Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Sahih Tesettür Kitabı Çıktı!

www.sahihkitap.com adresinden ulaşabilirsiniz

Son olaylarla ilgili uyarı

Bismillah.
Tevhid ehli kardeşlere nasihatim şudur ki, A.B.D. ve israil kaynaklı mihraklar Hükümet ve Fetö terör örgütlerini kullanarak müslümanları birbirleriyle karşı karşıya getirme amacındadırlar. Daha önce aynı senaryolar komşu ülkelerde ve diğer bazı islam ülkelerinde de oynanmıştır. Kör bir taassup bayrağının ardına düşüp hak ve hukuku çiğneyici faaliyetlerin içine girmekten sakınmayı tavsiye ederim. Hükümete de tavsiyemiz, bu olayların arkasında hilekar düşmanların olduğunu gözardı etmemeleri, halkı sokağa dökmek yerine terörist gruplara karşı ellerindeki imkanları kullanarak sükuneti sağlamaları ve halkı galeyana getirme tuzağına düşmemeleridir. Allahtan selamet ve afiyet dileriz.

10 Temmuz 2016 Pazar

Şeyh Mukbil Rahimehullah'ın Dernekler Hakkındaki Bazı Fetvaları

Soru: “Şayet bir kimse; “Davet derneklerinin gerektirici sebepleri Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında mevcut olmasına rağmen dernek kurulmadığı için, bu dernek kurulmasına mani bir durumdur. Şüphesiz derneğin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra kurulması muhdesattan (dinde sonradan çıkarılan işlerdendir)” derse, bu sözün doğruluğu nedir?
Allame Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah şöyle cevap verdi:
الجواب : الحمد لله وصلى الله على نبينا محمد وعلى آله وأصحابه ومن والاه ، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له وأشهد أن محمدا عبده ورسوله أما بعد .
السؤال الذي قدم سؤال وجيه ،ومن أجل هذا نحن من زمن قديم نقول : إن ترك الجمعيات خير من وجودها ,لأن النبي صلى الله عليه وسلم وأصحابه ، كانوا أحوج إلى المال منا، بل كانوا أشد حاجة منا، ومع هذا لم ينشئوا جمعية، وعلى هذا فتركها خير من وجودها، وخير الهدي هدي محمد صلى الله عليه وسلم.
دع عنك أنها جمعيات تكون سببا للحزبية ، ومن كان معنا ساعدناه ومن لم يكن معنا لم نساعده ، والنبي صلى الله عليه وسلم يقول كما في الصحيحين من حديث النعمان بن بشير : « مثل المؤمنين في تراحمهم وتوادهم وتعاطفهم كمثل الجسد إذا اشتكى عضوا تداعى له سائر جسده بالسهر والحمى » وفي الصحيحين أيضا من حديث أبي موسى الأشعري رضي الله عنه قال: قال صلى الله عليه وسلم:« المؤمن للمؤمن كالبنيان يشد بعضه بعضا,هذه الجمعيات فرقت شمل المسلمين ، بعض المغفلين يقول : مقبل لا يفرق بين الجماعات والجمعيات ، وهذه الجمعيات لابد أن تكون خاضعة لشؤون الاجتماعية وخاضعة للقوا نين الدولة والعمل الذي يتعلق بالدولة تكون بركته قليلة، إن لم يكن منزوع البركة ، بل الحكومات يعجبهم العمل الميت فيما يتعلق بالإسلام ، وأما ما يتعلق بالتطور والتقدم إلى غير ذلك ، فإذاعتهم تنعى ، وعلى ننصح بترك هذه الجمعيات التي تكون سببا لضياع حق الفقراء ، وذاك الفقير ربما لا يصل إليه شيء كما قيل، ونؤخذ باسمه الدنيا جميعا ، وما من ذلك شيء في يديه ، الذي ينبغي للتجار ننصحهم أن يتولوا توزيع زكواتهم على المحاويج فإنها قد أصبحت سببا للحزبية في كثير من البلاد الإسلامية ، والله المستعان .
“Allah’a hamd, nebimiz Muhammed’e, âline, ashabına ve onlara dost olanlara salat olsun. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasulüdür.
Bundan sonra:
Sorulan sorunun açıları vardır. Bundan dolayı eskiden beri biz; dernekleri terk etmenin, onların var olmasından hayırlı olduğunu söylüyoruz. Çünkü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının mala bizden fazla ihtiyaçları vardı. Buna rağmen dernek kurmadılar. Bu yüzden derneği terk etmek, onun varlığından daha hayırlıdır.  Yolların en hayırlısı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur.
Derneklerin hizipçilik için bir sebep oluşunu da bir kenara koy! “Kim bizimle beraberse onunla yardımlaşırız, kim de bizimle beraber değilse onunla yardımlaşmayız” derler. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ise, Sahihayn’da (Buhari ve Muslim’in sahihlerinde) Nu’man b. Beşir radiyallahu anh’den gelen hadiste şöyle buyurmuştur:  “Müminlerin misali, birbirlerine merhamet etme, sevgi besleme ve şefkat gösterme bakımından tek bir bedenin misali gibidir. Organlardan biri rahatsızlandığı zaman, bedenin diğer organları da uykusuzluk ve ateşlenme ile ona yardım ederler.” Yine Sahihayn’de Ebu Musa el-Eşari radiyallahu anh’den gelen rivayette Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
Mümine karşı diğer mü’min, birbirini destekleyen duvar gibidir.” Bu dernekler ise müslümanların yakalarını ayırmaktadır. Gaflete düşürülen bazıları diyorlar ki: “Mukbil, cemaatler ile dernekler arasında ayrım yapmıyor” Bu derneklerin toplum meselelerine boyun eğmesi ve devlet kanunlarına boyun eğmesi kaçınılmazdır.
Devletle bağlantılı olarak yapılan çalışmanın bereketi olmaz, olursa da az olur. Hatta hükümetler İslam ile ilgili olan çalışmaların ölmesini isterler. Gelişme ve ilerleme gibi konulara gelince, bunlara koşturduklarını görürsün. Fakirlerin haklarının zayi olmasına sebep olan bu derneklerin terk edilmesini öğütleriz. Denildiği gibi, fakire bazen bir şeyler ulaşır, fakat onun adını kullanarak dünyanın tamamını alırız. Bundan o fakirin eline geçen nedir? Tüccarlara zekâtlarını ihtiyaç sahiplerine vermelerini öğütlememiz gerekir. Zira birçok islam ülkesinde dernekler hizipçiliğin bir sebebi haline gelmiştir. Yardım istenecek olan Allah’tır.” (el-Garatu’ş-Şedide Ale’l-Cemiyyeti’l-Cedide adlı kaset, kayıt tarihi: 10 Safer 1420)
Yine Şeyh Mukbil rahimehullah şöyle demiştir:
وتلكم الجمعيات التي لا يؤذن لها إلا بشروط أن تكون تحت رقابة الشئون الاجتماعية، وأن يكون فيها انتخابات، وأن يوضع مالها في البنوك الربوية، ثم يلبّس أصحابها على الناس ويقولون: هل بناء المساجد، وحفر الآبار، وكفالة اليتامى حرام؟ فيقال لهم: يا أيها الملبّسون: من قال لكم: إن هذه حرام؟ فالحرام هي الحزبية، وفرقة المسلمين، وضياع أوقاتكم في الشحاذة، ولقد انقلبت العمرة في رمضان إلى شحاذة:
يا مشعر القراء ويا ملح البلد ............. ما يصلح الملح إذا الملح فسد
“İşte size ancak toplumsal meselelerin boyunduruğuna girme şartıyla izin verilen dernekler! Bu derneklerde oylama/seçimler olur. Malları faizli bankalara konulur. Sonra derneklerin sahipleri insanlara karıştırma yaparak: “Mescidlerin binalarını yapmak, su kuyuları kazmak, yetimlere kefil olmak haram mıdır?” derler. Onlara denilir ki: “Ey karıştırmacılar! Bunların haram olduğunu size kim söyledi? Haram olan hizipçiliktir. Müslümanları ayırmaktır. Vakitlerinizi göz boyacılığıyla zayi etmenizdir! Nitekim ramazan umresi soytarılığa çevrilmiştir:
Ey kurralar topluluğu ve ey ülkenin tuzları!
Tuz bozulduğu zaman, tuz ıslah edemez
(Zemmu’l-Mes’ele s.218)
Şeyh Mukbil rahimehullah’a 17 Muharrem 1421 gecesi Damac’da, hizipçilik, oy kullanma vb. münkerlerle alakası bulunmayan bir derneğin hükmü hakkında sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir:
الحمد لله وصلى الله على نبينا محمد وعلى آله وأصحابه ومن ولاه وأشهد أن محمدا عبده ورسوله أما بعد ,فان الله عز وجل يقول في كتابه الكريم (اليوم أكملت لكم دينكم وأتممت عليكم نعمتي ورضيت لكم الإسلام دينا (وفي الصحيح من حديث عائشة رضي الله عنها قالت قال رسول الله صلى الله عليه وسلم من احدث في أمرنا هدا ما ليس منه فهو رد . الجمعيات لم تكن على عهد رسول الله صلى الله عليه وسلم ولكن أتتنا من قبل أعداء الإسلام ثم قلدهم المسلمون في دلك وكثير من الجمعيات فيها مخالفات والذي ننصح به الأخوة أن يقيموا في بلدهم مركزا علميا يقوم به العلماء الأفاضل سواء أكانوا من أهل البلد أم من غيره هذا والذي ينبغي فان الله عز وجل يقول في كتابه الكريم ( وإذا جاءهم أمر من الأمن الخوف أذاعوا به ولو ردوه إلى الرسول والى أولي الأمر منهم لعلمه الذين يستنبطونه منهم ) ويقول سبحانه وتعالى في شأن أصحاب قارون عند أن خرج في زينته وفتن به الناس قال الذين أوتوا العلم ويلكم تواب الله خير لمن آمن وعمل صالحا ولا يلقاها إلا الصابرون) هذا المركز يستفيد منه أهل البلد وغيرهم والنبي صلى الله عليه وسلم يقول (( من سن في الإسلام سنة حسنة كان له أجرها وأجر من عمل بها إلى يوم القيامة ومن سن سنة سيئة كان عليه وزرها ووزر من عمل بها إلى يوم القيامة)) . ويقول ربنا عز وجل في كتابه الكريم (يرفع الله الذين آمنوا منكم والذين أتوا العلم درجات وفي صحيح مسلم عن عمر رضي الله قال رسول الله صلى الله عليه وسلم إن الله يرفع بهذا الكتاب أقواما ويضع به آخرين (المركز هو الذي سيقضي بإذن الله تعالى على الحزبي وعلى الاشتراكي وعلى الصوفي ويقضي على أهل الشر كلهم
