Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar

Selefî Davet İle Tekfirci İşid Arasındaki Açık Farklar * Makale sahibi isminin yayınlanmasını istememiştir. Tercüme Eden: Ebu Muaz el...

29 Şubat 2016 Pazartesi

Sigara ve Tütünün Hakkındaki İhtilafın Beyanı

Tütün sonraki zamanlarda ortaya çıkmış bir bitkidir. İbnu’l-Menkur’un el-Fevakihu’l-Adide adlı eserinde (2/80) naklettiğine göre Ebu’l-Hasen el-Mısrî el-Hanefî şöyle demiştir:
“Tütün binli yılların başında ortaya çıkmıştır. İlk olarak Yahudi, Hristiyan ve Mecusilerin topraklarında yetiştirilmiştir. Hekim olduğunu iddia eden bir Yahudi onu Magrib diyarına getirmiş ve insanları buna çağırmıştır. Rum diyarına tütünü ilk getiren ise Etiklen adında bir Hristiyandır. Sudan diyarına onu ilk getirenler Mecusilerdir. Sonra Mısır, Hicaz ve diğer ülkelere yayılmıştır.”
Tütün hakkında Kitap ve sünnette açık bir nas gelmemiştir. Alevî b. Ahmed es-Sekkaf, “Kam’u’ş-Şehveti An Tenavuli’t-Tenbaki ve’l-Kefeteti ve’l-Kâti ve’l-Kahve adlı kitabının başında şöyle demiştir: “Allah beni de, seni de nuruyla desteklesin, şunu iyi bil ki, özellikle tütün kullanmanın helalliği veya haramlığına dair ne Allah’ın kitabında, ne de rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde sarih bir nas gelmiştir.” Bu yüzden tütünün hükmü hakkında ihtilaf edilmiş, onun hakkında çok söz söylenmiştir.
Delilu’t-Tâlib adlı meşhur eserin sahibi Allame Mer’î el-Kermî rahimehullah, “Tahkiku’l-Burhan Fi Şe’ni’d-Duhan” adlı risalesinde şöyle demiştir: “Bu meseleye âlim cahil herkes dalmış, onun hakkında risaleler yazılmıştır.”
İhtilafların sonucu üç görüş üzerinde ortaya çıkmıştır:
Birincisi: Mubah ve caiz olduğu görüşü. Bir topluluk bu görüştedir. Bunlardan bazıları:
Abdulgani en-Nablusi; es-Sulhu Beyne’l-İhvan Fi Hukmi İbaheti’d-Duhan kitabında,
Nuruddin el-Echurî; Gayetu’l-Beyan LiHilli Şurbu Ma La Yugayyib el-Akli Min ed-Duhan kitabında
Selame er-Razi eş-Şazeli; el-İ’lan Biademi Tahrimi’d-Duhan kitabında
Oğlu, Mahmud b. Selame; Te’yidu’l-İ’lan Biademi Tahrimi’d-Duhan kitabında
Ebu’l-Hasenat el-Leknevî; Tervihu’l-Cinan Biteşrihi Hukmi Şaribi’d-Duhan kitabında
Ebu’l-Vefa el-Aradî; Hukmu İsti’mali’d-Duhan kitabında
Subulu’s-Selam sahibi El-Emir Muhammed b. İsmail es-San’anî; Risaletun Fi Reddi Ala Men Harrame’d-Duhan kitabında
Abdusselam en-Nablusi; es-Sarimu’l-Madî Fi Rakabeti Fulan el-Kadî kitabında
Ve daha birçokları…
Eş-Şevkanî rahimehullah bu görüşü desteklemiş ve er-Resailu’s-Selefiyye içinde basılan “İrşadu’s-Sail İla Delaili’l-Mesail” kitabında (s.50-51) delillerini zikretmiştir. Orada şöyle der:
“Kur’ân-ı Kerim ve tertemiz sünnetin şahitlik ettiği asıl şudur ki; sarhoş ediciler ve öldürücü zehir gibi veya toprakta olduğu gibi hemen yahut daha sonra zarar verecek şey gibi, özel bir delilin istisna ettikleri dışında yeryüzündeki her şey helaldir. Delil olmadan bunlardan bir şey haram sayılamaz. Hakkında özel bir delil bulunmayan şey, helaldir. Bu beraati asliye ile ıstıshab ve Allah Teâlâ’nın: “Yeryüzündeki herşeyi sizin için yarattı” (Bakara 29) kavli gibi umumi delillere tutunmanın gereğidir. Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
De ki: "Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kimseye, ölü eti yahut akıtılmış kan yahut zaten bir pislik olan domuz eti, yahutta Allah'tan başkası adına kesilmiş fisk (hayvan eti) dışında yediği bir şeyin haram kıldığını göremiyorum.” (En’am 145)” Sonra Şevkani rahimehullah şöyle der:
“Bu anlaşıldıysa, bazılarının “tenbak”, bazılarının “tütün” dediği bu bitkinin haramlığına delalet eden bir delil gelmediğini öğrenmişsindir. Bu bitki sarhoş ediciler türünden değildir, zehirlerdende de değildir. Yine hemen yahut daha sonra zarar veren bir şey de değildir. Kim bunun haram olduğunu iddia ederse ona delil getirmek düşer. Mücerred dedikodular bir şey ifade etmez. Nitekim ilim ehlinden bazıları bunun haramlığına delil getirmek için şu ayeti zikrederler: “Onlara tayyibatı helal kılar, habaisi ise onlara haram kılar.” (A’raf 157) Sonra da usulde tedvin edilen illet yoluyla, tütünü habis şeyler arasına katar. Fakat burada apaçık bir yanlış yapmış olur. Zira tütünün habislerden olması tartışma konusudur. Bu ayeti buna delil getirmek, arzuladığı manaya göre yorumlamaktır. Tütünü habis görmek için, tütünü kullanan veya kullanmayanların düşüncesine başvurmak batıldır. Zira onu kullananlardan bazısına göre tütün habis şeylerden değil, tayyibattandır.”
Şevkani sonra şöyle der: “Nefsine karşı insaflı olan kişi, dinin meşru kıldığı birçok hayvanlar ve daha başka şeyler yahut beraati asliye ve delillerin umumu ile helal olan birçok şey bulur ki, insan bunlardan bazısını habis görür, bazısı da onu tayyib görür. Şayet mücerred olarak bazı şeyleri habis/pis görmek haram kılmayı gerektirseydi; çalışmak, deve eti, sığır eti, tavuk eti ve benzerleri de haramlardan olurdu. Çünkü insanlar arasında bunları habis gören ve tiksinenler vardır. Lazım batıl olunca melzum da aynı şekilde batıldır. Böylece anlaşılmaktadır ki, bazı insanlar pis görüyor ve tiksiniyor diye tütünü haram saymak yanlıştır veya bu bir mugalatadır.”
İkincisi: Haramlık söz konusu olmaksızın mekruh olduğu görüşü. Bir topluluk da bu görüştedir. Bkz.: Haşiyetu İbn Abidin (5/296) Haşiyetu’t-Tahtavi Ala Meraki’l-Felah (s.364)  Bu aynı zamanda dört mezhebin kabul ettiği kaidelerin gereğidir. Allame Mer’î el-Kermî rahimehullah Tahkiku’l-Burhan (s.104-106) şöyle der: “Bil ki doğruya en yakın olanı, mezheplerin – özellikle de dört mezhebin - benimsediği kaidelerin gerektirdiği hüküm şöyle denilmesidir: Duhan (sigara) içmek, barındırdığı kötülükler ve benzerleri sebebiyle tenzihen mekruh olmaya yakındır.”
Mer’î el-Kermî rahimehullah bu görüşü desteklemiş ve Tahkiku’l-Burhan’da (s.106 vd.) şu sözleriyle bunu delillendirmiştir: “Bu iki açıdandır; birincisi hoş olmayan kokusu sebebiyle soğan ve sarımsağa kıyasladır. Bu, akıl sahibinin abes ve faydasız bir şeyden korunması içindir. Ebu Eyyub radiyallahu anh, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e bir yiyecek göndermiş, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ondan yememiştir. Bu kendisine sorulunca Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
İçinde sarımsak vardı” buyurmuştur. Ona:
“Ey Allah’ın rasulü! O haram mı?” diye sorulunca da:
Hayır! Lakin ben kokusundan dolayı ondan hoşlanmadım” buyurmuştur. Tirmizi dedi ki: “Bu hadis hasen, sahihtir.” Nitekim İmamlar, el-Mugni’de geçtiği gibi, mescide girme isteği olsun veya olmasın; soğan, sarımsak, pırasa, turp ve kötü kokulu herşeyin mekruh olduğunu belirtmişlerdir. Çünkü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
Muhakkak ki melekler, insanın eziyet duyduğu şeylerden eziyet duyarlar.” Bunu İbn Mâce rivayet etmiştir. Yine Tirmizî sahih kaydıyla Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Şu iki bitkiden yiyen namazgahımıza yaklaşmasın” bir rivayette: “Mescidimize yaklaşmasın.”
Dediler ki: Yasaklamadaki illet kokusuyla insanlara eza vermemek içindir. Hatta İmam Ahmed b. Hanbel’den bu bitkilerden yiyerek mescide gelmeyi günah gördüğü rivayet edilmiştir. Çünkü yasağın zahiri haramlık ifade eder ve müslümanlara eziyet haramdır. Bunda da onlara eza vermek vardır. Doğrusu bu illetin haramlık değil, mekruhluk ifade etmesidir. Bu illet sigarada da vardır. Hatta kokusu daha fahiştir.
İkincisi: Sigara içmede ateş ehline benzeme söz konusudur. İbn Abbas, İbn Ömer ve Zeyd radiyallahu anhum Allah Teâlâ’nın: “Göğün, insanları saran apaçık bir duman getireceği günü bekle. Bu acı bir azâbtır” (Duhan 10) ayeti hakkında şöyle dediler; “Bu kıyametten önceki dumandır. Bu duman kâfirlerin ve münafıkların kulaklarına dolacak, müminler bundan ancak nezle şeklinde etkilenecekler.”
Huzeyfe radiyallahu anh hadisinde, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Gök ile yeri, doğu ile batıyı dolduracak bir duman kıyamet alametlerindendir. Bu duman yeryüzünde kırk gün kalır. Mümin bu duman dolayı nezleye benzer şekilde etkilenecek, kâfir ise sarhoş gibi olacak. Duman onun burnundan, gözlerinden, kulaklarından ve kıçından çıkacaktır.”
