Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar * Makale sahibi isminin yayınlanmasını istememiştir. Tercüme Eden: Ebu Muaz el...

16 Ocak 2015 Cuma

Suikast Saldırıları Hakkında Müslümanlara Uyarı!



Son günlerde özellikle Fransa’da meydana gelen olaylar sebebiyle İslam’da suikast saldırılarının hükmü meselesi, din konusunda ilimsizce konuşmayı meslek edinen kimselerin tekrar dillerine düşmüş, cahiller kuru gürültüyle alimlerin sözlerine baskın gelmeye çalışmaktadırlar. Kulaktan dolma olarak haberdar oldukları, sahihini zayıfını bilmedikleri deliller zikretmekte, rivayetlere kaynak olarak aslen hadis kaynağı olmayan eser isimleri vermektedirler.

12 Ocak 2015 Pazartesi

Yöneticilere Karşı Cihad Olur mu? - Şeyh Mukbil b. Hâdî


Soru: Neden bizler özellikle Alah’ın delilleriyle indirdiği hükümlerle hükmetmeyen yöneticilere karşı cihad ilan etmiyoruz?

Karşı Çıktığımız Hizipçilik Nedir? Şeyh Mukbil b. Hadi


Soru: Bazı hizipçiler bizim hizipçiliği ve anlamını bilmemekle suçluyor. Bize göre hizipçinin, bir meselede bile olsa bize muhalif olan herkes olduğunu söyleyerek suçluyorlar. Bizim muhaliflerimize güzel muamele yapmadığımızı söylüyor ve bizden hizipçiliği tarif etmemizi istiyorlar. Ey faziletli şeyh! Bize bir şahsın hizipçi olduğuna nasıl hükmedilebileceğini açıklar mısınız? Hizipçilik nedir ve hizipçi kimdir? Kınanan hizipçiliğin şartları nelerdir? Allah size hayırlı karşılık versin.

Bayramınız Mubarek Olsun Sözü Bid'at midir? - Şeyh Mukbil b. Hadi


Soru: Naslarda kutlamalarda meşhur olan “Bayramınız mübarek olsun” “her zaman hayırda olun” “Allah bizden ve sizden kabul etsin” gibi sözler gelmiş midir?
Şeyh Mukbil b. Hadi’nin cevabı: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den bu konuda gelen bir şey bilmiyorum. Bu sözlerde bir sakınca yoktur. Bunların bid’at veya haram olduğunu söylemek doğru değildir.”
Kaynak: Fadaih ve Nasaih (s.87)
Tercüme: Ebu Muaz

Suret Bulunan Para Taşımak Zarurettir - Şeyh Mukbil b. Hâdî


 ﻭﺣﻤﻞ ﺍﻟﺼﻮﺭ ﻣﺤﺮّﻡ ﻓﻲ ﺟﻤﻴﻊ ﺍﻷﻭﻗﺎﺕ ﻟﻜﻦ ﻟﻢ ﻳﻘﻞ ﺍﻟﻨّﺒﻲّ - ﺻﻠّﻰ ﺍﻟﻠﻪ ﻋﻠﻴﻪ ﻭﻋﻠﻰ ﺁﻟﻪ ﻭﺳﻠّﻢ - ﻣﻦ ﺻﻠّﻰ ﻭﻓﻲ ﻣﺨﺒﺎﻩ ﺻﻮﺭﺓ ﻓﺼﻼﺗﻪ ﺑﺎﻃﻠﺔ  ﺛﻢّ ﺣﻤﻠﻬﺎ ﺃﻳﻀﺎ ﻳﻌﺘﺒﺮ ﺿﺮﻭﺭSoru: İnsanların geneli ceplerinde, üzerinde canlı sureti bulunan paralar olduğu halde namaz kılıyorlar. Bu şekilde namaz caiz midir?
Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah’ın cevabı: Namaz sahihtir. Canlı sureti taşımak her vakit haramdır. Lakin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Cebinde suret bulunanın namazı batıldır” buyurmamıştır. Hem bu paraları taşımak zaruretten sayılır. Çünkü iş (yönetim) ehli olmayanlara verilmiştir ve insanlar üzerinde suret bulunan paraları taşımaya mecbur edilmiştir. Bu paraları taşımak zaruretten sayılır.”

Bayram Namazını Musallada Kılmak ve Bayramda Yeni Elbise Giymek


Soru: Bayram namazının musalla’da kılınması farz mı, müstehap mıdır? Yine bayramda yeni ve güzel elbise  giymenin hükmü nedir?
Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah’ın cevabı: Bayram namazının musallada kılınmasına gelince, daha önce sorulmuştu. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem buna devam ettiği için farzdır. Yine namazgahta kubbe veya tavan olabilir. Yağmur veya başka bir zorunluluk olmadıkça mescidde kılınmamalıdır.
Yeni elbise giyme ve bakımlı olmaya gelince, bu güzel bir şeydir. Zira Ömer radıyallahu anh bir adamda ibrişimli (iyi cinsten ipekli) bir elbise görünce: “Ey  Allah’ın rasulü! Onu satın alsan da elçiler geldiğinde ve bayram gününde giysen olmaz mı?” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bu elbiseyi ancak nasipsizler giyer” buyurdu. Bu hadis, bayram gününde ipekli olmaması halinde yeni ve güzel elbise giymeye delildir.  Yine erkekler altın da kullanmamalıdır. Allah yardımcımız olsun.”
Ta’z gençlerinin soruları adlı kasetten.
Tercüme: Ebu Muaz

6 Ocak 2015 Salı

Yöneticilerle İmtihan Edilen Ümmet Ne Yapmalı?


