Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı

Pazartesi
Saat 20:00 Sahih Tefsir Şerhi (Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)

Çarşamba
Saat 20:00 ez-Zeberced Şerhi (Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)
Saat 21:30 Hadis Usulü 1. Seviye (Mustalah İlmi - Muderris: Ebu Leylâ)

Cumartesi
Saat: 19:00 Hadis Usulü 4. Seviye (İlmi Meseleleri Tahkikte Hadis Ehlinin Menheci)
Saat: 20:30 el-Albaniyyât Şerhi


30 Eylül 2007 Pazar

İtikaf Ancak Üç Mescidde Olur

Bismillahirrahmanirrahim.
Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem: “İtikaf ancak üç mescitte olur” buyurmuştur. Bu hadis hakkında el-Albani Sahiha’da (2786) şöyle der:
“Bunu el-İsmailî Mu’cem’de (112/2) şeyhi el-Abbas b. Ahmed el-Veşşa – Muhammed b. El-Ferec tarikiyle rivayet etti. Beyhaki Sünen’de (4/316) Muhammed b. Adem el-Mervezî tarikinden, her ikisi Sufyan b. Uyeyne – Cami b. Ebi Şeddad – Ebu Vail tarikiyle: dedi ki; Huzeyfe radıyallahu anh, Abdullah radıyallahu anh’e (yani İbn Mesud’a) “Bir topluluk senin evin ile Ebu Musanın evi arasında itikaf yapıyor ve sen karşı çıkmıyorsun! Halbuki Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in “İtikaf ancak üç mescidte olur” buyurduğunu biliyorsun.” Abdullah radıyallahu anh dedi ki:
“Onların ezberlediğini sen unutmuş yahut onlar isabet edip sen hata etmiş olabilirsin”
Bu isnad şeyhayn (Buhari ve Müslim)in şartlarına göre sahihtir. İbn Mesud’un sözü, Huzeyfe’nin hadisin rivayet lafzında hata ettiğini gösteren bir nas değildir. Hatta Huzeyfe radıyallahu anh’ın karşı çıktığı itikaf hususunda İbn Mesuda göre hadisin anlamı, tıpkı “emaneti olmayanın imanı, ahdi olmayanın dini yoktur” hadisindeki gibi “kamil itikaf yoktur” şeklinde olabilir. Allahu alem.
Sonra Tahavi’nin bu hadisi Müşkil’de (4/20) aynı tarikten rivayet ettiğini gördüm. Aynı şekilde Abdurrazzak Musannef’te (4/248/8016) ondan da Taberani (9/350/9511) İbn Uyeyne’den bu yol ile rivayet ettiler, lakin merfu oluşunu tasrih etmediler. Said b. Mansur; Sufyan b. Uyeyne yoluyla rivayet etti ancak merfu oluşundan şek ve ihtisar ile rivayet etti; Şakik b. Seleme dedi ki: Huzeyfe radıyallahu anh Abdullah b. Mesud radıyallahu anh’e: “Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu biliyorsun: “İtikaf ancak üç mescidte olur” veya cemaat mescidi dedi.
İbn Hazm Muhalla’da (5/195) ondan nakleder ve bu şekten dolayı hadisi reddeder. İbn Hazm, İbn Uyeyne’den şeksiz olarak merfu gelen “cemaat” lafzıyla rivayete vakıf olmadığından mazurdur… (Şeyh Elbani burada bu rivayetin şeksiz ve merfu olarak gelen yolları ile ravilerinin güvenilir oluşundan bahseder ve sonra şöyle devam eder;)
Said b. Mansur’un hadisin ref’inde tereddüt etmesi sıhhatini etkilemez. Özellikle kıssanın geliş şekli (siyakı) dikkatle bakıldığı zaman hadisin merfu olduğu hususunu tekid eder. Zira Huzeyfe radıyallahu anh, onların evler arasında itikaf yapmaları hakkında ibn Mesud radıyallahu anh’ın sessiz kalmasına mücerret görüşüyle karşı çıkmamıştı. O, onun üstünlük ve fıkhını biliyordu. Şayet ona göre hadis merfu olmasaydı, ibn Mesud radıyallahu anh’e karşı çıkıp hüccet ikame etmezdi. Hatta Abdurrazzak’ın mevkuf rivayeti dahi dediklerimi destekler. Zira ondaki lafız şöyledir:
“Bir topluluk evinle Ebu Musa’nın evi arasında itikaf yapıyor ve sen yasaklamıyorsun ha!” Abdullah radıyallahu anh: “Sen hata edip onlar isabet etmiş veya sen unutup onlar ezberlemiş olabilirler” dedi. Bunun üzerine Huzeyfe radıyallahu anh: “İtikaf ancak üç mescidte olur” diye devam etti.
Bunun bir misli de İbrahim’in rivayetidir: “Huzeyfe radıyallahu anh, Abdullah radıyallahu anh’e geldi ve: “Senin evinle Eşarinin evi arasında mescidte itikafa girenleri garip karşılamıyor musun? “ dedi. Abdullah radıyallahu anh: “Sen hata edip onlar isabet etmiş de olabilir” dedi. Huzeyfe radıyallahu anh: “Bilmiyor musun ki itikaf ancak üç mescidte olur! Orada veya şu çarşıda itikaf etmeleri arasında fark görmüyorum. (Huzeyfe radıyallahu anh’ın ayıpladığı bu kimseler Büyük Kufe Mescidinde itikafa girmişlerdi.) Bunu İbn Ebi Şeybe Musannef’te (3/91) rivayet etti. Yine Abdurrazzak (4/347-48) rivayet etmiş olup parantez içindeki ziyade ona aittir. Ondan da Taberani (9510) rivayet etti. Ricali güvenilirdir, şeyhayn ravileridir. Yalnız İbrahim (en-Nehai) dışında. O Huzeyfe radıyallahu anh’e yetişmemiştir.
Huzeyfe radıyallahu anh’ın İbn Mesud radıyallahu anh’e karşı “Üç mescid haricinde itikaf olmaz” cümlesiyle delil getirmesi, ona göre bunun hüccet makamında bir söz olduğunu düşündürmektedir. Aksi halde ona: “Bilmiyor musun!” diye söylemezdi. Allahu a’lem.
Şunu iyi bil ki, alimler itikaf yapılacak mescidin şartları hususunda ihtilaf ettiler. Bunu geniş olarak musanneflerde, Muhalla’da ve diğerlerinde görebilirsin. “Siz mescidlerde itikaf edersiniz” ayeti ile hüccet getirmek doğru değildir. Hadis sahihtir. Ayet umum olup hadis hâstır. Usul gereğince umum, hâs olana hamledilir. Hadis mahsus, ayet onun mubeyyenidir ve Huzeyfe hadisine delil olur.
Bu konuda eserler (sahabe ve tabiinden gelenler) de muhteliftir. Alınmaya layık olanı hadise muvafık olandır. Mesela Said b. Museyyeb’in sözü gibi: “İtikaf ancak Mescid-i Nebi’de olur.” Bunu İbn Ebi Şeybe ve İbn Hazm sahih isnad ile rivayet ettiler…
Şeyh Elbani daha sonra hadisin sıhhati konusunda yapılan itirazlara karşı delilleriyle hadisin sıhhatini ispatlayan açıklamalar yapar.
Neticede hadisin lafzından anlaşıldığı üzere üç mescid dışında itikaf olmaz. Ebu Davud’un Aişe radıyallahu anha’dan: “Oruçsuz itikaf olmaz ve cemaat mescidi olmayan mescidte itikaf olmaz” sözü Aişe radıyallahu anha’nın kendi sözü olup uyulması gereken merfu hadistekidir.
Ebu Muaz

