafıkları şöyle kınamıştır:
وَلَوْ أَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ أَنِ اقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ أَوِ اخْرُجُوا مِنْ دِيَارِكُمْ مَا فَعَلُوهُ إِلَّا قَلِيلٌ مِنْهُمْ وَلَوْ أَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِهِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَأَشَدَّ تَثْبِيتًا
Eğer biz onlara: “Nefislerinizi öldürün ya da yurtlarınızdan çıkın!” diye yazacak olsaydık –içlerinden pek azı müstesna- bunu yapmazlardı. Eğer onlar kendilerine öğüt verilen şeyi yapsalardı and olsun ki onlar için daha hayırlı ve yerleştirme bakımından da daha sağlam olurdu.” (Nisâ 66)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’yi severdi. Lakin dini hicreti gerektirince bunu vatan sevgisine tercih etti. Ashabı Kiram da aynı şeyi yaptılar. Vatan sevgisi, o propagandacıların iddia ettikleri gibi, kayıtlardan azade mutlak bir sevgi değildir. İslam prensipleri olmaksızın sırf vatan sevgisi iddia edenler de bu iddialarında yalancıdırlar ve hem ümmete hem de vatanlarına ihanet etmektedirler. Uhud savaşında ve Hendek savaşında Münafıkların halleri, bu kimselere en açık reddiyedir ve onların gerçek konumlarını ortaya koymaktadır:
وَإِذْ قَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ يَاأَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا * وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ أَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَآتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا إِلَّا يَسِيرًا * وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِنْ قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ وَكَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْئُولًا
Onlardan bir gurup da demişti ki: “Ey Yesribliler! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün!” İçlerinden bir kısmı ise: “Gerçekten evlerimiz emniyette değil” diyerek Nebî’den izin istiyordu; oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı. Onun her yanından üzerlerine saldırılsaydı da, o zaman onlardan fitne istenseydi, şüphesiz hemen bunu yaparlar ve çok az bir zaman beklerlerdi. And olsun ki daha önce onlar, sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen söz ise sorulur!” (Ahzab 13-15)
Hasen el-Arumî, Münafıklığın 50 Alameti adlı risalesinde şöyle der: “Şu günlerde bu münafıkların Allah’tan başkası için yeni dostluk programları yaptıklarını, vatan için, anayasa için vs. dostluk dediklerini işitiyoruz. Allah buyuruyor ki:
إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ * وَمَنْ يَتَوَلَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذِينَ آمَنُوا فَإِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ
Sizin veliniz ancak Allah’tır. O’nun rasulü’dür ve iman edenlerdir ki namazı dosdoğru kılarlar ve rükû edici olarak zekâtı verirler. Her kim Allah’ı, rasulü’nü ve iman edenleri veli edinirse muhakkak Allah’ın hizbi onlardır ki galip olanlardır.”(Maide 55-56) Cenaze törenlerine, bayramlarına katılarak, tarihlerini yazarak, bayramlarını kutlayarak onlarla sevinir, onlarla hüzünlenirler. Yine bu günlerde pek çok münafık yönetici veya bazı yönetilenlerin vatan için ve anayasa için dostluk seslerini yükselttiklerini işitiyoruz. Batıdan gelen bundan başka da batıl şiarlar vardır. Başkanlardan birinin insanları şöyle emrederek yönlendirdiğini duydum;
“Dostlarınız yalnızca vatan için ve anayasa için dost olsun." Veya bu anlamda bir şey dedi. Durumu en iyi olan:
“Allah, vatan ve devrim için” diyerek vatan ve devrimi Allah’a eş tutuyor, müminlere ve Allah rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e dostluğu kaldırıyor. Bu, ayette anlatılmıştır ve dinde bilinen bir şeydir.”