Hasen el-Basrî rahimehullah dedi ki:

لَوْ أَنَّ النَّاسَ إِذَا ابْتُلُوا مِنْ قِبَلِ سُلْطَانِهِمْ بِشَيْءٍ دَعُوا اللَّهَ أَوْشَكَ اللَّهُ أَنْ يَرْفَعَ عَنْهُمْ، وَلَكِنَّهُمْ فَزِعُوا إِلَى السَّيْفِ فُوُكِلُوا إِلَيْهِ وَاللَّهِ مَا جَاءُوا بِيَوْمٍ خَيْرٍ قَطُّ، ثُمَّ قَرَأَ: وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ بِمَا صَبَرُوا وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ


“İnsanlar yöneticileri tarafından bir şeyle ibtila edilirlerse Allah’a dua ettikleri zaman Allah’ın bu belayı kaldırması yakındır. Lakin onlar kılıca sarılırlarsa kendi hallerine bırakılırlar. Vallahi onlar asla hayır görmezler.” Sonra şu ayeti okudu: "Rabbinin İsrailoğullarına olan o güzel vaadi sabrettikleri için tamamlandı. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yükselttiklerini harap ettik” (A'raf 137)

İsnadı hasendir. İbn Ebî Hâtim Tefsir (8897) Ebu Abdillah ed-Dani, Silsiletu’l-Asari’s-Sahiha (551) Suyuti, el-İklil (s.131)




4 Ocak 2015 Pazar

Namazın Terkinin Küfür Oluşundaki İcma Hakkında Şüphenin Giderilmesi


Mürcie’ye uyum gösteren bazı gevşek kimselerin namazın terkinin küfür olmadığını ispat için yayınladıkları bazı risalelerde, Bişr b. El-Mufaddal’ın Said b. Iyas el-Cerîrî’den rivayetinin zayıf sayılmaya çalışıldığı ile ilgili soru sorulması üzerine, bu şüpheye şu cevabı vermem gerekli oldu:
 İbn Hibban dedi ki: “Said b. Iyas el-Cerirî vefatından üç sene önce ihtilata uğradı fakat ihtilatı fahiş olmamıştır. Bu yüzden onu es-Sikat’ta zikrediyorum”
Abdullah b. Ahmed dedi ki: “Babam dedi ki: İbn Uleyye’ye “el-Ceriri ihtilata uğradı mı?” dedim. Dedi ki: “Hayır, sadece yaşlandı ve hassaslaştı.”
El-İclî dedi ki: “Basralı’dır. Sikadır. Ömrünün sonlarında ihtilata uğradı. İhtilatından sonra rivayet edenler; Yezid b. Harun, İbnu’l-Mubarek, İbn Ebi Adiy, gibi küçükler (etbau’t-tabiinin küçükleri) ihtilatından sonra rivayet etmişlerdir. Ondan sahih olarak rivayet edenlerden; Hammad b. Seleme, es-Sevri, Şu’be, İbn Uleyye ve Abdula’la O’ndan işitmesi en sahih olanlardır. Bunlar ihtilatından sekiz sene önce rivayet etmişlerdir.”
Ebu Ubeyd el-Acurri de: “Ceriri’den en çok rivayet eden İsmail b. Uleyye’dir. Eyyub’a (es-Sahtiyani) yetişen herkesin Ceriri’den işitmesi ceyyiddir” demiştir.
Ceriri 144 yılında vefat etmiştir.
Derim ki: Bişr b. Mufaddal etbaut’tabiin’in orta tabakasındandır. Buhari ve Muslim; Bişr b. El-Mufaddal’In el-Ceriri’den rivayetiyle hüccet getirmiştir. Bkz.: Buhari, No: 2654, 6273, 6919 Muslim no: 913
Şeyh el-Elbani, Bişr – Ceriri yoluyla gelen rivayetlere sahih demiştir. Bkz.: Ebû Dâvûd no: 1195 Tirmizî 1901, 2301, 2622, 3019
Tirmizi’nin 2622 no’lu rivayeti namazın terkinin küfür olduğunda sahabenin icma ettiğine dair mevzubahis olan rivayettir. İbn Hacer de Tahricu’l-Keşşaf’ta (1/204) bu rivayetin Buhari ve Muslim’in şartlarına göre sahih olduğunu ikrar etmiştir.
Şuayb el-Arnaut da Ebû Dâvûd’un 1195 no’lu hadisi hakkında: “İsnadı sahih. Çünkü Bişr b. Mufaddal Said b. İyas el-Ceriri’den ihtilatından önce işitmiştir” demiştir. Bu aynı zamanda Muslim’in 913 nolu rivayetidir.
Nitekim Burhanuddin el-Halebi’nin el-İgtibat kitabına ta’lik düşen Alauddin Ali Rida, Buhari ve Muslim’in rivayet etmiş olmalarını, Bişr’in el-Ceriri’den ihtilatından önce işitmiş olmasının delili olarak zikretmiştir. (s.127 no:39)
Allah en iyi bilendir.
Ebu Muaz.

