Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar * Makale sahibi isminin yayınlanmasını istememiştir. Tercüme Eden: Ebu Muaz el...

30 Eylül 2015 Çarşamba

Neye Davet Ediyoruz?

[1]: Biz Allah’a, isimlerine ve sıfatlarına Allah’ın kitabında ve Nebimiz Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)'in sünnetinde bahsedildiği gibi tahrifsiz (bozmadan), tevilsiz (mecazi anlam vermeden), temsilsiz, teşbihsiz (mahluka benzetmeden) ve ta’tilsiz (iptal etmeden) inanırız.
[2]: Biz nebimiz Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in ashabını severiz ve onların aleyhlerinde konuşanlardan da nefret ederiz. Biz inanırız ki onlar hakkında kötü konuşanlar Din hakkında da kötü konuşuyor sayılır. Çünkü sahabe bize dini öğretendir. Ve biz Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in ehli beytini de şeriatın çizdiği ölçüde bir sevgiyle severiz.
[3]: Biz Hadis Ehli olan insanları ve Ehli Sünnetten olan bu ümmetin her selefini de severiz.
[4]: Bizler Kelam ilminden haz etmez ve kelam ilmini ümmetin bölünmesinin en büyük nedenlerinin arasında görürüz.
[5]: Biz Allah veya onun Resulü tarafından tasdik edilemediği sürece hiç bir Fıkıh kitabından, Tefsir kitabından, eski hikâyelerden veya Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in siretinden (zayıf olarak nakledildiği için) hiçbir şeyi kabul etmeyiz. Burada onları red ettiğimiz ya da onlara ihtiyaç duymadığımızı kastetmiyoruz. Kastedilen Âlimlerimizin buluşlarından ve eserlerinden yararlanmamızın şarta bağlı olduğu ve bu şartta hükmün sahih bir delile sahipliğidir.
[6]: Kuran’dan veya sahih ve güvenilir hadislerden örnekler vermeden kitaplarımızı yazmaz, sohbet ve hutbelerimizi vermeyiz. Ve birçok kitaptan ve öğüt vericilerden yayılan uydurma hikâyelerden, hurafelerden ve zayıf veya uydurma hadislerden haz etmeyiz.
[7]: Biz hiçbir Müslümanı Allah’a şirk koşmak, namazın terki veya din değiştirmesi dışında hiç bir günahından dolayı tekfir etmeyiz.
[8]: Biz Kuran’ın Allah kelamı olduğuna inanırız, Kuran yaratılmamıştır.
[9]: Biz Yüce Allah’a davette, Ona ibadette samimiyette, şirkten, bid’atlerden ve O’na itaatsizlikten alıkoymakta ve bunlara karşı olan tüm gruplara ve cemaatlere nasihatte Kitap, Sünnet ve ümmetin selefinin üzerine olduğu çizgide bir menhece sahip olan gruplarla iş birliği yapmak zorunda olduğumuza inanıyoruz. Bu iş birliği takva ve iyilik üzerine olmak ve gerektiğinde kötülüğe ve yanlışa ve kötü ve fena insanlarla iş birliğine karşı karşılıklı tavsiye etmektir.
[10]: Biz Müslüman devlet yöneticilerine Müslüman oldukları müddetçe başkaldırmanın doğru olduğunu düşünmüyor ve ihtilallerin barış ve uzlaşı getireceğine inanmıyoruz. Bu tür olayların ve çabaların tam tersine toplumu bozduğunu düşünüyoruz.
[11]: Biz günümüzdeki partilerin ve grupların çokluğunun Müslümanların ayrılığının ve onların zayıflığının sebebi olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden amacımız insanları düşüncelerindeki körü körüne takipçilik prangalarından, mezhepçilik karanlığından ve particilik ruhundan kurtarmaktır.
[12]: Allah’ın Kitabını ve Allah’ın Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetini anlamakta ölçümüz hadis âlimlerinden olan bu ümmetin selefinin anlayışıdır, belli şahsiyetlerin kör takipçiliği değildir. Biz hakkı nereden gelirse gelsin alırız. Ve biliriz ki, topluma Allah’ın yasakladıklarını getirmelerine rağmen Selefi takip ettiğini iddia edenlerden Selefilik beridir. Biz genç nesli tüm bu bahsettiklerimizden temizlenmiş şekilde İslam üzerine yetiştirmenin onlara başlangıçtan itibaren inançsız batı eğitiminin etkilerinden uzak doğru İslami eğitim vermekten geçtiğine inanıyoruz.
[13]: Biz siyasetin dinin bir parçası olduğuna inanırız ve kim siyaseti dinden ayırmaya çalışırsa o dini bozmaya çalışıyor ve fitne yaymaya çalışıyordur.
[14]: Biz Müslümanların Allah’ın Kitabına ve Resulü’nün sünnetine dönmedikçe hiçbir zafere veya onura sahip olamayacağına inanırız.
[15]: Biz dini bazı hususları önemli, bazılarını önemsiz ufak tefek ayrıntılar diye ayıranlara karşıyızdır. Ve bize göre bu çok tehlikeli ve yok edici bir yoldur.
[16]: Bizler Sünnetin ilmini küçük gören ve onu önemsemeyip bunun zamanı olmadığını iddia edenlere karşıyızdır. Aynı şekilde Peygamberimizin Sünnetini yaşamayı küçük görenlere ve önemsemeyenlere de karşıyızdır.
[17]: Bizim davetimiz ve Akidemiz bize kendimizden, servetimizden ve evladımızdan daha sevgilidir. Bu nedenledir ki bir gümüş veya altın karşılığında davetimiz ve akidemizden dönmeyiz. Biz deriz ki, kimse bizim davetimizi dirhem ve dinar karşılığında satın almaya boşa umut etmesin.
[18]: Biz Sünneti takip eden günümüz âlimlerini sever ve onlardan faydalanmaya çalışırız ve onların vefat etmesinden büyük üzüntü duyarız.
[19]: Allah’ın Kitabı ve O’nun Resulü’nün Sünnetinden delili olmadığı sürece hiç bir fetvayı kabul etmeyiz.
İşte bunlar bizim Akidemize ve davetimize kısa bir bakıştır. Şimdi eğer kim buna karşıysa o zaman biz hak olan nasihati almaya ve eğer yanlışsa onu reddetmeye ve eğer inatçı bir şekilde bize karşı durursa ondan imtina etmeye hazırız ve Allah en iyi bilendir.
Bu açıklama Şeyh Mukbil b. Hadi’nin Tercümetu Ebi Abdirrahman Mukbil b. Hadi El-Vadi’i (s. 135-142) kitabından özetlenmiştir.
 