2 Eylül 2007 Pazar

Tasavvuf Ehlinin Bazı Hataları

Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.
"Ey iman edenler! Âllah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)
"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)
Bundan sonra,
Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bidattir ve her bidat sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.
Şüphesiz sahabe ve Tabiin dönemlerinde zühd, vera ve ibadet ile meşhur olan kimseler vardı. Bunlardan sonra zühd, vera, ibadet gibi hasletleri devam ettiren, yün (Suf) giyinmeye verdikleri önemden dolayı “Sûfîler” denilen kimseler çıktı. Zühd ve ibadet yolunu tutan kimseler de artık, onlara nisbet ile “Sufiler” diye anılır oldular. Fakat bu ismin bir ekol haline gelmesi, “Tasavvuf” adı altında, İslam dışı unsurların da din’denmiş gibi görünmesine sebep olmuştur.
Tasavvufun ilk dönemlerinde ilimden yüz çevirme, Hulul, ittihat, vahdet-i vucud, Rafızîlik, Batınîlik, birden fazla anlama çekilebilen ıstılahların kullanımı gibi unsurlar bazı sufilerde görülmeye başlandı. Sonraları çeşitli anlayış ihtilaflarından dolayı tarikatler zuhur etti. Bu dönemlerde önceki sufilerde rastlanılmayan şu tehlikeli bidatler çıktı;
Şeyhlere ölü gibi teslim olma şartı,
Şeyhleri masum görme,
Musiki ve raks ederek zikretmeyi caiz sayma,
Müridleri kendilerine bağlamak için tılsımlar ile keramet elde etmeyi caiz sayma[1],
Yalnız Allah’tan istenebilecek manevi yardımı velilerden isteyerek istiğase yapma,
Kabirlerin türbeleştirilip ziyaretgâh edinilmesi,
Mürşidin her an kendisini gördüğünü düşünerek onu rabıta etmek[2],
Allah Rasulünün ve sahabelerin yapmadığı bir takım zikir usulleriyle halkalar kurarak toplu halde yüksek sesle zikir yapmak,
Bidatlerin güzelinin de olduğunu iddia etmek,
Uyanık iken Rasulullah ile görüşme iddiaları,
Kur’an ve Sünnetin nefis tezkiyesinde yetersiz olduğunu iddia etme v.b.[3]
Her ne kadar Ebu Talib el-Mekkî[4], Kuşeyrî, Gazalî, Serrac, Sühreverdî gibi ilimle meşgul olan ve tasavvuf esasları hakkında eser yazan sufiler, bir çok bidatlerden sakındırıp, selef yolundan sapılmaması ve keşifler ile ilhamlara Kitap ve Sünnet’e uygunluk oranında itibar etmek gerektiğine dikkat çekseler de, kendileri de bazı bidatlere kapı açmaktan kurtulamamışlar, ne Rasulullah’ın, ne de sahabe ve tabiin’in bahsetmediği şeylerden bahsetmişler, Batınî yorumlara girişmişlerdir.
İmam Şatıbî el-İtisam’da sufilerin hatalarını sayarak der ki;
a. Rasûlullah (s.a)’a yalan ihtiva eden ve zayıf hadislere güvenmeleri... Zayıf hadislerin ise Peygamber (s.a) tarafından söylendiğine dair zan galip değildir. Dolayısıyla bunlara bir hüküm isnad etmeye imkân yoktur. Durum böyle olunca ya yalan oldukları bilinen hadisler hakkında ne denilir? (s. 299-300)
b. Maksatlarına uymayan sahih hadisleri reddederek bunların akla muhalif olduğunu ileri sürerler. Kabir azabını, sıratı, mizanı, ahirette Allah’ın görülmesini ve benzeri hususları inkâr edenler gibi bunların akla aykırı olduğunu ileri sürerler. (s. 309)
c. Allah’tan ve Rasûlünden gelenlerin kendisi vasıtasıyla anlaşılabildiği arapça ilmini bilmemekle birlikte, arapça olan Kur’an ve sünnet hakkında söz söyleme cesaretini göstererek, şeriatı geride bırakıp, ilimde derinleşmiş olan kimselere muhalefet etmeleri.
d. Apaçık usulü bırakıp saparak, akılların çeşitli tavırlar takındığı müteşabihata tabi olmaya yönelmeleri. (s. 320)
e. Mutlaklara kayıt getiren hükümleri tetkik etmeden, mutlak ifadeleri alıp kabul etmek. Tahsis edici buyrukları var mıdır, yok mudur düşünmeden umumi buyrukları anmak. Aynı şekilde bunun aksini de yaptıkları olur. Mesela nass mukayyed ise mutlak alınır yahut has ise başka herhangi bir delil olmadan mücerred görüş ile umumi kabul edilir. (s. 329)
f. (s. 334): Delilleri kullanılacakları yerlerden uzaklaştırarak tahrif etmek. Mesela delil herhangi bir menata dair varid olmuş iken bir başka menata yönlendirilerek her iki menatın aynı olduğu vehmini vermekle delilleri tahrife kalkışmak. Bu ise sözleri yerlerinden kaydırmak suretiyle yapılan gizli tahriflerdendir. Bundan Allah’a sığınırız. Büyük bir ihtimalle İslamı kabul ettiğini ifade etmekle birlikte sözlerin yerlerinden tahrif edilmesini yeren bir kimse bu işe ancak karşı karşıya kaldığı bir şüphe ya da kendisini haktan alıkoyacak bir bilgisizlik olmadan açıkça sığınması. Bununla birlikte o kimsede delilin gerçek yerinde kullanılmasını alıkoyacak bir hevası da sözkonusu olur. Bu sebeple böyle bir kimse bid’atçi olur.
g. (s. 348) Şeyhlerini tazimde çok ileri derecede giderek sonunda onları haketmedikleri seviyeye ulaştırmaları. Onların aşırıya gitmeyip, orta hallileri filandan Allah’ın daha büyük hiçbir velisinin olmadığını iddia eder. Bazen velayet kapısını bu sözü eden kişi dışında diğer ümmetin yüzüne kapatırlar. Bu ise katıksız bir batıldır... (s. 349): Orta halli mutedil olanları ise şeyhinin Peygamber (s.a)’a eşit olduğunu ileri sürer, ancak ona vahiy gelmediğini ifade eder.”

