Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı

Pazartesi
Saat 20:00 Sahih Tefsir Şerhi (Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)

Çarşamba
Saat 20:00 ez-Zeberced Şerhi (Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)
Saat 21:30 Hadis Usulü 1. Seviye (Mustalah İlmi - Muderris: Ebu Leylâ)

Cumartesi
Saat: 19:00 Hadis Usulü 4. Seviye (İlmi Meseleleri Tahkikte Hadis Ehlinin Menheci)
Saat: 20:30 el-Albaniyyât Şerhi


17 Kasım 2010 Çarşamba

Tekfir Meseleleleriyle İlgili Sorular

Sorular:
Esselamu aleykum;

Hocam bayramınız mubarek olsun.
1- Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenleri tekfir etmek bizim görevimiz mi?
2-Tekfir etmediğimiz takdirde -fakat kalben buğz ederek ircaya düşmeden tevakkuf yaparak- hata işlemiş mi oluruz?
3- Biz kabirde sorulacak rabbin kim? nebin kim? dinin ne? sorularının haricinde Allah bizi şu kişiyi neden tekfir etmedin diyeceğine dair bir delil var mı?
4- Maide 44'ü Seyyid Kutub'un anladığı gibi anlamak durumunda mıyız? Selef menhecinde başka türlü anlayanlar var mı?
5-Mecliste olanları, okula devam edenleri - öğretmen ve öğrencileri-, devlet kurumlarında memur olarak çalışanları tekfir mi edeceğiz? Bid'a mı işliyorlar?
6-Mecliste deyip sonra karşıdaki muhatabın mecliste bulunan şu kişiyi tekfir ediyor musun? sualine evet diyen biri muayyen tekfirde bulunmuş olmuyor mu?
7-"Cehalet özürdür" kaziyesini Ahmed Ferid'in Bidatçı Tekfirçilere Reddiye kitabında sanki daha farklı anladım. Bu bağlamda sorum şu: Diyelim ki bir adama anlattık. O da inkar etmedi sadece ayete bizim verdiğimiz manada anlam vermediğini -yine diyelim ki tefsir kitaplarından - örneklendirerek anlattı. Bu adam özür sahibi midir? Yoksa bizim gibi düşünmüyor diye tekfir mi edelim?
8- Hocam Türkiye'de insanların nasıl bir din algısıyla yetiştiğini hepimiz biliyoruz. Yanlışı düzeltmek sıfırdan bilgi vermekten daha zor malumunuz. O halde bu insanların anlatıldığı anda hemen kabul edip dönmelerini beklemek doğru mu?
9- Oy kullanmadığı ve oy kullanmanın reddedilmesi gerektiğini söylemesine rağmen oy verenleri tekfir etmemek çelişki değil mi? Meclisi tekfir ediyor- zaruratı bilmek zorunda diyor- fakat oy kullananlar içinde de aynı durumda olanlar var, dendiğinde susuyor. Bu bir çelişki değil mi?
10-Muhammed el-Makdisi'nin Otuz Risalesi tekfirden sakındırıyor mu? Tekfiri özendiriyor mu?Ben karar veremedim.
11- Hucurat 2-7-9-10. ayetleri tekfir için delil midir?
12- Cuma namazlarını devlet camiilerinde namaz kılmak tağuta hizmet midir? Ölünün cenaze namazının camii imamlarına kıldırılması hakeza?
13- Ben şahsi olarak eskiden İbn Arabi, Hallac gibi kişileri tekfir ediyordum, bundan döndüm. Sadece tevakkuf ediyorum. Bu insanlar kendilerini kafir saymıyorlar. Fakat adı müslüman olmayan kafir olan insanlara da tevillerle başka adlar takmıyorum.
14- Hırıstiyan ve Yahudilerden kimse için cennete girer demiyorum ancak böyle demeye getirenlere - açıkça diyeni dinlemedim- sadece buğz ediyorum, tekfir etmiyorum.
Hocam açıkça ve ilmi gizlemeden açıklayacağınızı umuyorum.
Esselamu aleykum.
Cevap:
aleykum selam ve rahmetullah ve berakatuh.
amin, sizin de bayramınız mubarek olsun Allah bizden ve sizden salih amelleri kabul eylesin.
öncelikle bir endişeyi izale etmem gerek. ne internet ortamında ne de bunun dışında inandığımın haricinde bir şey söylemiyorum. ancak bazen yüzyüze anlaşılabilmesi mümkün iken yazı dilinin maksadı ifade edememesi/yanlış anlaşılmaya müsait olması ve bunun teyidinin internet ortamında mümkün olamaması sebebiyle yazılmayan şeyler olabilir.