Allah Bizi Yalnızca Müslümanlar Diye Adlandırmışken, Neden Israrla “ Selefi “ İsmi ?!


Selefî da’vet etrafında koparılmaya çalışılan gürültülerden bir tanesi de, “Allah bizi Müslümanlar diye adlandırmışken, İslam isminin yanında, selefî olarak adlanmanın meşru olmayacağı, ve böyle bir kutuplaşmanın (!) Müslümanlar arasında bir ayrılık ve tefrika sebebi olacağı teranesidir.
Elbette ki, bizler tek bir ümmet iken, dinimizi parça parça edip her birimizin kendi elindeki ile mutlu ve mutmain olduğu hiziplere ayrılmazdan evvel, akidemizin ve menhecimizin bir tek akide ve menhec olduğu o günde, Allah bizi Müslümanlar diye adlandırmıştı ve o gün için İslam ismi ıtlak edildiğinde tek bir mana ifade ediliyor ve aynı mana anlaşılıyordu. Ne var ki ümmet fırkalara ayrılınca, Nebi (aleyhissalatu vesselam)in bir tanesi dışında tamamının ateşte olduğunu haber verdiği helak olacak olan dalalet fırkaları ile fırka-ı Naciye –hakikatı başka başka şeyler olsa da- dinin sahibinin muradına rağmen, İslam ismi altında birleştiler ve aynı şeymiş gibi mülahaza edilmeye başlandılar.

 Sahih ve hak islamın, uydurulan batıl Müslümanlıktan tefrik edilmesi, hak ile batılın birbirinden temyiz edilip ayrılarak, hakkın batıla zuhur etmesi, şeriat sahibinin muradınca, müteayyin ve hatta zaruri oldu.(1)
Hatta bu ayırt edici isimler, bazen “cemaat", bazen “guraba" , bazen “Fırka-ı Naciye “ bazen “Taife-i Mensura”, bazen “benim ve sahabemin yolu üzere olanlar” lafızlarıyla bizâtihî Nebi (aleyhissalatu vesselam) tarafından ıtlak edildi. Müslümanlar ilk asırlardan itibaren, ehl-i sünnet, ehl-i hadis, selefî gibi şer-i isimler ile kendilerini dalalet fırkalarından ayırt ettiler.

 Asırlar boyunca sünnet imamlarından bu ayırt edici hak isimlerin kullanılmasına itiraz eden olduğuna da şahit olmadık. Yani onlar da, böyle bir tefrik ve temyizin meşruiyetine ve hatta zaruretine icma ettiler.

 Sâir fırkalar aksini iddia ediyor olmadıkları için, “ben kur’an ve sünnet ile amel eden bir Müslümanım demek hak ehlini batıl ehlinden ayırmaya kifayet etmedi. Allah’ın kitabı ve peygamberin sünnetini anlama ve tatbik etmede, yolların ayrıldığı noktanın altı çizilerek, “ ben Allah’ın kitabı ve Nebi’nin sünnetine, selefin fehmine göre ittiba eden bir Müslümanım manası, özetle ve ihtisaren “ ben selefiyim “ sözü ile dile getirilmeye başlandı.

“Bu zamanda ayırt edici, dakik bir nisbet elbette ki kaçınılmazdır. Sadece “ben müslümanım” veya “mezhebim islamdır” demek de bizim için yeterli değildir. Çünkü, rafizîsi de, ibadîsi de, kadıyânîsi de, hasılı onlar dışındaki fırkaların tamamı da böyle söylemektedir. Öyle ise seni onlardan ayırt edecek olan nedir?

“Ben kitap ve sünnete göre bir müslümanım” desen aynı şekilde, bu sözünde yeterli olmayacaktır. Çünkü eş’arîsi ile, maturîdîsi ile, hizbîsi ile, fırkaların tamamı, aynı şekilde bu iki kaynağa ittiba ettiğini iddia etmektedir.

 Öyle ise şüphe yok ki, en net, en bariz, en ayırt edici ve açık şekli ile adlanma, “ ben kitap ve sünnete salih selefimizin menheci üzere bir müslümanım” demekle olur ki, biz buna özetle “ben selefiyim” diyoruz. ( Muhammed Nasıruddin el-Elbani Bk. el-menhecus-selefi inde şeyh Nasıruddin el-Elbani, Amr Abdülmünim Selim S.21 )

“Bizler şerefli ve sahih bir nispet olmakla beraber, böyle söyleyenleri cedelen de olsa onaylayarak, selefîliğe intisab etmeyi bir kenara bırakıp, sadece Müslüman ismiyle isimlensek, acaba onlar şer-i ve sahih olmadığı halde isimlendikleri, hiziplerinin, mezheplerinin yada tarikatlarının isimleri ile adlanmaktan vazgeçecekler mi?” ( Muhammed Nasıruddin el-Elbani Bk. el-menhecus-selefi inde şeyh Nasıruddin el-Elbani, Amr Abdülmünim Selim S.21 )

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
(1) Muhammed (aleyhissalatu vesselam) insanlar arasını ayırmış, da’veti, kardeşi (!) kardeşe (!), babayı oğla düşman etmiştir. Kur’an hak ile batıl arasında FURKAN olarak indirilmiş, Allah’ın kendisine ihsan ettiği bu özelliğinden ve kendisinden sonra hakkın batıl karşısında izhar edilmeye başlamasından ötürü Ömer (radiyallahu anh) a EL-FARUK denilmiş, hak ile batılın ilk muharebesine, artık bundan sonra saflar arasına diyalog ve hoşgörüye mahal bırakmayacak kan kırmızı çizgilerin çekildiği bedir gününe, FURKAN GÜNÜ denilmiştir

Her Bid'at İşleyen Bid'atçi midir?