3 Ocak 2015 Cumartesi

Bâtıl, Hak Suretinde Gelir, Lakin Hak Bâtıl Suretinde Gelmez



Bâtılı Hak Suretine Sokup İsmini Değiştirmeleri Bâtıl Ehlinin Batıllarını Sunma Vesilelerindendir.
Şeyh Muhammed Bazemul
Tercüme: Ebu Muaz
Riba’yı (faide) diye isimlendirmeleri, miting ve ayaklanmaları; iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama olarak isimlendirmeleri, Mudahene’yi (yağcılığı); şer’î siyaset diye isimlendirmeleri gibi.
İbnu’l-Kayyım rahimehullah İgasetu’l-Lehfan’da (2/80-82) şöyle demiştir: “Batıl hileler; dinî akidleri faydasız, boş şeyler haline getirmiştir. Zira bu hileleri yapan kimse, bu hükümlerin koyulma sebeplerini kastetmez. Hatta onun bu hükümlerin hakikatini kastetmekle asla alakası olmaz. Onun amacı sadece yasaklanmış olan şeye ulaşmaktır. Böylece hileleri, yasaklanan kötülükleri işleyebilmek için bir örtü ve kendisiyle gizlenebileceği bir kalkan edinir. Böylece dini değiştirerek bu yasağın kapsamından çıkarır.
Nitekim Cehmîler yaptıkları ta’tile (Allah’ın isim ve sıfatlarını iptal etmeye); “tenzih” adını vermişlerdir.
Münafıklar, nifakın adını değiştirerek; ihsân (iyilik), uyumluluk, akıl ve geçim adını vermişlerdir.
Zalimler ve facirler zulüm ve düşmanlığın adını değiştirerek; siyaset ve suçluları cezalandırmak adını vermişlerdir.
Vergiciler ve haraççılar verginin/haracın adını değiştirip; mücahidlere yardım, cephelere destek ve kaleleri imar adını vermişlerdir.
Rafıziler ilhadın, küfrün,  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hizbi, dostları ve yardımcıları olan sahabelere sövmenin adını değiştirerek; Ehli Beyt sevgisi adını, onlara taassup etmeye de; onlara dostluk adını vermişlerdir.
İbahîler ve tasavvufa nispet edilen fasıklar, bidatlerinin ve şatahatlarının adını değiştirerek; fakr, zühd, haller, marifetler, muhabbetullah ve benzer adlar vermişlerdir.
İttihatçılar (vahdeti vücutçular) en büyük küfür ve sapmanın adını değiştirerek; tevhid adını vermişlerdir. Varlık birdir, iki değildir, o da sadece Allah’tır, yaratıcı ve yaratılan diye iki ayrı varlık yoktur, rab ve kul diye bir şey yoktur, bilakis bütün varlık tek bir şeydir, o da rabbin hakikatidir” demişlerdir.
Kaderîler; Allah Teâlâ’nın bütün varlıklar, onların zatları ve fiilleri üzerindeki kapsamlı kudretini inkar etmenin adını değiştirerek adalet adını vermişler, şöyle demişlerdir; “Şayet rab, kullarının bütün fiillerini takdir etmiş olsaydı, onlara zulmetmiş olurdu” Böylece kaderi yalanlamalarına “adalet” adını vermişlerdir.
Cehmî’ler Allah Subahnehu’nun sıfatlarının kemâlini inkar etmeye “tevhid” adını vermişler ve şöyle demişlerdir: “Şayet Allah Subhanehu’nun işitme, göre, kudret, hayat, irade, kelam sıfatları olsaydı, O tek olmaz, birçok ilahlar olurdu”(!)
Şehvetlerine uyan fasıklar, günah ve isyanlarının adını değiştirerek; ümit, Allah Teâlâ’ya güzel zanda bulunmak, O’nun affetmeyeceği şeklinde kötü zanda bulunmamak adını vermişler ve şöyle demişlerdir: “İsyan ve şehvetlerden uzaklaşmak Allah Teâlâ’nın affediciliğine karşı kötü zan beslemektir. O’na cömertlik, kerem ve affediciliğin zıddını nispet etmektir.”
Hariciler yöneticilerle vuruşma ve onlara karşı ayaklanmanın adını değiştirerek; iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama (ya da bugün dedikleri gibi: cihad) adını vermişlerdir.
Bid’at sahiplerinin hepsi bid’atlerinin adını değiştirerek bid’atlerine göre farklı isimler vermişlerdir.
Müşrikler şirklerinin adını değiştirerek; “Allah için tazim, Allah’a yakınlaşmak için vesile ve şefaatçiler edinme” adını vermişler, edindikleri ilahların kendilerini Allah’a yaklaştırdığını iddia etmişlerdir.
Her bâtıl sahibi bâtılını revaca getirebilmek için ona hak olan isimler vermiştir.
Maksat; haram hilelerin ve tuzakların ehli, bâtıl olan unsurları meşru olan isimler altında sunmaktadır. Böylece hakikatleri ve maksatları yerinde olmaksızın bâtıllar icra edilmektedir.”

Hadis ve Fıkıh


Şeyh el-Elbani’ye şöyle soruldu: “Fıkıh ilminin hadis ilmiyle alakası nedir? Muhaddisin fakih olması mı yoksa sadece muhaddis mi olması gerekir?”
Cevap: Fakihin muhaddis olması gerekir fakat muhaddisin fakih olması gerekmez. Çünkü muhaddis tabiatiyle zaten fakihtir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı fıkıh dersi yapıyor muydu, yapmıyor muydu? Dersini yaptıkları fıkıh ne idi? Onların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den aldıkları neydi? Demek ki onlar hadis dersi yapıyorlardı.
 
Ama şu alimlerin sözlerini ve fıkıhlarını ders yapan fıkıhçılar Nebi’lerinin fıkhın kaynağı olan hadislerinin dersini yapmıyorlar! Onlara: “Hadis ilmini ders yapmanız gerekir” denilir. Çünkü biz hıfz, tashih ve tad’if olarak hadisi bilmeden bir fıkıh düşünemeyiz. Aynı zamanda fakih olmayan bir muhaddis de düşünemeyiz.
Her fıkhın kaynağı Kur’an ve sünnettir. Bugün adet olan fıkıh ise alimlerin fıkhıdır, kitap ve sünnet fıkhı değildir. Evet, bazısı kitap ve sünnette mevcuttur, bazısı da görüş ve içtihatlardan ibarettir. Lakin bunların çoğu hadise aykırıdır. Çünkü onlar hadis ilmini kuşatamamışlardır.”
Esale Dergisi, 7/71

2 Ocak 2015 Cuma

Hadis İnkârcıları Ebu Hanife’yi Neden Övüyor?


