Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar * Makale sahibi isminin yayınlanmasını istememiştir. Tercüme Eden: Ebu Muaz el...

28 Ekim 2015 Çarşamba

Demokratik Sistemde Oy Vermeye Çağıranlar İslam Davetine En Büyük Hıyaneti Yapanlardır


Tevhid ehli Müslüman bir kimsenin, bâtıl bir din ve sapıklıktan ibaret olan Demokrasi’ye sıcak bakarak kendini zillete düşürmesi asla yakışmaz. Allah Teâlâ: “Hakkın dışında sapıklıktan başka ne vardır?” (Yunus 32) buyurmaktadır. Hak ise Allah Teâlâ’nın indirdiğidir. Allah Teâlâ’nın indirdiğinde ise ne demokrasi pisliğini ne de bâtıl ideolojiler için oy kullanmayı buluruz.
Dinini dünya karşılığında satan bazı bel’âmlar “iki zarardan hafif olanı tercih” yahut “din düşmanına karşı, dine düşman olmayanı desteklemek” gibi ahmakça yorumlarla, demokrasilerde oy kullanmayı “dinî bir vazife” hatta “dinî bir vacip” olarak takdim etmeye başlamışlardır. Her müslüman bilir ki oy kullanmak İslam dininin değil, demokrasi dininin vacibidir! “Oy kullanmayanın imanından şüphe ederim” diyen tagut davetçiler, bizim “demokrasiye imanımızdan şüphe ettiklerini” ifade ediyor olsalar gerek. Hiç şüphe etmesinler, biz demokrasiyi tamamen inkâr ediyoruz.
Oy kullanma neticesinde “müslümanların maslahatına en yakın olanı” desteklediklerini zannedenler ancak Demokrasi dininin kuvvetlenmesine destek olurlar. Demokrasilerde maslahat ve güzellik olduğu gibi habis bir inanca hizmet etmiş olurlar. Uydurma bir din icat ederek hem kendilerini hem de kendilerine tabi olanları Allah’ın indirdiği hak’tan saptırmış olurlar. İslam’ın dışında da maslahat ve güzellik olabileceği inancına insanları saptırmış olurlar. İnsanların indinde bâtıl dinlerin zafer kazanmasına destek vermiş olurlar.
Hayalî teorilerle müslümanların yalnızca “İki zarardan birine muhatap oldukları” düşüncesine sürüklemeye çalışan deccaller, yalan söylemekte, hakkı batıl ile karıştırmaktadırlar. Oy kullanmamak gibi bir seçenek olduğu sürece “sadece iki zarardan birine muhatap olmak” söz konusu değildir. Ancak birisi kafanıza silah dayayıp “ille de oy kullanacaksın” denilirse iki zarardan hafif olanını tercih söz konusu olur. Fakat burada iki zarara karşı üçüncü bir seçenek vardır ki hayır ve faydadan ibarettir. Bu da oy kullanmayıp, zalim yöneticilere sabretmektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mütevatir olarak gelen hadislerle zalim yöneticilere sabretmeyi emretmiştir.  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine uyarak zalim yöneticilere sabretmek, oy kullanmak veya diğer günahlara bulaşmamak hayrın ve faydanın ta kendisidir. Dinin emirlerinden veya yasaklarından herhangi birine sabretmek zarar olarak nitelenirse, “iki zarardan hafif olanı tercih” kaidesini savsaklayanlar bu dine her türlü tahrifin kapısını açarlar.
Ey müslümanlar! Allah’ın dininin en yüce olması için Allah’ın emirlerinde ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde sabredin. Allah’ın dininden ve hükmünden başkasına, cahiliye hükmüne razı olmayın. Bütün bâtıl ideoloji ve dinleri ayaklar altına alın ki Allah sizi yüceltsin. Oy vermek, bâtıla taviz vermektir. Dinini satan ve Allah’ın dinini ucuz yorumlarla tahrif etmeye kalkan hainlerden teberrî edin. Taklide karşı çıktıklarını söyledikleri halde sizi İbn Useymin, deccal Abdurrahman Abdulhalık ve Sapık Mustafa Adevî gibilerin fetvalarını din edinmeye çağıranların gerçek yüzlerini görmezlikten gelmeyin.
“Bunlar olmasaydı dine davet edemezdik” bahanesine sarılan cahiller zaten keşke hiç davete kalkışmasalar da insanların akidelerini bozmasalardı.
Oy kullanma eylemi modern bir haricilik olmasına rağmen, oy kullanmaya karşı çıkmayı da haricilik olarak lanse edenlere de yazıklar olsun! Alemlerin rabbinin huzurunda hesap verecekleri günden sakınsınlar.