Şeyh Rebi'nin bu konudaki fetvası için linke tıklayın:
http://www.davetul-enbiya.com/player/14/147


Şeyh Abdulmuhsin el-Abbad’ın Kitabı Hakkında Uyarı

Nerdeyse her ülkede Hizbîler Şeyh Abdulmuhsin'i ve yazdığı Rifkan Ehlu’s-Sunne bi Ehli’s-Sunne adlı risaleyi kullanarak insanların aklını karıştırmaya ve kendilerinin ve şeyhlerinin üzerinde bulunduğu bozuk menhece ve yaydıkları fitnelerine kılıf bulmaya çalışıyorlar, buna Türkiye'deki "Biz şeyh Abdulmuhsin'in menheci üzerineyiz" diyenler de dahil, işte bu fitneye karşı Şeyh Ahmed en-Necmî rahimehullah ve Şeyh Ubeyd el-Cabirî hafızahullahın cevabı: 
Şeyh Ahmed en-Necmî'nin Şeyh Abdulmuhsin'in Rifkan Ehlus-Sunne bi Ehli’s-Sunne isimli risalesini yayanlar ve bunu Ehli Sünnete karşı kullananlarla ilgili görüşü:
Sual Sahibi: Şeyhimiz, Allah sizi korusun, sanıyorum Şeyh Abdulmuhsin el-Abbad, Allah onu korusun, yazdığı "Rifkan Ehlu’s-Sunne bi Ehlis-Sunne adlı risale sizden gizli değildir ve şimdi Cezayir'de el-İd eş-Şerifi'nin ve Ebul-Hasen'in takipçilerinin fitnesi var, bunlar bu kitabı yayıyorlar ve Mümeyyiîn (gevşemeciler) ve Heva ehli bu kitabı çoğaltıyorlar ve dağıttırıyorlar. Kitaptaki "Tecrihin (cerh etmek) ve hecrin (boykot etmek) Fitnesi" adlı bölümü okudum ve bu kısım bunların en çok üstünde durduğu kısımdır, bu risaleyi sanırım okudunuz ey Şeyh? 
Şeyh: Önemli olan Şeyh Mukbil'in talebelerinden olan Yemenli birisinin bu risalenin yanlışlığını ispatlamış olmasıdır. Çok iyi bir cevapla bunu çürütmüştür, Fevzi el-Eseri el-Bahreynî de keza buna reddiye yazmıştır, çok iyi bir cevaptır ve elhamdülillah Ehl-i Sünnet bu risaleyi reddetmiştir.
Sual Sahibi: İyi, ey Şeyh, peki ya bu kitabı yayanlar?
Şeyh: [araya giriyor] Bunu yayanın bunu yayması gösterir ki o fitne arzu eden bir mübtedi (bid’atçi)dir.
Sual Sahibi: Ey Şeyh, bu işi yapandan uyarmalı mıyız ne düşünüyorsunuz?
Şeyh: Ondan uyarın, ondan uyarın.
Sual Sahibi: Allah sizi mükafatlandırsın. 
Şeyh Ubeyd'in bu konuda hakkında ki yorumu: 
Şeyh Abdulmuhsin'in kitabını okumadım. Tecrübelerimden biliyorum ki hevâ ehli, Ehl-i Sünnet’e mensup bazıları tarafından ortaya konulan bazı konularla ilgili her fırsatı değerlendirir, sonra bunları kendi yararlarına dokunacak şekilde evirip çevirirler fakat yine onlara fayda sağlamaz.
Risalenin ismine göre Şeyh Abdulmuhsin aslında Ehl-i Sünnet'in Ehl-i Sünnet'le ilişkileri konusunda tavsiye veriyor. Ve bu konu bildiğimiz tüm Şeyhler'in hem fikir olduğu ve bizim de üzerine olduğumuz bir konudur. Fakat, Ehl-i Sünnet'in kim olduğunu bilmemiz gerekir, Ehl-i Sünnet iddiasında bulunan herkes Ehl-i Sünnet'ten değildir.
İkinci olarak, Şeyh Abdulmuhsin ve diğerleri, ne zamanki bidat ehli birini bilsinler, o vakit onu reddedip, onun bidatini red edeceklerdir. [tıpkı Şeyh'in Sefer (el-Havalî), Selman (el-Avde), Adnan Ar’ur, Hasen Maliki gibilerine reddiye verdiği gibi]
Üçüncüsü, bir kaide vardır, bilen bilmeyene karşı delildir, bu sebepledir ki Ebul-Hasen hakkında konuşanlar, delillerle, gündüz vaktindeki güneş gibi açık seçik kanıtlarla konuşmuşlar, onun yaptıklarını ve konuştuklarını böylelikle eleştirmişlerdir. Yani ona karşı cerh yapanlar bunu delillerle desteklemişlerdir, o vakit biz bunu kabul etmeliyiz aksi takdirde hevâlarına uyan insanlardan oluruz. Ve her hangi bir âlim, eğer başkalarının gördüğünü görmediyse, (bu konuda) o âlimi takip etmeyiz zira o yerilen o şahsın durumundan haberdar değildir.
Sonra Şeyh birkaç örnek veriyor:
1. İmam Şafii’nin İbrahim b. Muhammed b. Ebi Yahya için yaptığı ta’dil. Fakat alimler bu kişiyi cerh etmişlerdi ve güvenilir olmadığını beyan etmişlerdi. O yüzden ne Şafii’nin övgüsü kabul görmüş ne de bu övgü Şafii tarafından güvenilir ilan edilen kişiye bir yarar sağlamıştır. 
2. Sefer (el-Havalî) ve Selman (el-Avde) örneği,  bizler (Medine âlimleri) onları delillerle eleştirdik fakat Şeyh b. Baz, Şeyh b. Useymin ve büyük âlimlerden diğerleri onlar hakkında hiçbir şey söylemedi. Fakat 4 sene sonra, Hay’ah (Suud Din Polisi) onları hatalarından dolayı suçlamış tutuklanmaları gerektiğini ilan etmiştir. 
3. Şeyh el-Albani’nin örneği. Sefer ve Selman’ı Şeyh Albanı önce övmüştü ve onlara tezkiye vermisti, fakat 6 veya 7 yıl sonra, onların aleyhinde konuşmuştur ve “Acele davrandık, Medine ehli bunlar hakkında daha bilgiliydi” diyerek itirafta bulunmuştur. 
Sonra şeyh, ” bu münezarayı yayın” dedi. Sonra, bu kitabı yayanlarla ilgili bir soru üzerine Şeyh şöyle dedi,
“Bu insan fitne sahibidir, ya fitne sahibidir, ya da durumdan bîhaber olan bir insandır…” Sonra Şeyh sunu ekledi: “Özellikle eğer bu kişi bu kitabı çoğunlukla avam arasında yayıyorsa, benim(Şeyh) gibiler ve sizler (ilm talebeleri), yani anlayabilecekler kitabı okuyabilir, fakat bunun yüzlercesini avam arasında ve belli bir kısım insana dağıtan kişi dediğime uygun olandır, yani ya bilmiyordur ya da fitne sahibidir.” 
Sahab.net den  Şeyh Ubeyd’in konuyla ilgili konuşmasının çevirisidir.