1- Allah'ın hükmüyle hükmetmemek kafirlere ait bir ameldir. bir müslümanda bu fiil sadır olursa onun küçük küfür yani büyük günah işlemiş biri olduğunu anlarız. sahabe ve tabiinden yani ümmetin selefinden gelen rivayetler bu şekilde olduğu gibi, Bera radıyallahu anh'ten gelen rivayette Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de bunu açık ifade etmiştir. bu fiilden dolayı tekfir edenler ise sahabe asrından itibaren ancak hariciler olmuşlardır. hicri 3. asır imamlarından Ebu Ubeyd'in İman adlı kitabına bakarsanız bu meselede selefin menhecinin bu meselede açık olduğunu görebilirsiniz.

2- Kendisini islamdan başka bir dine nispet eden, islamdan teberri eden kimseleri tekfir etmek şarttır. hristiyanım diyen, yahudiyim diyen, komunistim, ateistim diyenler ve benzerlerinde durum açıktır. laik'im, demokratım diyenlere gelince, bunların tekfir edilmelerinden önce mutlaka bunun islam ile birlikte olamayacağını, iki dinden birini seçmek zorunda olduklarını açıklamak, ondan sonra tercihlerinin hangisinin olduğunu anlamak gerekir. zira pek çok kimse laiklik ve demokrasinin kişiyi islamdan çıkaran birer din olduğunu bilmemekte, hatta "laik müslümanım", demokrat müslümanım" gibi sözler de edebilmektedirler. tekfir için bu cehalet engelinin ortadan kaldırılması gerekir. bu ortadan kalkıp da islamdan başka tercihte bulunanları tekfir etmemek ise elbette kişinin itikadını tehlikeye sokar.

3- Bizlere vacip olan, şahıslardan ziyade, küfrü küfür olarak bilip ondan sakınmak, iman ve tevhidi bilip gereklerini yerine getirmektir. Bir kimse - günümüzde sulandırılmış kapalı meselelerde olduğu gibi değil! - dinde bilinmesi zaruri olan apaçık küfür bir fiili işlediğinde, kendisini islamdan başka bir dine nispet ettiğinde, bile bile bir ayet inkar ettiğinde, peygamberlik iddia ettiğinde vb. bu gibi durumlarda tekfir edilmezse, bu şüphesiz kulun kabrinde karşısına çıkar. çünkü rabbin kim, peygamberin kim, dinin nedir gibi kabirde sorulacağı bildirilen esasların kapsamındadır. ancak durumu kapalı olan, alimlerin dahi tekfirinde ihtilaf ettikleri kimseleri tekfir etmekten de, elde apaçık bir delil olmadıkça uzak durmak en selametlisidir. böyle bir tekfir yapılırsa yine bu da kabrinde karşısına çıkar. zira bir kimse Allah indinde kafir olmadığı halde ona kafir diyen kimse, hükmü kendi aleyhine döndürmüş olur. Ebu Zer ve İbn Ömer radıyallahu anhum hadislerinde olduğu gibi.

4- Maide 44'ü de tıpkı diğer ayetlerde olduğu gibi Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in açıkladığı, sahabelerin ittifak ettiği şekilde anlamak mecburiyetimiz vardır. Seyyid Kutup gibi selefin menhecinden ayrılıp hatalı anlayanlar için de bağışlanma dileriz.

