Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar * Makale sahibi isminin yayınlanmasını istememiştir. Tercüme Eden: Ebu Muaz el...

30 Haziran 2015 Salı

Aynı Şehirde Farklı İftara Dair Hanefilerin Fetvaları

Fahruddin ez-Zeylâî, Tebyinu’l-Hakaik Şerhu Kenzi’d-Dekaik’te (1/321) şöyle demiştir: “el-Muhtasar sahibi Fakih Ebu Musa ed-Darir’den rivayet edildiğine göre İskenderiye’ye geldiğinde ona: "İskenderiye minaresine çıkan kimse uzun süre güneşi görmeye devam ediyor. Hâlbuki şehir halkına göre güneş batmış oluyor. Bu kimsenin iftar etmesi helal midir?” diye soruldu. O da:
“Hayır. Belde halkına ise iftar etmeleri helaldir. Çünkü her biri kendine göre muhataptır” dedi.
İbn Abidin Haşiye’sinde dedi ki: “el-Feyz’de şöyle denildi: “İskenderiye minaresi gibi yüksek bir yerde bulunan, kendisine göre güneş batmadıkça iftar edemez. Belde halkına gelince, onlara göre güneş batınca bu kimseden önce iftar ederler. Yine sabah namazı ve sahur hakkında da fecrin doğuşuna itibar edilir.” (Durru’l-Muhtar 2/420)

29 Haziran 2015 Pazartesi

Kadınların Mesciddeki Derslerden İstifade Etmesi - Şeyh el-Elbânî


Şeyh el-Elbani’ye şöyle soruldu: “Kadının namazı evinde mi, yoksa yakınındaki mescidde mi kılması daha faziletlidir?
Cevap: Faziletli olanı kadının evinde namaz kılmasıdır. Ancak mescidde ders veya vaaz varsa kadının bundan istifade etmek için mescidde namaz kılması daha faziletli olur. Ama sadece namaza gelince, evinde kılması daha faziletlidir. Yani evinde kılması, mescidde cemaatle namaz kılmasından üstündür. Mescidde ders veya vaaz varsa o zaman mescidde kılması daha üstündür.”
Silsiletu’l-Hedyi ve’n-Nur Kaset no: 4 fetva no: 2 dakika: 11:01

Zındıkların Cezasını Fertler Uygulayamaz - Şeyh el-Elbanî


Şeyh el-Elbânî’ye şöyle soruldu: “Allah Azze ve Celle’nin dinine ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine hakaret eden kimseye Allah’ın hükmü uygulanmıyorsa kişi kendisi bu azgınlardan birini öldürebilir mi?
El-Elbani: Onlar kimler?
Soran kişi: Modernistler. Allah’ın zatı hakkında, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti hakkında ve selefin tamamı hakkında eleştiri yapıyorlar.
Şeyh el-Elbani: Bu asırda mı?
Birisi dedi ki: “Falan şair ve ona tabi olanlar gibi kimseler. Aralarında arap olanlar da var.”
El-Elbani: Biliyorsun ki had cezalarını yönetici uygular. Fertlerden biri uygulamaz. Bugünkü yöneticiler Allah Azze ve Celle’nin had cezalarını uygulamaktan yüz çevirmişlerdir. Bunun anlamı had cezalarını fertlerin uygulaması demek değildir. Çünkü bu fitneye fitne katar. Eğer falan Müslüman had cezasını uygulamaya kalkarsa, had cezası uygulanan kişinin yakınları da ona saldırır. Böylece fitnelerin dairesi genişler. Bu yüzden Müslümanların her birinin Allah’ın indirdikleriyle hükmeden Müslüman devlet bulunması için gücü yettiği kadar çalışması gerekir. İşte o zaman bütün bu kötülükler gider. Bu da yakın bir zamanda olabilir.”
Rabig Fetvaları 4 nolu kaset soru no: 21 dakika: 28:54

Aynı Şehir İçinde İftar Vakitleri Farklı Olabilir - Şeyh el-Elbânî


Şeyh el-Elbânî rahimehullah Silsiletu’l-Ahadisi’s-Sahiha’da (2081 no’lu hadise not olarak) şöyle demiştir:
“Gerçekten üzücü şeylerden birisi de bugün insanların bu sünnete muhalefet ettiklerini görmemizdir. Zira onların çoğu güneşin battığını gözleriyle görüyorlar, buna rağmen beldenin ezanını işitinceye kadar iftar etmiyorlar. İki konuda cahildirler:
Birincisi: Ezan güneşin batışını gözlemleyerek değil, astronomik hesaplara göre okunmaktadır.
İkincisi: Aynı şehirde batış zamanı bölgeden bölgeye farklı olmaktadır. Bunun sebebi dağlar ve vadilerdir. Bazı insanlar görürüz ki güneşin battığını gördükleri halde iftar etmezler! Diğer bazıları da güneş batmamış ve görünüyor olduğu halde, sırf ezanı işittikleri için iftar ediyorlar! Allah yardımcımız olsun!”

İftarda Acele Etmek - Şeyh Rebi b. Hadi el-Medhalî


Allame Şeyh Rebi b. Hâdi el-Medhalî’ye şöyle soruldu: “Bazı gençler sırf güneş batmasıyla orucu açıyorlar, ezanı işitmeyi beklemiyorlar. Onlar mescidde bulunabiliyor ve yaşı büyük kimselerle tartışma çıkıyor. Nasihatiniz nedir?”
Cevap: Mücerred olarak güneşin batmasıyla iftar edenler sünnete isabet etmişlerdir. Bundan geciktirenler ise sünnete muhalefet etmiş sayılırlar. Lakin eğer bundan dolayı mefsedet, fitne, aykırılıklar ve oruç tutanların ecrini gideren sorunlar çıkıyorsa, duraklanır, insanlar takip edilir ve sünnet yayılır. Onlara apaçık hadisler beyan edilir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir yolculukta idi. Hizmetçisine: “İn de bize bulamaç hazırla” buyurdu. Yani su ile yapılan karışım yap.  Biz bunun sevik bulamacı olduğunu düşünüyoruz. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona sevik bulamacı hazırlamasını söyledi. O da: “Ey Allah’ın rasulü! Gündüz hala üzerinde” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İn de bize bulamaç hazırla” dedi.  O yine: “Gündüz hala üzerinde” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de “İn de bize bulamaç hazırla” dedi. O da indi ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e bulamaç hazırladı. Bu su ile sevik bulamacıdır. Delil olan şurasıdır: Bu ümmet iftarda acele ettikleri ve sahuru geciktirdikleri sürece hayır üzere bulunmaya devam ederler. Bu ümmetin Yahudilerden ve Hristiyanlardan ayrıldıkları seçkin özellikleri ve ayrıcalıkları iftarda acele edip sahuru geciktirmeleridir. İşte sünnet olan budur ve yaygınlaştırılması gereken de budur.

İftarda Acele Etmek - Şeyh İbn Useymin


Şeyh İbn Useymin rahimehullah Şerhu’l-Mumti’de (6/267) şöyle demiştir: “İftarda acele etmek; güneş battığı zaman erken davranmaktır. İtibar edilmesi gereken şey ezan değil, güneşin batmasıdır. Özellikle şu zamanda insanlar takvimlere dayanıyorlar ve saatlerini buna bağlıyorlar. Saatleri ise güneş batsa dahi ileri veya geri değişebiliyor, Sen güneşin battığına şahit olduysan ve insanlar ezan okumuyorlarsa sana düşen iftar etmektir. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Gece – doğuyu işaret ederek – şuradan geldiğinde ve gündüz – batıyı işaret ederek – şuradan gittiğinde ve güneş battığında oruçlu iftar eder.” Kuvvetli aydınlığa itibar edilmez. Bazı insanlar, güneş yuvarlağı kaybolsa ve biraz karanlık başlasa dahi bekleyelim diyorlar. Buna itibar edilmez. Bilakis şu güneş yuvarlağının tepesinin ne zaman kaybolduğuna bak. İşte o zaman güneş batmış demektir ve o vakit iftar etmek sünnettir.
Bunda erken davranmanın sünnet oluşunun delili Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözüdür: “İnsanlar iftarda acele ettikleri sürece hayırda olmaya devam ederler.” Böylece Rafıziler gibi iftarı yıldızların birbirine geçmesine kadar geciktirenlerin hayır üzere olmadıklarını anlarız.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Kullarımın bana en sevimli olanı iftarda en çok acele edenidir.” Böyledir, çünkü bunda Allah Azze ve Celle’nin helal kıldığı şeye erken davranma söz konusudur. Allah Subhenehu ve Teâlâ Kerîm’dir. Kerîm olan, insanların kendisinin kereminden faydalanmalarını sever. Bundan dolayı kullarının, kendisinin güneşin batmasıyla helal kıldığı şeye acele etmelerini sever.
Eğer birisi şöyle derse: “Güneşin battığına dair galip zan oluşmuşsa iftar edebilir miyim?”
 Cevap:  Evet. Bunun delili Sahihu’l-Buhârî’de Esma bt. Ebi Bekr radıyallahu anhuma’dan gelen şu rivayettir: “Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında bulutlu bir günde iftar ettik. Sonra güneş göründü.” Bilinmektedir ki onlar, bir ilim üzere iftar etmediler. Şayet bir ilim üzere iftar etselerdi sonrasında güneş çıkmazdı. Lakin güneşin battığına dair galip gelen zanna göre iftar ettiler. Sonra bulut açıldı ve güneş göründü.