15 Ekim 2015 Perşembe

Derneklerin Bid'at Oluşu Hakkında Bazı Şüphelerin Giderilmesi


Maksatlar Bid'at Olan Vesileleri Meşrulaştırır mı?
İnsanlardan birçoğu amel etmiş olduğu bir bid'at ya da bulaşmış olduğu muhdes bir şey reddedildiğinde, yapmış olduğu fiilin meşru olduğunu ispat etmek için hemencecik sana der ki:
"Bu bir vesiledir. Maksat Allah'a ibadet etmektir. Vesileler için gayelerin ya da maksatların hükmü geçerlidir."
Peki vesileler için maksatların hükmü geçerlidir kaidesi genel bir kaide midir?
Mesela şer'î ilimlerin tahsili ve vaazu nasihat için mescid dışında; medrese, okul, üniversite gibi tahsis edilen binalar yapmak göz yumulan bir bid'attir.
Şatıbî rahimehullah el-İ'tisam adlı eserinde Sûfilerin dergah ve zaviyelerinin bid'at olduğunu, onların Ashab-ı Suffe'ye benzeterek bunları ihdas ettiklerini reddiye vererek açıklar. Çünkü Sufiler Allah'ı zikretmek için mescid dışında bir mekanı delilsiz olarak tahsis etmişlerdir. Halbuki Allah'ı her yerde zikretmek meşrudur, fakat bunun belli bir mekana tahsisi özel delil gerektirir.
Lakin Şatıbî, garip bir tutum sergileyerek medreselerin bid'at olmayacağını, çünkü ilmi meclislerin çarşıda, dükkanlarda, evlerde vs. kurulduğunu zikreder. Fakat şer'i ilimler ve vaazu nasihat için tahsis edilen mescid haricinde bir bina için sünnetten herhangi bir delil getirmemiştir! Belki de bu, Şatibi'nin farkında olmadan iltizam ettiği bir çifte standarttır! 
Bazıları dernek ve medreseler için mekan tahsisine karşı çıkmamızın; "ilim ve zikrin yalnızca mescide tahsis edildiğini" zannederek; tıpkı Şatibi rahimehullahın dediği gibi, "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem her yerde ashabına sohbet edip ders verdi, Daru'l-Erkam'da da ders verdi..." gibi itirazlar getirmektedir.
Burada kastettiğimiz mana; ilmin mescide tahsis edilmesi değil, ilim dersi için mescid dışında mekan tayin etmenin delilsiz bir tahsis olduğudur. Bu iki husus birbirine karıştırılmamalıdır! Anlaşılması için örnek vermek gerekirse; bir topluluk Ka'beden başka bir mekanı tavaf ibadeti için belirlese, bu; ibadet için delilsiz bir mekan tahsisi olduğundan bid'attir. Bu mesele de bu şekilde anlaşılmalıdır. 
Daru'l-Erkam'a gelince, Erkam radıyallahu anh'ın evi medrese olması için tahsis edilmiş bir ev değildi. Bilakis Erkam radıyallahu anh'ın eviydi ve gerek Mekke döneminde, gerekse Medine döneminde sahabeler evlerinde mescidler edinmişlerdir. Mekke dönemi hakkındaki delil; Buhari'nin Sahih'inde uzunca rivayet edilen hicret kıssasında Ebu Bekir radıyallahu anh'ın İbnu'd-Dugunne'den eman aldıktan sonra evinde mescid edinmesi ve insanlara orada davette bulunmasıdır. Medine dönemindeki uygulama için de yine Buhari'nin Sahihi'nde Bera b. Azib radıyallahu anh'ın evini mescid edinmesi ve Itban b. Malik'in evinde mescid edinmesi örnek verilebilir. Nitekim Aişe radıyallahu anh Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in: "Evlerde mescidler edinin" buyurduğunu rivayet etmiştir.
