Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar * Makale sahibi isminin yayınlanmasını istememiştir. Tercüme Eden: Ebu Muaz el...

9 Kasım 2017 Perşembe

Delil İle Göz Boyama Arasında…

Kendilerinin veya başkalarının yaptıklarına, niyetlerinin iyi oluşunu delil gösteren çoktur. Derler ki: “Niyetlerimiz iyidir ve biz sadece iyilik istedik.”
Bunu söyleyen kişinin liderinin veya cemaatinin daveti tartışıldığı zaman: “Onun niyetinden şüphe mi ediyorsun? O, iyi niyetlidir ve sadece iyilik yapmayı istiyor” derler.
Bu kimseler şu hususları göremiyorlar:
1- Niyetin yeri kalptir ve Allah’tan başkası onu bilmez.
2- Niyetin iyi olduğunu anlasak bile bize kitap ve sünnette, iyi niyet sahiplerine değil, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, hakkında delil bulunan şeye uymamız emredilmiştir! Kitap ve sünnette iyi niyet delil değildir.
3- Kişinin iyi niyeti veya iyiliğe olan arzusu ve çabası; dosdoğru oluncaya kadar onun hakka olan ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Allah Azze ve Celle, “Sahip olduğun kanaate göre” değil, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud 112) buyurmuştur!
Her kim rabbinin huzuruna çıkacağını umuyorsa salih amel işlesin ve rabbine kullukta hiç kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf 110)
Salih amel; kitap, sünnet ve selefin uygulamasından delil bulunan şeydir. Kendince uygun gördüğün veya başkasının seni salih olduğuna ikna ettiği şey değildir!
De ki: Size ameller bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? İyi işler yaptıklarını zannettikleri halde dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” (Kehf 103-104)
Bu ayette kişinin iyi niyetine rağmen yolunu doğru seçmediği zaman zarar edeceğine işaret edilmektedir.
Açık delil: yanlışla doğrunun ve hak ile haksızlığın ayırt edilmesine yarayan delildir.
Göz boyama ise; serap gibi hayalî olan bir şeyin, bakanın gözünde delil gibi gösterilmesidir.
Susayan kişi onu su sanır. Nihayet yanına geldiğinde bir şey olmadığını görür” (Nur 39)
Delil ile göz boyama arasında birçoklarının kavrayamadığı ince bir derece vardır. Bu da birçoğunun ayırt edemeyip delil haline getirdikleri; onunla helali haram kıldıkları ve suçsuzları ithamda kullandıkları ALAMETLERdir!
Şayet alamet delil olsaydı, Yusuf aleyhi's-selâm’ın haşa elbisesi yırtıldığı gerekçesiyle zinâkar olması gerekirdi! Aişe radiyallahu anha’nın tenhada bir adamla kalması karinesiyle zina etmiş olması gerekirdi! İşte münafıkların suçsuz insanları varsayımdan hareketle itham etmeleri böyledir! O halde onlardan olmaktan sakınmak gerekir.
Zamanımız insanlarının delillerinin büyük bir kısmı alamet ve varsayımlardır. Göz boyamanın kaynağı; re’y, güzel bulma (istihsan), maslahat, kıyas, hizipçilik, nefsin arzusu ve şeytanın adımlarıdır. Delil ise rabbinden vahyedilendir!
Rabbinizden size indirilene uyun; O'nun dışındakileri dostlar edinip de onlara uymayın. Zaten ne kadar da az öğüt alıyorsunuz” (A’raf 3)

18 Ekim 2017 Çarşamba

İLMİ ÖNCELEMENİN SEBEPLERİ

İLMİ ÖNCELEMENİN SEBEPLERİ
Şeyh Abdulhamid el-Hacurî
Tercüme: Ebu Leylâ Ali Karaçay
Tashih: Ebu Muaz
Şeyh Abdulhamid el-Hacurî’ye şöyle soruldu: “Dünyanın peşinde koşup işle ve ticaretle meşgul olan, ilim talebini ve din için gayreti terk eden kişilere ne demeliyiz?”
Cevap:
Hamd Allah'a, salât ve selâm Rasûlullah'a olsun. Şehadet ederim ki Allah'tan başka ibadete layık hak ilah yoktur ve şehadet ederim ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasulüdür.
Bundan sonra:
Hiç bir şeyi ilmin önüne geçirmemeyi nasihat ederiz. Çünkü muhakkak ki ilim dünya ve ahirette saadet sebebidir.
 Dünya ve ahirette üstünlük sebebidir.
İslam'a ve onun ehline en büyük destek sebebidir.
İyiliği emredip kötülüğü yasaklamada önemli bir yeri vardır.
Nasihat konusunda önemi büyüktür.
Allah Azze ve Celle’nin rızasının en büyük sebebidir.
O, Cennetin yoludur.
Kur'an ve sahih sünnet de buna birçok yerde işaret eder. Uzatmadan verirsek:
İlim üstünlüktür. Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: ...Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mucadile, 11)
Allah'ın ikramıdır. Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: ...Allah sana kitap ile hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri bildirmiştir. Şüphesiz ki Allah’ın senin üzerindeki lütfu çok büyüktür!” (Nisa, 113)
Allah'ın arttırılmasını istemeyi emrettiği şeydir: De ki: Rabbim ilmimi arttır.” (Taha, 114)
İlim, Allah'ın şu kavlinde buyurduğu gibi basirettir: De ki: “İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a bir basiret üzere davet ediyorum; ben de bana uyanlar da. Allah’ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim.” (Yusuf, 108)
İlim haşyetin sebebidir. Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.” (Fatır, 28)
O, fehmin (anlayışın) yoludur. Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: İşte biz, bu misalleri insanlar için getiriyoruz; fakat onları ancak bilenler düşünüp anlayabilir.” (Ankebut, 43)
İlim üstünlük yoludur. Allah ulemayı meleklerle beraber zikretmiştir. Allah, kendisinden başka ibadete layık hak ilah olmadığına adaleti ayakta tutarak şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de. O’ndan başka ibadete layık hak ilah yoktur. O, Aziz'dir, Hakîm'dir.” (Al-i İmran, 18)
İlim, Nebi aleyhissalâtu ve’s-selamın buyurduğu gibi nebilerin mirasıdır:
Muhakkak ki nebiler dinar ve dirhem miras bırakmazlar ama ilmi miras bırakırlar. Kim bundan alırsa bol bir nasip elde etmiş olur.” (Ahmed, Ebu Davud ve Tirmizi rivat etmiş, Şeyh Elbani sahihlemiştir)
İlim cennette dereceleri arttırır. Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve Ahmed, Abdullah b. Amr b. El-As radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
Kur’ân okuyucusuna denilir ki: “Oku ve yüksel, dünyada tertil üzere okuduğun gibi tertil et. Muhakkak ki menzilin son okuduğun ayetin yanındadır.”
İlim hayır göstergesidir: Buhârî ve Muslim’in Sahih’lerinde Muaviye radıyallahu anh'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
"Allah kimin hayrını dilerse onu dinde fakih kılar."
İlim, hidayete çağrıdır: Muslim, Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet ediyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
"Kim bir hidayete çağırırsa ona tabi olanların ecri kadar ona yazılır, tabi olanların ecrinden de bir şey eksilmez. Kim de bir sapıklığa çağırırsa ona tâbî olanların günahı kadar ona da yazılır, tâbî olanların günahından da bir şey eksilmez."
İlim, cennetin yoludur: Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
"Kim ilim talep edilen bir yolu tutarsa Allah da ona cennetin yolunu kolaylaştırır." Muslim sahihinde rivayet etmiştir.
Ve bundan başka deliller de vardır. Allah’a hamd olsun.