وبحمد الله قد انتفع المسلمون بهذه المراكز من فضل الله فلئن تتعلم أنت خير لك وللإسلام والمسلمين من أن تكيل للناس بالزنبيل ذهبا ,تكون مرجعا إن شاء الله في بلدك وربما تكون مجددا لهذا الدين,فان النبي صلى الله عليه وسلم يقول [يبعث لهذه الأمة على رأس كل مائة سنة من يجدد لها أمر دينها. ] فالحمد لله قد انتفع بهده المراكز ,ماذا نريد بمسجد وليس له إمام يحفظ كتاب الله وليس له إمام مبرز في سنة رسول الله صلى الله عليه وسلم ,واللغة العربية نريد أن تكون المساجد باذن الله انفع للإسلام والمسلمين من الكليات والجامعات ,نحن لانحرم على الناس شيء أحله الله لهم ولكن يخشى أن تحصل فيه مكيدة كيف ذاك تتعبون وتجمعون الناس ثم بعد ذلكم يثب عليها الإخوان المسلمون أو يثب عليها الصوفية أو يثب عليها طرف آخر لاسيما والذين قائمون على هذه الجمعية ليسو بعلماء,فاعلوا الخير ينبغي أن يوجهوا إلى ما ينفع الإسلام المسلمين ,النبي صلى الله عليه وسلم يقول (لئن يهدي الله بك رجلا واحدا خير لك من حمر النعم). تخرج الدعاة إلى الله على بصيرة (قل هده سبيلي أدعو إلى الله على بصيرة أنا ومن اتبعني)) داعي يقول نجمع الناس سلفيا و اخوانيا وغير دلك لا نريد أن نفرق الشباب يا هذا ,البركة من الله سبحانه وتعالى ألا تنظر إلى دعوة الإخوان المسلمين كم لها ,نحو ستين سنة فأين النتيجة. ويعجبني المثال الذي ذكره الشيخ الألباني رحمه الله يقول مثل دعوة الإخوان المسلمين كمثل التعليم العسكري سر مكانك وهو مكانه ,المسألة مسألة دنيا يكفي الإخوان المسلمون مايأخدونه من أمريكا ومن قطر ومن أرض الحرمين ونجد ومن الكويت ومن أرض شتى فالذي أرى أن يخرج الأخ صالح ويقيم مركزا في بلده والتجار يحيلون المساعدات إليه لطلبة العلم ولمصلحة المركز وللدعوة إلى الله هذا الذي ينبغي وان فضل شيء فلبناء المساجد. التعليم أقدم بإخواننا ,ولا نحتاج إلى رئيس فخري والرئيس هو أحسن واحد في وينبغي أن يقدم أهل العلم إذا كنا آمنين وواثقين بهم أن لا يخونوا في الأموال ينبغي أن يقدموا على غيرهم وانني أحمد الله سبحانه وتعالى ,ففي المجتمع الشيخ صالح اليافعي رجل أمين وهكذا الشيخ عبد القوي حفظه الله تعالى رجل أمين من حيث الأمانة وصالح البكري مبرز في العلم فهذه نصيحتي لأبنائنا وإخواننا بني بكر وكذلك نصيحتي للأخوة فاعلي الخير ,من يرد الله به خيرا يفقهه في الدين والجمعيات هذه يا إخوان هي وسيلة وكذا الصندوق الطريق إلى الحزبية يأتي الجاهلون ويقولون لابد أن تكونوا مرنين وتقبلون من أتاكم لكن ما أفلحتم يأيها الحزبيون ما أفلحتم أصبحت مراكزكم التي بنيتموها مأوى للغنم بعد أن كان فيها طلبة علم يطلبون العلم عند أن كنتم سنيين ثم ملتم إلى الدنيا أصبحت مأوى للغنم والله المستعان ,ثم بعد ذلك الذي ننصح به الأخوة بني بكر وغيرهم أن يبتعدوا عن التعاون مع الأخوان المفلسين حتى لو قالوا لكم نبغي نغير هذا المنكر إن كنتم تستطيعون يا أهل السنة تغيرونه فعلتم وإن لم تستطيعوا فا لأخوان المسلمين سيورطونكم . انتهى
“Allah’a hamd, nebimiz Muhammed’e, âline, ashabına ve onlara dost olanlara salat olsun. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasulüdür.
Bundan sonra:
Muhakkak ki Allah Azze ve Celle Kerim kitabında şöyle buyurmaktadır: “Bugün dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslam’ı seçtim.” (Maide 3)
Sahih’te Aişe radiyallahu anha’dan gelen rivayette Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Her kim emrimizde, ondan olmayan bir yenilik çıkarırsa reddolunur.”
Dernekler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında yoktu. Lakin bize İslam düşmanları tarafından getirilmiş, müslümanlar da bu konuda onları taklit etmişlerdir. Derneklerin çoğunda dine aykırılıklar vardır. Kardeşlere ülkelerinde, ister kendi memleketlerinden olsun, ister başka memleketlerden olsun, fazilet sahibi âlimler tarafından ikame edilen ilim merkezleri kurmalarını öğütleriz. Gereken budur. Zira Allah Azze ve Celle Kerim kitabında şöyle buyurur:
Onlara güven yahut korku verici bir haber geldiği zaman, onu hemen yaymışlardır. Hâlbuki o haberi rasule ve mü'minlerden olan yetki sahiplerine götürselerdi, onlardan hüküm çıkaranlar, onu bilirlerdi. Allah'ın, sizin üzerinizdeki fazlu inayeti ve merhameti olmasaydı, çok azınız müstesna, şeytana uyardınız” (Nisa 83)
Allah Teâlâ zinetler içinde çıkarak insanları fitnelere düşüren Karun’un ashabı hakkında şöyle buyurmuştur: “Kendilerine ilim verilen kimseler ise, şöyle demişlerdi: "Size yazıklar olsun! İman eden ve sâlih amel işleyen kimseler için Allah'ın sevabı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler erişebilir.” (Kasas 80)
Bu ilim merkezinden ülke halkı ve başkaları istifade ederler. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Kim İslam’da güzel bir sünnet başlatırsa kıyamet gününe kadar onunla amel edenlerin ecirlerinden bu kimseye de vardır. Kim de kötü bir sünnet başlatırsa kıyamet gününe kadar onunla amel edenlerin veballerinden bu kimseye de vardır.”
Rabbimiz Azze ve Celle Kerim Kitab’ında şöyle buyurmuştur: “Allah, iman edenlerinizden kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir.” Sahihu Muslim’de Ömer radiyallahu anh’den gelen rivayette Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
Muhakkak ki Allah bu kitap (Kur’an) ile bazı kimseleri yükseltir, bazılarını da alçaltır.” İlim merkezi ise Allah Teâlâ’nın izni ile hizipçiye, komuniste, sufiye ve bütün şer ehline hükmedecektir. Hamd Allah’adır. Nitekim müslümanlar, Allah’ın lütfuyla bu ilim merkezlerinden faydalanmışlardır. Elbette senin ilim öğreniminde bulunman, kendin için de, İslam ve müslümanlar için de, sepet dolusu altın ile insanlara dayanmandan daha hayırlıdır. Allah’ın izniyle ülkende bir başvuru merci’i olur. Bazen bu din için bir müceddid çıkar. Zira Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
Allah, bu ümmette her yüz senenin başında din meselelerini yenileyen kimseler gönderir.” Allah’a hamd olsun, bu ilim merkezleri faydalı olmuştur.
Peki biz Allah’ın kitabını ezberlemeyen, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti ve arap dili konularında öne çıkmış bir imamı olmayan mescidden ne isteriz?
Mescidlerin Allah’ın izniyle islama ve müslümanlara faydalı olan külliyeler ve fakülteler olmasını isteriz. Biz, insanlara Allah’ın helal kıldığı bir şeyi haram sayamayız. Lakin insanların tuzağa düşürülmelerinden korkmaktayız. İnsanlar tabi olup toplandıklarında, sonra bu dernekler üzerinde İhvanu’l-Muslimun veya Sufiler ya da başka fırkalar söz sahibi olduğunda durum nasıl olacak? Özellikle bu dernekleri kuranlar âlimler olmadıkları zaman!  Hayr işleyenlerin islama ve müslümanlara faydalı olacak şeylere yönelmeleri gerekir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Senin vesilenle Allah’ın bir kimseyi hidayet etmesi, senin için kızıl develerin olmasından hayırlıdır.” Allah’a davet edenler, basiret üzere davete çıkarlar: “De ki: Bu benim yolumdur. Ben ve bana tabi olanlar, Allah’a basiret üzere davet ederiz.”
Davetçi diyor ki: “Selefî olsun, ihvancı olsun, ya da başkaları olsun fark etmez, biz insanlarla bir araya geliriz, biz gençleri ayırmak istemiyoruz” Be adam! Bereket Allah subhanehu ve Teâlâ’dandır. İhvanu’l-Muslimun’un davetine bakmaz mısın, ne kadar çoklar, fakat altmış senedir sonuç nedir?
Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın verdiği şu misal hoşuma gider: “İhvanu’l-Muslimin’in davetinin misali, askerî eğitimin misali gibidir. Sen mekânını gizlersin, o da kendi mekânındadır.”
Mesele dünya meselesidir. İhvanu’l-Muslimun’un Amerika’dan, Katar’dan, Harameyn diyarından, Necid’den, Kuveyt’ten ve çeşitli yerlerden alıp topladıkları yeter! Görüşüm şu ki; salih bir kardeş çıksa ve ülkesinde ilim merkezi kursa, tüccarlar ilim talebeleri ve Allah’a davet merkezinin maslahatları için buraya yardımlarda bulunsalar gereken budur. Şayet bir şeyler artırabilirlerse mescidler bina edilmelidir. Ey kardeşlerim! İlim öğrenimi önceliklidir! Bizim fahrî başkana ihtiyacımız yoktur. Bir başkanın bulunması güzel bulunulursa, ilim ehlinden kendisine mallar konusunda güvendiğimiz birinin olması gerekir. Onların başkalarının önüne geçirilmesi gerekir. Ben Allah Teâlâ’ya hamd ediyorum ki toplumda Şeyh Salih el-Yafiî[1] güvenilir bir kimsedir. İşte şeyh Abdulkavî hafazahullah güvenilir bir kimsedir. Salih el-Bekrî ilimde öne geçmiştir.
Oğullarıma ve kardeşlerime Bekr oğullarını tavsiye ederim. Yine kardeşlere hayır yapmalarını tavsiye ederim. Allah, kimin hayrını dilerse onu dinde fakih kılar. Ey kardeşlerim! Bu dernekler ve yardımlaşma sandıkları hizipçiliğe götüren bir vesiledir. Cahiller gelirler ve derler ki: “Yankı getirmeniz gerekir, size geleni kabul edin!” Lakin başaramayacaksınız ey hizipçiler! Ganimet toplamak, sonra da ilim talebelerinin ilim öğrenmeleri için bina ettiğiniz merkezlerinizin varacağı yere varmıştır, sizler sünnet ehli idiniz, sonra dünyaya meylettiniz ve merkezleriniz ganimet merkezleri oldu. Allah yardımcımız olsun.
Bundan sonra Bekr oğullarından ve başkalarından olan kardeşlere öğüdüm şudur: İhvanu’l-Muflisin ile yardımlaşmaktan uzak durun! Ta ki size: “Şu münkeri değiştirmek istiyoruz” derlerse ey sünnet ehli! Eğer gücünüz yetiyorsa bunu yapın ve münkeri değiştirin. Eğer gücünüz yetmezse, şunu bilin ki İhvanu’l-Muslimin sizi vartaya düşürürler.!”  