Allame İbn Teymiyye dedi ki: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir adamda demirden bir yüzük görünce:
Neden üzerinde ateş ehlinin takısını görüyorum” dedi. Allah Teâlâ cehennem ehlini boyunlarında zincirler ile nitelemiştir. Çirkin işlerinde cehennem ehline benzemek mekruhtur. Şüphesiz mekruh, karşı çıkılan şeylerdendir. Zira Muaz radiyallahu anh namazı uzun tutunca Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ona:
Sen fitneci misin ey Muaz?” demiştir. Yani dinden soğutan mısın demektir. İmamlar dediler ki: Bu hadiste mekruh olan bir şeye karşı çıkma vardır. Burası ittifak edilen bir alandır. İmam Ahmed dedi ki: “Demir yüzüğü mekruh görürüm. Çünkü o ateş ehlinin takısıdır.”
Derim ki: (bunu diyen Mer’î el-Kermî’dir) Buna göre sigara içmenin mekruh olması neredeyse kesindir. Geçen iki illetten ötürü biz ancak mekruh olduğunu söylemeye cesaret edebiliyoruz. Bu iki illet; kötü kokusu ve ateş ehline benzemedir. Kesinlikle sigaranın haram olduğunu mutlak olarak söylemeye cesaret edemeyiz. Dininde haram olmayan bir şeyi haram kılma hususunda Allah Teâlâ’dan korkar ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’den hayâ ederiz.”
Sonra el-Kermî şöyle der: “Sigaranın haram olduğunu söyleyenlerin bu işi şaşırtıcıdır. Onun bakışı tam değildir. Biz çokça ve yorucu çabalardan sonra ancak mekruh olduğu görüşüne ulaşabildik.”
Sonra şöyle der: “Özetle: mutlak olarak sigaranın haram olmasını gerektiren ne bir delil ne de bir kıyas vardır.”
Mer’î el-Kermî rahimehullah’ın sigarayı tenzihen mekruh görmesinde dayanağı, yukarıda geçtiği gibi iki husustur.
Birincisi; sigaranın kokusunun soğan ve sarımsağın kokusuna kıyaslanmasıdır. Kıyas dinde hüccet olmadığı gibi, kıyas ehlinin kaidelerine göre de bu kıyas bâtıldır. Çünkü soğan ve sarımsağın kokusunun kötü olduğunu söyleyen Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Peki sigaranın kokusunu kötü bulan kimdir? Şayet insanların çoğu sigaranın kokusunu sevmiyor denilirse, insanların çoğunluğu hüccet midir? Sigaranın veya tütünün kokusunu güzel bulan birçok kimse de vardır. Aslen güzel olan bu koku, aleyhinde yapılan kötü propagandalar sebebiyle beşerin bilinçaltında çirkin olarak işlenmiş, otosujjeksiyon yoluyla birçok insan bu kokunun kötü olduğuna kendisini inandırmıştır. Meleklerin sigara kokusundan eziyet duyacaklarını iddia eden de bu iddiasını ispatlayamaz.
Diğer taraftan soğan ve sarımsak gibi bitkiler çiğ olarak yenildiğinde, kişi ağzını misvaklasa bile bunların kokusunu izale edemez.  Çünkü bu bitkilerin kokusu mideden gelmektedir. Sigara ise böyle değildir. Sigaranın elbiseye sinen kokusu da, ağızda yer eden kokusu da giderilmesi basit kokulardır. Dolayısıyla burada sigaranın bizatihi mekruh sayılmasını gerektirecek bir illet söz konusu değildir.
Kıyamet alameti olan duman ile ilgili olarak, ateş ehline benzemekten dolayı sigarayı mekruh görmek de oldukça yersiz bir benzetmedir. Zira bu duman kulların tercihine bırakılan bir şey değil, müminin de, kâfirin de muhatap olacağı bir durumdur. Demir yüzük hakkındaki hadis ise sahih değildir. Nitekim Buhari Sahih’inde demir yüzüğün caiz olması ile ilgili bir bab açmıştır. Bu ikinci illet de zorlama bir illettir.
Üçüncüsü: Bir topluluk da tütünün haram olduğu görüşündedir. Bunlardan bazıları;
Muhammed el-Cemmalî el-Magribi; Tenbihu’l-Gaflan Fi Men’i Şurbi’d-Duhan kitabında,
Abdulmelik el-Asamî; Risale Fi Tahrimi’d-Duhan kitabında
Suleyman el-Felati; Gayetu’l-Keşfi ve’l-Beyan Fi Tahrimi Şurbi’d-Duhan kitabında,
Muhammed b. Suleyman el-Maliki; el-Edilleti’l-Hisan Fi Beyani Tahrimi Şurbi’d-Duhan kitabında,
Muhammed et-Tarabişi; Manzumetu Ukudi’l-Cevahiri’l-Hisan Fi Beyani Hurmeti’t-Tebgi’l-Meşhur Bi’d-Duhan kitabında,
İbrahim el-Vaiz; Risaletun Fi Tahrimi’d-Duhan kitabında,
Ebu Sehl Muhammed el-Vaiz; Risaletun Fi Tahrimi’t-Tenbak Bi’z-Zanni Zannen ve Kerahetihi Bi’l-Kat’i Kat’an kitabında
Allame Muhammed b. Ali b. Allan es-Sıddıki, Tuhfetu Zevi’l-İdrak Fi’l-Men’i Mine’t-Tenbak kitabında
Muhammed es-Susi el-Magribi; Keşfu’l-Gasaki An Kalbi’l-Feta Fi’t-Tenbihi ala Tahrimi Duhan el-Varak kitabında,
Ve daha birçok kimse…
Sigara veya tütünün haram olduğunu savunanlar kokusu, israf olması, malı zayi etme, zararlı olması vb. tutarsız, ispattan yoksun iddialar ve örümcek ağından zayıf gerekçelerle istidlallerde bulunmuşlardır. Bu konuda sıhhati hakkında ihtilaf edilen; “Zarar vermek de zarara uğratmak da yoktur” hadisi en kuvvetli gerekçeleri olarak görünmektedir. Bu hadis, tamamı zayıf olan isnadlarla gelmiş olsa da, bir kısım muhaddislerin belirttikleri üzere, rivayet yollarının birbirini takviye etmesiyle hasen derecesine yükselmiştir. Lakin bu hadisin sıhhati, meseleyi sonuçlandırmış değildir.
1- Yaygın olarak bilinenin aksine, sigaranın zararı bugüne kadar somut olarak ispatlanamamıştır. Bilakis birçok faydası somut verilerle ispatlanmıştır. Ancak bu konuda yalancı ve abartıcı medya ile cahil taklitçi tabipler insanları subjektif düşünmeye itmiştir. Bu konuda ayrıntıları sigaranın hükmüne dair risalede açıklamış bulunuyorurm.
2- Hadiste “zarar vermek ve zarara uğratmak yoktur” buyrulmakta, fakat “zarar veren herşey haramdır” diye bir hüküm bulunmamaktadır. Şayet zarar veren herşey haram kılınmış olsaydı, ne bir gıda, ne su, ne ilaçlar, ne de kullanılan eşyalar bunun dışında kalırdı. Fakat düşüncesiz bazı fakih taslakları bu hadisten “zarar veren her şey haramdır” diye genel bir hüküm istinbat etmişler, sonra da bu hükmü nedense sadece sigaraya uygulamışlardır!
Sözü uzatmadan söylemek gerekir ki, sigaranın haram olduğuna dair kesinlikle hiçbir şer’î delil yoktur. Lakin insanların çoğu, vahyi ölçü alacaklarına, insanların çoğunluğunu taklit etmeyi tercih ettiklerinden, İslam ümmetini bu yüzkarası düşünceye gömmüşler, Allah’ın dini hakkında Allah’tan ve rasulünden bir hüccetleri olmaksızın gelişigüzel helal ve haram hükümleri konuşma cüretine kalkışmışlar, Allah’ın dışında edindikleri rablerin isimleri ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in dışında edindikleri rasullerin isimlerini sayarak “çokluk”la övünmüşlerdir!
* İsimlerini saydıkları alimler, kendilerini rab edinenlerin rab edinmelerinden elbette berîdirler *
 El-Merakeşi’nin el-A’lam kitabında (2/105) zikrettiğine göre Ahmed b. Ali es-Salimî, Aşebetu’d-Duhan kitabında, delillerin tearruzu sebebiyle hüküm belirtmeyip tevakkuf etme yolunu seçmiştir.
El-Hareketu’l-Fikriyyeti Bi’l-Magrib (1/256) kitabında zikredildiği üzere Şeyh Ali el-Echuri rahimehullah sigara içerdi. Yine Hicazda Allame Musnid Şeyh el-Fâdânî rahimehullah sigara içerdi. Hicaz halkı sigarayı çirkin görmezlerdi. Nitekim Mer’î el-Kermî rahimehullah Tahkiku’l-Burhan (s.132) şöyle der: “İşte Hicaz ehli, özellikle de Mekke halkı sigarayı habis görmemekteler!” Lakin Muhammed b. Abdilvehhab’dan sonra, onu taklit eden taklitçiler tarafından sigaranın haram olduğu görüşü Suudi Arabistan’da ve başka yerlerde yaygın bir hal almıştır.
Tütün veya sigaranın necaset veya taharet açısından hükmüne gelince, Malikiler ve Şafiiler tütün ve sigaranın temiz/tahir olduğunu açıklamışlardır. Ed-Derdir der ki: “Bütün türleriyle bitkiler temiz cisimlerdendir.” Es-Savi dedi ki: “Duhan (sigara) temiz şeylerdendir.” Nihayetu’l-Muhtac haşiyesinde Şebramellisi şöyle der: “Zamanımızda meşhur olan tütünün/sigaranın satışı sahihtir. Çünkü o kendisinden faydalanılan temiz şeylerdendir.” Haşiyetu’l-Cemel, Haşiyetu’ş-Şirvani ve Haşiyetu’l-Kalyubi’de de aynı husus belirtilir. El-Karafi de el-Furuk’ta kırkıncı farkta bu hususu zikretmiştir.
* Bu yazının sebebi, sigaranın helallik ya da haramlık bakımından hükmü hakkında icma varmış gibi davrananlara ikazdır. Üzerinde icma bulunan husus ise; Kur'ân ve sahih sünnetin bağlayıcı delil olup, bu ikisi dışında helal ve harama dair hüküm kaynağının bulunmamasıdır.