15 Ekim 2017 Pazar

Süleyman Ateş’in Yalanı!

Bazı kimseler, dünyanın yuvarlak olduğu teorisine Kur’an’ı uydurabilmek için “dahaye” kelimesinin deve kuşu yumurtası anlamına geldiğini ve bu kelimenin dünyanın küre şeklinde olduğunu ifade ettiğini söylemişlerdir. Arap dilinde böyle bir anlam kesinlikle yoktur. Bilakis, Arap dilinde, udhiye kelimesi; deve kuşu yumurtasının kendisi değil, yumurtanın yayılmış yeri anlamına gelmektedir. Bu bâtıl iddiayı dile getirenlerden biri olan Süleyman Ateş, bu yalana kaynak olarak İbn Manzur’un Lisanu’l-Arab kitabını gösteriyor. Caner Taslaman gibi ilimden hiçbir nasibi olmayan kimseler de, bu iddiayı gerçek zannederek Süleyman Ateş’i kaynak göstermektedirler! Hâlbuki Lisanu’l-Arab’da şöyle denilmektedir:
يقال دَحَا يَدْحُو ويَدْحَى أَي بَسَطَ ووسع والأُدْحِيُّ والإدْحِيُّ والأُدْحِيَّة والإدْحِيَّة والأُدْحُوّة مَبِيض النعام في الرمل وزنه أُفْعُول من ذلك لأَن النعامة تَدْحُوه برِجْلها ثم تَبِيض فيه وليس للنعام عُشٌّ ومَدْحَى النعام موضع بيضها وأُدْحِيُّها موضعها الذي تُفَرِّخ فيه
“Dahâ, yedhâ, yedhû ve yedhâ denilir. Yani yaymak ve genişletmek demektir. El-Udhiyyu, el-idhiyyu, el-Udhiyye, el-idhiyye ve udhuvve; deve kuşunun kumda yumurtasını bıraktığı yerdir. Vezni: uf’ûl şeklindedir. Çünkü deve kuşu ayağıyla yer yapar, sonra oraya yumurtlar. Deve kuşunun yuvası yoktur. Medhâ; deve kuşunun yumurtasını bıraktığı yerdir. Yaydığı o yere yerleşir.”[1]
Bütün Arap dili kaynak lügatlerinde de aynı husus belirtilmektedir. Muhammed Emin Şankıtî de Advau'l-Beyan'da şöyle der:
"Udhiye; iddia ettikleri gibi deve kuşunun yumurtası değil, yumurtasını bıraktığı yerdir. Çünkü yuvası olmadığından, ayağıyla yeri düzler ve oraya yumurtasını bırakır."
Ancak hevâsına uyan Süleyman Ateş, batılılara şirin görünebilmek için kelimeleri yerinden oynatarak, deve kuşunun yumurtasını koymak için ayağıyla yeri düzlemesi  anlamındaki kelimeyi, “deve kuşu yumurtasının kendisi” diye, taşlarla oynanan bir oyuna; “medhât” denilmesini; taşların yuvarlaklığı manasıyla değiştirerek şarlatanlık yapmıştır! Böyle bir saptırmayı Seyyid Kutup adlı cahil sapık da yapmıştır! Hâlbuki İbn Manzur Lisanu’l-Arab’da, çocukların bir tahta parçasıyla yeri düzlediklerinden ve bu tahtaya "medhât" dediklerinden bahsetmiştir. Bu yüzden yolu düzleyen silindirlere “Medha”/düzleyen denilmektedir! İbn Manzur'un bizzat kendisi dahave kelimesini yaymak diye açıklarken, Ona bu iftirayı yapmak, akıl almaz bir zorlamadır.
Arap dili ve iştikaklarından bu denli cahil olan kimselerin tefsir yapmaya kalkışması ise asrımızın tuhaflıklarındandır![2]


[1] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab (2/1338)

10 Ekim 2017 Salı

Taksitli Daru's-Sunne Kitap Seti Kampanyası

Taksitli Daru's-Sunne Kitap Seti Kampanyası
Ayda 50 tl. taksitle toplam 500 tl.
                 
                    Set İçindeki Kitaplar:
1- Sahih Tefsir (8 cilt takım)
2- Zeberced (Buhari ve Muslim'in Şartlarına Göre Hadisler 3 cilt takım)
3- Sahih Tesettür
4- Kur'an-ı Kerim ve Sahih Meâl
5- Bizden Olmayanlar
6- Abdest ve Namaz Ahkâmı
7- Sünnet Müdafaası ve İttiba Tevhidi
8- Tasavvufun Hakikati 
9- Tekfir Sapması
10- Haktan Sapmanın Temelleri
11- İman ve Tevhid Akidesi
12- Sünnete Yabancılık   
13- 40 Hadiste İslam Şahsiyeti
14- Muhtasar Sahih Akide
* Kampanyaya katılmak için:
darussunne@hotmail.com adresine veya 0 542 498 90 21 WhatsApp numarasına:
İsim, soy isim,
Adres ve telefon no bilgilerini yazın.
Kitaplar adresinize ulaştıktan sonra ilk taksit olarak 50 Tl.'yi: 5369077 no'lu posta çeki hesabına ödeyebilirsiniz.
Sonraki taksit ödemeleri de her ay, aynı posta çeki hesabına yatırılabilir.
* Kampanya stoklarla sınırlıdır.

