Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

31 Temmuz 2014 Perşembe

"Bayramın mübarek olsun" sözü bid'at midir?


Şeyh İbn Useymin’e: “Bayram kutlamasının hükmü nedir, bunun belli bir şekli var mıdır?” diye sorulunca şöyle cevap vermiştir:

التهنئة بالعيد جائزة ، وليس لها تهنئة مخصوصة ، بل ما اعتاده الناس فهو جائز ما لم يكن إثماً" اهـ

Bayramı kutlamak caizdir, bunun özel bir kutlama şekli yoktur. Bilakis insanların adet edindikleri şekilde kutlamak, bir günah bulunmadığı sürece caizdir.”
Yine şöyle demiştir:

التهنئة بالعيد قد وقعت من بعض الصحابة رضي الله عنهم ، وعلى فرض أنها لم تقع فإنها الاۤن من الأمور العادية التي اعتادها الناس ، يهنىء بعضهم بعضاً ببلوغ العيد واستكمال الصوم والقيام" اهـ

“Bayramı kutlamak sahabelerin – Allah onlardan razı olsun – bazılarından vaki olmuştur. Şayet onlarda meydana gelmeseydi dahi bunlar insanların adet edindikleri şeylerdendir. Onlar bayrama ulaşınca, orucu veya namazı tamamlayınca birbirlerini tebrik etmişlerdir.”
Yine şöyle demiştir:
هذه الأشياء لا بأس بها ؛ لأن الناس لا يتخذونها على سبيل التعبد والتقرب إلى الله عز وجل ، وإنما يتخذونها على سبيل العادة ، والإكرام والاحترام ، ومادامت عادة لم يرد الشرع بالنهي عنها فإن الأصل فيها الإباحة" اهـ .
Bunlar sakıncası olmayan şeylerdir. Zira insanlar bunu Allah Azze ve Celle’ye yakınlaşma ve ibadet yolu edinmezler. Bu ancak adet, ikram ve saygı yoluyla yapılmaktadır. Dinde yasaklayıcı bir delil gelmediği sürece adette aslolan bunun mubah olmasıdır.”
Mecmuu Fetava İbn Useymin (16/208-210)
Şeyh Abdurrahman el-Berrak şöyle demiştir:
التهنئة بالعيد قبل صلاة العيد،الأمر فيها واسع،فلا ينبغي التشديد في ذلك،والتهنئة عادة حسنة ولا يقال إنها سنة
"Bayram namazından önce bayramı kutlamak meselesinde genişlik vardır. bu konuda şiddetli davranmak gerekmez. bayram kutlaması güzel bir adettir. bunun sünnet olduğu da söylenemez."

Ebu Abdillah ez-Zehebî şöyle demiştir:

أن أمر التهنئة هو إلى العادات اقرب منه إلى العبادات ، والأصل في أمور العادات الإباحة ، حتى يرد دليل بالمنع ، بخلاف العبادات التي يحتاج المتكلم فيها إلى نقل الدليل على ما يقول ، ومعلوم أن العادات تختلف من زمان لآخر ، ومن مكان لآخر ، إلا أن أمراً ثبت عن الصحابة أو بعضهم فعله ، هو أولى من غيره ، والله أعلم .

Bayram kutlaması ibadetlerden daha çok adetlere yakındır. Adet meselelerinde asıl olan, yasaklayan bir delil bulununcaya kadar bunun mubah olmasıdır. İbadetlerde ise kişi söylediği herşeyde delil nakletmeye muhtaçtır. Bilindiği gibi adetler zamanlara ve mekanlara göre değişiklik arz eder. Ancak sahabelerden sabit olan bir şey varsa, onu uygulamak, başkalarından daha önceliklidir. Allah en iyi bilendir.”

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Üslup Ya da Üslupsuzluğa Kim Karar Veriyor?


Bid’at ehline karşı gereken sertliği gösteremediğim ve onları yeterince aşağılayamadığım için rabbim’den af dilediğim ve acziyetimden şikayet ettiğim şu günlerde bana “üslupsuzluk” eleştirisi yapan kimselerin sadece kalplerinde hastalık olan kimseler yahut bid’at ehliyle dirsek temasında olan, bâtıl ehline meyleden, hak ehline ise buğz eden kimselerden olduğuna şahit oluyor ve “samimî nasihat etme” iddiasında olan kimselerin yüzlerini birer birer bana ifşa ettiği için Allah’a hamd ediyorum. Ağızlarından çıkan bu kadar, içlerinde gizlediklerinin ise daha büyük olduğunu Allah Azze ve Celle bildirmektedir.

Zira hak davet karşısında bu davetin kendilerine ağır geldiği kimseler, bu davetin ağırlığının altından sıyrılabilmek için neler dememişler ki? Hem de kimlere dememişler ki?

Mevzu bahis diller Allah Azze ve Celle’ye dahi uzanmış ve sivrisineğin misal verilmesini üslupsuz bulmuşlar “Allah bununla ne demek istedi?” demişlerdir.

Bazı peygamberlerin getirdikleri davet karşısında hemen davetçiye yönelerek: “O da bizim gibi yiyip içiyor, bize melek indirilmeli değil miydi?” demişlerdir.

Kimi peygamberlere ve ona tabi olanlara “aşırı temiz kalmak isteyenler” ithamını(!) yapmışlardır.

Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’i üslupsuz bulmuşlar “İlahları tek ilah mı yaptı?” demişler, “İlahlarımıza sövüyor” iddiasında bulunmuşlardır. İnsanların şirkten yeni kurtulup Müslüman oldukları bir zamanda Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in isra ve miraç hadisesinden bahsetmesini yersiz bulmuşlar, Ebu Bekir radıyallahu anh gibi Sıddıklar hariç, birçok kimse dinden dönmüşlerdir. Dönmesi gerekenler dinden dönmüşlerdir!

Ama Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında asrımızdaki gibi samimi(!) nasihatçiler olmadığından mıdır nedir, kendilerini davet etmekle mükellef olduğu müşriklerin öfkesini çekici işleri onların inadına yapmış, ganimet olarak ele geçirilen müşrik liderinin devesini kurbanlık olarak işaretleyerek müşriklerin öfkelenmelerini arzu etmiş, kimse ona “samimi (!) nasihatlerde” bulunarak engel olmamıştır! Herhalde böylesine samimi(!) nasihatçilerle imtihan edilmem, Allah’ın nebisine lütfetmediği şeyi lütfetmesi değildir! Hayır! Bizler o peygamberler gibi tertemiz değiliz! Dolayısıyla bâtıl ehlinin rasullerde kusur bulamayınca “kusur”u ya da “üslubu” yeniden tanımlamalarına ihtiyaç yoktur. Biz de kusur çok bulurlar, fazla araştırmaya hacet yok! Yahut bazılarının yaptığı gibi, Allah kendilerinden benim kusurlarımı gizlediği için, iftiralar düzmelerine de aslında gerek yok. Öyle görünüyor ki, böyle samimî nasihatçileri(!) ben, kusurlarımdan dolayı hak etmekteyim.

“Şahitlik ederiz ki sen Allah’ın rasulüsün” deyip de içlerinde daha büyüğünü gizledikleri: “Aziz olan zelil olanı Medine’den çıkaracak” sözünü de kusanlar ademoğullarının efendisine musallat edilmişken, bizim gibi kusurlarla dolu insanların hiçbir eziyete uğramamayı istemesi yahut hatasızlık iddia etmemiz revâ değildir. Lakin şahsımı incitenlere hakkımı helal etsem de, dinimi incitenlere hakkımı helal etmeye hakkım yoktur. Üslüpsuzluk diyerek dil uzatılan ben değilim! Asıl dil uzatılan konu Rasule tabi olan selefin menhecidir! Bu ümmetin selefine açıkça dil uzatmaya cesaret edemeyenler, benim gibi bir zayıf halkaya yüklenerek bütün vebalden ve Allah’ın hesabından kurtulacaklarını zannediyorlar! İşte kalp hastalığı budur!