5- Aslı itibariyle müslüman kabul edilen kimselerde küfür ve şirk amellerinin bulunuyor olması onları bir kalemde tekfir etmemizi gerektirmez. verdiğiniz örnek sınıfların her birinde ayrı durumlar sözkonusu;

a- meclistekiler: bunların herbirini kuşatan küfür/şirk fiili Allah'tan başkası adına yemin etmeleridir. doğrusu bu büyük şirktir. lakin ehli sünnet alimlerinden bir çok kimse Allah'tan başkası adına yeminin küçük şirk olduğunu söylemiş, türkiyede yayınlanan tevhide dair kitapların hemen hemen hepsinde de bu küçük şirk olarak takdim edilmiştir. diğer taraftan bu kimselere kalbinin kastı olmaksızın takiyye icabı yapılan böylesi yeminlerin kendilerine bir zararı olmayacağını telkin eden din adamı kabul ettikleri kimseler vardır. yeminin eden tarafından benimsenen niyete göre değil, yemin ettirenin niyetine göre olması hakkındaki hadis ya çok yaygın değildir, bilinmemektedir, ya da bu hadisin bu gibi meseleleri ilgilendirdiği hakkındaki şuur yerleşmemiştir. yani mesele hüccet ikamesini gerektirmektedir. yine memurların yaptıkları yeminlerde de aynı durum geçerlidir. Meclistekilerin memurlardan ayrı olarak kanun çıkarmada rol alma gibi durumları vardır. Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemenin durumuna yukarıda işaret etmiştim. dolayısıyla bir kimsenin kalbindeki itikadı; islamın ahkamına "çöl kanunları" demesi, "gericilik" gibi sözlerle açık bir küfür ortaya koymadan, sadece ilahi hükmü terk etmeleri, başka kanunlar koymaları sebebiyle tekfir edilemezler. ancak küçük küfür işlemektedirler. Bunların teşri'de bulundukları gerekçesiyle tekfir edilmesi gerektiğini söyleyenler olmuştur. ancak böyle fetva veren alimlere dikkat edilirse, onların haklarında fetva verdikleri kimseler teşri sıfatının yerine geldiği kimselerdir. yani teşri; dinden bir hüküm çıkarmak veya eklemeyi yahut değiştirmeyi ifade eder. sözü geçen ilim ehlinin teşriden bahsettikleri ülkelerde verilen hükümler dini bir mahiyet arz etmektedir. ama türkiyede halihazırda meclisten çıkan kararlar dine bir ekleme, çıkarma, değiştirme ifade etmemektedir. her ne kadar bu ülkedeki kafirler bunu islamın alternatifi olarak yerleştirmek isteseler de müslümanlar için böyle bir durum sözkonusu değildir. bu açıklamalar, bu sistemin böyle devam edebileceği, bunda sakınca olmadığı anlamına gelmemelidir. şüphesiz bunun böyle devam etmesini isteyenler ancak kafirlerdir.

b- Okula gidenler/gönderenler ve öğretmenler: İstiklal marşında ve diğer bazı sebeplerle saygı duruşunda bulunmak, and törenleri, putun karşısında selamlama gibi şirk eylemlerine muhataptırlar. ancak içlerinde tevhid ehli bir çok kimsenin de bulunduğu büyük bir kitle bu sayılanların şirk olduğunu bilmemektedir. bilmek ile kastım deliliyle bilmektir. yoksa mücerret kanaat ortaya koymak değildir. zira kanaatler tarışılabilir ancak açık ve kuvvetli delil tartışılamaz. ona ancak teslim olunur. burada mesele sağlam bir hüccet ikamesine muhtaçtır. hüccet ikamesinden sonra ortaya tekfire mani başka bir durum daha ortaya çıkmaktadır ki o da ikrah halidir. elbette ikrah hali konusunda da bir sürü cehalet sergilenmektedir. ancak mesele sonuç bakımından tekfire mani bir hal arzetmektedir. devlet organları çocuklara el koymak, velileri hapse göndermek gibi tehditlerde bulunmaktadır ve bunu yapabilecek yetki ellerinde vardır, hatta yapmışlardır. ancak burada müslümanların bilinçli olması, onlar tarafından anayasada vaad edilen din ve vicdan hürriyeti maddesini kullanmaları gerekir. zira din ve vicdan hürriyeti islamın da öngördüğü bir husustur. öğretmenlere ve onların pozisyonunda bulunan diğer bütün memurlara gelince, bunların da şirk olan eylemlerden uzak durmaları zorunludur. ama önce neyin şirk olduğu sağlam bir hüccet ikamesiyle, açık delillerle ortaya konulmalıdır. Kişinin sadece kendisini ikna eden delille muhataplarını tekfir etmesi doğru bir hareket olarak görülemez. hülasa, tekfir edilecek kimse; küfrü ve şirki mahiyetiyle bilmesine rağmen onu işleyen kimsedir. buna karar verebilmek için de hüccet ikamesi şarttır. dolayısıyla bu kararı da hüccetin ne olduğunu bilen, muhatabın durumunu bilen bir kimse verebilecektir.