Hadis inkârcılarının en habislerinden olan tarihselciler, önlerini açabilmek için cahil halk indinde büyük bir revaç bulan Ebu Hanife’yi kullanmak isterler.
Devekuşu meşrepli sapık Sururî Abdullah Yolcu da ekmek parası için Ebu Hanife’nin yağından ve etinden faydalanmak için pazarlama yapmakta, muhaddislerin ittifakıyla hadiste zayıf ve menhec imamlarının ittifakıyla akidesi bozuk olan Ebu Hanife’yi aklamaya çalışarak: “Hâlif, tu’raf: muhalefet et tanınırsın” prensibiyle hareket etmektedir. Her ne kadar bu sözü kendisi aleyhimize kullanmaya çalışsa da aramızda fark var. Biz, bâtıla ve bâtıl ehline muhalefet edip ahirette tanınmak istiyoruz, o ise hakka ve hak ehline muhalefet edip dünyada tanınmak istiyor.
Son günlerde artık herhangi bir ima ya da kapalılık olmaksızın açıkça “Kur’an mahlûktur” şeklindeki küfür akidesini dile getirmeye cesaret bulan, “Kur’an’ı ilahlaştırıyorlar” diyen zındık M. İslamoğlu da Ebu Hanife’yi kullanmak isteyenlerin başında gelmektedir. Çünkü Kufe’de “Kur’an mahlûktur” sözünü ilk söyleyen Ebu Hanife idi.
Bu hususu İbn Hibban, el-Mecruhin adlı eserinde (3/61vd.) şöyle nakleder:
Bize Zekeriya b. Yahya es-Saci Basra’da rivayet etti, dedi ki: bize Bundar ve Muhammed b. Ali el-Mukaddemî rivayet etti, dedi ki; bize Muaz b. Muaz el-Anberi rivayet etti, dedi ki: Sufyan es-Sevri’nin şöyle dediğini işittim: “Ebu Hanife küfürden iki sefer tevbe ettirildi.”
Bize Ahmed b. Yahya b. Zuheyr Tuster’de haber verdi, dedi ki; bize İshak b. İbrahim el-Begavi rivayet etti, dedi ki: bize el-Hasen b. Ebi Malik, Ebu Yusuf’tan rivayet etti, dedi ki: “Kur’an’ın mahluk olduğunu söyleyen ilk kişi Ebu Hanife’dir.” Yani Ku’fe’de ilk söyleyen kişi demek istiyor.
Bize el-Huseyn b. İdris el-Ensari haber verdi, dedi ki: bize Sufyan b. Veki rivayet etti, dedi ki; bize Ömer b. Hammad b. Ebi Hanife rivayet etti dedi ki: “Babamı şöyle derken işittim: “Ebu Hanife şöyle derken işittim: “Kur’an mahlûktur.” Bunun üzerine İbn Ebi Leyla ona şöyle yazdı: “Ya bundan dön, ya da sana yapacağımı yaparım. O da: “Döndüm” dedi. Evine geldiği zaman dedim ki: “Baba, bu senin görüşün değil mi?” Ebu Hanife de dedi ki: “Evet ey oğlum! Şimdi de görüşüm budur. Lakin takiyyeden başkasına yol bulamadım.” 
Muhammed Hayyat el-Ensari, Mu’cemu’r-Rical ve’l-Hadis’te (1/228) Ebu Hanife hakkında söylenenleri oldukça özetleyerek şöyle toparlayıp aktarmıştır:
“Ebu Hanife Nu’man b. Sabit, Tirmizi ve Nesâî’nin ricalindendir. Kufe’lidir. Hicri 150 yılında ölmüştür.
Sufyan es-Sevri dedi ki: “Sika (güvenilir) değildir.”
Nesâî dedi ki: “Hadiste kavî değildir. Az hadis rivayet etmesine rağmen çokça yanlış ve hata yapardı.”
En-Nadr b. Şumeyl dedi ki: “Hadiste metruktür (şiddetli zayıflığından dolayı terk edilmiştir)
İbn Adiy dedi ki: “Rivayetlerinin genelinde yanlışlar, tashifler (kelime değişiklikleri) ve eklemeler vardır.”
İmam Malik b. Enes dedi ki: “İslam’da Müslümanlara karşı Ebu Hanife’den daha zararlı birisi doğmamıştır. Re’y’i (görüşü) kusurlu idi.”
Ali b. Haşrem dedi ki: Ali b. İshak es-Semerkandi’nin şöyle dediğini işittim: “(Abdullah) İbnu’l-Mubarek’i şöyle derken işittim: “Ebu Hanife hadiste yetimdir”. İbnu’l-Mubarek ömrünün sonlarında Ebu Hanife’yi (ondan rivayeti) terk etmiştir.”
Hammad b. Seleme, Ebu Hanife’ye lanet ederdi.
Şu’be, Ebu Hanife’ye lanet ederdi.
Ahmed b. Hanbel dedi ki: “İbnu Uyeyne’nin şöyle dediğini işittim: “Ebu Hanife küfürden iki defa tevbe ettirildi.”
Yusuf b. Esbat dedi ki: “Ebu Hanife fıtrat üzere doğmamıştır.” Yine şöyle dedi: “Ebu Hanife Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen dört yüz hadisi reddetmiştir.”
İbn Ebi Uveys dedi ki: “Dayım Malik b. Enes bana dedi ki: “Ebu Hanife şifa bulmaz bir derttir. O sünnetlere karşı çekişirdi.”
Vakıdî dedi ki: “Ebu Hanife hadiste zayıf idi. O re’y ashabı idi. Ebu Hanife tevhid hakkında ne söyleyebilir ki?”
Yahya b. Hamze ve Said b. Abdilaziz dediler ki: “Ebu Hanife’nin şöyle dediğini işittik: “Şayet bir kimse Allah’a yaklaşmak için şu katıra ibadet etse bunda sakınca görmem.”
Nübüvvet hakkında görüşü: İbn Uyeyne dedi ki: “Ebu Hanife’ye Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den bir hadis rivayet ettim, “Hayır öyle olmaz” dedi.