19 Eylül 2017 Salı

Beyaz Gelinliğin Tarihi

Düğün gecesinde genç kızlar neden beyaz gelinlik giyerler?
176 sene önce gelinler düğünlerinde beyaz gelinlik giymezlerdi. Kadınlar arasında meşhur olan kırmızı renk gelinlik giymeleri idi. Kırmızı renk çiçeklerle ve romantizm ile bağlantılı görülüyordu. Önceden beyaz gelinlik, uyulan bir örf değildi. Çünkü bu renk cenaze merasimleriyle alakalandırılıyordu ve düğünler için tercihi uzak görülüyordu.
Henüz 9 aylık iken İskoçya kraliçesi olan Mary, Fransa’ya giderek 6 yaşında Fransa prensi Francis ile nişanlandı. 1558 yılında Francis ile evlendi, 1559 yılında Kral 2. Henry öldüğü zaman Francis kral oldu. Mary o zamn aynı zamanda Fransa’nın da kraliçesi oldu. Kralın taziyesi için Mary, beyaz gelinlik giydi. Tarihte giyilen ilk beyaz gelinlik budur. Düğününde ilk olarak beyaz gelinlik giyen ise İngiliz kraliçesi Filipa’dır. 1840 yılında İlgiltere kraliçesi Victoria da düğününde beyaz gelinlik giymiştir. Bundan sonra da genç kızlar onu taklid ederek düğünlerinde beyaz gelinlik giymeye başladılar.
Geçmiş zamanlarda Mısır’da kadınlar düğünde pembe gelinlik giyiyorlardı. Beyaz gelinlik modasından önce Fas’lı ve Cezayirli kadınlar düğünlerinde bornoz giyerlerdi. Çin, Hindistan, Vietnam gibi ülkelerde ise kırmızı gelinlik giyilirdi.  Dünya modasını taklid eden genç kızlar beyaz gelinlik giymeye başlamışlardır.
Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لتَتَّبِعُنَّ سَنَن مَنْ كان قبلكم شِبْرا بِشِبر، وَذِرَاعا بِذِراع حتى لو دَخَلُوا جُحْرَ ضَبّ لَتَبِعْتُموهُمْ قَالَ أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللهِ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى قَالَ: فَمَنْ
Elbette sizden öncekilerin yoluna adım adım, karış karış uyacaksınız. Hatta öyle ki, onlar bir kertenkele deliğine girseler siz de onları takip edeceksiniz.” Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh dedi ki:
“Biz: Ey Allah’ın rasulü! Yahudi ve Hıristiyanları mı (kastediyorsun)? Dedik. Buyurdu ki:
(Başka) kimler olacaktı ki?[1]
Sünen; yollar demektir. Bu hadis Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in mucizelerindendir. Bu yüzden Müslüman erkek ve kadınların çoğunun bugün pek çok konuda, hatta kendilerine hiçbir faydası olmayan giyim, saçların şekli, yanaklardaki tüyleri ve sakalları tıraş etmeleri gibi hususlarda bile kâfirleri taklit ettiklerini görürsün. Öyle ki Müslüman erkek ve kadınlar gazete ve dergilerde batıdaki veya doğudaki kâfirlerin son modalarını araştırıp aynısını yapmaktadırlar.
Sehl b. Sa’d radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَرْكَبُنَّ سُنَنَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ مِثْلًا بِمِثْلٍ
Nefsim elinde olana yemin olsun ki, sizden öncekilerin yaptıklarını aynısıyla siz de yapacaksınız[2]
Şeddad b. Evs radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
لَيَحْمِلَنَّ شِرَارُ هَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى سَنَنِ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلِ الْكِتَابِ حَذْوَ الْقُذَّةِ بِالْقُذَّةِ
Bu ümmetin kötüleri, daha önce yaşayan Ehl-i Kitab’ın yaptıklarını eksiksiz bir şekilde, adım adım aynen yapacaktır.[3]
Pek çok mütevatir hadislerde birçok fiillerden yasaklama gelmiş, bunların illeti Yahudilere ve Hıristiyanlara benzemek olarak ifade edilmiştir. Bu da onlara muhalefet etmenin dinen istenen bir şey olduğunu ve onlara benzemenin haram olduğunu göstermektedir.
Nitekim ilim ehli kâfirlere benzemenin haram olduğunda icma etmişlerdir.[4]
Mısır Allamesi Ahmed Muhammed Şakir Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma’ya: “Kâfirlerin elbisesini giyme” buyurduğu hadisin dipnotunda şöyle demiştir:
“Bu hadis, giyim ve görünüm konusunda kâfirlere benzemenin haram olduğunu açıkça ifade etmektedir. Nitekim diğer bir sahih hadiste: “Kim kendisini bir kavme benzetirse onlardandır” buyrulmuştur. İlim ehli ilk asırlardan bu son asırlara kadar, kâfirlere benzemenin haramlığı hususunda ihtilaf etmemişlerdir. Müslümanlar arasında köleleşmeye çalışan zelil nesiller çıkmış, her konuda kâfirlere benzeyerek onlara alay konusu olmuş ve köleleşmişlerdir. Sonra ilme yapışan ve kendilerini ilme nispet edip, giyim, görünüm, şekil, ahlak ve her konuda kâfirlere benzeme işini onlara süsleyen kimseler buldular. Durum o hale geldi ki, ümmet arasında içine bidat soktukları namaz, oruç ve hac görüntüleri dışında kâfirlere benzetmedik bir İslam alameti kalmadı.”[5]
Bazı âlimler kâfirlere benzeme kastı olmaksızın sadece benzemeyi haram, kâfirlere benzeme kastı varsa dinden çıkaran küfür olarak görmüşlerdir. Bu görüşe göre onlara benzeme kastı olmasa da teşebbüh gerçekleşmiş olur.




[1] Sahih. Buhari (3456) Müslim (2669) benzerini Ebu Hureyre radıyallahu anh’den Buhari (7319) rivayet etmiştir.
[2] Hasen ligayrihi. Ahmed (5/340) Taberani (8/204)
[3] Hasen. Ahmed (4/125) Tayalisi (1217) Taberani (7/281)
[4] Keşşafu’l-Kına (3/131). Ayrıca bkz.: el-İktiza (1/165, 350, 420)
[5] Musned (10/19)

Beyaz gelinliğin hükmü


Bismillah.

Lecnetu’d-Daime fetva heyeti, Bin Baz ve İbn Useymin gibi kimselerin beyaz gelinlik giymenin cevazına dair saçma sapan, delilsiz fetvaları yayınlanmakta, naslara ittiba yerine âlimlerin reylerini din edinme yolunu tutan heva ehli kimseler de buna revaç göstermektedirler.

Bu konuda naslar açıktır ve heva ehlinin kibir burnunun kırılması için bu nasları delil alarak verilen bir fetvayı tercüme etmeyi uygun gördüm.

Şeyh Muhammed Ferkus, kendisine ait sitede 488 nolu fetvada, beyaz gelinlik hususunda şöyle cevap vermiştir
"Beyaz gelinliğin Hristiyanların düğünlerinin özelliklerinden, onların dinî ve dünyevî elbiselerinden olduğu bilinmektedir. Teberrî hukuku olarak müslümanların, bayram ve kutlamalarında kâfirlere iştirak etmemeleri, onları kutlamamaları gerekir. Nitekim bazı ilim ehlinin tefsir ettikleri üzere bu, bâtıla şahitliktir: Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
﴿وَٱلَّذِينَ لَا يَشۡهَدُونَ ٱلزُّورَ﴾

"Onlar batıla şahitlik etmezler." (Furkan 72) yani müşriklerin bayram ve kutlamalarına katılmazlar demektir.[1]
Şüphesiz bayram şekillerinde ve giyimlerinde onlara benzemek caiz değildir. Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih olarak böyle bir benzeme hakkında yasak gelmiştir:
مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ

"Kim kendini bir kavme benzetirse onlardandır."[2]
Yine Sahihu Muslim'deki hadiste, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem:
إِنَّ هَذِهِ مِنْ ثِيَابِ الكُفَّارِ فَلَا تَلْبَسْهَا
"Bunlar kâfirlerin elbisesidir, onları giyme!"[3] buyurmuştur.