Evet, evlerde mescid veya musalla edinmekte bir sorun yoktur. Lakin sorun; mescid ve musalla olmayan dernek, Kuran Kursu veya medrese binalarının yalnız ilim için tahsis edilip, bunların; ilim dersi ve zikr fonksiyonları hususunda mescide alternatif kılınmalarındadır.
Bu bid'at dile getirildiği zaman "hangi alim buna bid'at demiş" diyenler görürüz! Üstelik "delil ancak kitap ve sünnettir" diyenler dahi böyle söyler! Selefî menhece sahip Ehl-i Hadis için durum gayet açıktır: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Her kim emrimiz olmayan bir amelde bulunursa reddolunur" buyurmuştur ve
"Her ihdas edilen şey bid'attir ve her bid'at sapıklıktır."
İbn Ömer radıyallahu anhuma'nın dediği gibi; "İnsanlar güzel görseler dahi her bid'at sapıklıktır."
Bununla beraber, geçmişte medreselerin kötülüğüne ve sonradan çıkma muhdes bir uygulama olduğuna işaret eden alimler olmuştur:
Sahihayn ve başka kaynaklarda rivayet edilen hadislere göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Yahudilerin havra dışında toplanıp ders yaptıkları "Beytu'l-Midras: ders evi" denilen yere giderek Yahudiler'i İslam'a çağırmıştır.
Bu rivayetler beytu'l-midras: ders evi, diğer adıyla medreselerin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında ancak Yahudilerde mevcut olduğunu göstermektedir. Müslümanlar ne asrı saadette, ne de tabiin ve tebau't-tabiin asırlarında böyle bir bina edinmemişlerdir. 
Kazvinî'nin Âsâru'l-Bilad adlı kitabında zikrettiğine göre İslam tarihinde ilk medrese Sultan Alparslan zamanında Nizâmu'l-Mülk tarafından yapılmış ve bu adet Nizamiye medreseleri ile başlamıştır.
el-Makrizî, el-Mevaiz ve'l-İtibar'da (4/199) şöyle der: "Medreseler İslam'da sonradan ihdas edilmiştir. Sahabe ve tabiin zamanında yoktu. Ancak hicretin 400. yıllarından sonra ortaya çıktı. İslam'da ilk medrese bina eden Nisabur halkıdır."
İbnu'l-Cevzi, Saydu'l-Hatır adlı eserinde (s.373) şöyle der: "Bugün medreseler tehlikeli hale gelmiştir. Fakih geçinenlerin çoğu cedel ilmine dalmışlar, şer'î ilimlerden yüz çevirip mescidlere gidip gelmeyi terk etmişler, medreseler ve ünvanlarla yetinmişlerdir."
İbnu'l-Cevzi rahimehullah'ın bahsettiği bu tehlike bütün zamanlar için söz konusudur. Nitekim ilahiyat fakülteleri bunun şahididir. Şüphesiz bütün hayırlar sünnete uymakta, bütün şerler ise bid'at çıkarmadadır.
Bu konuda sünnete muhalefet edenler: "Medrese ve dernek binaları meşru bir amel olan davetin vesilesidir" şüphesini dile getirirler.
İbn Kayyım Medaricu's-Salikin'de (1/116) şöyle der: "Bir şey mubah, hatta vacip olabilir. Bununla birlikte vesilesi mekruh olur. Taat için yapılan adağa vefa göstermek böyledir. Böyle bir adağa vefa göstermek vacip olmakla beraber, vesilesi olan adak adamak mekruhtur, yasaklanmıştır... Yine aynı şekilde ihtiyaç anında mahlukattan istemek mekruhtur. Bununla beraber isteme neticesinde elde ettiği şeyden faydalanmak mubahtır. Bunun örnekleri çoktur..."
Selefi Salihin'in uygulamasına bakan kimse, onların ibadetle alakalı olan şeylerde sonradan ortaya çıkan vesileler ya da maksat olarak isimlendirilen ayırıma bakmaksızın son derece titiz ve dikkatli davrandıklarını görür.