Zühd ve ibadet ile meşhur olmuş pek çok kimsenin hadis rivayeti konusunda dikkatsiz oldukları bilinmektedir. İmam Suyuti şunları nakleder;
“Zahid olarak tanınan Meysere Bin Abdirabbih vefat ettiği gün, cenazesine katılabilmek için Bağdat çarşıları tamamen kapanmıştır. Böyle bir zahid olmasına rağmen Meysere, hadis uydurmakla itham edilmiştir. Vefat edeceği sırada;
“Rabbinden ümitvar ol” dedikleri zaman
“Nasıl olmam ki, Ali R.a.’ın fazileti hakkında yetmiş hadis uydurdum.” Diye cevap vermiştir.[5]
Suyuti’nin verdiği daha başka bilgilere göre Ebu Davud en Nehai geceleri ibadet etmesi, gündüzleri oruç tutmasıyla şöhret bulan bir zattı. Buna rağmen hadis uydururdu.
Ebu Bişr Ahmed Bin Muhammed el-Fakih el-Mervezi, zamanında sünneti en çok müdafaa eden, muhaliflere karşı amansız mücadele veren biriydi. Böyleyken hadis uydurmaktan çekinmezdi.
Yine Vehb Bin Hafs Salihlerden bir zat idi. Yirmi sene hiç kimseyle konuşmadan durmasına rağmen, hadis uydurmaktan da geri durmazdı.[6]
[1] Bkz. Molla Cami; Nefahatul Uns, Lamii Çelebi tercümesi(s.119)
[2] Bkz.: Abdulhakim Arvasi; Rabıta-i Şerife
[3] Bu konuların ilmî tenkidi için Sufiye Nasihat adlı kitabıma bakınız.
[4] Ebu Talib el-Mekkî mesela şöyle diyor; “Şatahat ehlinden bir sufiye gidersiniz, böyle bir sufi, yolunu kaybetmiş, hatalar içinde biri olduğu için sizi Kitap ve sünnetin ötesine taşır. O bu iki kaynağı önemsemez ve söylediği sözlerle imamların görüşlerine muhalefet eder. Sadece zanna, vesveseye dayanarak konuşmakta, hakkı batıl göstermektedir. Kevni ve mekânı ortadan kaldırarak ilmi ve ahkâmı tamamen devreden çıkarır. Kaideleri çiğneyip atar. Bunlar ucu bucağı olmayan bir çölde yollarını kaybetmiş ve hiçbir delile dayanmayan kimselerdir. Bu zavallılar rehber olamayacağı gibi delilden yoksun görüşleri de geçersizdir.”(Kut-ul Kulub; terc.:Muharrem Tan, İz yay. İstanbul 1999, c.2 s.60)
[5] Tedribur Ravi(1/283)
[6] Tedribur Ravi(1/283)
-----------------------------------
Sufilerin münker hadisler nakletmelerinin sebebi, ibadetle meşgıliyetlerinin, onları rivayet ilimlerinden alıkoymasıdır. Şeyhulislam İbni Teymiye der ki; “Abidlerin çoğu hadisleri ve isnadlarını ezberleyememiş, hadislerin isnadında ve metinlerinde çokça hatalar yapmışlardır. Bunun için Yahya bin Said; “Hadis konusunda salihlerden yalancısını görmedik” der. Yani çok hata ettiklerini anlatmak ister.
Eyyub es-Sahtiyani r.a. der ki; “Kendisinden bereket umduğum ve seher vaktinde bana dua etmesini istediğim bir komşum var. Bununla beraber o, bir bakla tanesi hakkında şahitlik etse, onun şahitliğini kabul etmem.”
Bu yüzden hayır, zühd ve ibadet ehlinden olan, Sabit el-Bunani, Fudayl bin Iyaz, (İbrahim bin Edhem, Bişr bin Haris el-Hafi) gibi hadisleri sahih olarak rivayet eden sağlam raviler ile Malik bin Dinar, Ferkad es-Sebehî, Hubeyb el-Acemi (ve Şehr bin Havşeb) gibi rivayet konusunda çok yanılan zahidler farklı değerlendirilmiştir. (İkinci kısımda saydıklarımız da aslında fazilet ehlidirler fakat hadis rivayetinde zayıftırlar.)
İmam Malik Bin Enes r.a. der ki; “Şu mescitte hayr, fazilet ve salah ehlinden seksen kişiye yetiştim. Hepsi de isnatlarıyla hadis rivayet etmelerine rağmen onların hiçbir rivayetini almadık. İbni Şihab (Ez-Zuhrî) bize geldiğinde ise, genç olmasına rağmen ondan rivayet edebilmek için kapısında izdiham yapardık. Çünkü o, bu işin (rivayet ilminin) ehli idi.”İbni Şihab, idarecilerin yanına girer, onların bağışlarını kabul ederdi. Bu sebeple zühd ehli onu pek sevmezdi. Fakat Allah seçtiği kimseleri, tercih ettiği şeye has kılar...”[1]
[1] İbni Teymiye el-İstikamet(1/201-202)
-------------------------------
“fenâ” ıstılahını ne Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ne sahabelerden biri ne de Tabiin kullanmamıştır. İlk şer’î lafızlara uymanın gerekli oluşunda şüphe yoktur. İmam Zehebî der ki; “Şüphesiz fena ve beka sufilerin yanlışlıklarındandır. Bazıları bunu mutlak anlamda alıp her ilhadın ve zındıklığın kapılarından girmişler ve demişlerdir ki; “Allah’tan başka her şey batıl ve fanidir. Allah ise baki olandır. O (Allah) bütün kainattır. Ondan başka bir şey yoktur.” Şu ok gibi fırlayışa, şu sapıklığa bir bakın! Bilakis Allah’tan başka şeyler yaratılmış ve mevcuttur. Allah Teala buyurur ki; “Altı günde gökleri ve yeri yaratandır.”(A’raf 54) önceki sufiler “fena” kelimesi ile sadece; mahlûkatı unutmayı ve bırakmayı, kendilerini Allah’tan başkasıyla meşgul eden nefsi fani kılmayı kastetmişlerdir. Hâlbuki bu da selametli bir yol değildir. Aksine Allah ve Rasulü bizlere mahlukat ile, onları gözetmek ile ve mahlukata hürmet ile meşgul olmayı emretmiştir. Allah Teala buyuruyor ki; “Onlar göklerin ve yerin bağımlı olduğu melekût’a (hakimiyete), Allah’ın yarattığı şeylere bakmazlar mı?”(A’raf 185) yine buyuruyor ki; “De ki; göklerde ve yerde ne var? Bir bakıverin”(Yunus 101) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de; “Bana kadın ve güzel koku sevdirildi.” Buyurmuştur. Yine başka bir yerde; Cabir r.a.’e; “Sen eti sevdiğimizi bilir gibisin” buyurmuştur. Aişe’yi, Usame’yi, iki torununu, helvayı, balı, uhud dağını, memleketini, Ensar’ı severdi. Sevdiği şeyler saymakla bitmez. Bir mümin bunlardan mustağni kalamaz.”(Siyeru A’lamin Nubela(15/393) Fena kelimesi hakkında ayrıntılı bilgi, mertebeleri, kısımları, övüleni ve yerileni için bkz.: İbni Teymiye Mecmuul Fetava(10/218,337) İbni Kayyım Medaricus Salikin(1/148) Tarikul Hicreteyn(s.467) [1] İbni Asakir Tehzibu Tarihi Dımeşk(1/431)
İbni Cevzî, kendi isnadıyla Menakıbul İmam Ahmed adlı eserinde(s.240) rivayet ediyor; “İmam Ahmed, İsmail es-Serrac’dan, Haris ve arkadaşlarının hazır olacağı bir meclis düzenlemesini istedi ve onların görmeyeceği bir yerden onları izledi. İmam Ahmed, Haris’in vaazından dolayı bayılana kadar ağladı. Sonra dedi ki; “Ne bu topluluğun benzerini, ne de bu adamın sözlerinin benzerini görmedim. Bununla beraber, yinede onlarla sohbet etmeni uygun görmüyorum.” Sonra kalkıp gitti.”Muhaddis İmam Ebu Zür’atur Razî’ye, Haris’in kitapları hakkında sorulunca dedi ki; “Bu kitaplardan seni sakındırırım. Bunlar bidat ve sapıklık ile doludur. Sana hadisleri tavsiye ederim. Zira hadislerde buldukların, bu kitaplara seni muhtaç bırakmaz.” Bunun üzerine ona; “Ama bu kitaplarda öğüt vardır” denildi. O da dedi ki; “Allah’ın Kitabından öğüt alamayan kimse için bu kitaplarda da öğüt yoktur. Siz Süfyan’ın, Malik’in ve el-Evzaî’nin hatarat ve vesveselerden bahsettiğini duydunuz mu? İnsanlar bidatlere ne de çabuk dalıyorlar!”
--------------------
Mübahları terk ve ibadetlerde aşırı gitmek Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında ve Selefi Salihin dönemlerinde yoktu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’tan en çok korkan ve Allah’ı en iyi bilen kimse olarak, et yer, tatlıyı sever ve suyu soğutarak içmekten hoşlanırdı. Sahabeler de böyle idi. İmam Zehebî, Siyeru A’lam(12/89)’da, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti konusunda nefis bir açıklama yaparak diyor ki; “Muhammedî yol; helali almak, israfa kaçmadan mübahlardan istifade etmektir. Allah Teala buyuruyor ki; “Ey Rasul! Helali yiyin, salih amel işleyin.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; “Ben bazen (nafile) oruç tutarım, bazen tutmam. Gecenin bir kısmında namaz kılar, bir kısmında da uyurum. Hanınlarıma gider, et yerim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” Şüphesiz bize ruhbanlık, aşırı gitmek ve visal orucu (her günü oruçlu geçirmek) helal kılınmamıştır. İslam dini kolay, müsamahalı haniflik dinidir. Müslüman, helalinden yer. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, hanımlarını, eti, tatlıyı, balı, soğuk suyu ve güzel kokuyu severdi. O yaratılmışların en üstünü ve Allah’a en sevgili olan kişi olmasına rağmen böyleydi. Yalnız halvete çekilmek, açlık riyazeti çekmek bizim dinimizde yoktur. Nefislerin tezkiyesi; gıdayı ve konuşmayı azaltarak zikre devam etmek, günahlara tevbe edip ağlamak, anlamını düşünerek Kuran okumak, meşru olan nafile orucu artırmak, gece namazına devam etmek, Müslümanlara tevazu, Allah düşmanlarına sertlik göstermek, akrabayı gözetmek, acı gerçeği yumuşaklıkla söylemek, iyiliği emretmek, sınırlarda nöbet beklemek, düşmanla cihad etmek, helalinden yemek, seherlerde istiğfarı çoğaltmak ile olur. İşte bu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in gidişatına uyan Allah dostlarının yoludur.
-----------
Teganni; zühd içerikli kasideleri ve şiirleri dinleyerek rikkate gelmek ve ağlamaktır. Allah’ı ve ahireti hatırlamak için toplanan gruptan biri onların ruhlarını ve kalplerini terennüm ettiği şiir ile ahirete doğru yönlendirir. Bkz.: İbn Kayyım el-Kelam Ala Meseletis Sema(s.135)
Bu işte dinleyenin sakıncalı şeyler düşünmemesi, şeriatın kötülediği şeyler dinlenilmemesi, hevaya uyulmaması, bunun Kuran dinlemekten üstün görülmemesi gibi şartlar vardır. El çırpmak, def çalmak, dönerek ve raks ederek Allah’ı zikrettiğini iddia etmek caiz değildir. Zira Allah, kendisini zikredenleri kalplerinde itminan ve huşu ile vasıflamıştır.
İmam el-Kadı Iyaz r.a. Tertibul Medarik’te(2/54) et Tinnisî’den naklediyor; “İmam Malik r.a.’ın yanında idik. Ashabı da oradalardı. Nusaybin halkından birisi dedi ki;
“Bizim o tarafta “sufiler” denilen bir topluluk var. Çok yiyorlar, sonra kasideler okumaya başlıyor ve kalkıp raks ediyorlar” Bunun üzerine imam Malik dedi ki;
“Onlar çocuk mu?”
“Hayır” dedi.
“Peki, onlar mecnun mu?” diye sorunca adam dedi ki;
“Hayır onlar şeyhtirler ve akıl sahibidirler.” İmam Malik dedi ki;
“İslam ehlinden hiç kimsenin böyle yaptığını duymadım!!!” Adam dedi ki;
“Onlar yiyorlar, sonra kalkıp ayakları üzerinde raks ediyor, bazıları başlarını ve yüzlerini tokatlıyorlar” bunun üzerine imam Malik güldü ve kalkıp evine girdi. Malik r.a.’ın ashabı adama dediler ki;
“Biz otuz küsur senedir onun meclisindeydik, bu gün dışında güldüğünü görmedik.”
İbn Ebi Şeybe Musannefinde(2/231) ve Kurtubi Tefsir’inde(4/310) naklediyorlar; Cüveybir Bin Dahhak der ki; “İbni Mes’ud r.a. bir topluluğun ayakta zikir yaptığını öğrendi ve onlara karşı çıktı. Onlar dediler ki;
“Allah Teala; “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzere yatarak Allah’ı zikrederler” buyurmuyor mu?” bunun üzerine İbni Mesud r.a.;
“Bu ayet, ayakta namaz kılmaya güç yetiremeyen kimse hakkındadır” dedi.”

Zühd ve Zahidlik

Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.
"Ey iman edenler! Âllah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)
"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)
Bundan sonra,
Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.
Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”(Ahzab 21)
Şüphesiz her konuda en güzel örnek Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem olduğu gibi, zahidlikte de en güzel örnek Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’dir ve O(s.a.v) her konuda olduğu gibi zühd konusunda da orta yolu tutmuştur.
Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur; “Allah’ım! Muhammed ailesinin rızkını onlara belini doğrultacak kadar bir azık kıl!”[1]
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, helalin zor elde edildiği, haramın ise hayatın her alanına nüfuz ettiği ahir zamandaki ümmetine örnek olmak için fakirliği istemiş ve bu şekilde örnek olmuştur. İnsan, dünyada faydalandığı nimetlerden hesaba çekilecek, kazancında haram varsa azaba maruz kalacaktır. Helal kazanmanın zor olduğu bu zamanda Ahir zaman peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem, az da olsa dünyalıktan helal olanı ile yetinmenin faziletini, bunun yanı sıra dünya zevklerine aldanıp harama düşmenin rezilliğini vurgulamış, ümmeti için en tehlikeli imtihan vesilelerinin mal ve kadınlar hakkında olacağını haber vermiştir.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in aç kaldığı zamanlar olmuş, lakin imkan olduğu zaman koyun etinin en güzel yerini yemiş, suyun soğuğunu içmiştir. Bu gösteriyor ki, fakir olabilmek için çalışmaktan geri durmak asla matlup değildir. Zaten İslam’ın şartlarından Hac ve Zekat, mâlî ibadetlerdendir ve zengin olmayı gerektirir. Aynı şekilde Allah yolunda Cihad için de maddî unsur kaçınılmazdır.
Kınanan zengin olmak değil, bu zenginliği nefsin hevesleri doğrultusunda kullanmak, muhtaçları görmezden gelmek, maddiyatı şahsî konfor uğrunda sarf etmektir. Kuldan istenen, fakir olmak değil, fakirliğe sabretmek, dünya zevkini süren insanlara imrenerek harama tevessül etmemektir.
İnsanın tabiatı icabı dünya malına zaafı vardır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; “Dünya kime açılmış ise, mutlaka Allah onların arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmıştır.”[2]
Allah Azze ve Celle, insan tabiatındaki dünyalık zaafına şöyle dikkat çeker; “Gerçek şu ki, insan azar. Kendini kendine yeterli gördüğü için.”(Alak 7-8)
“Malı aşırı biçimde seviyorsunuz”(Fecr 20)
Kudsî hadiste de şöyle bir yol gösterme vardır; “Ey Ademoğlu! Kendini Benim ibadetime ver ki, kalbini zenginlikle doldurayım, fakirliğinin önünü alayım. Bunu yapmazsan, ellerini devamlı olarak meşguliyetle doldururum da bir türlü fakirliğini gidermem.”[3]
Allah Azze ve Celle, cinleri ve insanları ancak kendisine ibadet etmeleri için yarattığına göre (bkz. Zariyat 56), kişinin dünya ile uğraşması ancak Allah’a kulluk görevini yerine getirebilmek, her çalışmasını ibadete dönüştürebilmek, rızkını helal yoldan kazanabilmek için olmalı, Allah’a kulluktan kendisini alıkoyacak şeylerden sakınmalıdır.
Şeyhulislam İbni Teymiye der ki; “Meşru olan zühd, ahiret yurdunda yarar sağlamayacak şeyleri arzu etmemek, mübahlardan Allah’a itaat etmeye katkısı olmayan fuzuli şeyleri bırakmaktır. Meşru olan verâ da; ahiret yurdunda zarar verebilecek şeyleri terk etmektir. O da, haram ve şüpheli şeyleri bırakmaktır. Onları terk etmek, yapılması iyi olan şeyleri terk etmeyi gerektirmemelidir.
Ahiret yurdunda bizzat kendisi yarar sağlayan veya yarar sağlayacak şeylere katkısı olan şeylere iltifat etmemek, din değildir. Aksine, bunu terk edenler Allah Azze ve Celle’nin;
“Ey iman edenler! Allah’ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın! Hududu da aşmayın, şüphesiz Allah aşırı gidenleri sevmez.”(Maide 87) ayetindeki yasağın kapsamına girerler.
Mubahların fuzulîleriyle meşgul olmak da meşru zühdün zıddıdır. Kişi vacip olan bir işi yapmak veya haram olan bir şeyi terk etmek yerine onlarla meşgul olursa, Allah’a itaatsizlik etmiş olur. Ama vacibi yapma veya haramı işleme söz konusu olmadan sadece fuzuli mubahları işlerse, mukarrebîn derecesinden muktasıdîn derecesine iner.”[4]
[1] Buhari(rikak 17) Müslim(zekat 126) Tirmizi(2361)
[2] hasendir. Ahmed(1/16) Ahmed Zühd(s.138) Abd Bin Humeyd(s.45) Mamer Bin Raşid Cami(11/100) İbni Ebi Şeybe(7/93) Bezzar(1/440) Beyhaki(6/358) İbnul Mübarek Zühd(s.265) Deylemi(8992) Mecmauz Zevaid(3/122,10/236)
[3] sahihtir. İbni Hibban(2/119) Hakim(2/481,4/362) Tirmizi(2466) İbni Mace(4107) İbni Ebi Şeybe(7/126) Mamer Bin Raşid el Cami(11/195) Ahmed(2/358) Taberani(20/216) Beyhaki Şuab(7/288) Beyhaki Zühd(988) Hennad(2/354) Deylemi(8045) Ebu Nuaym Hilye(2/303) Rafii et Tedvin(2/451) Darekutni İlel(8/325) Camiüs Sağir(1925) Elbani Sahihul Cami(1914) Sahiha(1359)
[4] İbni Teymiye Tuhfetul Irakiye(terc.:İbrahim Sarmış-Kalp amelleri-Guraba yay. İst.2004 s.53)