Ufukta Güneş Kaybolunca, Aydınlık Devam Etse Dahi Oruçlu İftar Eder


Şeyh Suleyman b. Sehman’a; “Güneşin kaybolmasından sonra güneşin ışıkları yani güneşin yuvarlağının kaybolmasından sonra devam eden şiddetli kızıllık ufuktan kaybolmadıkça iftar etmek caiz değildir” diyen kimse hakkında soruldu.
Dedi ki: “Bunu diyen mürekkep cahildir. Hem bilmiyor, hem de bilmediğini bilmiyor. Bu görüş, ezanı ve iftarı güneş ışıklarının ufukta kaybolmasına kadar geciktiren rafizilerin  mezhebidir. Onlar iftarı bu vakte kadar geciktirirler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurur: “Ümmetim iftarda acele edip sahuru geciktirdikleri sürece hayır üzere devam eder.”…
Sonra Şeyh Sehman İbn Teymiyye rahimehullah’ın şu sözünü nakletti: “Güneşin yuvarlağının tamamı kaybolunca oruçlu iftar eder. Ufukta devam eden şiddetli kızıllığa itibar edilmez. Bunu öğrendiysen, insanları bu ışıklar ve kızıllık kaybolmadığı için akşam ezanından ve iftar etmekten men eden kişi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrettiği şeyi yasaklıyor ve ezanı ve iftarı kızıllığın kaybolup yıldızların görünmesine kadar geciktiren Rafızilerin yaptığı şeyi emrediyor demektir. Nitekim Şeyhulislam (İbn Teymiyye) şüpheleri gideren açıklıkla şunu ifade etmiştir: “Güneş yuvarlağının tamamı kaybolunca, şiddetli kızıllık gitmemiş olsa bile buna itibar edilmez.”
Dureru’s-Seniyye Fi Ecvibeti’n-Necdiyye (5/345-353)

27 Haziran 2015 Cumartesi

İftar Ne Zaman Yapılır, Güneşin Batması Nasıl Olur?