c- Genel olarak memurlar: bunları tekfir edenlerin gerekçesi galiba yemin meselesi. buna da yukarıda değindim. Memur olacak bir müslümanın bu şirkten de sakınması gerekir. memurların tekfir edilmesine ise bir yol yoktur. 1- yemin ettiğinde bunun büyük şirk olduğunu, hatta haram olduğunu dahi bilmiyor olabilir. 2- yemin etmeyi reddetmiş olabilir. Bazıları yemin etmeden memur olunmaz diye biliyorlar. bu doğru değildir. uygulamada bunun bir çok yolları vardır. din ve vicdan hürriyeti maddesi gereğince kendi itikadına göre yemin etmesi de mümkündür. 3- yemin etmemiş olabilir ve hükmen (asalet tasdiki için iki sene geçmesi üzerine) memurluğu onaylanmış olabilir.

6- Evet, muayyen tekfirde bulunmuş olur.

7- Verdiğiniz örnek, cehaletle mazur olan değil, tevil sebebiyle tekfir edilemeyecek kimseye örnektir.

8- Bu tespitiniz gayet yerinde. basit cehaletin değil, mürekkeb cehaletin giderilmesi için mücadele sözkonusuysa hakkın anlaşılması elbette daha fazla zamana muhtaçtır.

9- Oy kullanmayı ve meclisi reddetmenin ne mahiyette olduğu bilinmelidir. bugün oy kullanmak küfürdür diyenler Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hüküm koymaktadırlar. "Biz oy kullanmaya, şu ayetten dolayı küfür diyoruz, oy kullanmak şu ve şu anlama gelmektedir" gibi savunanlara "Lazımu'l-mezheb leyse bimezheb" kaidesini hatırlatırız. yani bir söz veya bir fiilin gerektirdiği muhtemel anlam, o söz veya fiilin kendisi değildir. "oy kullanmak küfürdür ama oy kullanan herkesi tekfir etmiyoruz" diyenler fiil ile faili ayırmak kaidesini dile getirmek istiyorlar. ancak aşağıdaki maddede dile getirdiğiniz gibi, bunu söyleyen arkadaşlar "biz ancak şunları tekfir ederiz" diyerek öyle tarifler yapıyorlar ki, bu tarifin dışında yine kimse kalmıyor, oy kullananların hepsi sonuçta yine aynı hükmün altına giriyorlar.

10- Tekfirden sakındırmaya dair otuz risale kitabını demek ki dikkatli okumuşsunuz. çünkü bu kitap, Kuran ve sünnette küfür olarak açıkça belirtilmeyen bazı fiilleri küfür olarak takdim ettikten sonra, "bu fiillerden dolayı tekfir edilmemelidir, çünkü şu durumlar vardır" diyor. bir önceki maddede belirttiğim gibi, tekfire mani olarak zikredilen halleri incelediğinizde de sonuçta bahsedilen ve icad edilen bu küfür fiillerinden dolayı yine herkesin ya da çoğunluğun tekfir edilmesi gerektiği sonucu anlaşılıyor. Allah Makdisi'yi affetsin, ıslah etsin. bu kitabın yazılması esnasında hislerin kendisine galebe çaldığını düşünüyorum.

11- Bahsettiğiniz ayetler tekfire nasıl, ne açıdan delil oluyor bilmiyorum

12- Cuma ve cenaze namazları hakkında bu yorumlar biraz zorlamayla elde edilmişe benziyor. Aynı düşünce tersine çevrilerek Allah’ın emri olan Cuma namazına engel olanlar taguttur ve cumaları terk eden tagutu desteklemiş olur denilirse bu daha isabetli olur.