26 Şubat 2016 Cuma

Yetkili Savcılara ve Kamu Vicdanına Suç Duyursu

Bilindiği üzere T.C. anayasasının 24. Maddesi ile vatandaşların din ve vicdan hürriyeti güvence altına alınmıştır. Yine vatandaşlarının eğitim, öğretim ihtiyacını karşılamak devletin sorumluluğundadır. Lakin müslüman halktan vergi alan devlet, uzun zamandan beri milli eğitim bakanlığı tekelinde yürüttüğü eğitim öğretim faaliyetlerinde toplumun inançlarına aykırı pekçok unsuru dayatmak ve çocukların, müslümanların inançlarına muhalif unsurları irtikap etmeleri şartıyla ilköğretimi mecbur tutmak suretiyle hem anayasaya aykırı suç işlemekte, hem devlet adına vergi alınan topluma nankörlük ederek, din düşmanı bir görüntü sergilemektedir.
Bursa ilinden bir kardeşimizin yaşadığı bölgede eğitim kurumlarında inançlarına aykırı durumları ıslah etmelerini, aksi halde çocuğunun okula devam etmesi için onu zorlayamayacağını belirten bir dilekçe vermesi üzerine, devletin Milli Eğitim kurumu adına cevap yazan müfettiş Yavuz Bayar adlı şahıs, "hem suçlu hem güçlü" deyiminde nitelendiği gibi, mezkur aykırılıkları örtbas etmekle kalmamış, bir de utanmadan sıkılmadan, bahsi geçen vatandaşı, çocuğunun okula devamını sağlamadığı takdirde TCK. 222. Maddesine göre işlem yapılmasıyla tehdit etmiştir.
Buradan devlet erkanına, Milli Eğitim Bakanlığı yetkililerine, görevli savcılara ve kamu vicdanına seslenerek diyorum ki, bizler vergi veren T.C. vatandaşı Müslümanlar olarak din ve inançlarımızla zıtlık arz eden hiçbir kanun, yönetmelik ve kararnameyi kabul etmek mecburiyetinde değiliz. Bilakis bizlerden vergi alan devlet Anayasada da güvence altına alındığı gibi inançlarımıza uygun eğitim hizmetini vermek zorundadır. Şayet bunu yapamayacaksa, bunu sağlayacak olan özel girişimlere müsaade eden kanunları düzenlemek zorundadır.
Yukarıda bahsedilen çirkin suç cezasız kalmamalı, görev yetkilerini aşarak, hukuk devleti nâmına hukuksuzluk işleyen Milli Eğitim müfettişi Yavuz Bayar ve ona benzer tavırda din düşmanlığı yapan kimselere, Bakanlık yetkililerince veya hukukî yargı organlarınca haddi bildirilmelidir. Vicdanımızı rahatsız eden Bursa Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerini bu aymazlıktan ve despot tavrından dolayı şiddetle kınıyor ve Türkiye'de yaşayan Müslümanları, temel haklarına yönelik işlenen bu suçlara karşı kayıtsız kalmamaya davet ediyoruz.

23 Şubat 2016 Salı

Nikah Talebinde Kadına Bakma Sınırı

Nikah Talebinde Kadına Bakma Sınırı
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
Ahmed (5/424); el-Hasen b. Musa – Zuheyr – Abdullah b. İsa – Musa b. Abdillah b. Zeyd – Ebu Humeyd (veya Ebu Humeyde) isnadıyla rivayet ediyor: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
Biriniz bir kadına talip olduğu zaman ona bakmasında sakınca yoktur. Eğer ancak ona talip olmak için bakacaksa, onun haberi olmadan da olsa bakabilir.”
Bu isnad sahihtir. Bunu ayrıca Taberani Evsat (1/280) ve Ebu Bekr en-Nisaburî, Ziyadat Ala Kitabi’l-Muzeni (no:402) rivayet etmiştir.
Muslim (3/580); İbn Ebi Ömer – Sufyan – Yezid b. Keysan – Ebu Hazim – Ebu Hureyre radiyallahu anh isnadıyla rivayet ediyor: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanındaydım. Bir adam ona geldi ve Ensar’dan bir kadınla evleneceğini söyledi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurdu:
Ona baktın mı?”
“Hayır” dedi. Buyurdu ki:
Git ona bak. Zira Ensar’ın gözlerinde bir şey vardır.”
Bunu ayrıca Nesâî (3234) rivayet etmiştir.
İbn Ebi Ömer: Muhammed b. Yahya el-Adenî’dir. Saduk, hafızdır.
Yezid b. Keysan: saduk, hata eder, hadisi hasendir. Buhârî Sahih’inde onunla ihticac etmemiş, Edebu’l-Mufred’de ondan rivayette bulunmuştır. Muslim ricalindendir.
Ebu Hazim: Selman el-Eşcai’dir. Sikadır. Sahihayn ricalindendir.
Nesâî Sunenu'l-Kubrâ’da (3/273) bunu; Ebu Bekr el-Mervezi – Ahmed b. Menî’ - Ali b. Haşim – Yezid b. Keysan – Ebu Hazim – Cabir radiyallahu anh isnadıyla rivayet etmiştir. Ebu Hureyre radiyallahu anh yerine Cabir radiyallahu anh’ın zikredilmesi vehimdir. Bu hatanın saduk bir ravi olan Ali b. Haşim’den kaynaklı olması ağır basmaktadır.
Nikâhlanacak kadına bakmaya dair diğer bazı rivayetler daha vardır ki, bunlardaki illetler sıhhat hükmü vermeyi engellemektedir:

1- Cabir b. Abdillah radiyallahu anh rivayeti

Ahmed (3/360); Yakub – babası – İbn İshak – Davud b. El-Husayn mevla Amr b. Osman – Vakid b. Amr b. Sad b. Muaz – Cabir b. Abdillah el-Ensarî radiyallahu anh isnadıyla rivayet ediyor: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
Biriniz bir kadına talip olduğu zaman onun nikâhı arzulatan yerini görmeye gücü yeterse bunu yapsın.”
Bunu ayrıca Hâkim (2/165) ve Beyhaki (7/84) rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd (2082) bunu; Davud – Vakid b. Abdirrahman yoluyla rivayet etmiştir. Yine aynı tarikle Ahmed (3/334) rivayet etmiştir.
Bu hadisin isnadında Ebu Davud’un rivayetinde muhalefet vardır. Nitekim O bunu; Davud b. El-Husayn – Vakid b. Abdirrahman tarikiyle rivayet etmiştir. Hafız İbn Hacer bunu et-Tehzib’de Vakid b. Abdirrahman’ın hal tercemesinde zikretmiştir. Yine ez-Zehebî de el-Mizan’da zikretmiş, fakat o bunu Vakid b. Amr’ın rivayeti olarak zikretmiştir. Yine Beyhaki ve Hâkim bunu; İbn İshak – Davud – Vakid b. Amr yoluyla rivayet etmişlerdir.
Abdulvahid b. Ziyad; İbn İshak – Davud – Vakid b. Abdirrahman yoluyla rivayet etmiştir. Çoğunluk bunu Vakid b. Amr’ın rivayeti olarak zikretmişlerdir.
Vakid b. Amr sikadır, fakat Vakid b. Abdirrahman meçhuldür.
İbn Kattan el-Fasi, Beyanu’l-Vehm’de (4/428) bu hadis sahih değildir demiştir.

2- Mugira b. Şube radiyallahu anh’ın Bir Kadına Talip Olması Kıssası

Sünen sahipleri, Ahmed ve başkaları; Ma’mer – Sabit – Bekr el-Muzenî – Mugira radiyallahu anh yoluyla rivayet ediyorlar; “Mugire bir kadına talip olunca Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ona:
Ona bak. Zira bu aranızdaki uyuma daha elverişlidir” buyurdu.
Bu hadisin üç tariki vardır:
a- Ma’mer – Sabit – Enes yoluyla gelmiştir. (İbn Hibbân (9/351) Hâkim (2/179) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (5/169) İbn Carud (676) İbn Mâce (1865)
b- Ma’mer – Sabit – Bekr b. Abdillah el-Muzenî– Mugira yoluyla gelmiştir. (İbn Mâce (1866) Abdurrazzak (10335) Taberânî (20/433)
c- Asım el-Ahvel – Bekr b. Abdillah – Mugira yoluyla gelmiştir. (İbn Carud (675) Ebu Avane (4036) Ahmed (4/244, 246) Nesâî (3235) Dârimî (2218) Said b. Mansur, Sunen’inde (518) Asım – Bekr b. Abdillah veya Ebu Kılabe diyerek şek ile rivayet etmiştir.
İlk iki tarik; Ma’mer’in Sabit’ten rivayeti olarak gelmiştir. Yahya b. Main’in belirttiği üzere; Ma’mer, Sabit’ten rivayetinde zayıftır.  İbn Hacer de Ma’mer b. Raşid’in sika, sebt olmakla beraber, Sabit’den rivayetinin zayıf olduğunu ikrar etmiştir.
Burada bir tarikin diğer tariki kuvvetlendirmesinden ve şahit olmasından bahsedilemez. Bilakis bu iki tarik birbirini illetli kılmaktadır. Nitekim İmam Darekutni rahimehullah bu rivayeti illetli bulmuş, bu rivayeti sahih görenlere itiraz ederek bunun vehim olduğunu, doğrusunun bunu Sabit’in Bekr b. Abdillah’tan mürsel olarak rivayet ettiğini belirtmiştir. (Bkz.: Darekutni el-İlel (1260)
İkinci ve üçüncü tarikte ayrıca Bekr el-Muzenî, Mugira’dan işitmemiştir. İbn Ebi Hayseme, Yahya b. Main’den, Bekr’in Mugiradan işitmediğini nakletmiştir. Darekutni, Bekr’in Mugira’dan işittiğini söylese de, bu rivayetin mahfuz olmadığını belirtmiştir.