Mesela Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh küçük çakıl taşları ile Allah'ı zikreden bir topluluğa karşı çıkmıştır.
Onlar Allah'ı zikretmek gibi meşru bir ibadette tekbir ve tesbihi sayabilmek için küçük çakıl taşlarını vesile olarak kullandılar. Bu yaptıklarında niyetleri de güzel idi. Bununla birlikte İbn Mes'ud radıyallahu anh, söz konusu vesileyi içeren amellerine karşı çıkıp kabul etmemiştir. Çünkü böyle bir şey, zamanında gerekçeli sebebi olmasına rağmen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den bilinmeyen bir şeydir. Sünnete muhalefet etmeleri ve bid'atte vuku bulmaları sebebiyle onların muhdes olan amellerine böylesi bir günah takdir etmiştir.
İbn Mes'ud radıyallahu anh onların güzel niyetleri sebebiyle yapmış oldukları amellerini görmezden gelmemiş ya da onu yapmış oldukları şeyin sıhhatine bir delil olarak kabul etmemiştir. zira iyi niyet ne bir bid'ati sünnet, ne de çirkin bir şeyi güzel yapamaz. bilakis iyi niyet ve ihlasla birlikte sünnete uygunluk ve selefe mutabaat olması gerekir.
Bizler şayet şer'î maksatlar için bid'at vesileler ihdasına imkan veren kapıyı açarsak o zaman din başka bir dine, şeriat başka bir şeriate dönüşür. zira Allah'a sadece kendisinin meşru kıldığı bir fiille ve meşru kıldığı bir şekilde yaklaşılabilir.
Kendisine yakınlaşma vesilesi olarak meşru kılmadığı şeyler ise; Allah bunlara sevap vermez. Bilakis ihdas eden, bu fiilinden dolayı günah kazanır.
Mescid dışındaki mekânlarda; şer'î ilim tahsili veya vaaz için tahsis edilen binalarda, medreselerde, Kur'an kurslarında, okullarda, üniversitelerde, derneklerde sohbet, konferans gibi düzenlemelerde bid'at şaibesi olan husus: bahsedilen mekanların şer'î ilim ve sohbetler için tahsis edilmesidir.
Sünnet olan ise bu meclislerin mescidlerde akdedilmesidir. Allah bize de, size de sünnetleri ve sünnet ehlini sevdirsin, bid'atlerden ve bid'at ehlinden tiksindirsin.
Şer’î ilmin tahsili için toplanmak şüphesiz bir ibadettir. İlim tahsili ibadetinin icra edileceği yer ise sünnette mescid olarak varid olmuştur. Bunun fazileti hakkında da
Bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde (yani mescidlerden birinde) toplanır ve Allah’ın kitabından ders yaparlarsa….” buyrulmuştur.
Allah Azze ve Celle mescidler hakkında şöyle buyurmuştur:
فِي بُيُوتٍ أَذِنَ اللَّهُ أَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ
Allah’ın, yüceltilip, içinde isminin zikredilmesine izin verdiği evler” (Nur 36)
Peki derneklerde ilim meclisi için toplanarak Allah’ın zikredilmesine izin veren kimdir?
أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ
Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri dinde meşru kılan ortakları mı var?” (Şura 21)
Ebû Hureyre radıyallahu anh'den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
مَنْ دَخَلَ مَسْجِدَنَا هَذَا لِيَتَعَلَّمَ خَيْرًا أَوْ يُعَلِّمَهُ كَانَ كَالْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ، وَمَنْ دَخَلَهُ بِغَيْرِ ذَلِكَ كَانَ كَالنَّاظِرِ إِلَى مَا لَيْسَ لَهُ