İftar Vaktinin Sınırlandırılması hakkında Şeyh el-Elbâni’den Hoş Bir Munazara
Faziletli Şeyh Ebu Muaz Raid Âlu Tahir’in "Ceniyu's-Simâr" başlıklı makalesinin tercümesidir.
Tercüme: Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
Bismillah.
Allah’a hamd ve Rasulullah’a, âline, ashabına ve din gününe kadar O’nun menhecinde gidenlere salat ve selam olsun. Bundan sonra;
İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmenin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabı radıyallahu anhum’un yolu olduğu malumdur. Hatta bu, önceki nebilerin de yoludur. Bu, insanlar arasında hayır ve dinin izharına delalet eden bir alamettir.
Sehl b. Sa’d radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “İnsanlar iftarda acele ettikleri sürece hayır üzere kalmaya devam ederler.” Buhârî ve Muslim rivayet etmişlerdir.
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “İnsanlar iftarda acele ettikleri sürece din zahir olmaya devam eder. Zira Yahudi ve Hristiyanlar iftarı geciktirirler.” Ebû Dâvûd, İbn Huzeyme ve İbn Hibbân rivayet etmişlerdir.
Umm Hakîm radıyallahu anha’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İftarda acele edin, sahuru geciktirin.” Taberânî rivayet etmiş, Şeyh el-Elbani sahih demiştir.
Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Üç şey nübüvvet ahlâkındandır. İftarda acele etmek, sahuru geciktirmek ve namazda sağ eli sol el üzerine koymak.” Taberânî rivayet etmiş ve el-Elbani sahih demiştir.
Amr b. Meymun rahimehullah’dan: “Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı insanların iftarda en çok acele edenleri ve sahurda en çok geciktirenleri idiler.” Beyhakî rivayet etmiştir.
Ebu Atiyye rahimehullah dedi ki: “Aişe radıyallahu anha’ya dedim ki: “Aramızda Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından iki kişi var, birisi iftarda acele edip sahuru geciktiriyor, diğeri ise iftarı geciktirip sahurda acele ediyor” Aişe radıyallahu anha dedi ki: “İftarda acele edip sahuru geciktiren hangisi?” Ben: “Abdullah b. Mes’ud (radıyallahu anh) dedim.” Dedi ki: “İşte o Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığını yapıyor!” Nesâî rivayet etmiş, el-Elbani sahih demiştir.
Durum böyle olduğuna göre insanların Nebileri sallallahu aleyhi ve sellem’e, Allah’ın diğer nebilerine ve Ashabı kirama uymaları gerekir. Onlar kendileriyle arkadaşlık edenlerin bedbaht olmayacağı topluluktur. Kişinin onlardan başkasına uymaması, iftarı geciktiren Yahudi ve Hristiyanlara benzememeleri gerekir. Bununla beraber oruç tutanların çoğunun durumu iftarı geciktirip sahurda acele etmek şeklindedir. Bu da hayır ehlinin azlığının ve dinin zayıfladığının göstergesidir.
Bilindiği gibi akşam namazının ilk vakti güneş yuvarlağının tamamen battığı andır. Nitekim Cibril aaleyhi's-selâmın imamlık yaptığı rivayette şöyle geçmektedir: “Sonra akşam namazını güneş kaybolup oruçlunun iftar ettiği vakitte kıldırdı…”
Burayde radıyallahu anh hadisinde şu şekildedir: “Sonra emretti de güneş kaybolduğu zaman akşam namazı için kamet okundu” Buhârî’nin Seleme b. el-Ekvâ radıyallahu anh’den rivayetinde şöyle demiştir: “Biz Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber akşam namazını (güneş ufuk) perdesiyle gizlendiği zaman kıldık.” Muslim şöyle rivayet etmiştir: “Akşam namazını güneş batıp perdesiyle gizlendiği zaman kılardı.”
Hafız İbn Hacer rahimehullah el-Feth’te (2/43) şöyle demiştir: “Bu da gösteriyor ki metindeki özetleme (güneşin battığının zikredilmeyip “perdesiyle gizlendi” lafzını söylemesi) Buhârî’nin şeyhi tarafından yapılmıştır.”
Derim ki: “Muslim’in rivayeti, Buhârî’nin rivayetinin aksine, açıklayıcıdır. Nevevi rahimehullah Şerhu Sahihi Muslim’de (5/135) dedi ki: “Güneş batınca” ve “perdeyle gizlenince” lafızları aynı anlamdadır. Biri diğerini açıklamaktadır.”
Hafız İbn Hacer el-Feth’de (2/42) dedi ki: “Burada şuna delil vardır: Güneş yuvarlağının düşmesi (kaybolması) akşam vaktinin girmesi demektir. Onun yerinde, gören kimse ile güneşin batışını görmesi arasında bir hail (engel) bulunmazsa (güneş) gizlenmiş olmaz. Allah en iyi bilendir.”
Derim ki: Batış, güneşin tamamının bir şeyin arkasına geçmesi veya güneşin görünmesini engelleyen bulut, toz veya karanlık gibi bir şeyle gizlenmesiyle olur. Ama hâil (engel) gören kimse ile arasına giren dağ, binalar veya ağaçlardır.
Derim ki: İbn Hacer’in koştuğu birinci şart yani: “Kişi ile batışı görmek arasında engel yoksa” sözü, ikindi vaktinde de meydana gelebilir. Nitekim Buhârî’nin rivayet ettiğine göre Esma bt. Ebi Bekr radıyallahu anha şöyle demiştir: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bulutlu bir günde iftar ettik, sonra güneş göründü.” Ama bakan kişi ile arasında hâil (engel) bulunması sözünde şüphe vardır.
Şeyh el-Elbâni rahimehullah’ın bu konuda Hafız İbn Hacer’e muhalif bir görüşü vardır. Bu Şeyh el-Elbani ile evinde misafir ettiği Ebu Ahmed künyeli birisi arasında geçen sesli bir münazara kaydındadır. Bu münazara iftar vakti hakkında geçmiştir. (Silsiletu’l-Hedyi ve’n-Nur 317 no’lu kaset) Uzunca şekliyle bu münazara şu şekildedir:
El-Elbani: “Bu münasebetle, sizler burada güneşin batışını ve doğuşunu, fecrin doğuşunu görüyorsunuz değil mi?
Ebu Ahmed: Öncelikle bugün hava bulutlu!
Şeyh el-Elbani: Bulutları bırakalım
Ebu Ahmed: Yapamayız
El-Elbani: Neden?
Ebu Ahmed: Batı bölgesinde bulunan şehirler açık bölgeler değil ki batı yönünü açıkça görebilelim! Buradaki dağ güneşi batışından önce görmemizi engelliyor. Batıdaki bu dağ sebebiyle göremiyoruz.
Şeyh el-Elbani: Batıdaki bu dağ güneşi perdelemiyor mu?
Ebu Ahmed: Batmasından önce mi! Güneş battı mı, batmadı mı bilemeyiz.
El-Elbani: İşte problem! Neden (bu dağ) perdelemiş olmuyor?
Ebu Ahmed: Ufuk uzaktır!
El-Elbani: Ufuk nedir peki?
Ebu Ahmed sustu. Meclistekilerden biri şöyle dedi: “Binalar burada güneşin batışını görmeyi engelliyor.”
El-Elbani: Senin söylediğin, onun söylediğinden başka! Bununla beraber cevap aynıdır. Arada fark sadece şu: Doğal, ilahî engel bulunması ile yapay engel bulunması.
Ebu Ahmed mizah yaparak şöyle dedi: Bu engellerin en uzunu inşâallahu Teâlâ!
El-Elbani: Nasıl?
Ebu Ahmed: Aslî engel! Yani insanlar çoğu akşam ezanından önce iftar etmeyi bir fitne ve bir bid’at sayarlar. Onlar böyle görürken biz böyle görmeyiz inşaallahu Teâlâ
Orada bulunanlardan biri: Bu güzel bir soru!
Ebu Ahmed sözünü şöyle bağladı: Lakin bu fitne kapısını kapama babındandır. Özellikle de yeterli kardeşler yoksa, bekler ve ezanla beraber iftar ederiz. Bir kişi tek başına olduğunda, ben kendi adıma güneşin battığını görsem iftar ederim. Âlemlerin rabbi Allah’a hamd olsun. Hatta akşamdan bir süre önce olsa dahi öyle yaparım. Ama insanlarla beraber olduğum zaman beklerim.
Şeyh el-Elbani araya girerek şöyle dedi:  Hayır! Maksat bu değildir! Her şeyden önce maksat şer’î hükmü bilmektir. İkinci olarak bu şer’î hükme davet metodu gelir. Birisi gayedir, diğeri vesiledir. Gaye ile vesilenin arasını ayırmalıyız. Sen önceki sözündeki cevabında bunu vesile olarak değil, gaye olarak ele aldın. Sen evinin ortasında: “Dağ perdeliyor” diyorsun. O halde ne zaman iftar edeceksin?
Ebu Ahmed: Ezanı işittiğim anda ederim.
El-Elbani: Allah size bereket versin, müezzin ezanı ne zaman okuyor? Aslında biz vakit kaybetmeye devam ediyoruz. Müezzin ne zaman ezan okuyor?
Ebu Ahmed: Güneşin batmasından yaklaşık beş dakika sonra okuyor.
El-Elbani: Allah seni hidayet etsin ey Ebu Ahmed! Müezzin şer’î vakitlere göre mi yoksa astronomik hesaplarla belirlenmiş vakitlere göre mi ezan okuyor?
Ebu Ahmed: Astronomik hesaplara göre okuyor.
