Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

8 Nisan 2020 Çarşamba

Bütün Hariciler Cehennem Köpekleridir

El-Haşrac b. Nubate el-Absî rahimehullah’tan: “Said b. Cumhan rahimehullah bana şöyle anlattı:
أَتَيْتُ عَبْدَ اللهِ بْنَ أَبِي أَوْفَى وَهُوَ مَحْجُوبُ الْبَصَرِ فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ قَالَ لِي مَنْ أَنْتَ؟ فَقُلْتُ أَنَا سَعِيدُ بْنُ جُمْهَانَ قَالَ فَمَا فَعَلَ وَالِدُكَ؟ قَالَ قُلْتُ قَتَلَتْهُ الْأَزَارِقَةُ قَالَ لَعَنَ اللهُ الْأَزَارِقَةَ لَعَنَ اللهُ الْأَزَارِقَةَ حَدَّثَنَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُمْ كِلَابُ النَّارِ قَالَ قُلْتُ الْأَزَارِقَةُ وَحْدَهُمْ أَمِ الْخَوَارِجُ كُلُّهَا؟ قَالَ بَلِ الْخَوَارِجُ كُلُّهَا قَالَ قُلْتُ فَإِنَّ السُّلْطَانَ يَظْلِمُ النَّاسَ وَيَفْعَلُ بِهِمْ قَالَ فَتَنَاوَلَ يَدِي فَغَمَزَهَا بِيَدِهِ غَمْزَةً شَدِيدَةً ثُمَّ قَالَ وَيْحَكَ يَا ابْنَ جُمْهَانَ عَلَيْكَ بِالسَّوَادِ الْأَعْظَمِ عَلَيْكَ بِالسَّوَادِ الْأَعْظَمِ إِنْ كَانَ السُّلْطَانُ يَسْمَعُ مِنْكَ فَأْتِهِ فِي بَيْتِهِ فَأَخْبِرْهُ بِمَا تَعْلَمُ فَإِنْ قَبِلَ مِنْكَ وَإِلَّا فَدَعْهُ فَإِنَّكَ لَسْتَ بِأَعْلَمَ مِنْهُ
“Abdullah b. Ebi Evfa radiyallahu anh’e gittim. Onun gözü görmüyordu. Selam verdim. Bana: “Sen kimsin?” dedi. Ben de: “Ben Said b. Cumhan’ım” dedim. Dedi ki:
“Baban ne yaptı?” dedim ki: “Onu (Harici gruplardan olan) Ezarika öldürdü.” Dedi ki:
“Allah Ezarika’ya lanet etsin. Allah Ezarika’ya lanet etsin. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize şöyle söylemişti:
Onlar cehennem köpekleridir.” Dedim ki: “Sadece Ezarika mı yoksa bütün Hariciler hakkında mı?” Dedi ki:
“Bilakis bütün Hariciler hakkında söyledi.” Dedim ki: “Muhakkak ki yönetici insanlara zulmediyor ve şöyle şöyle yapıyor.” Bunun üzerine elimi tuttu, şiddetli bir şekilde çekti ve sonra dedi ki:
“Yazık sana ey İbn Cumhan! Sana sevadu’l-a’zamı (büyük karaltıyı) tavsiye ederim. Sana sevadu’l-a’zamı tavsiye ederim. Eğer yönetici seni dinlerse evine git ve bildiklerini ona haber ver. Senden kabul ederse eder, kabul etmezse onu bırak. Çünkü sen ondan daha iyi bilemezsin.”[1]
* İbn Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “Hadis imamlarından birine sevadu’l-azamdan bahsedilince şöyle demiştir: “Sevadu’l-azamın ne olduğunu bilir misin? O Muhammed b. Eslem et-Tusî ve ashabıdır.” İhtilaf ehli işleri tersine döndürmüşler, sevadu’l-azam, hüccet ve cemaati; cumhur (çoğunluk) diye iddia etmişlerdir. bu çoğunluğu sünnetin ölçüsü saymışlardır. Ehlinin az olması ve asırlarda ve beldelerde tek kalmaları sebebiyle sünneti; bid’at, marufu; münker görür hale gelmişlerdir. “Ayrılanın cehenneme ayrılmış olacağı” cemaati, insanların çoğunluğu zannetmişlerdir. İhtilaf ehli bilmezler ki; bütün insanlar onun üzerinde olsalar bile şaz; hakka aykırı düşendir. Hak üzere olan tek kişi ise cemaattir. Nitekim Ahmed b. Hanbel’in zamanında küçük bir azınlık dışında bütün insanlar şaz (aykırı) idiler. İmam Ahmed ve onun gibiler ise cemaat idi. O zaman kadılar, müftüler, halife ve onların bütün takipçileri şaz idiler. İmam Ahmed ise tek başına cemaat idi. İnsanların akılları bunu almayınca halifeye dediler ki: “Ey mü’minlerin emiri! Sen, kadıların, valilerin, fakihler ve müftülerin tamamı batıl üzeresiniz de, tek Ahmed b. Hanbel mi hak üzere?” Halifenin ilmi bunu kavrayabilecek durumda değildi. İmam Ahmed’i uzun süre hapsettikten sonra kamçı cezası vermeye başladı. La ilahe illallah! Dünkü gece bu sabaha ne kadar da benziyor! İşte bu, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin rableriyle karşılaşıncaya kadar yoludur, selefleri bu yoldan geçmiştir, sonrakileri de bu yol beklemektedir: “Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde değiştirmemişlerdir.” (Ahzab 23) Hareket ve kuvvet ancak Alî ve Azîm olan Allah iledir.[2]


[1] Hasen. Ahmed (4/382) Tayalisi (822) Abdullah b. Ahmed es-Sunne (1553) Hâkim (3/661) İbn Ebi Asım es-Sunne (905) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (13/110) el-Elbani Zilalu’l-Cenne (2/424) Mukbil b. Hadi Camiu’s-Sahih (256, 644, 2347, 3306, 3394)
[2] İ’lamu’l-Muvakkiin (3/308)

