Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar * Makale sahibi isminin yayınlanmasını istememiştir. Tercüme Eden: Ebu Muaz el...

31 Temmuz 2014 Perşembe

"Bayramın mübarek olsun" sözü bid'at midir?


Şeyh İbn Useymin’e: “Bayram kutlamasının hükmü nedir, bunun belli bir şekli var mıdır?” diye sorulunca şöyle cevap vermiştir:

التهنئة بالعيد جائزة ، وليس لها تهنئة مخصوصة ، بل ما اعتاده الناس فهو جائز ما لم يكن إثماً" اهـ

Bayramı kutlamak caizdir, bunun özel bir kutlama şekli yoktur. Bilakis insanların adet edindikleri şekilde kutlamak, bir günah bulunmadığı sürece caizdir.”
Yine şöyle demiştir:

التهنئة بالعيد قد وقعت من بعض الصحابة رضي الله عنهم ، وعلى فرض أنها لم تقع فإنها الاۤن من الأمور العادية التي اعتادها الناس ، يهنىء بعضهم بعضاً ببلوغ العيد واستكمال الصوم والقيام" اهـ

“Bayramı kutlamak sahabelerin – Allah onlardan razı olsun – bazılarından vaki olmuştur. Şayet onlarda meydana gelmeseydi dahi bunlar insanların adet edindikleri şeylerdendir. Onlar bayrama ulaşınca, orucu veya namazı tamamlayınca birbirlerini tebrik etmişlerdir.”
Yine şöyle demiştir:
هذه الأشياء لا بأس بها ؛ لأن الناس لا يتخذونها على سبيل التعبد والتقرب إلى الله عز وجل ، وإنما يتخذونها على سبيل العادة ، والإكرام والاحترام ، ومادامت عادة لم يرد الشرع بالنهي عنها فإن الأصل فيها الإباحة" اهـ .
Bunlar sakıncası olmayan şeylerdir. Zira insanlar bunu Allah Azze ve Celle’ye yakınlaşma ve ibadet yolu edinmezler. Bu ancak adet, ikram ve saygı yoluyla yapılmaktadır. Dinde yasaklayıcı bir delil gelmediği sürece adette aslolan bunun mubah olmasıdır.”
Mecmuu Fetava İbn Useymin (16/208-210)
Şeyh Abdurrahman el-Berrak şöyle demiştir:
التهنئة بالعيد قبل صلاة العيد،الأمر فيها واسع،فلا ينبغي التشديد في ذلك،والتهنئة عادة حسنة ولا يقال إنها سنة
"Bayram namazından önce bayramı kutlamak meselesinde genişlik vardır. bu konuda şiddetli davranmak gerekmez. bayram kutlaması güzel bir adettir. bunun sünnet olduğu da söylenemez."

Ebu Abdillah ez-Zehebî şöyle demiştir:

أن أمر التهنئة هو إلى العادات اقرب منه إلى العبادات ، والأصل في أمور العادات الإباحة ، حتى يرد دليل بالمنع ، بخلاف العبادات التي يحتاج المتكلم فيها إلى نقل الدليل على ما يقول ، ومعلوم أن العادات تختلف من زمان لآخر ، ومن مكان لآخر ، إلا أن أمراً ثبت عن الصحابة أو بعضهم فعله ، هو أولى من غيره ، والله أعلم .

Bayram kutlaması ibadetlerden daha çok adetlere yakındır. Adet meselelerinde asıl olan, yasaklayan bir delil bulununcaya kadar bunun mubah olmasıdır. İbadetlerde ise kişi söylediği herşeyde delil nakletmeye muhtaçtır. Bilindiği gibi adetler zamanlara ve mekanlara göre değişiklik arz eder. Ancak sahabelerden sabit olan bir şey varsa, onu uygulamak, başkalarından daha önceliklidir. Allah en iyi bilendir.”

30 Temmuz 2014 Çarşamba


30 Temmuz 2014 Saat 20:22'de gözlemlediğimiz ve Türkiye'nin birçok yerinde rahatlıkla gözlemlenen 3 günlük Şevval Hilali, Bid'at ve Hevâ ehlinin şahitliğine itibar edilmemesi gerektiğini bir kez daha göstermiştir.

Üslup Ya da Üslupsuzluğa Kim Karar Veriyor?


Bid’at ehline karşı gereken sertliği gösteremediğim ve onları yeterince aşağılayamadığım için rabbim’den af dilediğim ve acziyetimden şikayet ettiğim şu günlerde bana “üslupsuzluk” eleştirisi yapan kimselerin sadece kalplerinde hastalık olan kimseler yahut bid’at ehliyle dirsek temasında olan, bâtıl ehline meyleden, hak ehline ise buğz eden kimselerden olduğuna şahit oluyor ve “samimî nasihat etme” iddiasında olan kimselerin yüzlerini birer birer bana ifşa ettiği için Allah’a hamd ediyorum. Ağızlarından çıkan bu kadar, içlerinde gizlediklerinin ise daha büyük olduğunu Allah Azze ve Celle bildirmektedir.

Zira hak davet karşısında bu davetin kendilerine ağır geldiği kimseler, bu davetin ağırlığının altından sıyrılabilmek için neler dememişler ki? Hem de kimlere dememişler ki?

Mevzu bahis diller Allah Azze ve Celle’ye dahi uzanmış ve sivrisineğin misal verilmesini üslupsuz bulmuşlar “Allah bununla ne demek istedi?” demişlerdir.

Bazı peygamberlerin getirdikleri davet karşısında hemen davetçiye yönelerek: “O da bizim gibi yiyip içiyor, bize melek indirilmeli değil miydi?” demişlerdir.

Kimi peygamberlere ve ona tabi olanlara “aşırı temiz kalmak isteyenler” ithamını(!) yapmışlardır.

Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’i üslupsuz bulmuşlar “İlahları tek ilah mı yaptı?” demişler, “İlahlarımıza sövüyor” iddiasında bulunmuşlardır. İnsanların şirkten yeni kurtulup Müslüman oldukları bir zamanda Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in isra ve miraç hadisesinden bahsetmesini yersiz bulmuşlar, Ebu Bekir radıyallahu anh gibi Sıddıklar hariç, birçok kimse dinden dönmüşlerdir. Dönmesi gerekenler dinden dönmüşlerdir!

Ama Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında asrımızdaki gibi samimi(!) nasihatçiler olmadığından mıdır nedir, kendilerini davet etmekle mükellef olduğu müşriklerin öfkesini çekici işleri onların inadına yapmış, ganimet olarak ele geçirilen müşrik liderinin devesini kurbanlık olarak işaretleyerek müşriklerin öfkelenmelerini arzu etmiş, kimse ona “samimi (!) nasihatlerde” bulunarak engel olmamıştır! Herhalde böylesine samimi(!) nasihatçilerle imtihan edilmem, Allah’ın nebisine lütfetmediği şeyi lütfetmesi değildir! Hayır! Bizler o peygamberler gibi tertemiz değiliz! Dolayısıyla bâtıl ehlinin rasullerde kusur bulamayınca “kusur”u ya da “üslubu” yeniden tanımlamalarına ihtiyaç yoktur. Biz de kusur çok bulurlar, fazla araştırmaya hacet yok! Yahut bazılarının yaptığı gibi, Allah kendilerinden benim kusurlarımı gizlediği için, iftiralar düzmelerine de aslında gerek yok. Öyle görünüyor ki, böyle samimî nasihatçileri(!) ben, kusurlarımdan dolayı hak etmekteyim.

“Şahitlik ederiz ki sen Allah’ın rasulüsün” deyip de içlerinde daha büyüğünü gizledikleri: “Aziz olan zelil olanı Medine’den çıkaracak” sözünü de kusanlar ademoğullarının efendisine musallat edilmişken, bizim gibi kusurlarla dolu insanların hiçbir eziyete uğramamayı istemesi yahut hatasızlık iddia etmemiz revâ değildir. Lakin şahsımı incitenlere hakkımı helal etsem de, dinimi incitenlere hakkımı helal etmeye hakkım yoktur. Üslüpsuzluk diyerek dil uzatılan ben değilim! Asıl dil uzatılan konu Rasule tabi olan selefin menhecidir! Bu ümmetin selefine açıkça dil uzatmaya cesaret edemeyenler, benim gibi bir zayıf halkaya yüklenerek bütün vebalden ve Allah’ın hesabından kurtulacaklarını zannediyorlar! İşte kalp hastalığı budur!