27 Eylül 2015 Pazar

Facebook'un Belalarından

Şeyh Halid Hamude şöyle demiştir:
“Facebook’un ve diğer sosyal paylaşım sitelerinin en büyük belalarından birisi münkere ülfet ve alışkanlık oluşturmasıdır.
...Bu da ancak bunların gözler önünde akışının ve kalp üzerinden geçişinin tekrar etmesi sebebiyledir. (Özel olarak haram suretleri genel olarak bütün kötülükleri kastediyor)  bu yüzden âlimlerimize, sahiplerinden emin olsalar bile, şer ve fesat sitelerinden uzak durmalarını tavsiye ederim. Çünkü bunun zararının en hafifi Müslümanın kalbinde münkere karşı çıkmanın eksilmesidir. Bu yüzden  küfür ülkelerinde yaşayanların muhatap oldukları şeyin en önemlisi şirki ve müşrikleri görmeyi alışkanlık haline getirmeleridir. Yardım istenecek olan Allah’tır. Bizler bu hayır vesilelerinin bize eziyet veren sebep haline gelmemesini umarız. Allah bizi de sizleri de bunun şerrinden korusun. Allah hepimizi hak üzerinde sabit kılsın. Şüphesiz O işiten ve icabet edendir."

“Bu Meselede İhtilaf Var” Sözünü Gerekçe Göstermek


Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bu, hiç şüphesiz, benim dosdoğru yolumdur; bu itibarla ona uyun; diğer yollara uymayın. Aksi halde sizi O'nun yolundan ayırır. İşte sakınasınız diye Allah size bunları tavsiye etmiştir” (En’am 153)

Ey iman edenler! Allah'a itaat edin.  Rasule itaat edin. Ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve âhiret gününe inandığınız takdirde, onu, Allah'a ve rasule arz edin. Bu, netice itibariyle daha hayırlı ve daha güzeldir.” (Nisa 59)

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Muhakkak sizden yaşayacak olanlarınız pek çok ihtilaf görecektir. Size benim sünnetim ve benden sonra raşid halifelerimin sünneti gerekir. Ona azı dişlerle tutunun

Allah ve rasulü bizlere âlimlerin bir meselenin hükmünde ihtilaf etmeleri halinde onların sözlerinden kitap ve sünnetten delili olanı almamızı, delile aykırı olanı ise terk etmemizi emretmektedir. Şüphesiz bu Allah’a ve ahiret gününe iman etmenin alametidir ve bu bizim için en hayırlısı ve sonucu en güzel olanıdır.

Bizler delile aykırı olan sözleri alırsak bunlar bizi Allah’ın yolundan ayırır ve bizi başarısızlık ve sapıklık yollarına düşürür. Nitekim Yahudi ve Hristiyanların âlimlerini ve rahiplerini (âbidlerini) Allah’ın dışında rabler edindikleri haber verilmiştir.

Adiy b. Hâtim radıyallahu anh’e onların Allah’ın dışında rabler edinilmesi konusu müşkil gelince Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ona alimleri ve rahipleri rab edinmenin anlamını, Allah’ın haram kıldığı şeyleri helal ve helal kıldığı şeyleri haram saymada onlara itaat etmeleri şeklinde olduğunu açıklamıştı. Bugün insanların birçoğunu bir muhalefet üzerinde görsen de bundan yasaklasan sana:

Bu meselede ihtilaf vardır” der ve işlediği şey delile aykırı bile olsa bundaki ihtilafı temize çekmeye kalkar.

Peki bu kimseyle âlimlerini ve rahiplerini rabler edinmiş olan kitap ehlinin ne farkı vardır?

Onların kendileri hakkında Allah’tan sakınmaları ve bir meselede ihtilaf bulunduğu zaman delile muhalefet etmelerinin caiz olmadığını öğrenmeleri gerekir. Hatta cahillerin çoğu bilgisayarlarda kayıtlı olan kitaplardan nakledilen ihtilafları araştırır ve o görüşlerden hevasına uyan ile fetva verir, sahih bir delil üzere olan ile delil üzere olmayanı ayırt etmez! Bunu ya cahilliğinden dolayı yapar, ya da nefsinin hevasına uyduğundan yapar.

Eğer cahil ise onun, okuduğu şeye ve sıhhatini ve kitap ile sünnetten delilini bilmediği bir kayıta dayanarak Allah’ın dini hakkında konuşması caiz değildir. Allah bize yalnızca bir fıkıh kitabına anlamaksızın bakmamızı emretmemiştir. Bilakis bize ilim ehline sormamızı emretmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Eğer bilmiyorsanız zikr ehline sorun.” (Nahl 43)

Heva sahibinin de görüşlerden hevasına uyanı alıp hevasına uymayanı terk etmek suretiyle hevasını Allah’ın dışında ilah edinmesi caiz değildir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevasına uyandan daha sapık kim vardır?” (Kasas 50)

Hevasını ilah edineni gördün mü? Sen onun üzerine vekil değilsin.” (Furkan 43)

Kendisinde ilim bulunan kimsenin “kolaylaştırma” gerekçesiyle insanların arzularına uygun şeyleri gözeterek onları Allah’ın yolundan saptırması caiz değildir. Kolaylaştırma ancak ve ancak delile tabi olmakla olur. Ta ki Allah Teâlâ’nın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden olunmasın:

Bunu da, kıyamet günü, kendi günâhlarını tam olarak, bilgisizce saptırdıklarının günâhlarını da kısmen yüklenmek için söylerler. Bilesiniz ki, yüklendikleri ne kötü bir şeydir” (Nahl 25)

Allah hepimizi faydalı ilim ve salih amelde muvaffak kılsın. Allah’ın salat ve selamı Muhammed’e, âline ve ashabı üzerine olsun.