5 Nisan 2020 Pazar

İslam Şiarlarının Terki Ülkelerin Daru'l-Harbe Dönüşmesine Sebeptir



Bilindiği gibi Türkiye’de halkın çoğunluğu Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat caddesinden ayrılmış olan Hanefî ve Şafii fırkalarına mensupturlar. Sünnet inkarcısı kesimler ise zındıklar sınıfından olduğundan onların söz ve görüşlerinin itibar edilecek bir yanı yoktur. Şafii ve Hanefi fırkalarında muteber olan fıkıh kitaplarından aktaracağım nakil, Türkiyede yaşayan biddat ehlinin katında da Cuma ve cemaat namazlarını terk etmenin, Daru’l-İslam’ı Daru’l-Küfre döndüreceğinin  basit bir ispatıdır:
Şafiilerden Ebu’l-Hasen el-Maverdî, Ahkamu’s-Sultaniye’de (s.356) şöyle demiştir: “Camilerde cemaatle namaz kılmak ve ezan okumak, İslam’ın şiarı, Daru’l-İslam ile Daru’ş-Şirki ayırt eden, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından tatbik edilen bir alamettir.”
Hanefi fıkıh kitaplarından Damad Efendi diye meşhur Abdurrahman b. Muhammed Şeyhzade, Multeka’l-Ebhur şerhi Mecmau’l-Enhur’da (1/660) geçen şu sözleri, Hanefiler indinde bir küfür ülkesinin İslam ülkesine dönmesi yöneticilerin Cuma ve bayram namazlarını cemaatle kılmayı icra etmelerine bağlanmıştır: “ed-Durer’de denilir ki; Daru’l-Harb bir ülke içinde Cuma ve bayram namazlarının icra edilmesi suretiyle Daru’l-İslam’a döner…”
Hanefilerden İbn Abidin de, Durru’l-Muhtar’da (4/175)  bu hükmü ikrar ile naklederek şöyle demiştir: “İslam ehlinin orada Cuma ve bayram namazları gibi hükümleri icra etmeleriyle daru’l-harb, daru’l-İslam’a dönüşür. Orada aslî kafirler bulunsa ve İslam ülkesiyle sınırı bitişik olmasa bile böyledir.”
Malikî fıkıh kitaplarından Haşiyetu’d-Dusuki Ala Muhtasari’l-Halil’de (2/188) şöyle denilir: “İslam beldelerine kafirler galip gelseler de, orada İslam şiarları devam ettiği sürece daru’l-harbe dönmez… Ta ki (cemaatle namaz ve Cuma namazı gibi) İslam şiarlarının ikamesi kesintiye uğrarsa…” Böylece kafirler müslümanların ülkesine galip olduğunda o ülkenin darul harbe dönmemesi, islam şiarlarının ikame edilmesinin devamına bağlanmıştır.
Hanbelilerden sayılan İbn Useymin’e şöyle sorulmuştur: “İslam ülkeleri neyle daru’l-harbe döner? Beşeri kanunlarla hükmeden devletler darulislam mı yoksa darulharb midir?”
İbn Useymin şöyle cevapladı: “Rahman ve rahim Allah’ın adıyla. Daru’l-İslam’ın daru’l-harbe dönmesi ancak Allah’ın düşmanlarıyla savaşılması halinde söz konusu olur. Daru’l-İslam; içinde ezan, cemaatle namaz, Cuma namazı ve benzeri İslam şiarlarının açıkça yerine getirildiği ülkelerdir. Buraların halkları İslam’a mensupturlar ve dinin kurallarına uyarlar. Ama Allah Azze ve Celle’nin indirdiğinden başkasıyla hükmetmeye gelince, bu küfre götürebilir ve küfrün altında bir duruma da götürebilir. Nitekim Allah Azze ve Celle, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin gerektirdiği duruma göre onları kâfirler, zalimler ve fasıklar diye zikretmiştir. Bu Allah’ın indirdiklerinden başksıyla hükmeden kimse hakkındadır. Eğer bu hüküm küfür derecesine ulaşırsa halkı müslüman olduğu ve yöneticilerinin bu hükmünden razı olmadıkları sürece ülke daru’l-islam olmaktan çıkmaz. Küfür ülkesinde dini izhar etmeye gelince, eğer insan küfür diyarında dinini açıkça izhar edemiyorsa bu kimsenin oradan hicret etmesi farzdır. Eğer oradan çıkmaya gücü yetmiyorsa orada bu durumdan kurtulmayı sürekli hatırında tutarak kalır. Küfür beldesinde namaz kılar, zekatı verir, cemaat ve Cuma namazlarını hiçkimsenin engellemesi ile karşılaşmadan eda edebilirse bu durumda dinini izhar etmeye gücü yetiyor demektir. Lakin bunun beraber onun küfür ülkesinde yaşamaya devam etmesi hoş görülmez.”
Yine Şeyh İbn Useymin’e şöyle soruldu: “Daru’l-İslam ve Daru’l-Küfrün ayırıcı sınırları nelerdir?”
İbn Useymin dedi ki: “Daru’l-İslam; yöneticilerine itibar etmeksizin, içinde İslam şiarlarının ikame edildiği yerlerdir. Hatta o ülkeye kafir bir adam yönetici olsa ve İslam şiarlarını izhar etse orası daru’l-İslamdır. Orada ezan okunur, namaz kılınır, Cuma namazları ve dini bayramlar ikame edilir, oruç tutulur, hac yapılır vb şiarlar ikame ediliyorsa, yöneticileri kafirler olsa bile orası İslam diyarıdır.”
Şeyh Ahmed b. Yahya en-Necmî’ye İslam ülkeleri hakkında sorulunca şöyle demiştir: “Ülkede La ilahe illallah şehadeti ilan ediliyorsa, ezan ilan edilip mescidlerde namaz kılınıyorsa ve benzeri şiarlar yerine geliyorsa orası İslam ülkesidir.”
Şeyh İbn Baz’a İslam ülkesi ve küfür ülkesi hakkında sorulunca şöyle demiştir: “Orada küfür şiarları galipse orası küfür ülkesidir. Eğer İslam şiarları galip gelirse orası İslam ülkesidir. Hüküm zahir ve galip olan duruma göredir.”
Görüldüğü gibi ülkelerin hükmü hususunda ittifak edilen iki mesele vardır: Ülkelerin İslam ülkesi sayılması; yöneticileri kafir olsa dahi halkının genelinin müslüman olması ve İslam şiarlarının icra edilmesine bağlıdır. Bu iki şarttan biri yerine gelmediğinde orası darul küfre döner. Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın görüşü de bu şekildedir. Tatarların Mardin’i istila ettikleri zaman verdiği fetvasında bu hususu açıklamıştır.