Bu kalp hastalığı sebebiyledir ki, hak davete karşı kör ve sağır kesilmişlerdir. Allah’a ve rasulüne olan ihanetlerinden dolayı kalpleri mühürlenmiş, anlamaz olmuşlardır! Kendileri gibi anlamaktan mahrum kılınanlara meylettikleri için bid’at ehline “merhametsizlik edildiği” sözünden ibaret ağacın ve taşların arkasına gizlenmişlerdir. Biz iman ediyoruz ki, taşlar ve ağaçlar dile gelecek, arkasındakileri ifşa edecektir.  Tıpkı bu sanal ağaç ve taşların arkasındakileri dile getirdikleri gibi!

Cehmîlerin tasallutuna İmam Ahmed’i teslim ederek kaçan zihniyet bu hastalıklı kalplerden sadır olmuştu.

İmam Ahmed’in oğlu Abdullah rahimehumallah’ın es-Sunne adlı akide ve menhece dair eserinde, Ebu Hanife’yi reddetmeyi akide esaslarından saymasını üslupsuz bularak, ilgili kısmı son yıllarda bu kitabın baskısından çıkaran zihniyet de aynıdır.

İmam Davud’u ve Müceddid imam İbn Hazm’ı üslupsuz bularak onun getirdiği hakka kulak tıkayan zihniyet de aynıdır.

Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin “ilmi aklından fazla olduğunu” söyleyerek gölgelemeye çalışan, O’nu ve öğrencisi İbnu’l-Kayyım’ı aşırı ve sert bulan, bu yüzden onları hapislere tıkan zihniyet de aynıdır.

Birçok bâtıllarını destekleyen İmam Suyuti’yi hakkı söylemeye başlayınca tartaklayan ve sürgün ettiren zihniyet de aynıdır.

“Beşinci mezhep kurmaya kalktı” iddiasıyla Şeyhulislam Muhammed b. Abdilvehhab’ı “Vahhabilik çıkarmak” suçlamasıyla itham eden zihniyet de aynıdır. “Bize vahhabi diyecekler” korkusuyla Şeyhulislam’ın bilinen ismini gizleyerek basan, böylece bir çeşit tedlis yapan zihniyet de aynı zihniyetin kardeşidir.

Müceddid alim Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah hayatta iken kitabının adını “Havlayan köpek kardaviye reddiye”  olarak koymasını, Ebu Hanifeye reddiye yazmasını üslupsuz bulanların bunu dillendirmeye cesaret edemeyip de vefatından sonra havlama korosuna eşlik etmeleri, Allah’ın kelimesini Yemen topraklarında yücelterek şirkin belini kıran bu imamı fitne çıkarmakla suçlamaları aynı zihniyetin eseridir.

Şeyh Elbani’yi hayatında iken fitne çıkarmakla suçlayan, suud kralının resmini indirttiği için sınırdışı eden, hayatı kendisine zehir edenlerin, Allah kendisinin şanını yücelttiği için şeyhin vefatından sonra onu övmek zorunda kalmaları ve bu samimiyetlerini(!) de boy boy resimlerini yayınlayarak göstermeleri, aynı zihniyetin eseridir! İsmini öv, davetine ise ihanet et, nasıl olsa kimse anlamaz!

Bid’at ehline karşı tavizsiz mücadeleye devam eden Şeyh Rebi’yi üslupsuz bulan heva ehli de aynı zihniyettendir.

Fiillerinde kendilerine benzedikleri müşriklere meylederek “Tebbet suresini fazla okumayın, o surede peygamberin amcası kötüleniyor, peygambere eziyet vermiş olursunuz” diyecek kadar ahmaklaşan tasavvuf mutaassıbı zihniyet de aynıdır.

Fatiha suresindeki gazaba uğrayanların Yahudiler olduğunu, sapıtanların ise hıristiyanlar olduğunu söyleyen Rasul sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözünü tasdiklemeyi, sırf kitap ehli dostlarını inciteceği için yasaklayan ve bunu suç unsuru ilan eden zihniyet de aynıdır.

Bu zihniyete göre bir ay boyunca Maune faciasına sebep olanlara namazlarda ismen lanet ve beddua okumak üslupsuz gelmez miydi?

Bu zihniyete göre dinde aşırı giden haricilere “cehennem köpekleri” demek üslupsuz gelmez miydi?

Bu zihniyete göre bid’at ehline selam vermeyi, hastalandıklarında ziyaretlerine gitmeyi, öldüklerinde cenazelerine katılmayı yasaklayan, kaderîlerin bu ümmetin Mecusileri olduklarını söyleyen hadisler üslupsuz gelmez miydi?

Müşriklerin ileri gelenlerini ismen hicvetmek üzere mescidde şairlere minber kurulmasını üslupsuz görmezler miydi?

Yahudi ve Hristiyanları aşağılamak için yolun dar yerine sıkıştırmak ve selama onların başlamasına zorlamak üslupsuz görülmez miydi?

Davetin muhatapları olan kitab ehli ve kitapsız müşriklere muhalefet etmeyi ve onlara hiçbir şekilde benzememeyi emretmek üslupsuzluk olarak görülmez miydi?

Koyun postuna bürünmüş kurtlar olan Abdulkadir Gürsever, Ebu Said gibi kimselerin, Fethullah Gülen gibi bir sapıklık önderine reddiye vermemi “çok üslupsuz, bu onların ilahlarına sövmektir” diye nitelemelerini yadırgadım mı sanıyorsunuz?

Türk oldukları halde daha Türkçe edebiyat kurallarına göre yazılmış bir yazıyı anlamaktan aciz kimselerin, başkasına ait bir söz olduğunu belirtmek için tırnak içerisinde verilen ve şart edatıyla verilmiş bir cümleyi “hocaya deyyus dedi” diyerek yayan, “deyyus, pezevenk demektir” diyerek Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadisine muhalefet eden, böylece kendi sahtekârlıklarını, yalancılıklarını ve deyyusluklarına hocalarını da ortak etmeye çalışan, yine sünnete muhalif bir ders düzeninin Hristiyan papazlarının ders düzenine benzediğinin ihtar edilmesi üzerine “hocaya papaz” dedi yaygaraları yapan zihniyet de aynı zihniyettir. Öyle demesem de böyle anlaşılıyormuş! Bu da benim suçummuş!

Öyle ya, “insanlara anlayacakları şekilde hitap etmek” de lazım! Peki, anlayanlar yahut sizin gibi çarpık anlamayanlar insanüstü kimseler miydi? Anlamamakta ısrar edenler ve yanlış anlamaya kendilerini zorlayanlar hangi sınıftan yaratıklar? Evet, Allah bizleri insanlar olarak yaratmıştır. Lakin münafıklara: “İnsanların (yani sahabelerin) iman ettiği gibi siz de iman edin denildiğinde, “sefihlerin, kârını zararını düşünemeyen kimselerin iman ettikleri gibi mi iman edelim?” demişlerdi.

Anlamadıklarını yahut anlaşılmaz konuştuğumu, üslupsuz davrandığımı iddia edenler dönsünler, bu meseleleri hevalarıyla değil, selefin menheciyle tartsınlar ve nefislerini “anlayıştan neden mahrum edildik” diye sorgulasınlar. Zira ben yazdıklarımı kendi kendime sorguluyor, muasırlarımın hevalarına değil, selefin menhecine arz ediyorum.