Ebu Hanife dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in anne ve babası küfür üzere öldüler.” Yine şöyle demiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in annesi Amine bt. Vehb cehennemde ebedi kalıcıdır.”
Şureyk dedi ki: “Ebu Hanife ve ashabının mezhebi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen rivayetleri reddetmektir.”
Ebu Bekr radıyallahu anh hakkındaki görüşü: Abdullah b. Ahmed dedi ki: Bana İbrahim b. Said rivayet etti, dedi ki: Bize Ebu Tevbe rivayet etti, o Ebu İshak el-Fezari’den rivayet etti: “Ebu Hanife şöyle derdi: “İblisin imanı ile Ebu Bekr es-Sıddık (radıyallahu anh)ın imanı birdir. Ebu Bekr de: “Ya rab” diyor, İblis de: “Ya rab diyor.”
Kaynaklar: İbnu’l-Cevzi, ed-Duafa ve’l-Metrukin (3/163 no: 3539) İbn Sa’d, Tabakatu’l-Kubra (6/368) Abdullah b. Ahmed, es-Sunne (1/211 no: 345)
M. İslamoğlu gibi zındık Rasul düşmanlarının kinlerinden gebermesi için, yılışık dilleriyle haysiyetsizce sataştıkları, Ehl-i Sünnetin İmamı Ahmed b. Hanbel’in Cehmî sapkınlığına karşı ibretlik mücadelesini yâd edeyim:
Salih b. Ahmed b. Hanbel, babasının şöyle dediğini nakleder: “Ramazan ayının 17’sinde, beni sadece bir bağ ile bağladılar ve hapisten, İshak b. İbrahim’in evine nakledildim. Her gün yanıma iki adam geliyor – Ahmed bunların adını verdi. Ravi Ebu’l-Fadl “Bunlar Ahmed b. Rabah ve Ebu Şuayb el-Haccac idi” dedi – ve benimle konuşup münazara ediyorlardı. Gitmek istedikleri zaman bir bağ isteyip onunla beni bağlıyorlardı. Bu durumda üç gün geçirdikten sonra ayaklarımda dört bağ vardı.”
Bir gün konuşma arasında yanıma gelenlerden birine Allah’ın ilmi konusunda sorunca: “Allah’ın ilmi mahluktur” cevabını verdi. Ben: “Ey kafir! Küfre girdin” dedim. İshak tarafından gönderilen ve yanlarında olan kişi: “Bu kişi müminlerin emirinin elçisidir” deyince ben: “Bu kişi Allah’ın ilminin mahluk olduğunu iddia ediyor” dedim. Adam, Ahmed’e şaşkın bir şekilde baktı ve çekip gittiler.
Babam şöyle dedi: “Allah’ın isimleri Kur’an’da mevcuttur. Kur’an ise Allah’ın ilmindendir. Kur’an’ın mahluk olduğunu iddia eden kafirdir. Allah’ın isimlerinin mahluk olduğunu iddia eden de kafir olur.”
Babam şöyle anlattı: “Dördüncü gece yatsıdan sonra (Abbasi halifesi Mu’tasım) beni İshal b. İbrahim el-Mavsili’ye gönderdi. İshak’ın yanına girince bana: “Ey Ahmed! Vallahi sen canını tehlikeye atıyorsun. (Mu’tasım) seni kılıçla öldürmemeye yemin etti. Seni devamlı dövdürecek ve güneşi görmeyeceğin bir yere hapsedecek. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Doğrusu biz onu Arapça olarak okunacak bir Kur’an yaptık ki akıl erdiresiniz” (Zuhruf 3) buyurmuyor mu? Yapılan şey de mahluk değil mi?” deyince ben: “Sonunda onları yenilmiş ekin gibi yaptı” (Fil 5) ayetinde onları (Fil ordusunu) helak mı etti, yarattı mı?” dedim. Bunun üzerine İshak: “Bunu götürün” dedi.
Babam der ki: “Dicle kenarına indirildim. Babu’l-Bustan denilen yere götürüldüm. Yanımda Buga el-Kebir ve İshak’ın elçilerinden biri vardı. Buga, farsça olarak Muhammed b. El-Muharibi’ye: “Bu adamdan ne istiyorsunuz?” diye sorunca Muhammed: “Onun Kur’ân’ın mahluk olduğunu söylemesini istiyorlar” karşılığını verdi. Buga: “Ben bu sözlerden bir şey anlamam. Sadece Allah’tan başka ibadete layık hak ilah olmadığını, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)in O’nun rasulü olduğunu ve müminlerinin emirinin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in akrabası olduğunu bilirim” dedi.
Babam şöyle dedi: “Dicle kıyısına gelip kayıktan indirildiğim zaman neredeyse yüz üstü düşecektim. Beni eve götürüp odaya çıkardılar ve kapattılar. Kapıda bir adam görevlendirildi. Gece karanlığında kandilin olmadığı bir saatte abdest almam gerekti ve elimi bir şeyler bulma umuduyla uzattım. Elime içinde su ve leğen olan bir şey değdi. Namaz için hazırlanıp namaza durdum. Sabah olunca elçi gelip elimi tutarak beni avluya geçirdi. O oturmuş İbn Ebi Duad da orada idi. Arkadaşlarını toplamıştı ve ev tıkabasa doluydu. Yaklaştığım zaman selam verdim. Bana: “Yaklaş” dedi ve yanına varıncaya kadar beni yaklaştırdı.  