Maslahatları Gözetmek ve Cemaatle Namazın Tatili Meselesi


Soru: Es-Selamu Aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu
Değerli şeyhimiz! Virüslerin yayılmasına mani olmak için mescidlerde beş vakit namazın men edilmesine dair fetvaya ta’likiniz hususiyetiyle, onların fetvaları daha büyük kötülüğü def etmek kuralına uygun değil midir? Kişi hastalığın taşıyıcısı olabilir ve işin başlangıcında bunun farkında olmaksızın cemaatle namaz kılanlara bulaştırabilir ve bu da virüsün yayılmasına sebep olmaz mı?
Prof. Dr. Hakim el-Mutayri’nin cevabı:
Ve aleykum selam ve rahmetullahi ve berakatuhu. Ve hayyakellah
İslam, iman ve tevhidin hakikatini bilen kimseye, hastalık korkusuyla mescidlerin kapatılıp beş vakit namazları engelleme fetvasının bâtıl olduğu gizli kalmaz.
İslamın ayrıntılı hükümlerini bilmek bir yana, temel esaslarını bilen kimseler dahi bunu hoş göremez! Bu ancak maddiyatçı tagutî laik batı kültüründen etkilenmenin sonucudur. Bu, maddi zararları emperyalizm adı altında insanı telefinden korkulan ana sermaye kılan, yahut Hürriyet ve Liberalizm adıyla Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen bir ilah kılan zihniyettir! Hatta onlara göre dünya hayatı ve maslahatı, dinlerinin, imanlarının ve ahiretlerinin maslahatından önceliklidir!  Nitekim İslam, hükümlerinin ortaya konması için cihadı ve Allah yolunda savaşmayı, canların ve malların itlafını meşru kılmıştır:
Fitne kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.”
Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin zikredilmesine mani olandan daha zalim kim vardır?”
 Fakihler, dinin korunmasını, beş zaruriyyatın birincisi olduğu hususunda icma etmişlerdir. Dinin korunmasından sonra canın muhafazası gelir. İslam’ın hükümlerini ikame etmek, canların telefine sebep olan; Allah yolunda cihad yoluyla da olsa dinin aslıdır!
Bundan dolayı Allah’ın evlerinde ve mescidlerde Allah’ın zikrini ikame etmek, beş vakit namazı ve Cuma namazını cemaatle eda ederek mescidleri imar etmek, ister farzı ayn olsun, ister farzı kifaye olsun, dinin esaslarındandır. Nitekim İbn Teymiyye Mecmuu’l-Fetava’da (31/255) şöyle demiştir: “Mescidlerin kendisi için meşru kılındığı şeylere (cemaatle namaz gibi) karşı kapatılması helal değildir.”
(Hanefî’lerden) El-Aynî, el-Merginani’nin el-Hidaye kitabına yaptığı şerh olan el-Benaye kitabında (2/470) şöyle der: “Mescidin kapısını kilitlemek çirkindir. Çünkü bu namazı yasaklamaya benzer.” Çünkü mescidin kapısını kilitlemek namazı yasaklamaya benzediği için çirkindir. Çünkü Allah Teâlâ: ““Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin zikredilmesine mani olandan daha zalim kim vardır?” buyurmuştur.
Nitekim 1316 senesinde Mısır ulemasına, Hicazda bulunan veba sebebiyle Mısırlıların hacca gitmelerini engellemenin hükmü sorulmuş, söz birliğiyle hac farizasını engellemenin caiz olmadığına fetva vermişlerdir.  Mecelletu’l-Menar’da (2/30) şöyle geçer: “Bakanlar meclisi haccın engellenmesi meselesi için toplandı. Deniz sağlık meclisi Hicaz’dan Mısıra vebanın taşınmaması için haccı men etmeyi zorunlu görüyordu. Haccı engellemek, dinin temel rükünlerinden birini engellemek demek olduğundan bakanlar alimlere fetva sormadan buna mani olmak istemediler… Bu yüzden bakanlar meclisi başkanı, saygı değer Mısır kadısının, faziletli Ezher şeyhinin, Mısır diyarının müftüsünün, el-Hakaniye müftüsü Şeyh Abdurrahman en-Nevâvi’nin ve eski İlmî Meclis başkanı Şeyh Abdulkadir er-Rafi’î’nin bir araya toplanmalarını talep etti. Bir araya gelip bakanlarla müzakere ettiler. Toplandıkları meclisten dağıldıktan sonra fetvanın yazılıp bakanlar meclisine gönderilmesinde söz birliği ettiler. Fetva şu şekildedir: “Hamd yalnız Allah’adır. İmamlardan hiçbiri haccın edasının şartı olarak hicaz beldelerinde genel kapsamlı bir hastalığın bulunmaması gibi bir madde zikretmemişlerdir. Böyle bir hastalığın varlığı, hacca güç yetiren kimselerden bu farzı kaldırmaz. Bundan dolayı hac yapmak için çıkmak isteyen ve yoluna güç yetiren kimseye bu hastalık sebebiyle engel olmak caiz değildir.
Vebalı olan bölgeye girmekten yasaklayan hadis ise, farzı eda etmek gibi daha kuvvetli bir muarız bulunmaması haline yorumlanır. Nitekim alimlerimizin sözlerinden anlaşılan da budur.
Yine vebalı bölgeye girmek ve çıkmanın yasaklanması, oraya girmek veya çıkmak isteyen kimsenin itikadına bağlı bir durumdur. Nitekim Tenviru’l-Ebsar Metni’d-Durri’l-Muhtar kitabında şöyle denilmiştir: “Taun (yani genel kapsamlı bulaşıcı bir hastalık olan veba) bulunan beldeden çıkan kimse eğer her şeyin Allah Teâlâ’nın kaderiyle olduğunu biliyorsa girip çıkmasında bir sakınca yoktur. Eğer ona göre o beldeden çıkarsa hastalıktan kurtulacağına, oraya girerse hasta olacağına inanıyorsa bu ona mekruhtur. Böyle bir kimse girip çıkamaz.” Kitabın şarihi es-Sindî de bunu desteklemiştir. Allah en iyi bilendir.” Fetva tarihi: 2 Zilkade 1316
Maddeci batı düşüncesi, korona vebasına karşı tutumda azgınlık etmiş ve meseleyi tamamen yalnızca korunma ve ilaç gibi tabîi tıpla sınırlamıştır. Gayb alemiyle ve Allah’a tevbe etmek, O’na yönelmek, yalnız Allah’a dua etmek, O’na tevekkül etmek, belaya sabretmek, Allah’ın takdirine rıza göstermek, O’nun azametini düşünmek gibi İslam ve Allah’a imanın hakikati olan; imanî tıpla alakayı koparmıştır!
Kötülükleri gidermek ve bulaşıcılığı engellemek gerekçesiyle mescidleri tatil etmek, farzları ikame etmeyi engellemek maddeci laik anlayışın, “dinî fetva” kılıfıyla örtülmüş bir şeklidir!
Vebanın varlığı, yeni bir içtihat veya fetvaya ihtiyaç çıkarmaz. Nitekim veba ve taun (bulaşıcı hastalıklar) Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında da yaygındı ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bunun hükümlerini ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır. Asla mescidlerin kapanmasına ve oralarda namazların terkine izin verilmemiştir! Bilakis taun bulunan yere girilip çıkılması yasaklanmış, hastaların sağlıklı kimselerin yanına sokulmaması tavsiye edilmiş, hastalığın kendiliğinden bulaşması inancı kesin bir şekilde reddedilmiş ve “Hastalığın kendiliğinden bulaşması yoktur” ve “Peki ilkine kim bulaştırdı?” buyrularak hissî delil de sunulmuştur. Yine şöyle buyurmuştur:
Hiçbir şey bir şeye kendiliğinden bulaştırıcı değildir.” Bunun üzerine bir bedevi: “Ey Allah’ın rasulü! Uyuz bir deve bütün develerin uyuz olmasına sebep oluyor” deyince, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Peki ya ilk deveyi kim uyuz yaptı? Hastalığın kendiliğinden bulaşması yoktur, Safer (ayının uğursuzluğu) yoktur, Allah her canı yaratmış, onun hayatını, rızkını ve ona isabet edecek şeyleri de yazmıştır.”
Sahihu’l-Buhârî’de geçtiği gibi İbn Ömer radiyallahu anhuma hastalık bulaştırmasından korkulan hasta bir deve satın almış ve: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Hastalığın kendiliğinden bulaşması yoktur” şeklindeki hükmüne razı olduk” demiştir.
Nitekim “Hastalığın kendiliğinden bulaşması yoktur” hadisi mütevatir olarak ondan fazla sahabeden (radiyallahu anhum) gelen rivayetlerle sabit olmuştur.
Bu hadisi Buhârî ve Muslim’in Sahihlerinde; Ebu Hureyre, İbn Ömer, Cabir, Enes radiyallahu anhum,
İbn Hibban’ın Sahih’inde; İbn Abbas radiyallahu anhuma,
Ahmed’in Musnedi ve Ziyau’l-Makdisi’nin Sahiha’sında; Sa’d b. Ebi Vakkas radiyallahu anh,
Tirmizi ve Ahmed’in Musnedinde hasen isnadlarla; Abdullah b. Amr b. el-As ve İbn Mes’ud radiyallahu anhum,
Taberânî’nin Mu’ceminde; es-Saib b. Yezid, Ebu Umame ve Umeyr b. Sa’d radiyallahu anhum
Tahavi’de; Ebu Said el-Hudrî radiyallahu anh rivayet etmişlerdir.
Hafız İbn Hacer Fethu’l-Bari’de (10/160) şöyle demiştir: “Hastalığın kendiliğinden bulaşması yoktur hadisi Ebu Hureyre radiyallahu anh tariki dışında Aişe, İbn Ömer, Said b. Ebi Vakkas, Cabir radiyallahu anhum ve başkalarından sahih yollarla sabit olmuştur.”