Şeyh Salih b. Fevzan el-Fevzan


Tercüme: Ebu Muaz

Bâtılda İnat Eden Tekdir Edilir


"Bâtıl, sahibine reddedilir ve batıl işleyene reddiye verilir. Hatta inat ederse ona ifadeler sertleştirilir. Hatta o kimse hocası bile olsa ve sünnete muhalefet edip bid’ate destek oluyorsa, ilim talebesinin ona sert sözler izhar etmesi gerekir. Şeyhlerimizin – bu zamandaki İslam şeyhlerimizin – sözlerini silmeye çalışanlar, ya onları hakkıyla tanımıyorlar ya da onların sözlerini bilmiyorlar! Kimisi de eksik kaldığı için bizzat bu sözleri göremez. Onları okutan kişiler bunları okumaktan engelliyor. Bazen de ona okutan kimse ilminin azlığından dolayı kusur gösterip bunlara bakmıyor. Eğer sapmış bir kimseyse de böyle şeyleri okumaz. Eğer cahil ise bunları nasıl görsün? Bu konu Şeyhimiz Abdulaziz b. Baz rahimehullah’a sorulmuştu. Fetvalarında kayıtlı. Talebenin hocasına karşı çıkması ve ona sertlik göstermesi, eğer hatırlattığında inad ederse açıktan inkar etmesi, sözü sertleştirmesi ve dönmesi umuduyla ona hecr uygulaması (darılması) gerektiğini haber vermişti."
Muhammed el-Medhâlî


Şeyh Rebi el-Medhali şöyle demiştir:
“Nasihati reddetmekten veya yaptığım bir hata ya da benden sadır olan bir bâtılı savunmaktan Allah’a sığınırım. Şüphesiz bu çirkin üslup ancak fesat, kibir, inat ehlinin ve kendisine hatırlatma yapılınca öğüt almayan kimselerin yoludur.  Bu çirkin sıfattan Allah’a sığınırım.”

İki İmamdan İki İnci


İmam İbnu’l-Kayyım rahimehullah es-Savaiqu’l-Mursele’de (s.52) şöyle demiştir:
“Malumdur ki, bâtılı konuşma ile hakkı açıklamaktan sükut etmek evlenirse, bu izdivaçtan hakka cahillik ve halkı saptırmak doğar.”
Hafız Zehebî rahimehullah Siyeru A’lami’n-Nubelâ’da (14/166) şöyle demiştir: “Fesat yaygınlaşmış, bid’atler galip gelmiş ve sünnetler gizlenmiştir. Hakkı söyleyen çok azdır. Şayet alim samimiyet ve ihlas ile hakkı dile getirse, vaktinin alimlerinden bir çok kimse ona itiraz eder, ona öfkelenir ve cahillikle suçlarlar. La havle vela kuvvet illa billah!”

Sen Rabbini Razı Etmeyi Gözet

“İnsanların hepsinin senden razı olması mümkün değildir. Bir grup senden razı olurken, diğer bir grup sana öfkelenecektir. Senin Yaradan Azze ve Celle’nin rızasını gözetmen gerekir. İnsanların ve yaratılmışların kalpleri O’nun elindedir. O, bunları evirip çevirendir.
O, yardımıyla mü’minleri destekleyen ve kalplerini birleştirendir. Şayet bütün yeryüzündekileri infak etsen onların kalplerini birleştiremezdin. Lakin Allah aralarını birleştirdi. Şüphesiz O Azizdir, Hakimdir
Yönelme ve yüz çevirme bakımından emri elinde bulunduran Allah subhanehu, kulların kalplerini parmakları arasında dilediği gibi evirip çevirir. Sen O’nu gözet ve amel et, başarı ve zafer ile müjdelen. Ahmed’e, Mehmed’e bakma! Sana düşen Allah Azze ve Celle’yi razı etmektir. Salih selefinizin bu konudaki siyretlerini okuyun. Bu konuda rivayet edilen haberlerde şaşırtıcı haller göreceksiniz."
Şeyh Rebi b. Hâdî

Kötü zanna sebebiyet veren kendisini kınar


“Kötü bir kimseyle beraber görülürsen ve insanlardan kiminle beraber görülürsen sen de ancak onlara nispet edilirsin. Hayır zanda bulunulması imkansızdır. Bu durumda ancak kötü zanda bulunulur. Çünkü kötü kimselerle arkadaşlık itham sebebidir. Müminlerin emiri Ömer radıyallahu anh şöyle demiştir: “Kim kendisini ithama uğrayacağı yerlere sokarsa, kendisine kötü zanda bulunanları kınamasın.”

Sen bid’atçiyle beraber yürüdüğünde insanlar sana hangi zanda bulunsun?

Senin sünnetin destekçisi olduğunu mu zannedeceklerdi?

Hayır vallahi, senin ancak onun gibi biri olduğun zannedilir!
Şeyh Rebi b. Hâdî

Nefsini Yokla!


"Her Müslümanın kendi nefsini, hak üzere olan bir kimseye hevası sebebiyle meylinden dolayı kontrol etmesi gerekir. Kendisine hak açıkça belirmeden önce falan kimsenin delil ile destekli olduğu için mi, yoksa sırf o falan kimse olduğu için mi ona meylediyor diye yoklamalıdır. O kimse hak üzere olsa bile böyle bir meyil caiz değildir. Şöyle der: “Hak üzere olan kimseyle beraber olsa bile böyle bir meyil cahiliyye hükmündendir.” İnsanların çoğu bu tehlikeye aldırmazlar.
Her Müslümanın çeşitli meselelerde bu konuyla ilgili olarak Allah’ı gözetmesi, kimin yanında olursa olsun, maksadının yalnızca hakkı bilmek olması gerekir.  
Bundan dolayı Şafiî rahimehullah şöyle demiştir: “Bir münazaraya girdiğimde hakkın arkadaşımda veya bende bulunmasına aldırmam.” Hakkın yalnız kendisinde olmasını temenni etmez, bilakis hakkın arkadaşında olmasını ve ona destek olmayı temenni ederdi. Bu yüce ahlak ve dosdoğru bir dindir.
Allah’tan bizleri ve sizleri bu şekilde hakkı araştıranlardan kılmasını, hevadan ve cahiliyye üsluplarından uzaklaştırmasını dileriz.
Ey kardeşler! Bizim nefislerimizi kontrol etmemiz gerekir. Kim kendisinde böyle bir hastalık bulursa nefsinin tedavisine yönelmesi, daima hakkı araştırarak kendisini kör taassubdan kurtarması gerekir. Zira kör taassub sahibini Allah Teâlâ’ya şirk koşmaya veya tehlikeli sapıklıklara vardırır.”
Şeyh Rebi b. Hadi el-Medhali’nin sitesinde, et-Taassubu’z-Zemim adlı makaleden.