Sonra “Otur” deyince oturdum. Üzerimdeki zincirler bana ağır gelmeye başlamıştı. Bir müddet bekledikten sonra: “Konuşmam için izin verir misin?” dedim. Bana: “Konuş” deyince ben: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem neye davet etti?” diye sordum. O: “Allah’tan başka hak ilah olmadığına” karşılığını verince ben: “Ben Allah’tan başka hak ilah olmadığına şahitlik ediyorum” dedim ve şöyle devam ettim: “Deden İbn Abbas (radıyallahu anhuma) şöyle anlatır: “Abdulkays’tan bir heyet Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelince onlara Allah’a iman etmelerini emretti ve “Allah’a iman etmenin ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar: “Allah ve rasulü daha iyi bilir” dediler. “Allah’tan başka hak ilah olmadığına, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de O’nun rasulü olduğuna iman etmek, namaz kılmak, zekat vermek, ramazan ayında oruç tutmak ve ganimetten beşte birini vermeniz” buyurdu.
Ebu Hamza, İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan şöyle nakleder: “Abdulkays heyeti Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldikleri zaman Allah’a iman etmelerini emretti… deyip hadisin devamını aktardı. Ebu’l-Fadl ekledi: “Babam şöyle dedi: “O zaman bana eğer seni benden önce olanın elinde bulmasaydım sana bir şey yapmazdım.” Sonra Abdurrahman b. İshak’a dönüp: “Ey Abdurrahman! Bundan zorluğu kaldırmanı emretmemiş miydim?” dedi.
Babam dedi ki: “Ben kendi kendime Allah en büyüktür. Bunda Müslümanlar için bir rahatlık vardır” dedim. Sonra: “Onunla münazara edip konuşun” deyip, “Ey Abdurrahman! Onunla konuş” dedi.
Abdurrahman bana: "Kur'ân hakkında ne diyorsun?" diye sordu. Ona cevap vermedim. Mutasım: "Ona cevap ver." deyince ben, Abdurrahman'a: "İlim hakkında ne diyorsun?" diye sordum. Abdurrahman sustu. Ben: "Kur'ân, Allah'ın ilmindendir. Her kim Allah'ın ilminin mahlûk olduğunu iddia ederse Allah'ı inkar et­miş olur." dedim. Abdurrahman sustu. Sonra halife Mutasım'la arala­rında şöyle konuştular: "Ey mü'minlerin emiri, bu adam hem seni hem de bizi tekfir etti." Ama Mutasım, onun bu sözüne iltifat etmedi. Abdurrahman: "Allah varken Kur'ân yoktu." dedi. Ben de: "Allah var­dı da o zaman ilim yok muydu?" diye sordum. Abdurrahman sustu. Şuradan buradan konuşanlar oldu. Ben de: " Ey Mü’minlerin emiri! Bana Allah’ın kitabından veya Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden sizin söylediklerinizi ispatlayan bir şey verin" dedim. İbn Ebi Duad: "Sen ancak Allah'ın kitabından ve Rasûlünün sünnetinden mi bahsedersin?" deyince ben ona şu karşılığı verdim: "Bu ikisi olmadan İslâmiyet ayakta durabilir mi?!"
İbn Ebi Duad: “Vallahi ey mu’minlerin emiri! Bu kişi sapıklığa düşmüş ve başkasını da saptıran bid’atçi biridir. İşte kadıların ve fakihlerin burada. Onlara sorabilirsin” deyince, “Onun hakkında ne dersiniz?” diye soruyor, onlar da: “Ey müminlerin emiri! Bu kişi sapık ve saptırıcı, bid’atçi biridir” diyorlardı. Benimle konuşmaya devam ediyorlar, fakat benim görüşüm onların görüşüne üstün geliyordu. Aralarından birisi şöyle dedi: “Allah Teâlâ: “Rablerinden kendilerine gelen her yeni (muhdes) uyarıyı ancak alaya alarak dinliyorlar” (Enbiya 21) buyuruyor. Muhdes olan şey de ancak yaratılmış demektir”
Ben adama: “Allah Teâlâ: “Sad. Zikr’li Kur’an’a yemin olsun” (Sad 1) buyuruyor. Kur’an, zikirdir. Zikr de Kur’an’ın kendisidir. Yazıklar olsun sana. Bunda (Zikr kelimesinde) elif lam da yoktur” dedim. İbn Semma’a ne dediğimi anlamayınca: “Bu ne diyor?” diye sormaya başladı. Oradakiler: “Şöyle şöyle diyor” dediler. İçlerinden biri Habbab’ın: “Gücünün yettiği ile Allah’a yaklaş. Allah’a O’nun kelamından daha güzel bir şeyle yaklaşamazsın” sözünü hatırlatınca ben: “Evet, dediğin gibidir” dedim. Bunun üzerine İbn Ebi Duad adama kızgın bir şekilde bakmaya başladı. İçlerinden biri: “Allah Teâlâ: “O her şeyin yaratıcısıdır” (En’am 102) buyurmuyor mu?” deyince ben: “Allah Teâlâ: “Rabbinin emri ile her şeyi yakar mahveder” (Ahkaf 29) buyuruyor. Halbuki kasırga ancak Allah’ın dilediğini mahvetti” dedim.
Birisi İmran b. Husayn’ın: “Allah zikri yazdı” hadisini, “Allah zikri yarattı” şeklinde zikredip: “Bu konuda ne dersin?” diye sorunca ben: “Bu okunuş yanlıştır. Bunu birden çok kişiden: “Allah zikri yazdı” şeklinde dinledik” dedim. Aralarında herhangi birinin söyleyecek sözü kalmayınca İbn Ebi Duad araya girip konuşuyordu... (Ebu Nuaym Hilye 9/197-204)