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem hastalığın kendiliğinden bulaştığını nefyetmiş, taun meydana geldiği zaman da sıhhatin korunmasını emretmiştir. Mescidlerin kapanmasının caiz olduğuna fetva veren, sıhhatli kimselere beş vakit namazı, Cuma ve cemaat namazlarını hastalık bulaşması korkusuyla yasaklamaktadır! Böylece Allah’a ve rasulüne karşı kafa tutmaktadır! Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in nefyettiği şeyi ispat etmekte, bunu engel kılarak dine ters düşmekte, nassa ve icmaya muhalefet etmekte, İslam’da kötü bir adet başlatmaktadır! Kendi günahıyla beraber, kıyamet gününe kadar bu fetvayla amel edenlerin de günahını yüklenmektedir! Kötülüğün önüne geçme şüphesiyle, insanlar hakkındaki korkuyu bahane ederek Mescidlerin tatil edilmesi ve kesin farzlara mani olmakla, mescidleri kapatmak isteyen herkesi cesaretlendirmektedir! Bununla beraber savaşlar, iç fitneler gibi birçok korku sebepleri, mescidleri, devletlerin kapatmak üzere müdahale etmeleri için arz etmeye sebep olmaktadır. Böylece yöneticiler maslahat iddiasıyla mescidleri kapatırlar! Halbuki veba ve taunlar Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında da mevcuttu. Medine’de veba vardı ve ilk defa giren herkese veba bulaşırdı, bu durum Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in bu sebeple Cuma ve cemaat namazlarını iptal etmeye ruhsat vermesine sebep olmamıştır.  
Böylece bu şüpheyi gerekçe göstermenin bâtıl olduğu kesin bir şekilde anlaşılmıştır. Bilakis kötülüğün vesilelerini kapamak kaidesi, mescidleri kapatıp Cuma ve cemaatleri tatil etmeye cüret eden yöneticilere engel olunmasını, onların bu gibi meselelere müdahale etmelerinin engellenmesini gerektirir. Çünkü onların bu işlere müdahaleleri şer kapılarından büyük bir kapıdır. Yönetimin bunun yerine beldeden insanların çıkmasına mani olması gerekir. Mescidleri ve cemaatle namazları engellemesi değil! Bu onların yetkisinde değildir! Devlet yöneticilerinin mescidlerde yönetim hakları sadece mescidlerde gözetim ve düzenleme yapmalarıdır, engelleme, kapatma ve tatil etme yetkileri yoktur!
 Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in hastalığın kendiğinden bulaşmasını nefyetmesi esastır ve buna hissî, mantıkî bir delil getirmiştir: “Peki ilk hastaya kim bulaştırdı?” Bu da vebaların ve viruslerin fiilen mevcut olduklarını pekiştirmektedir. İnsanın bunlara maruz kalması Allah’ın kaderiyledir. Nitekim ilk hastada bu meydana gelmiştir. cismi ve bağışıklık sistemi onu def etmekten aciz kalmıştır. Nitekim bağışıklık sistemi kuvvetli olan hasta olmayabilir de. Bu şahit olunan bir durumdur. Hastayla temas eden herkes hasta olmayabiliyor. Bulaşmanın bizzat kendisi ve hasta ile temas bizatihi hastalık sebebi değildir. Bilakis sebep hastalığın kendisi ve vücudun bağışıklık sisteminin zayıflığıdır. Karantina ve korunma bundan dolayıdır, illet ve hastalığın bulaşıcı olmasından değil! Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah devasını indirmediği hiçbir hastalık indirmemiştir” buyurmuştur.
Ömer radiyallahu anh zamanında Şam’da taun yaygınlaşmış, bu durum onların Cuma ve cemaat namazlarını tatil etmelerine veya mescidlerde eda etmelerini iptal etmeye sebep olmamıştır. Yine cenaze namazı da farzı kifayedir. İbn Ebî Şeybe’nin Musannef’inde, Amr b. Muhacir’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Vasile b. el-Eska radiyallahu anh ile beraber taundan ölen erkek ve kadın altmış kişinin cenaze namazında bulundum. Dört tekbir aldı, bir selam verdi.” Cemaatle namazın yasaklanmasına dair bu bid’at müslümanların bütün tarihleri boyunca görülmemiştir. Bununla beraber taun hastalığı koronadan çok daha tehlikeli bir hastalıktır. Taundan ölüm kesindir. Kendisi sebebiyle sağlıklı kimselere mescidleri, Cuma ve cemaatleri engellemeyi gerekli gördükleri Koronada ise ölüm oranı %2dir.  Sırf yüzlerce hasta var diye milyonlarca müslümanı mescidlerinden, dinlerinin farzı ve şiarı olan cemaatlerden engellemek nasıl olabilir? Namaz İslam dininin direğidir!
Mescidlerin kapanmasına ve Cuma ile cemaatlerin engellenmesine fetva verenleri destekleyen ne bir nas vardır, ne kıyas vardır, ne de muteber bir imamın fetvası! Bilakis alış veriş ve ticaret merkezlerinden önce mescileri kapatacak kadar namazı ve mescidleri hafife alan, bugünkü müslümanların hayatlarında bunların değerini kaybettiren siyasi hevâlardır!  Hastalıktan korunmak yolculukları yasaklamayı ve insanların evlerinde kalmalarını zorunlu kılıyorsa dahi mescidleri kapatmadan, kitap ve sünnetten, sağlıklı nazardan delili olmayan fetvalar uydurmadan bunu yapsınlar! Cuma ve cemaatleri men etmeye daha önce hiç kimse cesaret etmemişti!
Hastalığa karşı erken tanı cihazları koymaya güç yetiren birçok devletler, hava alanları gibi toplanma mekanlarını kapatmadılar. Her şehirde Cuma ve cemaatle namaz kılınan ana camilerin kapılarına bu cihazlar konabilir, hastalığa karşı koymak için mescidleri kapatmadan ve namazları iptal etmeden önlemler alabilirler!
“Namazı evlerinizde kılın” hadisini gerekçe göstermelerine gelince, bu şiddetli soğuk ve fırtına hallerinde söz konusudur. Mescidlerin kapatılmasını gerektirmez. Böyle şartlarda azimetle amel edip mescide gelmek isteyenler alıkonulmaz. Korku, yalnızca korkuya muhatap ferdin Cuma ve cemaate gelme gerekliliğini düşürür, mescidlerin kapatılmasını ve korkmayan kimselerin bu farzı ikame etmelerini engellemeyi gerektirmez!
Müslümanlar veba ve taun yayıldığı zamanlardan beri sünnette geldiği gibi mescidlere koşmuşlar, dua ve istiğfar etmişlerdir. Asla imamlardan hiç biri veba korkusuyla mescidlerin kapatılmasına ve namaz kılanların engellenmesine fetva vermemişlerdir.
Nitekim Hanefiler, “Şu korkutucu hallerden bir şey görürseniz namaza sarılın” hadisinin umumu ile delil getirmişlerdir. Durru’l-Muhtar haşiyesinde şöyle denmiştir: “Korkutucu haller” sözüyle kastedilen bulaşıcı hastalığa karşı galip gelen korkudur. “Taunun kalkması için dua” sözüyle kastedilen bütün hastalıklar hakkında geneldir. Dua ile kastedilen dua niyetiyle namaz kılmaktır. En-Nehr’de şöyle denilmiştir: “Toplanırlarsa herkes, hastalığın kaldırılması niyetiyle iki rekat namaz kılarlar. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Şu korkutucu hallerden bir şey görürseniz namaza sarılın” buyurmuştur.”
Dinin maksatlarını gerçekleştirmek dinin hükümlerini ikame etmeyi tatil ederek değil, ikame ederek (yerine getirerek) olur. Allah’ın muradı ve maksadını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den daha iyi bilen kimse yoktur. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında da bulaşıcı veba olmuş, müslümanları Cuma ve cemaatten engellememiş, hastalık korkusuyla mescidleri kapatmamıştır. Bilakis “Hastalık kendiliğinden bulaşıcı değildir” buyurmuş, yine: “Bir yerde taun çıkarsa ve siz orada iseniz oradan çıkmayın” buyurmuştur.
Seddi Zeria (Kötülüğün vesilelerine mani olmak) kaidesiyle kastedilen ise kötülüğe vesile olan mubah bir şeyi men etmekle alakalıdır. Mesela şarap yapacak kimseye üzüm satmanın engellenmesi gibi. Halbuki üzüm satmak veya ziraatini yapmak mutlak olarak yasak değildir. Çünkü din bunu yasaklamamıştır. Bu ihtilaflı bir kaidedir. Bu kaideyle delil getirenlerden hiçkimse de farzı ayn veya farzı kifaye olan bir şeyi tatil etmek için bu kaideyi kullanmamıştır!
 Fetva Komisyonu bulaşıcı hastalık korkusu sebebiyle Cuma namazının farz olmadığına fetva vermiştir. Onların Cuma ve cemaatle namazı men etmeye fetva verme yetkileri yoktur. Böyle bir fetva Kur’ân’ın şu emrine icabeti yasaklamak demektir: “Cuma günü namaz için nida edildiğinde Allah’ın zikrine gidin.” (Cuma 9) Yönetimin sağlıklı kimseler, azimetle hareket etmek istediklerinde, namazı cemaatle ikame etmekten engelleme hakkı yoktur. Seddi zeria kaidesi farzı tatil edemez. Yönetim zorunlu görürse, dinin haramlarına ve kesin hükümlerine siyasi fetvalarla müdahale etmeksizin, yolculuk etmeyi insanlara yasaklayabilir.
Prof. Dr. Hâkim el-Mutayrî