Bu kalp hastalığı sebebiyledir ki, hak davete karşı kör ve sağır kesilmişlerdir. Allah’a ve rasulüne olan ihanetlerinden dolayı kalpleri mühürlenmiş, anlamaz olmuşlardır! Kendileri gibi anlamaktan mahrum kılınanlara meylettikleri için bid’at ehline “merhametsizlik edildiği” sözünden ibaret ağacın ve taşların arkasına gizlenmişlerdir. Biz iman ediyoruz ki, taşlar ve ağaçlar dile gelecek, arkasındakileri ifşa edecektir.  Tıpkı bu sanal ağaç ve taşların arkasındakileri dile getirdikleri gibi!

Cehmîlerin tasallutuna İmam Ahmed’i teslim ederek kaçan zihniyet bu hastalıklı kalplerden sadır olmuştu.

İmam Ahmed’in oğlu Abdullah rahimehumallah’ın es-Sunne adlı akide ve menhece dair eserinde, Ebu Hanife’yi reddetmeyi akide esaslarından saymasını üslupsuz bularak, ilgili kısmı son yıllarda bu kitabın baskısından çıkaran zihniyet de aynıdır.

İmam Davud’u ve Müceddid imam İbn Hazm’ı üslupsuz bularak onun getirdiği hakka kulak tıkayan zihniyet de aynıdır.

Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin “ilmi aklından fazla olduğunu” söyleyerek gölgelemeye çalışan, O’nu ve öğrencisi İbnu’l-Kayyım’ı aşırı ve sert bulan, bu yüzden onları hapislere tıkan zihniyet de aynıdır.

Birçok bâtıllarını destekleyen İmam Suyuti’yi hakkı söylemeye başlayınca tartaklayan ve sürgün ettiren zihniyet de aynıdır.

“Beşinci mezhep kurmaya kalktı” iddiasıyla Şeyhulislam Muhammed b. Abdilvehhab’ı “Vahhabilik çıkarmak” suçlamasıyla itham eden zihniyet de aynıdır. “Bize vahhabi diyecekler” korkusuyla Şeyhulislam’ın bilinen ismini gizleyerek basan, böylece bir çeşit tedlis yapan zihniyet de aynı zihniyetin kardeşidir.

Müceddid alim Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah hayatta iken kitabının adını “Havlayan köpek kardaviye reddiye”  olarak koymasını, Ebu Hanifeye reddiye yazmasını üslupsuz bulanların bunu dillendirmeye cesaret edemeyip de vefatından sonra havlama korosuna eşlik etmeleri, Allah’ın kelimesini Yemen topraklarında yücelterek şirkin belini kıran bu imamı fitne çıkarmakla suçlamaları aynı zihniyetin eseridir.

Şeyh Elbani’yi hayatında iken fitne çıkarmakla suçlayan, suud kralının resmini indirttiği için sınırdışı eden, hayatı kendisine zehir edenlerin, Allah kendisinin şanını yücelttiği için şeyhin vefatından sonra onu övmek zorunda kalmaları ve bu samimiyetlerini(!) de boy boy resimlerini yayınlayarak göstermeleri, aynı zihniyetin eseridir! İsmini öv, davetine ise ihanet et, nasıl olsa kimse anlamaz!

Bid’at ehline karşı tavizsiz mücadeleye devam eden Şeyh Rebi’yi üslupsuz bulan heva ehli de aynı zihniyettendir.

Fiillerinde kendilerine benzedikleri müşriklere meylederek “Tebbet suresini fazla okumayın, o surede peygamberin amcası kötüleniyor, peygambere eziyet vermiş olursunuz” diyecek kadar ahmaklaşan tasavvuf mutaassıbı zihniyet de aynıdır.

Fatiha suresindeki gazaba uğrayanların Yahudiler olduğunu, sapıtanların ise hıristiyanlar olduğunu söyleyen Rasul sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözünü tasdiklemeyi, sırf kitap ehli dostlarını inciteceği için yasaklayan ve bunu suç unsuru ilan eden zihniyet de aynıdır.

Bu zihniyete göre bir ay boyunca Maune faciasına sebep olanlara namazlarda ismen lanet ve beddua okumak üslupsuz gelmez miydi?

Bu zihniyete göre dinde aşırı giden haricilere “cehennem köpekleri” demek üslupsuz gelmez miydi?

Bu zihniyete göre bid’at ehline selam vermeyi, hastalandıklarında ziyaretlerine gitmeyi, öldüklerinde cenazelerine katılmayı yasaklayan, kaderîlerin bu ümmetin Mecusileri olduklarını söyleyen hadisler üslupsuz gelmez miydi?

Müşriklerin ileri gelenlerini ismen hicvetmek üzere mescidde şairlere minber kurulmasını üslupsuz görmezler miydi?

Yahudi ve Hristiyanları aşağılamak için yolun dar yerine sıkıştırmak ve selama onların başlamasına zorlamak üslupsuz görülmez miydi?

Davetin muhatapları olan kitab ehli ve kitapsız müşriklere muhalefet etmeyi ve onlara hiçbir şekilde benzememeyi emretmek üslupsuzluk olarak görülmez miydi?

Koyun postuna bürünmüş kurtlar olan Abdulkadir Gürsever, Ebu Said gibi kimselerin, Fethullah Gülen gibi bir sapıklık önderine reddiye vermemi “çok üslupsuz, bu onların ilahlarına sövmektir” diye nitelemelerini yadırgadım mı sanıyorsunuz?

Türk oldukları halde daha Türkçe edebiyat kurallarına göre yazılmış bir yazıyı anlamaktan aciz kimselerin, başkasına ait bir söz olduğunu belirtmek için tırnak içerisinde verilen ve şart edatıyla verilmiş bir cümleyi “hocaya deyyus dedi” diyerek yayan, “deyyus, pezevenk demektir” diyerek Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadisine muhalefet eden, böylece kendi sahtekârlıklarını, yalancılıklarını ve deyyusluklarına hocalarını da ortak etmeye çalışan, yine sünnete muhalif bir ders düzeninin Hristiyan papazlarının ders düzenine benzediğinin ihtar edilmesi üzerine “hocaya papaz” dedi yaygaraları yapan zihniyet de aynı zihniyettir. Öyle demesem de böyle anlaşılıyormuş! Bu da benim suçummuş!

Öyle ya, “insanlara anlayacakları şekilde hitap etmek” de lazım! Peki, anlayanlar yahut sizin gibi çarpık anlamayanlar insanüstü kimseler miydi? Anlamamakta ısrar edenler ve yanlış anlamaya kendilerini zorlayanlar hangi sınıftan yaratıklar? Evet, Allah bizleri insanlar olarak yaratmıştır. Lakin münafıklara: “İnsanların (yani sahabelerin) iman ettiği gibi siz de iman edin denildiğinde, “sefihlerin, kârını zararını düşünemeyen kimselerin iman ettikleri gibi mi iman edelim?” demişlerdi.

Anlamadıklarını yahut anlaşılmaz konuştuğumu, üslupsuz davrandığımı iddia edenler dönsünler, bu meseleleri hevalarıyla değil, selefin menheciyle tartsınlar ve nefislerini “anlayıştan neden mahrum edildik” diye sorgulasınlar. Zira ben yazdıklarımı kendi kendime sorguluyor, muasırlarımın hevalarına değil, selefin menhecine arz ediyorum.