3- Muhammed b. Mesleme radiyallahu anh Rivayeti

İbn Mâce (1864); İbn Ebi Şeybe – Hafs b. Gıyas – Haccac – Muhammed b. Suleyman – amcası Sehl b. Ebi Hasme - Muhammed b. Mesleme radiyallahu anh’den:
“Bir kadına talip oldum ve onu gizlice gözlemeye başladım. Ta ki onu bir hurmalıkta gördüm.” Ona denildi ki:
“Sen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabesi olduğun halde böyle mi yaptın?” Dedi ki:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: Allah bir kimsenin kalbine bir kadını nikâhlamayı düşürmüşse ona bakmasında sakınca yoktur.”
Abdurrazzak (10338); Yahya b. A’la – Haccac – Muhammed b.Suleyman – Sehl b. Ebi Hasme – Muhammed b. Mesleme yoluyla rivayet etmiştir.
Bunu ayrıca Ahmed (16028) Taberânî (c.19 no:501) Said b. Mansur (519) Tahavi Şerhu Muşkili’l-Asar (3/13-14) İbn Ebî Şeybe (5/356); Haccac – Sehl b. Muhammed b. Ebi Hasme – amcası Suleyman b. Ebi Hasme yoluyla rivayet etmişlerdir.
Bu rivayetin illetleri;
a - Hafs b. Gıyas ömrünün sonunda ihtilata uğramış, hafızası bozulmuştu. Lakin ona mutabaat sabit olmuş ve Hafs’tan kaynaklı illet zail olmuştur.
b- Haccac b. Ertat müdellis olup, tedlis sigası olan an’ane ile rivayet etmiştir. Ayrıca onda zayıflık vardır.
c- Sehl b. Muhammed b. Ebi Hasme meçhuldür. İbn Hibban’dan başkası onu tevsik etmemiştir.
d- Muhammed b. Suleyman’ı İbn Hibban’dan başkası tevsik etmemiştir. İbn Hibban’ın meçhul ravileri tevsik etmedeki gevşekliği malumdur.
Bu hadisi Ebû Ya'lâ’dan naklen Busayri İthaf’ta (4166) ve İbn Hibbân (4042); Ebu Hayseme – Muhammed b. Hazim – Sehl b. Muhammed b. Ebi Hayseme – amcası Suleyman b. Ebi Hasme yoluyla rivayet etmiş, bu isnaddan Haccac b. Ertat düşmüştür. Ancak doğrusu Haccac’ın bu isnadda var olduğudur. Nitekim Abdullah b. Yusuf ve Ebu Musa Muhammed b. El-Musenna’nın rivayetlerinde bu isnadda Haccac’ın adı geçmektedir.
Buhârî Tarih’inde (1/97); Ebu Muaviye Muhammed b. Hazim – Haccac – Sehl b. Muhammed b. Ebi Hasme – amcası Suleyman b. Ebi Hasme şeklinde gelmektedir.
Tayalisi (1186) ve Taberani (c.19 no:505); Hammad b. Seleme – Haccac – Muhammed b. Sehl b. Huneyf (!) – babası (!) yoluyla: “Muhammed b. Mesleme’yi gördüm…” şeklinde gelmektedir. Taberani’nin dediği gibi Hammad b. Seleme bu rivayette yanılarak insanlara muhalefet etmiştir.

Âlimlerin Açıklamaları

Begavi Şerhu’s-Sunne’de (9/17) dedi ki: “İlim ehli dediler ki: “Kişi bir kadını nikâhlamak istediğinde ona bakabilir. Bu es-Sevrî, Şafii, Ahmed ve İshak (b. Rahuye)nin görüşüdür. Kadının izni olsun veya olmasın fark etmez. Kadının sadece yüzüne ve ellerine bakabilir. Başı açık halde veya avretinden bir şeye bakması caiz değildir.  
El-Evzai dedi ki: “Sadece kadının yüzüne bakabilir.”
Malik: “İzni olmadan bakamaz” dedi.
Mugira hadisinde geçen: “Ona baktın mı?” kavli, erkeğin kadına bakışının talip olmadan önce olmasının müstehap olduğunun delilidir. Böylece onu görüp de beğenmediği zaman talip olmaktan vazgeçmesi kadına sıkıntı vermesin.”

Diğer âlimlerin de açıklamaları Begavi’nin özetlediği gibidir. Genellikle, sahih delillere aykırı şaz bir görüş olan; “Kadının yüzü ve elleri avret değildir” görüşünde olanlar, nikah talebinde kadının yalnız yüzüne ve ellerine bakılabileceğini söylemişlerdir. Bununla birlikte vahiyde el ve yüzün görülebileceğine dair bir delil mevcut değildir.
Bazıları daha ileri giderek el ve yüzden başka yerlerine de bakmasının caiz olduğunu iddia etmişlerdir. Bu görüş Davud ez-Zahirî’ye ve İbn Hazm’a da nispet edilmektedir. Fakat İbn Hazm, kadının el ve yüzünün avret olmadığı görüşünde olduğundan nikâh talebinde yalnızca bunlara bakılabileceğini savunmuştur. (Bkz.: el-Muhalla 10/31) Dolayısıyla bu görüşün Zahiri’lere nispeti sahih değildir.

Hulasa:
Dinde hüccet yalnızca Kur’ân ve sahih sünnetten ibaret olan vahiydir. Sahabe, tabiin ve sonrakilerin ihtilaf ettiği bu meselenin, Allah’a ve rasulüne döndürülmesi gerektiği açıktır. Nitekim Allah Teâlâ:
Eğer bir şeyde çekişirseniz onu Allah’a ve rasule döndürün. Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız hayırlı olanı ve en güzel açıklama budur” (Nisa 59) buyurmuştur.
Allah’a döndürmek; Kur’ân’a arz etmektir. Rasule döndürmek ise sünnete arz etmektir.
Kur’ân’a döndürdüğümüzde Nur suresi 31. Ayetinde kadının zinet yerlerini gösterebileceği kimseler tek tek sayılmıştır. İzin verilenler arasında kadına talip olan kişi mevcut değildir.
Sahih sünnete döndürdüğümüzde, erkeğe evlenmek istediği kadına bakması izni verilmesine rağmen, kadına kendisiyle evlenmek isteyen erkeğe karşı, emrolunduğu tesettürün dışında herhangi bir yerini göstermesine dair bir izin varid olmamıştır.
Bir hadiste Ensardan kadının gözlerine bakma tavsiyesi varid olmuştur. Kadının gözleri ise emrolunduğu tesettürün dışında kalan tek yeridir.
Talip olunan kadının el ve yüzünden başka yerlerine de bakılabileceğini söyleyenler, yukarıda illetinden bahsettiğim Cabir radiyallahu anh hadisine dayanmışlardır. Şayet bu hadis cumhurun dediği gibi hasen kabul edilirse, yine de bu görüşün sahiplerine delil olmazdı. Çünkü bu, muhkeme karşı müteşabihe tutunmak olurdu.
Zira söz konusu hadiste geçen: “Nikâhını arzulatacak yerine bakabilen baksın” ifadesinde kapalılık vardır. Şayet sözkonusu görüş sahiplerinin anladığı gibi olsaydı, bu konuda mutlaka kadınlara, kendilerine talip olanlara tesettürü açma izni gelmesi gerekirdi. Din kâmildir ve kadınlara böyle bir izin varid olmamıştır.
Diğer taraftan Ali ve Cerir radiyallahu anhuma’dan gelen hadislerde kadına bakmak yasaklanmış, görüldüğü zaman bakışın çevrilmesi emredilmiştir. Bu yasak, tam bir tesettürle emredilmiş olan örtülü kadının endamına ve tesettürden istisna edilen gözlerine dahi bakmaktan yasaklamayı ihtiva etmektedir.
Evlenilmek istenen kadına bakma hakkındaki bu izin ise, örtülü dahi olsa kadına bakma yasağını, talip olan erkek için istisna etmektedir.
Yani sonuç olarak şunu diyorum: Erkek, evlenmek istediği kadına, endamına ve gözlerine ancak örtülü olduğu halde bakabilir. Çünkü kadın tamamen avrettir ve kendisine talip olacağı kimseye elini ve yüzünü göstermesine dair bir izin gelmemiştir.
Kadının güzelliği, malı, soyu için değil, dindarlığı için tercih edilmesi teşvik edilmiştir. Dindarlığı yanında, kadının yüz güzelliğini de arzulayan kişi, akrabası olan kadınlar vasıtasıyla veya bir şekilde soruşturarak bundan haberdar olabilir.
Nitekim Enes radiyallahu anh şöyle demiştir: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir kadınla evlenmek istediğinde bir kadını ona bakması için gönderir ve:
Yanaklarını kokla ve topuklarına bak” derdi.”
İsnadı hasendir. Bunu Hâkim (2/166) Ahmed (3/231) Abd b. Humeyd (1388) rivayet etmişlerdir. Bu hadisin isnadında ravilerinden Umare hakkında: "lehu menakir" denmesini gerekçe göstererek zayıf sayanlara İbn Katan İhkamu'n-Nazar adlı kitabında (s.479) cevap vermiş ve ravi hakkında söylenen: "lehu menakir" ile "munkeru'l-hadis" tabirleri arasındaki dakik farka dikkat çekmiştir. 
Allah en iyi bilendir.