4 Nisan 2020 Cumartesi

Hastalık Bahanesiyle Cuma ve Cemaat Namazlarını İptal Edenlere!



“Sağlıklı müslümanların Cuma ve cemaatleri korona hastalığı sebebiyle terk etmeleri caiz midir?
Birincisi: Allah yolunda savaş anında gerçekleşen düşmandan korku halinde dahi cemaatle namaz sakıt olmazken vehmî bir hastalık korkusu sebebiyle nasıl sakıt olabilir? . “Sen de aralarında bulunup onlara namaz kıldırırken onlardan bir kısmı seninle beraber dursun ve silahlarını da alsınlar.” (Nisa 102)
İkincisi: Bu salgınlar ve hastalıkların hakiki sebebi günahlar ve masiyetlerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Size isabet eden her musibet, ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. Çoğunu da affeder.” (Şura 30)
Yaptıklarının bir kısmını tatmaları için, insanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Umulur ki dönerler.” (Rum 41)
Allah Teâlâ çarenin ancak tevbeyle Allah’a dönmek, bağışlanma dilemek, namaz, kıraat ve dua… olduğunu açıklamamış mıdır? Bize farz kılınanlarının bazısını, Cuma ve cemaatleri terk etmek midir çözüm?
Üçüncüsü: Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde ve kendinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta olmasın..” (Hadid 22)
De ki: “Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez. O, bizim mevlamızdır. Onun için mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” (Tevbe 51)
De ki: “Evlerinizde de olsanız haklarında öldürülmeleri yazılmış olan kimseler yatacakları yerlere giderlerdi.” Bu, Allah’ın sinelerinizdekini imtihan etmesi ve kalplerinizdekini temizlemesi içindir. Elbette ki Allah sinelerde olanı hakkıyla bilendir!” (Al-i İmran 154)
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bil ki bütün ümmet sana fayda vermek için bir araya gelseler, Allah’ın senin için yazdığından başkasıyla sana faydalı olamazlar. Yine sana zarar vermek için bir araya gelseler, Allah’ın senin için yazdığından başkasıyla bir zarar veremezler.” Ahmed ve Tirmizî rivayet etmiş, Tirmizî hasen, sahih demiştir.
Kaza ve kadere imanımız, Allah Azze ve Celle’ye tevekkülümüz, bizi bize farz kılınan Cuma ve cemaat namazlarını hastalık ve başka korkular sebebiyle terk etmemize mani olmuyor mu?
Dördüncüsü: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem taun hastalığına karşı ne yapacağımızı anlatmamış mıdır? Bir yerde taun (bulaşıcı hastalık) varsa oraya girmemiz ve oradan çıkmamız caiz değildir, Peki cemaatle namazı terk etmek diye bir şey zikredilmiş midir?
 Beşincisi: Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh zamanında taun hastalığı çıkmış, o da bu meselede muhacirlerle ve ensar ile, sonra fetihte müslüman olanlarla istişare etmiştir. Peki bu sebeple Cuma ve cemaat namazını iptal ettiler mi?
Altıncısı: Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sabır ve namazla yardım isteyin.” Burada yardım istemek, namazın mescidde ikame edilmesiyledir, tıpkı Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in eda ettiği gibi. Peki Allah’tan Cuma ve cemaatleri terk etmekle mi yardım istenir?
Yedincisi: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim sabah namazını cemaatle kılarsa o Allah’ın güvencesindedir…” Allah’ın güvencesinde olmak bize yetmiyor mu? “Allah kuluna kâfi değil midir?”
Sekizincisi: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de yırtıcı hayvanların da çokça olduğu bir zamanda, gözleri görmeyen ve kendisini mescide götürecek kimsesi olmayan kimsenin cemaatle namazdan geri kalmasına izin vermemişken, sağlıklı kimselerin sırf hastalık korkusu bahanesiyle cemaatle namazı terk etmelerine nasıl izin verilebilir?
Dokuzuncusu: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem önemli bir sıkıntıyla karşılaştığı zaman namaza sarılırdı. Peki ya bizi korona virüsü endişelendirdiği zaman Cuma ve cemaatle namazı terk etmeye mi sarılacağız?
Onuncusu: Bütün İslamî şehirlerde tek bir camide cemaatle namaz kılınıyor. Müslümanlar başka zamanlarda da veba ve tauna yakalanmışlardı. Peki tarih boyunca müslümanların alimlerinden herhangi biri veba ve taun sebebiyle mescidlerin kapatılmasına fetva vermiş midir?

Muhammed el-Hasen eş-Şankitî’nin Salgın ve Cemaatle Namaz Hakkında Fetvası


* Fetva sahibinin Kitap ve Sünnete aykırı olarak saçmaladığı kısımlar çıkarılmıştır.

Bismillahirrahmanirrahim. Es-Selamu aleykum ve rahmetullah ve berakatuhu

Kardeşlerim ve kızkardeşlerim, insanların bu salgında korku ve endişeyle meşgul oldukları vakitte sizleri uyarmak istiyorum. Yeryüzünün tamamında korku yayılmış, hava alanları, ülkelere giriş çıkışlar, iş yerleri, okullar, çarşılar kapanmış, hatta mescidler de kapanmaktan kurtulamamıştır.

Sizleri imanın kaderin hayrına ve şerrine iman rüknüne uyarıyorum. Herkes bilmelidir ki bu Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın kaderiyle olmaktadır: “Muhakkak ki biz her şeyi bir kader ile yarattık.” (Kamer 49) Allah’ın yarattığı herşeyde bir hikmet vardır. Allah’ın dilediğinden başkası meydana gelmez. Allah Subhanehu ve Teâlâ kaderin hikmeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde ve kendinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a çok kolaydır. Elinizden çıkana üzülmemeniz ve Allah’ın size verdiklerine karşı şımarmamanız için. Şüphesiz Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (Hadid 22-23)

Yani dünya işlerinden elinizden çıkanlara üzülmemeniz, dünyadan size verilenlerle şımarmamanız için. Bütün bunlar yazılmıştır. Kalemler kaldırılmış, sahifeler dürülmüştür, yazılanlar gerçekleşecektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz.” Hatırla ki, eceller Allah katında yazılıdır, ömürler O’nun elindedir. Takdir eden O’dur. Bizden her bir kimseye anne karnında iken bir melek gönderilir ve ruh üfler, ona dört şey emrolunur: rızkını, ecelini, amelini ve ahirette cennetlik mi yoksa cehennemlik mi olacağını yazması. Bu yüzden; takdir edilmiş, yazılmış, kalemlerin kaldırılıp sahifelerin dürüldüğü mesele hakkında korku duymak ancak vakit kaybıdır.

İnsan ancak kendisine fayda verecek şeyi düşünmelidir. Bu salgınlar, afetler ve musibetler karşısında insan öncelikle şunu bilmelidir: Allah Teâlâ hâkimlerin hâkimidir. Bir şeyi takdir etmişse ancak bir hikmetledir ve bu kullarının maslahatı içindir. “Mü’minin her durumuna hayret edilir, ona rahatlık isabet ederse bu kendisi için hayır olur, ona zarar isabet ederse bu da kendisi için hayır olur.”  Allah’ın kainat üzerindeki sünneti, birilerinin ölüm, diğerlerinin doğumu şeklindedir. Ta ki çalışanlara alanlar ve vazifeler için fırsatlar açılsın. Bütün bunlarda ibret vardır.Kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl muamele ettiğimiz size apaçık belli oldu. Ve size misaller de verdik.” (İbrahim 45) Bunlar Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hikmetlerindendir. Yine bunda zorbalara, yetki ve güç sahiplerine uyarı vardır. Muhakkak ki Allah işinde galiptir. Bütün işler O’nun elindedir.