- İnşaallah yazı devam edecek -


[1] Bkz.: San’anî, Mevduat (s.74 no:81)
[2] Sahih. Buhârî (iman 15) Muslim (44)

9 Mart 2017 Perşembe

Çağın Yeni Putları - 5 -

Putların Beşincisi: Irkçılık
İslam ülkeleri insanlardan bir sınıfın, maalesef Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in nitelediği gibi; bizim tenimizden olan, bizim dilimizi konuşan cehennem davetçisi bir sınıfın belasına uğramıştır. Onlar İslam ehlinin çocuklarıdır fakat bu yüce dinin davetinden yüz çevirmişlerdir. Allah öncekileri bu din ile yüceltip aziz kılmış, onları dünya hükümdarları ve âlemin efendileri kılmıştır. Bu yüce şereften sonra müslümanların neslinin, İslam’dan başka bir şeye davet ettiklerini, kavmiyetçilik/ırkçılık bayrakları altında toplanıp bir araya gelmeye davet ettiklerini görüyoruz. Sonra ihtilaf ederek, kimisi: vatan, kimisi ırk, kimisi dil unsurlarını ön plana çıkararak bunu yapmaktadırlar.
Din ise, onların davet ettikleri unsurlardan değildir. Nitekim onlardan birçoğu dinin kavmiyetle bir alakası olmadığını açıkça belirtmişlerdir.[1]
Irkçılık davetçilerinden birisi olan Ali Nasıruddin, Ma’a’l-Kavmiyye kitabında şöyle diyor: “Arapçılık, Müslüman olsun, Hristiyan olsun, biz eski mümin arapların dinidir. Çünkü Arapçılık, İslam’dan ve Hristiyanlıktan önce de bu dünya hayatında mevcut idi. Müslümanların peygamberin Kur'an'ına, Hristiyanların da Mesih’in İncil’ine bağlı oldukları ve titizlik gösterdikleri gibi, bizim de Arap kavmiyetçiliğine titizlikle bağlı olmamız gerekir.”
Mahmud Teymur adlı yazar bütün açıklığıyla şöyle diyor: “Her asrın kutsal bir peygamberliği bulunduğuna göre, Arap kavmiyetçiliği bu asırdaki Arap toplumunun peygamberlik mesajıdır.”
Türk ırkçılığı hakkında söylenen, yazılıp yayınlanan şeyler de herkesin malumudur. Bilmeyen yeni nesil için Türkiye tarihinden çok kısa bir anekdot nakledelim:
5.8.1935 tarihli Cumhuriyet gazetesinden bir haber: “Atatürk yarım ilahtır. Türklerin babasıdır. Hiçbir devlet şefi için bu kadar heykel dikilmemiştir.” 1928’lerde bir moda vardı. Kemalizm'i bir din haline dönüştürmek isteyen çevreler Kemalizm’in amentüsünü, nutuktan ilavelerle, Türk’ün yeni Kur’an’ını ve yeni sureleri yazmışlar, camilere sıralar ve musiki aletleri koymayı arzulamışlardı…
Türkün yeni amentüsü ise o zamanki resmi matbaalardan Hakimiyyeti Milliye matbaasında basılmış ve geliri Tayyare Cemiyetine bağışlanmıştı. Mustafa Kemal için ne denmedi ki! Tanrı, Peygamber, Mehdi… Başka şeyler de söyleyenler oldu tabii. Kemalizm Türk’ün yeni dini idi ve Kâbe’si anıtkabirdi!”[2]
Yine Türkiye’de dinin laikleştirilerek milliyetçiliğe dönüştürülmesi konusunda Mehmet İzzet’in, resmî ideolojiyi yansıtan, “Milliyet Nazariyeleri ve Milli Hayat” isimli bir kitabı yayımlanmıştır. Söz konusu kitapta bir hayli ilginç kuramsal görüşler vardır. Mehmet İzzet, milliyetçiliğin tutunabilmesi için dinin mutlaka zayıflatılması gerektiğini ve toplumun din adına, milliyetçiliği ancak o zaman kabul edebileceğini belirterek: “Tarihte de görülmüştür ki, dini hissiyat zayıflamadıkça milliyet hissi kuvvetlenmemiştir” sözlerini dile getirir.”[3]