21 Şubat 2016 Pazar

Tevhid Kelimesinin Azameti

İmran b. Husayn radiyallahu anh’den: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem müşriklere karşı Müslümanlardan müteşekkil bir ordu gönderdi. Askerler müşriklerle karşılaşınca, aralarında çok şiddetli bir savaş oldu. Müşrikler mağup oldular. Sonra benim yakınlarımdan bir adam müşriklerden birine mızrakla saldırdı. Müşrik hemen “Eşhedü en-Lâ İlâhe İllallâh, ben Müslümanım” dedi. Fakat Müslüman asker ona mızrağına saplayıp öldürdü. Bunun üzerine arkadaşım Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gelip:
“Helak oldum ey Allah’ın Rasulü!” dedi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de:
Ne yaptın?” deyince, adam da yaptığını anlattı. Bu defa Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
Kalbini yarıp da baktın mı?” dedi. Adam:
“Ey Allah ın Rasulü! Eğer kalbini yarsaydım içindekini bilebilir miydim?” diye sordu. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
Sen adamın hem sözünü kabul etmiyorsun, hem de kalbindekini bilmiyorsun. Olur mu böyle şey?” dedi. Sonra Nebî sallallahu aleyhi ve sellem adam hakkında bir şey söylemedi. Adam da az bir zaman yaşadı. Nihayet öldü. Biz onu defnettik. Ertesi günü adamın cesedi toprak üstünde görüldü. İnsanlar:
“Belki de bir düşman kabrini deşip eziyet için çıkarmıştır” dediler. Onu tekrar defnettik. Gençlerimize mezarı başında nöbet tutmalarını söyledik. Buna rağmen cesedi tekrar mezardan dışarı atıldı. Biz nöbetçi gençler uyumuş olabilir düşüncesiyle bir kere daha defnettik. Bu sefer mezarı kendimiz bekledik. Ertesi gün yine cesedi kabirden dışarı atıldı. Biz durumu Resûlullah a haber verdik. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
Bu toprak ondan daha şerir insanları kabul eder. Fakat Allah Teâla size Lâ İlâhe İllallâh kelimesinin hürmetini ve büyüklüğünü ders vermek istedi.” buyurmuşlardır. (İbn Mace, Fiten, 1 no 3930)
Busayrî Misbahu’z-Zucace’de ve el-Elbanî Sahihu Suneni İbn Mace’de hasen dediler.

Ebu Bekir Sifil’in Sefilce İddialarına Cevap

Ebu Bekir Sifil’in Sefilce İddialarına Cevap
Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî
Soru: Selamun aleykum hocam. ALLAH ilminizi artırsın, afiyet versin.  Bir sorum vardı, ölünün arkasından Kur'an okunur mu, okunmaz diye biliyordum. Ama aşağıda linkini verdiğim videoda Ebubekir Sifil, İmam Şafii ve İmam Şevkani'nin okunabilir olduğunu söylüyor ve bir delil sunuyor. Ebubekir Sifil'in selefilere pek hoş bakmadığını biliyorum, ben sadece sunduğu deliller hakkında selefin görüşünü öğrenmek istiyorum, bu delilleri kabul eden ve etmeyen halk arasında bilinen âlimlerden birkaç isim verebilir misiniz?
Cevap: Aleykum selam ve rahmetullahi ve berakatuhu. Âmin ecmain. Ebu Bekir Sifil nakline itimad edilmesi caiz olmayan bir kezzabdır. Akide bakımından Maturidî olduğunu söylese de, Maturidî’lerin el-Kevserî ile Cehmî’lik çizgisine kaymalarından sonra buna tam intibak etmiş bir Cehmî’dir. Yalan ve takiyyedeki cambazlığı Şia’ları andırmaktadır. Amelde ise mutaassıp bir Hanefî’dir.
Gönderdiğiniz linkte dinlediğim şeyler yeni bir şey değil. Bunlara ve daha fazlasına “Kabirlerde Kur’ân Okumak” adlı risalemde cevaplar mevcuttur.
Öncelikle bilinmesi gerekir ki, bağlayıcı delil yalnızca Kur'an ve sahih sünnetten ibaret olan vahiydir. Dinden bunun dışında bir delil söz konusu değildir.
Sifil, bu kaydında İmam Ahmed’in Musned’inde (5/26) Ma’kil b. Yesar’dan rivayet ettiği hadisi zikrediyor ve Şuayb el-Arnaut’un tahkiki olan nüshanın da özellikle numarasını veriyor, fakat hadisin sıhhati hakkında hiçbir şey söylemeden geçiyor. Bahsedilen kaynakta hadisin isnadında “Mu’temir, bir adam, o babasından, o da Ma’kil b. Yesar’dan rivayet etti” şeklinde geçmektedir ve Şuayb el-Arnaut da: “İsnadı zayıftır, bir adam ve babası meçhuldürler” demiştir. Rivayetin bütün tarikleri ve değerlendirmesi için bahsettiğim çalışmama bakılabilir.

Şa’bî Rahimehullah’ın Sözünün Delil Olarak Zikredilmesine Gelince; 

el-Hallal el-Emru b.’l-Ma’ruf’ta (s.295) dedi ki: Ebu Yahya en-Nakıd – Sufyan b. Vekî – Hafs – Mucalid - eş-Şâ’bî'den şöyle dediğini nakletmektedir:
“Ensarın bir ölüsü olduğu vakit onun kabrine gider gelir ve Kur'ân okurlardı."
İsnadında Mucalid b. Said zayıf bir ravidir.
Bunu İbn Ebi Şeybe Musannef’te (2/445): "Ensar ölenin yanında Bakara suresini okurlardı" lafzıyla rivayet etmiştir.
 El-Elbani dedi ki: “Biz bu rivayetin özellikle bu lafızla eş-Şabi'den sabit olduğundan yana şüphe etmekteyiz. Ben Suyuti'nin bunu Şerhu's-Sudur (s. 15)'de şu lafızla zikrettiğini gördüm: "Ensar ölenin yanında Bakara suresini okurlardı." Daha sonra şunları söylemektedir: "Bu hadisi İbn Ebi Şeybe ve el-Mervezi rivayet etmiştir." Suyutî bunu "ölüm hastalığında insanın ne söyleyeceği ve yanında ne okunacağına dair bir bab" başlığı altında kaydetmektedir. Daha sonra bu rivayeti İbn Ebi Şeybe'nin, el-Musannef'inde gördüm. O da bu hadisin yer aldığı bölüme şu şekilde başlık açmıştır:
"Hastanın ölüme yaklaşması halinde neler söyleneceğine dair bir bab" Böylelikle onun senedinde Mücalid İbn Said olduğu ortaya çıkmaktadır. Hafız et-Takrib adlı eserinde şöyle demektedir: " Pek kuvvetli bir ravi değildir. Ömrünün sonlarında da hali değişmiştir."
Böylelikle şu ortaya çıkmaktadır. Bu rivayet kabrin yanında okumak hakkında değil, ölümün yaklaştığı sırada Kur'ân okumak hakkındadır. Ayrıca üstelik senedi itibariyle de zayıftır.

İmam Ahmed’e Nispet Edilen Görüşe Gelince;

