Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar * Makale sahibi isminin yayınlanmasını istememiştir. Tercüme Eden: Ebu Muaz el...

28 Mart 2017 Salı

Diyanet İşleri Başkanı Hangi Dine Mensup?

Resmi kayıtlara göre çoğunluğu müslüman olan bir ülkede diyanet işleri başkanının müslüman olması beklenir. Müslümanlar için de Allah’ın kitabı ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisleri hayatın her meselesini belirleyici, şekillendirici temel unsurlardır.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Bir şey hakkında çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasul’e götürün. İşte bu daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir. “ (Nisa 59)
Ayette geçen “bir şey hakkında çekişirseniz” ifadesindeki “bir şey” şartın devamında nekre olarak gelmiştir. Bu da, müminlerin, dinin ince-kaba, açık-kapalı her türlüsü ile tartıştıkları dinî konuların tamamını kapsar. Allah’ın kitabı ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde bunlarla ilgili herhangi bir açıklama bulunmasa ve bulunanlar da yeterli olmasaydı Allah Teâlâ böyle bir emri vermezdi. Çünkü ihtilaflı bir konuyu, hakkında çözüm bulunmayan bir kaynağa havale etmek imkânsızdır. Diğer taraftan “Allaha havale”nin manası; O’nun kitabına, rasulüne havalenin manası da hayatta iken kendisine, vefatından sonra da sünnetine havale demek olduğu hususunda âlimler icma etmişlerdir.
Ayrıca bu havale, imanın gereklerinden sayıldığı için; bunun olmaması, imanın olmamasını gerektirir. Zira lazımın olmadığı yerde melzum da olmaz. Özellikle bu iki şey arasında lazımiyet-melzumiyet birbirine daha fazla bağlıdır. Bunlardan birisi olmazsa, diğeri de olmaz. Sonra bu havalenin kendileri için daha hayırlı olduğunu bildirmiş, sonuç olarak da bunun en hayırlı sonuç olduğu ifade edilmiştir.
Son günlerde çıkan bir haberde T.C.’nin Diyanet İşleri Başkanının hizmet içi eğitim seminerinde gençlerin kılık kıyafetlerine, keçisakallarına, küpelerine, dövmelerine müdahale etmeyin, kalplere ulaşın dediği geçmiştir. Müdahale hukuku bakımından bu sözler bir yere kadar makuldür, lakin bu sözlerin devamında “Allah’ın mubah kıldığı alanları daraltmayın, Allah’ın yasak kıldıklarını ortadan kaldırmak için uğraşın….” şeklinde konuştuğu belirtilmektedir.
Allah’ın mubah kıldığı ve yasak kıldığı şeyleri müslümanlar ancak Kur’an ve sünnet naslarından öğrenirler. Acaba Görmez Bey bu yasakları ve mubahları nereden öğreniyor? Kaynağı nedir? Kendisi hangi dine mensuptur? Bunu açıklamalıdır. Zira kendisinin müslüman olduğu düşünüldüğü için Diyanet İşlerinin başına getirilmiş olmalıdır.
Allah Teâlâ Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hükmüne başvurmayı imanın esası sayarak şöyle buyurmuştur:
Hayır! Rabbine yemin olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıncaya ve sonra senin hükmünden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim oluncaya kadar iman etmiş olmazlar!” (Nisa 65)
Allah Teâlâ yine bu ayeti kerimede insanlar aralarında meydana gelen küçük büyük her türlü tartışmada Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmedikçe imanın meydana gelmeyeceğine yemin etmektedir. Dahası, iman için hakem tayin etmenin yetmediği, aksine O’nun vereceği hüküm karşısında en ufak bir sıkıntı ve darlık duymadan bunu kabul etmek gerektiğini, bununla da yetinmeyip tam manasıyla bu hükme teslim olup, boyun eğmenin, imanın gerçekleşmesi için şart olduğunu beyan etmiştir.
Allah Teâlâ şeytanın şöyle dediğini bize bildirmektedir: And olsun ki onları saptıracağım ve muhakkak onları kuruntulara düşüreceğim. Elbette onlara emredeceğim de kesinlikle hayvanların kulaklarını yaracaklar. Elbette onlara emredeceğim de muhakkak ki Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Her kim Allah’ı bırakıp da şeytanı veli edinirse muhakkak apaçık bir hüsran ile hüsrana düşmüştür.” (Nisa 119)
Şeytan, Allah’ın yarattığını değiştirmeyi emredecektir. Allah’ın yarattığı fıtratın hasletleri şöyle bildirilmiştir:
Aişe radıyallahu anha’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
عَشْرٌ مِنَ الْفِطْرَةِ: قَصُّ الشَّارِبِ، وَإِعْفَاءُ اللِّحْيَةِ، وَالسِّوَاكُ، وَاسْتِنْشَاقُ الْمَاءِ، وَقَصُّ الْأَظْفَارِ، وَغَسْلُ الْبَرَاجِمِ، وَنَتْفُ الْإِبِطِ، وَحَلْقُ الْعَانَةِ، وَانْتِقَاصُ الْمَاءِ " قَالَ زَكَرِيَّا: قَالَ مُصْعَبٌ: وَنَسِيتُ الْعَاشِرَةَ إِلَّا أَنْ تَكُونَ الْمَضْمَضَةَ
On şey fıtrat'tandır. Bıyığı kırkmak, sakalı kendi haline bırakıp çoğaltmak, misvak kullanmak, burna su çekmek, tırnakla­rı kesmek, parmaklardaki boğumları yıkamak, koltuk altı kıllarını yolmak, kasığı traş etmek, apış arasına su serpmek.” Râvî Zekeriyya diyor ki: “Mus'âb dedi ki:
“Onuncuyu unut­tum, ağzı su ile çalkalamak olabilir.”[1]
Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
لَعَنَ اللَّهُ الوَاشِمَاتِ وَالْمُوتَشِمَاتِ، وَالْمُتَنَمِّصَاتِ وَالْمُتَفَلِّجَاتِ، لِلْحُسْنِ الْمُغَيِّرَاتِ خَلْقَ اللَّهِ
Allah dövme yapana ve yaptıran, kaşları yolan, güzellik için dişlerini düzelttiren, Allah’ın yarattığını değiştiren kadınlara lanet etmiştir.”[2]
İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
خَالِفُوا الْمُشْرِكِينَ أَحْفُوا الشَّوَارِبَ، وَأَوْفُوا اللِّحَى
Müşriklere muhalefet edin, bıyıkları kısaltın, sakalları serbest bırakın.”[3]
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
إِنَّ فِطْرَةَ الْإِسْلَامِ الْغُسْلُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ وَالِاسْتِنَانُ وَأَخْذُ الشَّارِبِ وَإِعْفَاءُ اللِّحْيَةِ؛ فَإِنَّ الْمَجُوسَ تُعْفِي شَوَارِبَهَا، وَتُحْفِي لِحَاهَا، فَخَالِفُوهُمْ، فَخُذُوا شَوَارِبَكُمْ وَأَعْفُوا لِحَاكُمْ
Şüphesiz Cuma günü gusletmek, misvaklanmak, bıyıkları almak ve sakalı serbest bırakmak İslâm fıtratıdır. Muhakkak ki mecusîler bıyıklarını serbest bırakır ve sakallarını kısaltırlar. Onlara muhalefet edin; bıyıklarınızı kesin ve sakallarınızı serbest bırakın.”[4]