El-Elbani: Bu meşru mudur?
Ebu Ahmed: Meşru değildir.
El-Elbani: Öyleyse biz meşru olanla beraber kalalım. Az önceki sorum meşru olan hakkında idi. Müezzin akşam ezanını ne zaman okuyor?
Ebu Ahmed: Astronomik hesaplara göre belirlenmiş vakitte okuyor.
El-Elbani: Az önce ne konuştuğumuzu unuttun mu?
Sonra Şeyh el-Elbani daha açık bir şekilde sorarak şöyle dedi: Müezzinin şer’î vakitlere göre ezanı ne zaman okuması gerekir?
Ebu Ahmed: Güneş batar batmaz okumalı.
El-Elbani: Batıda dağ varken güneşin battığından nasıl emin olacak? Güneşin batmış olduğunu nasıl bilecek?
Orada bulunanlardan birisi mizah ile dedi ki: Denize gider…
El-Elbani – gülerek - : bu manidar bir cevap idi!
Ebu Ahmed: Bundan emin olması esastır.
El-Elbani: Senden düşünüp de konuşmanı rica ederim. Çünkü soru senin sorundan çıkacak, nasıl emin olacak?
Ebu Ahmed: Ben de sana inşallah cevabının bize fayda vermesi için bunu tekrar edeceğim, ben “güneş görünmüyorsa iftar etmek caiz olur” demek istemiyorum. Çünkü yüksek dağlar var ve onun ardında güneşin batmamış olmasından korkarım.
El-Elbani: İşte şimdi size göre vakit geldi, öyle değil mi?
Oradakilerden birisi: Dört dakika kaldı dedi. Bir diğeri: Beş dakika var dedi.
El-Halebi: Tabii ki bu astronomik hesaplara göre öyle!!
El-Elbani: Görünen o ki insanların çok azı dışında hepsi de boşa bekliyorlar. Beş vakit namazın şer’î belirlemelere göre nasıl tespit edildiğini bilmiyorlar.
Sonra Şeyh el-Elbani’nin sözleri şu noktaya geldi:  Nice beldelerin ufku deniz sahilidir. Bir diğerinin ufku alçak yerlerdir. Üçüncü bir beldenin ki yüksek yerdir. Dördüncüsünün ufku bir dağdır, ve saire… Bunlar ne zaman iftar ederler? Ezan ne zaman okunur?
Şeyh kendisi cevap verdi: Güneş battığı zaman. İster deniz sahilinde batsın, ister alçak bölgede batsın, ister tepe üzerinde batsın, isterse dağ üzerinde batsın. Önemli olan güneşin batmasıdır. Arapçada ve müşahede olarak: “Şu an güneş battı” denilir. Ama dağ bulunduğu için beklememize gelince! İyi ama dağdan başkası olsaydı ne yapmak isterdiniz? Burada sahil olsaydı bekler miydik? Nitekim az önceki arkadaşımız “denize gider” demişti. Bu güç yetmeyen şeye zorlamadır. Hakikatte ise din kolaydır. İnsanlar onu zorlaştırıyor. Onlardan bir kısmı cahilliklerinden yapıyor, diğer bir kısmı da aşırılıklarından yapıyor.
El-Halebî dedi ki: “Şeyhimiz! Özellikle şu dağın arkasına geçmesi güneşin battığını gösterir. O doğu tarafında gecenin başlaması demektir.
El-Elbani: Sana dedim ya, insanlar boşa vakit kaybediyor.
El-Halebi: Durum bunu gösteriyor.
El-Elbani: Size göre güneş şuradan battığında iftar etmek helal olur ve akşam namazı vacip olur.
Sonra şeyh el-Elbani şöyle dedi: Ben burada binalar görüyorum. Siz bu binaların arkasındaki dağı görmek için daha yukarı mı çıkmak istiyorsunuz?
Sonra söz Fecr-i sadık ve fecri kazibe geldi.
El-Elbani dedi ki: “Ey kardeşlerim! Şu hadisi bilmeniz gerekir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Gece şuradan geldiği, gündüz şuradan gittiği zaman ve güneş battığı zaman oruçlu iftar eder.” Bu yüzden güneşin battığını gördüğümüzde: “Burada dağ var” veya bir diğerinin: “Burada binalar var” demesi kuruntulardandır ve hatta fahiş bir hatadır.
Tamam, şimdi gece şuradan geldi mi, gelmedi mi diye bekleyelim. Üzerimizdeki gündüz ışığı doğuya kadar uzanmış halde olduğunda yine batıya doğru uzanmış iken güneş batmış da olsa oruçlu iftar etmez. Lakin Gece şuradan gelse yani karanlık başlayıp doğudan üzerimize gelse ve güneş ışıkları ufkun ardında kaybolsa batmış olur ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Oruçlu iftar eder” dediği vakittir dersek, biz bu üç vasfın bir araya gelmesini düşünemeyiz: Gecenin şuradan gelmesi, gündüzün şuradan gitmesi ve güneşin batması. Böylece: “İftar vakti henüz olmadı” deriz. Halbuki bu, apaçık arapça konuşan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine çarpar! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle diyor: “Gece şuradan geldiği, gündüz şuradan gittiği ve güneş battığı zaman oruçlu iftar eder.” Size ne oluyor da apaçık meselelerde şüphe ediyorsunuz?
Güneşin kendisini görüyorsak, güneşin yuvarlağı iner, iner, iner, ta ki güneşin dairesinin alt kısmı dağ veya binalar ile bir hizada olur, sonra güneş yuvarlağı kaybolur, kaybolur, görünmez olur. Lügat olarak, dinen ve örfen “güneş battı” demez miyiz? Size ne oluyor da apaçık hususta şüphe ediyorsunuz? Güneş batmıştır!
Bizim beklememize sebep olan şey “Gündüzün ışıkları doğuda, ortada ve batıda devam ediyor” dememizdir! Bu bizi şüpheye düşürüyor. Lakin hakikat böyle değildir. – sonra müezzin akşam ezanını okudu ve şeyh bu konuşmayı bitirdi –
Derim ki: Belki de “Güneş perdelendiği zaman” hadisi Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın görüşünün delilidir. Hadiste “perde” ifadesi mutlaktır. Bu sınırlanmamıştır. Bu perde ile kastedilen deniz, dağ, binalar veya alçak yerin yükseltisi olabilir. Bu perde bir rivayette geçen: “Hıyne yagiybu hâcibiha: güneşin kaşı kaybolduğu zaman” ifadesi değildir.
Bundan daha açık bir şekilde şöyle buyurmuştur: “Sonra güneş perdelendiği zaman akşam namazını emretti.” Bu malumdur.
Hâcibu’ş-şems (Güneşin kaşı) ifadesi hakkında el-Aynî Umdetu’l-Kari’de (5/58) şöyle der: “Güneşin yuvarlağının üst tarafıdır. Havacibuha; etrafları demektir. Denildi ki: “İnsanın kaşında olduğu gibi ilk olarak bu kısmı göründüğünden böyle denilmiştir.” Buna göre Hâcib kelimesi ilk görünen üst kısmıdır. Bütün yanlarına: havacib denilmemiştir.”
Hatta burada “hicab/perde” kelimesi ile kastedilen güneşi örten her şeydir. Bu, güneş ile ona bakan kimsenin arasına giren engellerdir.  
İbnu’l-Esir en-Nihaye Fi Garibi’l-Hadis’te (1/894) şöyle demiştir: “Burada hicab ile kastedilen ufuktur. Güneş ufukta kaybolduğu zaman onu örtmüş olur.”
El-Aynî, Umdetu’l-Kari’de (16/13) “Hicabın arkasına geçinceye kadar” ifadesi hakkında şöyle demiştir. “Hatta tevarat” yani güneş batınca, “el-hicab” bu Kaf’ın arkasında bir senelik mesafede ardında güneşin battığı bir dağdır. Denildi ki: bunun manası; “Güneş gözlerden perdeleyen bir şeyle gizlenince“ demektir. “
Derim ki: Hatta Muslim’in rivayetinde: “Akşam namazını güneş batıp hicabın arkasına gelince kılardı” şeklinde geçmiştir. Bu da güneş hicabın arkasına geçtiğinde, ondan bir şey görünmediği zaman şer’an “güneş battı” denilmesine delildir. Güneş perdeleyen bir şeyin arkasına geçtiği zaman batış gerçekleşmiş olur. Bundan fazlası aranmaz.
Şeyh el-Elbani’nin söylediğinde bir gariplik yoktur. Ancak insanlar şer’î ıstılahlardan uzak oldukları için nasları dikkatlice anlamıyorlar. Bu yüzden şeyhin görüşünü tuhaf karşılıyorlar. Onun bu görüşünü şu hususlar pekiştirir:
Şayet bir kişi dağın alt tarafında otursa, diğer bir kişi de aynı dağın üstünde olsa, ikisinin güneşi görmelerinin farklı olacağında tereddüt yoktur. Buna binaen iftar vakitleri ve akşam namazı vakitleri de farklı olacaktır.
Böylece şayet bir kimse etrafı dağlarla çevrili bir yerde yaşıyor olsa veya batı tarafında dağ bulunan bir yerde olsa, güneş bu dağın arkasına geçse o vakit batmıştır. Diğer bir kimse de öncekine yakın bir yerde yerleşmiş olsa, doğu tarafında da bir dağ bulunup, batı tarafında düzlük bulunsa, önceki şahsa: “İkinci kişiyle beraber başlamadıkça iftar etme ve akşam namazını kılma. Çünkü sen güneşin batışını ikinci şahsın gördüğü gibi görmedin” denilemez. Böyle demek şeriat sahibinin mükellef kılmadığı bir zorlama olur.