İşte bir örnek: Muasırlarımızın üslupsuz bulacağı tavrı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöylece emretmektedir:

İbn Mes’ud radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’a isyan bayrağı açanlara kalben kızmakla Allah’a yakınlaşmaya çalışın. Onları asık yüzle karşılayın. Onlara kızmakla Allah’ın rızasını arayın. Onlardan uzaklaşmakla Allah’a yakınlaşın.”[1]

İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bidat sahibini red ve inkar eden kimsenin kalbini Allah emniyet ve imanla doldurur. Bid’at sahibini aşağılayan kimseyi Allah büyük korku gününde güvende kılar. Bid’at sahibine yumuşak davranıp ona ikramda bulunan ve güler yüz gösteren kimse Allah’ın Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e indirdiğini hafife almış olur.[2]

Ebu Nuaym’ın rivayetinde şu şekildedir: “Kendisine Allah için buğz ederek bid’at sahibinden yüzünü çeviren kimsenin kalbini Allah emniyet ve iman ile doldurur. Kim bir bid’at sahibinden sakındırırsa Allah onu kıyamet gününde büyük korkudan emin kılar. Bid’at sahibine selam veren ve onu güler yüzle karşılayıp, güler yüzle ona yönelen kimse, Allah’ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiğini hafife almıştır.”[3]

Diğer rivayetinde lafzı şu şekildedir: “Kim kendisine buğz ederek bid’at sahibinden yüzünü çevirirse Allah onun kalbini emniyet ve imanla doldurur. Kim bid’at sahibini reddederse Allah onu büyük korku gününde emin kılar. Kim bir bid’at sahibine karşı yardım ederse Allah onun cennette yüz derecesini yükseltir. Kim bir bid’at sahibine selam verirse veya onu güleryüzle karşılar ya da onu sevindirecek şekilde yönelirse Allah Azze ve Celle’nin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiğini hafife almıştır.”[4]

İbn Asakir’in rivayetinde şöyledir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kim bir bid’at sahibini korkutursa Allah onun kalbini bereket ve iman ile doldurur. Kim bir bid’at sahibi reddederse Allah onu büyük korkudan emin kılar. Kim bir bid’at sahibini aşağılarsa Allah onun cennette bir derecesini yükseltir. Kim onunla karşılaştığında yumuşak davranır ve güler yüz gösterirse Allah’ın Muhammed’e indirdiğini hafife almıştır.”[5]

 



[1] Hasen ligayrihi. İbn Şahin et-Tergib (482) Deylemi (2320) İbn Hacer, Garaibu’l-Multekita (el yazma no: 1234)
[2] Hasen. Kudaî Musnedu Şihab (537) İsnadında Ebu Hazım Abdulgaffar b. el-Hasen hakkında Ebu Hâtim: “sakınca yok” demiştir.
[3] Hasen. Ebu Nuaym Hilye (8/199) Hatib Tarih (10/263)
[4] Hasen. Herevî Zemmu’l-Kelâm (949) Hatib, Muvazzahu Evham (288) Hadisu Ebi’l-Fadl ez-Zuhri (no:147) İbn Ebi’l-Muberred, Cem’u Cuyuşi’d-Desakir Ala İbn Asakir (no: 46) Deylemi (5779)
[5] Hasen. İbn Asakir (54/199); …Muhammed b. Mansur - Abdulaziz b. Muhammed ed-Deraverdi – Nafi – İbn Ömer radıyallahu anhuma isnadıyla rivayet etmiştir.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Hakkın Dışında Sapıklıktan, Cemaatin Dışında da Fırkadan Başka Bir Şey Yoktur

İrbaz b. Sariye radıyallahu anh’den: "Bir gün Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bize namaz kıldırdı, sonra yüzünü bize çevirerek, gözleri yaşartan, kalpleri yerinden oynatan son derece güzel ve tesirli bir öğüt verdi. İçimizden biri dedi ki: “Ey Allah’ın Rasulü! Sanki bu bize veda eden birinin öğütü gibi geldi. Bize tavsiyen nedir?” Şöyle buyurdu: “Size Allah'tan korkmanızı, dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Habeşî bir köle bile (başınıza geçse) ona itaat etmelisiniz. Çünkü benden sonra yaşayanlar birçok ihtilaf görecekler. Onun için benim sünnetime, hidayete ermiş doğru yolda olan râşid halifelerin sünnetine sarılın. Ona sımsıkı sarılın, azı dişleriyle ısırıp bırakmayın. Sonradan icad edilmiş işlerden uzak durun. Çünkü sonradan icad edilmiş her şey bid'attir. Her bid'at de sapıklıktır." (Tirmizî ve Ebû Dâvud)
Allah Azze ve Celle Hud suresi 115-122. Ayetlerinde şöyle buyurur:


“ Sabret; şüphesiz Allah, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez. 
Sizden önceki nesillerden aklı başında olanlar, (küfürleriyle zulmedenleri) yeryüzünde fesad çıkarmaktan alıkoyamazlar mı idi? Halbuki onlar arasında kurtardıklarımızdan ancak çok azı bunu yapmış; o zulmedenler ise, kendilerini ifsad eden nimetlerin peşine düşmüşler ve suçlu olmuşlardır.
Yoksa Rabbın, ahalisi ıslah edici kimseler olan şehirleri zulm ile helak edecek değildir.'
Eğer Rabbın dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Oysa, işte ihtilaf edip durmaktadırlar. Ancak Rabbının merhamet ettikleri, (bu ihtilaftan) istisna teşkil ederler. Zaten Allah, insanları bunun için yaratmıştır.
Ve böylece, Rabbının "muhakkak cehennemi bütün cin ve insanlarla dolduracağım" sözü yerine gelmiş olacaktır.
Peygamberlerin haberlerinden sana anlattığımız bütün bu kıssalarla senin kalbini pekiştiriyoruz. Ayrıca bu kıssalardan, sana (dînin esasını teşkil eden) hak ile, mü'minler için bir öğüt ve ibret gelmiştir.
İman etmeyenlere de ki: "Gücünüzün yettiğince işleyin. Biz de (gücümüzün yettiğince Allah'ın bize verdiği görevi) yapacağız.
"(Neticeyi) bekleyin; biz de bekleyeceğiz."
Hud 117-118. Ayetleri hakkında Katade rahimehullah şöyle demiştir: “Rahmet ehli olanlar; memleketleri ve bedenleri ayrı olsalar dahi cemaat ehli olanlardır. Masiyet ehli olanlar ise; memleketleri ve bedenleri bir arada olsa dahi ayrılık ehli olanlardır.” (Taberi 15/533 isnadı sahih)
İbn Hibban, sahihinde şöyle demiştir: “Cemaatin emredilmesi umumi bir ifade olup, kastedilen özel manadır. Zira şüphesiz ki cemaat; Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabının icmaıdır. Kim onların bulunduğu yol üzerinde olur ve onlardan sonra gelenlerden ayrılırsa cemaatten ayrılmış olmaz. Sahabenin yolundan ayrılan ve onlardan sonrakilere tabi olan, cemaatten ayrılmış olur. Sahabeden sonra cemaat; sayıları az dahi olsa kendilerinde din, akıl ve ilmin bir araya geldiği, hevayı (kitap ve sünnete aykırı inanç ve amelleri) terk etmekte devam eden kimselerdir. Cemaat; sayıları çok olan insan kalabalığı demek değildir.” (Sahihu İbn Hibban 14/124)
Ebu Şame rahimehullah şöyle demiştir: “Her nerede cemaatten ayrılmamak emrediliyorsa, bununla kastedilen; haktan ayrılmamak ve ona tabi olmaktır. Hakka sarılan az, ona muhalefet eden çok olsa dahi böyledir. Zira hak; ilk cemaat olan Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabının üzerinde bulundukları cemaattir. Onlardan sonraki batıl ehlinin çokluğuna itibar edilmez.” (el-Bais)
Şeyh Salih el-Bekrî şöyle demiştir: “Zamanımızda cemaat; Şeyh Abdulaziz b. Baz, Allame muhaddis Muhammed Nasıruddin el-Elbani, Yemen diyarının muhaddisi Şeyh Mukbil b. Hadi el-Vadii, Allame fakih Muhammed b. Salih el-Useymin, Bidat ehlinden intikam alıcı Şeyh Rebi b. Hadi el-Medhali, Allame Salih el-Fevzan ve kitap ve sünnete tabi olup savunmada onların yolunu tutanlardır.”
Bunlardan sonra bölünüp parçalanma ile sonuçlanan her ihtilafın üç sebebi vardır. Bazen bu sebeplerin hepsi bir arada, bazen ayrı ayrı bulunur.
1- Bu sebeplerden birincisi, insanın kendisinin -o dereceye ulaşmadığı halde- ilim adamı ve dinde içtihat derecesinde olduğuna inanması veya başkaları tarafından onun öyle olduğuna inanılma­sıdır. Bu inanç üzere hareket etmek suretiyle görüşü görüş, ihtilafı ihtilaf sayılmaya başlar. Fakat bu bazen cüzî ve fer'i bir meselede, bazen de külli ve dinin temel meselelerinden birinde olur. Dinin aslı ile ilgili olanı ya inançla ilgili veya amelî bir asıl olur.
Bu kimseyi görürsün ki dinin teferruatıyla ilgili bir meseleyi almış, dinin külli esaslarını yıkmak için kullanıyor. Ele aldığı şey­lerin manasını kapsamlı olarak kavramadan, amaçlarını köklü olarak anlamadan ilk bakışta aklına doğanı söyler. İşte bu bid'atçı­dır. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu hadisi bu hususta uyarıda bulunmaktadır. "Allah ilmi (bir eşyayı çıkarıp alır gibi) insanlardan çekip almaz. Fakat âlimleri vefat ettirmek suretiyle ilmi yok eder. Tâ ki âlim kalmayınca insanlar, başlarına câhil kimseleri geçirirler. Bun­lara sorular sorulunca bilgisiz olarak fetva verirler; hem kendileri sapar, hem de soranları saptırırlar.” (Buhari ve Muslim)
Âlimlerden bazısının dediğine göre bu hadisin takdiri şöyledir: İnsanlara âlim kimselerden asla zarar gelmemiştir. Ancak insanlar arasındaki âlimler ölünce bilgisi olmayan kimseler fetva verirler. İnsanlara bunlardan zarar gelmiştir.
Bu yorumu şöyle değerlendiren de olmuştur: Güvenilir kimse asla hainlik yapmaz. Fakat güvenli olmayan kimselere emanet ve­rilince onlar hainlik yaparlar. Biz de şöyle diyoruz: Âlim kimse bid'at işlemez. Fakat âlim olmadığı halde fetva verenler bid'at işlerler.
Mâlik b. Enes diyor ki: Bir gün Rabîa şiddetli bir şekilde ağlamıştı. Kendisine: Başına bir belâ mı geldi? denildiğinde: Hayır! Fakat bilgisi olmayan kimseye fetva soruldu, cevabını verdi.
Buhari'de Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Kıyametten önce aldatıcı yıllar olacaktır. Bu yıllarda yalancı tasdik edilecek, doğru kimse yalanlanacak, güvenilen kimseler hâin sayılacak, emanetler hainlere verilecek, basit insanlar söz sahibi olacaktır.”
Basit kimseden maksat, halkın yönetimi hususunda konuşmaya ehil olmadığı halde kamu ile ilgili hususlarda konuşan kimsedir.
Rivayet olunduğuna göre Ömer radıyallahu anh şöyle demiştir: “İnsanların ne zaman helak olacağını iyice bildim: Fıkıh bilgisi küçükten geldiği zaman büyük olanlar küçüklerin söylediklerini kabul etmezler. Fıkıh bilgisi büyükten geldiği zaman küçük ona uyar, her ikisi de hidayete erişirler.”
Abdullah b. Mes'ud'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İnsanlar ilmi büyüklerinden aldıkları sürece hayır içerisinde olurlar. Bilgiyi küçüklerinden ve kötülerinden aldıkları zaman helak olurlar.”
Âlimler Ömer radıyallahu anh'ın yukardaki sözündeki "küçük" ile neyi kasdettiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. İbn'ul Mübarek bu konuda şöyle demiştir: “Onlar bid'at ehli olan kimselerdir. Bu uygun bir yorumdur. Çünkü bid'atçılar ilimde küçük kimselerdir. Böyle oldukları için bidat ehli olmuşlardır.”
el-Bâci şöyle demiştir: "Küçükler"in ilim sahibi olmayanlar olma ihtimali vardır." "Ömer radıyallahu anh (yaşça) küçük olanlarla danışmalarda bulunurdu. Olgun ve genç yaşlardaki kıraat âlimleri Ömer radıyallahu anh'ın danıştığı kimseler idi." "Küçükler"den maksat, durumu iyi olmayan ve değersiz kimselerdir. Bu duruma düşmek dini ve insaniyeti bir kenara atmakla olur.  Ama dine ve insaniyete sarılanların şanı yücelir ve değeri artar"
İbn Vehb'in Hasen'den maktu' bir senetle naklettiği şu rivayet, bu yorumu açıklamaktadır:   “Bilgi olmaksızın bir şey yapan yol olmaksızın yürüyen kimse gibidir. Bilgi olmaksızın bir şey yapan, yararlı şeyler yaptığından çok, zararlı şeyler yapar. O halde öyle bir bilgi öğreniniz ki ibadeti devre dışı bırakarak zarar vermesin. Öyle bir ibadet, yapınız ki bilgiyi devre dışı bırakarak zarar vermesin. Çünkü bir topluluk, bilgiyi bırakarak ibadete yöneldiler ve Muhammed ümmetine kılıç çektiler. -Allah daha iyi bilir ya' Şayet, bilgi sahibi olsalardı, bilgileri onları yaptıklarına götürmezdi. -Bu sözleri ile Haricileri kastediyor- Çünkü onlar  derinlemesine bilgi sahibi olmaksızın Kur'an okudular. Hadiste işaret edildiği üzere ".... Onlar kur'an okurlar. Fakat okudukları gırtlaklarını geçmez..."
Mekhul'ün şöyle dediği rivayet, edilmiştir: Çobanların fıkıh bilginliğine kalkışması dini ve dünyayı bozar. Aptalların fıkıh bilginliğine kalkışması ise dini bozar.
Firyâbî diyor ki: Süfyan-ı Sevri Nebatlıların ilimle uğraşıp bir şeyler yazdıklarını görünce (öfkeden) yüzü bozulurdu. Orada dedim ki: Ey Abdullah'ın babası! Bunların ilmi yazdıklarını görmek sana zor geliyor. O bana şöyle dedi: İlim Araplarda ve insanların efendisi olan kimselerde idi. İlim bunlardan çıkıp Nebatlılara ve kafası çalışmayan kimselere geçince din bozuldu!”
Bu nakledilen rivayetler yukarda geçen yoruma göre değerlen­dirilince mesele daha doğru anlaşılır. Zira küçük kelimesinin dış görünüşe göre yorumlanması problem yaratır. Felsefeci bidatçıları veya pek çok bid'atçıyı incelediğin zaman onların çeşitli milletlerden esir alınan kimselerin çocukları olduklarını görürsün.
Yahut Arapçada köklü bilgisi olmayanlardandır. Yakın bir gele­cekte Allah'ın kitabı yanlış anlaşılacaktır. Nitekim dinin amaçlarını derinlemesine inceleyip öğrenmeyen de onları yanlış anlayacaktır.