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
إِنَّ أَهْلَ الشِّرْكِ يُعِفُّونَ شَوَارِبَهُمْ، وَيُحِفُّونَ لِحَاهُمْ، فَخَالِفُوهُمْ، فَأَعِفُّوا اللِّحَى، وَأَحِفُّوا الشَّوَارِبَ
Şüphesiz şirk ehli bıyıklarını uzatır, sakallarını kısaltırlar. Siz onlara muhalefet edin, sakalları bırakın, bıyıkları kısaltın.”[5]
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
كَانَتِ الْمَجُوسُ تُعْفِي شَوَارِبَهَا وَتُحْفِي لِحَاهَا، فَخَالِفُوهُمْ فَجُزُّوا شَوَارِبَكُمْ وَأَعْفُوا لِحَاكُمْ
Mecusiler bıyıklarını serbest bırakır, sakallarını kısaltırlardı. Siz onlara muhalefet edin: bıyıklarınızı kesin ve sakallarınızı serbest bırakın.”[6]
Ebu Umame radıyallahu anh’den:
قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللهِ إِنَّ أَهْلَ الْكِتَابِ يَقُصُّونَ عَثَانِينَهُمْ وَيُوَفِّرُونَ سِبَالَهُمْ. قَالَ: فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: "قُصُّوا سِبَالَكُمْ وَوَفِّرُوا عَثَانِينَكُمْ وَخَالِفُوا أَهْلَ الْكِتَابِ
“Dedik ki: “Ey Allah'ın Rasulu! Kitap ehli sakallarını kısaltır, bıyıklarını gür yaparlar” Buyurdu ki:
Siz de bıyıklarınızı kesin, sakallarınızı bolca bırakın. Böylece Ehl-i Kitaba muhalefet edin.”[7]
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu beyanları, Görmez’e göre şekilciliktir ve Allah’ın mubah kıldığı şeyler öyle mi?!
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Allah ve rasülü birşeye hükmettikleri zaman, mü'min erkek ve mümin kadının kendi işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah'a ve rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab 36)
Bu ayette O, Allah ve rasulü bir konuda karar verdikten sonra, hiçbir müminin seçme hakkının olmadığını haber vermiştir. Bundan sonra başka şeyleri seçenlerin de apaçık bir şekilde sapıklığa düştüğünü bildirmiştir. Allah Teâlâ:
Ey iman edenler! Allah’ın ve rasulünün önüne geçmeyin, Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (Hucurat 1) buyurmaktadır. Yani O konuşmadan siz konuşmayın, o emretmeden siz emretmeyin, O fetva vermeden siz fetva vermeyin, bir konuda O nihâî kararı verip onaylamadan, siz kesin hükümler vermeyin demektir.
Bu ayetin en özlü yorumu şudur: Bir konuda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den önce konuşmaya veya bir iş yapmaya acele etmeyin. Nitekim Allah Teâlâ:
Ey iman edenler! Seslerinizi Nebi’nin sesinden fazla yükseltmeyin. Biribirinize bağırdığınız gibi, Nebi’ye yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız farkına varmadan amelleriniz boşa gider” (Hucurat 2) buyurmaktadır. Bu ayete göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında seslerini yükseltmeleri, amellerin boşa çıkmasına sebep oluyorsa, re’y, akıl yürütme, zevk, siyaset ve bilgilerin onun önüne geçirilmesi ve onun tercih edilmesi durumunda halleri nice olur?
Diyanet işleri başkanı ya hangi din adına misyonerlik yaptığını açıklamalı, yahut bir müslüman olarak bu yalan yanlış beyanlarla Allah’a iftira etmişse, derhal tevbe ve gusül edip İslam’a tekrar girmelidir. M ürtedin boynunu vuracak bir müessese mevcut değil diye münafık olarak yaşamaya devam edecekse, Allah’ın şedit azabından sakınmalıdır!
Diyanet İşleri Başkanlığı, Allah’ın ve rasulünün hükümlerine aykırı hükümlerde bulunmayı adet edinmiş bir taguttur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Sana indirilene ve senden önce indirilene kesin olarak iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olmak isterler; hâlbuki mutlaka onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları çok uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor. Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Rasul’e gelin!” denildiği zaman münafıkların senden tam bir yüz çevirişle yüz çevirdiklerini görürsün.” (Nisa 60-61)
Allah Subhanehu ve Teâlâ, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiğinden başkasını hakem tayin edip onun hakemliğine müracaat etmenin, tagutu hakem olarak benimsemek ve ona müracaat etmek olduğunu haber vermiştir.
Tagut: Kulun kendisiyle haddini aştığı her türlü ma’bud, kendisine uyulan ve itaat edilen varlıktır. Her kavmin tagutu, Allah ve rasulü dışında kendisinin hakemliğine başvurulan, Allah dışında ibadet edilen, Allah’tan bir yol gösterme olmaksızın kendisine ittiba edilen veya insanların bilmedikleri konularda kendisine itaat etmeyi Allah’a itaat kabul ettikleri kimselerdir. İşte bunlar dünyanın tagutlarıdırlar. Düşünüp incelediğin zaman, insanların çoğunun Allah’a ibadetten onlara kulluğa, Allaha ve rasulünün hakemliğinden onların hakemliğine, Allah’a itaat ve rasulüne ittibâdan, onlara itaat ve ittibaya yöneldiklerini görürsün. Onlar bu ümmetin kurtuluşa ermişleri olan sahabe ve tabiun’un yolunu tutmamış, onların hedeflerine yönelmemişler, hem menhec hem de hedef olarak onlardan ayrılmışlardır.
Sonra Allah Teâlâ haber veriyor ki; “Onlara: Allah’a ve rasulüne gelin” denildiği zaman bundan yüz çevirir, davetçiye icabet etmez ve başkalarının hükümlerine razı olurlar. Ardından onları Allah ve rasulünden yüz çevirip, başkalarının hâkimliğine müracaat etmelerinin, malları, bedenleri, basiretleri, dinleri ve akıllarına büyük musibetler getireceği ile tehdit etmiştir.
Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir felaket getirmek ister.” (Maide 49) Onlar maksatlarının yalnızca iyilik ve uyumdan ibaret olduğunu ileri sürerek mazeret beyan ederler. Yani ana gayeleri her iki zümreyi razı edip aralarını bulmaktı.
Bunların bu davranışları aynen Rasulün getirdiği ile onun zıddı olanların arasını bulmaya çalışıp, bununla da iyilik yaptığını ve tarafların arasını düzeltip, uyumlu hale getirdiğini sananlara benzemektedir.
Hâlbuki iman, rasulün getirdiği ile onun karşıtları arasında yol, hakikat, inanç, siyaset ve yorum bakımından tam bir savaş hali ilan etmeyi gerektirmektedir. Katıksız iman işte bu savaşı başarmakla mümkündür, uyum sağlamakla değil. Başarı Allah’tandır.