Ezanın Türkçeleştirilmesi fikrini ortaya atan kişi, Türk milliyetçiliğinin fikir babası sayılan Ziya Gökalp idi. Ziya Gökalp’in Türkçülük uğruna ortaya attığı bu teorilerin uygulayıcısı da Mustafa Kemal olmuştur. 1931 yılında Dolmabahçe sarayında bizzat Atatürk’ün başkanlığı ve gözetiminde yürütülen ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi çalışmasına katılan hafızlar, Ramazanın sonuna kadar Tekbir, Ezan, Kamet, Sala ve Hutbenin Türkçeleştirilmesi üzerinde yoğun bir şekilde çalışmaya başladılar. Daha sonra Ramazanın bitimiyle 1932 yılının Şubat ayına kadar geçen süre içerisinde de Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi üzerinde çalışıldı. Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi çalışmalarında da Atatürk, hem güzel sesinden ve hem de hitabetteki düzgünlüğünden dolayı Hafız Sadettin Kaynak’ı çalışmaların organizatörü kılmıştı. Saz ve orkestra heyeti ile birlikte yürütülen Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi çalışmasına Suleymaniyye müezzini Hafız Kemal, Beşiktaş’lı Rıza, Sultan Selim’li Rıza, Hafız Burhan, Hafız Yaşar Okur ve Hafız Nuri katılmışlardı. Saz heyetinde ise Selanikli Kanuni Mustafa, Mısır’lı Ûdî İbrahim ve Kemânî Nobaryan var idi. Saz heyetine iki erkekle bir kadın, sesleriyle eşlik ediyorlar ve okunan Türkçe Kur’an’a ritim (!) vermeye çalışıyorlardı..
Bu müzisyenlerin Türkçeleştirdiği Ezanın yeni şekli, Diyanet İşleri Başkanlığınca Atatürk’ün de onayından geçmiş şekliyle tüm müftülüklere ta'mimen Ocak 1932’den itibaren gönderilmiş oldu…
Ezanın hemen arkasından tekbir, tehlil ve salavatı şerifelerin Türkçeleştirilmiş şekli de Diyanet İşleri Reisliğinde bütün müftülüklere ta'mimen gönderildi. Diyanet İşleri Reisi Börekçizade Rifat Efendinin tüm müftülüklere gönderdiği tebliğde şunlar yazılı idi:
“Türkçe olarak camilerimizden ve minarelerimizden okunmaya başlanan Ezanın ahengini sağlamak ve milli devlet politikamıza aykırı düşmemek üzere (!) tekbir ve salavatı şerifeler de aşağıdaki şekilde Türkçeleştirilmiştir...”
“Tekbir ve salavatı şerifeler için bu yeni şekli kullanmayanlar için de Türk Ceza Kanununun 526. Maddesi gereği ceza öngörüldü. 2 Haziran 1941 tarihli kanunla bu maddeye yapılan ilaveye göre (herhangi bir yerde, görev dışında bile olsa ve görevli olmasa bile) Arapça olarak ezan okuyanlar ve tekbir getirip salavat zikredenler için üç ay hapisle cezalandırma kabul edildi.”[4]
Irkçılık davetçileri katında bu davanın bir akide, bir din, bir nübüvvet olarak değer bulduğunu açıkça görüyoruz. Peki, insanların hayatında İslam için geriye ne kalıyor?  
Irkçılara göre İslam, milleti daha fazla kalkındırmaz! Bunun manası; o ilahî vahye dayalı değil, beşerin uydurmasıdır!!!