13- İbn Arabi ve Hallac gibilerle biz muasır değiliz, küfürlerine bizzat şahit olmadık, lakin onunla muasır olan ilim ehli onların küfürlerine şahitlik ettikleri için onların şehadetlerine tabi oluyoruz. burada şahıslarının durumu değil, ortaya koyduklarının veya kendilerine nispet edilenlerin küfür ve şirk olduğunu bilmek önemlidir. yoksa onların küfürlerini ve şirklerini başka şekilde reddettiği halde, isimleri söylendiğinde onların müslüman olduğunu söyleyen/öyle bilen kimseler, onların küfür işlediğini bilmedikleri için bundan mesul olmayabilirler. çünkü mesul oldukları şey, şirki ve küfrü reddetmeleridir.

14- Yahudiler ve Hristiyanları Allah Teala tekfir etmiş ve yerlerini cehennem olarak belirlemiştir. muayyen bazı şahıslarında istisnalar sözkonusu olursa, buna da hükmedecek olan yine Allah Azze ve Celledir. bu konuda (yahudi ve hiristiyanların cennete girebileceğini iddia konusunda) samimi bir gayret ortaya koyup te'vil ile yanılan tekfir edilmez, hüccet ikame edilir. ancak günümüzdeki ilahıyatçıların çoğunun samimiyetsizlikleri ortadadır. yıllardır aksini savunanların dinler arası diyalog gündeme geldikten sonra rota değiştirmeleri, tevil ile mazur görülmelerini engellemektedir. Allah en iyi bilendir.

bu soruların internet ortamında sorulmasından yahut verdiğim cevaplardan herhangi bir çekincem sözkonusu değildir. nerede sorulursa sorulsun cevabım aynı olur. hatta siz de onaylarsanız, derli toplu sorulan bu soruları, gerekirse soru sahibinin ismi gizli kalmak suretiyle websayfamda da yayınlayabilirim. aynı sorular böylece tekrar tekrar sorulmaz.

Allah ayaklarımızı istikamet üzerinde sabit kılsın, bize hakkı sevdirsin, batıldan uzaklaştırsın.
amin ecmain


Allah razı olsun. Allah cennetiyle ikramlandırsın sizi.

Allah Resulü'nün ve sahabenin bizatihi tekfirleri için haberler sunabilir misiniz? (Örneğin şu adam şöyle yaptı kafir.)
Ebu Ubeyd'in İman kitabını nereden bulabilirim?
Mahkemeleri unutmuşum. Cevabınızı okurken aklıma geldi. Mahkemelere başvurmak, resmi nikahla evlenmek gibi meselelerde de tekfir işletilebilir mi?
Yazıyı sitenizde yayımlayabilirsiniz.
Cevap:
Allah rasulü ve sahabelerden; kendisini islama nispet eden bir kimseyi muayyen olarak tekfir ettiklerine dair örnekler oldukça az. Museylemetul Kezzab bu konuda örnek verilebilir. o ve takipçileri namaz kılıyor, la ilahe illallah muhammedun rasulullah diyorlardı. ancak müseyleme; Muhammed Allah'ın rasulüdür ama ben de Allahın rasulüyüm diyordu. bunun dışında Allah rasulüne bazı münafıkların küfürlerine delalet eden halleri şikayet ediliyor, öldürmek talebinde bulunuyorlar, fakat rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: namaz kılıyor mu diye soruyor, namaz kılanlardan ise öldürülmesini yasaklıyordu. küfrü sabit olduğu halde kendini islama nispet edenlerde uygulama budur. şüphesiz onlar munafıklardır, lakin dünya hayatında onlara müslüman gibi muamele yapılır. fakat nifaklarını açık ortaya koyup, müseylemenin yaptığı gibi küfre davet de sözkonusu olursa o zaman onlarla savaşılır. Yine bu konuda diğer bir delil, İbn Sayyad'ın yanına Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte giden Ömer radıyallahu anh'ın onun hakkında vallahi bu deccaldir, bırak onu öldüreyim demesi karşısında, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin: şayet o deccal ise onu sen öldüremeyeceksin, deccal değilse öldürmende fayda yoktur buyurması da bizim küfür söz ve fiiller işleyenler karşısındaki tavrımızın ne olacağına ışık tutar.
Ebu Ubeyd'in Kitabul İman tercemesi, Kitabiyat yayınlarından: İslam düşüncesinde ilk gelenekçiler/sönmez kutlu kitabının sonunda ek olarak mevcuttur.