Bid’at Ehlini Savunmanın ve Onları Eleştirmeyi Çirkin Görmenin Hükmü

Şeyh Bekr Ebu Zeyd rahimehullah Hecru’l-Mubtedi adlı eserinin dokuzuncu bölümünde (s.48-49) şöyle demiştir:
“Hicri 406 yılında vefat etmiş olan Ebu Ali ed-Dekkak rahimehullah’ın dediği gibi; “Bâtılı söyleyen kişi konuşan şeytandır. Hak hususunda sükut eden ise dilsiz şeytandır.” (Şezeratu’z-Zeheb 3/80)
Sabit sünnetlerden birisi de Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisidir. Nitekim Enes radıyallahu anh şöyle demiştir: “Müslümanlar İslam nimetine sevinmelerinden sonra bu hadise sevindikleri kadar başka bir şeye sevinmediler.” (el-Fetava 11/517-518)
Nitekim imamlar itikadın aslına çelişen kimselere şiddet göstermişler ve bid’atçilere hecr uygulayarak terk etmişlerdir.
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah İttihadçılara reddiye verirken şöyle demiştir: “Onlara nispet edilen veya onları savunan yahut onları öven, kitaplarını yücelten, onlara yardım etmekle bilinen ve onları eleştirmeyi hoş görmeyen yahut “O bu sözün ne olduğunu bilmiyordu” veya “O kitabı o mu yazdı?” gibi sözlerle onlara mazeret bulmaya çalışan herkesin cezalandırılması gerekir. Bu sözleri ancak bir cahil veya bir münafık söyler. Bilakis onların durumunu bildiği halde onların aleyhinde olanlara yardım etmeyen herkesin cezalandırılması gerekir. Çünkü onların aleyhinde olmak en önemli farzlardandır. Zira onlar akılları ve dinleri şeyhler, âlimler, yöneticiler ve emirlerden olan halka karşı kışkırtarak ifsat etmişlerdir. Onlar yeryüzünde bozgunculuk için çalışmışlar, Allah’ın yolundan alıkoymuşlardır.” (el-Fetava 2/132)
Allah Şeyhulislam İbn Teymiyye’ye rahmet etsin ve ona cennet nehirlerinden içirsin.
Şüphesiz bu sözler dikkat gerektiren ince ve önemli sözlerdir. Her ne kadar İttihadçılar hakkında söylenmiş olsa da, bütün bid’atçileri, bid’ate destek olan, bid’at kitaplarını yücelten, Müslümanlar arasında yayan, bid’at ve sapıklıkları üfüren, bunlarda bulunan itikad çözülmelerine ve sapmalara karşı uyarmayan herkesi kapsayıcıdır. Çünkü bu kimseler bu meselede gevşeklik yapmışlardır. Bu kötülüğün başka Müslümanlara da bulaşmaması için ardının kesilmesi gerekir.
Bu zamanda bu minval üzere bid’atçileri öven, onların sözlerini yayan, onların düştükleri sapıklıklara karşı uyarıda bulunmayan topluluklarla müptela olduk. Bid’atçilere karşı “Ebu Cehil” olan bu kimselerden sakının. Şekavetten ve şekavet ehlinden Allah’a sığınırız.”