"Bu mescidimize bir hayır öğrenmek veya öğretmek üzere giren kimse Allah yolunda cihad eden gibidir. Başka bir şey için giren kimse ise, kendisinin olmayan bir şeye bakan kişi gibidir." (Sahih. Ahmed (2/350, 418, 526) İbn Mace (227) Taberani (6/175) İbn Hibban (1/287) Hâkim (1/169)
Evet, mescide hayır öğrenmek veya öğretmek için gidenin alacağı ecir bu hadiste belirtilmiştir. Peki ya dernek veya medreseler için bu ecri kim vaad edebilir?
Enes b. Malik radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
إنَّ اللهَ تعالى يُنادي يومَ القيامةِ أينَ جِيراني؟ أينَ جِيراني؟ فتقولُ الملائكةُ: ربَّنا ومَن يَنبغي له أَن يُجاورَكَ؟ فيقولُ: أينَ عُمارِ المساجدِ
Muhakkak ki Allah Teâlâ kıyamet gününde:
“Komşularım nerede? Komşularım nerede?” diye seslenir. Melekler:
“Ey rabbimiz? Senin komşun olmaya layık olanlar kimlerdir?” derler. O da:
“Mescidleri imar edenler nerede?” buyurur.” (Sahih. Ebu Bekr eş-Şafii, Gaylaniyyat (1095) Min Hadisi İbn Zeyyat (el yazma s.8) Haris b. Ebi Usame Musned (Bugyetu’l-Bahis 126) el-Elbani, es-Sahiha (2728)
Mescid Dışındaki Binalar İçin Yapılan Harcamadan Ecir Ummak Bid'attir
Enes b. Malik radıyallahu anh'den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem birgün dışarı çıkıp yüksek bir kubbe gördü ve:
Bu da ne böy­le?” dedi. (Orada bulunan) sahâbîler de kendisine:
“Bu kubbe ensardan falanca kişiye aittir” dediler, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hoşlanmadığı bu işi içinde saklayarak sükût etti. Nihayet bu kubbenin sahibi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelip halkın içinde selâm verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ondan yüz çevirdi. Adam selamının alınmadığını anlayınca bu selam verme işini defalarca tekrarladı. Nihayet adam her defasında da selamının alınmadığını gö­rünce Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’deki öfkeyi ve kendinden yüz çevirdiğini sezdi ve durumu arkadaşlarına açarak dert yandı:
“Vallahi ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bu davranışını yadırgadım” dedi. Onlar da: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dışarı çıktı, senin bu kubbeni gördü” dediler. Bunun üzerine adam hemen kubbesini dönüp yıktı, yerle bir etti. Derken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem birgün yine dışarı çıktı. Bu kubbeyi göremeyince (oradakilere):
Kubbeye ne oldu?” diye sordu. Onlar da:
“Onun sahibi bize senin kendisinden yüz çevirdiğinden sızlandı. Gi­dip onu yıktı” dediler. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de:
أَمَا إِنَّ كُلَّ بِنَاءٍ وَبَالٌ عَلَى صَاحِبِهِ إِلَّا مَا لَا، إِلَّا مَا لَا يَعْنِي مَا لَا بُدَّ مِنْهُ
İhtiyaç fazlası her bina sahibi üzerine bir vebaldir” buyurdu.Bir rivayette:
Ancak mescid hariç” şeklindedir. (Sahih ligayrihi. Ebu Davud (5237) Bezzar (14/42) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (7/291) İbn Mace (4161) Buhari Tarih (9/45) Ebu Ya’la (7/308) Tahavî Muşkilu’l-Asar (956) Beyhaki Şuab (7/390) İbn Ebi’d-Dunya Kasru’l-Emel (240, 284) İbn Ebi Ömer el-Adeni’nin Müsned’inden naklen: Metalibu’l-Aliye (3269) el-Elbani, Sahihu’t-Tergib (1874) es-Sahiha (2830)