[1] Şeyh Salih el-Bekrî el-Yafii: Şeyh Mukbil rahimehullah’ın şu an hayatta olan öğrencilerinden olup, derneklerin bid’at oluşuna dair geniş kapsamlı bir çalışması vardır. Bu risalesinin özetini çıkarıp tercüme etmiş ve www.darussunne.com sayfasında yayınlamıştım.

8 Temmuz 2016 Cuma

Selefin, Bid'at, Cedel, Kelam ve Re'y Ehlinden Sakındırmaları


Ebu Abdirrahman b. Ebi’z-Zinad rahimehullah (vefatı 174 hicrî) şöyle demiştir:
" أدركنا أهل الفضل والفقه من خيار أوليّة الناس يعيبون أهل الجدل والتنقيـب والأخذ بالرأي أشد العيب، وينهوننا عن لقائهم، ومجالستهم، وحذرونا مقاربتهم أشد التحذير، ويخبرونا أنهم على ضـلال، وتحريـف لكتاب الله وسنـن رسوله – صلى الله عليه و سلم -، وما توفي رسول الله – صلى الله عليه و سلم - حتى كره المسائل، والتنقيب عن الأمور، وزجر عن ذلك، وحذره المسلمين في غير موضع حتى كان من قول النبي – صلى الله عليه و سلم - في كراهيـة ذلك أن قال: " ذروني ما تركتكم، فإنما هلك الذين من قبلكم بسؤالهم، واختلافهم على أنبيائهم فإذا نهيتكم عن شيء فاجتنبوه، وإذا أمرتكم بشيء فأتوا منه ما استطعتم
“Kendilerine yetiştiğimiz, insanların en hayırlılarından olan fazilet ve fıkıh ehli, cedel ehlini, ince eleyip sık dokuyanları ve kişisel görüşlere tutunanları şiddetle ayıplıyorlar, bizi onlarla buluşmaktan ve beraber oturmaktan yasaklıyorlar, onlara yakın olmaktan en şiddetli bir şekilde sakındırıyorlardı. Bize onların sapıklık ehli olduğunu, Allah’ın kitabını ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini tahrif ettiklerini haber veriyorlardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem çok soru sormayı ve meselelerin detayını araştırmayı mekruh kılmadıkça ve bundan sakındırmadıkça vefat etmemiştir. Birçok yerde müslümanları bundan sakındırmış ve bunun çirkinliği belirterek şöyle buyurmuştur: “Sizi bıraktığım sürece siz de beni bırakınız. Zira sizden öncekiler çokça soru sormaları ve nebilerine muhalefet etmeleri sebebiyle helak oldular. Sizi bir şeyden yasakladığımda ondan derhal kaçının. Size bir şey emrettiğimde ise onu gücünüz yettiği kadarıyla yerine getirin.” (İbn Batta el-İbane 187)
Abdurrahman b. Amr el-Evzâî rahimehullah (vefatı 157 hicrî) şöyle demiştir:
اتقوا الله معشر المسلمين، واقبلوا نصح الناصحين، وعظة الواعظين، واعلموا أن هذا العلم دين فانظروا ما تصنعون وعمن تأخذون وبمن تقتدون ومن على دينكم تأمنون؛ فإن أهل البدع كلهم مبطلون أفّاكون آثمون لا يرعوون ولا ينظرون ولا يتقون ولا مع ذلك يؤمنون على تحريف ما تسمعون ويقولون مالا يعلمون في سرد ما ينكرون وتسديد ما يفترون، والله محيـط بما يعملون فكونوا لهم حذرين متهمين رافضين مجانبين، فإن علماءكم الأولين ومن صلح من المتأخرين كذلك كانوا يفعلون ويأمرون، واحذروا أن تكونوا على الله مظاهرين، ولدينه هادمين، ولعراه ناقضين موهنين بتوقير لهم أو تعظيم أشد من أن تأخذوا عنهم الدين وتكونوا بهم مقتدين ولهم مصدّقين موادعين مؤالفين، معينين لهم بما يصنعون على استهواء من يستهون، وتأليف من يتألفون من ضعفاء المسلمين لرأيهم الذي يرون، ودينهم الذي يدينون، وكفى بذلك مشاركة لهم فيما يعملون
“Allah’tan sakının ve nasihat edenlerin nasihatine, öğüt verenlerin öğüdüne yönelin ey müslümanlar topluluğu! Şunu iyi bilin ki, bu ilim bir dindir. Ne yaptığınıza dikkat edin! Bu dini kimden aldığınıza, dininiz hususunda kimlere güvenerek uyduğunuza bakın! Zira bid’at ehlinin tamamı bâtıl ehlidir, yalancı, iftiracı, günahkâr kimselerdir. Sakınıp gözetmez, haklara riayet etmezler. Onlardan işittiğiniz şeylerde tahrif yapmalarından güvende olunamaz. Neyi inkar ettiklerini bilmeden konuşurlar ve iftiralarını düzgün gösterirler. Muhakkak ki Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır. Onlara karşı daima sakınma üzere olun, onları daima itham edin ve onlardan ayrılarak uzak durun. Zira önceki alimleriniz ve sonraki alimlerden salih olanlar aynı şekilde bunu uyguluyor ve bunu emrediyorlardı. Onlara saygı göstererek Allah’a karşı kafa tutan, O’nun dinini yıkan, bu dinin sağlam kulplarını eksilten gevşek kimselerden olmaktan, daha da kötüsü; onlardan din öğrenip, onları tasdik ederek uyan, onlara sevgi besleyen, hevalarına uymada onlara yardım eden kimseler olmaktan sakının! Onlara sevgi gösterenler sebebiyle zayıf müslümanlar onların görüşlerine saparlar, onların dinlerine uyarlar. Bu da yaptıkları amellerde onlara ortak olmak bakımından yeter!” (el-İbane 184)

Bid'at Ehline Güzel Zanda Bulunan, Onlara Katılır

Bismillah.
Allah'a hamd olsun, her yıl olduğu gibi, bu yıl da ramazan ayının bereketiyle nifak yuvalarından bid'at ve heva pisliği yuvarlayan haşerattan bir kısmı daha def' olarak sahih İslâm davetinin mensuplarının gönülleri rahata kavuşmuştur. Şer odaklarıyla irtibat içinde olup, samimi kimselerin arasına sızarak hizipçilik, fırkalaşma ve hevâ peşinde olanlar, pislik böcekleri gibi çalışmaktadırlar. Yuvarladıkları pislikleri gizlice getirseler de, bundan meydana gelen kokuların fark edilmediğini sanıyorlar.
 
Hadis ehli, mestanların, şeytanların, uyuzların ve bid'at ehlinin diğer vokalistlerinin ezalarına, gözlerini yumarak, burunlarını tıkayarak sabretmeye devam etmektedirler.
 
Hakka tabi olanlar, bâtılı bilerek ve ondan nefret edip uzaklaşarak hakka tabi olmuşlardır. Arada uyur gezer haldeyken, yanlışlıkla hakka tabi olmuş kimselerin bulunması ve bir süre sonra uyandırıldıklarında, uykuyu daha tatlı bularak uyarıcılardan uzaklaşmaları yadırganacak veya alışılmadık bir durum değildir.
 