2- İhtilafa düşmenin sebeplerinden ikincisi hevaya uymaktır. Bundan dolayıdır ki bid'atçilere "heva ve heveslerine uyan kimseler" denmiştir. Çünkü onlar keyfi arzularına uyarak, dini delil­lere ihtiyaç duyup onlara itimad ederek hükümleri dini delillerden çıkarmadılar. Bilakis keyfi arzularına öncelik verip, kendi görüş­lerine itimad ettiler. Ancak bundan sonradır ki bir de dini delillere baktılar. Bunların pek çoğu bir şeyin güzel veya çirkin olduğuna akılları ile karar veren ve felsefecilere ve başkalarına meyleden­lerdir. Yöneticilerden korktuğu, veya yöneticilerden dünyalık elde etmek istediği, veya bir mevki elde etmek istediği için keyfi onurlarına uyanlar da bu gruba dahildir. Sultanlara eşlik eden kimselerin naklettiğine ve ilim adamlarının bildirdiğine göre bunlar insanların arzularına göre eğilim içinde olurlar ve istedikleri yönde yorumlar yaparlar.
Bunlardan birinciler, pek çok sahih hadisi akılları ile reddet­mişlerdir. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'den sahih olarak rivayet edilenler hakkın­da kötü zan beslemiş, kendi bozuk görüşleri hakkında ise hüsnü zan sahibi olmuşlardır. Bunun sonucu olarak sırat, mizan, haşir, cennet, nimeti, cehennemde cesedin azap görmesi gibi ahiretle ilgili pek çok durumları reddetmişlerdir. Ahirette Allah'ın görülmesini ve benzeri hususları inkar etmişlerdir. Bunlar bilakis aklı, bir mesele hakkında -o mesele ile ilgili olarak din ne demiş olursa olsun- din koyucu yerine koymuşlardır. Hatta din, akıl tarafından hükmedilen meseleyi açıklayıcı bile olsa yine de aklı o hususta din koyucu gibi benimse­mişlerdir.
Diğerleri ise ana yoldan çıkmış, dinin isteğine aykırı da olsa ara yollara sapmışlardır. Böyle yapmaları ya dostuna bir iyilik yapmak, ya düşmanına üstün gelmek veya kendisine menfaat sağlamak hususunda hırslı davranmaktan dolayıdır. ..
Heva ve hevese uymak dosdoğru yoldan sapmanın aslıdır. Allah Teâlâ buyurur ki: "Sana kitabı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın esasıdır. Diğerleri de rnüteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşer­ler..." (Ali imran 7)
Bunların özelliği odur ki apaçık şeyleri bırakıp bizzat gerçeğin tersine müteşâbih'in peşine düşerler.
İbn Vehb'in tahric ettiğine göre Abdullah b. Abbas'a Haricîler ve Kuran hakkında söyledikleri anlatıldığında şöyle dedi: "Onlar Kur'an'ın muhkemine inanır, müteşabihinde kendilerini helak eder­ler." İbn Abbas bunu söyledikten sonra (yukarıdaki) âyeti okudu. Heva ve hevese uymanın kötülüğünü, kur'an'daki şu ayet göstermekledir:  "Hevasını ilah edinen... kimseyi gördün mü” Kur'an'da hevâ kelimesi, ancak kötülemek maksadı ile zikredil­miştir.
Vehb kanalı ile Tâvus'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yüce Allah Kur'an'da "heva" yi nerede zikretmişse mutlaka kötülemiştir. Nitekim Kasas suresi 50. ayetinde şöyle buyurulmuştur: ".... Allah'tan bir hidayet olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir?" Aynı anlamda başka âyetler de vardır.
Abdurrahman b. Mehdi'den rivayet edildiğine göre bir adam İbrahim Nehaî'ye şöyle bir soru sordu: "Hevâlardan hangisi daha hayırlıdır?" Nehaî bu soruyu şöyle cevaplandırdı: Allah heva denilen şeylerden hiçbirini zerre kadar hayırlı kılmamıştır. Heva ve heves denilen şey şeytanın süslemesinden ibarettir. İlk durumdan (selefin yolundan) başka (uyulacak) şey yoktur." Nehaî bu (ilk durum) sözü ile selefi salihin yaşantısını kastetmiştir.
Sevrî'den rivayet edildiğine göre bir adam İbn Abbas'a gelerek şöyle dedi: "Ben senin hevâ'na uyacağım" İbn Abbas şöyle buyurdu: "Hevâ'nın hepsi sapıklıktır. Senin hevân da ne demek oluyor"?
3- İhtilafa düşme sebeplerinden üçüncüsü, gerçeğe aykırı ve bozuk da olsa geleneklere bağlılıktır. Bu maddede ele alınan husus babalardan ve yaşlılardan görü­lene uymaktır. Bu kötü bir taklittir. Yüce Allah kitabında bunu kötülemiştir: "...babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız..."
" Ben size babalarınızı üzerinde bulduğunuz­dan daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız?) deyince, dediler ki: Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz."
"İbrahim: Peki, dedi; yalvardığınızda onlar (putlar) sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı? Şöyle cevap verdiler: Hayır! Ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.
Görülüyor ki (İbrahim aleyhi's-selâm) onları açık bir delil gös­termeleri için uyarmış onlar ise sadece babaları taklide sarılmışlar­dır. İşte bu husus, daha önce geçen hadisteki "insanlar cahil başkan­lar edinirler." ifadesinin gereğidir. Bu hadis aynı zamanda nasıl olur­sa olsun, birtakım kimselerin yolunun izleneceğini göstermektedir.
Rivayet olunduğuna göre Ali radıyallahu anh şöyle demiştir: "Sakın birtakım adamların yolundan gitmeyin. Çünkü adam vardır; cennetlik kimselerin yaptıklarını yapar. Sonra Allah'ın o konudaki (ezeli) bilgisinden dolayı tersine döner de cehennem halkının yaptıklarını yapar ve cehennemlik olarak ölür. Adam vardır; cehennemlik kim­selerin yaptıklarını yapar. Sonra Allah'ın o konudaki (ezeli) bilgisin­den dolayı tersine döner ve cennet halkının yaptıklarından yapar ve cennetlik olarak ölür. Şayet mutlaka birilerinin yolundan gidecek iseniz, dirilerin değil, ölülerin yolundan gidiniz."
Ali radıyallahu anh'ın bu sözü din konusunda ihtiyatlı olmanın gerekliliğini gösteriyor. Bir insanın başkasının yaptığına, o konuda ne olduğu anlayıp hikmetini sormadıkça kesinlikle itimat etmesi layık değildir. Çünkü belki yaptığına güvenilen kimse sünnete aykırı bir şey yapmaktadır. Bundan dolayıdır ki şöyle denilmiştik "Bilgili kişinin yaptığına bakmayın, lakin (ona neyi ve niçin yaptığını) sorun sizi doğrulasın."
Yine demişlerdir ki: Bir kimsenin bir şey yaptığını görüp aynısını yapmak, düşünce zayıflığıdır. Çünkü o kimse yaptığını belki unutarak yapmıştır. …
Ali radıyallahu anh'ın ".... mutlaka birilerinin yolundan gideceksiniz..." sözü bu konuda ince bir nüktedir. Bununla sahabe sözü ile fetvası alınıp, güvenilir olup da sahabe gibi olanlar kastedilmektedir. Onların durumunda olmayanlara gelince, bunlara uyulmaz. Bir insanın, hakkında iyi kanaatleri olan bir kimsenin yaptığını görüp, herhangi bir araştırma yapmaksızın, ona uyup ibadet hususunda ona güvenmesi gibi. Onun yaptığı iş, meşru olacağı gibi, meşru olmaya­bilir de. Böyle birinin yaptığını Allah'ın dininde hüccet saymak, durum hakkında bilgi almaksızın ve fetva ehli kimselere bu işin hükmünü sormaksızın yapılmış ise sapıklığın tâ kendisidir.
Bid'ate bulaşan halktan kimselerden ve son devir insanlarından pek çoğu bu yolu tutmaktadır. Buna bir de cahil veya âlimlerin derecesine gelmemiş bir şeyh'in arkasından gitmek eklenebilir. Şeyh bir iş yapar, ona uyan da onun yaptığını ibadet sanır. Şeyhin yaptığı ne olursa olsun; dine uygun olsun, aykırı olsun aldırmadan ona uyar ve şeyhinin davranışını kendisine yol gösterdiği kimse için hüccet sayar ve şöyle der: "Filan şeyh evliyadandır ve o bunu yapıyor. O, zahiri ilimleri bilen âlimlerden uyulmaya daha çok layıktır."
Bu davranış, gerçekte hata etsin, doğru davransın, hakkında iyi zan beslediği kimseyi taklid etmeye yönelik bir davranıştır. Bunu yapanlarla atalarına uyanlar eşittir. Bunların yegâne yaptıkları şunu söylemekten ibarettir: babalarımız ve şeyhlerimiz bu gibi işleri boşuna bir şey alarak yapmıyor. Bunlar babalarının ve şeyhlerinin yaptıklarının bir delile dayanmadığını gördükleri halde "bu işler delil ve belgelere dayanmaktadır" derler” (Şatıbi’nin el-İtisam'ından özetle.)
Alimlerin ölümüyle ilmin kalkmasından sonra cahil önderler edinme uyarısı, asrımızda nurcuların uydurduğu, Türkiye’de kendilerini Selefi zanneden mutaassıplarından oluşan Deyyusiyye fırkasının onlardan iktibas ettikleri “abilik” bid’atini yahut dernek başkanlarını akla getirmektedir. İlim ehli olmadıkları halde yaşça büyük olmaları veya tecrübeleri sebebiyle “abiler” söz sahibi edilirler, hatta ilim ehli olanlar da fırkanın başındaki şeyhe taassup eden “abiler” vasıtasıyla kontrol altında tutulur. Bu yanlış tutum, “büyüklerin nasihatine kulak verilmesi”, “bereketin büyüklerle beraber olduğu” nasihatiyle süslenir, büyükler ile kastedilen ilim ehli olduğu hususu savsaklanır ve fırkanın başındaki şahıstan başka bir ilim ehlinin insanlara hakkı ulaştırması engellenir. Fırkanın önderi vefat edecek olsa bu “abi”lerin her biri birer önder ediniliverir. Zaten o hayatta iken de bu abiler hak etmedikleri halde “hoca” sayılmakta idiler ve hadlerine olmayan fetvalar vermeye alışmışlardı. Arapça bilmeyen hatta Kur’an okumasını düzeltmek için dahi öğrenme tevazuuna katlanarak hiçbir hoca önünde diz çökmemiş, farklı yerlerdeki grupçuklar tarafından koltukları kabartılmış ve kendisini söz sahibi kabul eden bu abiler “ilim ehli” sanılır hale gelir. Bu abilerin her biri artık, fırka liderinin vefatını bekleyen yeni bir fırka adayıdır.
Kardeşlerimize tavsiyemiz bu fırkalardan derhal uzaklaşmaları ve kendilerini Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sahabesinin cemaatine katacak ilme tabi olmalarıdır.