Bu rivayette Allah ve rasulüne isyan edenlerden selamı kesmenin ve onlardan selam almamanın sünnetten olduğuna delil vardır ve bunu "tekfir etmek" olarak yorumlayanların hata ettiğine işarettir.
Enes radıyallahu anh’den gelen diğer rivayet şu şekildedir:
مَرَرْتُ مَعَ رَسُولِ اللهِ صَلى الله عَلَيه وَسَلم فِي طَرِيقٍ مِنْ طُرُقِ الْمَدِينَةِ، قَالَ: فَرَأَى قُبَّةً مِنْ لَبِنٍ، فَقَالَ: لِمَنْ هَذِهِ؟ قِيلَ: لِفُلاَنٍ، فَقَالَ: أَمَا إِنَّ كُلَّ بِنَاءٍ وَبَالٌ عَلَى صَاحِبِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ, إِلاَّ مَا كَانَ فِي مَسْجِدٍ، أَوْ بِنَاءِ مَسْجِدٍ, أَوْ قَالَ: ثُمَّ مَرَّ فَلَمْ يَرَهَا، فَقَالَ: مَا فَعَلَتِ الْقُبَّةُ؟ قَالَ: قُلْتُ: بَلَغَ صَاحِبَهَا مَا قُلْتَ, فَهَدَمَهَا, فَقَالَ: رَحِمَهُ اللهُ
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber Medine yollarından birinden geçiyordum. Kerpiçten bir kubbe gördü ve:
Bu kimin?” dedi.
“Falanın” dediler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Bir mescid veya mescid binası için olanlar dışında her bina kıyamet gününde sahibi için bir vebaldir.” Sonra o kubbeyi göremedi.
Kubbeye ne oldu?” dedi. Ben:
“Söylediğin sözler kubbenin sahibine ulaşınca onu yıktı” dedim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
Allah ona rahmet etsin” buyurdu. (Hasen. Ahmed (3/220) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (4/370) Ebu Nuaym Tarihu İsbehan (2/186, 276) Taberani Evsat (3/258) İbn Ebi’d-Dunya Kasru’l-Emel (235) Darekutni İlel (12/216) Esbehani et-Tergib (2/206) Beyhaki Şuabu’l-İman (7/390-391)
İbrahim en-Nehâî’den: Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh şöyle demiştir:
نَفَقَةُ الرَّجُلِ عَلَى نَفْسِهِ وَأَهْلِهِ وَصَدِيقِهِ وَبَهِيمَتِهِ لَهُ مِنْهَا أَجْرٌ، إِلَّا نَفَقَتَهُ فِي بِنَاءٍ، إِلَّا أَنْ يَكُونَ مَسْجِدًا» ، فَقِيلَ لَهُ: فَإِنْ كَانَ بِنَاءً كَفَافًا؟، قَالَ: «فَذَلِكَ لَا لَهُ وَلَا عَلَيْهِ» . فَقِيلَ لَهُ: فَإِنْ كَانَ فَوْقَ الْكَفَافِ؟، قَالَ: «عَلَيْهِ وِزْرُهُ، وَلَا أَجْرَ لَهُ فِيهِ»
Kişinin nefsi, ailesi, arkadaşı ve hayvanı için yaptığı harcamadan dolayı ecir vardır. Ancak mescid dışındaki bir bina için yaptığı harcamadan ecir yoktur.” Ona denildi ki:
“Kişinin kendisine yetecek kadar bina yapmasına ne dersin?” Şöyle dedi:
Bu ne lehine, ne de aleyhinedir.” Ona denildi ki:
“Peki ya kendisine yeten miktarın üstünde bir bina için yaptığı harcamaya ne dersin?” Şöyle dedi:
Bundan dolayı ona günah vardır. Bundan dolayı ona ecir yoktur.” (Mevkuf. İbn Ebi’d-Dunya Kasru’l-Emel (302) Beyhaki Şuabu’l-İman (7/391)
Aynısını İbrahim en-Nehâi mürsel olarak merfuan rivayet etmiştir: İbn Ebi’d-Dunya Kasru’l-Emel (285) Beyhaki Şuabu’l-İman (7/391)
Bu rivayetlerden anlaşılmaktadır ki; Mescid dışında binalar olan; medrese, dernek, Kur'ân kursu, dergâh gibi ibadete tahsis yapılan binalar için yapılan harcamalardan ecir ummak bid’attir.