Diğer taraftan, İslam toplumlarında beyaz elbise kadınlara değil, erkeklere hastır. Beyaz elbiseyle süslenen gelin, erkeklere de benzemiş olur. Halbuki:
لَعَنَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ المُتَشَبِّهِينَ مِنَ الرِّجَالِ بِالنِّسَاءِ، وَالمُتَشَبِّهَاتِ مِنَ النِّسَاءِ بِالرِّجَالِ

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kadınlara benzeyen erkeklere ve erkeklere benzeyen kadınlara lanet etmiştir.[4]
Yine bu, yasaklanmış olan şöhret elbisesi kapsamına da girer.[5] Bu yüzden onu terk etmeli ve kadınlar, meşru olan, naslara aykırı olmayan elbiseleri giymelidir..."[6]

Şeyh Ferkus'tan nakil bitti. Şeyh Abdullah el-Cibrin de bu konuda şöyle demiştir:

“Bu münker işlerdendir. Kadının beyaz gelinlik giymesi caiz değildir. Şayet gelinlik kabarık ise durum daha şiddetlidir. Zira kendisinde olanları daha fazla belli eder. Şayet bu elbise kadınların elbiselerinin renginde ise, kabarık olmadığı takdirde bu caizdir. Alt tarafı geniş, üst tarafı dar ise şüphe yok ki bu münker işlerdendir. Gelinin bu elbiseyi giymesi caiz değildir. Yine Kadınlar salonunda resim çekmek için ışıkları söndürmeleri, lazer ışıkları yakmaları ve sis oluşturmaları da münker işlerdendir. Müslümanların bu işlerden uzak durmaları ve önceki kadınların yaptıkları gibi yapmaları gerekir. Allah en iyi bilendir.”
Şeyh Abdullah b. Cibrin bunu 13/6/1424 hicri tarihinde imla ettirmiştir.
Delile uygun olan bu fetvayı almak ve kimden gelirse gelsin, naslara aykırı olan görüşleri helaya atmak gerekir.
Ebu Muaz



[1] Bunu Tavus, Ebu’l-Aliye, Muhammed b. Sirin, ed-Dahhak, er-Rabi b. Enes ve başkaları (rahimehumullah) söylemişlerdir. Bkz.: Tefsiru İbn Kesir (6/130)
[2] Ebû Dâvûd (4031) Ahmed (5114) Tahavi Şerhu Muşkili’l-Asar (198) İbn Ebî Şeybe (33016) İbn Ömer radiyallahu anhuma’dan rivayet etmişlerdir. İbn Hacer Fethu’l-Bari’de (10/282) hasen dedi. El-Iraki, Tahricu’l-İhya’da (1/359) ve el-Elbani el-İrva’da (1269) sahih dediler. Bkz.: Zeylai Nasbu’r-Raye (4/347)
[3] Muslim (2077) Beyhakî (8900) Abdullah b. Amr radiyallahu anhuma’dan.
[4] Buhârî (5885) Ebû Dâvûd (4097) Tirmizî (2784) İbn Mâce (2391) Taberânî Mu’cemu’l-Evsat (4003) İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan.
[5] İbn Ömer radiyallahu anhuma’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kim şöhret elbisesi giyerse Allah kıyamet günü ona zillet elbisesi giydirir.” Ahmed (5664) Ebû Dâvûd (4029) İbn Mâce (3606) el-Elbani, Sahihu’l-Cami (6526)

13 Eylül 2017 Çarşamba

İçkiye Devam Edenin Öldürülmesi

İçkiye Devam Edenin Öldürülmesi 
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
Risaleyi Okumak İçin Buraya Tıklayın

8 Eylül 2017 Cuma

Uyarı ve Teberrî!

İnternette Youtube'da "Selefî Nakiller" adıyla bir kanal açıldığı ve burada benim de bazı sohbet kayıtlarıma video eklenerek yayınlandığı haber verilmiştir. Bu gibi uygulamalara iznim ve rızam yoktur!
Bahsi geçen Selefi Nakiller kanalında sohbetleri yayınlanan Ebu Zeyd, Ebu Emre, Ebu Said, Talha Bekret, Ubeydullah Aslan, Cihan Elmas gibi şahıslarla da akidemiz birbirinden uzaktır. Zira bizim tabi olduğumuz dinde Allah'tan başka ilah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'den başka tabi olunan bir rasul yoktur. Fakat adı geçen sapık ve saptırıcılar, Allah'ın dinde izin vermediği ruh taşıyan canlıların suretleri, dernekler, oy kullanma, Müslümanlara iftira etme gibi unsurları kendilerine helal kılan başka kaynaklar edinmişlerdir.

5 Eylül 2017 Salı

Aişe Radıyallahu Anha'nın Evlilik Yaşı Hakkında


İletişim Formundan Aişe radıyallahu anha'nın evlilik yaşı ile ilgili olarak Muhammed Emin Yıldırım adındaki hadis inkarcısı bir zındığın makalesi link atılarak konu hakkında soru sorulmuştur. Linki verilen sitede Mustafa İblisoğlu gibi hadis inkarcısı zındıkların da yazıları yayınlanmakta, sâbık sapık diyanet işleri başkanı Mehmet Görmez'den sitayişle bahsedilmekte, İslam ülkelerinde habis akideleri yayılan Ebu Hanife, imam olarak lanse edilmektedir. Sorulan konuda daha önce bu sitede ilmî cevap yayınlanmış olup şu linktedir:
 
 http://ebumuaz.blogspot.com.tr/2012/03/feminist-kafirlere-yaranmak-isteyen.html

Görüşleri Taklid İle Rivayeti Kabul Etmek Arasındaki Fark

İmam Şevkanî rahimehullah, el-Kavlu’l-Mufid Fi Hukmi’t-Taklid’de (s.18, 19) şöyle demiştir:
“Anlayışlı kimse için hiçbir şüphe yoktur ki, rivayeti kabul etmek taklid değildir. Zira rivayeti kabul etmek, hücceti/delili kabul etmektir. Taklid ise ancak re’yi (görüşü) kabul etmektir. Rivayeti kabul etmek ile re’yi kabul etmek birbirinden farklıdır.
Rivayeti kabul etmek hiçbir şekilde taklid olmaz. Bilakis mukallidin yaptığı şey bunun tam aksidir. Bunu iyi ezberle! Zira taklide cevaz verenler bunun gibi birçok konuda mugalata yapıyor ve mesela şöyle diyorlar:
Müçtehit, kendisine sünneti rivayet edenin taklitçisidir!”
Hayızdan temizlendiğini söyleyen kadının sözünü kabul etmek takliddir.”
Vaktin girdiği hususunda müezzinin sözünü kabul etmek takliddir
Kör olan kimsenin, kendisine kıbleyi haber verenin sözünü kabul etmesi takliddir.”
Hatta şahidin şahitliğini kabul etmeyi, cerh ve tadilde bulunan kimsenin sözünü kabul etmeyi de taklid sayıyorlar ki, bunun taklid ile alakasının olmadığı apaçık ortadadır. Hatta rivayeti kabul eden, re’yi kabul eden gibi değildir. Zira delili rivayet edeni, vaktin girdiğini haber vereni, hayızdan temizlenmeyi, kıbleyi, şahitin şahitliğini, cerh edeni ve temize çekeni kabul etmek rivayeti kabul etmektir. Bu hiçbir şekilde taklid olmaz. Zira ravi, rivayet edilen şeyi ancak delil ile haber vermektedir. Şahsi görüşüyle sahip olduğu görüşü haber vermemektedir!”