[1] Hasen. Muslim (261); Ahmed (6/137); Nesai (5040); Tirmizi (2757); Ebu Davud (53); İbn Mace (293).
[2] Sahih. Buhârî (4886) Muslim (120)
[3] Sahih. Buhari (5553) Muslim (259)
[4] Hasen. İbn Hibban (4/23) Mehâmilî, Emali (402) Tarsusi, Musnedu Ebi Hureyre (59)
[5] Sahih ligayrihi. Bezzar (14/390) Keşfu’l-Estar (2970-2971) İbn Hacer, Muhtasaru Zevaidi’l-Bezzar (1222) İbn Hacer: “Hasen” demiştir.
[6] Hasen. Buhari, Tarihu’l-Kebir (1/140)
[7] Sahih. Ahmed (5/264) Taberani (8/236) Beyhaki Şuab (5/214)

11 Mart 2017 Cumartesi

Çağın Yeni Putları - 8 -

Putların Sekizincisi: Âdetler ve Taklidler
Taklidlerimizin ve adetlerimizin büyük kısmı İslam hükümleriyle çelişmektedir ve beşerin iki cihanda saadetini hedefleyen İslam’ın musamahalı ruhuna uymamaktadır. Bu ümmetin mensuplarından pekçoğu dine aykırı olan alışkanlıklar ve âdetlere ve hatta taklitle yapılan ibadetlere o kadar müptela olmuştur ki, âdet ile ibadet birbirinden ayrılamaz hale gelmiştir. Öyle ki, birisi onlara karşı çıkacak olsa: “Bu bizim adetimizdir, bildiğimiz budur” derler.
Matemler, bayram kutlamaları, sevinçler, kadın erkek karışık programlar, genel olarak oturumlarda kadın erkek karışıklığı, kadın erkek karışık eğitimler, nişan ve düğün merasimleri, kızların mehirlerinin yükselmesi, velilerin kabirlerini ziyaret, kabirler için adak sunma, bütün bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile gelen apaçık hidayet olan dine aykırı olan ve birçok müslüman ülkelerinde yaygınlaşmış olan adet ve taklitlerdendir.
Müslümanlara gereken şey bu adet ve taklitleri yeniden gözden geçirip, İslam’a, hanif dine uygun olan unsurlarla bunları değiştirmeleri, İslam’a aykırı olanlardan da yüz çevirip derhal uzaklaşmalarıdır. Ta ki müslüman kendisini dünyada e ahirette cezalandırılmaya sunmuş olmasın.[1]
Bu âdet ve taklitler kökleşmiş meseleler haline gelince, bunlar meşru sayılır hale gelmekte ve bunların dışında çıkan kişiye karşı çıkılmaktadır. Böylece yeni bir put haline gelmekte, Allah Azze ve Celle’nin dışında itaat edilen, helal ve haram koyma hususunda tabi olunan bir unsur olmaktadır.
İnsanlardan bazısı Allah’ın dışında niddler/denkler edinmişlerdir. Kur’ân’ın ilk muhatapları asrında bu denkler taşlar, ağaçlar, yıldızlar, gezegenler, melekler veya şeytanlar idi. Onlar, bütün cahiliyye zamanlarında eşyalar, şahıslar, şiarlar ve itibarlardır. Allah’ın isminin yanına konduğu zaman gizli ya da açık olsun, hepsi de şirktir. Kişi kalbinde Allah sevgisiyle beraber onu ortak ederse şirk koşmuş olur. Peki ya kalbinden Allah sevgisi çıkıp da sadece bu denk koşulanların sevgisi kalbi kuşatırsa ne olur?
Muhakkak ki mü’minler Allah’ı sevdikleri gibi hiçbir şeyi sevmezler. Ne canlarını ne de başka bir şeyi, ne şahısları, ne itibarları, ne işaretleri, ne de bu dünyada insanların peşinden koştukları değerlerinden herhangi bir değeri, Allah’ı sevdikleri gibi sevemezler.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِلَّهِ
İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah'tan başka denkler edinirler de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’ı sevmeleri daha güçlüdür.” (Bakara 165)
Bu denklerin örnekleri:
1- İnsanların çoğu modaya bağlanır, özellikle Allah’ın kendilerine zenginlikle ihsanda bulunduğu ülkelerdeki kadınlar sürekli moda eşyaları alırlar. Rablerinin emir ve kurallarından çok bu modanın yeniliklerini takip eder, gözetirler. Kadınların çoğu cildi güzelleştiren, koruyan, beyazlaştıran veya besleyen yağlar, kremlerden türlü makyaj malzemeleri, çeşitli sabunlar onlarca çeşit ve renkte dudak boyaları, göz farı, öje, şampuan, saç boyaları gibi malzemelerle odalarını sanki bir eczane gibi doldururlar, lakin gel de bu odada bir mushaf, dininde faydalanacağı bir ilmi kitap bul! Onun ibadet, namaz ve takva konusundaki gayretine bak!
Müslüman kadınlar model dergilerininin isimlerini Kur’an surelerinin isimlerinden daha iyi ezberlemekte! Hatta bazıları sayısı bilinmeyecek kadar şarkıcı ve sinema aktörünün isimlerini bilir de rablerinin rasulünün eşlerinin isimlerini bilmez! Bir de bu şarkıcı ve aktörlerin davranışlarını taklid varsa bu apaçık bir hüsrandır!
Maalesef kadın bir esir haline gelmiştir! Onu esir alan moda evlerinin sahipleridir! Onları diledikleri zaman, diledikleri şekilde, diledikleri renklerde giydiriyorlar… Kadın da kayıtsız şartsız onlara icabet ediyor.[2]
İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
بُعِثْتُ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ بِالسَّيْفِ حَتَّى يُعْبَدَ اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَجُعِلَ رِزْقِي تَحْتَ ظِلِّ رُمْحِي، وَجُعِلَ الذِّلَّةُ وَالصَّغَارُ عَلَى مَنْ خَالَفَ أَمْرِي، وَمَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ
Kıyametin önünde, kılıçla gönderildim ki hiçbir şey ortak koşulmadan yalnızca Allah’a ibadet edilsin. Rızkım mızrağımın gölgesi altında kılındı. Emrime muhalefet edenlere zillet ve küçüklük yazıldı. Kim kendini bir kavme benzetirse onlardandır.”[3]
Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لتَتَّبِعُنَّ سَنَن مَنْ كان قبلكم شِبْرا بِشِبر، وَذِرَاعا بِذِراع حتى لو دَخَلُوا جُحْرَ ضَبّ لَتَبِعْتُموهُمْ قَالَ أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللهِ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى قَالَ: فَمَنْ