İmam Ebu Davud rahimehullah dedi ki:
قلت لأبي عبد الله أحمد بن حنبل: أرى رجل من أهل السنة مع رجل من أهل البدعة أتركُ كلامه؟ قال:( لا، أو تعلمه أن الذي رأيته معه صاحب بدعة، فإن ترك كلامه وإلا: فألحِقه به؛ قال ابن مسعود: المرء بخُدنه).
“Ebu Abdillah Ahmed b. Hanbel’e: “Sünnet ehlinden bir adamı, bid’at ehlinden birisiyle beraber gördüğümde onunla konuşmayı terk edeyim mi?” diye sordum. Dedi ki: “Hayır, ona, kendisiyle beraber gördüğün kimsenin bid’at sahibi olduğunu bildir. Eğer onunla konuşmayı keserse, onunla konuşabilirsin. Eğer onunla konuşmayı kesmezse, bu kişi de o bid’atçi kimseye katılır. İbn Mes’ud radiyallahu anh: “Kişi sırdaşı ile beraberdir” buyurmuştur.” (Tabakatu’l-Hanabile 1/160)
İmam Berbeharî rahimehullah şöyle demiştir:
( وإذا رأيت الرجل يجلس مع أهل الأهواء فحذره وعرفه، فإن جلس معه بعد ما علم فاتقه؛ فإنه صاحب هوى)
“Bir kimsenin hevâ ehlinden biriyle beraber oturduğunu görürsen onu o kimseden sakındır ve durumunu bildir. Eğer öğrendikten sonra hala o kişiyle beraber oturuyorsa ondan da sakın. Zira o da bir hevâ sahibidir demektir.” (Berbehari, Şerhu’s-Sunne s.121)
İmam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir:
(ومن كان محسناً للظن بهم، وادعى أنه لم يعرف حالهم عُرِّف حالهم، فإن لم يباينهم ويُظهر لهم الإنكار وإلا: ألحِق بهم وجُعِل منهم)
“Bid’at ehline güzel zanda bulunan ve onların durumunu bilmediğini iddia eden kişiye onların durumu bildirilir. Eğer onlardan ayrılıp, onlara karşı çıktığını ortaya koymazsa, bu kimse de onlara katılır ve onlardan sayılır.” (Mecmuu’l-Fetava 2/133)
Mufaddal b. Muhelhel rahimehullah şöyle demiştir:
لو كان صاحب البدعة إذا جلست إليه يحدثك ببدعته حذرته وفررت منه، ولكنه يحدثك بأحاديث السنة في بُدوِّ مجلسه، ثم يدخل عليك بدعته، فلعلها تلزم قلبك فمتى تخرج من قلبك!!!)
“Şayet bid’at sahibi senin yanına oturduğunda bid’atinden bahsedecek olsaydı ondan sakınır ve kaçardın. Lakin o konuşmasının başlangıcında sana sünnetten bahseder, sonra bid’atini sokuşturur. Muhtemelen bu bid’at senin kalbine de yapışır kalır. Peki onu kalbinden nasıl çıkaracaksın?” (el-İbane 2/444)
Utbetu’l-Gulam rahimehullah şöyle demiştir:
من لم يكن معنا فهو علينا
“Kim bizim yanımızda değilse, o bizim karşımızdadır.” (el-İbane 2/437)
İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir:
( وصح عنه صلى الله عليه وسلم أنه هجر كعب بن مالك، وصاحبيه رضي الله عنهم لما تخلفوا عن غزوة تبوك وظهرت معصيتهم وخيف عليهم النفاق فهجرهم وأمر المسلمين بهجرهم حتى أمرهم بإعتزال أزواجهم بغير طلاق خمسين ليلة، إلى أن نزلت توبتهم من السماء. وكذلك أمر عمر رضي الله عنه المسلمين بهجر صبيغ بن عِسْل التميمي لما رآه من الذين يتبعون ما تشابه من الكتاب، إلى أن مضى عليه حول،وتبين صدقه في التوبة فأمر المسلمين بمراجعته. فبهذا أو نحوه رأى المسلمون أن يهجروا من ظهرت عليه علامات الزيغ من المظهرين للبدع الداعين إليها والمظهرين للكبائر، فأما من كان مستتراً بمعصيته أو مُسِراً لبدعة غير مكفرة فإن هذا لا يُهجر، وإنما يُهجر الداعي إلى البدعة، إذ الهجر نوع من العقوبة وإنما يعاقب من أظهر المعصية قولاً أو عملاً )
“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Ka’b b. Malik radiyallahu anh ve iki arkadaşından, Tebuk gazvesinden geri kaldıkları ve masiyetleri açığa çıktığı için, onlar hakkında nifaktan korkarak hecir uyguladığı ve müslümanlara da ona hecr uygulamalarını (alaka kesmelerini) emrettiği sahih olarak gelmiştir. Hatta bunların hanımlarına da, talak söz konusu olmaksızın elli gece boyunca kocalarından uzaklaşmaları emredilmiştir. Ta ki onların tevbelerine dair semadan vahiy ininceye kadar! Aynı şekilde Ömer radiyallahu anh müslümanlara, Sabig b. İsl et-Temimi’den alaka kesmelerini emretmiştir. Zira onun kitabın müteşabihlerine tabi olduğunu görmüştü. Bu bir sene kadar devam etti, sonra onun tevbesinde samimi olduğu anlaşılınca müslümanlara ona tekrar alaka kurmalarını emretti. Buna benzer durumlarda müslümanlar, kendilerinden ayak kayması alameti zuhur eden, bid’ati ortaya çıkaran, ona davet eden, büyük günahları açıktan işleyen kimselere karşı hecr uygulamaları (alaka kesmeleri) gerekir. Ama günahını gizlice işleyen veya küfre sokmayan bir bid’atini gizlice işleyen kimselere hecir uygulanması gerekmez. Hecir ancak bid’ate davet eden kimseye uygulanır. Zira hecir (alaka kesme) cezalandırma türündendir. Söz veya amel olarak herhangi bir masiyeti açıkça işleyen kimse cezalandırılır.” (İbn Teymiyye, el-Fetava 24/174-175)
Şeyh Salih el-Fevzan’a şöyle soruldu: “Bid’atçilerin kitaplarını okuyan ve ses kayıtlarını dinleyen kimse hakkında hak olan görüş nedir?” Şöyle cevap verdi:
( لا يجوز قراءة كتب المبتدعة ولا سماع أشرطتهم إلا لمن يريد أن يرد عليهم)
“Bid’atçilerin kitaplarını okumak ve kasetlerini dinlemek caiz değildir. Ancak onlara reddiye verecek olan (ilim ehlinin) bunları dinlemesi caizdir.” (el-Ecvibetu’l-Mufide An Es’ileti’l-Menahici’l-Cedide s.70)

5 Temmuz 2016 Salı

Şevval hilali görüldü

5 temmuz 2016 akşamı şevval hilali Avustralya, Almanya ve suudi arabistanda görülmüştür. 6 temmuz fıtr bayramıdır.