İlim ve Amel

Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.
"Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)
"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)
Bundan sonra,
Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.
Bilindiği gibi ilim öğrenmek her müslümana farzdır. İlimden uzaklaşanlar şu asılsız rivayetleri delil getirmektedir;
“Kim bildiğiyle amel ederse, Allah onu bilmediklerine varis kılar.” [1]
“İlim ikidir; biri zahir ilmi ki o, Allah’ın mahlukatı üzerinde hüccetidir. İkincisi ise faydalı ilim olan batın ilmidir.”[2]
İşte bu uydurma rivayetlere dayanarak ilham ile elde edilen ilme kavuşmak için ilimsiz bir şekilde tasavvuf yolunu tutanlar hakkında İbnul Cevzi r.a. diyor ki;
“Bil ki, Aklî ilimlerin, şer’î ilimlere ihtiyaç bırakmayan yeterlikte olmaması gibi, kalplere bırakılan ilhami ilim de, nakledilmiş ilme ihtiyaç bırakmayacak yeterlikte değildir. Aklı ilimler gıda gibi, şer’i ilimler ilaç gibidir. Birinden diğerine dönülmez, birbirinin yerini tutmazlar.
Ebu Hafs Bin Şahin der ki; “İlimle iştigali tembellik olarak gören sufiler derler ki; “Bizim ilimlerimiz vasıtasızdır.”[3]
Yine dedi ki; “Tasavvuf ehlinin öncekileri Kur’an, Fıkıh, Hadis ve Tefsir gibi ilimlerde önder idiler. Lakin bunlar ise tembelliği seviyorlar.”
Ebu Hamid et Tusi (Gazali) dedi ki; “Bil ki, tasavvuf ehli ilim öğrenmeden ilahiyata meylettiler. Bunun için ilim öğrenmiyor, ilim çalışmalarına, musanniflerin eserlerini tahsile gayret göstermiyorlar, bilakis diyorlar ki;
“İşimiz; kötü sıfatları yok etmek için mücahede, bütün alakalardan kesilme, himmet ile Allah’a yönelmedir. Böylece insan himmetini ehlinden, malından, çocuğundan ve ilimden keser, zaviyede nefsiyle halvet eder, farzlardan ve sünnetlerden geri kalırlar, himmetini Kur’an okumaya harcamaz, nefsini düşünmez, hadisi veya başka bir ilmi yazmaz, Allah, Allah, Allah demeye devam eder[4]… ta ki dil hareketinin terk edildiği, sonra kalpten lafız suretinin kaybolduğu hale ulaşıncaya kadar”!!
Bu sözün bir fakih’ten sadır olması benim için önemlidir. Zira o, bunun çirkinliğini gizlememiştir. Şüphesiz bu, hakikatte Kur’an okumayı ve ilim talebini teşvik eden şeriatı, örtüyle gizlemektir. O bunu itiraf ediyor.
Bu mezhep (sufilik) üzere büyük şehirlerin alimlerinden fazilet sahiplerini gördüm. Onlar bu yolda yürümüyor, öncelikle ilimle meşgul oluyorlardı.
Ebu Hamid (Gazali)’nin tertibi üzere nefsin vesvese ve hayalleri ile baş başa kalmak, O’na göre ilimden değildir. Şeytanın bir oyunudur. Hem de nasıl bir oyun! Vesveseleri ona ilham ve gaipten gelen sesler olarak gösterir.
Sonra ilim ile riyazet arasında bir zıtlık yoktur. Aksine ilim, mücahedenin nasıl olacağını tarif eder, onu düzeltir.
Ancak şeytan, ilimden uzaklaşanlarla oynamaktadır. Onlar ilmin yasakladığı şeylerle riyazete yönelmişlerdir. İlim onlardan uzaktır. Bazen yasak olan şeyleri yaparlar, bazen de önemsiz şeyleri önemli şeylere tercih ederler.
Bu hadiselerde ancak ilim fetva verir, ama onlar bundan uzaklaşmışlardır. İlmi terk etmekten Allah’a sığınırız.
Ebu Ali el Benna dedi ki; “Silah çarşısında bir adam şöyle diyordu; “Kur’an bir perdedir, Rasul perdedir, ancak kul ve Rabbi vardır” bir cemaat onunla fitneye düştü, ibadetleri ihmal ettiler ve ölüm korkuları kayboldu.”
Dırar Bin Amr diyor ki; “Bazı kimseler ilmi ve ilim ehliyle oturmayı terk ettiler, mihraplar edinip namaz kıldılar ve oruç tuttular. Derileri kemiklerine yapıştı. Sünnete muhalefet ettiler ve helak oldular. Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, ilimsiz amel edenin bozdukları, düzelttiklerinden fazladır.”
Bir çok sufiler şeriat ile hakikatin arasını ayırdılar. Bu, bunu söyleyenin cahilliğini gösterir. Zira şeriatın tamamı hakikatlerden ibarettir. Eğer bu sözleriyle ruhsat ile azimeti kastediyorlarsa, ikisi de şeriattır.
İlk sufiler, şeriatın zahirinden yüz çevirenlere karşı çıkmışlardır. Ebul Hasen Bin Salim diyor ki; “Bir adam Sehl Bin Abdullah’ın yanına geldi ve;
“Allah’ın beni faydalandıracağı şeyler yazmaya geldim” dedi. Sehl;
“Eğer elinde defter kalem olduğu halde Rabbinle karşılaşmak istiyorsan yaz.” Dedi. Adam;
“Ey Ebu Muhammed! Bana faydalı şeyler söyle” dedi. Sehl;
“Dünya tamamen cehalettir, ilim hariç, ilmin tamamı da cehalettir, onunla amel hariç, amelin tamamı durdurulur, ancak kitap ve sünnete uygun olanı hariç. Sünnet ise takva üzere kuruludur.”
Yine Sehl Bin Abdullah dedi ki; “Allah’a ulaştıran yollar içinde ilimden faziletlisi yoktur. İlim yolundan bir adım saptın mı, kırk sabah karanlıklarda şaşkın kalırsın.”
Ebu Bekr ed Dekkak dedi ki; “Ebu Said el Harraz’ın şöyle dediğini işittim; “Zahire muhalif olan her batın, batıldır.”
İmam Ebu Hamid el Gazali, İhya adlı kitabında, buna ikazda bulunmuş ve demiştir ki; “Şeriata muhalif olan hakikat veya zahire ters olan batın; imandan çok küfre yakındır.”
İbni Akil dedi ki; “Sufiler şeriatı bir isim yaptılar ve ondan kastedilen hakikattir dediler. Bu çirkin bir sözdür. Zira, şeriatı Allah Teala, insanların maslahatı için bir kanun olarak koymuştur. Bundan başka da hakikat yoktur. Nefislere düşen ise, şeytanın vesveseleridir. Şeriattan başka hakikat kabul eden herkes aldanmıştır.”
Onlardan bir cemaat ilim yazmakla meşgul olurdu. Sonra şeytan onları aldatıp, maksat ancak ameldir dedi ve onlar kitaplarını gömdüler.
Ahmed Bin Ebil Havari’nin kitaplarını denize attığı, atarken de şöyle dediği rivayet edilir; “Ne iyi delildin sen, ama hedefe ulaştıktan sonra delil ile uğraşmak boştur.”
Ahmed Bin Ebil Havari otuz sene ilim tahsil etti. Gayesine ulaşınca kitaplarını denize attı ve dedi ki; “Ey ilim! Bunu seni küçümsediğimden veya değerini hafife aldığımdan yapmıyorum. Ben Rabbime hidayet bulmam için seni tahsil ettim. Seninle hidayet bulunca da sana ihtiyacım kalmadı.”
Ebu Nasr et Tusi’den; Rey şeyhlerinden bir cemaati şöyle derlerken işittim; “Ebu Abdullah el Mukri’ye babasından kayıplar ve gayri menkuller dışında elli bin dinar miras kaldı. Hepsini elinden çıkardı ve fakirlere infak etti. Ona bu durumdan sorduğumda dedi ki;
“Genç iken ihramlı olarak yalnız başıma Mekke’ye gittiğimde hiçbir şeyim kalmamıştı ve geri döndüm. Kitaplarla ilgilenmiyor, hadis ve ilim toplamak bana Mekke’ye gitmekten zor geliyordu. Mülküm elimden çıktı.”
İlimlerin aslı Kitap ve Sünnettir. Allah Teala onları ezberlemenin zor olacağını bildiği için o ilimleri ve hadisleri yazmayı emretti.
Kur’an’a gelince, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bir ayet inince onu vahiy katibini çağırarak yazdırırdı. Onlar düzgün hurma yapraklarına, taşlara ve derilere yazarlardı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra Kur’an Mushaflarda toplandı ve Ebu Bekr r.a. zamanında yazıldı, sonra Osman r.a. zamanında istinsah edildi. Bütün bunlar, Kur’an’ın hıfzı ve ondan bir şey sapmaması içindi.[5]
Sünnet’e gelince; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem önceleri sadece Kur’an’ın yazılmasını, onun dışında bir şey yazılmamasını emrediyor, buyuruyordu ki; “Benden Kur’an dışında bir şey yazmayınız”[6]
Hadisler çoğalıp ezberlemesinin zor olduğu anlaşılınca, onları yazmaya izin verildi. Ebu Hureyre R.a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ezberinin az oluşundan şikayet edince,
“Elbiseni yere ser” buyurdu. O da serdi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem konuşmasını bitirince
“Elbiseni topla” buyurdu. Ebu Hureyre r.a. der ki; “O andan sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in söylediği hiçbir şeyi unutmadım”[7]
İbni Amr r.a’dan; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “ilmi bağlayın” dedim ki; “Onu bağlamak nedir?” buyurdu ki; “yazmaktır.”[8]