Bundan sonra diyorum ki:  Güneş yuvarlağının kaybolması, akşam namazı ve oruçlunun iftar vaktinin girdiğinin alametidir. Güneş yuvarlağı tamamen kaybolduktan sonra sarılık, kızıllık veya gündüz ışıklarının halen bulunuyor olmasına itibar edilmez.
Nitekim Buhârî “Oruçlu ne zaman iftar eder” başlığı altında Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den cezm sigasıyla muallak olarak şöyle rivayet etmiştir:
“Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh güneş yuvarlağı kaybolduğu zaman iftar etti.”
Hafız İbn Hacer Fethu’l-Bari’de (4/196) şöyle demiştir: “Bu rivayeti Said b. Mansur ve Ebu Bekr b. Ebi Şeybe; Abdulvahid b. Eymen, babasından tarikiyle rivayet ettiler: dedi ki: “Ebu Said’in yanına girdik. Biz güneşin batmamış olduğunu gördüğümüz halde iftar etti.” Delil olma yönü şudur: Ebu Said radıyallahu anh’e göre güneşin batışı tahakkuk edince bundan fazlasını aramamıştır. Yanında olanların buna muvafakat edip etmemelerine aldırmamıştır."
Abdullah b. Ebi Evfa radıyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber Ramazan ayında bir yolculukta idik. Güneş kaybolunca: “Ey falan! İn de bize yiyecek hazırla” buyurdu. “Ey Allah’ın rasulü! Halen gündüz!” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İn de bize yiyecek hazırla” buyurdu. O da indi ve yiyecek hazırlayıp getirdi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onu içti, sonra eliyle gösterip şöyle buyurdu: “Güneş şurada kaybolup gece şuradan geldiğinde oruçlu iftar etmiştir.” Buhârî ve Muslim rivayet etmişlerdir. Lafız Muslim’indir.
Buhârî ve Muslim’in bir rivayetlerinde şu şekildedir: “Güneş kaybolunca birisine: “İn de bize yiyecek hazırla” buyurdu. Adam: “Ey Allah’ın rasulü! Akşam olsaydı ya” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İn de yemek hazırla” buyurdu. Adam: “Gündüz hala üzerimizde” dedi."
Abdurrazzak’ın Musannef’teki (4/226) rivayetinde: “Topluluktan birisine: “İn de bize yiyecek bir şey hazırla” buyurdu. O oruçlu idi. Adam dedi ki: “Güneş ey Allah’ın rasulü!” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İn de bana yiyecek getir” dedi. Adam indi ve hazırladı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem içti, şöyle dedi: “Birisi devesine binse onu (yani güneşi) görür.
Derim ki: Anlaşılan o ki, adamın Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geri dönmesi üç defa oldu. Nitekim diğer rivayetlerde bu açıktır. Bir defasında: “Güneş!” demiş, yani güneşin izleri hala görünüyordu. Veya yüksekte görülebilirdi. Diğer rivayette: “Gündüz üzerindedir” demiştir. Yani gündüz aydınlığı hala devam ediyordu. Bir diğer rivayette de: “Akşam olsaydı ya” demiştir. Yani biraz daha bekle ki akşam olsun demiştir.
(Yiyecek diye tercüme ettiğim) “Cedah” kelimesi suyla karıştırılarak yapılan bulamaçtır. Micdeh; içinde içeceğin yayıldığı, üst tarafı kapaklı ağaçtan kaptır.” (Şerhu Sahihi Muslim 7/209-210)
Nevevi Şerhu Sahihi Muslim’de (7/210) şöyle demiştir: “Hadisin manası şudur: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı oruçlu idiler ve bu Ramazan ayında olmuştu. Nitekim Yahya b. Yahya’nın rivayetinde bu açıklanmıştır. Güneş batınca Nebî sallallahu aleyhi ve sellem iftar etmeleri için yemek hazırlanmasını emretti. Bu emrin muhatabı aydınlık izlerini ve güneşin batmasından sonraki kızıllığı görüyordu. Bütün bunlar gitmedikçe iftarın helal olmayacağını zannetti. Ona göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bu izleri görmemişti ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e hatırlatmak ve bunu bildirmek istedi. Bu hususu: “Gündüz hala üzerinde” sözü pekiştirir. Gündüzün bu aydınlığının oruca devam etmeyi gerektirdiğini zannetti. Bu: “Akşam olsaydı ya” demesinin manasıdır. Yani biraz daha beklersen akşam vakti girecek demektir. Tekrar geri döndü, çünkü o inanıyordu ki yemenin haram olduğu gündüzde idi. Halbuki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu caiz kılmış ve bu aydınlığın gitmesini beklememişti. Aydınlık devam ediyor olmasına rağmen maksadını ilan ederek bildirdi.”
 Derim ki: Bu sahabî vaktin iftar vakti olmadığına dair sözünü üç karine ile pekiştirdi. Birincisi: “Güneş!” demesi, yani güneşin izleri olan sararma veya kızıllık hala görülüyordu. İkincisi: “Gündüz hala üzerinde” demesi yani gündüz aydınlığı tamamen gitmemişti. Üçüncüsü: “Akşam olsaydı ya” demesi, yani biraz daha bekle ki gece gelsin, doğu ile batı arasını kaplasın. Hatta bu karinelerden daha kuvvetlisi diğer hadiste gelen: “Birisi devesine binecek olsa onu (güneşi) görür” sözüdür. Yani biri zorlama yapsa da devesine binse güneşin kalan kısmını görecek. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bu karinelerin hiçbirine aldırmadı ve hükmü zorlama yapmaksızın güneşin gözle görülmemesine bağladı. Gecenin doğu yönünden gelmesi ve gündüzün batı yönünden gitmesi ile pekiştirmiştir. Bu özellikler güneş yuvarlağının kaybolması ile iftar vaktinin girdiğini gösterir. Başka bir şeye itibar edilmez. Şöyle buyurdu: “Gece şuradan geldiğinde, gündüz şuradan gittiğinde ve güneş battığında oruçlu iftar eder.”
Derim ki: “Bu hadiste Allah Teâlâ’nın: “Sonra orucu geceye kadar tamamlasınlar” (Bakara 187) ayetinde geçen mücmelin beyanı vardır. Burada gece ile kastedilen güneş yuvarlağının kaybolmasıdır. Çünkü gecenin ilk başlangıcı bu alamettir. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Güneş şuradan kaybolup gece şuradan geldiğinde oruçlu iftar eder” buyurmuştur. Bundan sonra gece an be an artar.
Şu hadise gelince: “Ümmetim akşam namazını yıldızların iştibakine kadar geciktirmediği sürece hayır (veya fıtrat dedi) üzere kalmaya devam eder.” Bunu Ahmed, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve İbn Huzeyme rivayet etmişler, el-Elbani sahih demiştir.
 El-Azimâbâdî, Avnu’l-Ma’bud’da (2/63) şöyle demiştir: “Yıldızlar iştibak edinceye kadar” sözü hakkında İbnu’l-Esir dedi ki: “Yani yıldızların toplu ve çok görünmelerinden dolayı birbirine karışması demektir. Bu karanlıktan kinayedir.”
Şerhu Suneni İbn Mace’de (1/50) şöyle demiştir: “Bu, sadece yıldızların doğmuş olmasına kadar ertelemekte kerahet olmadığını gösterir.”
Derim ki: Bazıları bu hadisin önceki hadislere çelişkili olduğunu zannetmişlerdir. Önceki hadisler akşam namazının vaktinin sırf güneş yuvarlağının kaybolmasıyla girdiğine delalet etmektedir. Bu hadis ise yıldızların birbirine geçme vaktinin karanlıktan kinaye olduğuna işaret ediyor. Yıldızlar birbirine geçmedikçe yalnızca yıldızların doğmuş olmasında kerahet yoktur. Yıldızların birbirine girmesi ise kızıl şafağın kaybolmasından bir müddet önce gerçekleşir.
İmam İbn Huzeyme Sahih’inde (1/175) şöyle demiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ümmetim akşamı yıldızların birbirine girmesine kadar geciktirmediği sürece hayır üzere devam eder” hadisi, Abdullah b. Amr b. el-As radıyallahu anhuma hadisindeki söze delalet eder: “Akşamın vakti şafağın kızıllığı kaybolmadıkça devam eder.” Burada ancak mazeret ve zaruret vakti kastedilmiştir. Akşam namazının şafağın kaybolmasına yakın zamana kadar ertelenmesine bu dayanak değildir. Çünkü yıldızların birbirine girmesi, şafağın kaybolmasından öncedir. Şafak uzun bir süre devam eder. Yıldızların birbirine girmesinden sonra da olsa şafağın kaybolmasından önce birçok rekat, dört rekatten fazlası da kılınabilir.”
Diyorum ki: Bu hadis cevaz vaktini açıklamakta ve namazın yıldızların birbirine girmesine kadar ertelenmesinin dinen kötülenmiş olduğunu bildirmektedir. Bundan başka hadisler ilk vakitte kılmanın mustehap olduğunu açıklamıştır. Müstehap olduğu vakit ile caiz olduğu vakit arasından çelişki yoktur. Sonra hadis, akşam namazını kılmakta erken davranmaya teşvik etmektedir. Nitelim Rafizilerine hilafına, Sünnet alimleri bu şekilde anlamışlardır.