Şeyh İbn Baz rahimehullah, “Arap Irkçılığının Tenkidi” adında bir risale yazmış ve şöyle demiştir: “Bu, hedefi İslam’a karşı savaş açmak olan, İslam’ın hükümlerinden ve öğretilerinden kurtulmak isteyen cahilî ve inkârcı bir harekettir.”[5]
“Hristiyan Batılılar bu hareketi İslâm’la savaşmak ve süslü sözlerle Müslüman ülkelerde İslam’ın sonunu getirmek için ortaya çıkarmışlardır. Bunun üzerine İslam düşmanı birçok Arap bu düşünceyi benimseyip buna bağlanmış ve sığ düşünceli birçok kimse ile onları taklit eden cahiller de buna aldanmışlardır. İnkârcılar ve İslam düşmanları da her yerde buna sevinmişlerdir.”[6]
“Kavmiyetçilik/ulusalcılık bâtıl bir dava, pek büyük bir hata, apaçık bir tuzak, benzersiz bir cahiliyye, İslam’a ve Müslümanlara karşı da apaçık bir düşmanlık ve tuzaktır.”[7]
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler, sizlere Allah’tan, rasulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, o halde Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe 24)
Allah, Nuh aleyhi's-selâm’a kendisiyle beraber, aleyhinde söz geçmiş olanlar hariç, ailesini de kurtaracağını vaad etmişti.
حَتَّى إِذَا جَاءَ أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ آمَنَ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلَّا قَلِيلٌ
Nihayet emrimiz gelip de tandır feveran ettiğinde dedik ki: “Her birinden iki çift ve aleyhinde söz geçmiş olanlar hariç aileni ve iman edenleri ona yükle.” Zaten onunla birlikte ancak çok az kimse iman etmişti.” (Hud 40)
Sonra, Nuh aleyhi's-selâm’ın oğlu helak olanlardan oldu. O, iman edenlerden olmadığı için, Nuh aleyhi's-selâm’ın ailesinden olmadığı bildirildi:
وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَابُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ * قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ * وَقِيلَ يَاأَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَاسَمَاءُ أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ * وَنَادَى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَأَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ * قَالَ يَانُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلَا تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ * قَالَ رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَإِلَّا تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ
O, içindekilerle beraber dağlar gibi dalgalar arasından akıp giderken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: “Ey oğlum! Bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma.” Dedi ki: “Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur.” Dedi ki: “Bugün rahmet ettiği kimselerden başka Allah’ın emrinden kurtaracak hiçbir koruyucu yoktur.” Derken ikisinin arasına dalgalar girdi, böylece o da suda boğulanlardan oldu. Denildi ki: “Ey yer! Suyunu yut ve ey gök! Sen de tut.” Su çekildi, iş bitiriliverdi. Ve Cudi üzerinde durdu. Zalimler topluluğuna da: “Uzak olsunlar” denildi. Nuh, rabbine seslendi. Dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin va’adin de doğrusu haktır. Sen hâkimlerin hâkimisin.” Buyurdu ki: “Ey Nuh! Kesinlikle o senin ailenden değildir. Şüphesiz o salih olmayan bir ameldir. Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Gerçekten ben cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.” Dedi ki: “Rabbim! Bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve merhamet etmezsen, en büyük zarara uğrayanlardan olurum.” (Hûd 42-47)
İşte bu, İslam’ın mizanıdır! İman edenleri bir araya getiren şey kan bağı değil, din ve akide bağıdır! Babalar, oğullar, kardeşler, eşler, aşiretler, mallar, ticaret, memleket gibi ırkçı değerler bir kefede, Allah ve rasulünün sevgisi, Allah yolunda cihad diğer bir kefededir!
Bunun manası, İslam'ın bütün bu bağları haram kılmış olması demek değildir! Ancak akide bağı altında oldukları takdirde bu caizdir:
وَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْ بَعْدُ وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا مَعَكُمْ فَأُولَئِكَ مِنْكُمْ وَأُولُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Sonradan iman edip hicret edenler ve cihad edenler, işte onlar da sizdendir. Akrabalar Allah’ın kitabına göre birbirlerine daha yakındır. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla bilendir.” (Enfal 75) Yani, akrabaların hepsi de iman edenlerden iseler onlar birbirlerine daha yakındırlar demektir.