Elbette sizden öncekilerin yoluna adım adım, karış karış uyacaksınız. Hatta öyle ki, onlar bir kertenkele deliğine girseler siz de onları takip edeceksiniz.” Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh dedi ki:
“Biz: Ey Allah’ın rasulü! Yahudi ve Hıristiyanları mı (kastediyorsun)? Dedik. Buyurdu ki:
(Başka) kimler olacaktı ki?[4]
Sehl b. Sa’d radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَرْكَبُنَّ سُنَنَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ مِثْلًا بِمِثْلٍ
Nefsim elinde olana yemin olsun ki, sizden öncekilerin yaptıklarını aynısıyla siz de yapacaksınız[5]
Şeddad b. Evs radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لَيَحْمِلَنَّ شِرَارُ هَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى سَنَنِ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلِ الْكِتَابِ حَذْوَ الْقُذَّةِ بِالْقُذَّةِ
Bu ümmetin kötüleri, daha önce yaşayan Ehl-i Kitab’ın yaptıklarını eksiksiz bir şekilde, adım adım aynen yapacaktır.[6]
Mısır Allamesi Ahmed Muhammed Şakir Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma’ya: “Kâfirlerin elbisesini giyme” buyurduğu hadisin dipnotunda şöyle demiştir:
“Bu hadis, giyim ve görünüm konusunda kâfirlere benzemenin haram olduğunu açıkça ifade etmektedir. Nitekim diğer bir sahih hadiste: “Kim kendisini bir kavme benzetirse onlardandır” buyrulmuştur. İlim ehli ilk asırlardan bu son asırlara kadar, kâfirlere benzemenin haramlığı hususunda ihtilaf etmemişlerdir. Müslümanlar arasında köleleşmeye çalışan zelil nesiller çıkmış, her konuda kâfirlere benzeyerek onlara alay konusu olmuş ve köleleşmişlerdir. Sonra ilme yapışan ve kendilerini ilme nispet edip, giyim, görünüm, şekil, ahlak ve her konuda kâfirlere benzeme işini onlara süsleyen kimseler buldular. Durum o hale geldi ki, ümmet arasında içine bidat soktukları namaz, oruç ve hac görüntüleri dışında kâfirlere benzetmedik bir İslam alameti kalmadı.”[7]
2- Bazı şahısların, şarkıcı ve artistlerin; “Halkın ilahı”, “İdol (bu kelime put demektir)” gibi isimlerle takdis edilmeleri. Veya ilme nispet edilen birinin yöneticilerden biri hakkında söylediği şu söz gibi sözler: “Şayet elimde olsa onu yaptıklarından sorgulanmayan bir makama koyardım.”!!!
Yine dengesizlerden biri bu ülkenin cumhurbaşkanı hakkında: “Allah’ın sahip olduğu bütün sıfatları kendisinde toplamış bir lider” tabirini kullanmış, o liderin hayranları tarafından bu tabir türlü şekillerde te’vil edilmeye çalışılmıştır. Sonra Allah ve rasulü için herhangi bir hareketliliği olmayan kimselerin, bu lider için canları pahasına her yola hareketlendiğini görürüz.
Allah'ın dininde ruh taşıyan canlıların suretlerinin yasak olmasına rağmen, takdis edilen bu şahısların resimlerinin biriktirilmesi, posterlerinin asılması, facebook, twitter gibi modern yayın organlarında resimlerinin sitayişkâr duygularla paylaşılması gibi unsurlar, ilah edinmenin göstergelerindendir. Allah'tan selamet ve afiyet dileriz.
3- Futbol takımlarının fanatizmi. Nitekim büyük stadlardan biri hakkında “Futbolun mabedi” tabiri kullanılmıştır. Mabed: ibadet edilen yer demektir. Birçok gafil kimse için bu tabir maalesef hakikati ifade etmektedir. Rabbine ibadet için vakit ayırmayan, mescide, Cuma namazlarına, ilim meclislerine katılmayan kimseler, üstelik ücret de ödeyerek, fanatiği olduğu takımın maçlarını kaçırmamakta, takımı için sevinip takımı için üzülmekte, takımı için bir fasık ya da gayri muslime sevgi beslerken, takımı için bir müslümandan nefret edebilmekte, hatta bu uğurda kavgalar yapabilmektedir.
Müslümanların kalplerini yoklamaları ve Allah’ın sevgisine, Allah’ın korkusuna denk veya ondan daha üstün tutulan sevgi ve korkular var mı, yok mu diye yoklamaları gerekir. Aksi halde netice dünyada ve ahirette hüsran olacaktır.
Çağın yeni putlarından özet olarak ancak bu kadar zikredebildik. Şüphesiz müslüman coğrafyasında daha etraflı bir gözlem yapıldığında benzer örnekler çoğaltılabilir. Ancak, zikredilen misaller inşaallah bu konuda uyanık davranılıp mevcut yanlışların telafisi ve tekrar benzer hatalara düşmemek için yeterli bir uyarı olur. Allah Azze ve Celle’den müslümanları, bâtıl ilahların ve bâtıl davaların eteklerinden kurtarıp, kendisinin rasulüyle gönderdiği tevhid ve sünnet dininin etrafında birleştirmesini dileriz.
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Allah, sizlerden iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâad etti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.” (Nur 55)
Evet, Allah Azze ve Celle, şirk şaibelerinden uzak sahih bir imanla iman etmeyi ve bid’atlerden uzak salih amel işlemeyi gerçekleştirdikleri takdirde bu ümmete vaadini muhakkak gerçekleştirecektir. Allah vaadinden dönmez, lakin bu vaadin şartı ayette zikredilmektedir. Kulların, bu şartı yerine getirmeden vaad edilen zaferi istemeye hakları yoktur:
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Ey iman edenler, eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed 7)
Subhanekallahumme vebihamdike ve eşhedu en la ilahe illa ente vahdeke la şerîke leke ve estağfiruke ve etûbu ileyk.