13 Ekim 2015 Salı

Kadının Kadınlara Karşı ve Mahremlerine Karşı Avreti

Kadının Mahremleri ve Kadınlara Karşı Örtünmesinin Sınırları
Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî
Bismillah
İslam’ın ilk yıllarında kadınlar, Allah’a ve rasulüne imanın, Kur’an ve sünnete ittibanın bereketi ile temizlik, iffet ve hayâ hususunda ileride idiler. O zamanda kadınlar örtücü elbise giyerler, toplumlarında, kendi aralarında veya mahremlerinin yanlarında açılmazlardı. Bu düzgün sünnet, ümmetin kadınları arasında, yakın zamanlara kadar asırlarca uygulanmaya devam etmiştir. Sonra kadınların birçoğunda giyimde ve ahlakta birçok bozulmalar meydana gelmiştir.
Kadının, kadınlar arasında ve mahremleri önündeki giyimi meselesi de bazı kadınların gevşeklik gösterdiği konulardan birisidir. Şüphesiz bu gevşeklik birçok tehlikeli sonuçları beraberinde getirmektedir.

Kadının Avreti:

6 Ekim 2015 Salı

Cehl-i Mürekkeb'in Tekfire Mâni Olması

İbn Ebi Muleyke’den: “Ömer radıyallahu anh zamanında bedevînin biri geldi ve:
“Allah’ın Muhammed’e indirdiği şeyleri bana kim okur?” dedi. Bunun üzerine adamın biri ona Tevbe suresini okudu. Ancak bu ayeti:
أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولِهِ
Lafzıyla, yani “Allah, müşriklerden ve rasulden berîdir” anlamına gelecek şekilde okudu. Bunun üzerine bedevî:
“Allah kendi rasulünden berî mi oldu? O halde Allah ondan berî ve uzak ise ben de ondan berîyim” dedi. Bedevînin bu sözü Ömer radıyallahu anh’e ulaşınca yanına çağırdı. Ona:
“Ey bedevî! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den berî olduğunu mu söylüyorsun?” diye sorunca bedevî şu karşılığı verdi:
“Ey müminlerin emiri! Medine’ye geldiğimde Kur’ân konusunda herhangi bir bilgim yoktu. Kur’ân’ı bana okuyup okutacak birini sorduğumda filan kişi bana Tevbe suresini okudu. Ancak okurken:
أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولِهِ
 “Allah, müşriklerden ve rasulden berîdir” şeklinde okudu. Bunun üzerine ben de:
“Allah kendi rasulünden berî mi oldu? O halde Allah ondan berî ise, ben de ondan berîyim” dedim.” Ömer radıyallahu anh:
“Ey Bedevî! Ama o ayet bu şekilde değildir. Şu şekildedir:
أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ
Allah ve rasulü müşriklerden berîdir” (Tevbe 3) dedi. Bunun üzerine bedevî:
“Vallahi ben de Allah ve rasulünün berî olduğundan berîyim” dedi.
Sonra Ömer b. el-Hattab radıyallahu anh Arap dili hakkında bilgisi olmayan kişilerin Kur’ân okutmamasını emretti ve Ebu’l-Esved’e ayetleri harekelemesini söyledi.”[1]



[1] İsnadı hasendir. İbnu'l-Enbârî el-Vakfu ve'l-İbtida rivayet etmiştir. İbnu'l-Enbârî'nin isnadıyla; İbn Asakir, Tarihu Dımeşk'te (25/191) rivayet etmiştir. Kurtubi Tefsir (1/24)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)