18 Temmuz 2014 Cuma

Esed'i ve Benzerlerini Mürtet Sayan Muasır Haricilerin İbn Teymiyye'yi Dayanak Göstermelerindeki Tutarsızlık


Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Şüphesiz tekfirin, muayyen bir şahıs hakkında şartları ve kaldırılması gereken engelleri vardır. Mutlak tekfir, muayyen tekfiri gerektirmez. Ancak şartlar bulunur, engeller ortadan kalkarsa başka. İmam Ahmed ve – şöyle diyen veya şunu yapan kafir olur gibi - umumî ifadeler kullanan imamların genelinin, bu sözleri söyleyen muayyen şahısları tekfir etmemeleri bunu ortaya koymaktadır.

Mesela İmam Ahmed ve onun asrındaki diğer alimler, Kur’an’ın mahluk olduğu inancına davet eden, sıfatları inkar eden, iman eden erkek ve kadınları imtihandan geçirip, kendilerine uyum göstermeyenleri döven, hapseden, öldüren, görevlerden azleden, maaşlarını kesen, şahitliklerini reddeden, düşmanların ellerinden korumayan, kendileri gibi sıfatları inkar ederek Cehmî olmayanı tekfir eden, onlara kafir hükümleri uygulayan Cehmiyye ile muhatap olmuşlardı. Zira o vakit yöneticilerin, valilerin ve kadıların birçoğu Cehmi idi.

Bütün bunlara rağmen İmam Ahmed, halife için ve kendisini dövüp hapseden diğerleri için dua etmiş, onlar için bağışlanma dilemiştir. Onların yaptıkları zulümlerden dolayı onlara hakkını helal etmiştir. Şayet onları İslam dininden çıkmış mürtetler olarak görseydi onlara bağışlanma dilemesi caiz olmazdı. Zira kitap, sünnet ve icmaya göre kafirler için bağışlanma dilemek caiz değildir. Bu sözler ve ameller İmam Ahmed’den ve diğer imamlardan gelmiştir ki; onlar “Kur’an mahluktur” diyen, Allah’ın ahirette görülmeyeceğini iddia eden Cehmiler’den muayyen şahısları tekfir etmiyorlardı. Nitekim Ahmed’in Cehmiyye ve onların akidesinde olan kimseleri muayyen olarak tekfir ettiği de nakledilmiştir. Bu durum, ayrıntıya giderek açıklanır ve denilir ki: İmam Ahmed’in muayyen olarak tekfir ettiği kimseler; kendisine delilin ikame edildiği, tekfirin şartlarının yerine geldiği ve engellerinin ortadan kalktığı kimselerdir. Muayyen olarak tekfir etmedikleri ise bu şartların yerine gelmediği kimselerdir. Bununla beraber, genelleme yoluyla onlar tekfir edilirler.

 Bu esasın delili; kitap, sünnet ve icmadır. Genel tekfir; genel tehdit gibi sayılır. Sözü mutlak ve genel olarak kullanmak gerekir. Ama belirli bir şahsın kafir olduğunu söylemek veya onun cehennemlik olduğuna şahitlik etmeye gelince, bu durum muayyen bir delilin bulunmasına bağlıdır. Hüküm; şartların sabit olup engellerin kalkmasına bağlıdır.” (Mecmuu’l-Fetava 12/487, 489, 498) bkz: İbn Teymiyye İmanu’l-Evsat (s.374-375)

Yine şöyle demiştir: “Kitap ve sünnette geçen tehdit nasları ile imamların tekfir, tefsik ve buna benzer ifadeleri, belirli bir şahıs hakkında bunların sabit olmasını gerektirmez. Ancak şartlar yerine gelir ve engeller ortadan kalkarsa o başka.” (Mecmuu’l-Fetava 10/372 Bkz. 35/165, 166) Mesailu’l-Mardiniyye (s.71)

Şeyhulislam İbn Teymiyye, Batınî’lerin küfür olan bazı sözleri hakkında şöyle demiştir: “Bu sözler küfürdür. Lakin muayyen bir şahıs hakkında tekfirin sabit olması, terk eden kimsenin kafir olacağı şekilde hüccet ikame edilmesine bağlıdır.  Bu sözleri söyleyenin tekfir edilmesi hakkındaki sözün mutlak olarak kullanılması; tehdit naslarının mutlak olarak kullanılması gibidir. Bununla beraber tehdit hükmü muayyen bir şahıs hakkında şartların sabit olmasına ve engellerinin kalkmasına bağlıdır. Bu yüzden imamlar tekfir içeren sözleri mutlak olarak kullansalar da, böyle sözleri söyleyen her şahsa kafir hükmü vermemişlerdir.” (Buğyetu’l-Murtâd Fi’r-Reddi Ale’l-Mutefelsife ve’l-Karamitati ve’l-Batıniyye (s.353, 354) bkz.: Mecmuu’l-Fetava 10/329, 330)

İlim ehli, tekfirin bu engelleri arasında te’vili de zikretmişlerdir. Sahabe radıyallahu anhum, kendilerine karşı ayaklanan, cennetle müjdelenmiş raşid halife Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh’ı tekfir edip kanını helal sayan, onu öldüren ve kendilerine muhalefet edenlerin kanlarını helal sayan, işleyenin küfre düşeceği bazı fiilleri işlemiş olan haricileri tekfir etmemişlerdir.  

Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Hariciler; Osman radıyallahu anh’ı, Ali radıyallahu anh’ı ve onlara yakın olanları tekfir etmelerine ve kendilerine muhalefet eden Müslümanların kanlarını helal saymalarına rağmen sahabeler, onları tekfir etmemişlerdir.” (Minhacu’s-Sunne 5/95) Bkz.: Mecmuu’l-Fetava 3/282, 7/217 el-Mugni (12/276) Sa’di, el-İrşad (s.206)

Yine tevil engelinden dolayı bazı alimler, Cehmilerden Allah Teâlâ’nın sıfatları hakkında küfrî akideleri olan bazı muayyen şahısları tekfir etmemişlerdir. (Bu hüküm Cehmiyye’nin gulâtını kapsamaz. Hafız İbnu’l-Kayyım şöyle demiştir: “Cehmiyye’nin gulatı, Rafızilerin gulatı gibidir. Her iki taifenin de İslam’dan bir nasipleri yoktur. Bu yüzden Selef’ten bir cemaat onları yetmiş iki fırkadan dahi saymamışlar; onlar İslam dininin dışındadırlar” demişlerdir. Bkz.: Dureru’s-Seniyye 10/374, Minhacu İbn Teymiyye Fi’t-Tekfir (1/198-199)

Muasır Hariciler Öncekilerden de Şerlidirler!


Muasır Hariciler (Işid, en-Nusra, el-Kaide vb.), Eski Haricilerden de Şerlidirler!

1- Eski hariciler kafirleri; “Savaş halinde olanlar, zimmet ehli ve eman verilenler” olarak sınıflara ayırıyor, bu taksime göre uygun olan hukuku gözetiyorlardı. Muasır hariciler/tekfirciler ise bütün kafirleri tek mertebede; savaş halinde olan kafirler mertebesinde sayıyor, hakları gözetmiyorlar. Hatta onların anlaşma, eman ve zimmetlerinini geçersiz görüyorlar.

2- Eski hariciler anlaşmayı bozmayı haram biliyor, hatta bunu küfür ve riddet/dinden çıkış sayıyorlardı. Muasır hariciler ise anlaşmaları bozmayı vacip görüyorlar! Zira onlara göre kafirin ne anlaşması, ne eman vermesi ne de zimmeti geçerlidir!

3- Eski hariciler zimmet ehli olan gayri müslimlerin mallarını batıl yolla yemeyi haram sayıyorlardı. Muasır hariciler ise onların mallarını çalmayı ve gaspetmeyi meşru görüyor, bunları savaş halindeki kafirlerden alınan ganimetler gibi değerlendiriyorlar!

4- Eski hariciler intihar etmeyi her durumda haram görüyor ve intihar eden kimsenin cehennemde ebedi kalacak bir kafir olduğuna inanıyorlardı. Muasır hariciler ise eman altındaki yüzlerce Müslümanın, anlaşmalı ve zımmî kafirlerin öldürülmesine karşılık intihar etmeyi caiz görüyor, hatta bu şekilde intihar edenin şehit olduğunu söylüyorlar!

Bu farkları düşünen kimse anlar ki; eski haricilerin durumu, muasır haricilerden daha ehven idi. Nitekim ilim ehlinden birçok kimse de bunu dile getirmiştir. Onlardan birisi Şeyh Salih el-Fevzan, el-İcabâtu’l-Muhimme’de (s.79) şöyle demiştir:

“Soru: Bu ülkelerde patlatma eylemleri yapanların hariciler oldukları söylenebilir mi?

Cevap: Bu yeryüzünde fesat çıkarmaktır. Bu yeryüzünde fesat çıkarmaktır. Ekinleri ve nesilleri helak etmektir. Masum kanlar hakkında haddi aşmaktır. Müslümanları korkutmaktır. Bu ise haricilerin yaptıklarından daha şiddetli bir şeydir. (Eski) Hariciler bile böyle şeyler yapmazlardı. Hariciler savaş alanlarında çıkar, çarpışırlardı. Ama bunlar uyumakta olan, güvence altında bulunan insanlara geliyorlar ve içindekilerle beraber evleri yıkıyorlar! Hariciler bunları yapmışlar mıydı? Hayır! Bu daha çok Karmati’lerin yaptıklarına benzemektedir. Haricilere gelince; onlar gaddarlık ve hainlikten uzak idiler.”  

10 Temmuz 2014 Perşembe

Ramazan Ayında İftar Yemeği Yedirmek Bid'at Midir?


El-Elbani rahimehullah şöyle dedi: “Şeyhulislam Takiyuddin b. Teymiyye’nin fetvalarında şöyle gördüm: Ona her sene Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in mevlid gecesinde hatme yapan kimsenin bu amelinin müstehap olup olmadığı soruldu. Allah’a hamd ettikten sonra şöyle cevap verdi: “İnsanların iki bayram gününde ve senenin teşrik günlerinde yemek için toplanmaları Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Müslümanlar için sünnet kıldığı İslam şiarlarındandır. Ramazan ayında yemek yedirerek fakirlere yardım etmek de İslam sünnetlerindendir. Nitekim Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim bir oruçluya iftar ettirirse ona da onun ecrinin aynısı vardır.” (Sahih. İbn Hibban (895) el-Elbani, Mişkat (1992)

Fakir Kur’an hafızlarına Kur’an hususunda yardımcı olmak için bağışta bulunmak her zaman için salih bir ameldir. Bu konuda onlara yardım eden onların ecrine ortak olur. Ama dinde belirlenmiş olmayan belirli vakitler edinip, Mevlid gecesi diyerek Rebiu’l-Evvel ayının gecelerinden birini tayin etmek veya Receb ayının gecelerinden birini belirlemek, Zilhicce ayının on sekizinci gecesini belirlemek, Receb ayının ilk Cuma gecesini (Regaib kandili) tayin etmek veya cahillerin Ebrarın Bayramı dedikleri Şevval ayının sekizinci gecesini tayin etmek gibi belirlemelere gelince bunlar selefin güzel görmedikleri ve yapmadıkları bid’atlerdendir.”