İşte bir örnek: Muasırlarımızın üslupsuz bulacağı tavrı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöylece emretmektedir:

İbn Mes’ud radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’a isyan bayrağı açanlara kalben kızmakla Allah’a yakınlaşmaya çalışın. Onları asık yüzle karşılayın. Onlara kızmakla Allah’ın rızasını arayın. Onlardan uzaklaşmakla Allah’a yakınlaşın.”[1]

İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bidat sahibini red ve inkar eden kimsenin kalbini Allah emniyet ve imanla doldurur. Bid’at sahibini aşağılayan kimseyi Allah büyük korku gününde güvende kılar. Bid’at sahibine yumuşak davranıp ona ikramda bulunan ve güler yüz gösteren kimse Allah’ın Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e indirdiğini hafife almış olur.[2]

Ebu Nuaym’ın rivayetinde şu şekildedir: “Kendisine Allah için buğz ederek bid’at sahibinden yüzünü çeviren kimsenin kalbini Allah emniyet ve iman ile doldurur. Kim bir bid’at sahibinden sakındırırsa Allah onu kıyamet gününde büyük korkudan emin kılar. Bid’at sahibine selam veren ve onu güler yüzle karşılayıp, güler yüzle ona yönelen kimse, Allah’ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiğini hafife almıştır.”[3]

Diğer rivayetinde lafzı şu şekildedir: “Kim kendisine buğz ederek bid’at sahibinden yüzünü çevirirse Allah onun kalbini emniyet ve imanla doldurur. Kim bid’at sahibini reddederse Allah onu büyük korku gününde emin kılar. Kim bir bid’at sahibine karşı yardım ederse Allah onun cennette yüz derecesini yükseltir. Kim bir bid’at sahibine selam verirse veya onu güleryüzle karşılar ya da onu sevindirecek şekilde yönelirse Allah Azze ve Celle’nin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiğini hafife almıştır.”[4]

İbn Asakir’in rivayetinde şöyledir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kim bir bid’at sahibini korkutursa Allah onun kalbini bereket ve iman ile doldurur. Kim bir bid’at sahibi reddederse Allah onu büyük korkudan emin kılar. Kim bir bid’at sahibini aşağılarsa Allah onun cennette bir derecesini yükseltir. Kim onunla karşılaştığında yumuşak davranır ve güler yüz gösterirse Allah’ın Muhammed’e indirdiğini hafife almıştır.”[5]

 



[1] Hasen ligayrihi. İbn Şahin et-Tergib (482) Deylemi (2320) İbn Hacer, Garaibu’l-Multekita (el yazma no: 1234)
[2] Hasen. Kudaî Musnedu Şihab (537) İsnadında Ebu Hazım Abdulgaffar b. el-Hasen hakkında Ebu Hâtim: “sakınca yok” demiştir.
[3] Hasen. Ebu Nuaym Hilye (8/199) Hatib Tarih (10/263)
[4] Hasen. Herevî Zemmu’l-Kelâm (949) Hatib, Muvazzahu Evham (288) Hadisu Ebi’l-Fadl ez-Zuhri (no:147) İbn Ebi’l-Muberred, Cem’u Cuyuşi’d-Desakir Ala İbn Asakir (no: 46) Deylemi (5779)
[5] Hasen. İbn Asakir (54/199); …Muhammed b. Mansur - Abdulaziz b. Muhammed ed-Deraverdi – Nafi – İbn Ömer radıyallahu anhuma isnadıyla rivayet etmiştir.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Hakkın Dışında Sapıklıktan, Cemaatin Dışında da Fırkadan Başka Bir Şey Yoktur

İrbaz b. Sariye radıyallahu anh’den: "Bir gün Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bize namaz kıldırdı, sonra yüzünü bize çevirerek, gözleri yaşartan, kalpleri yerinden oynatan son derece güzel ve tesirli bir öğüt verdi. İçimizden biri dedi ki: “Ey Allah’ın Rasulü! Sanki bu bize veda eden birinin öğütü gibi geldi. Bize tavsiyen nedir?” Şöyle buyurdu: “Size Allah'tan korkmanızı, dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Habeşî bir köle bile (başınıza geçse) ona itaat etmelisiniz. Çünkü benden sonra yaşayanlar birçok ihtilaf görecekler. Onun için benim sünnetime, hidayete ermiş doğru yolda olan râşid halifelerin sünnetine sarılın. Ona sımsıkı sarılın, azı dişleriyle ısırıp bırakmayın. Sonradan icad edilmiş işlerden uzak durun. Çünkü sonradan icad edilmiş her şey bid'attir. Her bid'at de sapıklıktır." (Tirmizî ve Ebû Dâvud)
Allah Azze ve Celle Hud suresi 115-122. Ayetlerinde şöyle buyurur:

18 Temmuz 2014 Cuma

Esed'i ve Benzerlerini Mürtet Sayan Muasır Haricilerin İbn Teymiyye'yi Dayanak Göstermelerindeki Tutarsızlık


Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Şüphesiz tekfirin, muayyen bir şahıs hakkında şartları ve kaldırılması gereken engelleri vardır. Mutlak tekfir, muayyen tekfiri gerektirmez. Ancak şartlar bulunur, engeller ortadan kalkarsa başka. İmam Ahmed ve – şöyle diyen veya şunu yapan kafir olur gibi - umumî ifadeler kullanan imamların genelinin, bu sözleri söyleyen muayyen şahısları tekfir etmemeleri bunu ortaya koymaktadır.

Mesela İmam Ahmed ve onun asrındaki diğer alimler, Kur’an’ın mahluk olduğu inancına davet eden, sıfatları inkar eden, iman eden erkek ve kadınları imtihandan geçirip, kendilerine uyum göstermeyenleri döven, hapseden, öldüren, görevlerden azleden, maaşlarını kesen, şahitliklerini reddeden, düşmanların ellerinden korumayan, kendileri gibi sıfatları inkar ederek Cehmî olmayanı tekfir eden, onlara kafir hükümleri uygulayan Cehmiyye ile muhatap olmuşlardı. Zira o vakit yöneticilerin, valilerin ve kadıların birçoğu Cehmi idi.

Bütün bunlara rağmen İmam Ahmed, halife için ve kendisini dövüp hapseden diğerleri için dua etmiş, onlar için bağışlanma dilemiştir. Onların yaptıkları zulümlerden dolayı onlara hakkını helal etmiştir. Şayet onları İslam dininden çıkmış mürtetler olarak görseydi onlara bağışlanma dilemesi caiz olmazdı. Zira kitap, sünnet ve icmaya göre kafirler için bağışlanma dilemek caiz değildir. Bu sözler ve ameller İmam Ahmed’den ve diğer imamlardan gelmiştir ki; onlar “Kur’an mahluktur” diyen, Allah’ın ahirette görülmeyeceğini iddia eden Cehmiler’den muayyen şahısları tekfir etmiyorlardı. Nitekim Ahmed’in Cehmiyye ve onların akidesinde olan kimseleri muayyen olarak tekfir ettiği de nakledilmiştir. Bu durum, ayrıntıya giderek açıklanır ve denilir ki: İmam Ahmed’in muayyen olarak tekfir ettiği kimseler; kendisine delilin ikame edildiği, tekfirin şartlarının yerine geldiği ve engellerinin ortadan kalktığı kimselerdir. Muayyen olarak tekfir etmedikleri ise bu şartların yerine gelmediği kimselerdir. Bununla beraber, genelleme yoluyla onlar tekfir edilirler.

 Bu esasın delili; kitap, sünnet ve icmadır. Genel tekfir; genel tehdit gibi sayılır. Sözü mutlak ve genel olarak kullanmak gerekir. Ama belirli bir şahsın kafir olduğunu söylemek veya onun cehennemlik olduğuna şahitlik etmeye gelince, bu durum muayyen bir delilin bulunmasına bağlıdır. Hüküm; şartların sabit olup engellerin kalkmasına bağlıdır.” (Mecmuu’l-Fetava 12/487, 489, 498) bkz: İbn Teymiyye İmanu’l-Evsat (s.374-375)

Yine şöyle demiştir: “Kitap ve sünnette geçen tehdit nasları ile imamların tekfir, tefsik ve buna benzer ifadeleri, belirli bir şahıs hakkında bunların sabit olmasını gerektirmez. Ancak şartlar yerine gelir ve engeller ortadan kalkarsa o başka.” (Mecmuu’l-Fetava 10/372 Bkz. 35/165, 166) Mesailu’l-Mardiniyye (s.71)

Şeyhulislam İbn Teymiyye, Batınî’lerin küfür olan bazı sözleri hakkında şöyle demiştir: “Bu sözler küfürdür. Lakin muayyen bir şahıs hakkında tekfirin sabit olması, terk eden kimsenin kafir olacağı şekilde hüccet ikame edilmesine bağlıdır.  Bu sözleri söyleyenin tekfir edilmesi hakkındaki sözün mutlak olarak kullanılması; tehdit naslarının mutlak olarak kullanılması gibidir. Bununla beraber tehdit hükmü muayyen bir şahıs hakkında şartların sabit olmasına ve engellerinin kalkmasına bağlıdır. Bu yüzden imamlar tekfir içeren sözleri mutlak olarak kullansalar da, böyle sözleri söyleyen her şahsa kafir hükmü vermemişlerdir.” (Buğyetu’l-Murtâd Fi’r-Reddi Ale’l-Mutefelsife ve’l-Karamitati ve’l-Batıniyye (s.353, 354) bkz.: Mecmuu’l-Fetava 10/329, 330)

İlim ehli, tekfirin bu engelleri arasında te’vili de zikretmişlerdir. Sahabe radıyallahu anhum, kendilerine karşı ayaklanan, cennetle müjdelenmiş raşid halife Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh’ı tekfir edip kanını helal sayan, onu öldüren ve kendilerine muhalefet edenlerin kanlarını helal sayan, işleyenin küfre düşeceği bazı fiilleri işlemiş olan haricileri tekfir etmemişlerdir.  

Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Hariciler; Osman radıyallahu anh’ı, Ali radıyallahu anh’ı ve onlara yakın olanları tekfir etmelerine ve kendilerine muhalefet eden Müslümanların kanlarını helal saymalarına rağmen sahabeler, onları tekfir etmemişlerdir.” (Minhacu’s-Sunne 5/95) Bkz.: Mecmuu’l-Fetava 3/282, 7/217 el-Mugni (12/276) Sa’di, el-İrşad (s.206)

Yine tevil engelinden dolayı bazı alimler, Cehmilerden Allah Teâlâ’nın sıfatları hakkında küfrî akideleri olan bazı muayyen şahısları tekfir etmemişlerdir. (Bu hüküm Cehmiyye’nin gulâtını kapsamaz. Hafız İbnu’l-Kayyım şöyle demiştir: “Cehmiyye’nin gulatı, Rafızilerin gulatı gibidir. Her iki taifenin de İslam’dan bir nasipleri yoktur. Bu yüzden Selef’ten bir cemaat onları yetmiş iki fırkadan dahi saymamışlar; onlar İslam dininin dışındadırlar” demişlerdir. Bkz.: Dureru’s-Seniyye 10/374, Minhacu İbn Teymiyye Fi’t-Tekfir (1/198-199)

Muasır Hariciler Öncekilerden de Şerlidirler!


Muasır Hariciler (Işid, en-Nusra, el-Kaide vb.), Eski Haricilerden de Şerlidirler!

1- Eski hariciler kafirleri; “Savaş halinde olanlar, zimmet ehli ve eman verilenler” olarak sınıflara ayırıyor, bu taksime göre uygun olan hukuku gözetiyorlardı. Muasır hariciler/tekfirciler ise bütün kafirleri tek mertebede; savaş halinde olan kafirler mertebesinde sayıyor, hakları gözetmiyorlar. Hatta onların anlaşma, eman ve zimmetlerinini geçersiz görüyorlar.

2- Eski hariciler anlaşmayı bozmayı haram biliyor, hatta bunu küfür ve riddet/dinden çıkış sayıyorlardı. Muasır hariciler ise anlaşmaları bozmayı vacip görüyorlar! Zira onlara göre kafirin ne anlaşması, ne eman vermesi ne de zimmeti geçerlidir!

3- Eski hariciler zimmet ehli olan gayri müslimlerin mallarını batıl yolla yemeyi haram sayıyorlardı. Muasır hariciler ise onların mallarını çalmayı ve gaspetmeyi meşru görüyor, bunları savaş halindeki kafirlerden alınan ganimetler gibi değerlendiriyorlar!

4- Eski hariciler intihar etmeyi her durumda haram görüyor ve intihar eden kimsenin cehennemde ebedi kalacak bir kafir olduğuna inanıyorlardı. Muasır hariciler ise eman altındaki yüzlerce Müslümanın, anlaşmalı ve zımmî kafirlerin öldürülmesine karşılık intihar etmeyi caiz görüyor, hatta bu şekilde intihar edenin şehit olduğunu söylüyorlar!

Bu farkları düşünen kimse anlar ki; eski haricilerin durumu, muasır haricilerden daha ehven idi. Nitekim ilim ehlinden birçok kimse de bunu dile getirmiştir. Onlardan birisi Şeyh Salih el-Fevzan, el-İcabâtu’l-Muhimme’de (s.79) şöyle demiştir:

“Soru: Bu ülkelerde patlatma eylemleri yapanların hariciler oldukları söylenebilir mi?

Cevap: Bu yeryüzünde fesat çıkarmaktır. Bu yeryüzünde fesat çıkarmaktır. Ekinleri ve nesilleri helak etmektir. Masum kanlar hakkında haddi aşmaktır. Müslümanları korkutmaktır. Bu ise haricilerin yaptıklarından daha şiddetli bir şeydir. (Eski) Hariciler bile böyle şeyler yapmazlardı. Hariciler savaş alanlarında çıkar, çarpışırlardı. Ama bunlar uyumakta olan, güvence altında bulunan insanlara geliyorlar ve içindekilerle beraber evleri yıkıyorlar! Hariciler bunları yapmışlar mıydı? Hayır! Bu daha çok Karmati’lerin yaptıklarına benzemektedir. Haricilere gelince; onlar gaddarlık ve hainlikten uzak idiler.”  

17 Temmuz 2014 Perşembe

İbn Hazm'ın el-Bahira Risalesi


el-Bahira Risalesi - Ebu Muhammed İbn Hazm Rahimehullah

Risalenin tercümesini ulaştıran Muhammed Güneş kardeşten Allah razı olsun.
 