El-Azimâbâdî, Avnu’l-Ma’bud’da (2/63) şöyle demiştir: “Hadis müstehap olanın, akşam namazında erken davranmak olduğunu, yıldızlar birbirine girinceye kadar geciktirmenin mekruh olduğunu göstermektedir. Rafıziler ise hükmün zıddını yaparak akşam namazını yıldızların birbirine girdiği vakte kadar geciktirmeyi mustehap sayarlar.”
Şayet bu hadis akşam namazını yıldızların birbirine girme vaktinin öncesine kadar ertelemek hakkında olsaydı, Müslümanlar o zaman karanlıkta namazdan ayrılırlardı. Bu da kendileri hakkında gelenin aksinedir:
Rafi b. Hadic radıyallahu anh’den: “Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber akşamı kılardık, birimiz namazdan ayrıldığında attığı okun düştüğü yeri görebilirdi.” Buhârî, Muslim ve başkaları rivayet etmişlerdir.
Enes radıyallahu anh’den: “Onlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber Akşamı kılar, sonra dönerler, onlardan biri attığı okun düştüğü yeri görebilirdi.”
Cabir radıyallahu anh’den: “Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber akşamı kılardık, sonra Beni Seleme’ye gelir ve attığımız okun düştüğü yeri görürdük.”
Abdullah b. Ka’b b. Malik, babasından rivayet ediyor: “Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber akşam namazını kılar, sonra Beni Seleme’ye gelir, attığımız okun düştüğü yeri görürdük. Beni Seleme Medine’nin en uzak yeri idi.”
Zeyd b. Hâlid el-Cuhenî radıyallahu anh’den: “Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber akşamı kılar, sonra çarşıya çıkardım. Şayet ok atsam elbette düştüğü yeri görürdüm.”
Ebu Tarif radıyallahu anh’den: “Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber Taif kuşatmasında bulundum. Bize akşamı kıldırırdı. Şayet kişi (o vakit) ok atsa düştüğü yeri görürdü.”
Bu rivayetler delalet ettiği maksat hususunda birbirini takviye eden rivayetlerdir. Nevevi rahimehullah Şerhu Sahihi Muslim’de (5/136) dedi ki: “Bunun anlamı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara vaktin başında güneşin batmasıyla akşam namazını kıldırmakta erken davranırdı. Hatta namazdan ayrıldıklarında birimiz yayı ile ok atsa hala aydınlık devam ettiği için okun düştüğü yeri görürdü.”
Seleme b. el-Ekva radıyallahu anh dedi ki: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem akşamı güneş battığı zaman, kaşı kaybolduğunda kıldırırdı.” Buhârî, Muslim ve başkaları rivayet etmişlerdir.
Kaşı kaybolduğunda; yani üst tarafı kaybolup ondan bir şey görünmez olduğunda demektir.
Son Olarak:
Şeyh el-Elbani rahimehullah es-Silsiletu’s-Sahiha’da (5/300) şöyle demiştir: “Bu Şam beldelerinde ve onlardan biri olan Amman’da terk edilmiş sünnetlerdendir. Şüphesiz benim evim Himlan dağı üzerindedir. Güneşin doğuşunu ve batışını gözlerimle görüyorum. Akşam için ezanın güneşin batışından yaklaşık on dakika sonra okunduğunu işitiyorlar! Halbuki Amman’ın ortasında ve vadilerinde güneşin bizimkinden çok daha önce batacağı bilinmektedir! Hatta tam aksine, onlar fecir (sabah) ezanını da vaktinin girmesinden yarım saat kadar önce okuyorlar! İnna lillah ve inna ileyhi râciun!”
Derim ki: Böylece anlıyoruz ki akşam namazını ilk vaktinde kılmaya acele etmek sünnettendir. Bu da güneşin bir engel arkasına geçmesiyle ve güneşin yuvarlağının gözlerden kaybolması ile olur. Lakin burada erken davranma ile acele etmenin arasındaki farkı bilmemiz gerekir. Birincisi övülmüş, ikincisi kınanmıştır.
Allame İbnu’l-Kayyım rahimehullah er-Ruh’ta (s.258) şöyle demiştir: “Erken davranma (mubadere) ile acele arasındaki fark: Mubadere; vakti içinde fırsatı yakalayınca onu elden kaçırmamak, eğer kaçırmış ise peşine düşmektir. Bu ertelenmesi ve vaktinden önce yapılması istenmeyen şeydir. Bilakis vakti geldiğinde ona erken davranılır ve üzerine atlanır. Aslanın avı üzerine atlaması gibi. Bu olgunlaştığı zaman meyveyi toplamak menzilesindedir. Acele ise; bir şeyi almayı vaktinden önce talep etmektir. Bu da ona şiddetli hırstan dolayı olur. Meyveyi olgunlaşmasından önce toplamak menzilesindedir.
Mubadere; iki kınanmış hasletin ortasındadır: Birincisi: Tefrit (geri kalmak) ve zâyi etmektir. İkincisi: Vaktinden önce acele etmektir. Bu yüzden acele şeytandandır. Çünkü acele, kulu sebattan, vakardan ve hilimden engel­leyip işlerini yerli yerince yapmamaya mecbur eden, kulun üzerine birçok kötülükleri çekerek çeşitli güzelliklerden alıkoyan hafiflik ve sersemliktir. Tembellik, kaybetmenin elden kaçırmanın dostu olduğu gibi acele de piş­manlığın dostudur. Acele edip de pişman olmayan insan oldukça azdır.”
Allah en iyi bilendir. Başarılı kılacak olan O’dur.
*****
Ebu Muaz Raid Âl-u Tahir'in risalesi burada bitti. Konuyla bağlantılı olduğu için Şeyh Elbani rahimehullah'ın burada geçmeyen konuşmasının tercümesini de aktarıyorum:
Şeyh el-Elbani rahimehullah’a şöyle soruldu: “Oruç tutan Müslümanlardan bazı insanlar ezandan bir süre önce iftar ediyorlar. Bazıları da ezanla birlikte iftar ediyorlar. Bu iki grubun hükümleri nedir?
Şeyh el-Elbani şöyle dedi: “Sen bizimle beraber isen bunu anlayabilirdin. Allah sana bereket versin.
Soruyu soran: “Ben sürekli seninle beraberim, lakin sen sahur ezanından bahsetmiştin.
Şeyh el-Elbani: “Akşam ezanından da. Akşam ezanından da bahsettik, akşam iftarda acele etmek ve namaz için acele etmekten de bahsettik. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ümmetim iftarda acele ettikleri sürece hayır üzere bulunmaya devam eder” hadisini de rivayet ettik. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yolculukta sahabeden birine “bize iftarlığımızı getir” dediğini anlattık. Adam: “Ey Allah’ın rasulü, gündüz önünde” demişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona: “Getir” dedi. Bu sahabe: “Birimiz devesine binse güneşi görür” dedi. Yani (Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem) güneş kaybolur kaybolmaz iftarda acele ediyordu. Yine fatihayı ezberlediğimiz gibi ezberlememiz gereken bir hadis söylemiştik. O da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisidir: “Gece şuradan yönelip, gündüz şuradan gittiğinde ve güneş battığında oruçlu iftar etmiştir” İftarda hiç beklemeden acele etmek gerekir.”
Soruyu soran dedi ki: “Kişi bir toplulukla beraber bulunuyor, bu topluluktakilerin hiçbiri iftar etmiyor, bu kimsenin kendi başına iftar etmesi olur mu? Gecenin gittiğini nasıl bilecek?
Şeyh el-Elbani: “Allah sana bereket versin. Az önce Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Kim İslam’da güzel bir sünnet başlatırsa” hadisini anlattık. Bu adam vaktin girdiğini yani iftar vaktinin girdiğini biliyorsa, bir de buna şunu ekle: bunu sırf iftarda acele etme sünnetini bildiği için yapıyorsa, bu insanların önünde bardağı alıp içtiğinde, hurma alıp yediğinde güzel bir sünnet mi başlatmış olur, kötü bir çığır mı açmış olur?
Soruyu soran: “Elbette güzel (sünnet başlatmış olur)…
Şeyh el-Elbani: Evet, Allah sana bereket versin
Soruyu soran: Onlar sana “bizim ezanı beklememiz de güzel bir sünnet diyecekler.
Şeyh el-Elbani: Allah sana bereket versin, burada ikinci bir konuya geçiyoruz. Eğer onların bekledikleri ezan vaktinde okunuyorsa hiç kimsenin ezandan önce yemesi caiz olmaz. Lakin biz bugünkü ezandan bahsediyoruz. Zannederim bugünkü ezanın güneşin batmasından on dakika sonra okunduğunu işitmişsindir
Soruyu soran: Kişi bugünkü ezandan bahsediyor, önceki ezanı kastetmiyo
Şeyh el-Elbani: Öyleyse bu şekildeki bir ezanı beklemek sünnet değildir. Bilakis sünnete muhaliftir…