(Islahu’l-Mesacid s.114)

8 Temmuz 2014 Salı

"İşittik ve isyan ettik" diyenler gibi olmayın ki Allah kolaylaştırsın

Ebu Hureyre radıyallahu anh'den: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ındır. Siz gönüllerinizdekini açsanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker ve dilediğini affeder; dilediğini de azâb. Allah her şeye kâdirdir” (Bakara 284) âyeti nazil olduğu vakit, bu âyet Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabına şiddetli geldi. Hemen Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldiler ve diz çöküp oturarak:

Şeyh Abdulkadir el-Geylanî Rahimehullah’tan Tevhid Dersi

Ey oğul! Sen hiçbir şey üzerinde değilsin. Senin Müslümanlığın da sıhhatli değil. İslam; üzerine bina kurulan temelin ta kendisidir. Senin şehadet getirmen de tam olmamış, eksik.
Zira dilinle Lâ ilâhe illallah: “Allah’tan başka ibadete layık hak ilâh yoktur” diyorsun, fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun. Kalbinde, içinde birçok ilâhlar var.
* Senin, devlet büyüklerinden ve mahallî idarecilerden korkman, içinde birer ilâhtır.
* Kendi çalışmana, kendi kazancına, kendi gücüne kuvvetine, kendi kulağına, kendi gözüne, kendi zorbalığına güvenmen, içinde birer ilâhtır.
* Zararı, faydayı, bir nimete nail olmayı, bir nimetten yoksun kalmayı insanlardan bilmen, içinde birer ilahtır.
İnsanların çoğu, kalpleriyle, işte bu saydıklarımıza güvenirler, dayanırlar. Fakat kendilerine sorarsan, Allah’a dayanıp güvendiklerini söylerler.
Lâ ilâhe: “Hiçbir ilâh yoktur,” dediğin zaman, bununla toptan bir reddi (nefyi) onaylıyorsun. İllallah: “ancak Allah vardır,” dediğin zaman ise, yine Allah için toptan bir kabulü (ispatı) onaylamış oluyorsun.
Bu durumda, her ne zaman kalbin, Hak’tan gayrı bir şeye dayanır, güvenirse; o zaman yukarıdaki külli ispatında yalancı durumuna düşmüş, yani kendi kendini yalanlamış oluyorsun. Kendisine dayanıp güvendiğin o şey de, senin ilâhın oluyor. Gerçek ve fiilî durum budur. Zahire itibar yoktur.
Kalbinde birçok ilâh varken, sen nasıl Lâ ilâhe illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur,” diyebilirsin? Allah’tan başka güvenip dayandığın her şey, senin putundur.
Kalbinde şirk, yani ortak koşma bulunduğu müddetçe, dilinle Kelime-i Tevhid’i söylemen sana fayda vermez.
Kalp pis oldukça, bedenin temiz olması sana yarar sağlamaz.
Tevhid ehli, şeytanını ezer. Şirk ehlini ise şeytanları ezer. İhlas, sözlerin de, amel ve fiillerin de özüdür. Zira gerek sözler, gerekse fiil ve ameller ihlastan, içtenlikten yoksun bulundukları an, özü olmayan birer kabuk, birer posa haline gelirler. Kabuk ve posa ise ancak ateşte yanmaya yarar; ateşte yandıktan sonra iş görecek hale gelir.
Ey ahali! Nefisleriniz uluhiyet (ilâh olma) iddiasında. Fakat sizin bundan haberiniz yok. Zira nefisleriniz, Hakk’a karşı büyükleniyorlar, kibirleniyorlar. Onlar, Allah’ın muradının gayrını istiyorlar. Onlar Allah’ı sevmiyorlar, bilakis, O’nun düşmanı lanetlik şeytanı seviyorlar.
Allah’ın ezelde takdir ettiği kaderleri gelmeye ve vuku bulmaya başladığı zaman, olanlara boyun eğmiyorlar, teslim olmuyorlar, sabredip tahammül göstermiyorlar. Bilakis itiraz ediyorlar, kaderle çekişiyorlar. İslam’ın hakikatinden onların haberi bile yok.
Senin kendisine güvenip ümit bağladığın her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun veya kendisine ümit bağladığın her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Esas sebep olan Allah’ı tamamen unutarak, zararın da, faydanın da kendisinden geldiğini kabul ettiğin her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Fakat kısa bir süre sonra görürsün sen. Allah, kendisini bırakıp da güvendiğin ve bağlandığın ne varsa hepsini alır.
Şu hususu iyi bil ki, bütün eşya, sadece Allah’ın hareket ettirmesiyle hareket eder, durdurmasıyla durur. O’nun iradesi ve kuvveti olmadan, ne duran bir şey harekete geçebilir, ne de hareket etmekte olan bir şey durabilir. Kişi bu hususu böylece bilip kabul ettiği zaman, artık insanları ve diğer varlıkları Allah’a ortak tanıma yükünden ve suçundan kurtulur. Allah’a şirk koşmaz.
Melekler içinde resim, suret bulunan eve girmezlerse, içinde bir sürü suretlerle putlar bulunan senin kalbine Allah nasıl girer? Allah’tan gayrı her şey bir puttur. Öyleyse sen, putları kır. Evi temizle.
Ey dünyaya kulluk edenler! Ey ahirete kulluk edenler!
Siz, Allah’ı da, dünyayı da, ahireti de bilmiyorsunuz.
Kiminizin putu dünya.
Kiminizinki ahiret.
Kiminizinki insanlar.
Kiminizinki zevkler, nefsani arzular.
Kiminizinki övülme, halktan tasvip görme, alkış toplama.
Allah dışında her şey, bir puttur. Kişi Allah’tan gayrı neye bağlandı ve neye gönül verdiyse, o onun putudur.
Senin bütün umudun insanlar. Her şeyi onlardan bekliyor, onlardan umuyorsun. Korkun da onlardan. Hep onlardan korkuyorsun. Bu hal, Rabbine şirk koşmaktır, ortak tanımaktır.
Bu zaman, ahir zamandır. Bu zamanda çoğu insanların mabudu, paradan ibarettir. Bu zaman insanlarının çoğu, Musa Aleyhisselam’ın kavmine benzedi. Yahudilere benzedi. Onlar, altın buzağıyı kendilerine mabud edinmişlerdi. Bu zamanın insanının altın buzağısı da paradır. Parayı kendine mabud edinmişsin, Rab edinmişsin. Paraya tapıyorsun. Senin ilahın para!
Hükümdarlar, devlet büyükleri ve ikbal sahipleri, halktan birçoğunun nazarında birer ilâhtır. Dünyevî imkânlar, zenginlikler, sıhhat, afiyet, kuvvet ve kudret, birçok insanların nazarında birer ilâhtır. İnsanların birçoğu, bunlara ve benzeri şeylere taparlar...
Dünya zorbalarına, zenginlerine, firavunlarına ve hükümdarlarına saygı gösterip Allah’ı unuttuğun ve O’na saygı göstermediğin takdirde, senin hakkındaki hüküm de, putlara tapanlar hakkındaki hüküm gibidir.
Sen de putuna saygı gösterenlerden olursun.
Putlara kulluk etme, onları yaratana kulluk et.
İşte o zaman, putlar sana boyun eğecektir.
Sen, namazda iken bile yalan söylüyorsun. Mesela namaza dururken ve gene namaz sırasında, “Allahu Ekber” (Allah her şeyden büyüktür) diyorsun. Böylece yalan söylemiş oluyorsun. Çünkü senin kalbinde, Allah’tan başka bir ilâh vardır.
Kendisine güvenip bağlandığın her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun ve kendisine ümit beslediğin her şey, senin ilâhındır, taptığındır.
Kendisinde Allah’tan başka bir şey bulunduğu müddetçe, senin kalbin için kurtuluş yoktur. Eğer sen, taşlar üzerinde Allah’a bin yıl secde etsen, değil mi ki kalbinle O’ndan başkasına yöneliyorsun, sana bu secdeler hiçbir fayda vermez. Mevlâsından başkasını sever oldukça, o kalp için iyi bir akibet yoktur. Allah’tan başka her şeyi kalbinden yok etmedikçe, saadete eremez, bahtiyar olamazsın.
Fethu'r-Rabbani'den...

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)