15 Temmuz 2014 Salı

Yalanın Zararları

Yalanın Zararları
İbn Kayyım el-Cevziyye
Terceme: Muhammed Şahin

Yalandan mutlaka kaçın! Çünkü yalan; bilinen şeyler hakkındaki tasavvur ve düşünceni ifsad eder.Buna ilâve olarak; bu bilinen şeylerin insanlara karşı şeklini de ifsad eder. Çünkü yalan; olmayan bir şeyi mevcut, mevcut olan bir şeyi yok, bâtılı hak, hakkı bâtıl olarak, hayrı şer ve şerri de hayır olarak gösterir. Dolayısıyla yalan, bir cezâ olarak, sahibinin düşünce ve ilmini ifsad eder.
Üstelik bu yalan, aldatılıp kendisine bağlanılan karşıdaki insanın nefsinde şahsında tasavvur eder. Dolayısıyla onun düşünce ve ilmini ifsad eder.
Yalancı kimsenin nefsi, mevcut olan hakikatten yüz çevirmiş, yokluğa doğru gitmiş ve bâtıldan etkilenmiştir.Yalancının tasavvur etme gücü ve irâdeye bağlı her fiilin kökü olan ilim gücü ifsada uğradığı zaman, bu fiilleri de ifsada uğrar. Bu defa yalanın hükmü onlara sirâyet ediverir ve tıpkı yalanın kökü ve çıkış yerinin dil olduğu gibi, kişinin her yerinde bu yalan ortaya çıkmaya başlar.Artık bu durumda dilinden ve amellerinden hiçbir fayda görmez.Bunun içindir ki yalan, her kötülüğün temelidir.
Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:
(( وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ.)) [ رواه البخاري ومسلم أبو داود والترمذي لألفاظ مختلفة ]
"Şüphesiz yalan (sahibini) günahlara (dosdoğru yoldan sapmaya) götürür. Günahlar da (sahibini) ateşe (cehenneme) götürür (iletir)."[1]
İmam Mâlik'in rivâyet ettiği hadisin lafzı ise şöyledir:
إِنَّ عَبْدَ اللهِ بْنَ مَسْعُودٍ تكَانَ يَقُولُ: (( عَلَيْكُمْ بِالصِّدْقِ، فَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ، وَالْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِيَّاكُمْ وَالْكَذِبَ، فَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ، وَالْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ. أَلَا تَرَى أَنَّهُ يُقَالُ: صَدَقَ وَبَرَّ، وَكَذَبَ وَفَجَرَ.)) [ رواه مالك ]
Abdullah b. Mes'ud -Allah ondan râzı olsun- şöyle derdi:
"(Söz ve fiillerinizde) doğru olun (doğruluktan ayrılmayın). Çünkü doğruluk, (sahibini) iyiliğe götürür. İyilik de (sahibini) cennete götürür.Yalandan kaçının. Çünkü yalan, yalan (sahibini) günahlara (dosdoğru yoldan sapmaya) götürür. Günahlar da (sahibini) ateşe (cehenneme) götürür.(Doğru sözlü kimse için): Doğru söyleyerek iyilik kazandı (işledi), (yalancı kimse için de): Yalan söyleyerek dosdoğru yoldan saptı (günah işledi), denildiğini bilmez misin?"[2]
Yalan, ilk olarak insanın nefsinden diline sirâyet eder ve onu ifsad eder. Daha sonra vücudun diğer azalarına sirâyet ederek o azaların bütün amellerini ifsad eder. Tıpkı dile sirâyet etmesiyle sözlerini ifsad etmesi gibi.Artık yalan; kişinin sözlerine, amellerine ve hâlininin geneline hâkim olur, fesadı onda sağlam hâle getirir. Eğer Allah Teâlâ bu kimseye, içerisindeki yerleşmiş yalan maddesini çıkartıp atacak doğruluk ilacını nasip etmezse, o takdirde bu yalan hastalığı bu kimsede kökleşecektir.
İşte bunun içindir ki kalp amellerinin hepsinin temeli, doğruluk olmuştur.
Bu amellerin zıtları olan riyâ/gösteriş, kendini beğenmişlik, kibir, övünme, büyüklenme, tepeden bakma, acziyet, tembellik, erinmek ve buna benzer diğer özelliklere gelirsek; bunların temeli de yalan olmuştur.
Dolayısıyla görünen veya görünmeyen (zâhirî veyâ bâtınî) her salih amelin kaynağı, doğruluktur. Görünen veya görünmeyen (zâhirî veyâ bâtınî) her bozuk (fâsid) amelin kaynağı da, yalan olmuştur.
Allah Teâlâ yalancıyı, maslahatlarından ve menfaatlerinden uzak tutarak cezalandırmakta, doğru sözlü olanı ise, hem dünya, hem de âhiret maslahatlarını düzeltebilmesine yardımcı olarak mükâfatlandırmaktadır. Nitekim kişinin dünya ve âhiret maslahatlarının düzelmesi doğruluk sebebiyle olurken, dünya ve âhiret maslahatlarının bozulması ve zarar uğraması da, yalan sebebiyle olmaktadır.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Ey îmân edenler! Allah'tan korkun ve (her işlerinde) doğru olanlarla beraber olun."[3]
Allah Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:
"Allah buyurdu ki: Bu, doğru söyleyenlerin doğruluklarının fayda verdiği gündür. Onlara, altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah, onlardan râzı olmuş, onlar da O'ndan râzı/hoşnut olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş, budur."[4]
Allah Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:
"Onların vazifesi itaat etmek ve güzel söz söylemektir.Bunun için iş ciddileşince, (îmân ve amelde) Allah'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu."[5]
Allah Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:
"Bedevilerden özür bahane edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Rasûlüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara (dünyada öldürülmek, âhirette de cehennem ateşiyle) acıklı bir azap isabet edecektir." [6]
[1] Buhârî, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizî farklı lafızlarla rivâyet etmişlerdir.
[2] İmam Mâlik; "Muvattâ; hadis no: 1814. Dâru'n-Nefâis baskısı.
[3] Tevbe Sûresi: 119.
[4] Mâide Sûresi: 119.
[5] Muhammed Sûresi: 21.
[6] Tevbe Sûresi: 90.

11 Temmuz 2014 Cuma

Sigara En Çok Neye Yarar?