21 Eylül 2015 Pazartesi

Seferî'nin ve Bayram Namazını Kaçıran Kimsenin Bayram Namazı

Buhârî Sahih’in şöyle bab açmıştır: Bayram Namazını Kaçıran Kimseler İki Rekat Namaz Kılarlar. Kadınlar, evlerinde ve köylerde bulunanlar da bu hüküm kapsamına girer­ler. Çünkü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Bu biz müslümanların bayramıdır."
Enes b. Mâlik radıyallahu anh (Basra'ya iki fersah uzaklıktaki) Zaviye denen yerleşim biriminde bulunan evinde iken kölesi İbn Ebi Utbe'ye ailesini ve çocuklarını topla­masını emrederdi ve herkes toplandıktan sonra şehirdekilerin namaz kılıp tekbir getirdiği gibi namaz kıldırırdı.”
İkrime şöyle demiştir: "Sevâd halkı (Köylüler ve çiftçiler) bayram günlerinde toplanır ve imamın yaptığı gibi iki rekat namaz kılardı."
Atâ şöyle demiştir: "Bir kimse bayram namazını kaçıracak olursa iki rekat namaz kılar."
Hafız İbn Hacer, Enes radıyallahu anh rivayetini İbn Ebi Şeybe’nin Musannef’te mevsul olarak rivayet ettiğini ve Zaviye’nin Basra yakınlarda bir yer olduğunu söylemiştir. Enes radıyallahu anh’ın orada bir bahçesi olduğunu ve çoğunlukla orada ikamet ettiğini zikretmiştir. İkrime ve Ata’nın sözlerini de yine İbn Ebi Şeybe’nin mevsul olarak rivayet ettiklerini zikretmiştir. (Bkz.: Fethu’l-Bari 3/127-128) el-Elbani de Muhtasaru’s-Sahihi’l-Buhari’de bu mevsul rivayetlerin isnadlarının sahih olduğunu belirtmiştir. (1/302)
Beyhaki isnadıyla Ubeydullah b. Ebi Bekr b. Enes b. Malik’ten şöyle rivayet eder: “Enes radıyallahu anh imamla beraber bayram namazını kaçırdığında ailesini toplar, onlara imamın bayramda kıldırdığı namaz gibi namaz kıldırırdı.”
Sonra Beyhaki şöyle der: “Enes b. Malik radıyallahu anh’ın Zaviye’de evi olduğu, Basra’daki bayram namazına katılamadığı, kölelerini ve çocuklarını toplayıp azatlısı Abdullah b. Ebi Utbe’ye onlara şehir halkınınki gibi iki rekat namaz kıldırmasını ve tekbirleri almasını emrettiği zikredilmiştir.”  
Beyhaki şunları da zikreder: “İkrime dedi ki:  “Sevad halkı (köylüler ve çiftçiler) bayramda toplanıp imamın yaptığı gibi iki rekat kılarlardı.”
Muhammed b. Sirin dedi ki: “Kişi bayram namazını kaçırdığı zaman Ceban’a gidip imamın yaptığı gibi yapması (aynı namazı kılmasını) müstehap görürlerdi.” Atâ bayram namazını kaçırdığı zaman tekbirsiz olarak iki rekat namaz kılardı.” (Sunenu’l-Beyhaki 3/305)
Abdurrazzak, Ma’mer’den, o da Katade’den rivayet ediyor: dedi ki: “Ramazan bayramında bayram namazını kaçıran imamın kıldığı gibi iki rekat kılar.” Ma’mer dedi ki: “Kişi Ramazan veya Kurban bayramında hutbeyi veya namazı kaçırırsa, ancak bundan sonra yetişebilirse iki rekat namaz kılar.” (Musannef 3/300-301)
İbn Ebi Şeybe, isnadıyla Hasen el-Basri’den rivayet ediyor: “Bayram namazını kaçıran imamın kıldığı gibi iki rekat kılar.”
Yine İbrahim en-Nehai’den şöyle rivayet eder: “İmamla beraber (bayram) namazını kaçırırsan imamın kıldığı gibi kıl.”
İbrahim en-Nehai dedi ki: “İnsanlar geri dönerlerken yetişirsen mescidin bir kenarına gir ve imamın kıldığı gibi namaz kıl. Bayram namazına çıkmayan, imamın kıldığı gibi kılar.”
Hammad şöyle dedi: “Bayram namazına yetişemeyen imamın kıldığı gibi iki rekat kılar ve onun aldığı gibi tekbirleri de alır.” (İbn Ebi Şeybe Musannef 2/183-184)
Bazı âlimler bayram namazını kaçıranın dört rekat kılacağını söylemişlerdir. Bunda dayanakları İbn Mes’ud radıyallahu anh’ın sözüdür. Fakat el-Elbani’nin el-İrva’da (3/121) dediği gibi bu rivayet zayıftır, isnadı munkatı/kopuktur.
İbn Hacer Tagliku’t-Talik’te Buhari’nin muallak olarak zikrettiği rivayetleri şu lafızlarla zikreder:
“Ubeydullah b. Ebi Bekr b. Enes b. Malik dedi ki: “Enes b. Malik radıyallahu anh imamla beraber bayram namazını kaçırdığı zaman ailesini toplar ve imamın bayramda kıldırdığı namaz gibi namaz kıldırırdı.”
İbn Ebi Şeybe’nin rivayeti: Yunus, Enes radıyallahu anh’ın ailesinden birinden rivayet ediyor:
“Enes radıyallahu anh bazen ailesini ve kölelerini bayram gününde toplar ve onlara Abdullah b. Ebi Utbe iki rekat namaz kıldırırdı.”
Firyabi’nin rivayeti: Ebu Bekr b. Enes radıyallahu anh’den: “Enes radıyallahu anh’ın azatlısı Basra’nın rastaklarından birisinde idi ve Enes radıyallahu anh ona kurban ve ramazan bayramlarında ailesini toplayıp (namaz kıldırmasını) emretti.”
İbn Ebi Şeybe, İkrime’nin kavlini şöyle rivayet etmiştir: “Seferde (yolculukta) bulunan sevad halkı ramazan ve kurban bayramlarında toplanır ve onlardan biri imam olup namaz kıldırırdı.”
Ata’nın sözüne gelince Musannef’te şöyledir: “Kişi imam ile beraber namaz kılmayı kaçırırsa iki rekât kılar ve tekbirleri alır.” (İbn Hacer, Tagliku’t-Ta’lik (2/386-387)
Bu rivayetlerden şunlar anlaşılmaktadır:
Enes radıyallahu anh’ın Basra’ya iki fersah mesafede bulunan Zaviye’de bir bahçe evi vardı ve çoğunlukla orada kalır, burada bulunduğu sırada seferî olurdu. Fakat orada bulunan ailesi mukim oldukları için kendisi Basra’da kılınan bayram namazına katılamadığında ev halkına azatlısı İbn Ebi Utbe’nin namaz kıldırmasını emretmiş, kendisi seferi olduğu için bayram namazı kılmamıştır. Enes radıyallahu anh’ın ev halkına kendisinin namaz kıldırdığına dair rivayet, başka bir hadise olup, kendisinin namazı kaçırdığı zaman yaptığı uygulama olmalıdır. Allah en iyi bilendir.
İkrime’nin sözüne göre seferde olan kişi, bir yerleşim biriminde bulunuyorsa orada bulunan cemaatle beraber bayram namazını kılar. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem musallaya herkesin, hatta hutbeyi dinlemeleri için hayızlı kadınların dahi çıkmalarını emretmiştir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hac yaptığında bayram namazı kılmamıştır. Ne Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ne de raşid halifelerin seferde bayram namazı kıldıkları nakledilmemiştir. Bu husus, yolculuk esnasında bulunanların bayram namazı kılmalarının gerekmediğini göstermektedir.

17 Eylül 2015 Perşembe

Kurban Bayramı Cuma Günü!

        Yapılan hilâl gözlemlerine göre bu sene Zilhicce ayının 10. günü; 25 Eylül 2015 Cuma gününe tevafuk etmektedir. Bu yılki Kurban bayramı 25 Eylül Cuma günüdür. Âlemlerin rabbine hamd olsun.
17 Eylül 2015 Perşembe akşamı görülen 3 günlük hilâl

6 Eylül 2015 Pazar

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh Hakkında Bir İftiranın Reddi