31 Ağustos 2017 Perşembe

Eşarilerin Muhalefetleri

Eşarîler’in Ehl-i Sünnete Uyduğu ve Muhalefet Ettikleri Konular
Uyum Gösterdikleri Konular:
1- Sahabe: Eşariler, sahabe hususunda Ehl-i Sünet’e muhalefet etmezler. Onlara göre de sahabenin en üstünleri; Ebu Bekr, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali radiyallahu anhum ecmaindir. Sahabe arasında geçenler hakkında sükût ederler, onlardan razı olurlar ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ehl-i beytine dostluk ederler.
2- İmamet: İmam (halife) tayin etmek zorunludur, meşru konularda ona itaat edilir, onunla beraber cihad ediler ve ona karşı ayaklanmak kötülenir.
3- Ahiret Günü Meseleleri: Sırat, mizan, havz, cennet ve cehennemin son bulmayacak olan iki mahlûk oluşları gibi konularda Ehl-i sünnete uyum gösterirler.
4- Allah Teâlâ’nın bazı sıfatlarını ispat etmek hususunda Ehl-i Sünnete uyum gösterirler.
5- Allah’ın kelamı hususunda, onun mahlûk olmadığında genel olarak uyum gösterirler. Sonra bunun nefsî kelam olduğunu (işitilen bir kelam olmadığını) söyleyerek bu meseledeki Ehl-i Sünnet’e muvafakatlerini bozan konulara girerler.
6- Kulların fiillerinin Allah Teâlâ’nın yaratması ile olduğu ve bunda kulun kesbinin söz konusu olduğu hususunda Ehl-i sünnete uyum gösterirler. Ancak kesbi tarif ederken Cebriyye'liğe düşerler.
7-   Mü’minlerin kıyamet gününde Allah Teâlâ’yı göreceklerini kabul etmekle Ehl-i Sünnet’e uyum gösterirler. Ancak cihet/yönü nefyetmeleriyle kendileriyle çelişkiye düşmektedirler. Zira bu sözleri, Allah Teâlâ’nın görülmesini imkânsız kılmaktadır!
Eşarilerin Ehl-i Sünnete Muhalefet Ettikleri Hususlar:
1- Tevhid: Eşariler tevhidi yalnızca rububiyetle sınırlamışlar, mahlûkatın yaratılmasının ve rasullerin gönderilmesinin gayesinin rububiyet tevhidi olduğunu iddia etmişler, ulûhiyet tevhidini inkâr etmişlerdir. Hâlbuki rasuller uluhiyyet tevhidiyle gönderilmişlerdir!
Bunun anlamı, Ehl-i Sünnetin rububiyet tevhidini önemsememeleri demek değildir. Lakin onlar Allah’ın başladığı yerden ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in başladığı yerden başlarlar. Zira rububiyet tevhidi fıtrîdir. Çok nadir istisnalar dışında rububiyetin inkârı söz konusu değildir. Allah’ın rububiyetini kabulüne dair gelen ayetlerin geneli, ibadet ve taat tevhidini bağlayıcı kılmak üzere gelmiştir.
2-  Eşariler, Allah Teâlâ’nın varlığını ispat etmekte arazların ve cisimlerin sonradan olması deliline dayanmışlardır. Bu ise istidlalde bid’atçilerin batıl bir yoludur. Nitekim selef, imamlar ve akıl sahiplerinin cumhuru, felsefecilerle kelamcılar tarafından bu konuda eleştirilmiştir.
3- Sıfatlar: Eşariler Allah Azze ve Celle için yalnızca yedi sıfatı kabul ederler, diğer sıfatları ise te’vil ederler. Bu yaptıklarının Allah’ın kelamını tahrif ve manaları iptal etmek olduğundan, Allah hakkında ilimsizce söz söylemek olduğundan gafildirler! Bu durum, Allah Teâlâ’ya teslim olmaya aykırıdır. Zira Allah, kendisine layık olan sıfatları bildirmiş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem O’na layık olan sıfatları zikretmiştir. Onun bildirdikleri teşbih ve tecsim gerektirecek değildir! Bu mesele ancak kelamcılar tarafından, hicri 3. Asırdan sonra ortaya atılmıştır. Sahabe ve tabiinden olan bu ümmetin selefi, şu kelamcıların idrak etmiş oldukları anlayış ve yorumları idrak etmekten aciz miydiler?
4- İman: Eşariler imanın yalnızca kalple tasdikten ibaret olduğunu iddia ederler.
5- Kader: Kulun kesbinin (kazancının) fiil olduğunu, onun irade ve ihtiyar (tercih)inin olmadığını, güç yetirmenin kulun kesbine etki etmediğini iddia ederler. Bu, Cehmiyye’nin görüşüdür.
6- Akıl ve Nakil: Eşarilerin Ehl-i sünnete aykırı esaslarından birisi de Allah’ın sıfatları, kader ve gayb meselelerinde akıl, cedel ve kelama girmeleridir. Gayb ve itikat meselelerinde hatta Allah Teâlâ’nın sıfatları hususunda aklı, “kavatiul akl: aklî kesinlikler” diyerek, naklin (kitap ve sünnetin) önüne geçirmektedirler.
7- İlk Farz: Eşariler derler ki; mükellef kula düşen farzların ilki; düşünmek (nazar)dır. Ehl-i sünnetin dediği gibi; ilk farzın iki şehadet kelimesini söylemek veya tevhid olduğunu söylemezler.
8- Haberi Vahid: Eşariler haberi vahidi itikad konusunda delil görmezler.
9- Husun ve Kubuh: Güzel bulma ve çirkin görme konusunda akılcıdırlar.
Yine Eşarilerin Ehl-i sünnete muhalefet ettikleri daha başka konular da vardır. Onlar itikat meselelerine bakışta kelamcıların ve felsefecilerin esaslarından etkilenmişler, akidelerinde hak ile batıl karışık hale gelmiştir. Ehl-i sünnet ile Mu’tezile ve felsefecilerin akidelerini birbirine karıştırmışlardır. Bu yüzden onların Kitap ve sünnetin lafızları yerine felsefeci ve kelamcıların hak ve batıla muhtemel terimlerini kullandıklarını görürsünüz.
Muhammed b. Abdussittir el-Feydiminî el-Mısri’nin konuyla ilgili bir makalesinden istifade ederek özetleyen:
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî

1438 Kurban Bayramı Hutbesi

Vahiyden Yüz Çevirmenin Tehlikesi
Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî
 
Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ibadete layık hak ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.
Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak Müslümanlar olarak ölünüz.” (Al-i İmran; 102)
“Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir.” (en-Nisâ; 1),
“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.” (el-Ahzâb; 70-71)
Bundan sonra, Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.
Kullarını sıratu’l-mustakim’e hidayet etmesi, tabi olmaları için hakkı beyan etmesi ve kaçınmaları için bâtılı açıklaması Allah’ın kullarına rahmetindendir. Nitekim Allah Azze ve Celle hidayetine tabi olanların sapmamalarına ve cehennemlik olmamalarına kefil olmuş, şöyle buyurmuştur:
Kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de zikrimden yüz çevirirse şüphesiz ona sıkıntılı bir yaşam vardır ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” (Taha 123-124)
Yani kim hidayete uyar ve hak üzerinde istikamet üzere olursa o kimse dünyada sapmaz ahirette de bedbaht olmaz. Dünyada hidayet üzere olur, ahirette ise cennetlik olur. Kim Allah’ın kitabından ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden yüz çevirirse, hidayete tabi olmazsa ona dar bir geçim vardır. Kalbine endişe ve sıkıntı düşer. Bu peşin olan cezadır. Kıyamet gününde de ona cehennemde can yakıcı bir azap vardır.
Kişi ya Allah’ın indirdiği hakka ve hidayete uyar ya da sapıtır ve hüsrana uğrar. “Hakkın dışında sapıklıktan başka ne var ki?” (Yunus 32)
İbn Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “Haktan yüz çeviren ve inkâr eden herkes mutlaka yüz çevirdiği şeyin karşılığı olan bir batıla düşer. Hatta amellerde de böyledir. Sadece Allah için yapılacak amelden yüz çeviren kimseyi Allah, mahlûk için yapılacak amele müptela kılar. Kendisine fayda ve zarar verecek olan, ölümünü, hayatını, saadetini elinde bulunduran Allah için amelden yüz çevirir ve bunların hiçbirine sahip olmayan bir mahlûk için amel etmeye müptela olur. Yine Allah’a itaat yolunda malını infak etmekten yüz çeviren kimse, onu Allah’tan başkası için harcamakla müptela olur. Allah için yorulmaktan yüz çeviren kimse, mutlaka mahlûk için yorulmakla müptela olur.”
Müslümanların bugünkü durumlarına bakan kimse üzüleceği şeyler görür. Çünkü onların çoğu Allah’ın kitabına ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine muhalif birçok şeylere düşmüşlerdir. Emirleri yerine getirmiyor ve yasaklarından sakınmıyorlar! Sünnet terk edilmiştir, şer’î naslara karşı aklî yorumlarla, zevklerle, kıyaslarla ve âdetlerle itiraz edilmektedir.
Şüphesiz ki Allah Teâlâ’nın vahyinden yüz çevirme manzarası bugün ümmetin birçok durumunda karşımıza çıkmaktadır. Örnek olarak:
Din, ehli olmayan kimselerden öğrenilmekte, ilmi olmayan kimselere gidilmektedir. Bunlar aynı zamanda Allah’ın dinini uygulamaktan en uzak olan kimselerdir. Onlar için davetçiler tayin edilmekte, onlara bazı lakaplar verilerek fetvalarına teşvik edilmektedir. Hâlbuki onlar fetva ve içtihada ehil değillerdir. Bununla beraber insanlar onlardan fetva almakta, onlarla aldanmakta ve onlara güvenmektedirler. Doğru yolu gösterip nasihat edenler ile saptıran ve karıştıranları ayırt etmemektedirler!
Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ümmetim hakkında ancak saptırıcı önderlerden korkmaktayım.” Bunu Ahmed ve Darimî Sevban radiyallahu anh’den rivayet etmişlerdir.
Ehli olmayan kimselerden ilim almaktan sakınmak gerekir. Bu yüzden İbn Sirin rahimehullah şöyle demiştir: “Şüphesiz bu ilim dindir. Dininizi kimden aldığınıza dikkat edin!”
Vahiyden yüz çevirmenin diğer bir örneği; nasların hakikate muhalif şekilde te'vil edilmesi/yorumlanmasıdır. Onları Allah’ın kastetmediği şekilde tefsir ederler. Heva ehlinin çoğunun yolu budur. Onlar ayetin veya hadisin metnini değiştirip bozmazlar. Lakin ayet veya hadisin manalarını tahrif ederler. Lafızlar olduğu gibi kalır, ancak manaları değiştirilmiştir.
Vahiyden yüz çevirmenin diğer bir örneği, nasları beşerî mantıklara arz edip, kısıtlı insan aklına muhakeme ettirmektir. En büyük fesatlardan birisi kişinin şahsi görüşünü ve hevâsını vahyin ve naklin önüne geçirmesidir.
Vahiyden yüz çevirmenin diğer bir örneği; dinin bu asrın insanlarının ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediğine, dinin hükümlerinin donuk olduğuna, bu asırda uygulanamayacağına inanmaktır. Bu kimseler dinin hükmünü hayatlarından uzaklaştırıp, batı metodlarına ve beşerî kanunlara uydurmak istemektedirler. Onlara yazıklar olsun! Nasıl da döndürülüyorlar!
Allah’ın dinini hayatın hükmünden uzaklaştırmalarının ve onu cahiliyye diniyle değiştirmelerinin gerekçesi nedir? Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesin olarak iman eden bir topluluk için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?” (Maide 50)
Vahiyden yüz çevirmenin diğer bir örneği, kitap ve sünnetin emirleri kişisel maslahatlarla çatıştığı zaman veya kişiye özel bir menfaatini kaybettirdiği zaman kitap ve sünnetin hükmünü terk etmektir. Allah Teâlâ, böyle yapanlara karşı çıkarak şöyle buyurmaktadır: “Kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” (Bakara 85)
Vahiyden yüz çevirmenin diğer bir örneği; ya ifrat ve aşırılık ile ya da tefrit ve zayi etmek ile dosdoğru dinin menhecinden ve sıratu’l-mustakimden uzaklaşmaktır. Halbuki İslam her meselede itidali ve orta yolu emrederek gelmiştir. Hatta bu husus, bu ümmetin ayrıcalıklı bir özelliğidir. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık.” (Bakara 143)
Kurtubi rahimehullah şöyle demiştir: “Vasatlık; aşırılıktan ve eksik kalmaktan uzak olduğu için övülmüştür. Yani bu ümmet Hristiyanların nebileri hakkındaki aşırılığını göstermez. Yahudilerin nebilerine davranışlarında olduğu gibi eksik de davranmaz.”
Bu ümmetin vasatlığı menhec ve nizam olarak vasatlığı gerektirir. Menheci itidal ve denge üzerine kuruludur. İfrat ve tefrite yer yoktur. Aşırılığa da, geri kalmaya da yer yoktur. Şiddetli, kaba değildir ve yapmacık, gevşek de değildir.
Vahiyden yüz çevirmenin diğer bir örneği; kitap ve sünnette varid olan ibadetlerle sınırlı kalmayıp, hakkında delil gelmemiş olan, dinde uydurulmuş ibadetlerle bu sınırı aşmaktır. Bazı münasebetlerle bazı dönemleri, günleri kutlamak, geceleri kıyamla, gündüzleri oruçla ve sadakayla geçirmek için tahsis etmek, çokça zikir ile Allah’a yakınlaşmaya çalışmak böyledir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Her kim emrimiz olmayan bir şey çıkarırsa reddolunur.” Bunu Buhârî ve Muslim, Aişe radiyallahu anha’dan rivayet etmişlerdir. Muslim’in rivayetinde: “Kim emrimiz olmayan bir amelde bulunursa reddolunur” şeklindedir.
Vahye sarılmak, şiddetli hücumlara uğramakta, Müslümanların çoğu dinden sıyrılmak için fikir savaşlarıyla yapılan davetlere yönelmektedir. Bunun sebebi cehalet, şehvetlere batmak ve hevâya uymaktır. Düşmanların revaca getirdikleri zehirli yazılardan ve görüntülerden etkilenmekte, vahye aykırı olan iddialara yönelmektedirler. İnsanlara hak ile batıl karıştırılmakta ve bunun dinden olduğu iddia edilmektedir.
Kalplerimize şu hususu iyice yerleştirmeliyiz ki, Müslüman ümmetin bu zillet ve geri kalmışlığının sebebi; kitap ve sünnetten ibaret olan iki vahye muhalefet etmektir: “Size isabet eden her musibet, ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. Çoğunu da affeder.” (Şura 30)
Ümmete isabet eden her hezimet ve musibette çıkarılacak ibretler vardır. Umulur ki kullar doğru yola ve terk etmiş oldukları hakka dönüş yaparlar. Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi:
Yaptıklarının bir kısmını tatmaları için, insanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Umulur ki dönerler.” (Rum 41)
Kullar ne zaman döner, kendilerindeki batıl akideleri ve yanlış anlayışları, Allah’ın kitabında ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde gelenlerle değiştirirlerse, Allah da onların hallerini düzeltir ve sonlarını güzel kılar: “Muhakkak ki Allah, kendilerinde olanı değiştirmedikçe bir kavmin durumunu değiştirmez.” (Ra’d 11)
Ama taşkınlıklarında devam ederlerse Aziz ve Muktedir olan Allah onları yakalar. Allah’ın geçen sünneti, kendisinin emrine isyan eden ve dinine muhalefet edenleri azabıyla yakalamasıdır.
Bizlere düşen, rabbimizin dinine sarılmamız, hayatımızda kitap ve sünnet ile amel etmemiz, parmak ucu kadar ondan sapmamamızdır.
Allah Subhanehu’dan bizlere rüşdümüzü ilham etmesini, bizi nefislerimizin şerrinden korumasını, bize hakkı hak olarak gösterip ona uymakla rızıklandırmasını ve batılı batıl olarak gösterip ondan uzaklaşmakla rızıklandırmasını dileriz. Bizleri kitabına ve nebisinin sünnetine sarılanlardan kılsın, insanların ihtilaf ettikleri hususlarda izniyle bizleri hakka ulaştırsın. Şüphesiz O dilediğini dosdoğru yola hidayet edendir.