Şimdiden bana birçok hayır kazandırdığına inanıyorum. Hatta bundan hiç şüphe etmiyorum.
Sigara içtiğimi dillerine dolayan birçok insanın gerçek yüzlerini tanıdım. Tabi ki beni eleştirmelerinden dolayı değil! Kendimi eleştirilemez görecek bir nefsin şerrinden Allah’a sığınırım.
“Allah için sigaradan buğz ediyormuş!”
… Kimisi ne kadar samimi olduğuna inandırabilmek için kenara çekip nasihat eder.
… Kimisi arkadan çekiştirir, aleyhimde kullanabileceği ilk fırsatta insanların yanında yüzüme karşı söyleme cesaretinde bulunur ve  “İşte bakın, ben yüzüne de söyledim” diye kendini rahatlatır, ne kadar mert olduğunu da(!) ispatlar.
Ben sigarayla beraber yanar, onunla beraber tüterim. İnsan zannettiğim pek çoğunun, her defasında ateşle yakıp üzerine basmama rağmen, yine her defasında benim için kendini yakmaya gelen sigara kadar değeri olmadığını seyreder dururum.
Neden mi değersiz? Neden mi sahtekâr? Neden mi münafık bunlar?
Sigaradan Allah için buğz ettiklerini söylüyorlar ya, işte en büyük sahtekârlık bu!
Bu sözümden şu kimseleri hariç tutuyorum: Bazı kimseler vardır, meselenin şer’î hükmünü bilmez, âlimlerin birçoğunun sigaraya haram dediğini işitmiştir, delilleri tahkik etmemiştir, haram olan her şeye gerçekten buğz ettiği gibi, sigarayı da haram zannettiği için buğz eder. Kendisi için istediği hayrı benim için de ister, nasihat eder vs. sözüm asla bu kimselere değil!
Bu sahtekâr dediğim bazılarının “Sigaradan Allah için buğz ediyorum” dedikleri yalandır! Tabiatleri tiksinmiştir, ondan buğz ediyordur. İnsanların eleştirilerine dayanamamıştır, sigarayı bırakmıştır, ondan buğz ediyordur.
Yoksa hiç kimse bir şeyden Allah’tan daha fazla buğz edemez. O Allah Azze ve Celle ki, milyonlarca kulu sigara müptela olmasına rağmen sigaradan buğz ettiğine dair tek bir ayet indirmemiş, rasulünün dilinden tek bir hadis söyletmemiştir!
Allah’tan ve rasulünden; haram kılındığına dair elinde hiçbir bürhan olmaksızın Allah için buğz ettiğini iddia eden bu kimseler, Allah’ın kitabında, rasulünün sünnetinde ağır tehditler ve lanetlerle gelmiş günahlardan Allah için buğz etmemektedirler. İşte sahtekarlık budur! Kişisel olarak nefret ettiği bir nesneye, Allah’ı, dinî argümanları alet etmek budur!
Asrın modern kerhaneleri haline gelmiş okullara, liselere, üniversitelere çocuklarını göndermeye Allah için buğz etmez! Neden buğz etsin ki, insanların çoğu, çocuğunu okula göndereni kınamaz, bilakis göndermeyen topa tutulur! Öküzlerin altlarında buzağılar aranır, bulunamazsa, buzağılar tutulup öküzlerin altlarına sokulur.
Müslümanın gıybet edilmesinden Allah için buğz etmez, gıybet edenin elinden tutup köşeye çekerek nasihat edecek yüreği yoktur. Yahut ona “sus gıybet ediyorsun” diyecek mertlikte değildir. Zira bundan nefsi de haz almaktadır. Fakat sigaradan Allah için buğz ettiğini söyler, ister aleni, ister gizlice, bundan dolayı her türlü nasihati yapar!
Kadınların yüzlerini açmalarına Allah için buğz edemez, bunu fısktan bile saymaz. Zira kitap, sünnet ve sahabe icmaı bunun haramlığında ittifak etmiş olsa da “Âlimler ihtilaf etmişlerdir” Sigaradan ise Allah için buğz eder! Çünkü hakkında kitap ve sünnetten delil olmasa da kimi bazı bir kısım âlimlerin fetvaları beyimizin hevası ile ittifak etmiştir!
Allah’ın dinine kıyası sokuşturana, helal ve haramlar icat edenlere Allah için buğz edemez. Fakat sigara içene buğz etmek kolaydır, ne hayatı ne ölümü Allah için olabilmiştir, lakin sigaraya buğz etmesi bari Allah için(!) oluversindir!
Evlerde, düğünlerde, seminerlerde, konferanslarda, çeşitli mekanlarda kadın-erkek karışmasına, oturumlarında, misafirliklerinde haremlik selamlık yapılmamasına Allah için buğz etmez beyimiz! Çünkü kendisi de bu konuda nefsine uymaktan geri duramamakta, “yapamıyoruz, edemiyoruz” palavralarıyla kendini avutmaktadır. Hoca kılığındaki toramanların kadınların huzuruna çıkarak ders yapmasına da Allah için buğz edemez. Hatta “Kadın dahi erkeklerin huzuruna çıkıp ders verebilir” denilmesine de Allah için buğz edemez.
Birisi de çıkıp “bu deyyusluktur, eğer deyyusluk değilse önce kendi karını, kızını çıkar erkeklere ders yapsın” şeklinde nebevî üslupla uyarıda bulunduğunda derhal Allah’ı hatırlar, Allah için buğz etmeye başlar! Ama kime? “Yıllardır Tevhid davetine (Hakikatte ise tevhidi yok etmeye) hizmet etmiş hocamıza dil uzatmaya cüret eden şu üslupsuz(!)a” Allah için(!) öfkelenir, dini için buğz edivermeye başlar! Gıybeti de caiz görülür artık bunun, zaten sigara içmekle alenen günah işleyen bir fasık olduğu akla geliverir birden onun! Pisliği deşip kokutmasaydı sigarasının dumanına tahammül edilebilirdi. Lakin bu haramların, bu pisliklerin kokusunu bastırmaktadır sigaranın iğrenç (!) kokusu! Buna tahammül edilemez!
Sizi bilmem! Sigara benim çok hayrımı artırdı. İnsanları tanıdım. Her köşede gıybetimi edip, işlemeye gücümün yetmediği amellerin sevaplarını bana gönderdiler. Bu durumdan gayet memnunum. Memnun olmadığım tek şey, bana bu kadar çok hayır kazandıran insanların kendilerinin bu hayırdan nasipsiz kalmaları.
Bu yüzden samimi olarak nasihat ediyorum: gelin, Allah’ın buğz etmediği bir şeye “Allah için buğz ettiğinizi” iddia ederek dini kullanmayın.
Davetin sahibi olan Allah’ın eleştirmediği sigaraya “Davete mani oluyor” gibi yalanlarla sahtekârlık etmeye kalkmayın. Sizin gibi düşünenler dışında davete mani olan bir unsur yok. Ve Allah’a hamd olsun ki içtiğim sigara, sizin gibi engelleri benden uzaklaştırmaktadır.
Nefsiniz için tiksindiğiniz sigaradan – ki sigaradan tiksinmek de herkesin en doğal hakkıdır, dini bu konuda âlet etmediği sürece – o kadar çok buğz ettiniz ki, Allah için buğz etmeniz gereken birçok haramlara, bid’atlere buğz edemiyorsunuz bile. Derneklerden çıkamıyor, mescide yanaşamıyorsunuz. Eğer buğz hak için yapılmazsa işte böyle bâtıl için buğz etmeye başlarsınız! Kim bilir bu yaptıklarınızdan bir de sevap umuyorsunuzdur!
Bu bozuk zihniyetinizin ürünüdür ki; “Namazın terki küfürdür” demenin insanları uzaklaştırdığını keşfettiniz. Merhametiniz kabardı(!) Bu gibi sözlerin davete zarar verdiğini söylemeye başladınız. “Neden üç mezhep imamının buna küfür dememesini kullanmıyoruz” dediniz, yine yılana sarıldınız. Namazı terk eden bir sürü “Selefî(!) görmeye başladım! Daha neleer neleeer…
Demek ki Allah için buğz ettiğiniz tek şey sigara değil! Siz Allah rasulünün sözlerine de “Allah”(!) için buğz etmeyi becerebilen bir topluluksunuz. Tıpkı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in “deyyus” tarifine olanca hıncınızla buğz ettiğiniz gibi –
Ne diyelim!!!
Buğz edilen şeyler içinde en mazlumu sigara! Sigara gariptir! Tıpkı benim gibi... Onun derdini ben anlarım... Derdimin ortağıyla yalnız bırakın bizi! Rahatsız edilmek istemiyoruz.   
Sözümün sonunda kalbi olana, zikre kulak verene ve sözün en güzeline tabi olana şu hadisleri zikredeceğim:
Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şüphesiz İblis Arap topraklarında putlara ibadet edilmesinden ümit kesmiştir. Lakin bundan aşağı olan küçük gördüğünüz fakat helak edici günahlar olan amellerinizden razı olur. Gücünüz yettiği kadarıyla haksızlıklardan sakının. Zira kul kıyamet gününde kendisini kazandıracak zannettiği iyiliklerle gelir. Sürekli bir kul: “Ya rabbi muhakkak falan bana haksızlık yaptı” der durur. Ona: “Bunun iyiliklerinden al” denilir. Ta ki onun bir iyiliği kalmaz.” Sahih. Hakim (2/32) Beyhaki Şuabu’l-İman (6/51)
Enes radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde kusurlu davranan ve haddi aşan yöneticiler getirilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sizler arzımın bekçileri ve sürülerimin çobanları idiniz. İstediğimde (adaletle hüküm vermek) sizlerin elindeydi.” Hüküm vermede zulmedip aşırı gidene şöyle denilir: “Aşırı gitmene seni kim zorladı?” Hakim: “Ey rabbim! Senin adına öfkelendim” der. Allah Azze ve Celle ona: “Senin öfken benden daha mı çok?” buyurur. Hüküm vermede gevşeklik gösteren hakime ise: “Yaptığın şeye seni ne zorladı?” denilir. Hakim: “Kullarına acıdım ey rabbim” der. Allah Azze ve Celle ona: “Sen kullarıma benden daha mı çok merhametlisin? Alın götürün şunları! Cehennem direklerinden birine bağlayın” buyurur.” Hasen. İbn Ebi’d-Dunya, el-Ahvâl (241)
Huzeyfe radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kıyamet günü âdil ve zalim idareciler getirilecek ve cehennem köprüsü üzerinde duracaklar. Allah Teâlâ onlara şöyle hitap edecektir: “Benim asıl istediğim sizlersiniz; hüküm verirken zalim davranan, rüşvet alan ve hasımlardan (taraflardan) kayıran herkes yetmiş yıllık cehennem uçurumuna yuvarlansın. Herhangi bir kişi bir kişiyi on kişi üzerine âmir kılar da, o kişiler içerisinde tayin ettiği kişiden daha üstün olan birisi bulunursa Allah Teâlâ'yı ve Resulünü aldatmış olur. Cezayı gerektiğinden çok uygulayan kimse huzura getirilip kendisine şöyle denilecektir: “Kulum! Niçin sana emrettiğimden fazla ceza uyguladın?” O da: “Öfkelendim” diyecek. Bunun üzerine şöyle denilecek: “Senin öfken benim öfkemden daha mı güçlü idi?” Daha sonra Allah Teâlâ'nın koyduğu cezayı yeteri kadar uygulamayan kimse çağrılıp kendisine şöyle denilecektir: “Kulum! Niçin cezayı tam uygulamadın?” O da: “Suçluya acıdım” diyecek. Bunun üzerine kendisine Allah Teâlâ şöyle diyecek: “Senin rahmetin, benim rahmetinden daha mı güçlü idi?” Daha sonra emredilip ikisi de cehenneme atılacaktır.” Hasen ligayrihi. Ebu Ya’la’dan naklen: İbn Hacer, Metalibu’l-Aliye (2153-55)

10 Temmuz 2014 Perşembe

Ramazan Ayında İftar Yemeği Yedirmek Bid'at Midir?


El-Elbani rahimehullah şöyle dedi: “Şeyhulislam Takiyuddin b. Teymiyye’nin fetvalarında şöyle gördüm: Ona her sene Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in mevlid gecesinde hatme yapan kimsenin bu amelinin müstehap olup olmadığı soruldu. Allah’a hamd ettikten sonra şöyle cevap verdi: “İnsanların iki bayram gününde ve senenin teşrik günlerinde yemek için toplanmaları Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Müslümanlar için sünnet kıldığı İslam şiarlarındandır. Ramazan ayında yemek yedirerek fakirlere yardım etmek de İslam sünnetlerindendir. Nitekim Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim bir oruçluya iftar ettirirse ona da onun ecrinin aynısı vardır.” (Sahih. İbn Hibban (895) el-Elbani, Mişkat (1992)

Fakir Kur’an hafızlarına Kur’an hususunda yardımcı olmak için bağışta bulunmak her zaman için salih bir ameldir. Bu konuda onlara yardım eden onların ecrine ortak olur. Ama dinde belirlenmiş olmayan belirli vakitler edinip, Mevlid gecesi diyerek Rebiu’l-Evvel ayının gecelerinden birini tayin etmek veya Receb ayının gecelerinden birini belirlemek, Zilhicce ayının on sekizinci gecesini belirlemek, Receb ayının ilk Cuma gecesini (Regaib kandili) tayin etmek veya cahillerin Ebrarın Bayramı dedikleri Şevval ayının sekizinci gecesini tayin etmek gibi belirlemelere gelince bunlar selefin güzel görmedikleri ve yapmadıkları bid’atlerdendir.”