el-Hallal, el-Emru bi’l-Ma’ruf ve’n-Nehyu Ani’l-Munker’de (s.292) şöyle rivayet etmiştir: “el-Hasen b. Ahmed el-Verrak - Ali b. Musa el-Haddad’dan – ki o çok doğru sözlü birisi idi- dedi ki: “Ahmed b. Hanbel ve Muhammed b. Kudame el-Cevheri ile birlikte bir cenazede idim. Ölü defnedilince gözleri görmeyen bir adam kabrin yanı başında oturup Kur'ân okumaya başladı. Ahmed ona:
“Ey adam kabrin yanında böyle okumak bir bid'attir” dedi. Kabristandan çıkınca Muhammed b. Kudame, Ahmed b. Hanbel'e sordu:
“Ey Ebu Abdillah sen Mübeşşir el-Halebi hakkında ne dersin?” Ahmed b. Hanbel: “O sikadır” dedi. “Peki ondan bir şey yazdın mı?” diye sordu. Ahmed “Evet” dedi. Muhammed bu sefer dedi ki: “Bana Mübeşşir Abdu'r-Rahman b. Alâ b. el-Leclac'dan, o babasından rivayet ettiğine göre babası şunu vasiyet etmiş. Defnedileceği vakit başı ucunda Bakara suresinin baş tarafı ile sonunun okunmasını vasiyet etmiş ve şöyle demiş: 
“Ben İbn Ömer'i bunu vasiyet ederken dinledim.” Bu sefer Ahmed ona: “O halde geri dön ve adama okumasını söyle" dedi.”
Bu kıssa iki açıdan zayıftır:
1- El-Hasen b. Ahmed el-Verrak meçhuldür.
2- Aynı şekilde Ali b. Musa el-Haddad da tanınmıyor. El-Verrak onun doğru sözlü biri olduğunu söylemişse de, el-Verrak’ın kendisi de meçhul olduğundan bu ta’dili kabul edilemez.
Şeyh Elbani rahimehullah, “Hasen b. Ahmed el-Verrak meçhuldür. Ebu Davud’un Ahmed b. Hanbel’den rivayetine göre o: “Kabirlerde Kuran okunmaz” demiştir ve bu el-Hallal’ın rivayetinden daha sahihtir” diyerek bu rivayetin İmam Ahmed’e nispetini kabul etmemiştir.
Lakin Ebu Bekr el-Hallal, rivayetin hemen ardından: “Ebu Bekir b. Sadaka – Osman b. Ahmed b. İbrahim el-Musuli’den:.. diyerek aynı kıssayı zikretti” diyerek kıssanın diğer tarikini zikretmiştir.
Şeyh Elbani bu tarikten bahsetmemiştir. Derim ki: bu tarik de iki açıdan zayıftır:
1- Osman b. Ahmed b. İbrahim el-Mavsili, İbn Muflih’in Maksadu’l-Erşed ve Ebu Ya’la’nın Tabakatında  zikredildiğine göre İmam Ahmed’in ashabı arasında zikredilse de durumu meçhuldür.
2- Ayrıca o bunu Muhammed b. Kudame el-Cevheri’den nakletmiştir. Muhammed b. Kudame el-Cevheri ise zayıftır, hüccet değildir.
İbn Kudame ile el-Merdavi ve İbn Muflih gibi müteahhir Hanbeli uleması, el-Hallal’ın bu zayıf rivayetine dayanarak İmam Ahmed’in kabirlerde Kuran okumanın bidat olduğu görüşünden rücu ettiğini nakletmişlerdir.
İbn Muflih Maksadu’l-Erşed adlı eserinde (2/488) şöyle der: “Ahmed’in ashabından bunu mekruh görmeyen tek rivayet el-Hallal’ın rivayetidir.” El-Hallal’ın rivayeti vasıtalı olup, İmam Ahmed’den doğrudan rivayet eden Ebu Davud’un nakli şöyledir:
* Ebu Davud, dedi ki: "Ahmed'e kabir yanında Kur'ân okunmasına dair soru sorulduğunu ve buna “Hayır“ diye cevap verdiğini dinledim." Bunu Ebu Davud, Mesailu Ahmed’de (s.158) zikretmiştir.
* İbn Hâni, Mesail’inde (946) İmam Ahmed’in “Kabirde Kuran okumak bidattir” dediğini nakletti.
* Ed-Devrî, Tarihu İbn Main’de (5414) dedi ki: “Ahmed b. Hanbel’e “Kabir yanında ne okunur?” diye sordum: “Bu konuda bir şey ezberlemedim” dedi.
* İbn Muflih, el-Mubdi adlı eserinde (2/253) şöyle der: “el-Mervezi, Ahmed b. Hanbel’den, kabir yanında Kuran okumayı adayan kimse hakkında “Bunu yerine getirmez ve yemininin kefaretini yerine getirir. (Kabirde) Kuran okumaz” dediğini nakletmiştir. Ben de el-Furu’da bunu tercih ettim. Zira kabir yanında Kuran okumak bidattir. Ne Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ne de sahabeleri bunu yapmamışlardır.” Bkz. İbn Muflih el-Füru (3/352, 12/191)
* Ebu Ya’la’nın Tabakatu’l-Hanabile’de rivayetine göre, İmam Ahmed’in öğrencilerinden Ebu Davud, Ebu Bekr el-Mervezi, Hanbel, Ebu Talib, İbn Bedina, İshak b. İbrahim ve başkaları İmam Ahmed’in kabirlerde Kuran okumayı caiz görmediğini ve bunu bidat olarak değerlendirdiğini rivayet etmişlerdir.
* Bazıları İmam Ahmed’in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Muhammed b. Ahmed el-Merveruzi dedi ki: İmam Ahmed b. Hanbel’den şöyle dediğini işittim; “Kabirlere girdiğinizde Fatiha, Felak, Nas ve İhlas surelerini okuyunuz ve sevabını kabir ehline bağışlayınız. Şüphesiz onlara ulaşır.” (Bkz.: İbn Muflih el-Füru (2/240) İbn Muflih Nuket (1/209) Merdavi el-İnsaf (2/559) İbn Kudame el-Muğni (2/224) Dimyati İanetu’t-Talibin (2/143) Mevahibu’l-Celil (2/227) Ebu Ya’la Tabakatu’l-Hanabile (1/264) İbn Hacer el-İmta bil-Erbain (s.85)  Gazali İhya (4/878) Suyuti Şerhus-Sudur (s.437) Kurtubi Tezkira (1/91) Şa’rani Hukukil Uhuvvet (s.89) İbn Kayyım er-Ruh (s.157)
* İbn Kudame el-Muğni’de (2/423) şöyle nakleder: “Kabir yanında Kuran okumakta sakınca yoktur. Nitekim Ahmed’in: “Kabristana girdiğinizde Ayete’l-Kursi ve üç defa ihlas suresini okuyun, sonra: “Allah’ım bunun faziletini kabir ehline bağışladım” desin” dediği rivayet edilmiştir.
Bunu Ebu Bekir el-Hallal’ın ilminin varisi, Gulamu’l-Hallal diye bilinen, hanbeliler imamı, güvenilir Allame Ebu Bekir Abdulaziz b. Cafer; Kitabu’ş-Şafi’de, Muhammed b. Ahmed el-Merveruzi – Ahmed b. Hanbel yoluyla zikretmiştir.
  Burada İmam Ahmed’in ashabından el-Merveruzi kastedilmiştir. Onu Ebu Bekir el-Hallal güvenilir saymıştır. Ebu Ya’la ve başkaları el-Hallal’ın onun hakkında güzel şeyler söylediğini zikrederek Hallal’ın onu tevsik ettiğini umarlar. Çoğunlukla buna itibar edilmez. Ona göre güvenilir bir vasıta olanın, başkasına göre meçhul olduğu vakidir.
Nitekim Ebu Ya’la Tabakat’ında der ki: “Ebu Abdillah’tan başkalarında bulunmayan meseleler rivayet etti.” Sonra el-Hallal dedi ki:
“Merveruz halkından güvenilir birisidir. Esbahan halkından güvenilir ve yiğit birinden onun hakkında güzel şeyler söylerken işittim.” Böyle bir tevsik (güvenilir sayma) meçhul birinin tevsikine dayalıdır ve şüphelidir. Halbuki İbn Adiy, el-Kamil Fi’d-Duafa’da (6/297) Muhammed b. Ahmed el-Merveruzi’yi eleştirmiş ve:
“Hadis uydurur. Hiç görmediği kimselerden hadis işitmiş gibi rivayet eder. Ebu Arube: “Yalancılar içinde ondan daha yüzsüzünü görmedim” demiştir.” Bkz.: Zehebî el-Mugni (5253)
Anlaşılan o ki, el-Hallal, tevsik’te gevşek davranarak hakkında cerh bilmediği ravileri güvenilir saymıştır. Nitekim başka kimsenin güvenilir saymadığı bir çok raviyi güvenilir saymıştır. Neticede bu sözün İmam Ahmed’e aidiyeti sahih değildir.

İmam Şafii’nin Görüşüne Gelince:

El-Hallal el-Emru bi’l-Ma’ruf’ta (s.294) ve İbn Hacer el-İmta’da (s.85) zikrediyorlar: Ruh b. el-Ferac – el-Hasen b. Es-Sabbah ez-Za’ferani’den: “eş-Şafiî’ye kabirlerde Kuran okumak hakkında sordum. Dedi ki: “Bunda bir sakınca yoktur.”
Bu isnad hasendir. İbn Hacer el-Askalani el-İmta’da dedi ki: “ez-Za’ferani’nin Şafii’den bu rivayeti garibdir. Ez-Za’ferani onun eski öğrencilerinden ve güvenilirdir.” Görüldüğü üzere Za’ferani, Şafii’nin eski görüşünü nakletmiştir.
İmam Şafii, Kuran okumanın sevabının ölüye ulaşamayacağına dair şu ayeti ve hadisi delil getirmiştir:
İnsana ancak çalışmasının karşılığı vardır” (Necm 39)
Âdemoğlu öldüğünde üç şey dışında ameli kesilir…” (Müslim no:1231)
Nevevi, bu hadisin açıklamasında şöyle demiştir: “Kuran okumaya, sevabını ölüye hasretmeye ve ölü niyetine namaz kılma gibi şeylere gelince, İmam Şafii ve cumhur, bunların ölüye ulaşmayacağı görüşündedirler.” İzzeddin b. Abdisselam: “Kuran okumanın sevabı sadece okuyana mahsustur. Başkasına ulaşmaz… Şaşılacak işlerdendir ki, bazı insanlar bunun ulaşacağını rüyalarla ispat etmeye çalışıyorlar. Hâlbuki rüyalar delil değildir.” Bkz.: eş-Şukayrî, Hukmu’l-Kiraati Li’l-Emvat (s.53)
Ebu Hanife, Malik ve benzeri selefin cumhurunun benimsediği görüş kabirlerin yanında Kur'ân'ın okunmasının mekruh olduğu şeklindedir. Aynı zamanda bu İmam Ahmed'in de görüşüdür. Bkz.: Aliyyu’l-Kari, Şerhu Fikhi’l-Ekber (s.110) ez-Zubeydi İthaf (3/180)
Şeyhu'l-İslam İbn Teymiye, İktidau's-Sırati'l-Mustakim’de (s. 182) şunları söylemektedir: “Bizatihi Şafiî'den bu meselede herhangi bir söz söylediği bilinmemektedir. Çünkü bu ona göre bir bid'atti. Malik ise şöyle demiştir: "Ben bu işi bir kimsenin yaptığını bilmiyorum. Böylelikle ashabın ve tabiînin bu işi yapmadıkları öğrenilmiş olmaktadır."
İbn Teymiyye, el-İhtiyaratu'l-İlmiyye’de (s.53) şöyle der: "Ölüye ölümünden sonra Kur'ân okumak ölümü yakın kimse için Kur'ân okumanın aksine bir bid'attir. Ölmek üzere olan kimse için Yasin suresini okumak müstehabtır."
Sonuç: Ebu Bekir Sifil ve benzeri bid'atçilerin sığındıkları bir örümcek ağı daha Allah'ın izniyle temizlenmiştir. Hamd ve minnet Allah'adır. 