İbn Kesir el-Bidaye’de bunun devamını şöyle anlatıyor: “Mutasım, ikinci gün de onları huzurunda topladı. Yine İmam Ah-med b. Hanbel'le münazara ettiler. Üçüncü gün de bu münazaralar devam etti. Bütün bu münazaralar esnasında İmam Ahmed b. Hanbel'in sesi onlarınkinden daha yüksekti. Delili onların delillerini alt ediyordu. Sustuklarında İbn Ebi Duad konuşmayı başlatıyordu. O, arkadaşları arasında ilimden ve kelamdan yana en cahil olandı. Çe­şitli meselelerde tartıştılar. Nakil bilgileri yoktu, rivayetleri inkâr etme­ye ve onlarla ihticac edilemeyeceğini söylemeye başladılar.
İmam Ahmed b. Hanbel diyor ki: “Herhangi bir kimsenin söyleye­ceğini zannetmediğim sözleri onlardan duydum. İbn Gıyas, benimle uzun uzadıya konuştu. Cisimden ve diğer şeylerden, fayda vermeye­cek şekilde söz etti. Kendisine: "Ne dediğini anlamıyorum; yalnız şunu biliyorum ki, Allah birdir. Hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. Onun misli yoktur." dedim. O da sustu. Bana bir şey diyemedi. Ahirette Allah Teâlâ'nın görüleceğine dair hadisi onla­ra naklettim. Bu hadisin senedinin zayıf olduğunu ispatlamaya çalış­tılar. Bazı hadisçilerin sözlerinden alıntılar yaparak bu hadisi çürüt­mek istediler, ama ne gezer. Bunu yapamadılar. Mızraklarını uzak yerlerden hedefe nasıl ulaştıracaklardı?”
Bu esnada halife Mutasını, İmam Ahmed b. Hanbel'e lütufkâr davranıyor ve ona: "Ey Ahmed! Bu hususta bana icabet et ki, seni has adamlarım ve meclisimde bulunan arkadaşlarımın arasına katayım." diyordu. İmam Ahmed b. Hanbel de ona şu karşılığı veriyordu: "Ey mü'minlerin emiri! Bana bu hususta Allah'ın kitabından veya Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinden deliller getirsinler ki görüşlerine muva­fakat edeyim."
Onlar rivayetleri inkâr ettikleri zaman, İmam Ahmed onlara karşı şu ayet-i kerimeleri delil olarak ileri sürdü:
"Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana faydası olmayan bir şeye niçin tapıyorsun?" (Meryem, 42)
"Allah, Musa'ya hitab etmişti." (en-Nisâ, 164.)
"Şüphesiz ben Allah'ım. Benden başka hak ilah yoktur. Bana kulluk et." (Tâ-Hâ, 14.)
Karşısındakilerin artık ileri sürecekleri delilleri kalmayınca, bu defa halifenin otoritesini kullanmaya yönelip dediler ki: "Ey mü'min­lerin emiri! Bu adam kafir, sapık ve saptırıcıdır."
Bağdat valisi İshak b. İbrahim de halifeye şöyle dedi: "Ey mü'­minlerin emiri! Bu adamı serbest bırakıp da iki halifeyi mağlup etme­sine müsaade etmen, halifeliğin tedbirinden değildir." Onun bu sözü üzerine halife hamiyete gelip şiddetle gazaplandı. Oysa halife onlar arasında en yumuşak huylu biriydi. Kendini bir şey bilen ve doğru yolda olduğunu zanneden biriydi. O zaman halife, İmam Ahmed'e: "Allah sana lanet etsin. Bana icabet edeceğini ummuştum. Ama ica­bet etmedin." dedi. Sonra da görevlilere: "Şunu yakalayın, elbiselerini çıkarın ve sürüyüp götürün!" diye emir verdi.
İmam Ahmed b. Hanbel, olayın bundan sonrasını şöyle anlatıyor: “Yakalanıp elbiselerim çıkarıldı ve beni sürüyüp götürdüler. Son­ra işkenceciler ve kırbaççılar geldi. Ben onlara bakıyordum, yanımda elbisemin bir tarafına gizlenmiş Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in vücudunun birkaç tüyü vardı. Elbiselerimi çıkardılar, işkencecilerin önüne bıra­kıldım.
Dedim ki: "Ey mü'minlerin emiri! Allah'tan kork, Allah'tan! Zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: "Allah'tan başka ilah bulunmadığına şahadet eden Müslüman bir kişinin kanı ancak şu üç şeyden biri ne­deniyle helal olur." Bu hadisin tamamını kendisine okudum sonra yi­ne dedim ki: “Ey mü'minlerin emiri! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir başka hadi­sinde de şöyle buyuruyor: "Allah'tan başka ilah yoktur deyinceye ka­dar insanlarla savaşmakla emrolundum. Eğer bu kelimeyi söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korurlar." Şimdi sen, bu işlerden birini işlemediğim halde ne diye benim kanımı mubah kılıyorsun? Ey mü'­minlerin emiri! Benim şimdi senin huzurunda duruşum gibi senin de yarın Allah divanında duracağını düşün!"