(Islahu’l-Mesacid s.114)

8 Temmuz 2014 Salı

"İşittik ve isyan ettik" diyenler gibi olmayın ki Allah kolaylaştırsın

Ebu Hureyre radıyallahu anh'den: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ındır. Siz gönüllerinizdekini açsanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker ve dilediğini affeder; dilediğini de azâb. Allah her şeye kâdirdir” (Bakara 284) âyeti nazil olduğu vakit, bu âyet Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabına şiddetli geldi. Hemen Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldiler ve diz çöküp oturarak:

Şeyh Abdulkadir el-Geylanî Rahimehullah’tan Tevhid Dersi

Ey oğul! Sen hiçbir şey üzerinde değilsin. Senin Müslümanlığın da sıhhatli değil. İslam; üzerine bina kurulan temelin ta kendisidir. Senin şehadet getirmen de tam olmamış, eksik.
Zira dilinle Lâ ilâhe illallah: “Allah’tan başka ibadete layık hak ilâh yoktur” diyorsun, fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun. Kalbinde, içinde birçok ilâhlar var.
* Senin, devlet büyüklerinden ve mahallî idarecilerden korkman, içinde birer ilâhtır.
* Kendi çalışmana, kendi kazancına, kendi gücüne kuvvetine, kendi kulağına, kendi gözüne, kendi zorbalığına güvenmen, içinde birer ilâhtır.
* Zararı, faydayı, bir nimete nail olmayı, bir nimetten yoksun kalmayı insanlardan bilmen, içinde birer ilahtır.
İnsanların çoğu, kalpleriyle, işte bu saydıklarımıza güvenirler, dayanırlar. Fakat kendilerine sorarsan, Allah’a dayanıp güvendiklerini söylerler.
Lâ ilâhe: “Hiçbir ilâh yoktur,” dediğin zaman, bununla toptan bir reddi (nefyi) onaylıyorsun. İllallah: “ancak Allah vardır,” dediğin zaman ise, yine Allah için toptan bir kabulü (ispatı) onaylamış oluyorsun.
Bu durumda, her ne zaman kalbin, Hak’tan gayrı bir şeye dayanır, güvenirse; o zaman yukarıdaki külli ispatında yalancı durumuna düşmüş, yani kendi kendini yalanlamış oluyorsun. Kendisine dayanıp güvendiğin o şey de, senin ilâhın oluyor. Gerçek ve fiilî durum budur. Zahire itibar yoktur.
Kalbinde birçok ilâh varken, sen nasıl Lâ ilâhe illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur,” diyebilirsin? Allah’tan başka güvenip dayandığın her şey, senin putundur.
Kalbinde şirk, yani ortak koşma bulunduğu müddetçe, dilinle Kelime-i Tevhid’i söylemen sana fayda vermez.
Kalp pis oldukça, bedenin temiz olması sana yarar sağlamaz.
Tevhid ehli, şeytanını ezer. Şirk ehlini ise şeytanları ezer. İhlas, sözlerin de, amel ve fiillerin de özüdür. Zira gerek sözler, gerekse fiil ve ameller ihlastan, içtenlikten yoksun bulundukları an, özü olmayan birer kabuk, birer posa haline gelirler. Kabuk ve posa ise ancak ateşte yanmaya yarar; ateşte yandıktan sonra iş görecek hale gelir.
Ey ahali! Nefisleriniz uluhiyet (ilâh olma) iddiasında. Fakat sizin bundan haberiniz yok. Zira nefisleriniz, Hakk’a karşı büyükleniyorlar, kibirleniyorlar. Onlar, Allah’ın muradının gayrını istiyorlar. Onlar Allah’ı sevmiyorlar, bilakis, O’nun düşmanı lanetlik şeytanı seviyorlar.
Allah’ın ezelde takdir ettiği kaderleri gelmeye ve vuku bulmaya başladığı zaman, olanlara boyun eğmiyorlar, teslim olmuyorlar, sabredip tahammül göstermiyorlar. Bilakis itiraz ediyorlar, kaderle çekişiyorlar. İslam’ın hakikatinden onların haberi bile yok.
Senin kendisine güvenip ümit bağladığın her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun veya kendisine ümit bağladığın her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Esas sebep olan Allah’ı tamamen unutarak, zararın da, faydanın da kendisinden geldiğini kabul ettiğin her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Fakat kısa bir süre sonra görürsün sen. Allah, kendisini bırakıp da güvendiğin ve bağlandığın ne varsa hepsini alır.
Şu hususu iyi bil ki, bütün eşya, sadece Allah’ın hareket ettirmesiyle hareket eder, durdurmasıyla durur. O’nun iradesi ve kuvveti olmadan, ne duran bir şey harekete geçebilir, ne de hareket etmekte olan bir şey durabilir. Kişi bu hususu böylece bilip kabul ettiği zaman, artık insanları ve diğer varlıkları Allah’a ortak tanıma yükünden ve suçundan kurtulur. Allah’a şirk koşmaz.
Melekler içinde resim, suret bulunan eve girmezlerse, içinde bir sürü suretlerle putlar bulunan senin kalbine Allah nasıl girer? Allah’tan gayrı her şey bir puttur. Öyleyse sen, putları kır. Evi temizle.
Ey dünyaya kulluk edenler! Ey ahirete kulluk edenler!
Siz, Allah’ı da, dünyayı da, ahireti de bilmiyorsunuz.
Kiminizin putu dünya.
Kiminizinki ahiret.
Kiminizinki insanlar.
Kiminizinki zevkler, nefsani arzular.
Kiminizinki övülme, halktan tasvip görme, alkış toplama.
Allah dışında her şey, bir puttur. Kişi Allah’tan gayrı neye bağlandı ve neye gönül verdiyse, o onun putudur.
Senin bütün umudun insanlar. Her şeyi onlardan bekliyor, onlardan umuyorsun. Korkun da onlardan. Hep onlardan korkuyorsun. Bu hal, Rabbine şirk koşmaktır, ortak tanımaktır.
Bu zaman, ahir zamandır. Bu zamanda çoğu insanların mabudu, paradan ibarettir. Bu zaman insanlarının çoğu, Musa Aleyhisselam’ın kavmine benzedi. Yahudilere benzedi. Onlar, altın buzağıyı kendilerine mabud edinmişlerdi. Bu zamanın insanının altın buzağısı da paradır. Parayı kendine mabud edinmişsin, Rab edinmişsin. Paraya tapıyorsun. Senin ilahın para!
Hükümdarlar, devlet büyükleri ve ikbal sahipleri, halktan birçoğunun nazarında birer ilâhtır. Dünyevî imkânlar, zenginlikler, sıhhat, afiyet, kuvvet ve kudret, birçok insanların nazarında birer ilâhtır. İnsanların birçoğu, bunlara ve benzeri şeylere taparlar...
Dünya zorbalarına, zenginlerine, firavunlarına ve hükümdarlarına saygı gösterip Allah’ı unuttuğun ve O’na saygı göstermediğin takdirde, senin hakkındaki hüküm de, putlara tapanlar hakkındaki hüküm gibidir.
Sen de putuna saygı gösterenlerden olursun.
Putlara kulluk etme, onları yaratana kulluk et.
İşte o zaman, putlar sana boyun eğecektir.
Sen, namazda iken bile yalan söylüyorsun. Mesela namaza dururken ve gene namaz sırasında, “Allahu Ekber” (Allah her şeyden büyüktür) diyorsun. Böylece yalan söylemiş oluyorsun. Çünkü senin kalbinde, Allah’tan başka bir ilâh vardır.
Kendisine güvenip bağlandığın her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun ve kendisine ümit beslediğin her şey, senin ilâhındır, taptığındır.
Kendisinde Allah’tan başka bir şey bulunduğu müddetçe, senin kalbin için kurtuluş yoktur. Eğer sen, taşlar üzerinde Allah’a bin yıl secde etsen, değil mi ki kalbinle O’ndan başkasına yöneliyorsun, sana bu secdeler hiçbir fayda vermez. Mevlâsından başkasını sever oldukça, o kalp için iyi bir akibet yoktur. Allah’tan başka her şeyi kalbinden yok etmedikçe, saadete eremez, bahtiyar olamazsın.
Fethu'r-Rabbani'den...