Sahabeler, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerini, hareketlerini, fiillerini iyice ezberleyip rivayet ettiler. Şeriat de onun bunun rivayetleri ile toplanıp bir araya geldi. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Benden rivayet edin!”[9]
Diğer hadiste; “Benden bir söz işitip anladıktan sonra onu başkasına ileten kimsenin Allah yüzünü aydınlatsın.”[10]
İşittiği gibi aynen rivayet etmesi ancak yazarak olabilir. Zira ezber unutulabilir. Ahmed Bin Hanbel r.a. bir hadis söylediğinde ona; “Onu bize imla (ezberden rivayet) et” derler, O da; “Hayır, bilakis kitaptan rivayet edeceğim derdi.”
Ali Bin Medini demiştir ki; “Efendim Ahmed Bin Hanbel bana ancak kitaptan hadis rivayet etmemi emretti.”
Sahabeler sünneti rivayet edince, tabiun onlardan aldılar, muhaddisler seferlere çıktılar, yeryüzünün doğusunu batısını gezdiler, bir kelime ondan, bir kelime bundan, hadisleri tahsil ettiler. Sahih olanı ve olmayanı ayırt ettiler.[11] Ravilerin güvenilir olup olmadığını tesbit ettiler, sünnetleri ezberlediler, tasnif ettiler. Sonra bunları silip yorgunluğu unutan, herhangi bir hadise hakkında Allah’ın hükmünü bilmeyen kimse; “Bunun gibisi ile şeriat ilan edilmemiştir” dedi. Bizden öncekilerin şeriatlarının peygamberlerine ulaşan isnatları olmayıp, bu ancak bu ümmetin bir özelliği değil midir?
Nitekim Ahmed Bin Hanbel bu uğurda doğuyu batıyı dolaşmış olup hadis talep etmiş, oğluna şöyle demiştir;
“Filandan ne yazdın?” o da; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bayram günü bir yoldan gider, diğer yoldan dönerdi.”[12] Dedi. Ahmed Bin Hanbel;
“İşte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bana ulaşmayan sünnetlerinden bir sünnet!” dedi.
Bir çok hadis toplamış olmasına rağmen imam Ahmed böyle diyorsa, hadisleri yazmayanın hali ne olur? Hele yazdıktan sonra suya atmışsa?!
Kitapları silip gömdüklerini görmüyor musun? O halde fetvalarda ve hadiselerde neye dayanıp hüküm vereceğiz? Falan zahide, filan sufiye veya onlara arız olmuş vesvese ile hayallere mi? Hidayetten sonra sapıtmaktan Allah’a sığınırız.
Defnettikleri kitaplarda ya hak olan, ya batıl olan veya hak ile batılın karışık olduğu şeyler vardı. Şayet onlarda batıl şeyler varsa onları gömen ayıplanmaz. Hak ile batılın karışık halde bulunduğu, ayırmanın mümkün olmadığı şeyler varsa onların telef edilmesi mazur görülür. Zira bazıları hem güvenilir kimselerden hem de yalancılardan yazıyor ve işleri karıştırıyor, kitapları gömüyorlardı. Süfyan es Sevri’nin bazı kitapları gömdüğüne dair olan rivayet buna yorumlanabilir.
O kitaplarda yok edilenler hak ise, şeriat onların telef edilmesini helal saymaz. Zira o kitaplar, onların telefinde maksat ne olursa olsun, ilmi ve malı korumaktadır.
Şayet; “Onlar beni ibadetten alıkoyuyor” denirse ona denilir ki; “buna üç açıdan cevap verilir;
Birincisi; şayet anlarsan, ilimle meşgul olmanın ibadetten üstün olduğunu bilirsin.
İkincisi; içine düştüğün uyanıklık hali devam etmez. Zannederim kaçırdığın şeylerden pişman olursun. Bil ki, kalpler aynı sağlığında kalmaz. Paslanır ve cilalanmaya ihtiyaç duyar. Onun cilası ilim kitaplarına bakmaktır. Yusuf Bin Esbat kitaplarını defnettikten sonra hadis rivayet etmeden sabredemedi, ezberinden rivayet etmeye başladı ve karıştırdı.[13]
Üçüncüsü; tam uyanıklığın devam ettiğini ve bu kitaplara ihtiyacın olmadığını varsayalım. Senin makamına ulaşmamış, ilim tefsirine yeni başlamış talebelere bunu öğretseydin, bağışlasaydın ve faydalanmak isteyenlere verseydin veya onları satıp parasını tasadduk etseydin, hiçbir durumda onları gömüp yok etmeseydin daha hayırlı olurdu.
Mervezi’nin rivayetine göre Ahmed Bin Hanbel’e; kitaplarının defnedilmesini vasiyet eden kimse soruldu. Dedi ki; “İlmin gömülmesi hoşuma gitmez.”
Yine onun rivayetine göre, Ahmed Bin Hanbel şöyle dedi; “Kitapların gömülmesine anlam veremiyorum.”
Sufiler; ilim talebinde tembellik edenler ve ilmin, ibadetlerin semeresi olarak ilham edileceğini zannedenler olmak üzere ikiye ayrılınca, bu ilmi batın ilmi olarak adlandırdılar ve zahir ilmi ile meşgul olmaktan yasakladılar.
Cafer el Huldi dedi ki; “Sufiler beni bıraksaydı size dünyanın isnadını getirirdim. Abbas ed Devri’nin yanına gitmiştim ve henüz genç idim. O’ndan bir meclis yazdım ve yanından ayrıldım. Onun sufi arkadaşlarından biri beni karşıladı ve;
“Yanındaki nedir?” dedi. Onları gösterdiğimde dedi ki;
“Yazık sana! Batın ilmini bırakıp sayfalardaki ilmi alıyorsun ha!” onun bu sözü kalbime yer etti ve Abbas’ın meclisine artık gitmedim.
Derim ki, bana ulaştığına göre Ebu Said el Kindi şöyle dedi; “Ben hem sufilerin dergahına gidiyor, hem de gizlice ilim tahsil ediyordum. Onlar bunu bilmiyorlardı. Bir gün cebimden mürekkep hokkam düştü. O zaman sufiler bana; “avretini ört” dediler.
Huseyn Bin Ahmed es Saffar dedi ki; “Elimde kalemim vardı. Şibli bana dedi ki; “Siyahlığını benden gizle. Kalbimin karalığı bana yeter.”
Allah Teala’ya karşı en büyük inat, O’nun yolundan alıkoymaktır. Allah’ın en açık yolu da ilimdir. Zira o, Allah’ı gösterir, Allah’ın hükümlerini ve şeriatını açıklar, O’nun sevdiği ve sevmediği şeyleri izah eder. İlme engel olmak, Allah’a ve şeriatına düşmanlıktır. Lakin bundan yasaklayanlar, ne yaptıklarını bilmiyorlar.
Ebu Abdullah Bin Hafif dedi ki; “ilim öğrenmekle meşgul olun. Sufilerin sözlerine aldanmayın. Ben kalem ve defterimi yanımda saklar, gizlice ilim ehlinin yanına giderdim. Bunu öğrendikleri zaman bana düşman oldular ve “Bu iflah olmaz” dediler. Sonra da bana muhtaç oldular.”
İmam Ahmed Bin Hanbel ilim talebesinin elinde kalem görünce; “Bunlar İslamın kandilleridir.” Derdi. Yaşlı olmasına rağmen o bile mürekkep hokkası taşırdı. Biri ona; “Ey Ebu Abdullah! Onu ne zamana kadar taşıyacaksın?” dediğinde dedi ki; “Kabre kadar!”
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Ümmetimde devamlı olarak yardım gören bir taife bulunur, kıyamet gününe kadar onlara muhalefet edenler zarar veremezler”[14] Ahmed Bin Hanbel dedi ki; “Onlar hadis ashabı değilseler, başka kim olduklarını bilemiyorum”
Ona birisinin; “Hadis ashabı kötü kimselerdir” dediği söylenince Ahmed Bin Hanbel dedi ki; “Onu diyen zındıktır!”[15]
İmam Şafii r.a. dedi ki; “Hadis ehlinden birini görünce Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından birini görmüş gibi oluyorum.”
Bil ki bu kimseler ilmi bırakıp riyazetle uğraşınca, görüşlerine göre amel edince, ilimler hakkında konuşmadan edemediler. Kendi yanlış, çirkin vesveseleriyle konuştular. Tefsir, Hadis, Fıkıh ve diğer ilimlerde cahilce konuştular. İlimleri kendilerine has şekilde yönlendirip yorumladılar. Ama Allah Teala hiçbir zaman yer yüzünde şeriatı savunan, hata edenlerin hatalarını gösteren, onlara reddiyeler veren alimleri eksik etmemiştir.
Bil ki, ilim korkuya, nefsi hakir görmeye, suskunluğa vesile olur ve teşvik eder. Selef alimlerinden ibret alırsan, onlara korkunun hakim olduğunu görürsün. Onlar münakaşalardan uzak durmuşlardır. Ömer r.a. ölüm anında şöyle demişti; “Eğer bağışlanmazsa, vay Ömer’in haline!”
İbni Mes’ud r.a.; “Keşke öldükten sonra dirilmeyecek olsaydım” demiştir.
Süfyan es Sevri, ölüm anında Hammad Bin Seleme’ye; “Benim gibi birinin bağışlanacağını ümid ediyor musun?” demiştir.
Onlardan bu gibi sözlerin sadır olması ilimlerinin kuvvetli olması sebebiyledir. Kuvvetli ilim ise korku ve haşyete sebep olur.
Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “Kulları içinde Allah’tan en çok alimler korkar.”(Fatır 28) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; “Sizin en bilgiliniz ve Allah’ı en çok tanıyanınız, O’ndan en çok korkanınız benim”[16]
Sufilerin çoğunluğu ilimden uzaklaşınca amellerinden haz alamadılar. Bazılarına keramete benzer lütuflar olunca davalarında ileri gittiler.”[17]
Onların; “Allah’tan sakının, Allah size öğretiyor”(Bakara 282) ayetini delil getirmelerine gelince, bu birkaç açıdan reddedilmiştir;