Fakat bir mümin ile diğer bir mümini kan, dil, ırk, memleket, menfaat gibi bağlar ayıracak olursa Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyurmuştur: “Onu terk edin, zira o kokuşmuş (cahiliyye)dir.”
Cabir radıyallahu anh’den: “Bizler Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber bir gazvede idik. Muhacirlerden biri, Ensar’dan birinin sırtına vurdu. Ensar’lı:
“Ey Ensar! Yetişin!” diye seslenip onları yardıma çağırdı. Muhacir de:
“Ey Muhacirler! Yetişin” diye seslenip onları yardıma çağırdı. Bunu duyan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
مَا بَالُ دَعْوَى أَهْلِ الجَاهِلِيَّةِ؟ ثُمَّ قَالَ: مَا شَأْنُهُمْ " فَأُخْبِرَ بِكَسْعَةِ المُهَاجِرِيِّ الأَنْصَارِيَّ، قَالَ: فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «دَعُوهَا فَإِنَّهَا خَبِيثَةٌ» وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَيٍّ ابْنُ سَلُولَ: أَقَدْ تَدَاعَوْا عَلَيْنَا، لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى المَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الأَعَزُّ مِنْهَا الأَذَلَّ، فَقَالَ عُمَرُ: أَلاَ نَقْتُلُ يَا رَسُولَ اللَّهِ هَذَا الخَبِيثَ؟ لِعَبْدِ اللَّهِ، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «لاَ يَتَحَدَّثُ النَّاسُ أَنَّهُ كَانَ يَقْتُلُ أَصْحَابَهُ»
Cahiliyye dönemindeki gibi bu seslenmeler de nedir?” diye çıkıştı. Oradakiler:
“Ey Allah’ın rasulü! Muhacirlerden bir adam, Ensar’dan bir adamın sırtına vurdu” dediklerinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
Böyle kokuşmuş geleneklerden uzak durun” buyurdu. Abdullah b. Ubeyy b. Selul:
“Bize karşı mı toplanıyorsunuz? Medine’ye dönersek elbette aziz olan zelil olanı oradan çıkaracaktır” dedi. Bunun üzerine Ömer radiyallahu anh Abdullah b. Ubey hakkında:
“Ey Allah’ın rasulü! Şu habisi öldürmeyelim mi?” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
Hayır, insanlar: “O arkadaşlarını öldürüyor demesinler” buyurdu.”[8]
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
مَنْ خَرَجَ مِنَ الطَّاعَةِ، وَفَارَقَ الْجَمَاعَةَ فَمَاتَ فَمِيتَةٌ جَاهِلِيَّةٌ، وَمَنْ قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ، يَغْضَبُ لِلْعَصَبَةِ، وَيَنْصُرُ الْعَصَبَةَ، أَوْ يَدْعُو إِلَى عَصَبَةٍ فَقِتْلَةٌ جَاهِلِيَّةٌ، وَمَنْ خَرَجَ مِنْ أُمَّتِي يَضْرِبُ بَرَّهَا وَفَاجِرَهَا، لَا يَتَحَاشَ مِنْ مُؤْمِنِهَا، وَلَا يَفِي لِذِي عَهْدِهَا، فَلَيْسَ مِنِّي، وَلَسْتُ مِنْهُ