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Mescidlerde Kadınların Ders Vermesi Hakkında Şeyh el-Elbani'nin Fetvası

Şeyh el-Elbânî’ye şöyle soruldu: “Abdullah b. Mes’ud mescidinde sizin kadınların mescidde dersler vermesini caiz görmediğinizi işittik. Lakin bizim mescidimizde erkeklerin mescidi ile kadınların mescidi ayrıdır. Kadınların mescidi alt katta, erkeklerin mescidi üst kattadır. Burada erkekler ile kadınlar arasında tam bir fasıla vardır. Böyle bir durumda kadının mescidde ders vermesini caiz görür müsünüz?

Hadisleri ve Duaları Tecvîd İle Okumanın Hükmü


Şeyh el-Elbâni rahimehullah’a şöyle soruldu: “Burada Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadislerini ve yine aynı şekilde bazı duaları tecvid ile okuyan kimseler var. Çoğu zaman halkın karıştırmasına sebebiyet vermektedir.”
Şöyle cevap verdi: “Yani bunun Kur’an mı, hadis mi olduğunu karıştırıyorlar! Hayır, bu bid’at olan bir üsluptur. Allah’ın kelamı kesinlikle başkasının kelamına benzetilemez.”
“Peki ya kunut duaları?” denildi.
Şeyh el-Elbani: “Fark yoktur” dedi. (Silsiletu Hedyi ve’n-Nur kaset 491, dakika: 8:31)

Kur’an Tilavetini Yalnız Ramazan Ayına Tahsis Etmenin Hükmü

Şeyh el-Elbanî rahimehullah’ın kızı Sukeyne bt. Muhammed Nasıruddin el-Elbaniye 8.8.2010 tarihinde şöyle dedi:
سألتُ أبي -رَحِمَهُ اللهُ- ما ملخَّصُه: قرأتُ أنّ بعضَ الأئمةِ كانوا إذا دَخَلَ رمضان انقطعوا للقرآن فقط، رغم أنهم مِن أهلِ العلم الذين يُفتون الناس، فينقطعون حتىٰ عن فتوى الناس، فهل هٰذا صحيح؟ هل أخصِّص هٰذا الشهر بالقرآن؟ فأترك قراءةَ الأحاديثِ وشرحِها ودروسَ القراءات وغير ذٰلك؟
فقال في جوابِهِ: هٰذا التَّخصيصُ ليس له أصْلٌ في السُّنَّة، ولٰكن الذي هو في السُّنَّة ومعلومٌ في "الصحيحين الإكثار مِن تلاوة القرآن في شهرِ رمضان. أما تخصيصُ شهرِ رمضان لتلاوة القرآن فقط، دون أيِّ عِبادةٍ أُخرىٰ كطلبِ العلمِ وتدريسِ الحديث وبيانِه وشرحِه؛ فهذا ليس له أصْل، وكذٰلك يَدْخُل موضوعُ الْمَبَرَّات والصَّدَقات والإحسان إلى الناس، و و إلخ، الانقطاعُ للتلاوة ليس له أَصْل، الذي له أَصْلٌ هو الإكثارُ مِنها فَحَسْب

“Babama özetle şöyle sordum: “Bazı imamların Ramazan ayı girdiği zaman sadece Kur’an ile meşgul olduklarını okudum. Kendileri insanlara fetva veren ilim ehli oldukları halde insanlara fetva vermeyi dahi bırakıp Kur’an ile meşgul oluyorlar. Bu doğru mudur? Bu ay, hadisleri ve şerhlerini okumayı terk edip Kur’an kıraati ve dersleri için tahsis edilebilir mi?
Cevabında şöyle dedi: “Böyle bir tahsisin sünnette bir aslı yoktur. Lakin sünnette malum olan Sahihayn’de geçtiği gibi Ramazan ayında Kur’an kıraatini artırmaktır. Ama Ramazan ayında yalnız Kur’ân kıraati için tahsis edip ilim talebi, hadis dersi veya şerhiyle açıklanması gibi diğer bir ibadetleri terk etmenin bir aslı yoktur. Bağışlar yapmak, sadakalar vermek ve insanlara iyilik etmek gibi konular da buna dahildir. Tilavet için başka işleri bırakmanın aslı yoktur. Aslı olan şey, Kur’an kıraatini artırmaktır, bunu iyi düşün."
linkler:
*************************
Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın kastettiği hadis şudur: “İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ramazan ayında olabildiğince insanların en cömerdi idi. Cibril aleyhi's-selâm Ramazan ayında her gece Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile buluşur ve Kur’an dersi yaparlardı. İşte Cibril aleyhi's-selâm, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile buluştuğunda Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem rüzgârla sürüklenen yağmur gibi cömert olurdu.” Buhârî (3220)
Ebu Hureyre ve Fatıma radıyallahu anhuma bu hadisteki bir bölümü şöyle rivayet etmişlerdir: “Cebrail onunla birlikte Kur’anı karşılaştırmalı olarak (muaraza) okurdu.” (Buhârî 3220)
Nevevî rahimehullah şöyle demiştir:
قَالَ أَصْحَابُنَا: السُّنَّةُ كَثْرَةُ تِلَاوَةِ الْقُرْآنِ فِي رَمَضَانَ وَمُدَارَسَتِهِ، وَهُوَ أَنْ يَقْرَأَ عَلَىٰ غَيْرِهِ وَيَقْرَأَ غَيْرُهُ عَلَيْهِ، لِلْحَدِيثِ السَّابِقِ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ
“Ashabımız dediler ki: “Sünnet olan; Ramazanda Kur’an tilavetini ve mudaresesini (karşılıklı dersini yapmayı) artırmaktır. Bu da başkasına okuyup, başkasının da kendisine okumasıdır. Zira az önce geçen İbn Abbas radıyallahu anhuma hadisi bunu göstermektedir.” (el-Mecmu Şerhu’l-Muhezzeb 6/274)
İbn Receb rahimehullah şöyle demiştir:
"وفيه دليلٌ على استحبابِ الإكثارِ مِن تلاوةِ القرآنِ في شهرِ رمضانَ
“Bu hadiste Ramazan ayında Kur’an kıraatini çoğaltmanın müstehap oluşuna bir delil vardır.” (Letaifu’l-Mearif s.169)

İslamweb sitesinde bu mesele şöyle sorulmuştur:

“Kur’ân okumak için belirli bir vakit tahsis etmek mesela ikindi namazından sonrası gibi, bu bir bid’at olur mu?
Cevap: Hamd ve minnet Allah’adır. Allah’ın rasulüne, ailesine ve ashabına salat ve selam olsun. Bundan sonra: “Şüphe yok ki Allah Teâlâ’nın kitabını okumak, okuyucusuna her harfinden dolayı on hasenata ulaştıran yüce bir ibadettir. Tirmizi, İbn Mesud radıyallahu anh’den şöyle rivayet etti: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa ona bir hasene vardır. Hasene on misliyle karşılık bulur. Elif lam mim bir harf demiyorum. Lakin elif bir harf, lam bir harf, mim bir harftir.” Şeyh el-Elbanî sahih demiştir.
Allah Teâlâ’nın kitabını tilavet etmeye gücün yettiği kadar devam etmeye hırs göstermelisin. Lakin sebepsiz yere ikindi namazından sonrası gibi belirli bir vakte tahsis etmen gerekmez. Zira bunda izafi bid’at korkusu vardır. Tilavet için belli bir vakte tahsis etmeye bir delil sabit olmamıştır. İbadette aslolan tevkif/(meşru kılan sabit bir delil olmadıkça duraklama)tir. Eğer işinden dolayı ancak bu vakitte müsait olman veya bunun benzeri gibi bir sebep varsa veya kıraat için bu vaktin daha faziletli olduğuna itikad etmediğin sürece bunda bir sakınca yoktur. Allah en iyi bilendir.”
Link: http://fatwa.islamweb.net/fatwa/index.php?page=showfatwa&Option=FatwaId&Id=185137
 

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)