[1] Halid el-Hac, Musrau’ş-Şirk ve’l-Hurafe (s.324-328)
[2] Halid Abdurrahman eş-Şayi’, Risaletu’n-Nisa ve’l-Muda ve’l-Ezyâ (s.27, 53, 84)
[3] Sahih. Ahmed (2/50, 92) Ebu Davud (4031) İbn Ebi Şeybe (4/212) Taberani Musnedu’ş-Şamiyyin (216) Tahavi Muşkilu’l-Asar (231) Abd b. Humeyd (848). El-Elbani, el-İrva (1269) Ebu Davud ve Ahmed b. Hanbel’in isnadlarında hakkında ihtilaf edilen Abdurrahman b. Sabit b. Sevban bulunmasından dolayı Şuayb el-Arnaut zayıf demiştir. Lakin Ahmed b. Hazlem’in, Hadisu’l-Evzai cüzünde (s.31 no:30) ve Tahavi’nin Muşkilu’l-Asar adlı eserinde (1/238) İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayetinde İbn Sabit yerinde el-Evzai vardır. Bu mutabi ile hadis sahihtir. Ayrıca hadisin şahitleri de vardır. Bu hadisi muhaddislerin geneli hasen ve sahih olarak değerlendirmişlerdir. Bkz.: Darekutni el-İlel (9/272) Iraki el-Muğni (1/217) İbn Hacer Fethu’l-Bari (10/271) Busayri İthafu’s-Sadetil-Mahera (4/484) Zehebi Siyeru A’lami’n-Nubela (15/509) Suyuti Camiu’s-Sagir (8593) Elbani (Sahihu Ebi Davud, Gayetu’l-Meram, Cilbabu’l-Mer’e)
[4] Sahih. Buhari (3456) Müslim (2669) benzerini Ebu Hureyre radıyallahu anh’den Buhari (7319) rivayet etmiştir.
[5] Hasen ligayrihi. Ahmed (5/340) Taberani (8/204)
[6] Hasen. Ahmed (4/125) Tayalisi (1217) Taberani (7/281)
[7] Musned (10/19)
 