19 Şubat 2016 Cuma

Oy Kullanmaya Cevaz Verenlere Cevap - Şeyh Mukbil

Şeyh Mukbil b. Hadi rahimehullah'a, bazı şeyhlerin oy kullanmaya cevaz verdiği söylenince şöyle demiştir:
"Bu bâtıldır! Şeyh İbn Baz'ın fetvası bâtıldır! Şeyh İbn Useymin'in fetvası bâtıldır! Şeyh el-Elbânî'nin Cezairli'lere seçimlere katılmaya dair ruhsat fetvası bâtıldır! Allah Teala; "Oy kullanmak haram fakat size caizdir ey Cezairliler!" buyurmamıştır!
Ben şundan eminim ki, İhvanu'l-Muflisîn'den bazıları aceleyle bu ses kaydını Şeyh b. Baz'a, İbn Useymin'e ve Şeyh el-Elbani'ye götürürler. Kimseden korkacak değiliz. Lakin Şeyh İbn Baz, Şeyh İbn Useymin ve Şeyh el-Elbani büyük alimlerdir. Alim hata ettiği zaman o hatadır! Onun birçok faziletleri vardır. İlim ehli şöyle derler: "Faziletlerinden dolayı bu hatanın görmezden gelinmesi gerekir." Bu eskiden beri ilim ehlinin söyledikleri bir sözdür.
Yine ben şundan eminim ki, Onlar Şeyh b. Baz'a sakalı göbeğine kadar uzun olan, görünüşte sünnet ehli olan birini gönderip: "Ey Şeyh! Meydanı nasıl olur da komünistlere bırakırız? sonra onlar bizi davetten engellerler" demiştir. Nitekim bana da o şekilde geldiler. Sonra da şeyh onları tasdikler. Ancak bu fetva bâtıldır!
Bizim taklid etmememiz gerekir! Ne Şeyh b. Baz'dan, ne Şeyh İbn Useymin'den, ne de Şeyh el-Elbanî'den, Allah'ın kitabında ve rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinde olan dışında bir şeyi kabul etmeyiz. Allah yardımcımız olsun."
Garatu'l-Eşrita (1/413)
 

Neşidleri Defle Söylemenin ve Temsillerin Hükmü - Şeyh Mukbil

Şeyh Mukbil b. Hâdî rahimehullah şöyle demiştir:
"Dinî neşidler fitneye sebep olmuyorsa, kadın erkek karışıklığı yoksa ve Kur'ân kıraatinden meşgul etmiyorsa sakınca yoktur. Nitekim Kur'ân hafızı veya mescidlerde Allah'a davetçi olan kimse kalbini neşidlere bağladıktan sonra sahip olduklarını kaybedip, Kur'ân ezberini unutabilir. Bununla sürekli meşgul olmak gerekmez. Lakin bazı zamanlar bunda sakınca yoktur.
Hem sonra bu, İslâm'ı savunmak için de yapılabilir. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, Hassan radıyallahu anh'e:
"Onları hicvet! Ruhu'l-Kuds seninle beraberdir!" buyurmuştur.
Yine: "Şiirin bazısı hikmettir" buyurmuştur.
diğer bir hadiste: "Senin sözlerin onlara (müşriklere) karşı oklardan daha zararlı" buyurmuştur. Veya bu manada buyurmuştur.
Şiirle teganni yapmakta sakınca yoktur. Lakin Kur'an'dan alıkoymamalıdır. Ben diyorum ki; Kur'ân hafızı mı yoksa neşidle meşgul olan mı daha faziletlidir? Elbette Kur'ân hafızı daha faziletlidir. Sünnet hafızı mı, yoksa neşidle meşgul olan mı daha faziletlidir? Elbette sünnet hafızı daha faziletlidir. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Kur'ân hakkında şöyle buyurmuştur:
"Kur'an'ı okumada mâhir olan kişi, seçkin sefere melekleriyle beraberdir. Zorlanarak okuyana ise iki ecir vardır." Buharî ve Muslim, Aişe radıyallahu anha'dan rivayet etmişlerdir.
Sünnet hakkında da şöyle buyurmuştur: "Sözümü dinleyen, onu kavrayıp işittiği şekilde başkasına eda edenin yüzünü Allah aydınlatsın."
Temsillere (sinema, tiyatro vb.) gelince, bu yalan üzerine kuruludur. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in zamanında bu, davet vesilelerinden olmamıştır. İmam Ahmed'in Müsned'inde İbn Mes'ud radıyallahu anh'den rivayet ettiği şu hadisin kapsamına girmesinden korkulur: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
"Muhakkak Allah şu üç kimseye buğzeder: Sapıklığa önderlik eden kişi, Bir nebî tarafından öldürülen veya bir nebiyi öldüren kimse ve temsil yapan kişi."
Bu hadiste temsil yapan kişi ile; suret yapanlarla beraber malum temsilleri (tiyatro, sinema vb.) yapanların da dahil olması muhtemeldir.
Allah'a hamd olsun davet vesileleri çoktur. Bazısını yerine getirmeye gücümüz yetmezse, onlarca yolu engellemek mümkün değildir. Yardım istenecek olan Allah'tır.
Soru: Def vurarak neşid okumanın hükmü nedir?
Cevap: Bunda sakınca olmadığını umarım. Haram olan şey ise müziktir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Nikahı defle ilan edin" buyurmuştur. Yine bir kadın: "Ey Allah'ın rasulü! Allah seni geri getirirse, başının üzerinde def çalmayı nezrettim" dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Nezretti isen yap, yoksa yapma" buyurdu. Şayet bu günah olsaydı, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem o anda: "Günah olan hususta nezirde bulunmak yoktur" buyururdu ve bunu kabul etmezdi..."
Garatu'l-Eşrita (2/483-484)

11 Şubat 2016 Perşembe

Bid'atçilerden Heryerde Ayrışmak Gereği - Şeyh Mukbil


Şeyh Mukbil b. Hâdî el-Vadiî rahimehullah'a bid'at ehlinin arkasında bayram namazı kılmak hakkında sorulunca şöyle demiştir:
"Öğütlediğimiz şey ayrışmaktır. Sufiliğini yayan bir sufinin arkasında nasıl namaz kılacaksınız? Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Kim bir münker görürse eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle. Bu da imanın en zayıfıdır" buyurmuştur. Fitnelerden selamette olmak, bid'atçilerden uzaklaşmakla, faydalı ilme yönelmekle ve Allah'a davet etmekle mümkündür. Allah size bereket versin, gereken budur.
Onlara gelince; ya sünnet ehli arasında desiseler kuran İhvanu'l-Muslimin'cilerdir ya hizipçilerin tuzaklarını bilmeyen sünnet ehlidirler.
Biz bütün sünnet ehline bayram namazlarında, cum'a namazında ve diğer namazlarda mescidde ve başka yerlerde ayrışmalarını öğütleriz. Bu ayrışma zorunludur. Bundan sonra inşaallahu teala, namaz kılanlar insanlara fayda veren ve hikmet sahibi hatib olarak sizi tercih edecektir. Allah'ın izniyle namaz kılanlar sizin yanınızda namaz kılacaklar ve o sufiyi terk edeceklerdir.
Ben sünnet ehlinden bazı kardeşlerimizi Allah'a şikayet ediyorum. sünneti ve hayrı seven fakat böyle söylemeyenleri! Siz onları bırakın ne söylerlerse söylesinler, Allah Teala şöyle buyuruyor: "Şayet onlar aranızda (cihada) çıksalar ancak sizi bozarlar ve fitne çıkarmak için aranıza sokulurlar." (Tevbe 47)
Biz bid'atçilerden ve kalbi hastalıklı olanlardan uzaklaşır, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetini uygularız.
Allah Teâlâ Kerim Kitab'ında şöyle buyurur: "Sabah akşam O'nun veçhini dileyerek rablerine dua edenlerle beraber nefsini sabrettir. Dünya hayatının süsünü dileyenlere gözünü dikme ve kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, hevasına tabi olan ve işi aşırılık olan kimseye itaat etme." (Kehf 28)
Bid'atçilerin sözlerine aldırmayız. Onlar, sen de onlar gibi bir bid'atçi olmadıkça asla senden razı olmazlar. Bizler ilk duruma bağlıyız, bid'atlerden ayrıldığımız gibi bid'atçilerden de ayrılırız. Allah'tan yardım isteriz."
(Beytu'l-Fakih'ten sorulan adlı kaset)
 

Mezheplere Taassup Gösterenin Arkasında Namaz Kılmak - Şeyh Mukbil

Şeyh Mukbil b. Hadî el-Vadiî rahimehullah'a dört mezhepten birine taassup gösteren kimsenin arkasında namaz kılmanın hükmü sorulunca şöyle cevap verdi:
"Eğer taassupları bir Kur'ân ayetini veya nebevî bir hadisi reddetmeye götürmemişse ve onlar bunu biliyorsa onların arkasında namaz kılmakta sakınca yoktur. Ancak bir Kur'ân ayetini veya nebevî bir hadisi mezhebine taassup sebebiyle reddediyorsa onlara tabi olmak ve arkalarında namaz kılmak caiz değildir.
Ehl-i sünnete ayrışmalarını ve sünnet ehli için tuğladan veya hurma çubuklarından da olsa mescid yapmalarını öğütleriz. Çünkü onlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetini ayrışma olmadan yayamazlar ve bid'atçiler onları sünneti yayma hususunda rahat bırakmazlar."
Tuhfetu'l-Mucib (s.208)

10 Şubat 2016 Çarşamba

ed-Demicî’nin “İmametu’l-Uzma” (İslam'da Hükümet) Kitabındaki Saptırmalarına Cevap