1- “ve size öğretiyor” kavlindeki “vav” atıf değil isti’nafdır. Ayetin manası şöyledir; “Allah’tan sakının, Ey borçlananlar! Alış veriş yaptığınız zaman da şahid tutun. Ne katibe ne de şahide zarar verilmesin ve Allah’ın bunun dışındaki sınırlarını kaybetmekten sakının.” Yani “ve Allah size öğretiyor” kavlinin manası; “size yapmanız gereken şeyleri açıklıyor” demektir.[18] Özet olarak; “Bu öğretiş, Allah’ın öğrettiğidir, onu alın”
2- Şer’i ilim talebinin yolunu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sınırlamıştır; “İlim; ancak taallüm (öğrenmek) ile, hilim(yumuşak huyluluk); tahallüm iledir. Kim hayra hazırlanırsa ona verilir, kim şerrin sıkıntısını çekerse ona düşer.”[19]
Bu sınırlama ilmin ancak taallüm yoluyla olacağını, başka bir yolu olmadığını belirtir. Taallüm, ilim talebi ve tahsili için gayret sarf etmeyi gerektirir. Bu işte geniş açıklama iki şekilde olur;
a)- Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; “ilim talebi her müslümana farzdır.”[20] Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ilim talebini farz kılmıştır.
b)- Bu talep, ilim talebi yolunu tutmadan gerçekleşmez. Bunun için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurur ki; “Kim ilim talebi için yola koyulursa Allah onu cennet yollarından bir yol üzerinde yürütür.”[21]
3- Allah Teala’nın “ve Allah size öğretiyor” kavli; “Ey iman edenler! Şayet Allah’tan sakınırsanız sizin için (hakkı batıldan ayıracak) bir furkan kılar”(Enfal 29) kavli ve
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve Rasulüne iman edin ki, rahmetinden iki pay versin ve ışığında yürüyebileceğiniz bir nur kılsın”(Hadid 28) kavli gibidir.[22]
Onun manası; “Kim Allah’tan sakınır ve böylece ilim talep ederse, kalbinde onu anlayacak bir nur verir ve onunla hak ile batılı ayırır.” Demektir.
Kurtubi dedi ki; “Allah, kendisinden sakınana ilmi vaad ediyor. Yani kalbinin karşılaştığı şeyi anlayacak bir nur kazanmasıdır. Başında Allah onun kalbine hak ile batılı ayıracak bir nur kılar. Bundandır ki, Allah; “Ey iman edenler! Allah’tan sakınırsanız sizin için (hak ile batılı ayıracak) furkan verir.” Buyurur.[23]
Bu anlayış, Ali Bin Ebu Talib r.a.’in Ebu Cuhayfe’nin sorduğu; “İndinizde (Kur’an dışında) kitap var mı?” sorusuna verdiği cevabında işaret ettiği manadır; “Hayır. Ancak Allah’ın Kitab’ı ve Müslüman kimseye bağışlanan anlayış vardır. Bir de şu sayfadakiler vardır.” Der. Ebu Cuhayfe o sayfalarda ne olduğunu sorunca dedi ki; “Esirler, esirlerin bırakılması ve bir kafir sebebiyle bir müslümanın öldürülemeyeceği hükümleri vardır.”[24]
İşte onlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ilim talep eden sahabeleridir. İlim tahsilinde ciddi davranmışlar, onu rivayet etmişler, Allah da onlara anlayış vermiştir. Onlar takvalıların imamlarıdır; “Bizleri takva sahiplerine imam kıl”(Furkan 74)
Her takva sahibi onları imam edinir. Bildiğin gibi takva vaciptir. Böylece onları imam edinmenin vacip olduğunu da bil! Onların yolundan ayak diremek fitne ve mihnetlerin uğrayacağı bir durumdur.
Sufilerin; “Biz Ona katımızdan ilim öğrettik”(Kehf 65) ayetini delil getirmelerine gelince, bu da birkaç açıdan reddedilir;
1- Hızır aleyhisselam kendisine vahyedilen bir peygamberdir. Bu hükme bağlanmış bir meseledir.
O şeriatta olanlar bizim şeriatımız dışındadır. Bizim şeriatımıza gelince; hiç kimse bundan başkasını tercih edemez veya ondan başkasını öğrenemez. Kimse de kendisinin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber, Hızır ile Musa A.s. gibi olduğunu iddia edemez. Bu apaçık küfürdür. Zira Musa A.s. hayatta olsaydı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaktan başka yolu yoktu.
Ebu Derda radıyallahu anh; “Ya âlim ol, ya talebe. Ya ilim sahiplerini sev, veya onlara tâbi ol. Sakın bu dört şeyin dışında olma, yoksa helâk olursun” dedi. Ravi der ki; Hasen radıyallahu anh’a “Dört şeyin dışında olmak nedir” dedim. Hasen; “Bid’atçılıktır”dedi.[25]
Zir bin Hubeyş dedi ki; “Saffan b. Asal el-Muradî radıyallahu anh’e gittim. Bana;
“Ey Zîr! sabahın erken saatında neden geldin?” dedi.
“İlim için geldim!” dedim. Bana;
“Âlim veya telebe ol. Sakın bunların dışında bir şey olma” dedi.[26]
İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle dedi: İlim Allah’ın kitabı, peygamberin sünnetidir. Bu iki şey dışında, kim kendiliğinden bir şey söylerse, söylediğini iyilikleri arasında mı, yoksa kötülükleri arasında mı bulacak bilemiyorum.”[27]
[1] Ebu Nuaym, isnadıyla Hilyetul Evliya(10/14-15)’te zikretti ve dedi ki; “Ahmed Bin Hanbel bu sözü bazı tabiin vasıtasıyla, İsa aleyhisselam’ın sözü olarak zikretti. Bazı raviler bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in söylediğini zannettiler ve ona bu isnadı eklediler. Basite aldılar. Bu hadisin bu isnad Ahmed Bin Hanbel’den olmasına ihtimal yoktur.” Elbani Daife(442)’de der ki; “isnadında tanınmayanlar vardır. Bunu hangisinin uydurduğunu bilmiyorum.”
[2] Uydurma hadistir. İbnul Cevzi İlelül Mütenahiye(1/82-83)’te tahric etti. Ne merfuan, ne mevkufen, ne de maktuan sahih değildir. Bkz.: el Huşu ve Eserihi Fi Binail Ümme(s.93-95)
[3] bu batıl itikada sahip olan sufiler, şeyhlerine gassal elindeki meyyit gibi teslim olmayı şart koşmaktadırlar. Hatta yollarının sünnete aykırı olduğu anlatılan sufiler; “Biz bilmeyiz, şeyhimiz cehenneme bile gitse onunla gideriz” diyebilmişlerdir. Bakınız İbni Mesud r.a. böyle bir anlayışa nasıl dikkat çekmiş; “Sizden biriniz dininde bir kimseyi taklid etmesin! Zira o iman etmişse iman etmiş, küfretmişse küfretmiş olur. İlle de birine uyacaksanız ölmüş olan sahabelere uyunuz. Zira hayatta olanın fitneye düşmesinden emin olunamaz.” (Taberani(9/152) ricali sahih ile rivayet etmiştir; Mecmauz Zevaid(1/180) Beyhaki(10/116) Lalkai İtikadı Ehlis Sunne(1/93) İbni Hazm el İhkam(6/255) Hilyetul Evliya(1/136) Safvetus Safve(1/421)
[4] Müfred isimle böyle zikretmek, ümmetin alimlerinin ve Salihlerinin tanımadığı bir bidattir. Bunu Şeyhul İslam İbni Teymiye el Ubudiyet(s.158-159)’da şerh etmiştir.
[5] Bkz.:Abdulfettah el Kadı, Tarihu Mushafı Şerif.
[6] Müslim(3004) Ebu Said el Hudri r.a’den.
[7] Ebu Nuaym, Hilye(1/381)
[8] hadis, şahidleriyle hasendir. Elbani Sahiha(2026) Ebu Davud(ilim 3)
[9] Buhari(6/496-Fethul Bari) İbni Amr r.a.’dan.
[10] Yirmi küsur sahabeden rivayet edilmiş olup sahih ve mütevatirdir. Ahmed(3/37) Edilletu veş Şevahid(s.35) bkz.: erReddul İlmi(1/73)
[11] Bu, hadis ıstılahları ve kaideleri ilminin kurulmuş olmasının meyvesidir. Kim bundan gafil olup, hadisin geçtiği kitabı kaynak göstermekle yetinirse, aslı bırakıp füru ile uğraşmış olur, dikkat oluna! Şerhlerin ve dipnotların çokluğu seni aldatmasın.
[12] Ebu Davud(Salat 254) benzerini Buhari(2/472-Fethul Bari) Cabir r.a.’den.
[13] Tehzibut Tehzib(11/408)
[14] mütevatir hadistir. Tahricini Müjdelenmiş Gariplerin Azığı adlı kitabında yaptım ve şerhettim. Oraya bakınız.
[15] Bkz.:er Reddul İlmi(2/36)
[16] Buhari(10/513, 13/276-Fethul Bari) Müslim(2356)
[17] İbnul Cevzi Telbisu İblis(s.320-341) biraz tasarrufla.
[18] Taberi Tefsiri(3/91)
[19] Hasendir. Bkz.: Buhari(1/37) Bezzar(5/423) Taberani(19/395) Taberani Evsat(3/118) Beyhaki Şuab(7/398) Hennad Zühd(27603) Deylemi(1367) Hilye(5/174) Fethul Bari(1/161) Taglikut Ta’lik(2/78) Hatib Tarih(5/201,9/127) Mecmauz Zevaid(1/128) Elbani Sahiha(342)
[20] Şahidleriyle sahihtir. Bkz.: Elbani Tahricu Ehadisu Müşkiletil Fakr(86)
[21] Hasendir. Bkz. Sahihu Tergib ve Terhib(68)
[22] İbni Kesir Tefsiri(1/344)
[23] Kurtubi(3/406)
[24] Buhari(1/204-Fethul Bari)
[25] İbn Abdilber, Camiu’l-Beyan(1/28)
[26] Heysemi, Mecmauz Zevaid(1/122;Taberani’nin Mucemul Evsat’ından.) isnadında hakkında ihtilaf edilen Hafs bin Süleyman vardır. Lakin aynı manada bir çok sahabeden rivayetler vardır.
[27] İbn Abdilber, Camiu’l-Beyan(2/26)