Mahkemelere başvurma konusudan Selefin Sabit Akidesinden Cevaplar adlı çalışmamda detaylı olarak bahsettim. burada kısaca şunu söyleyebilirim: herhangi bir meseleyi islamın hükümlerine göre halletme imkanı varken, islama aykırı hüküm veren kişi ve kurumlara başvurmak münafıklıktır. Nisa 60. ayetinde belirtilen durum budur. zulmü def etmenin mevcut mahkemelere başvurmaktan başka yolu yoksa, bu mahkemeden sadece islama uygun olan hükmü kabul etmek, islama uygun olmayan hükmü reddetmek şartıyla başvurulması halinde bu fiilin nifakla ya da küfürle bir alakası yoktur. yine nikah da islamın emrettiği, meşru kıldığı bir fiildir ve resmi dairelerde nikah kıydırmanın islama aykırı bir yönü - bildiğim kadarıyla - yoktur.

11 Kasım 2010 Perşembe

Sigortanın Hükmü

SİGORTININ HAKİKATİ VE HÜKMÜ
 
Kassim Üniversitesi, Şeriat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Süleyman b. İbrahim Âl Süneyyân
 
Günümüzde yaygın olan ticârî sigortanın hükmü nedir?
Hamd, yalnızca Allah'adır.
1. Ticârî sigortanın her türlüsünün, açık fâiz olduğunda şüphe yoktur. Bu sigorta; parayı, daha az parayla veya daha çok parayla ve iki paradan birisini geciktirmek sûretiyle (sonradan ödemek şeklinde) satmak demektir. Bu alış-verişte, fazlalık fâizi ile erteleme fâizi olmak üzere iki türlü fâiz vardır. Çünkü sigorta sahipleri, insanın parasını almakta ve onun aleyhine belirli bir kaza olduğu zaman kendisine az veya fazla para olarak vereceklerini vâdetmektedirler ki bu, fâizin tâ kendisidir. Fâiz ise, Kur'an-ı Kerim'in ifâdesi ile birçok âyette haram kılınmıştır.
2. Ticârî sigortanın her türlüsü, Kur'an-ı Kerim'in şu ifâdesi ile haram kılınmış olan kumar üzerine kurulmuştur:

" يا أيها الذين آمنوا إنما الخمر والميسر والأنصاب والأزلام رجس من عمل الشيطان فاجتنبوه لعلكم تفلحون "[ سورة الـمـائدة الآية: ٩٠]
"Ey îmân edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (tâzim amacıyla kendisine adaklar kesilen putlar), fal ve şans okları, şeytanın işi pisliktir (bütün bunlar, şeytanın insana süslü gösterdiği günahlardır.) (Bu günahlardan) uzak durun ki kurtuluşa (cennete) eresiniz." (Mâide Sûresi: 90)

Bundan dolayı sigortanın her türlüsü, şans oyunudur.
Örneğin sigorta sahipleri sana: "Şu kadar öde. Başına bir olay veya kaza geldiği zaman sana şu kadar veririz" demektedirler. İşte bu, kumarın tâ kendisidir.