Suudi arabistanda Turki el-Umeri tarafundan görülen hilal

Endonezyada görülen hilal

4 Temmuz 2016 Pazartesi

Son Dönem Alimlerinin Seçimlere Katılmak Hakkında Sakındırmaları

Hükümetlerle ve İstihbaratçılarla çeşitli pazarlıklara girerek, Selefi daveti satıp karşılığında Demokrasi pisliğine daveti satıl alan ve kendilerini "Selefî" olarak lanse eden bazı sahtekarların gerek yüzlerinin anlaşılması ümidiyle: 
Allame el-Elbanî rahimehullah şöyle demiştir:
((المشاركة في الانتخابات هو ركون إلى الذين ظلموا ذلك بأن نظام البرلمانات ونظام الانتخابات يعتقد ـ حسب ما أعلم ـ كل مسلم عنده شيء من الثقافة الإسلامية الصحيحة أن نظام الانتخابات ونظام البرلمانات ليس نظاما إسلاميا))
“Seçimlere katılmak zalimlere meyletmektir. Zira Parlemento düzeni ve seçim düzeni, her müslümanın kendisinde bulunan sahih İslam kültürüyle bildiği kadarıyla İslam’ın düzeni değildir.”
Yine şöyle demiştir:
((ولكن شتَّان بين ذلك الحكم الذي كان يحكم بمذهب من مذاهب المسلمين الذي أقيم على رأي أحد المجتهدين الموثوق بعلمهم، وبين هذه البرلمانات القائمة على النظم الكافرة التي لا تؤمن بالله ورسوله بل هم أوّل من يشملهم مثل قوله تبارك وتعالى: ﴿قَاتِلُوا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْآَخِرِ وَلَايُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ﴾[التوبة:29]، فيا عجبا لمسلمين يريدون أن ينتموا إلى برلمان يحكمون بقانون هؤلاء الذين أُمرنا بقتالهم، فشتان إذا بين هذا النظام الذي يحكم البرلمان والمتبرلمين ـ إذا صح التعبير ـ وبين مجلس الشورى الإسلامي))
“İlimlerine güvenilen müçtehit alimlerden birinin görüşüne dayalı olan mezheplerden bir mezhep üzere hükmeden ile, Allah’a ve rasulüne iman etmeyen kafir düzen üzere kurulu parlemontalar birbirinden farklıdır hatta bu ikincisi, Allah Teâlâ’nın şu ayetinin kapsamına öncelikli olarak dahil olurlar: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe îman etmeyenlerle, Allah'ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayanlarla ve hak dîni dîn edinmeyenlerle, boyun eğip kendi elleriyle cizye vermedikçe savaşın.” (Tevbe 29) Parlementoya katılan ve kendileriyle savaşmamızın emrolunduğu kimselerin kanunlarıyla hükmeden parlementoya katılan şu müslümanlara hayret! Vekillerin parlementoda hükmettikleri nizam ve İslamî şura meclisi birbirinden çok farklı şeylerdir.”
Yine şöyle demiştir:
((أما البرلمان فيشترك فيه ما هبّ ودبّ من المسلمين، بل ومن المشركين بل ومن الملحدين، لأن البرلمان قائم على الانتخابات، والانتخابات يرشح فيها من شاء نفسه من الرجال بل وأخيرا من النساء أيضا من المسلمين من الكافرين من المسلمات من الكافرات، فشتان بين مجلس الشورى في الإسلام، وبين ما يسمى اليوم بالبرلمان))
“Müslümanların, hatta müşrikler ve mülhitlerin de katıldığı parlementoya gelince, parlemento seçimler/oylama üzerine kuruludur. Seçimlere ise erkek, kadın, müslüman, erkek ve kafir erkek, müslüman kadın ve kafir kadınlardan dileyen aday olur. İslam’daki şura meclisi ile bugünkü parlemento birbirinden çok farklıdır.”
Yine şöyle demiştir:
((أن هذه الانتخابات والبرلمانات ليست إسلامية وأنني لا أنصح مسلما أن يرشح نفسه لأن يكون نائبا في هذا البرلمان لأنه لا يستطيع أن يعمل شيئا أبدا للإسلام، بل سيجرفه التيار)) (
“Şüphesiz şu seçimler ve parlemento İslamî değildir. Ben müslüman bir kimseye kendisini bu parlemontaya vekil lik için aday yapmamasını öğütlerim. Zira asla İslam için herhangi bir şey yapmaya güç yetiremeyecektir. Bilakis akıntı onu çerçöp gibi atacaktır.”
El-Elbani, Silsiletu’l-Hedyi ve’n-Nur, seçimlere katılmak ve parlementonun hükmü, no:660 fetva no 1-5)
Yine el-Elbanî şöyle demiştir:
_: (ألفت النظر أن من الخطأ الاستدلال بشرائع من كانوا قبلنا، في الأمس القريب كنا نتكلم الانتخابات، وأنها ليست شرعية، وتورط بعض الجماعات الإسلامية في الدخول في البرلمانات القائمة على الحكم بغير ما أنزل الله، فأحد الجالسين طرح إشكال يشبه إشكالك، فيقول هذا يوسف عليه السلام قال: {قَالَ اجْعَلْنِي عَلَى خَزَائِنِ الأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ} (يوسف:55)، فإذاً هو كان حكاماً تحت سلطة حاكم وثني هو العزيز، فلماذا لا يجوز أن يدخل المسلمون البرلمانات هذه؟
أنا كان جوابي من ناحيتين أو أكثر:
الناحية الأولى: أن يوسف عليه السلام لم يدخل ولم يصل إلى ذاك المقام السامي بطريقة انتخابات غير مشروعة، وإنما الله عز وجل بحكمته البالغة ابتلاه بامرأة العزيز ووقع بينها وبينه ولا أقول بينه وبينها ما وقع، وكان من آثار ذلك أن ألقي في السجن، وكان من تفاصيل مكثه في السجن قصته مع الرجلين، أخيراً أحدهما قتل والآخر صار ساقياً للملك، وكما تعلمون رأى الملك تلك الرؤية، {وَقَالَ الْمَلِكُ إِنِّي أَرَى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلاتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَفْتُونِي في رُؤْيَايَ إِنْ كُنتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ، قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلامٍ وَمَا نَحْنُ بِتَأْوِيلِ الأَحْلامِ بِعَالِمِينَ، وَقَالَ الَّذِي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ أَنَا أُنَبِّئُكُمْ بِتَأْوِيلِهِ فَأَرْسِلُونِ، يُوسُفُ أَيُّهَا الصِّدِّيقُ أَفْتِنَا في سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ} (يوسف:43 - 46)، نقل فتوى هذه إلى الملك أعجبه وقال: {وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ أَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْسِي، قَالَ اجْعَلْنِي عَلَى خَزَائِنِ الأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ} (يوسف:55)، فيوسف عليه السلام ما سلك طريقاً ليصل إلى هدف وإلى مكان رفيع، ولا خطر في باله هذا الشيء، وإنما ربنا عز وجل قدر عليه هذه الحوادث المتعددة الأشكال حتى استطاع الملك بنفسه وجعله وزيراً على دولته فأخذ يحكم بشريعته بوحي ربه وليس بشريعة الكافر، هذا من جانب.
أما نحن اليوم فنطرق أبواباً شركية، أبواباً وثنية كفرية، حاشا ليوسف عليه السلام أن تخطر في باله أن يطرقها فضلاً عن أن يطرقها عملياً، الانتخابات كما تعلمون تتناسب مع النظم الكافرة التي ليس فيها مؤمن وكافر، الناس كلهم سواء عندهم، وليس فيهم رجل وامرأة، فللمرأة من الحق مثل ما للرجل إلى آخره، وعلى هذا فالانتخابات حينما تفتح أبوابها يدخل ويرشح نفسه فيها المؤمن والكافر، والرجل والمرأة، والصالح والطالح، وبالنتيجة ما ينتخب إلا شرار الخلق عادة، نحن هذا يناسبنا أن نسلك هذا الطريق الكافر، ونحتج على ذلك بمثل قصة يوسف عليه السلام وشتان ما بينها وبين واقع حياتنا الانتخابية اليوم . . .)
“Bizden önceki şeriatleri delil getirenlerin hatasını düşündüm. Yakın geçmişte seçmler hakkında ve bunun meşru olmadığı hakkında konuşuyorduk. Bazı İslamî cemaatler, Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmetme üzerine kurulu parlementolara girme hususunda vartaya düştü. Oturanlardan biri senin şüphene benzer bir şüphe attı ve o Yusuf aleyhi's-selâm’ın şu sözünü söyledi: “Yûsuf da demişti ki: "Beni, ülkenin hububat anbarının bakımına memur et. Zira ben çok iyi bir koruyucu ve bilgili bir idareciyim” (Yusuf 55) O, yöneticinin otoritesi altında bir yönetici iken müslümanların parlementoya girmesi neden caiz olmasın?”
Benim buna cevabım iki veya daha fazla açıdan oldu:
Birinci açı: Yusuf aleyhi's-selâm bu yüksek makama gayri meşru olan seçimlere girerek gelmedi. Ancak Allah Teâlâ’nın yüce hikmeti, onu Aziz’in karısıyla müptela etti, ikisinin arasında olan oldu. Bunun neticesinde Yusuf aleyhi's-selâm zindana atıldı. Zindanda iken iki kişinin kıssası meydana geldi. Onlardan birisi öldürülürken, diğeri kralın sakisi oldu. Bildiğiniz gibi kral bir rüya gördü. “Bir gün hükümdar şöyle demişti: "Rüyamda, yedi şişman ineği, yedi zayıf ineğin yediğini ve yedi yeşil başakla, diğer yedi kuru başak gördüm. Ey erkân! Eğer rüya tâbir ediyorsanız, benim bu rüyam hakkında da bana (onun hükmünü açıklayan) bir fetva verin." Onlar da şöyle demişlerdi: "Bir takım karışık rüyalar.. Biz böyle rüyaların tabirini bilen kimseler değiliz." (Hapisteki iki gençten) kurtulan ve uzun zaman geçtikten sonra (Yûsuf'u) hatırlayan kimse demişti ki: "Ben size bu rüyanın tabirini haber vereceğim. Beni hemen gönderin.” "Ey doğru sözlü Yûsuf! Yedi şişman ineği yiyen yedi zayıf inekle yedi yeşil başak ve diğer yedi kuru başak hakkında bize fetva ver. Ümid ederim ki (verdiğin bilgiyle) halka dönerim de, onlar da (senin kadr u kıymetini) anlarlar." (Yusuf 43-46) Bu tabiri krala nakledince hoşuna gitmiş ve şöyle demiştir:
“Yûsuf da demişti ki: "Beni, ülkenin hububat anbarının bakımına memur et. Zira ben çok iyi bir koruyucu ve bilgili bir idareciyim.” (Yusuf 55)
Yusuf aleyhi's-selâm hedefe veya yüksek makama ulaşan bir yol tutmamıştır. Bunun getireceği şeyi de düşünmemiştir. Ancak Rabbimiz Azze ve Celle ona bu çeşitli olayları takdir etmiş, ta ki kral bizzat devletinde onu vezir yapmıştır. O da kafirin dinine göre değil, rabbinin vahyettiği dine göre hükmetmiştir. Bu, işin bir yönüdür.
Biz ise bugün şirk kapılarının, putperest küfür kapılarının önündeyiz. Yusuf aleyhi's-selâm ise buna ulaşacak yolu uygulamak bir tarafa, düşünmemiştir bile. Bildiğiniz gibi seçimler kafir düzen ile uyum içindedir. Onlara göre mü’min, kafir ayrımı yoktur, insanların hepsi eşittir. Yine onlarda erkek kadın ayrımı yoktur. Kadın da erkekle aynı haklara sahiptir ve daha neler neler. Buna göre, bu seçimler, mümin ile kafirin, erkek ile kadının, salih ile facirin eşit görülme kapısını açar, bunun neticesinde de halkın en şerlileri seçilir. Biz bu kafirce yolu tutmak için Yusuf aleyhi's-selâm kıssası gibi, onun başına gelen ile günümüzdeki seçimlerin birbiriyle alakası olmadığı şeyleri nasıl delil getirebiliriz?”
“Mevsuatu’l-Elbani Fi’l-Akide 9/621-623)
Allame İbn Useymin rahimehullah şöyle demiştir:
:((الذين يدعون الديمقراطية في البلاد الغربية وغيرها لا يفعلون هذا وهم كاذبون حتى انتخاباتهم كلها مبنية على التزوير والكذب ولا يبالون أبدا إلا بأهوائهم فقط الدين الإسلامي متى اتفق أهل الحل والعقد على مبايعة الإمام فهو الإمام شاء الناس أم أبوا فالأمر كله لأهل الحل والعقد ولوجعل الأمر لعامة الناس حتى للصغار والكبار والعجائز والشيوخ وحتى من ليس له رأي ويحتاج أن يولى عليه ما بقى للناس إمام لأنهم لابد أن يختلفوا ))
“Batı ülkelerinde ve başka yerlerde demokrasiye çağıranlar bunu kendileri uygulamıyor, yalan söylüyorlar. Hatta seçimleri tezvir ve yalanlar üzerine kuruludur. Hevalarına uyandan başkasına asla aldırmazlar. Fakat İslam dini, ehli hal ve’l-akd (çözüm ve karar mercii)’nin imama biat hakkında ittifak etmesi ile yönetici tayin eder. İnsanlar ister kabul etsinler, ister kabul etmesinler yönetici odur. Bütün iş çözüm ve karar mercii üzerindedir. Büyük, küçük herkes, hatta görüş sahibi olmayanlar için genel yöneticiyi tayin onlara aittir. Diğer insanları yönetmesi için yöneticiye ihtiyaç vardır. Zira insanlar mutlaka ihtilaf ederler.” (Şerhu Riyazi’s-Salihin 1835)
Yine şöyle demiştir:
:((هؤلاء إذا ماتوا من غير بيعة فإنهم يموتون ميتة جاهلية ـ والعياذ بالله ـ؛ لأن عمل المسلمين منذ أزمنة متطاولة على أن من استولى على ناحية من النواحي، وصار له الكلمة العليا فيها، فهو إمام فيها، وقد نص على ذلك العلماء مثل صاحب سبل السلام وقال: إن هذا لا يمكن الآن تحقيقه، وهذا هو الواقع الآن، فالبلاد التي في ناحية واحدة تجدهم يجعلون انتخابات ويحصل صراع على السلطة ورشاوى وبيع للذمم إلى غير ذلك، فإذا كان أهل البلد الواحد لا يستطيعون أن يولوا عليهم واحداً إلا بمثل هذه الانتخابات المزيفة فكيف بالمسلمين عموماً؟!! هذا لا يمكن.))
“Biatsiz olarak ölenler cahiliyye ölümü üzere ölürler. Bundan Allah’a sığınırız. Zira müslümanların işi, çeşitli açılardan yönetim altında oldukları uzun zamanlardan beri, yöneticinin sözü üzere idi. Nitekim Sübülü’s-Selam sahibi gibi âlimler bunu belirmişler, (es-San’ani) şöyle demiştir: “Bunu şu an gerçekleştirmek mümkün değildir. Şu an olan budur. Bir bölgedeki ülkede seçimler yapıldığını ve yönetim için mücadele edildiğini, rüşvet ve biat bağının satıldığını ve daha başka şeyleri görürsünüz. Tek bir ülkede dahi bunlar olup, şu kokuşmuş seçimlerle, bir kimseyi başlarına geçirmeye güç yetiremediklerine göre, genel olarak müsşümanların hali nasıl olacak? Bu mümkün değildir.” (Şerhu’l-Mumti 8/10)
Allame Mukbil el-Vadiî rahimehullah Maktelu’ş-Şeyh Cemilurrahman kitabında şöyle demiştir:
:((أما مسألة التصويت فهي تعتبر طاغوتية فليبلغ الشاهد الغائب فإن الله عز وجل يقول في كتابه الكريم: {أفمن كان مؤمنًا كمن كان فاسقًا لا يستوون37}، ويقول: {أم حسب الّذين اجترحوا السّيّئات أن نجعلهم كالّذين ءامنوا وعملوا الصّالحات سواءً محياهم ومماتهم ساء ما يحكمون38}، ويقول مبينًا أن الفاسق لا يستوي مع المؤمن: {أم نجعل الّذين ءامنوا وعملوا الصّالحات كالمفسدين في الأرض أم نجعل المتّقين كالفجّار39}. والتصويت يجعل صوت العالم الفاضل وصوت الخمار واحدًا، بل أقبح من هذا المرأة صوتها وصوت الرجل واحد، ورب العزة يقول حاكيًا عن امرأة عمران: {وليس الذّكر كالأنثى40}. والرسول صلى الله عليه وعلى آله وسلم يقول: ((لا يفلح قوم أسندوا أمرهم إلى امرأة))
“Oy kullanma meselesine gelince, bu bir tagutluk sayılır. Hazır bulunan, burda olmayana bunu bildirsin. Zira Allah Azze ve Celle Kerim kitabında şöyle buyurur: “Mümin kimse, fasık kimse gibi olur mu? Bunlar eşit değildirler.” (Secde 18)
“Yoksa kötülükleri işleyenler, hayatlarında ve ölümlerinde, kendilerini, iman eden ve sâlih amel işleyen kimselerle bir tutacağımızı mı zannediyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar.” (Casiye 21)
Fasığın mümin ile eşit olamayacağını açıklayarak şöyle buyuruyor: “Yoksa, îman edenleri ve sâlih amel işleyenleri, yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahutta Allah'tan korkanları, kötülük işleyenler gibi mi tutacağız?” (Sad 28)
Oylama, fazilet sahibi alim ile komunistin oyunu bir tutmaktır. Hatta bundan da çirkini, kadın ile erkeğin oyunu bir tutmaktır. Rabbu’l-İzzet ise İmran’ın karısı hakkında şöyle buyuruyor:
“Erkek, dişi gibi değildir.” (Ali İmran 36) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: “Yönetimlerini bir kadına veren toplum iflah olmaz.”
Yine şöyle demiştir:
(أنصحك ألا تدخل في الانتخابات لأنّها طاغوتية).
“Sana seçimlere katılmamanı öğütlerim. Zira bu tagutluktur.”
Yine şöyle demiştir:
(الذي يظن أنه سيصل بالانتخابات فهو مغفل! مغفل! مغفل!، الذي يصل إلى الانتخابات هو الذي يكون عنده ملايين الدولارات الأمريكية، وفي الليل يذهب إلى مشايخ القبائل وإلى الضباط وإلى كذا وكذا، فهذا هو الذي سيفوز في الانتخابات، وعلى فرض أنه فاز في الانتخابات الصالح، فالحكومة ستوجه له المدافع والرشاشات، فهم ليسوا مستعدين أن يعطوها بالانتخابات، فنحن نعلّم إن شاء الله في حدود ما نستطيع، والوصول إلى السلطة تكون بتقوى الله والعلم والعمل والدعوة إلى الله وإعداد العدة في حدود ما يستطاع والله المستعان)
“Seçimlerle bir şeye ulaşacağını zanneden gafildir! Vay gafil vay! Seçimlerle bir şeye ulaşan; yanında milyonlarca Amerikan dolayı olan kimsedir! Bir gecede kabile liderlerine ve şu şu bölgelere gider, o seçimleri kazanır. Farz edelim ki seçimleri salih bir kimse kazandı, hükümet ona karşı kurşunlarla savunmaya geçer. Onlar yönetimi seçimler yoluyla salih bir kimeye vermeye hazır değildir. Biz ise inşaallah gücümüzün sınırlarını biliriz. Yönetime ulaşmak Allah’tan sakınma, ilim, amel, Allah’a davet ve gücümüzün yettiği sınırlarda hazırlıklarla olur. Allah yardımcımız olsun.” (Maktelu’ş-Şeyh Cemilurrahman kitabından)
Allame Abdulmuhsin el-Abbad şöyle demiştir:
:((الوصول إلى السلطة في الديمقراطية المزعومة ينبني عل التحزب فيترشح من كل حزب واحد منهم ثم يكون التصويت من كل من أراد من الشعب لمن شاء من المترشحين وعند تمييز الأصوات يقدم من كثرت أصوات منتخبيه وهذه الطريقة التي استوردها بعض المسلمين من أعدائهم مخالفة للإسلام من وجوه،بناؤها على التحزب...التشريع فيها لفئة معينة...الوصول إلى السلطة فيها بكثرة الناخبين كيف كانوا...الحرص الشديد فيها على السلطة...بناؤها على الحرية المطلقة في الرأي ولو كانت إلحادا وانحلالا...المساواة المطلقة فيها بين الرجال والنساء...تحررالمرأة فيها من أسباب الفضيلة وانغماسها في الرذيلة...))
“Demokraside yönetime ulaşma iddiası partileşme üzerine kuruludur. Her fırka oylamaya katılır. Sonra halktan dileyen herkes, dilediği adaylar için oy kullanır. Bu yol, bazı müslümanların, İslama çeşitli açılardan muhalif olan düşmanlarından aldıkları bir yoldur. Hizipleşme üzerine kuruludur… Belli bir grup kanun koyar… Bu yönetime ulaşmak ne şekilde olursa olsun oy kullananların çokluğu iledir… Yönetime gelmek için şiddetli bir hırs vardır… Kuruluşu; ilhad ve çözülme gerektirse bile mutlak düşünce özgürlüğü üzerinedir… erkek ile kadının mutlak eşitliği üzerinedir… Bunda kadın, fazilet sebeplerinden uzaklaşıp rezilliğe batma özgürlüğüne sahip olur!” (el-Adl Fi’ş-Şeriati’l-İslamiyye ve Leyse Fi’d-Demuktatiyyeti’l-Mez’ume kitabı)
Şeyh Rebi el-Medhali şöyle demiştir:
((والوصول إلى الحكم والمجالس النيابية عن طريق الديمقراطية وما ينشأ عنها من الإيمان والعمل بالانتخابات القائمة على التعددية الحزبية التي حرمها الله ، والدعوة إلى مشاركة المرأة في الترشيح والانتخابات والبرلمانات . وكل هذه الأعمال مخالفة لما جاء به الإسلام من الهدى والنور والعدل والإحسان وإلزام الأمة بأن تكون أمة واحدة تجمعهم الأخوة والمحبة في الله وتجمعهم العقيدة الواحدة .والديمقراطية وما تفرَّع عنها تمزق الأمة وتغرس في نفوس الأحزاب والأفراد العداوة والبغضاء إلى جانب تبذير الأموال الطائلة لكسب الأصوات في حلبة الصراعات والإعلانات المزيفة القائمة على الكذب وفساد الأخلاق وتخريب الذمم .
ولهذا يسعى اليهود والنصارى وعلى رأسهم أمريكا لفرض هذه الديمقراطية وما يتبعها وحقوق المرأة المزعومة على الأمة الإسلامية)).
“Yönetime ve millet meclisine Demokrasi yoluyla ulaşmak imandan kaynaklanan bir şey değildir. Allah’ın haram kıldığı çok partili hizipçilik üzerine kurulu seçimlere katılmak ile olmaktadır. Kadının aday olup seçimlere ve parlementoya katılmasına davet edilmektedir! Bütün bunlar İslam ile gelen hidayet, nur, adalet ve ihsana aykırı şeylerdir. İslam, ümmetin tek ümmet olmasını, onları Allah için sevgi ve kardeşliğin bir araya getirmesini zorunlu kılar. Onlar tek akidede bir araya gelirler. Demokrasi ise ümmeti parçalar, nefislerde grupların ve fertlerin düşmanlık ve kin tutma fidanlarını diker. Kazançları yalan, ahlak bozukluğu ve kınanmış hizipleşme üzerine kurulu olan kokuşmuş çekişme ve parti sloganları yolunda harcamaya iter. Bu yüzden başlarında Amerika’nın geldiği Yahudi ve Hristiyanlar iddia ettikleri; Demokrasi ve sözde kadın hakları gibi kuralları uygulatmak için İslam ümmetine karşı çalışmaktadırlar.” (Bkz.: Zikra Li’l-Muslimine Umumen ve Liulemaihim ve Hukkamihim Hususen” adlı makale.)
Şeyh Salih el-Fevzan şöyle demiştir:
:((وأما الانتخابات المعروفة اليوم عند الدول فليست من نظام الإسلام وتدخلها الفوضى والرغبات الشخصية وتدخلها المحاباة والأطماع ويحصل فيها فتن وسفك دماء ولا يتم بهاالمقصود، بل تصبح مجالا للمزايدات والبيع والشراء والدعايات الكاذبة(
“Bugün devletlerde bilinen seçimler, İslam nizamından değildir. Bu yol ile kaos, şahsi ihtiraslar, korkutma, terör, tamah gibi şeyler girmekte, neticesinde kanların dökülmesine sebep olan fitneler meydana gelmekte ve maksatlar ele geçmemektedir. Bilakis açık artırma, alım satım ve yalan iddialara meydan oluşmaktadır.” (Hukmu’l-İntihabat ve’l-Muzaherat, el-Ceziretu’s-Suudiyye dergisinde yayınlanan bir makalesinden)