 
 
 

10 Mart 2017 Cuma

Çağın Yeni Putları - 7 -

Putların Yedincisi: Siyasî Partiler
Bu partiler çirkin bir bidattir ve emperyalizmin sonuçlarından biridir. Emperyalistler, tek ümmetin çocukları arasını ayırmak, tek vatanın çocuklarını gruplara ayırmak için bunu çıkarmışlardır.
Her bir partiyi tanımlayan bir programı, bayrağı ve temsilcileri vardır. Bu partilerden Komunist olanı, Marx’çı olanı, Milliyetçi olanı, Liberal Laik olanı vardır.
 Bu partilerin acı sonuçlarını insanların bölünmesi olarak görmekteyiz. Dergilerde, gazetelerde, televizyon kanallarında particilerin birbirlerini ithamlarına şahit olunmaktadır. Bu partilerden herhangi birine üye olmak dinin asla onaylamadığı bir bid’attir.
Şüphe yok ki bu kimselerin peşinden gidenler, hayatlarını, nefislerini, mallarını partilerinin yolunda kurban ederler. Dünya karşılığında ahiretlerini satarlar. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
وَمَنْ قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ، يَغْضَبُ لِلْعَصَبَةِ، وَيَنْصُرُ الْعَصَبَةَ، أَوْ يَدْعُو إِلَى عَصَبَةٍ فَقِتْلَةٌ جَاهِلِيَّةٌ
Kim kör bir bayrağın altında savaşır, asabiyeti (taassupta bulunduğu grup) için öfkelenir, asabiyeti desteklemek için savaşır veya asabiyete çağırırken öldürülürse cahiliye üzere öldürülmüş olur.”[1]
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e cesurluk, hamiyyet ve riya için savaşanlardan hangisinin Allah yolunda olduğu sorulunca şöyle buyurmuştur:
مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ العُلْيَا، فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ
Kim Allah’ın kelimesinin yüce olması için savaşırsa Allah Azze ve Celle’nin yolunda olan odur.”[2]
İslam sancağı yerine, altında toplanmak için birçok sancaklar yükselmiştir. Her bir grup kendi elindekiyle övünür, sevinir. Din ise bu partileri tanımaz. Bize emredilen şey, bir tehlikeye muhatap olduğumuz zaman birbirimize destek olup yardımlaşmamız, ümmetlerin ve fertlerin onsuz olamayacağı dinimizi savunmak için, tek bir kişinin kalkışı gibi kalkmamızdır.
Şeyh Muhammed el-İmam’a: “Siyasi partilere üye olmak caiz midir?” diye sorulunca şöyle cevap vermiştir:
“Siyasi partiler laikliğin gruplarıdır. Laiklik; dinsizliktir. Yani Allah’ın hak dinini din edinmemektir. Hatta laiklik, Allah katından indirilmiş ve değişikliğe uğramamış dini dahi kabul etmez. Laiklik, mesela batıda tahrif edilmiş ve değiştirilmiş Tevrat ve İncil’i de kabul etmez. Kendi iddialarına göre Musa ve İsa aleyhime's-selâmdan kaldığını ileri sürdükleri Yahudilik ve Hristiyanlığı da kabul etmez. Bu, Allah Azze ve Celle’nin katından bir din indiğine iman etmemektir.
Sonra Müslümanlar arasında laiklik yayıldı. Şu kaidelerini ortaya koydular: “Din Allah içindir, vatan herkes içindir.” Yine: “Din kul ile rabbi arasındadır” kaidesini yaydılar. Yani namaz, oruç ibadet edenin ibadetidir. Ama hükümler, ahlak, muameleler, siyasi ve iktisadi meselelere gelince bunlarda insanların hükmüne müracaat edilmesi ve insanların kanun koyması görüşündedirler! Bu konularda İslam dininin hükmünü kabul etmezler.  Müslümanların arasında bu laiklik/dinsizlik çoğaldı. Bu, batılı devletlerin laikler için seçtiği laiklik olup Müslümanlar arasında da bulunmaktadır.
Bütün bunlara göre; partiler, laik partiler ile bidat ve sapıklık içeren partiler arasındadır. Bu partilere girmek dinen caiz değildir. Bilakis bu haram, hatta haramların en büyüklerindendir. Zira bunda günahta yardımlaşmak, sapıklık üzere düşmanlık ve haddi aşma vardır. Özellikle siyasi partiler, ister seçim yoluyla gelip barış devrimi denilen, demokrasi kanunlarıyla amel eden demokratik devrim partileri olsun, isterse askeri devrimle gelenler olsun fark etmez.
Yine bu partiler iki şeyi bir arada barındırır. Siyasi partiler fitnelerin ve sapıklıkların kaynağıdır. Müslümanları fazlasıyla parçalamakta ve zayıflatmaktadır. Düşmanlar için Müslümanlara karşı gedikler açmaktadır. Daha bunun gibi Müslümanlara zararlı olan birçok meseleleri vardır. Hareket ve kuvvet ancak Allah’tandır. Allah’a ve ahiret gününe iman eden için partilere girmek caiz değildir. Bilakis Müslümanlara farz olan, tek grup olan Allah’ın seçtiği Allah’ın grubu olmaları, tek ümmet olmalarıdır ki, o da salih selefin ve onlara güzellikle uyanların üzerinde bulundukları nübüvvet menhecine tabi olan İslam ümmetidir.  Allah en iyi bilendir."[3]
- inşallah yazı devam edecek -