16 Temmuz 2007 Pazartesi

İbrahim aleyhisselam'ın kıssası

Enam Suresi 74-79. Ayetlerinin Tefsiri
Bu ayetlerde İbrahim aleyhisselam’ın peygamber olmadan yani kendisine vahiy gelmeden önceki durumu anlatılmaktadır. İbrahim aleyhisselamın güneşe, aya, yıldıza rabbim demesi yadırganacak bir şey değildir. Zira kendisine vahiy gelmeden önce onun da durumu tıpkı diğer insanlar gibidir. Nitekim Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de Allah Azze ve Celle Şura suresi 52. Ayetinde: “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin…” buyurmuştur. İbn Kesir tefsirinde bu anlama işaret ederek şöyle der:
“Seni şaşırmış bulup ta doğru yola eriştirmedi mi?”(Duha 7) Bu âyet, Allah Teâlâ'nın şu kavli gibidir : “İşte böylece Biz, sana da emrimizden bir rûh vahyettik. Sen kitab nedir, îmân nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi hidâyete eriştirdiğimiz bir nûr kıldık. Şüphesiz ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin.” (Şûra, 52).
Taberi de Duha suresi tefsirinde şöyle der:
Ayette geçen ve "Şaşırmış" diye tercüme edilen "Dâllen" kelimesi, Süddi tarafından "Kavminin bulunduğu durumda olmak" şeklinde izah edilmiştir. Buna göre âyetin manası şöyledir: "Seni kırk yıl kavminin durumun­da bulup sana doğru yolu gösterrmedi mi?"
Diğer bazı müfessirler ise bu ifadeyi "sapık bir kavmin içinde bulunan" şeklinde izah etmişlerdir. Buna göre de âyetin manası şöyledir: "Seni sapık bir kavmin içinde bulup sana doğru yolu göstermedi mi?"
Kurtubi de Duha 7. Ayet hakkında şöyle der:

Daha önce eş-Şura Süresi'nde açıkladığımız üzere yüce Al­lah'ın: "Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin." (eş-Şura, 42/52) buy­ruğunun anlamını ifade etmektedir.
Bu konuda sahabeden rivayet edilen tek tefsir yukarıda anlattığımız vechiledir. Mahzuf hemze tayin ederek “Bu mu benim rabbim?” demiştir şeklinde yorumlayanlar akli yorumlarla bu mahzufu takdir etmişlerdir.
Taberi Tefsirinde özetle şöyle anlatılır:
74- Ey Muhammed, onlara İbrahimin kıssasını hatırlat. Bir zaman İbrahim, babası Azer'e: "Putları ilahlar mı ediniyorsun?" Doğrusu ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içerisinde görüyorum" demişti.

Ey Muhammed, sen putları hakkında seninle tartışan kavmine, yine put­ları hakkında kavmiyle tartışan dostum İbrahim’in kıssasını anlat: Bir zaman İbrahim, babası Azer'e, putlara ibadet etmelerini kınayarak: "Seni yaratan, düzgün bir şekle koyan ve rızıklandıranı bırakıp ta putları mı ilah ediniyor ve onlara ta­pıyorsun? Doğrusu ben seni de, seninle beraber putlara tapan milletini de doğru yoldan ayrılıp apaçık sapıklığa düşenler olarak görüyorum" demişti.

75- Yakinen iman edenlerden olsun diye İbrahime, göklerin ve yerin mülkünü öylece gösteriyorduk.

İbrahim'e din hususunda gerçekleri gösterdiğimiz gibi, ona göklerin ve yerin ve onlarda bulunan ay, güneş, yıldız ve ağaçlar gibi Allahın mülkünün büyüklüğünü gösteren yaratıkları da gösterdik ki yakinen iman edenlerden olsun.
Âyet-i kerimede geçen ve "Göklerin ve yerin mülkü" diye tercüme edilen melekut ifadesi, müfessirler tarafından farklı şekillerde izah edilmiştir:
a) Abdullah b. Abbas ve Katade'den nakledilen bir görüşe göre bu ifade­den maksat, "göklerin ve yerin nasıl yaratılmış olduklarını ona gösterdik." de­mektir.
b) îkrime'ye göre bu ifadeden maksat, "Göklerin ve yerin mülkünü ona gösterdik" demektir.
c) Mücahid, Süddi, Said b. Cübeyr ve Selman-ı Farisî'den nakledilen di­ğer bir görüşe göre bu ifadeden maksat, "Biz İbrahime, gökleri gösterdik" de­mektir.
Bu hususta Mücahid demiştir ki: "İbrahime, Arşa varıncaya kadar yedi gök gösterilmiş, o da onlara bakmıştır. Yine ona yedi kat yer gösterilmiş, o da onlara bakmıştır. Süddi de demiştir ki: "İbrahim, büyük bir kayanın üzerine çıkarılmış, gökler ona açılmış o da Allahın göklerdeki mülküne bakmış hatta Cennetteki yerini dahi görmüştür. Yine ona yeryüzünün perdeleri açılmış, o, yerin en dibini görmüştür.
d) Dahhak, Mücahid, Abdullah b. Abbas ve Katade'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu ifadeden maksat: "Biz, İbrahime yıldızları, ayı ve güneşi gösterdik" demektir. Bu hususta Katade diyor ki: "İbrahim (a.s) zorbalardan bir zorbanın yü­zünden saklandı. Allah ona rızkını parmaklarında vermişti. Parmaklarından biri­ni emdiğinde onda rızkını buluyordu. İbrahim dışarı çıkınca Allah ona, göklerin ve yerin mülkünü gösterdi. Bunlar da, güneş, ay ve yıldızlardı. Yine ona yerin mülkünü gösterdi. Bunlar da dağlar, ağaçlar ve denizlerdi."
Taberi diyor ki: Bu görüşlerden doğru olmaya daha yakın olanı, bu ifade­den maksadın, göklerin ve yerin mülkiyetinin gösterilmesi okluğunu söyleyen görüştür. Yani, Allah teala, Hz. İbrahim'e, göklerde ve yerde yarattığı güneşi, ayı, yıldızlan, ağaçları hayvanlım ve saltanatının azametini ifade eden diğer yaratıkları gösterdi. Böylece ona, hadiselerin dış yüzünü gösterdiği gibi, iç âlemlerini de öğretti."
Âyet-i kerimede "Yakinen iman edenlerden olsun diye" buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Biz İbrahime, göklerin ve yerin mülkünü gösterdik ki o, Allah’ı belirleyenlerden ve kavuşturulduğu hidayetin gerçeğini bilenlerden, kavminin, putlara tapmalarının bir sapıklık olduğunu idrak edenlerden olsun."

76- Kendisini gece bürüyünce bir yıldız gördü ve "İşte benim rabbim budur?" dedi. Yıldız kaybolunca da "Ben, kaybolup gidenleri sevmem" dedi.

İbrahimi gece bürüyüp karanlık olunca, ortaya çıkan bir yıldız gördü. Allah'tan başkasına ibadet etmenin bâtıl olduğuna dair bir delil göstermek için kavmine "Bakın işte benim rabbim bu." dedi. Sonra yıldız kaybolunca da "Ben, kaybolup gidenleri sevmem." dedi.
Müfessirler, bu âyette zikredilen, Hz. İbrahimin yıldızlara "Rabbim" de­mesini ne maksatla söylemiş olduğu hususunda üç görüş zikretmişlerdir.
a) Abdullah b. Abbas ve Muhammed b. İshak'tan rivayet edilen bir görü­şe göre Hz. İbrahim, Nemrut'un, erkek çocukları öldürmesi sebebiyle bir mağa­rada saklanıp büyüdükten sonra dışarı çıkınca, yıldızı, ayı, güneşi, rabbi zannetmiş, fakat onların geçici olduklarını görünce, ilah ol­maya layık olmadıklarını anlamış ve hakiki mabud olan Allah’ı idrak etmiş ve O’na iman ettiğini beyan etmiştir. Bu hususta İbn-i İshak'tan uzunca bir kıssa nakledilmiştir.
b) Diğer bir kısım âlimler ise yukarıda Abdullah b. Abbas'tan nakledilen birinci görüşü reddetmişler bir peygamberin böyle bir duruma düşmeyeceğini aksi hakle müşriklerle eşit duruma düşeceğini, Allah tealanın, böyle bir insanı Peygamber yapmasının ise mümkün olmayacağını söylemişlerdir.
c) Diğer bir kısım âlimlere göre ise, Hz. İbrahim, yıldıza "İşte benim rab­bim budur" derken "Benim rabbim bu mudur?" demek istemiş ve kavminin, ge­lip geçici varlıkları putlar edinmelerini kınamış ve onlara karşı çıkmıştır.
Taberi, "bundan sonra gelen âyette zikredilen: "Eğer rabbim beni doğru yola sevk etmeseydi, yemin olsun ki, sapık kavimden olurdum" dedi." ifadesini delil göstererek birinci görüşün tercih edileceğini işaret etmiştir.