Nerede zorbalar? Nerede krallar? Nerede zalimlerin orduları? Bu salgını, bu hastalıkları geri çevirebiliyorlar mı? Bu orduların hepsi bunu engellemek için müdahale etseler onu uzaklaştırmaya güç yetiremiyorlar! Çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük olan bu zayıf mahluk bu büyük zararları veriyor, milletleri ve büyük devletleri korkutuyor. Bu, Allah Azze ve Celle’nin azamet ve kudretine delalet etmektedir. Mü’min burada bu büyük hikmeti anlar, Rabbinin celalini itiraf eder. Bütün mükelleflere ilk vacip olan şey Allah Subhanehu ve Teâlâ’yı bilmektir. Allah’ı bildiren şeyler ise O’nun hükmünün, otoritesinin, devamlılığının ve mahlukatı üzerindeki tam tasarrufunun gerçekleşmesidir. O’nun emri üzerine emir verecek yoktur. Bunu kesin bir şekilde bilmen, Allah Azze ve Celle’yi tanıman, bilmen demektir.

İşte bu insanların imtihan oldukları ve onlara sığınak olan şeydir. İman ehli için bir sığınak ve temizlik, küfür ve fücur ehli için bir ceza ve uyarıdır. İman ehli çoğalan bütün sorunlarında Allah’a sığınırlar, O’nun katındakileri umar ve O’na tevekkül ederler. Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya güvenirler ve çeşitli taatlere yönelirler. Namaza, oruca, sadakaya, zikre, Kur’an tilavetine, duaya, ağlamaya, ümitle beraber korkuya sığınırlar. Bilirler ki rableri Azze ve Celle hâkimlerin hâkimidir. Merhamet edenlerin en merhametlisidir. O, her şeyi ancak bir hikmetten dolayı yapar. Maddî sebeplere, onların kendisine bağlanmaksızın ve yalnız bu maddi sebeplere ibadet etmeksizin tutunurlar.

Allah Subhanehu’dan gafil olanlar ise sebeplere tabi olur ve sebeplerin müsebbibinden gafil olurlar. Herşeyin Allah’ın elinde olduğundan gaflet eder ve diğer sebeplerden yüz çevirerek, maddi sebeplere bağlanmakta aşırı giderler. “Onlara azabımız geldiği zaman yalvarsalardı ya! Fakat onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yaptıklarını süslü gösterdi.” (En’am 43)

Sebeplere sarılma hususunda kural, bu sebeplerin kendisine tevekkül etmenin şirk, sebeplere tutunmayı terk etmenin ise masiyet (günah) olmasıdır. Sebeplere tevekkül edip dayanmanın, bu sebeplere mutlak şekilde itimad edip güvenmenin Allah’a ortak koşmak olduğunu bilmemiz gerekir. Sebepleri tamamen terk etmek de Allah’a isyandır. İnsanın tedavide sebebe tutunması, yine hastalıktan korunmak ve bulaşmasından önce korunmak için sebeplere tutunması gerekir. Bununla beraber Allah’ın takdir edip yazdığının kendisine mutlaka ulaşacağına iman etmesi gerekir. Bu yüzden Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bu meseleyi hem dinî yönüyle, hem kaderî yönüyle açıklamıştır.

İlk açıdan bakılırsa bu, kaderî, îmanî yönüdür: biliriz ki “Hastalığın kendiliğinden bulaşması yoktur, (kuşların uçuş yönünden dolayı) uğursuzluk yoktur, safer (ayının uğursuzluğu) yoktur, hâme (baykuştan dolayı uğursuzluk) yoktur.” Allah’ın dilediği olur ve dilemediği olmaz. Bu yüzden Nebî sallallahu aleyhi ve sellem hastalığın bulaşması hakkında soran kimseye: “Peki ilkine hastalığı kim bulaştırdı?” buyurmuştur.

İkinci açıdan bakılırsa, bu dinî tekellüfî yönüdür. Sebeplere tutunmak ve hastalığın bulaşmasına sebep olan şeylerden uzaklaşmak, kendini hastalığa ve tehlikeye sunmamak vacip kılınmıştır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bunu şu sözüyle açıklamıştır: “Cüzzamlı kimseden aslandan kaçar gibi kaç” Yine şöyle buyurmuştur:

Hastalıklı, sıhhatlinin yanına girmesin” Burada hastalıklı ile kastedilen, uyuz ve benzeri bulaşıcı hastalığına yakalanmış devedir ve onun sağlıklı develerin yanında geceletilmemesi tavsiye edilmiştir...

...insanın koruyup korunması, dini ve kevnî sebeplere tutunması gerekir. Sadaka belaları kaldıran, ömrü artıran dinî sebeplerdendir. Sılayı rahim (Akrabalık bağlarını devam ettirmek) de insandan birçok kötülüğü önler. Yine yatarken ve uyanınca yapılacak, sabah ve akşam zikirleri, eve giriş ve çıkış zikirleri, işe başlarken, mescide girerken çıkarken yapılacak zikirlere devam etmek, hastalıklardan sığınmaya mahsus zikirler ve sığınma dualarına devam etmek de böyledir. Mesela şu dua gibi:

Allah’ım! Belanın zorluğundan, bahtsızlığın yakalamasından, kazanın kötülüğünden, düşmanların alay etmesinden, devasız hastalıktan ve hüsrana uğramaktan sana sığınırım.”

Allah’ım! Muhakkak ki ben kederden, hüzünden sana sığınırım. Acizlikten ve tembellikten sana sığınırım. Korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Borcun galip gelmesinden, borcun belimi bükmesinden ve adamların galip gelmesinden sana sığınırım.”

Allah’ım! Muhakkak ki ben barastan, delilikten, cüzzamdan ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.”

Bu zikirlerin tamamıyla Allah bu belayı def eder. İnsanların bu zikirlere çocuklarıyla, aileleriyle devam etmeleri, güçleri yettiğince emretmeleri ve gafilleri uyarmaları gerekir.

...

Mescidlerdeki namazlara gelince:

Mescidlerin tatil edilmesi helal değildir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın mescitlerini, içlerinde O'nun adının anılmasından alıkoyan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim olabilir? İşte onlar var ya, onlara oralara korka korka girmekten başka bir şey yoktur. Onlar için dünyada rezillik vardır. Onlar için ahirette de çok büyük bir azap vardır.” (Bakara 114)

Mescidler Allah’ın en sevdiği yerlerdir. Orada başka yerlerde bulunmayan bereketler vardır. Mescidlerdeki bereketlere bir sınır yoktur. Oraların seçkin meleklerden sakinleri vardır. Onlar mescidlerin kapılarında otururlar ve gelen insanları sırasıyla yazarlar. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğu sahih olarak gelmiştir: “Beldelerin Allah’a en sevimli olan yerleri mescidleridir. Beldelerde Allah’ın en sevmediği yerleri de çarşılarıdır.”

Mescidlerde namaz her bela ve soruna karşı yardım ve korunma sebebidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sabır ve namazla yardım isteyin.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih olarak gelmiştir ki, önemli bir mesele olduğunda Nebî sallallahu aleyhi ve sellem mescidde namaza sarılırdı. Şöyle buyurmuştur: “Bizi ezanla rahatlat ey Bilal!” Yine: “Gözümün aydınlığı namazda kılındı” buyurmuştur. Ezan belaları kaldırır ve canları koruma altına alır.

Mescidler tatil edilemez...

* Korku ve şiddetli endişe birçok insanları mescide gitmekten alıkoymuştur. Bununla beraber hastanelere gidip kalabalık yapmaktan, kendilerini ve başkalarını mescidlerde olduğundan çok daha fazla zarara arz etme riskinden alıkoymamıştır! Yine çarşılar ve marketler de böyledir!