26 Haziran 2016 Pazar

Kur'ân'a, İlme ve Edebe Değer Vermeyenlerin Anlayış Sahibi Olma İddiası


Bazı kimseler hadis ehlinin mescidlerinde Kur’ân derslerine katılıp Kur’ân öğrenmiyorlar. Öğrenme imkânları olmasına rağmen Kur’an öğrenimi terk ettikleri için bu kimselerin namazlarının dahi sahih olmamasından endişe edilir mi, yoksa Kur’ân’ı zorlanarak okuyan kimsenin iki kat ecir alması hakkındaki hadisin kapsamında mıdırlar?

Bu kimselerin aynı zamanda tehlikeli konularda cesurca konuştuklarını, fetvalar verdiklerini görüyoruz. Hatta “Kur’ân dersine gelmek farz mı?”, “Kur’ân okuyamayan anlayış sahibi olamaz mı?” şeklinde kibir yüklü tuhaf sözler işitiyoruz.

Aynı kişiler arapça bilmedikleri halde vahiy naslarına kendilerinin bağımsız bir şekilde muhatap olabileceklerini, anlayabileceklerini, hatta içtihat edebileceklerini iddia ediyorlar. İlim ehlinin delillerine tabi olmayı taklit olarak lanse edip, kendilerinin çelişkilerle dolu yorumlarının taklit edilmemesinden rahatsız oluyorlar.

İlim ehliyle beraber yol tutmak yerine, ilim ehlini tutarsız görüşleriyle sürekli eleştirip, ayrılık çıkarma yolulunu tercih ediyor, ilimden nasipleri olmadığı halde kendilerinin yalnız da kalsalar Kur’ân ve sünnet üzere olan cemaat olduklarını iddia ediyorlar.

İlim ehline karşı delil getirdikleri iddiasıyla itiraz ediyorlar, delil zannettikleri şeylerin başka bir delil ile ya takyid edilmiş, ya tahsise uğramış yahut sahih olmayan tarikle gelmiş olduğu veya bu kişiler tarafından usule aykırı bir şekilde yanlış bir yerde suistimal edildiği ortaya konduğunda: “İlim ehli nasihat kabul etmiyor, delile yanaşmıyor” şeklinde sözler ederek yine nefsini haklı çıkarıyor.

Bu anlatılanlar zamanın ne kadar değişip, cahilliğin yaygınlaştığını, ilme; cehalet, cehalete de ilim denmeye başlandığını göstermektedir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “İlim ancak teallum (hocadan öğrenmek) iledir” buyurmuştur. Bazen kişinin hocası kitaplar olur. Fakat hocası kitaplar olan kimsenin nefis terbiyesi eksik kalır, bu yüzden bu kimselerin çoğu kibir sahibi olurlar.

Bu kibir, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi: “Hakkı kabul etmemek ve (hakkı söyleyen) insanları küçümsemektir.” Durumu anlatılan kişiler neyin hak, neyin batıl olduğu hususunda da tam bir körlük içindedirler. Bu yüzden hakkı reddetmeyi çok basit bir şekilde ortaya koyabilmektedirler.

Kur’an öğrenim halkalarında tevazuyla diz çöküp Kur’ân bile öğrenemezler, kibirleri engel olur. Çünkü sağda solda ilimsizce fetva vermeye alışmıştır, ahkâmlar kesmekte, cedellere girmektedir. Kur’ân okumayı bile bilmediğinin ortaya çıkması ağır gelir. Böyle bir kimse bunu gurur meselesi yapar, Kur’an öğrenmek için ya bilgisayar programından ya özel olarak tek kişiden ders almak ister, samimi olunmadığı için bunda da Allah başarılı kılmaz.  

Nefsi bu durumda olan kimseler şunu düşünmelidirler: Hiç kimse annesinden âlim olarak doğmaz. Bu sebeple işlerin başlangıçlarını elden kaçırmış olmak, ilim talebinin başına tekrar dönmekten alıkoymamalıdır. Nefisler Allah için zelil edilmedikçe, Allah başarı vermez. Kur’an’ı öğrenen ve öğreten sahabelerin, tabiinin siyretlerine ve bu konuya herşeyden öncelikli olarak önem vermelerini okumak, düşünmek, nefis muhasebesi yapmak gerekir.

Zira “Bir kimse Allah katındaki konumunu öğrenmek istiyorsa, Kur’âna verdiği değere baksın” buyrulmuştur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: şöyle buyurmuştur:

Allah, kimin hayrını dilerse onu dinde fakih (kavrayışlı) kılar.” Bu hadislerden anlaşılmaktadır ki, Kur’ân’ı öğrenme imkânı olduğu halde öğrenmeyen bir kimse dinde fakih (anlayışlı) kılınmaz. Zira insanlar’ın Allah katındaki konumu Kur’ân öğrenimine, okumaya, anlamaya verdikleri değere göredir.

Kur’an öğrenme imkânı olduğu halde terk etmek, farz olan ilmin terkidir. Bu sebeple Fatiha’yı dahi hatalarla okuyan kimse, bunu düzeltmek için gereken gayreti göstermediğinde namazı sahih olmaz.

Kur’ân’ı zorlanarak okuyan kimsenin iki kat ecir alması hakkındaki hadise gelince, bu kimse Kur’an öğrenmek için ilim yolunda olan, fakat dili dönmeyen, beceremeyen kimse hakkındadır. Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Fatiha’yı okumayı beceremeyen kimseye, öğreninceye kadar okuması için bir zikir öğretmiştir. Kur’anı öğrenmeyi terk edip yanlış okumak başka bir şey, öğrenme yolunda çaba sarf edip elinden geleni yapmak başka bir şeydir. Allah’ın kitabına değer vermeyenlerin anlayışı işte bu kadar olur, ve bu ikisini aynı şey zannederler.

Müslümanların selefinin ve halefinin yolunda ilim sahibi olmayanların ilim sahiplerini eleştirip hatalı bulması diye bir usul yoktur. Bilakis ilim sahiplerinin hatasını yine ilim sahipleri tespit eder. Bunun manası, ilim ehlinin, ilim ehli olmayanların söylediklerine hiçbir şekilde itibar etmeyeceği değildir. Bilakis maksat, ilim ehli olmayan kimselerin hiçbir şekilde ilim konusunda söz sahibi olmadıklarını ifade etmektir. Avam veya ilim talebelerinden biri, ilim ehline anlayamadığı bir hususu sorar, ilim ehlinin cevabından da tatmin olmayabilir. Fakat burada söz hakkı ilim ehlinindir, ona itibar edilir. Cahillerin itirazlarına değil.

İlim ehli olan kimse hata edebilir ve ilim ehli olmayan birisinin uyarısıyla da bu hatasını fark edip dönüş yapabilir. Bu mümkündür, çokça da vaki olmuştur. Fakat lim ehli olmadığı halde ilim ehline itiraz edip de: “Getirdiğim delilleri kabul etmedi” diyen kimseye itibar edilmez ve bu ilmin edebinden de değildir. Bilakis had bilmezliktir.