77- Ay'ı doğarken görünce: "Benim rabbim budur" dedi. O da kay­bolunca: "Eğer rabbim beni doğru yola sevk etmeseydi yemin olsun ki sa­pık kavimden olurdum." dedi.

78- Güneşi doğarken görünce: "Benim rabbim budur, hu daha bü­yüktür" dedi. O da kaybolunca dedi ki: "Ey kavmim, ben sizin ortak koş­tuğunuz şeylerden uzağım."

79- Şüphesiz kî ben, hakka eğilerek yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ben, Allaha ortak koşanlardan değilim.

Artık ben yüzümü, devamlı var olan, sonu olmayan ve gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim. Batılı bırakıp Hakka yöneldim. Ey müşrikler, ben artık sizin dininize giren müşriklerden değilim.
Bu âyet-i Celilede, Allah teala bize bildiriyor ki: Hz. İbrahim gerçeği görünce hakkı söylemekten geri durmadı. Batıla saplanmış olan müşrik kavmi­ne karşı çıkmaktan asla çekinmedi. Allah yolunda, kınayanın kınamasına asla aldırış etmedi. Bütün kavminin karşı çıkmasına rağmen doğruyu söyleyip onda ısrar etmeyi terk etmedi. Onlara "Ey kavmim, beni de sizi de yaratmış olan Alla­ha kullukta, sizin ilah ve putlarınızı asla ona ortak koşamam. Ben ibadetimde yüzümü, gökleri ve yeri yaratan, evveli ve sonu olmayan, öldüren ve dirilten Allaha yönelttim. Gelip geçici olan, zarar veya menfaat vermeye gücü yetme­yen âciz varlıklara değil." dedi.

Kurtubi der ki:
Yüce Allah'ın: "Kesin bilgiye varanlardan olsun diye buyruğunun an­lamı da şudur: O, kesin bilgiye varanlardan olsun diye Biz ona bunları ya­ni melekûtu (göklerin ve yerin mülkünü) göstermiş idik.

76. Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü: "Bu be­nim rabbim" demişti O, sönüp gidince de: "Ben öyle sönüp gi­denleri sevmem" demişti.

Yüce Allah'ın: "Gece onu bürüyüp örtünce" buyruğundaki;": Karanlığıyla onu örtünce" demektir. "
"Bir yıldız gördü" buyruğunda sözü edilen ona göklerin melekûtunun su­nulduğu kıssadan başka bir kıssadır. Denildiğine göre o, bu yıldızı içinde bu­lunduğu mahzenin ağzında bulunan kayanın bıraktığı aralık arasından gör­müştü. Şöyle de denilmiştir: Babası kendisini mahzenden çıkarttığı sırada gü­neşin batım vakti idi. Bu sırada develeri, atlan ve koyunları görmüş, mutla­ka bunların bir Rabbi olmalıdır diye düşünmüştü. O sırada Müşteri (Jüpiter) veya Zühre (Venüs) gezegenlerini, sonra da ayı, daha sonra da güneşi gör­müştü. Bu ayın son günlerinde olmuştu. Muhammed b. İshâk der ki: O sı­rada İbrahim on beş yaşında idi. Yedi yaşında olduğu söylendiği gibi, Nemrud ile tartıştığı sırada on yedi yaşında olduğu da söylenmiştir,
"Bu benim rabbim" buyruğunun anlamı hakkında farklı görüş­ler vardır. Hz. İbrahim bu sözü, düşünme ve çocukluk dönemi ile bu konu­da onun delilleri görmesinden önceki sürede söylemişti. Böyle bir durumda bu gibi yaklaşımlar küfür de olmaz, iman da olmaz. Bu görüşü kabul eden­ler, Ali b. Ebi Talha'dan, İbn Abbas'tan yaptıkları şu rivayeti delil gösterirler.
İbn Abbas dedi ki: "Gece onu bürüyüp Örtünce bir yıldız gördü. Bu (muy­muş) benim rabbim demişti." O da kayboluncaya kadar o yıldıza ibadet et­mişti. Güneş ve ay da böyle olmuştu. Fakat, düşünme ve tetkiki sona erin­ce: "Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım" (el-En'am, 6/78) demiş ve bunların kayboluşlarını (ilah olamayacaklarına) delil görmüş­tür. Çünkü onların kayboluşları sonradan yaratılmış (hadis) olmalarının en açık bir belgesi idi.
Kimisi de şöyle demiştir: Böyle bir rivayet sahih değildir. Ay ne a yüce Al­lah'ın peygamber olarak gönderceği bir kimsenin herhangi bîr dönemde yü­ce Allah'ı tevhid etmeyeceği, O'nu tanımayacağı, Allah dışındaki her türlü ma­buttan uzak ve O'ndan ilişiğini kesmeyeceği bir zamanın olması mümkün de­ğildir. Ayrıca böyle bir şey, yüce Allah'ın şirkten koruduğu (ismet) ve önce­den beri kendisine doğru yolu ve hidâyeti vermiş olduğu kesin bilgi sahibi olanlardan olması için ona göklerin ve yerin melekûtunu gösterdiği kimse için nasıl düşünülebilir? Onun, Allah'ı bilip tanımamakla nitelendirilmesi caiz ola­maz. Aksine o, ilk bakışından itibaren yüce Rabbi tanımıştır.

Şöyle de denilmiştir. Hz. İbrahim, mahzenden çıkınca Rabbini arayışı sı­rasında yıldızın ışığını görmüş ve bu ışığı rabbinin aydınlığı zannetmiş, o ba­kımdan: "Bu benim rabbimdir* yani, işte O'nun nuru bana görünüyor de­mişti. "O sönüp gidince de" kendisinin rabbî olmadığını anlamıştı, "Sonra ayı doğarken görence" ve onun ışığına bakınca: "Bu benim rabbim demiş, o da kaybolunca: Eğer Rabbim bana hidayet etmezse ben mutlak sapıklardan olurum demişti. Sonra güneşi doğarken görünce, rabbim bu olmalıdır" demişti. Böyle bir şey söyle­mek ise şirk değildir. O, ışığı Rabbine nisbet etmişti. Fakat onun ortadan kay­bolup gittiğini görünce, ilim ona bunun Rabb olmaya hak sahibi olmadığı­nı gösterdi, böylelikle kalbiyle bunun olamayacağım ve bunun da Rabbinin bulunduğunu, Rabb olmasının söz konusu olmadığını idrak etmiş oldu.
Şöyle de açıklanmıştır: Hz. İbrahim'in "bu benim rabbim" demesi, kav­mine karşı delili ortaya koyması içindi. O, zahiren onlara uygun düşündü­ğünü göstermişti. Fakat yıldız kaybolunca delili ortaya koyup: Değişen bir şeyin Rabb olması mümkün değildir, dedi, Halbuki kavmi yıldızları ta'zim edi­yor, onlara tapınıyor ve yıldızlara göre hüküm veriyorlardı. en-Nehhâs der ki: Bu hususta söylenen en güzel açıklama, İbn Abbas'tan sahih olarak ge­len ve yüce Allah'ın: "Nur üstünde nurdur" (en-Nûr, 24/35) buyruğu hak­kındaki şu açıklamasıdır: İşte mü'rninin kalbi böylece aziz ve celil olan Allah'ı bilip tanır ve kalbiyle O'na delil getirir. O'nu bilip tanıdı mı, nuruna nur katılır.
İşte Hz. İbrahim de böyledir. Yüce Allah'ı kalbiyle bilip, diğer delillerle O'nun varlığına delil gösterince kendisinin bir Rabbi ve bir yaratıcısı oldu­ğunu kesinlikle bilmiş oldu. Yüce Allah ona kendisini tanıtınca, onun da Al­lah hakkındaki marifeti artmış ve şöyle demişti: "Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz?" (el-En'âm, 6/80)
Şöyle de açıklanmıştır: Bu, onların yaptıklarını reddeden bir üslupla soru ve azar anlamındadır. Yani, bu muymuş benim rabbim? Yahut bunun gibi birisi na­sıl rabb olur? anlamında olup soru edatı hazfedilmistir. Nitekim Kur'an-ı Ke­rimde bir başka yerde şöyle buyrulmaktadır: "Sen öldükten sonra onlar ebedi mi kalacaklar" (el-Enbiya, 21/34) anlamındadır. el-Hüzelî der ki:
"Beni teskin ettiler ve dediler ki: Korkma ey Huveylid O yüzleri tanımayarak dedim ki: Bunlar bunlar (mı) dır?"
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Ömrün hakkı için. -her ne kadar bilip anlayan birisi isem de- bilemedim. Onlar cemreye yedi (taş mı) attılar, yoksa sekiz taş mı?"
Anlamın: "Sizin iddianıza göre benim rabbim budur" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "İd­dia ettiğiniz ortaklarım nerede?" (el-Kasas, 28/74) Bir başka yerde de şöy­le buyrulmaktadır: "Tad bakalım. Çünkü sen (dünyada) aziz ve kerim idin (imişsin)?" (ed-Duhan suresi) Yani sen kendi kanaatine göre böyleymişsin.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sizler, bu benim de Rabbimdir diyorsunuz. Burada "diyorsunuz" anlamındaki kelimeyi hazfetmiştir. Hazf ise Kuran-ı Kerim'de çokça görülmektedir. Anlamın: Bu benim Rabbime delil­dir, olduğu da söylenmiştir.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)