İtaatten çıkıp cemaatten ayrılan öldüğünde cahiliyye ölümüyle ölür. Kim kör bir bayrağın altında savaşır, asabiyeti (taassupta bulunduğu grup) için öfkelenir, asabiyeti desteklemek için savaşır veya asabiyete çağırırken öldürülürse cahiliye üzere öldürülmüş olur. Kim de iyisini kötüsünü ayırmadan ümmetime karşı ayaklanıp vurursa, mümininden sakınmaz ve ahit sahibinin ahdini gözetmezse o benden değildir, ben de ondan değilim.”[9]
Mut’im b. Cubeyr radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
ليس منا من دعا إلى عصبية وليس منا من قاتل على عصبية وليس منا من مات على عصبية
Asabiyete (taassub ve kör taraftarlığa) davet eden, asabiyet için savaşan ve asabiyet üzere ölen bizden değildir.”[10]
Haris el-Eşari radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
من دَعَا بِدَعْوَى جَاهِلِيَّة فَإِنَّهُ من جثا جَهَنَّم، فَقَالَ رجل: يَا رَسُول الله، وَإِن صَامَ وَصلى؟ قَالَ: نعم، وَإِن صَامَ وَصلى؛ فَادعوا بدعوة الله الَّتِي سَمَّاكُم الله بهَا الْمُسلمين الْمُؤمنِينَ عباد الله
İnsanlara cahiliye adetlerinde olduğu gibi seslenen kişiler cehennem odunu olacaktır.” Bir adam:
“Ey Allah’ın rasulü! Oruç tutsa, namaz kılsa da mı?” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
Oruç tutsa da, namaz kılsa da öyledir. Allah Teâlâ nasıl size “Müslümanlar, müminler ve Allah’ın kulları” demişse, siz de birbirinizi buna uygun şekilde çağırın.[11]
Ubey b. Ka’b radıyallahu anh bir adamın “Ey falancı, ey filan oğullarının mensubu” dediğini işitti. Ona dedi ki:
“Babanın aletini ısır.” Bunu söylerken kinaye yapmadı. Ona:
“Ey Ebu’l-Munzir! Sen müstehcen konuşan biri değildin” dediler. Dedi ki:
“Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
مَنْ تَعزَّى بِعَزَاءِ الْجَاهِلِيَّةِ، فَأَعِضُّوهُ بِهَنِ أَبِيهِ وَلا تَكْنُوا
Kim cahiliyye nispeti ile gurur duyarsa ona babasının şeyini ısırtın ve bunu üstü kapalı söylemeyin.”[12]
Begavi dedi ki: “Kim cahiliyye ile övünürse” sözünde kastedilen; “Ey Falana ait olan, ey filan oğullarının mensubu” demelerinde olduğu gibi kendisini nispet ederse demektir… Diğer hadiste:
مِن لم يتعز بعزاء اللَّه، فَلَيْسَ منا
Kim Allah’a nispet edilmekle izzet duymazsa bizden değildir” buyrulmuştur. Bunun iki açısı vardır:
Birincisi, kabilecilik davasıyla cahiliye nispetinden dolayı gurur duymayın. Lakin: “Ey Müslümanlardan olan” deyin. Bu İslam nispetidir.