Ben böyle dedikten sonra biraz çekinir gibi oldu. Sonra etrafında­kiler ısrarla ona: "Ey mü'minlerin emiri! Bu sapık, saptırıcı bir kafir­dir." dediler. O da emir verdi, beni işkencecilerin önüne götürdüler. Bir kürsü getirildi ve kürsünün üzerine oturtuldum. İşkencecilerden biri ellerimle iki tahtadan birini tutmamı bana emretti. Bunun sebe­bini anlamadım. Elbiselerimi çıkardılar. Kırbaççılar, kırbaçlarıyla geldiler. Onlardan biri bana iki kırbaç vurunca halife Mutasım ona: "Şiddetle vur! Allah senin elini koparsın!" dedi. Bir başkası geldi, o da bana iki kırbaç vurdu. Sonra bir başkası geldi, o da aynı şekilde beni kırbaçladı. Bana birkaç kırbaç vurmalarından sonra bayıldım. Aklımı defalarca kaybettim. Dayak durunca aklım başıma geliyordu. Muta­sım kalkıp yanıma geliyor ve adamlarının fikirlerini kabul etmemi is­tiyordu. Ben ise kabul etmiyordum. Onlar: "Yazıklar olsun sana, hali­fe senin yanı başmda duruyor!" demeye başladılar. Ben yine kabul et­meyince beni yine dövmeye başladılar. Halife Mutasım, tekrar yanı­ma geldi. Bu fikirleri kabul etmemi istedi. Ben kabul etmedim. Yine dövmeye başladılar. Üçüncü kez halife yanıma geldi. Beni bu fikirleri kabul etmeye davet etti. Ama dayağın şiddetinden onun dediklerini anlayamıyordum. Tekrar beni dövmeye başladılar. Aklım gitti, artık dayağın şiddetini hissedemiyordum. Şiddetli derecede dayak yediğim­den ötürü artık hissimi ve korkularımı kaybetmiştim. Halife Mutasım emir verdi. Beni serbest bıraktılar. Ama hiçbir şeyin farkında de­ğildim. Sonra evimin bir odasında olduğumu gördüm. Ayaklarımdaki bağlar çözülmüştü. Bu hadise, hicretin 221. senesinin ramazan ayı­nın 25. gününde vuku bulmuştu.
Sonra halife onun, ailesine verilmesini emretti. Ona toplam ola­rak 300 küsur kırbaç vurulmuştu. Seksen kırbaç vurulduğu da söylenir. Ama çok şiddetli darbeler yemişti.
İmam Ahmed b. Hanbel; uzun boylu, ince endamlı, esmer tenli, çok mütevazi bir kimseydi. Allah ona rahmet etsin.
Ahmed b. Hanbel, hilafet sarayından İshak b. İbrahim'in maka­mına götürülürken oruçluydu. Kendisine iftar etmesi için un bulama­cı getirdiler, ama orucunu bozmadı ve vaktine kadar tamamladı. Na­maz vakti geldiğinde onlarla beraber öğle namazını kıldı. Kadı İbn Semma'a ona: "Sen kanlı kanlı mı namaz kıldın?!" deyince; "Ömer radıyallahu anh de yarasından kan sızdığı halde namaz kıldı." dedi. Kadı İbn Sem­ma'a, onun bu cevabı karşısında sustu.
Rivayet olunduğuna göre dayağa çekilmek üzere yerinden kaldı­rıldığında şalvarının uçkuru kopmuştu. O da şalvarının düşmesinden ve avretinin açılmasından korktuğu için dudaklarını hareket ettire­rek Allah'a dua etmişti ve şalvarı eski haline dönmüş, sapasağlam ol­muştu. Başka bir rivayette anlatıldığına göre o esnada Allah'a şöyle niyazda bulunmuştu: "Ey imdat dileyenlerin imdadına yetişen! Ey âlemlerin ilahı! Eğer senin rızan için bu işi yaptığımı biliyorsan avre­timi açığa çıkarma ve beni rüsvay etme."
Evine döndükten sonra cerrah ve pansumancılar gelip vücudun­daki ölü bir parça eti kopardılar. Onu tedavi etmeye başladılar. Vali de her zaman gelip durumunu soruyordu. Çünkü halife Mutasım ona yaptığına çok pişman olmuştu. Halife Mutasım onun durumunu vali İshak'tan soruyor, vali İshak da durumunu halifeye bildiriyordu. Şifa bulduktan sonra halife Mutasım ve diğer Müslümanlar çok sevindi­ler. Allah kendisine şifa ihsan ettikten sonra bir süre daha ellerinin başparmakları soğuktan rahatsız oluyordu.
Kendisine eziyet eden herkese hakkını helal etti. Sadece bid'atçileri bağışlamadı. Bu hususta da şu ayet-i kerimeyi okuyordu: "Affetsinler, geçsinler." (en-Nûr, 22.)
Ve şöyle diyordu: "Müslüman kardeşin senin sebebinle azap gö­rürse bunun sana ne yararı olur? Oysa yüce Allah bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Ama kim affeder ve barışırsa onun ecri Allah'a ait­tir. Doğrusu o, zulmedenleri sevmez.” (eş-Şûrâ; 40)
“Kıyamet günü, bir münadi şöyle seslenecektir: "Sevabı Allah'a ait olan kimse ayağa kalksın!" Bu durumda ancak affedenler ayağa kalkacaklardır.”
Salih b. Ahmed diyor ki: “Vefat edene kadar bazı yerlerinin ağrısı devam etti ve sırtındaki darbe izleri sırtından gitmedi.”
Ahmed b. Hanbel şöyle dedi: “Vallahi çekeceğim kadar acı çektim, ama buna rağmen kıyamet gününde ne lehime ne de aleyhime bir şey olmadan kurtulmayı dilerim”
Ebu’l-Fadl diyor ki: “Yanında bulunan bir adam bana şöyle dedi: “Onunla tartıştıkları günlerde dikkat ettim, bir kelime bile yanlış söylemedi. Onun cesaretine başka birinin sahip olacağını da zannetmiyorum.”
Bu mihnet kıssası uzunca Ebu Nuaym’ın el-Hilye adlı eserinde (9/197-204) anlatılmaktadır. Ayrıca bkz.: İbn Kesir el-Bidaye (Tercümesi: 10/556-561)
Allah Ahmed b. Hanbel’den razı olsun ve onun mücadelesini asrımızdaki sünnet mücahidlerine ibret kılsın.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)