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Musibetlerin Sebepleri ve Kurtuluş Yolu


Musibetlerin Sebepleri ve Kurtuluş Yolu
 Te'lif: Ebu Muaz el-Çubukâbâdî

Okumak için buraya tıklayın

28 Ağustos 2017 Pazartesi

İbn Kudame Mufevvida Mıdır?/Hanbelîlerin Taassubu


سئل الشيخ: عن بعض عبارات الإمام ابن قدامة في "لمعة الاعتقاد" التي يفهم منها التفويض ؟ فقال الشيخ رحمه الله : مذهب السلف هو التفويض في كيفية الصفات لا في المعنى، وقد غلط ابن قدامة في لمعة الاعتقاد، وقال: بالتفويض ولكن الحنابلة يتعصبون للحنابلة، ولذلك يتعصب بعض المشايخ في الدفاع عن ابن قدامة، ولكن الصحيح أن ابن قدامة مفوض.
المصدر: فتاوى ورسائل سماحة الشيخ عبد الرزاق عفيفي رحمه الله
Abdurrazzak el-Afifî rahimehullah'a İbn Kudame'nin; Lum'atu'l-İtikad (İtikat Parıltıları adıyla Türkçe'ye çevrilmiştir) kitabında tefviz anlaşılan bazı ifadeleri hakkında soruldu.
 
el-Afifî dedi ki: "Selefin mezhebi, sıfatların manasında değil, keyfiyetinde tefvizdir. (Yani Allah'ın sıfatlarının manalarını değil, nasıl olduklarının ilmini Allah'a havale ederler) İbn Kudame Lum'atu'l-İtikad kitabında hata etmiştir ve tefvizi dile getirmiştir. Hanbeliler, Hanbelilere taassup ettiklerinden dolayı Şeyhler, İbn Kudame'yi savunuyorlar! Doğrusu İbn Kudame'nin Mufevvida olduğudur."
 
Kaynak: Fetava ve Resailu'ş-Şeyh Abdurrazzak el-Afifî, Suudî Arabistan genel müftü vekili (s.347, 348)
 
Tercüme: Ebû Leylâ 

27 Ağustos 2017 Pazar

Kalp Katılığı (Kasâvet)