26 Haziran 2015 Cuma

Bid'at Ehline ve Sünneti Hafife Alanlara Dargınlık Ne Zamana Kadar Sürer?


İmam Begavî rahimehullah şöyle demiştir:
قد أخبر النبي صلى الله عليه وسلم عن إفتراق هذه الأمة و ظهور الأهواء و البدع فيهم و حكم بالنجاة لمن إتبع سنّته و سنة أصحابه رضي الله عنه فعلى المرء المسلم إذا رأى رجلا يتعاطى شيئا من الأهواء و البدع معتقدا أو يتهاون بشيء من السنن أن يهجره و يتبرأ منه يتركه حيًّا و ميّتًا فلا يُسلّم عليه إذا لقيه و لا يُجيبه إذا إبتدأ إلى أن يترك بدعته و يراجع الحق. و النهي عن الهجران فوق الثلاثة فيما يقع بين الرجلين من التقصير في حقوق الصحبة و العشرة دون ما كان في حق الدين فإن هجرة أهل الأهواء و البدع دائمة إلى أن يتوبوا
“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bu ümmetin fırkalara ayrılacağını, aralarında hevâların ve bid’atlerin ortaya çıkacağını haber vermiş, kendisinin sünnetine ve ashabının (radıyallahu anhum) sünnetine uyanların kurtulacağına hükmetmiştir. Bundan dolayı Müslüman kişiye gereken şudur: hevâ ve bid’atlerden bir şeye itikad eden veya sünnetlerden bir şeyi hafife alan bir kimseyi gördüğü zaman ondan uzaklaşmalı (hecr), diri de olsa, ölü de olsa ondan teberri etmeli, bid’atini terk edip hakka dönünceye kadar; karşılaştığı zaman ona selam vermemeli, o selam verirse selamını almamalıdır. Üç günden fazla dargınlıktan yasaklama, arkadaşlık ve muaşeret hukukunda kusurlu davranan iki kişi arasında söz konusu olandır. Din hakkında olan değildir. Muhakkak ki hevâ ve bid’at ehline olan dargınlık, onlar tevbe edinceye kadar devam eder.” (Şerhu’s-Sunne 1/227)

Bid'at Ehli Tekfir Olunur mu?

Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye şöyle demiştir:
“Bu farklı bakış açısı ve gruplandırma, diğer bir esasa ve mes'eleye dayanmaktadır. Bu mes'ele de bid'at ehlinin tekfir edilip edilmeyeceği mes'elesidir. Cehmiyye'yi (kâfir olduklarından dolayı) bid'at ehli fırkaların dışında kabul eden kimseler, bu fırkaları kâfir saymamışlardır. Çünkü bu kimseler, Cehmiyye dışındaki diğer bid'at ehlini kâfir saymamakta; ama onları fâsıklar ve âsiler menzilesinde, vâid ehli kabul etmekte; "Onlar, cehennemdedir" sözünü, "Zulüm ile yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir" (Nisa 10) âyetinde olduğu gibi, yetim malını yemek ve benzeri diğer günahlar hakkında vârid sözler gibi değerlendirmektedirler.
Cehmiyye'yi bu fırkalardan kabul edenler ise, iki görüşe ayrılırlar:
Bir grup; onların tamamını kâfir kabul etmektedir ki, bu görüşü sadece imamlara ve kelâmcılara müntesip sonraki bazı kimseler ileri sürmüştür.
Selef ve imamlar ise; "tafdil" görüşüne sahip bulunan Şia, Mürcie ve benzerlerinin tekfir edilmemesi konusunda herhangi bir ihtilâfta bulunmamışlardır. İmam Ahmed'den gelen rivayet ve deliller de onun bu grupları tekfir etmediğinde birleşmiştir. Gerçi İmam Ahmed'e veya onun mezhebindeki esaslara aykırı olarak, İmam Ahmed'in ashabı arasında - gerek bu gruplar, gerek diğerlerinden- bütün bid'at ehlinin tekfir olunacağını nakledenler çıkmıştır. Hattâ bunlardan bir kısmı, bu ve diğer bid'at gruplarının ebediyyen cehennemde olduklarını ifâde etmişlerdir. Ancak bu, İmam Ahmed'in mesnedine ve şeriata atfedilmiş bir yanılgıdır.
Bu konuda diğer grup ise; bid'at ehlini günahkârlar zümresine ilhak ettikleri için, bid'at ehlinden hiçbir şahsı tekfir etmeyenlerdir. Bunlar şöyle derler: "Nasıl ki bir günah sebebiyle hiç kimseyi tekfir etmemek Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'ın temel prensiplerinden ise, tıpkı bunun gibi Ehl-i Sünnet hiçbir kimseyi bir bid'at sebebiyle tekfir etmez.”
Yalnız seleften ve imamlardan intikal eden sahih rivayetler ilâhî sıfatları inkâr eden "hâlis-muhlîs Cehmiyye"nin tekfiri konusunda bir takım lâfızların kullanıldığına işaret etmektedir. Zaten bu Cehmiyye'nin görüşlerinin gerçek yönü şudur ki, onlara göre: (Hâşâ) Allah konuşmaz, görmez, mahlûkâttan farklılığı yoktur; O'nun ilmi, kudreti, semi', basar ve hayat sıfatları da yoktur; Kur'an mahlûktur,- cehennem ehli Allah'ı nasıl göremeyecekse Cennet ehli de göremeyecektir... vs...
Hâriciler ve Râfizîlere gelince; bunların tekfiri konusunda İmam Ahmed'den ve diğer imamlardan nakledilen ihtilâf ve tereddütler vardır.
Ama bu kimseler, Allah Teâlâ'nın yazgısını ve ilmini inkâr eden Kaderiyye'yi tekfir etmişler; yalnız Allah'ın ilmini kabul edip kulların fiillerini yarattığını kabul etmeyenleri tekfir etmemişlerdir.
Bu meselede ayırıcı söz olarak şu iki esasın zikredilmesi gereklidir:
1 - Bilinmelidir ki, ehl-i salât'tan (görünüşünün aksine) hakikat-ı halde kâfir olan kişi, ancak ve ancak münafıktır.
Allah Teâlâ’nın, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i peygamber olarak gönderip O'na Kur'an'ı inzal buyurduğu ve Allah Resulünün Medine'ye hicret ettiği andan bu yana insanlar, üç sınıfa ayrılmışlardır:
1 - Mü'min,
2 - Küfrünü izhâr eden kâfir ve
3 - Küfrünü gizleyen münafık...
Bu sebeple Allah Teâlâ, Bakara sûresinin başında bu üç sınıfı zikretmiş; mü'minlerin tavsifiyle ilgili olarak dört âyet, kâfirler hakkında iki âyet, münafıklar hakkında ise on küsur âyet inzal buyurmuştur.
Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde kâfirlerden ve münafıklardan bahsetmiştir. Meselâ şu âyetleri burada zikredelim:
"Kâfirlere ve münafıklara itaat etme" (Ahzab 48)
"Şüphesiz Allah, bütün münafıkları ve kâfirleri Cehennem'e toplayacaktır" (Nisa 140)
"Bugün artık ne sizden (münafıklardan), ne de kâfirlerden fidye alınmaz" (Hadîd 15)
(Bu ve benzeri âyetlerde) Allah Teâlâ, müslüman olduklarını izhâr etmeleri sebebiyle münafıkları kâfirlerden ayırd etmek üzere, ikisi arasında atıf kullanmıştır. Yoksa aslında münafıklar, kâfirlerden daha beterdirler. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:
"Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar" (Nisa 145)
"Ve onlardan (münafıklardan) ölen birine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma. Çünkü onlar, Allah'ı ve Resulünü tanımadılar" (Tevbe 84),
"De ki: 'İster gönüllü, ister gönülsüz sadaka verin; sizden kabul edilmeyecektir. Çünkü siz yoldan çıkan bir kavimsiniz!' Sadakalarının kabul edilmesine engel olan sadece şudur: Onlar Allah'ı ve Resulünü inkâr ettiler-namaza da üşene üşene gelirler ve istemeye istemeye sadaka verirler" (Tevbe 53-54)
Durum böyle olduğuna göre, bid'at ehli arasında da zındık münafıklar vardır; işte bunlar kâfirdir. Ve böyleleri, Râfızîlerle Cehmiyye arasında çoktur. Bunların reisleri de zındık münafıklardır. Aynı şekilde "rafz" bid'atini ilk çıkaran bir münafıktı. Cehmiyye akidesi de aynı durumda olup aslı zındıklık ve nifak idi. Bu sebepledir ki, batini felsefeci Karmatîler ve benzerlerinden münafık zındıklar, aralarındaki yakınlık dolayısıyla Rafızîliğe ve Cehmiyye'ye meylederlerdi.
Yalnız, bid'at ehli arasında bâtınen ve zahiren iman sahibi olan, ama aynı zamanda cehalet ve zulüm sebebiyle Sünnet'ten ayrılarak hatalar içerisine düşenler de vardır. Bunlar ne kâfirdirler, ne de münafık.
Ama bunlarda bazen, fâsık veya âsî duruma düşmelerine sebep olan bir taşkınlık ve zulüm meydana gelebilir.
Bazen da te'vil ederek hataya düşmüş, bu sebeple de hataları affedilmiş olabilirler.
Hattâ bazen bütün bunların yanı sıra bu kimselerde öyle bir iman ve takva bulunabilir ki, bu kimseler, iman ve takvaları oranında Allah'ın veliliğini kazanabilirler. Bütün bu söylediklerimiz, burada söz konusu edilmesi gerekli iki esastan birincisi idi.
2 - ikinci esasa gelince; bir söz ve görüş, küfür olur; namazın, zekâtın, orucun ve haccın farz olduğunu inkâr; zinayı, içkiyi, kumarı, yasaklanmış evlilikleri helâl saymak gibi. Ama bunlara böylece inanan kimse, kendisine hitabın ulaşmadığı bir konumda ve durumda bulunabilir. Bu sebeple de bu hitabı inkâr eden kişi tekfir olunmaz. Meselâ henüz yeni Müslüman olmuş, ya da uzak bir çölde yetiştiği için İslâm'ın prensipleri kendisine tamamen ulaşmamış kimse böyledir. İşte bu kimse, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e inzal buyurulduğunu bilmediği takdirde O'na inzal olunan herhangi bir esası inkâr etmesi sebebiyle kâfirlikle damgalanmaz.
İşte Cehmiyye'nin söz ve görüşleri de bu türden olup bunlar Rab Teâlâ'nın üzerinde bulunduğu hâli ve Allah'ın Resulüne inzal buyurduğu esasları inkâr etmektedirler.
Cehmiyye'nin görüşleri, üç yönden aşırılığa gitmiştir:
1 - Kitab'ta, Sünnet'te ve İcmâ-ı ümmette bunların görüşlerine muhalif nasslar pek çok ve meşhurdur. Cehmiyye, bu nassları ancak tahrif etmek suretiyle reddetmekte, kendilerine muhalif saymaktadır.
2 - Cehmiyye'nin görüşlerinin gerçek yüzü, nasıl ki imanın aslı Allah'ı ikrar, küfrün aslı da Allah'ı inkâr ise, Rab Teâlâ'yı işlevsiz kılmak (ta'tîl)dir. Gerçi bunlar arasında sözlerinin ve görüşlerinin buna vardığını bilmeyenler de vardır.
3 - Cehmiyye, bütün din sâlikleri ve bütün fıtrat-ı selime sahiplerinin üzerinde ittifak ettikleri hususlara muhalefet etmektedir. Fakat buna rağmen ortaya attıkları şüpheler sebebiyle, Cehmiyye'nin görüşlerinden birçoğu iman sahiplerinden birçoğuna gizli kalabilir ve onlar da bunların haklı olduğunu zannedebilirler, aslında bu mü'minler, bâtınen ve zahiren Allah'a ve Resulüne inanan kişilerdir.
Böylece durum, diğer bid'at gruplarına olduğu gibi bunlara da karışmış, şüphe ve iltibaslar ortaya çıkmıştır. İşte bu kişiler asla kâfir değillerdir. Ancak bunlar arasında fâsıklar ve âsîler bulunabilir; hata sahibi oldukları halde hataları bağışlanmış kimseler olabilir; hattâ bunlarda öyle bir iman ve takva bulunabilir, bu iman ve takva oranında kişi Allah'ın veliliğini kazanmıştır.
Ehl-i Sünnet'in kendisiyle Hâriciler, Cehmiyye, Mu'tezile ve Mür'cie'den ayrıldığı görüşün aslı şudur ki, iman artar ve cüz'lere ayrılır. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
"Kalbinde zerre mikdarı iman bulunan kişi Cehennem'den çıkacaktır"[1]
Bu takdirde bu imana göre Allah'ın velîsi olma keyfiyeti de artar ve cüz'lere ayrılır.
Bid'atlerin temeli böylece bilinince Hâricilerin görüşlerinin temeli şudur ki; Haricîler, günahlar sebebiyle tekfir ederler; günah olmayan şeyleri günah sayarlar; -mütevâtir bile olsa- Kitab'ın zahirine muhalif olan Sünnet'e değil, Kitab'a ittibâyı gerekli görürler; kendilerine muhalefet edenleri kâfir ilân eder; aslen kâfir olanlar hakkında helâl saymadıkları şeyleri, kendileri nezdinde mürtet oldukları için muhalifleri hakkında helâl sayarlar. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
"Müslümanları öldürür, putperestleri bırakırlar"[2]
Bu münâsebetle bunlar, benzeri şer'î görüşleri arasında Osman radıyallahu anh'ı, Ali radıyallahu anh'ı ve taraftarlarını tekfir etmişler, aynı şekilde Sıffîn olayında bulunan her iki tarafı da kâfir saymışlardır.
Râfizîlerin görüşlerinin temeli de şudur: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, Ali radıyallahu anh'ı, özre mahal bırakmayacak bir şekilde kesin olarak tâyin etmiştir. Ali b. Ebî Tâlib, ma'sûm imamdır; ona muhalefet eden, kâfir olur. Muhacirler ve Ensâr, Ali'nin tâyini ile ilgili bu nassı gizlemiş ve ma'sûm imamı inkâr etmişler; hevalarına uyup dini tebdil, Şeriatı tağyir etmişlerdir; zulme ve taşkınlığa gitmişler - hattâ ashâbtan ya on küsur, ya da biraz daha fazla olmak üzere çok az bir topluluk dışında diğerlerini tamamen kâfir saymışlardır.
Rafizîler şunu da söylerler: "Ebû Bekr, Ömer ve benzerleri baştan beri hep münafık idiler" Bazen de şöyle derler: "Hayır, önce iman etmişlerdi; ama sonra kâfir oldular.”
Râfizîlerin çoğunluğu, kendi görüşlerine muhalif olanları tekfir eder, kendilerini "mü'min" diye isimlendirip muhaliflerine "kâfir" derler. Görüşlerinin yayılma imkânı bulamadığı İslâm şehirlerini "dâru’r-ridde" kabul edip, müşriklerin ve Hristiyanların şehirlerinden daha kötü durumda sayarlar. Bu sebeple Yahudileri, Hristiyanları ve müşrikleri, bir kısım cumhûr-u müslimîn'e karşı, onlarla muharebe ve mukâtele konusunda dost edinirler. Nitekim cumhûr-u müslimîn'e karşı müşrik kâfirlerle, Hristiyan Frenklerle ve Yahudilerle dostluklar kurdukları, anlaşmalar sağladıkları bilinen bir husustur.
Ayrıca bu Râfızîlerden zındıklık ve nifakın anaları çıkmıştır; bâtınî Karâmita zındıklığı ve benzerleri gibi...
Şüphe yok ki bunlar, bid'atçi zümreler arasında Kitab ve Sünnet'ten en uzak olanlardır. Bu sebepledir ki Râfizîler, halk gözünde Sünnet'e muhalefetle meşhur olmuşlardır. Halkın çoğunluğu "sünnî"nin zıddını ancak "râfızî" olarak bilir. Halktan biri: "Ben, sünnîyim", dediği zaman bununla o: "Ben, râfızî değilim" demek istemiştir.
Yine şüphe yok ki Râfizîler, Haricîlerden daha beterdirler. Şu kadar var ki Haricîler, İslâm'ın ilk döneminde ehl-i cemaate karşı kılıç çekmişlerdi. Ama Râfizîlerin, kâfirlerle dostluk kurması, Hâricilerin kılıçlarından daha tehlikelidir. Karâmita, İsmâiliyye ve ehl-i cemaate karşı savaş açmış diğer fırkalar da hep Râfizîliğe müntesiptirler. Haricîler, doğru sözlülükle tanınıyorlardı. Râfizîler ise yalancılıkla ünlüdürler. Haricîler, İslâm'dan ayrılıp uzaklaşmışlardı; bunlar ise İslâm'a karşı savaş ilân ediyorlar.
Hâlis-muhlis Kaderiyye'ye gelince; Kaderiyye bu Râfizîlerden çok çok daha iyi, Kitab ve Sünnet'e daha yakındır. Yalnız Kaderiyye'nin Mu'tezîle ve benzeri bazı fırkaları, aynen Cehmiyye gibidir. Bunlar da kendilerine muhalefet edenleri tekfir eder, müslümanların kanını helâl sayar ve böylece onlara yakınlık gösterirler.
Mürcie ise; bu üst üste yığılmış bid'at taraftarlarından değildir. Bilâkis bunların görüşüne, fıkıh ve ibâdet ehli bazı kimseler de katılmıştı ve önceleri ancak ehl-i sünnet'ten sayılıyorlardı; ama giderek saçma sapan görüşleri alıp benimsemeleri sebebiyle durumları haktan ayrıldı.
Ne zaman ki kendilerine tâbi olunan meşhur zevattan bir topluluk "irca" ve "tafdîl" görüşüne nispet olundu, işte o zaman, bunların görüşünden nefret ettirmek üzere meşhur sünnet imamları, tafdîl görüşüne sahip Mürcie'yi zem konusunda açıklamalarda bulunmaya başladılar. Meselâ Süfyân es-Sevrî diyordu ki:
"Kim, Ali radıyallahu anh’ı Ebû Bekr radıyallahu anh'e ve iki şeyhe (Ömer ve Osman radıyallahu anhuma'ya) takdim eder, onlardan faziletli görürse, Muhâcirûn ve Ensâr'ı zem ve tahkir etmiş olur. Böyle bir inanca sahip olan kişi için Allah Teâlâ’ya ulaşacak bir amel olacağını sanmıyorum.”
Evet, Süfyân es-Sevrî böyle veya bu mealde bir şey diyordu. O, bunları, bazı Kûfeli imamlara Ali ra'ın takdimi mes'elesi nispet edilince söylemişti. Eyyûb es-Sahtiyanî de şöyle diyordu: "Kim, Ali'yi Osman'a takdîm ederse, Muhâcirûn ve Ensâr'ı' zem ve tahkir etmiş olur.”
O, bunları kendisine bazı Kufe imamlarının böyle bir iddiası ulaştığı zaman söylemişti. Eyyûb es-Sahtiyanî'nin daha sonra bu düşüncesinden vazgeçtiği de nakledilir. Meşhur bazı zevat "irca" görüşüne nispet olununca Mürcie'nin zemmi konusunda İmam Sevrî, Mâlik, Şafiî ve diğer âlimlerin beyânları da bu kabildendir.
İmam Ahmed'in bu konudaki açıklaması da, kendisinden önce yaşamış hidâyet imamlarının açıklamalarının bir benzeridir. İmam Ahmed'in bu hususta kendiliğinden uydurup ortaya attığı bir söz yoktur. Ancak o, Sünnet'i açıklamış, Sünnet'i savunmuş ve Sünnet muhaliflerinin hâlini ortaya koymuş; Sünnet üzere cihâd etmiş; Sünnet uğrunda, hevaların ve bid'atlerin çıkardığı eziyetlere sabretmiştir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik" (Secde 24)
Sabır ve yakîn... İşte bu ikisi ile dinde imamlık mertebesine erişilir...
İşte İmam Ahmed bütün bunları îfâ edince isminin başına, kendisiyle şöhret bulduğu "Sünnet'te imamlık" vasfı gelmiş ve o, kendisinden önce gelenlere nasıl tâbi olmuşsa artık sonrakilere de önder olmuştur.
Ya değilse... Sünnet, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sahabenin, sahabeden tâbiûnun, tâbiûndan etbâ'ın... kıyamete kadar devam edecek sırayla telâkki ettikleri şeylerdir. Gerçi bazı imamlar Sünnet'i daha iyi bilir ve üzerinde daha ziyâde sabr-u sebat ederler. Şüphesiz Allah Teâlâ, en iyi bilen ve en güzel hükmedendir; her şeyi bilen O'dur.


[1] Sahih. Buhârî, Tevhîd, 36; Müslim, imân, 147, 149; Tirmizî, Birr, 61
[2] Sahih. Buhârî, Tevhîd, 23; Müslim, Zekât, 143; Ebû Dâvud, Sünnet, 31

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)