Buhârî (no 5355); Ömer b. Hafs – babası - el-A’meş – Ebu Salih - Ebu Hureyre radıyallahu anh yoluyla rivayet ediyor: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
«أَفْضَلُ الصَّدَقَةِ مَا تَرَكَ غِنًى، وَاليَدُ العُلْيَا خَيْرٌ مِنَ اليَدِ السُّفْلَى، وَابْدَأْ بِمَنْ تَعُولُ» تَقُولُ المَرْأَةُ: إِمَّا أَنْ تُطْعِمَنِي، وَإِمَّا أَنْ تُطَلِّقَنِي، وَيَقُولُ العَبْدُ: أَطْعِمْنِي وَاسْتَعْمِلْنِي، وَيَقُولُ الِابْنُ: أَطْعِمْنِي، إِلَى مَنْ تَدَعُنِي "، فَقَالُوا: يَا أَبَا هُرَيْرَةَ، سَمِعْتَ هَذَا مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ؟ قَالَ: «لاَ، هَذَا مِنْ كِيسِ أَبِي هُرَيْرَةَ»
Sadakanın üstünü sadaka vereni zengin bırakandır. Yukarıdaki el, aşağıdaki elden üstündür. En yakınlarından başla.” (Ebu Hureyre dedi ki:)
“Kadın: “Beni ya doyur, ya da boşa” der. Köle: “Beni ya doyur ya da çalıştır” der. Oğul: “Beni doyurmayıp da kime bırakacaksın?” der. Dediler ki:
“Bunu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den mi işittin ey Ebu Hureyre!” O da dedi ki:
“Hayır, bu Ebu Hureyre’nin anlayışındandır.”
Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın anlayışından olan kısım: “Kadın der ki…” kısmından itibaren başlayan kısımdır. İnsanlar Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın hadisin ardından yaptığı bu açıklamayı da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olan bir söz gibi anladılar, bu yüzden kendisinin sözü mü, yoksa Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü mü diye tespit etmek için sordular. Ebu Hureyre radıyallahu anh de bu yanlış anlamayı gidermiş oldu.
Sünnete karşı şaibe oluşturmak isteyen şiiler ve onlara tâbi olan zındıklardan bazı maksatlı kimseler bu hadisi, “Ebu Hureyre cebinden hadis uydurduğunu itiraf ediyor” diyerek suiistimal etmeye çalışmaktadırlar. Görüldüğü gibi, bilakis Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den işittiği söz ile kendisine ait açıklamayı ayırt etmiş, kendisine ait sözün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e aitmiş gibi anlaşılması üzerine bu yargıyı düzeltmiştir.
Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (9167) ve Ahmed b. Hanbel’in bir rivayetinde (2/527) İbn Aclan – Zeyd b. Eslem – Ebu Salih – Ebu Hureyre radıyallahu anh isnadıyla ve şu ziyade ile gelmiştir:
“Dediler ki: “En yakınlar kimlerdir ey Allah’ın rasulü?” Bunun üzerine “Kadın der ki:..” buyurdu…” Bu ziyade bu şekliyle münkerdir.  Zira bu şekliyle İbn Aclan rivayet etmiş olup onun hafızası zayıftır.  
İbn Hacer dedi ki: “İbn Aclan Ebu Hureyre hadislerini karıştırmıştır.” Zehebi de şöyle nakleder: “Ezberi kötüdür. Hakim dedi ki: Muslim İbn Aclan’ın rivayet ettiği 13 hadisi ancak şahit getirmek (diğer rivayetleri takviye etmek) amacıyla rivayet etmiştir.”
Buhari’nin isnadındaki sika ve sebt raviler bu kısmı Ebu Hureyre radıyallahu anh’den mevkuf olarak rivayet etmişlerdir.
Nitekim Nesai’nin (Sunenu’l-Kubra 9166) rivayetinde yine İbn Aclan – Zeyd b. Eslem – Ebu Salih – Ebu Hureyre radıyallahu anh tarikiyle gelen rivayete göre Ebu Hureyre bu hadisi rivayet ettikten sonra,
“Ebu Hureyre’ye en yakınlar kimlerdir?” diye sorulmuş, bunun üzerine Ebu Hureyre radıyallahu anh: “Kadın der ki:…” diyerek yukarıda geçtiği gibi cevap vermiştir.
Ahmed b. Hanbel’in (2/524); Abdulmelik b. Amr (el-Kaysî) – Hişam – Zeyd - Ebu Salih – Ebu Hureyre radıyallahu anh yoluyla sevk ettiği rivayette hadisi rivayet ettikten sonra Ebu Hureyre radıyallahu anh’e:
“Yakınlar kimlerdir?” diye sorulduğu, bunun üzerine “Kadın der ki:..” diyerek bu açıklamayı yaptığı geçer.
Bu isnad hasendir. İbn Aclan’ın ikinci rivayetiyle de mutabık olduğundan şahidiyle sahih derecesine çıkar. İbn Aclan’ın birinci rivayetinin ise ezberindeki kusurdan kaynaklandığı anlaşılmış oluyor.
Böylece bütün bu tespitlerden sonra hadisenin şu şekilde cereyan ettiği netlik kazanıyor:
“Ebu Hureyre radıyallahu anh dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Sadakanın üstünü sadaka vereni zengin bırakandır. Yukarıdaki el, aşağıdaki elden üstündür. En yakınlarından başla.” Ebu Hureyre radıyallahu anh’e:
“En yakınlarla kastedilenler kimlerdir?” diye soruldu. Dedi ki:
“Kadın: “Beni ya doyur, ya da boşa” der. Köle: “Beni ya doyur ya da çalıştır” der. Oğul: “Beni doyurmayıp da kime bırakacaksın?” der. Dediler ki:
“Bunu (yani “en yakınlar” ile ilgili açıklamayı) da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den mi işittin ey Ebu Hureyre!” O da dedi ki:
“Hayır, bu Ebu Hureyre’nin anlayışındandır.”
Önemli Uyarı: Ahmed Naim ve Kâmil Miras tarafından yapılan Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerh’inde (11/373) (Kâmil Miras tarafından)* şu şekilde tercüme edilmiştir ki son derece yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermektedir:
Ya Eba Hureyre! Bu hadisi bu suretle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den işittin mi?” demişlerdi. Ebu Hureyre de bu suale sinirlenerek: “Hayır, bu Ebu Hureyre’nin cebinden uydurmadır” diye suali inkar ve ta’riz ile karşılamışdı.”
Bu şekilde bir tercümenin hadisin ne metniyle ne de muhtevasıyla bir alakası vardır! Nitekim Sahihu Buhari’deki arapça metninin orjinalini yukarıda nakletmiştim.
Hamd ve Minnet Allah’adır.
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî

* Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhinin dördüncü cildinden sonrası yalnızca Kâmil Miras tarafından tercüme ve şerh edilmiştir. Bu sebepten dolayı Ahmed Naim'in adının zikredilmemesi gerektiğine dair ikazda bulunuldu. Abdullah Tekhafızoğlu'na teşekkür ederim.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)