Hiç şüphe yok ki sigorta ile kumarı birbirinden ayırmak ve ikisinin ayrı şeyler olduğunu iddiâ etmek, akl-ı selim bir insanın kabul etmeyeceği bir büyüklenme ve hakkı kabul etmemektir.Sigorta şirketlerinin sahipleri bile, sigortanın kumar olduğunu itiraf etmişlerdir.
3. Ticârî sigortanın her türlüsü, başkasını aldatma ve sahtekârlıktır. Aldatma ve sahtekârlık ise birçok hadis ile haram kılınmıştır.
Nitekim bunlardan birisi de Ebu Hureyre'nin -Allah ondan râzı olsun- rivâyet ettiği şu hadistir:
(( نَهَى رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهِ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ بَيْعِ الْـحَصَاةِ وَعَنْ بَيْعِ الْغَرَرِ. ))[ رواه مسلم ]
"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, çakıl taşının alış-verişini[1] ve (denizdeki balıkları, havadaki kuşları, hayvanın memesindeki sütü satmak gibi) riskli (tehlikeli) alış-verişleri yasakladı." (Müslim)
Hiç şüphe yok ki ticârî sigortanın her türlüsü, aldatma ve sahtekârlığa dayanır. Hatta fâhiş aldatmaya ve sahtekârlığa dayanır.
Bunun içindir ki bütün sigorta şirketleri ile sigorta işiyle uğraşan herkes, vuku bulması ihtimal dışı olan bir tehlikeyi kesinlikle sigortalamazlar. Yani (onlara göre) tehlikenin mutlaka vuku bulup- bulmama ihtimalinin olması gerekir ki kişi o şeyi sigortalatabilsinler.
Aynı şekilde bütün sigorta şirketleri ile sigorta işiyle uğraşan herkes, tehlikenin, ne zaman vuku bulacağını ve zararın miktarının ne kadar olacağını bilmeye de engel olurlar.
Böylelikle sigortada, fâhiş aldatma ve sahtekârlığın üç türlüsü biraraya gelmiş olur.
4. Ticârî sigortanın her türlüsü, insanların mallarını bâtıl ve haksız yollarla yemek demektir. Bu ise, Kur'an-ı Kerim'in şu ifâdesi ile haramdır:
" يا أيها الذين آمنوا لا تأكلوا أموالكم بينكم بالباطل " .[ سورة النساء الآية: ٢٩]
"Ey îmân edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticâret olması dışında, mallarınızı, bâtıl (haksız) yollarla aranızda (alıp vererek) yemeyin.Kendinizi öldürmeyin.Şüphesiz Allah, size (emrettiği ve size yasakladığı her şeyde) çok merhametlidir." (Nisâ Sûresi: 29)
Bundan dolayı ticârî sigortanın her türlüsü, insanların mallarını bâtıl ve haksız yollarla yemek amacıyla yapılan bir sahtekârlık ve düzenbazlıktır.
Nitekim bu konuda bir Alman uzmanın, titizlikle yaptığı istatiklerin birisinde, sigorta şirketlerinin, insanlara geri verdikleri paranın oranının, aldıklara paraya göre ancak % 2.9 oranına tekâbül ettiği ortaya çıkmıştır.
Sigorta, İslâm ümmetine büyük bir zarardır. Bağları kopan ve sigortaya zorla yönelen kâfirlerin, ölümden nefret edercesine sigortadan nefret ettikleri halde, sigorta işini yapmaları, bizim için bir gerekçe ve mazeret olamaz.
Bu saydığımız şeyler, sigortanın üzerine kurulu olduğu ve İslâm dînine çok aykırı hükümleri içeren yönleridir. Bunun yanında başka birçok aykırı yönleri vardır ki bu aykırı yönleri burada zikretmeye zaman ve yer ayırmak mümkün değildir, zaten onları zikretmeye de gerek yoktur.Çünkü yukarıda İslâm dînine aykırı olduğu zikredilen hükümlerden bir tanesi bile, sigortanın, Allah Teâlâ'nın dîninde en büyük haramlardan ve münkerlerden birisi olması için yeterlidir.
Bazı kimselerin, sigorta şirketlerinin, "Yardımlaşma Sigortası" veya "Dayanışma Sigortası" veyahut da "İslâmî Sigorta" gibi, sigortanın bâtıl hakikatini değiştirmeyen isimlerle, sigortanın ismini değiştirerek onlara süslü göstermelerine aldanmaları, gerçekten üzüntü duyulması gereken şeylerdendir.
Sigorta şirketlerinin, âlimlerin, yardımlaşma sigortası diye adlandırılan sigortanın helâl olduğuna dâir fetvâ verdiklerini iddiâ etmelerine gelince, bu, tamamen yalan ve iftirâdır. Bu konudaki karmaşıklığın sebebi; bazı sigorta şirketlerinin sahiplerinin, âlimlere sigorta ile ilgisi olmayan sahte şeyler arzedip: "Bu, sigorta çeşitlerinden birisidir" demeleri ve onu "Yardımlaşma Sigortası" diye adlandırmalarıdır (ki bu davranış, onların bâtılı süsleyip hak gibi göstermeleridir.) Yine, onların; bu, sadece teberrudan ibâret olup, Allah Teâlâ'nın emrettiği şu sözündeki yardımlaşma kâbilindendir, demeleridir:
وتعاونوا على البر والتقوى [ سورة المائدة من الآية: ٢]
"İyilik ve takvâda birbirinizle yardımlaşın..." (Mâide Sûresi:2)