İkincisi: Bu hadiste kastedilen musibet anında teselli ve sabır ile taziyede bulunarak Allah Azze ve Celle’nin emrettiği gibi:
{إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ}
Biz Allah’a aidiz, O’na dönücüleriz” (Bakara 156) demektir. “Allah’a nispet edilmek” ile kastedilen, O’na aidiyetle taziyede bulunmaktır. “Ona babasının şeyini” sözünde kastedilen zekeri/cinsel organıdır. Derim ki: “Atalarıyla övünenlere: “babanın aletini ısır” sözünü açıkça söylemek kastedilmiştir. Bu çirkin söz, övündüğü kabilesine (mezhebine, tarikatına) mensubiyeti reddetmek için açıkça söylenir.”[13]
Abdullah b. Amr b. el-Âs radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
إِنَّ أَعْدَى النَّاسِ عَلَى اللهِ مَنْ قَتَلَ فِي الْحَرَمِ، أَوْ قَتَلَ غَيْرَ قَاتِلِهِ، أَوْ قَتَلَ بِذُحُولِ الْجَاهِلِيَّةِ
Allah katında en azgın olan kişi Harem bölgesinde birini öldüren veya kendi katilinden başkasını öldüren veya cahiliyye’den kalma davalardan dolayı birini öldüren kişidir.”[14]
Özetle: Irkçılık, ulusalcılık Allah’a ortak koşma türlerindendir. Zira bu davanın gerekleriyle amel etmek, bu davanın uğruna savaşmak, bu dava uğruna nefret besleyip uzaklaşmak veya bu dava uğruna dostluk yapmak, ırkı ve milliyeti bu hususlarda belirleyici unsur kılmak, bu davayı Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen bir nidd (denk) edinmek demektir. Vela ve berâ yani dostluk ve düşmanlık yalnızca Allah için yapılması gereken ulûhiyet/ibadet rükünlerindendir. Velâ ve berâ, “la ilahe illallah” tevhid sözünün içeriğindendir. “Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur” kavli, vela ve berada da ortak edinmeyi reddetmektedir. Bunun delili Allah Teâlâ’nın şu ayetidir:
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِلَّهِ
İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah'tan başka denkler edinirler de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’ı sevmeleri daha güçlüdür.” (Bakara 165)
“Haktan sonra sapıklıktan başka bir şey yoktur. Her Müslümanın böyle bir şirke düşmekten sakınması gerekir.”[15]
- İnşaallah yazı, çağın yeni putlarının 6.sı: Vatan maddesi ile devam edecektir - 

[1] Şeyh İbn Baz, Nakdu’l-Kavmiyyeti’l-Arabiyye
[2] Asım Uysal, Kelime-i Tevhide Nasıl İnanmalıyız (s.90); A. Dilipak, Kemalizm, Beyan yy. (s.12, 150 vd.), M. Doğan, Batılılaşma İhaneti (s.87 vd.) H.H. Ceylan, Din-Devlet İlişkileri (2/115 vd.)
[3] Asım Uysal, Kelime-i Tevhide Nasıl İnanmalıyız (s.121)
[4] Hasan Huseyin Ceylan, Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri (2/280, 281, 286 vd.)
[5] İbn Baz, Nakdu’l-Kavmiyyeti’l-Arabiyye (s.74)
[6] A.g.e.
[7] A.g.e.
[8] Sahih. Buhari (4905, 4907, 3518) Muslim (2584) Tirmizi (3315) Ahmed (14632) İbn Hibban (5990, 6582) Nesai Sunenu’l-Kubra (8812)
[9] Sahih. Ahmed (2/296) Muslim (1848) İshak b. Rahuye (145) Ebu Avane (4/421) Beyhaki (8/156) İbn Hibban (10/442) İbn Mace (3948) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (3579)
[10] Hasen ligayrihi. Ebu Davud (5121) İbn Adiy el-Kamil (3/146) Beyhaki el-Adab (170) Deylemi (5274) Elbani Daifu’l-Cami (4935)
[11] Sahih. Nesai Sunenu’l-Kubra (8815) Tirmizi (2863-64) Tayalisi (1161) İbn Huzeyme (1895) Hâkim (1/421) Ahmed (4/130) İbn Hibban (8/43) Ebû Ya'lâ (3/140) Taberânî (3/327)
[12] Sahih. Buhari Edebu’l-Mufred (962) İbn Hibban (7/424) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (4/11, 12) Nesai Sunenu’l-Kubra (8813-14) Ahmed (5/136) Tahavi Şerhu Muşkili’l-Asar (3204) Taberani (1/199) el-Elbani es-Sahiha (269)
[13] Begavi Şerhu’s-Sunne (13/121)
[14] Sahih. Ahmed (2/179) İbn Ebi Şeybe (7/403)
[15] Dr. Muhammed Said el-Kahtani, el-Vela ve’l-Bera Fi’l-İslam (s.218)
 


Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

Cevâmiu'l-Kelîm Programı