Seyyid Kutupçuların metoduna bakan onların insanlara hak ile bâtılı nasıl karıştırdıklarını, nasları kendi görüşlerine uygun düşecek şekilde eğip büktüklerini görür.
İçine dalıp müslümanlara karışık gösterikleri meselelerden birisi de zalim yöneticiye karşı çıkma meselesidir. Bu konuda yöneticinin küfür haddine varmamış bir fasık veya bid’atçi olması halinde de ona ayaklanılabileceğini savunurlar.
Müslümanlara karşı tedlis ve karışıklık tozutması yapanlardan birisi de “İmametu’l-Uzma” (Türkçeye; İslam’da Hükümet adıyla tercüme edilmiştir) kitabının yazarı Dr. Abdullah b. Ömer ed-Demîcî’dir. Bu kitabında Ehl-i Sünnet’in bu konuda araları bulunamayacak şekilde kuvvetli ihtilaf içinde olduğu gibi bir tablo çizmiştir.
Hakkı bâtıla karıştırdığı şeylerden birisi, İmam Ahmed rahimehullah’dan zalim yöneticiye ayaklanma hakkında birbirine çelişik rivayetler geldiğini, hatta İmam Ahmed’in bid’atçi yöneticiyi görevden alınması görüşünde olduğunu söylemesidir. Bunu ispat da edememektedir. O İmam Ahmed’in bidatçi yöneticinin azledilmesi görüşünü açıkladığını naklediyor ve okuyucuya meseleyi karıştırıp saptırıyor.
Bu kitabın imamet ve hilafet hakkında gelen nasları topluca içermesi açısından bazı kardeşlere tavsiye etmiştim. Lakin bu türden tavsiye ettiğimiz kitaplarda her zaman için şuna uyarırız: Bağlayıcı olan yalnızca vahyin naslarıdır. Alimlerin ve araştırmacıların kendi görüş ve yorumları ise asla din edinilemez. Bu uyarıdan sonra, yine de bu kitabı tavsiye etmemden dolayı pişman olacağım şeylerle karşılaştım. Bunların en önemlisi, kitabın yazarı ed-Demici’nin nakilde güvenilir biri olmadığının ortaya çıkmasıdır.
Diğer bir uyarılması gereken konu kitap ve sünnet ile amel eden müslümanların ilmî edeplere ve emanete riayet etmemeleridir. İnternet sitelerinde veya kitaplarda, hatta doktora tezlerinde, bana ait tahkikler, sanki yazı sahibinin kendi tahkiki ve tespitiymiş gibi, atıfta bulunulmadan nakledilmesidir. Hadis kaynaklarında bizzat araştırma yapmayan kişiler, başkalarının araştırma yaparak verdikleri kaynaklara sanki kendileri o kaynaklardan araştırmış ve görmüş gibi atıflar yapıyorlar. Bu da bir tedlistir.
Mesela bir hadisi Şeyh el-Elbani’nin es-Sahiha’sında okuyan, onu naklederken el-Elbani rahimehullah’ın eserine atfederek nakletmeli, misalen “Elbani’nin es-Sahiha’da naklettiğine göre Taberani hasen isnad ile rivayet etmiştir” gibi ibareler kullanmalıdır. Eğer kendi araştırması olmadığı halde doğrudan “Taberani hasen isnad ile rivayet etmiştir” derse bu bir tedlistir.
Şahsen benim çalışmalarıma karşı bu türden intihaller çokça yapılmakta, tüccarlık peşinde olduklarından mıdır nedir, tepki almaktan korktukları için ismimi ya da çalışmamın adını zikretmemektedirler. Evet, bu hakka, Allah’ın vechi için davet edenlerin değil, ancak insanların gönüllerinde yer edip dünyevi maslahatlarının ticaretini yapmak isteyenlerin metodudur.
Bu konuda bir de Muhammed b. Abdilvehhab’ın Tevhid kitabıyla ilgili bir kıssa anlatırlar ve bu kıssayı alet ederek onun bilinen adını gizleyerek Tevhid kitabına “Muhammed et-Temimi” diye, İbn Teymiyye’nin adını gizleyip “el-Harrani” diye basarlar! Allah’a hamd olsun bid’at ehlinin zihinlerinde, fiillerinde ve dillerinde benim ismim veya çalışmalarım itici etkiler bıraktığından, hakka davetin gayesini ve bu konudaki samimiyetin önemini idrak edememiş bazı gafiller de bazı çalışmalarımı adımı gizleyerek bastırmak ve yayınlamak istediler. Böylesi tedlisler yalandan bile çirkindir. Bizler insanların ellerinde olana talip değiliz ki buna muhtaç olalım! Bilakis Allah’ın katında olanlara talip olmalıyız. Daveti gönüllere ulaştıracak olan Allahtır. O dilediğini dilediği şekilde hidayet eder. Fakat O’nun razı olmadığı yollarla birilerinin hidayetine vesile olmaya çalışmak, Allah korusun, “Allah bu dini nasibi olmayan kimselerle de destekler” hadisinin kapsamına girmemize sebep olur. Evet, böyle metodlar yasaktır: Aldatan bizden değildir!
“İmametu’l-Uzma İnde Ehli’s-Sunne ve’l-Cemaa” kitabının yazarına dönecek olursak, İmam Ahmed’in zalim veya bid’atçi dahi olsa yöneticilere ayaklanma hakkındaki görüşünü zikrederken, ondan gelen rivayetlerin çelişkili olduğunu, bu rivayetlerinin arasını bulmanın zor olduğunu söylemiştir. İmam Ahmed’in bid’atçi yöneticilere karşı ayaklanmanın haram olup, onlara sabretmenin emredilmesi ile ilgili sözüne bunu aykırı bulmuştur. İmam Ahmed’in: “Güç yeterse bid’atçinin azledilmesi” görüşünü açıkça belirttiğini, bunu İbn Ebi Ya’lâ’nın Zeylu Tabakati Hanabile’de İmam Ahmed’e ulaşan muttasıl isnadla zikrettiğini söylemiştir. Orada İmam Ahmed’in şöyle dediğini zikrediyor: “Kim bidate çağırırsa ona icabet edilmez, onun değeri yoktur. Eğer onu azletmeye gücünüz yeterse bunu yapın.” Sonra diyor ki: “İşte bu, İmam Ahmed’in, bidat sahibine müslümanların gücü yeterse azledilmesine dair açık sözüdür” (İmametu’l-Uzma s.539)
Bu nakil yazarın yanlışlarından ve kuruntularındandır! Çünkü:
1- İbn Ebi Ya’la’nın Tabakatu Hanabile kitabına bakıldığında, İbn Ebi Ya’la bu akideyi zikretmemiştir. Bunu ancak kitabın muhakkiki Şeyh Muhammed Hâmid el-Fakî, kitaba eklemiştir. Zira Tabakat kitabı 261. Sayfada biter. İmam Ahmed’in akidesi de muhakkik tarafından eklenmiş olup 291. Sayfada başlar. Bunun İbn Ebi Ya’la’ya nispet edilmesi açık bir yanılgıdır.
2- Yazarın: “Bidatçinin azlini tasrih etmiştir” sözü ve “İmam Ahmed’in muttasıl isnadla zikredilen akidesinde geçer” sözü, bütün bunlar bu görüşü İmam Ahmed’in söylediği vehmini vermektedir. Bu ise doğru değildir. Bu akide ancak Ebu’l-Fadl Abdulvahid b. Abdilaziz et-Temimi rahimehullah’ın akidesidir. İmam Ahmed’in değildir. Bunu ancak İmam Ahmed’in görüşü zannederek söylemiştir. Nitekim Şeyhulislam İbn Teymiyye, az sonra aktarılacağı üzere bu yanılgıyı açıklamıştır. Bu akide metnindeki ibareler kesinlikle İmam Ahmed’in sözü değil, tamamen Ebu’l-Fadl’ın sözleridir.
3- Yazarın: “İmam Ahmed’in muttasıl isnad ile zikredilen akidesinde” sözü açık bir hatadır. Ebu’l-Fadl, bu akideyi İmam Ahmed’den doğrudan nakleder ve: “İmam Ahmed şöyle derdi” der. Halbuki Ebu’l-Fadl h.410 yılında vefat etmiştir. İmam Ahmed ise bilindiği gibi h.241 yılında vefat etmiştir. İkisi arasında 169 sene vardır. Peki yazarın; “muttasıl isnadla” sözü nerede kaldı? Çünkü arada ciddi bir kopukluk vardır.
4- Ebu’l-Fadl et-Temimi’nin naklettiği akide metninde İmam Ahmed’den meşhur olan şeylere uymayan birçok meseleler vardır. Ebu’l-Fadl Eşarî’liğe meyilli idi. Kendisiyle Ebu Bekr el-Bakillani arasında sevgi ve yakınlık vardı. Nitekim Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah, onun İmam Ahmed’den naklettiği itikad metnine eleştirilerde bulunmuştur. (Bkz.: Mecmuu’l-Fetava 4/167-168)
İşte yazarın aktardığı bu mesele de Ebu’l-Fadl’ın, İmam Ahmed’den meşhur olanlara aykırı olarak zikrettiği meselelerdendir. O halde, Ebu’l-Fadl’ın İmam Ahmed’e dayandırdığı bu çürük metin, nasıl olur da İmam Ahmed’den sabit olan akideye çelişik kabul edilir?
Daha önce tercemesini ve sonra da şerhini yaptığım, İmam Ahmed’in Abdus b. Malik el-Attar tarafından rivayet edilen mutemed akide metninde İmam Ahmed şöyle demektedir:
33- İnsanların, ister halifeliğini razı olarak kabul ettikleri, ister zorla etrafında toplanmış oldukları Müslümanların yöneticisine ayaklanan kimse, Müslümanların birliğini bozmuş ve Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen rivayetlere muhalefet etmiş olur. Bu şekilde ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.
34- Sultana karşı savaşmak helal değildir ve insanlardan hiç kimsenin onlara karşı çıkması caiz değildir. Kim böyle yaparsa Sünnet’in ve doğru yolun haricinde bir bid‘atçıdır.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)