[1] Sahih. Ahmed (2/296) Muslim (1848) İshak b. Rahuye (145) Ebu Avane (4/421) Beyhaki (8/156) İbn Hibban (10/442) İbn Mace (3948) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (3579)
[2] Sahih. Buhârî (123) Muslim (1904)
[3] Fetva tarihi: 02 Cemadiyessani 1433 Link: http://www.sh-emam.com/show_fatawa.php?id=424

Çağın Yeni Putları - 6 -

Putların Altıncısı: Vatancılık (Milliyetçilik)
Dr. Nasır el-Umer, Muhadarat adlı kitabında, kalp hastalıklarıyla imtihan ile ilgili olarak, haktan başkası için hizipleşmenin/gruplaşmanın fert ve toplumu helak eden öldürücü bir hastalık olduğunu söylüyor ve bunun iki türü olduğunu zikrediyor:
"1- Bazı prensipler için fırkalaşma. Bugünlerde “Vatandaş birliği” sloganını işitiyoruz. Bu, vatan esaslı sevgidir. Vatanında Müslüman, fasık ve kafir de, vatandaş olarak yaşamaktadır. Başka bir ülkenin vatandaşı olan Müslüman bir kardeş, daha takvalı olsa dahi, ona bu sevgi gösterilmez.
Bu, vela ve berânın/yakınlık ve uzaklaşmanın vatan esası üzerine kurulmasıdır. Bu davanın savunucularından biri şunu dile getirmiştir: “Vatan sevgisi dışında her sevgi geçicidir.” Yani memleket toprağı, ülke için sevgi kalıcı! Allah onun karnını irinle doldursun! Her sevgi, hatta Allah Azze ve Celle ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem için olan sevgi de vatan sevgisi uğruna gidicidir! Bu ise yeni bir şirk türüdür."
Üstad Nasır İbrahim el-Beridî’nin Mecelletu’l-Beyan dergisi 10. Sayı, s.45’te yayınlanan: “Kavmiyetçilikten Vatancılığa” başlıklı makalesinde şöyle denilmektedir:
“Müslümanların ülkeleri işgal edilip uzun yıllar sömürge olarak kaldı. Bu yıllar İslam’a ve müslümanlara karşı zorlayıcı savaş yılları idi. Kalemin yazmaktan aciz kaldığı böyle bir durum şöyle toparlanabilir: Mesajı taşıyan ordular geri kalmış, onun hedeflerinde adamları erimişti. Hâlbuki onlar bizim tenimizden, bizim dilimizi konuşan, çoğu mescidlerimizde bizimle beraber namaz kılan kimselerdi. Osmanlı devletinin son zamanlarında mevcut olan İslam Hilafetine karşı, ümmetimize kötülük ve belalar getiren kavmiyetçilik sömürgesi başladı. Osmanlı hilafetinin son bulmasından sonra “Sykes–Picot” anlaşması yapıldı. Bu anlaşmayla Arap ümmeti devletçiklere bölündü ve bu emperyalizm sürecinde müslümanların söz birliği dağıtıldı. Kavmiyetçilik seslerinin yükselmesinden sonra çizilen hedefin parçaları yerine oturmaya başladı ve diğer bir dava ortaya çıktı: Vatancılık!...
Vatan bir ilah edinilip Allah’ın dışında ona ibadet edilecekti. Birçok İslam devletlerinde vatancıların sesleri yükseldi ve İslam’a aykırı olan prensiplere davet ettiler. Bunu her bağın üzerinde bir bağ olarak gördüler. Onlar – bilseler dahi – bu habis fikrin taşıdığı, ümmeti çeşitli musibetlere uğratacak zehiri idrak edemediler.
Bizler, küfür milletlerinin ümmetimize karşı tek bir akide etrafında toplandığı vakitte, aramızı ayırıp parçalayacak şiarların yükseldiğini gördük.
Muhakkak ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kabile taassupçuluğunun hâkim olduğu, putların yönettiği bir kavme gönderilmişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o kimselere karşı silahı İslam idi. Ayrılıktan sonra onları toparladı, bütün ayrılıklar, renkler, cinsler ve tabakalar eridi. İslam’ın gölgesinde tarihteki en büyük kardeşlik bağı kuruldu. Arap ile Rum, Pers ile Evs’li, Habeş’li ile Hazrec’li bir araya geldiler. Bu birliktelikte cins, renk, vatan gibi ayrımlara itibar edilmedi.
Şüphesiz böyle bir davanın en tehlikeli kısmı, niyeti ve maksadı güzel olan bazı müslümanların duygusallıkla bu davayı savunmalarıdır. Hatta Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisi olduğu iddia edilen: “Vatan sevgisi imandandır” sözünü tekrar ederler. Hâlbuki bu hadis uydurmadır.[1] Bu hadisi delil getirmek ve buna dayanmak caiz değildir.
Burada vatan sevgisinin, insanın tabiatinin bir gereği olduğu inkar edilemez. Lakin tehlikeli olan şey, vatancılık davetçilerinin bunu Allah’ın dışında ibadet edinilen bir put kılmaları ve “vatancılık” adı altında İslamî prensiplerden uzaklaşmalarıdır.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِلَّهِ
İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah'tan başka denkler edinirler de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’ı sevmeleri daha güçlüdür.” (Bakara 165)
Onlardan birinin yazdığı makalede şöyle dediğini okuruz: “İnsan için vatandan, topraktan daha yüce bir şey yoktur. İnsanın başka bir insanla alakası toprağı sayesindedir. Toprak bağı en asil ve en şiddetli bağdır.” Sonra yazar aşırılığında ileri gidiyor ve şöyle diyor: “Mahlûkat arasında vatan toprağından daha üstün bir değer ve bağ yoktur.” Bununla da yetinmiyor ve şöyle diyor: “Muhakkak ki vatan sevgisi dışındaki her sevgi yok olup gidicidir. Vatan sevgisinin ateşi ise, değiştirilemeyen bir dövme gibi daimî olarak kalıcıdır.”
Vatancılık propagandacılarının düştüğü durum budur. Yazar burada kendi şahsını değil, bayrağı yükseltilmiş, ekolü oluşturulmuş bir davayı, vatanın nasıl sevileceğini, kimlerin vatanı sevdiğini ve ne zamana kadar sevileceğini anlatıyor…