* Çeşitli tedbirler almak hususunda insan Allah’ın emrini yerine getirmekle Allah’a yakınlaşmayı niyet etmeli, lakin bununla beraber bu tedbirlerin bizzat kendilerinin fayda vermediğine, kendisine yazılan takdiri ortadan kaldıramayacağına itikad etmelidir. Herkes rabbimiz Azze ve Celle’nin şu sözünü hatırlamalıdır:

Allah sana bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka giderecek yoktur. Sana bir hayır dokundurursa da O her şeye kadirdir.” (En’am 17)

Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, onu O’ndan başka kimse gideremez. Ve eğer sana bir hayır isterse, O’nun lütfunu geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (Yunus 107)

Allah'ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutacak yoktur. O'nun tuttuğunu O'ndan sonra salıverecek de yoktur. O, Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Fatır 2)

De ki: “Öyleyse bana söyler misiniz, Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah'ın dışında kendisine seslendikleriniz, O'nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun bu rahmetini önleyebilirler mi?” De ki: “Bana Allah yeter. Tevekkül edenler, ancak O'na güvenip dayanırlar.” (Zumer 38)

Herkes Zu’n-Nun Yunus b. Metta aleyhi's-selâm’ı ve balığın karnındaki iptilasını hatırlamalıdır. Denizler altında karanlıklara girmişti, bununla beraber Allah’ı zikredip yalvarıyordu. “Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” (Saffat 143-144) O şöyle diyordu:

Senden başka ibadete layık hak ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!” (Enbiya 87) Böylece Allah ondan bu zarar ve belayı bir anda emriyle kaldırıverdi. Bu zikir, sıkıntıya uğrayan kimsenin yapacağı bir duadır. Hadiste şöyle buyurulmuştur: “Bununla dua eden hiçbir müslüman yoktur ki Allah ona icabet etmesin.

Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sıkıntı duası olarak şunu söylemiştir: “el-Azim ve el-Halîm olan Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur. Yüce arşın rabbi olan Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur. Göklerin rabbi, yerin rabbi ve kerim arşın rabbi olan Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur.”
...

Yüce arşın sahibi el-Azim olan Allah’tan bu belayı ve salgını müslümanlardan ve bütün yeryüzü halkından kaldırmasını, bizleri hidayet etmesini, bizimle hidayet etmesini, bizleri muvaffak kılmasını, bizleri düzeltmesini, söylediklerimizi ve dinlediklerimizi aleyhimize değil, lehimize hüccet kılmasını, bize rüşdümüzü ilham etmesini, bizleri nefsilerimizin şerlerinden korumasını, dışımızı ve içimizi ıslah etmesini, gizli hallerimizi ve görünen hallerimizi hayırlı kılmasını dileriz. Allah’ın salat ve selamı Muhammed’e, ailesine ve bütün ashabının üzerine olsun. Vesselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu.

Kardeşiniz Muhammed el-Hasen ed-Didu eş-Şankiti


Can Korkusu Sebebiyle Cemaatle Namaz İptal Edilebilir mi?


Cemaatle namaz pekiştirilmiş bir farzı kifayedir. Öyle ki savaş halinde bile cemaatle namazın terkine ruhsat verilmemiş, bu yüzden korku namazı meşru kılınmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük yapmasından korkarsanız namazı kısaltmanızda üzerinize bir günah yoktur. Muhakkak ki kâfirler sizin için apaçık düşmandır. Sen de aralarında bulunup onlara namaz kıldırırken onlardan bir kısmı seninle beraber dursun ve silahlarını da alsınlar. Secde ettikleri zaman arkanızda bulunsunlar. Namaz kılmamış olan diğer grup gelip seninle beraber namaz kılsınlar. Hazırlıklı olsun ve silahlarını alsınlar. Kâfirler istediler ki silahlarınız ile eşyalarınızdan gafil olasınız da ansızın bir baskınla üzerinize gelsinler. Eğer yağmurdan dolayı size bir zorluk varsa veya hasta olmuşsanız silahlarınızı bırakmanızda sizin için bir günah yoktur. Yine de hazırlıklı bulunun. Muhakkak ki Allah kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.” (Nisa 101-102)

Libya’nın azledilen müftüsü Es-Sadık el-Giryanî şöyle demişti: “Herkesin kendisine korona virüsü isabet etmesinden korkarak cemaatle namazdan geri kalması gerekmez. Azimete tutunmak isteyenlerin cemaatle namaz kılmak için mescide gitme hakkı vardır. Böylece İslam’ın şiarları ve farzları ülke dahilinde devam etmiş olur. Bu tamamen iptal edilemez. Mescidlerin kapatılılp insanların engellenmesi caiz değildir. Müslümanların tarihinde insanların tamamının korku içinde oldukları yıllarda ne veba salgınlarında ne de savaşlarda bir ülkede mescidlerin genel olarak tamamen kapatılması, insanların namazdan engellenmesi sabit olmamıştır. Cemaatle namaza gelmeme ruhsatı, halka mescidler kapatılmadan, ancak kendi nefsi hakkında korkan kimse için söz konusudur. İslam’ın farzlarından bir farz olan cemaatle namazı genel kapsamlı bir şekilde terk etmek, Allah’ın hiç kimseye ruhsat vermediği bir durumdur. İki hedef olan; hastalığın bulaşması korkusuyla kalabalığı önlemek ve farzların ikamesini devam ettirmek için imam tek başına mescidde namazı kılar, o zaman tek başına cemaat olur. Cuma namazında da arkasında bir iki kişi cemaat olursa farzı eda etmiş olurlar. İnsanlar da bu şekilde hem salgın korkusundan hem de İslam şiarlarını iptal etmekten korunmuş olurlar.”

Bu fetvada itiraz götüren kısmı, "imamın tek başına cemaat olması" ifadesidir. Naslarda sabit olduğu üzere namazın cemaatle eda edilmiş olması için en az iki kişi olmak gerekir. 

3 Nisan 2020 Cuma

Satılmış Bel’âm Din Adamlarının Attıkları Şüphelere Cevap




Salgın gerekçesiyle cemaatle namazların ve cumaların iptal edilmesini savunan satılmış rejim hocaları “Canı korumak da zaruretlerdendir” şüphesini atmakta, sonra kıyaslar yaparak salgın döneminde cemaatle namazların iptal edilmesini, “canı korumak zarureti hamsedendir” gerekçesiyle gerekli görmektedirler.

Hakiki manada fayda ve zarar vermenin yalnız Allah’ın kudreti tasarrufunda olduğu esasında gaflete düşürmek isteyen bu kimseler, din zarureti ile can zarureti çatışırsa, dinin zaruretlerinin öncelenmesi gerektiğini bilmiyorlar mı?

Ali radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

وَإِنْ أَمَّرْتُ عَلَيْكُمْ عَبْدًا حَبَشِيًّا مُجَدَّعًا فَاسْمَعُوا لَهُ وَأَطِيعُوا مَا لَمْ يُخَيَّرْ أَحَدُكُمْ بَيْنَ إِسْلَامِهِ وَضَرْبِ عُنُقِهِ فَإِنْ خُيِّرَ بَيْنَ إِسْلَامِهِ وَضَرْبِ عُنُقِهِ، فَلْيُقَدِّمٍ عُنُقَهُ فَإِنَّهُ لَا دُنْيَا لَهُ وَلَا آخِرَةَ بَعْدَ إِسْلَامِهِ

Başınıza kolu kesik bir Habeş’li bir köle dahi emir olsa, sizden birinizi İslâm’ı ile boynunun vurulması arasında tercihte bırakmadığı sürece onu dinleyip itaat edin. Eğer İslam’ı ile boynunun vurulması arasında tercihte bırakırsa boynunu uzatsın. Zira İslam’ı gittikten sonra onun için ne dünyası kalır ne âhireti.”[1]

Suveyd b. Gafele rahimehullah’tan: “Ömer radiyallahu anh bana dedi ki:

“Ey Ebâ Umeyye! Ben şu yılımdan sonra belki de seninle karşılaşmam. Başına toy bir habeşli köle dahi yönetici olsa dinle ve itaat et. Seni darb etse de sabret. Seni mahrum etse de sabret. Eğer dinini eksiltmeyi kastederse de ki:

Dinlemek ve itaat dinim hakkında değil, canım hakkındadır.” Sakın cemaatten ayrılma.”[2]