Ve insanın başına gelen belâyı hafifletmek amacında olduklarını söylemeleridir. Gerçekte ise, onların "Yardımlaşma Sigortası" diye adlandırdıkları sigortanın, diğer sigorta çeşitlerinden hiçbir farkının olmamasıdır.İki isim arasındaki fark, sadece şekilden ibârettir. İşin hakikat ve özü, sigortanın tâ kendisidir. Bu ise, teberrudan, iyilik ve takvâda yardımlaşmaktan çok uzaktır. Çünkü bu davranışın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşma olduğunda şüphe yoktur. Yoksa bununla insanların başlarına gelen belâları hafifletmek ve bu belâları onarmak, kastedilmemiştir.Aksine insanların mallarını bâtıl ve haksız yollarla soymaktan başka bir şey kastedilmemiştir.Bu sigorta da diğer sigorta çeşitleri gibi haramdır.Bunun içindir ki sigorta şirketlerinin sahiplerinin (hükmünü öğrenmek için) âlimlere arzettikleri şeyin, sigorta ile yakından-uzaktan hiçbir ilgisi yoktur.
Bazı sigorta sahiplerinin, artan paraları iâde ettiklerini iddiâ etmelerine gelince, bu hiçbir şeyi değiştirmez ve sigortayı,fâiz ve kumar olmaktan,aldatma, sahtekârlık, insanların mallarını bâtıl ve haksız yollarla yemek ve Allah Teâlâ'ya tevekkülü ortadan kaldırmak gibi haramlardan kurtarmaz. Sigorta, aldatmaktan ve bâtılı hak göstermekten başka bir şey değildir. Bu konuda daha detaylı bilgi öğrenmek isteyen, "Sigorta ve Hükümleri" adlı kitapçığa başvurabilir.
Dîni için gayret eden, Allah Teâlâ'yı ve âhiret gününü arzulayan her müslümanı, bu konuda Allah Teâlâ'dan korkmaya, ne kadar haramdan uzak olduğu söylenirse söylensin, ne kadar berrak elbiseler içinde süslü gösterilirse gösterilsin, sigortanın her türlüsünden uzak durmaya çağırıyorum. Çünkü sigortanın haram olduğunda şüphe yoktur. Böyle yaparsa müslüman dînini ve malını korumuş olur. Emniyet ve güvenin sahibi Allah Teâlâ tarafından emniyet ve güven içerisinde müreffeh bir hayat yaşar.
Allah Teâlâ, beni ve sizi, dînde bilgili kılmak ve âlemlerin Rabbini râzı ve hoşnut edecek amelleri işlemekte muvaffak kılsın.
[1] Çakıl taşı alış-verişi; âlimler tarafından üç şekilde yorumlanmıştır:
Birincisi: Satıcının alıcıya şöyle demesidir: "Bu çakıl taşını yukarıya attığımda şu elbiselerden hangisinin üzerine düşerse, o elbiseyi sana satmışım demektir. Veya bu çakıl taşını attığımda onun ulaşacağı yere kadar bu tarla veya arsayı sana satmışım demektir."
İkincisi: Satıcının alıcıya şöyle demesidir: "Ben, çakıl taşını atıncaya kadar sen bu malı alıp-almamakta hürsün, attıktan sonra bu malı sana satmışım demektir."
Üçüncüsü: Satıcı ile alıcının, çakıl taşının atılışını alış-veriş olarak kabul etmeleridir. Örneğin alıcının satıcıya şöyle demesidir: "Ben, bu elbiseyi, şu çakıl taşıyla birlikte atarsam, elbise senden şu fiyata satın alınmış demektir." "Müslim'in Şerhi" (Çeviren)
 

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)