Zira ilmin mertebeleri vardır. Bir kısmı her müslümana farz olan ilimdir ki, bu konuda taklid caiz değildir. Çünkü taklid ilim değildir. Bu; kulun ferdî kulluğu ile ilgili meselelerdir. Namaz, abdest, hac, nikâh, zekat, vs. gibi ferdî kulluğu ile ilgili konularda avam, ilim ehlinden delilleri öğrenerek ilim ehline tabi olur. Umumî meselelerde ise avamın işi, ilim ehlini taklid etmektir. Avam, menhec, bid’at, bidatçi, tekfir, fasık, cihad, hadler, feraiz ve buna benzer umumu ilgilendiren ve içtihad gerektiren konularda ilim ehline tabi olup taklid etmek zorundadır.  Burada şunun altını çizmek gerekir: “Taklit; sözü delil olmayan birinin sözünü delilsiz olarak kabul etmektir.”

Âlimlerin, bahsedilen meselelerdeki hükümleri ise delildir. Mesela hadis ravileri hakkında münekkid muhaddislerin sözleri delildir. Muhaddis, zayıf ya da sika ravilere dair hüküm belirttiğinde bunu kabul etmeyen kişi hakkı kabul etmeyen bir kibir sahibidir. Bid’atçi hakkında menhec âliminin verdiği hüküm haktır, bizatihi delildir. Bunu kabul etmeyen kimse kibir sahibidir.

Hadis ravileri hakkında münekkid muhaddislerin sözleri hüccettir, ihtilaf ettiklerinde tercihte bulunmanın da bir ilmi, usulü vardır ve bunu hadis ilmini bilenler değerlendirir.

Akide ve menheci konusunda güvenilen âlimlerinin şahıslar hakkında yaptıkları cerh ve tadile dair açıklamalar da kabul edilmesi gereken birer hüccettir. Bu konuda âlimler ihtilaf ederse yine tercih için ilmî usuller vardır.

Fakat cahil bir kimse hadis ravileri hakkında konuştuğu zaman nasıl hadsizlik yapmış olursa, menhec âlimlerinin bid’atçi hakkında verdiği hüküm hakkında: “Onu taklit etmek zorunda mıyım, ben onu bidatçi olarak görmüyorum” diyen kimse de hadsizlik yapmıştır ve onun sözüne itibar edilmez. Bilakis ilim ehlinin bidatçi olduğuna şahitlik ettiği birisine arka çıktığı için, bu kimse de bid’atçi olarak değerlendirilir.

Umumi meselelerde hükmetmek, fetva vermek âlimlerin hakkıdır ve bu hükümleri kabul noktasında avama ve ilim talebelerine düşen şey âlimlere tabi olmaktır. İlmi edebiyle öğrenen herkes bunu bilir. Lügaten buna taklid dense de, ıstılah olarak bu, delile tabi olmaktır. Zira âlimlerin bu konudaki hükümleri delildir.

Burada dikkat edilecek husus, âlim olarak sözüne itibar edilecek kimsenin adalet sıfatına sahip olması; yani büyük günahları açıktan işlememesi, doğru sözlü olması ve işinin ehli olduğunun bilinmesi veya buna dair zannın kuvvetli olmasıdır. Buna rağmen âlim hata eder de, bu âlime tabi olan kimseler deliller konusunda ayrıntılı bilgi sahibi olmadıkları için, bu âlimin şahitliğine uyarak hataya tabi olurlarsa, onlara bir günah yoktur. Zira onlar ancak üzerlerine düşeni güçlerinin yettiği kadarıyla yapmışlardır.

Bu tıpkı mahkeme kadısının, şahitlerin şahitliği hususunda elinden gelen araştırmayı yapıp, güvenilir olduklarına hükmettiği şahitlerin sözüne başvurması, bu şahitlerin ifade verirken hata etmeleri durumunda, bu hatayı fark edemediği sürece mahkeme kadısının sorumlu olmaması gibidir.

Nitekim Umm Seleme radıyallahu anha’dan gelen rivayette Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bana davalarınızı arz ediyorsunuz, biriniz davasını diğerinden daha güzel arz edip kendini haklı çıkarabilir ve ben de onun lehine hüküm vermiş olabilirim. Bu kendisine verdiğim bir ateştir…” veya bu manada buyurmuştur.

Evet, avam anlamasa da umumi meselelerde âlimlerin getirdikleri delillere tabi olmak zorundadırlar ve bu âlimlerin fasık kimselerden olmadıklarını araştırmak zorundadırlar. Zira avama göre âlimler; kendilerinin bilmedikleri bir konuya şahitlik eden şahitler konumundadırlar.

Fakat ferdî kulluklarında ise avam ya da âlim herkes doğrudan vahyin delillerine muhatap olup nasları anlamakla mükelleftir. İbadet konularıyla da ilgili birçok ihtilaflı meseleler vardır ki, avam bunların içinden çıkamaz, sahihini zayıfını bilemez, usulün inceliklerine vakıf değildir. Bu yüzden ilim ehli bu konularda içtihat ederek vahyin naslarına muhatap olurken, avam ise ilim ehlinin içtihadıyla ortaya çıkan sonuçlara göre vahyin naslarına muhatap olur. Hiçbir konuda âlimlerle âlim olmayanlar bir değildir.

Bu sebeple ilim ehli olmayan bir kimse, ilim ehline itiraz eder de, ilim ehli herhangi bir sebepten dolayı bu itirazı kabul etmezse, söz ilim ehlinindir. Böyle bir durumda cahillerin cürümde bulunarak: “Getirdiğim delilleri kabul etmiyor, insanlar da ona taassup ediyor” gibi sözleri yaygınlaştırması affedilemeyecek bir ilim terörüdür. Bunun arkasından önce cahillerin önder edinilmesi ortaya çıkar, sonrasında da haricilik fitnesi zuhur eder.

Bunu hatırlamak için İbn Mes’ud radiyallahu anh’ın mescidde taşlarla zikreden kimselere ve İbn Abbas radiyallahu anhuma’nın Harura’da toplanan kişilere: “aranızda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı yok” yani ilim ehli, hadis ehli yok demesini düşünün. Seleften bir imam: “Hadis ehlinden birini gördüğüm zaman Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabesinden birini görmüş gibi oluyorum” diyor! Çünkü o, ilmini Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den ve ashabından ilim alanlardan almıştır. Kitaplardan, internetten isnadı kopuk bir şekilde değil!

Evet, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşan silsile sahibi hadis ehlinden ilmi alıp yüklenenin ilim isnadı muttasıldır, zamanımızda hatiplik yapan, meydanlarda konuşan, videolarda cazlayan ve kendilerini ilme nispet eden kimselerin isnadları ise munkatı veya mu’dal bile değildir. Aslında onların bir isnadları da yoktur. Yaşlarının ilerlemiş, saç sakallarının ağarmış, falan veya filan suudludan güya icazet almış olmasına aldanmayın.

Kim selefin menhecini getirip, bizzat seleften delillerle bunu önünüze getiriyorsa ona bakın. Selefilik iddia edip İbn Useymin, İbn Baz, Elbani, İbn Abdilvehhab, İbn Teymiyye, İbn Kayyım gibi isimlerden öteye geçmiyor, her meselesini bu âlimlere arz ediyorsa onun bir sahtekâr yol kesici olduğunu anlayın. Zira bu âlimler selefî âlimler olsalar da, hiçbiri selef değildir. Selefilik bu âlimlere değil, bu âlimlerin menheclerini benimsediği selefe uymaktır. Yani ihtilafları yalnız Kur’an ve Sünnete arz etmek, nasları anlamada sahabeye, tabiine, tebau’ttabiine, onların yolunda güzelce giden imamlara uymaktır.

Asrın cahilleri insanları ancak karanlıklara götürür. Zira cehaletlerinden kaynaklı bir cesaretle büyük dalalet fırkalarının görüşleri arasında, farkında olmadan geçişler yaparak konuşmaktalar, bilgisiz, delilden haberi olmayan ve yalnızca hislerine göre yönelimleri olan insanları edebiyatlarıyla büyülüyorlar. Cehaletin şerrinden Allah’a sığınırız.

Bulundukları bölgelerde başlarında ilim ehli bulunmayan kardeşlere tavsiye edeceğimiz şey, cahilleri önder edinmekten aman sakınsınlar! Evlerinde oturup ağaç kökü dişlemek zorunda kalsalar bile onlara yanaşmasınlar, çünkü o bâtıl bir fırkadır!

Kur’ân ve sünneti yegâne delil kabul edip, selefin menhecini menhec edinmiş, sünneti ve sünnet ehlini savunan, bid’ati ve bid’at ehlini kahreden bir âlim varsa – ilim talebesi değil, âlim varsa – ondan da ayrılmasınlar, zira o âlim, tek başına bile olsa cemaattir. İshak b. Rahuye rahimehullah’ın ve başka imamların dedikleri gibi.

Dinin alametlerin bid’at, hurafe ve israiliyyatla doldurulduğu bu zamanda cihad, yani Allah’ın kelimesinin yüceltilmesi, ancak ilimle, ilim ehlinin mücadelesine iştirak edip nasipdar olmakla olur. Ümmetin aslî değerleri yok olmaya yüz tutmuşken, nefislerinin hevasına uyup, yiyip içip yan gelip yattıkları yetmezmiş gibi, bir de yüklendikleri vebalden dolayı geçmiş zamanlardan beri gözlerine uyku girmeyen alimleri, ilimle meşgul olmanın gece namazından üstün olduğunun farkında olanları kınayanlar elbette bu ilmi yüklenip diğer nesillere aktarmaktan mahrum olacaklar, sermayelerini hayatları döneminde tüketeceklerdir.

Allah kalplerimizi, ayaklarımızı, ellerimizi ve dillerimizi hak üzerinde sabit kılsın. Hakka karşı tevazu göstermeyen, ilmi takdir etmeyen, edep gözetmeyen ve ortaya çaba koymadıkları halde çaba sahiplerini yıpratmaktan başka işi olmayanları da bizden uzak eylesin.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

Cevâmiu'l-Kelîm Programı