Kalp Katılığı (Kasâvet)
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
 
Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ibadete layık hak ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.
Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak Müslümanlar olarak ölünüz.” (Al-i İmran; 103)
“Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir.” (en-Nisâ; 1),
“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.” (el-Ahzâb; 70-71)
Bundan sonra, Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.
Kalp katılığı (kasvet) ile kastedilen kalbin ölümüdür. Kasavet; sert bir tabaka demektir. Kalp hakkında kullanıldığında kalbin hakka ve Allah Tealâ’nın ayetlerine boyun eğmeye dönmemesi kastedilir. Bu durum, kalbin cezalandırıldığı en şiddetli şeydir. Bu yüzden kâfirlerin ve münafıkların kalpleri bununla mühürlenir.
Malik b. Dinar rahimehullah şöyle demiştir:
إِنَّ لِلَّهِ عُقُوبَاتٍ فِي الْقُلُوبِ وَالْأَبْدَانِ: ضَنْكٌ فِي الْمَعِيشَةِ، وَوَهَنٌ فِي الْعِبَادَةِ، وَمَا ضُرِبَ عَبْدٌ بِعُقُوبَةٍ أَعْظَمَ مِنْ قَسْوَةِ الْقَلْبِ
“Muhakkak ki Allah’ın kalplere ve bedenlere cezaları vardır. Geçimde sıkıntı, ibadette gevşeklik ve kula verilen en büyük ceza olan kalp kasveti.”[1]
Huzeyfe el-Mer’aşî rahimehullah da bu manayı pekiştirerek şöyle demiştir:
مَا أُصِيبَ أَحَدٌ بِمُصِيبَةٍ أَعْظَمَ مِنْ قَسَاوَةِ قَلْبِهِ
“Hiç kimse kalbinin kasvetlendirilmesinden daha büyük bir musibete uğramamıştır.”[2]
Allah Teâlâ’nın şu ayetini düşünün:
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْأَنْهَارُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاءُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; artık o taşlar gibi yahut katılık bakımından daha da şiddetlidir. Çünkü taşlardan öylesi vardır ki ondan nehirler fışkırır, elbette öylesi vardır ki, yarılır da kendisinden su çıkar, muhakkak öylesi de vardır ki, Allah korkusundan yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir!” (Bakara 74)
Burada Allah Teâlâ, İsrailoğullarının başından geçen, öldürülmüş kişinin diriltilmesi hadisesine işaret etmektedir. Onlarla beraber dağlar yürütülmüş, kayalar onlara yumuşatılmış idi. Onlara yakışan şey kalplerinin yumuşaması idi. Fakat bu olmamış, imanı gerektiren sebepleri görmelerine rağmen imandan uzaklaşmaları sebebiyle onların kalpleri kasveti hak etmişti. Bu kalpler taşlar gibi, hatta katılık bakımından taşlardan bile daha sert idiler.  
İnsanlar taşların sertliğini bilirler ve bu meşhurdur. İnsanların indinde hissedilebilen bir şey olduğu için, kalplerin kasveti taşın sertliğine benzetilmiştir. Bununla beraber, Allah Teâlâ, onların kalplerinin katılığı yanında taşları bile mazur görmüş, “Çünkü taşlardan öylesi vardır ki ondan nehirler fışkırır, elbette öylesi vardır ki, yarılır da kendisinden su çıkar, muhakkak öylesi de vardır ki, Allah korkusundan yuvarlanır” buyurmuştur.  
Allah Teâlâ’nın kasvetli kalbe sahip olmakla nitelediği kimseler; günahları kendisini kuşatmış, bütün hallerini kapsamış, neredeyse etrafını çeviren bu günah duvarından dışarı çıkamayan kişilerdir. Bir günah işler, sonra onu terk etmez, bu durum kendisini başka bir günaha bulaşmaya ve günahlara batmaya sürükler. Böylece daha büyük olan günahları işler. Hatta günahlar ona hâkim olur, kalbini kuşatır. Tabiati günahlara meyilli hale gelir, onları güzel görmeye başlar. Bunların dışında bir lezzet olmadığına inanır. Kendisiyle günahların arasına girenlerden nefret eder. Bu günahlardan uzaklaşmayı öğütleyeni yalanlar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
 ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاءُوا السُّوءَى أَنْ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِئُونَ
Sonunda, Allah'ın âyetlerini yalanlayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların âkibetleri pek fena oldu.” (Rum 10)
Günahlar, bu kişiyi herşeyden; kendisini görmekte olan Allah’tan, kendisini bekleyecek olan cennet nimetlerinden ve cehennem azabından, iblisin kurduğu tuzaklardan ve şefkatli meleklerin üzüntüsünden perdeleyen bir çadır haline gelir. Günaha düştüğü esnada bunların hiçbirini görmez, düşünemez. Bu durum, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözündeki anlamdır:
لاَ يَزْنِي الزَّانِي حِينَ يَزْنِي وَهُوَ مُؤْمِنٌ، وَلاَ يَشْرَبُ الخَمْرَ حِينَ يَشْرَبُ وَهُوَ مُؤْمِنٌ، وَلاَ يَسْرِقُ حِينَ يَسْرِقُ وَهُوَ مُؤْمِنٌ، وَلاَ يَنْتَهِبُ نُهْبَةً، يَرْفَعُ النَّاسُ إِلَيْهِ فِيهَا أَبْصَارَهُمْ حِينَ يَنْتَهِبُهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ
Zinâ eden kişi mü’min olduğu halde zina etmez. İçki içen kişi mü’min olduğu halde içki içmez. Hırsızlık yapan kişi mü’min olduğu halde çalmaz. İnsanların gözleri önünde yağma yapan kişi, mü’min olduğu halde yağma yapmaz.”[3]
İnsanlardan kalbi ölmeye en yakın olanı kasvetli olan ve ölümden etkilenmeyen kalptir. İnsanlardan kalbin ölümüne en uzak olanı diri olan ve ölümü için boyun eğen kalptir. Hatta kalpler bazen sertleşir bazan yumuşar. Bazen bizzat diri olan bir kalp, kasvetlenebilir. Allah’ın ayetini işitir ve ağlar, başka bir gün de yine ayetleri işitir de etkilenmez. Çünkü ilk dinlediğinde kalbi selamette idi. Sonrakinde ise kasavet halinde idi. Nitekim bazen öğütü dinleyince bedeni elektrik akımına kapılmış gibi olur, sonraki bir günde ise mermerden bir sütun gibi olur! Bunun sebebi kalbidir.  Bazen sadakada eli açık olur, bazen de sadaka hususunda parmaklarını yumar. Sanki kaya gibi olur. Yine bunun da sebebi kalbidir.
Hiç kimse bu kasvetten istisna değildir. Hatta kalplerin anahtarlarını taşıyan, ruhların hayat sırrını bilen kalplere ki, bunlar Kur’ân okuyanların kalpleridir, onlarda da bu durum meydana gelir. Bu yüzden Ebu Musa el-Eş’arî radiyallahu anh, Basra halkının Kur’ân okuyucularına gönderildi. Onun yanına Kur’ân kârîsi olan üç yüz kişi girdi. Onlara dedi ki:
أَنْتُمْ خِيَارُ أَهْلِ الْبَصْرَةِ وَقُرَّاؤُهُمْ، فَاتْلُوهُ، وَلَا يَطُولَنَّ عَلَيْكُمُ الْأَمَدُ فَتَقْسُوَ قُلُوبُكُمْ، كَمَا قَسَتْ قُلُوبُ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ
Sizler Basra halkının hayırlıları ve Kur’ân okuyucularısınız. Kur’ânı okuyun ve üzerinizden (onu okumadan) uzun bir süre geçmesin. Aksi halde sizden öncekilerin kalplerinin kasvetlendiği gibi sizlerin de kalpleriniz kasvetlenir.”[4]
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
İman edenlerin, Allah’ın zikrine ve haktan inene kalplerinin ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Sakın daha önce kendilerine kitap verildiği halde uzun zaman geçince kalpleri katılaşan ve çoğu fasık olan kimseler gibi olmayın.” (Hadîd 16)


[1] Sahih maktu. Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (6/287) Ahmed Zühd (1890) İsmail el-Esbehani Siyeru’s-Selef (s.986) İbn Abdilberr Camiu Beyani’l-İlm (1253)
[2] Hasen maktu. Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (8/269)
[3] Sahih. Buhârî (2475, 5578, 6772) Muslim (57) Ebu Hureyre radiyallahu anh’den.
[4] Sahih. Muslim (1050)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)