 Bu yazar, Allah için sevgi ve Allah için nefret etmenin imanın en sağlam kulpu olduğunu görmezden geliyor. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى أَكُونَ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ وَلَدِهِ وَوَالِدِهِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ
Biriniz beni çocuğundan, ana babasından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe iman etmiş olmaz.”[2]
Bu aşırılık sebebiyle kişi ülkesi için sevip ülkesi için buğzediyor, dostluk ve düşmanlığını vatanı için yapıyor.
Evet, her insan vatanını sever, lakin Müslüman bu sevgiyi doğru bir çerçeveye koyar. Vatan sevgisi tabiî, fıtrî bir sevgidir. Lakin hiçbir durumda bu sevgi Allah’ın sevgisinin ve rasulünün sevgisinin önüne geçirilemez. Vatana olan sevgi ile dine olan sevgi eşit olamaz. Hatta vatan sevgisi, ana baba sevgisinin dahi önüne geçirilemez.
Vatancılık (milliyetçilik) davetinin hakikati, vatanın maslahatı ile İslam'ın değerleri çeliştiği zaman ortaya çıkar. Vatancıların bu maslahatı, İslam'ın değerlerinin önüne geçirdiklerini görürüz. Allah Teâlâ, Allah yolunda cihada çıkmayıp vatanlarında kalmak isteyen münafıkları şöyle kınamıştır:
وَلَوْ أَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ أَنِ اقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ أَوِ اخْرُجُوا مِنْ دِيَارِكُمْ مَا فَعَلُوهُ إِلَّا قَلِيلٌ مِنْهُمْ وَلَوْ أَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِهِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَأَشَدَّ تَثْبِيتًا
Eğer biz onlara: “Nefislerinizi öldürün ya da yurtlarınızdan çıkın!” diye yazacak olsaydık –içlerinden pek azı müstesna- bunu yapmazlardı. Eğer onlar kendilerine öğüt verilen şeyi yapsalardı and olsun ki onlar için daha hayırlı ve yerleştirme bakımından da daha sağlam olurdu.” (Nisâ 66)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’yi severdi. Lakin dini hicreti gerektirince bunu vatan sevgisine tercih etti. Ashabı Kiram da aynı şeyi yaptılar. Vatan sevgisi, o propagandacıların iddia ettikleri gibi, kayıtlardan azade mutlak bir sevgi değildir. İslam prensipleri olmaksızın sırf vatan sevgisi iddia edenler de bu iddialarında yalancıdırlar ve hem ümmete hem de vatanlarına ihanet etmektedirler. Uhud savaşında ve Hendek savaşında Münafıkların halleri, bu kimselere en açık reddiyedir ve onların gerçek konumlarını ortaya koymaktadır:
وَإِذْ قَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ يَاأَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا * وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ أَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَآتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا إِلَّا يَسِيرًا * وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِنْ قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ وَكَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْئُولًا
Onlardan bir gurup da demişti ki: “Ey Yesribliler! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün!” İçlerinden bir kısmı ise: “Gerçekten evlerimiz emniyette değil” diyerek Nebî’den izin istiyordu; oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı. Onun her yanından üzerlerine saldırılsaydı da, o zaman onlardan fitne istenseydi, şüphesiz hemen bunu yaparlar ve çok az bir zaman beklerlerdi. And olsun ki daha önce onlar, sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen söz ise sorulur!” (Ahzab 13-15)
Hasen el-Arumî, Münafıklığın 50 Alameti adlı risalesinde şöyle der: “Şu günlerde bu münafıkların Allah’tan başkası için yeni dostluk programları yaptıklarını, vatan için, anayasa için vs. dostluk dediklerini işitiyoruz. Allah buyuruyor ki:
إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ * وَمَنْ يَتَوَلَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذِينَ آمَنُوا فَإِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ
Sizin veliniz ancak Allah’tır. O’nun rasulü’dür ve iman edenlerdir ki namazı dosdoğru kılarlar ve rükû edici olarak zekâtı verirler. Her kim Allah’ı, rasulü’nü ve iman edenleri veli edinirse muhakkak Allah’ın hizbi onlardır ki galip olanlardır.”(Maide 55-56) Cenaze törenlerine, bayramlarına katılarak, tarihlerini yazarak, bayramlarını kutlayarak onlarla sevinir, onlarla hüzünlenirler. Yine bu günlerde pek çok münafık yönetici veya bazı yönetilenlerin vatan için ve anayasa için dostluk seslerini yükselttiklerini işitiyoruz. Batıdan gelen bundan başka da batıl şiarlar vardır. Başkanlardan birinin insanları şöyle emrederek yönlendirdiğini duydum;
“Dostlarınız yalnızca vatan için ve anayasa için dost olsun." Veya bu anlamda bir şey dedi. Durumu en iyi olan:
“Allah, vatan ve devrim için” diyerek vatan ve devrimi Allah’a eş tutuyor, müminlere ve Allah rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e dostluğu kaldırıyor. Bu, ayette anlatılmıştır ve dinde bilinen bir şeydir.”
- İnşaallah yazı devam edecek -


[1] Bkz.: San’anî, Mevduat (s.74 no:81)
[2] Sahih. Buhârî (iman 15) Muslim (44)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)