Bu rivayette görüldüğü gibi, yöneticiler kişinin malına, canına bir zarar getirse onlara sabretmek, ayaklanmamak emrolunmuştur. Lakin bu yöneticiler dine zarar getiren bir işte bulunduklarında onlara itaat edilmez. Bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen hadisler de pekçok ve meşhurdur. Bunlardan bazıları şöyledir:

Huzeyfe radiyallahu anh’den: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

يَكُونُ بَعْدِي أَئِمَّةٌ لَا يَهْتَدُونَ بِهُدَايَ وَلَا يَسْتَنُّونَ بِسُنَّتِي وَسَيَقُومُ فِيهِمْ رِجَالٌ قُلُوبُهُمْ قُلُوبُ الشَّيَاطِينِ فِي جُثْمَانِ إِنْسٍ فقال حذيفة رضي الله عنه: كَيْفَ أَصْنَعُ يَا رَسُولَ اللهِ إِنْ أَدْرَكْتُ ذَلِكَ؟ فقال: تَسْمَعُ وَتُطِيعُ لِلأَمِيرِ وَإِنْ ضُرِبَ ظَهْرُكَ وَأُخِذَ مَالُكَ فَاسْمَعْ وَأَطِعْ

Benden sonra hidayetime uymayan ve sünnetimi takip etmeyen idareciler olacak. Aralarında kalpleri şeytanların kalpleri gibi, cisimleri ise insan cismi olan kimseler olacaktır.” Huzeyfe radiyallahu anh dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Onlara yetişirsem ne yapayım?” Buyurdu ki:

Dinler ve itaat edersin. Yönetici sırtına vurup malını alsa bile dinle ve itaat et.”[3]

Görüldüğü gibi bu hadislerde, namaz kılan ve ikame eden yöneticiler halkın mallarına ve canlarına yönelik zulmettiklerinde onlara isyan edilmemesi emredilmektedir. Lakin namazı kılmayı veya ikamesini terk eden, yahut dine müdahale etmeye kalkışan idareciler hakkında yönlendirmeler farklıdır:

Umm Seleme radıyallahu anha’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

سَتَكُونُ أُمَرَاءُ فَتَعْرِفُونَ وَتُنْكِرُونَ فَمَنْ عَرَفَ بَرِئَ وَمَنْ أَنْكَرَ سَلِمَ وَلَكِنْ مَنْ رَضِيَ وَتَابَعَ قَالُوا أَفَلَا نُقَاتِلُهُمْ؟ قَالَ لَا مَا صَلَّوْا

İleride bazı yöneticiler olacak, bilecek ve karşı çıkacaksınız. Kim bilirse berî olur, kim karşı çıkarsa selamette olur. Lakin rıza gösteren ve tâbi olan...” Dediler ki: “Onlarla savaşmayalım mı?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

Namaz kıldıkları sürece hayır” buyurdu.”[4]

Avf b. Mâlik radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

خِيَارُ أَئِمَّتِكُمُ الَّذِينَ تُحِبُّونَهُمْ وَيُحِبُّونَكُمْ وَيُصَلُّونَ عَلَيْكُمْ وَتُصَلُّونَ عَلَيْهِمْ وَشِرَارُ أَئِمَّتِكُمُ الَّذِينَ تُبْغِضُونَهُمْ وَيُبْغِضُونَكُمْ وَتَلْعَنُونَهُمْ وَيَلْعَنُونَكُمْ قِيلَ يَا رَسُولَ اللهِ أَفَلَا نُنَابِذُهُمْ بِالسَّيْفِ؟ فَقَالَ لَا مَا أَقَامُوا فِيكُمُ الصَّلَاةَ وَإِذَا رَأَيْتُمْ مِنْ وُلَاتِكُمْ شَيْئًا تَكْرَهُونَهُ فَاكْرَهُوا عَمَلَهُ وَلَا تَنْزِعُوا يَدًا مِنْ طَاعَةٍ

Yöneticilerinizin hayırlıları sizin kendilerini sevdiğiniz ve sizi seven, onlara dua ettiğiniz ve size dua eden yöneticilerdir. Yöneticileriniz şerlileri ise kendilerine buğz ettiğiniz ve size buğz eden, kendilerine lanet ettiğiniz ve size lanet eden yöneticilerdir.” Denildi ki:

“Ey Allah’ın rasulü! Onlara kılıçla karşı çıkmayalım mı?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Aranızda namazı ikame ettikleri sürece hayır! Yöneticilerinizde hoşlanmadığınız bir şey gördüğünüzde, amelini çirkin görün fakat itaatten büsbütün el çekmeyin.”[5]

İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu

السَّمْعُ وَالطَّاعَةُ حَقٌّ مَا لَمْ يُؤْمَرْ بِالْمَعْصِيَةِ فَإِذَا أُمِرَ بِمَعْصِيَةٍ فَلاَ سَمْعَ وَلاَ طَاعَةَ

Müslüman kişinin günah ile emredilmediği sürece itaat etmesi bir haktır. Günah ile emredildiğinde ise dinlemek de yoktur, itaat de.”[6]

Abdullah b. Mes’ûd radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

سَيَلِي أُمُورَكُمْ بَعْدِي رِجَالٌ يُطْفِئُونَ السُّنَّةَ وَيَعْمَلُونَ بِالْبِدْعَةِ وَيُؤَخِّرُونَ الصَّلَاةَ عَنْ مَوَاقِيتِهَا فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنْ أَدْرَكْتُهُمْ كَيْفَ أَفْعَلُ؟ قَالَ تَسْأَلُنِي يَا ابْنَ أُمِّ عَبْدٍ كَيْفَ تَفْعَلُ؟ لَا طَاعَةَ لِمَنْ عَصَى اللَّهَ

Benden sonra işlerinizi sünneti öldüren ve bid’atle amel eden kimseler üstlenecektir. Namazları da vakitlerinden erteleyecekler." Ben:

“Ey Allah’ın rasulü! Onlara yetişirsem nasıl yapayım?” dedim. Buyurdu ki:

Nasıl yapacağını bana mı soruyorsun ey Ummi Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat yoktur[7]

Ubâde b. es-Sâmit radıyallahu anh’den:

دَعَانَا النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَبَايَعْنَاهُ فِيمَا أَخَذَ عَلَيْنَا أَنْ بَايَعَنَا عَلَى السَّمْعِ وَالطَّاعَةِ فِي مَنْشَطِنَا وَمَكْرَهِنَا وَعُسْرِنَا وَيُسْرِنَا وَأَثَرَةً عَلَيْنَا وَأَنْ لاَ نُنَازِعَ الأَمْرَ أَهْلَهُ إِلَّا أَنْ تَرَوْا كُفْرًا بَوَاحًا عِنْدَكُمْ مِنَ اللَّهِ فِيهِ بُرْهَانٌ

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bizi çağırdı ve O’na biat ettik. Bizden biat için aldığı sözler arasında; dinçlik ve isteksizlik zamanlarımızda, zorlukta ve kolaylıkta ve bizim aleyhimizde kayırmacılık yapıldığında dahi dinleyip itaat etmemiz, yöneticilerle çekişmememiz de vardı. Ancak katınızda Allah’tan bir burhan bulunan apaçık bir küfür görmeniz hali bundan hariçtir.”[8]

Şüphesiz ki cemaatle namazı ve Cuma namazlarını yasaklamanın küfür oluşu, Allah’tan burhan bulunan en açık meselelerdendir. Bunun küfür olduğunu âlim de bilir, avam da bilir.

 Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

سَيَكُونُ بَعْدِي خُلَفَاءُ يَعْمَلُونَ بِمَا يَعْلَمُونَ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ وَسَيَكُونُ بَعْدِي خُلَفَاءُ يَعْمَلُونَ بِمَا لَا يَعْلَمُونَ وَيَفْعَلُونَ بِمَا لَا يُؤْمَرُونَ، فَمَنْ أَنْكَرَ عَلَيْهِمْ بَرِئَ وَمَنْ أَمْسَكَ يَدَهُ سَلِمَ وَلَكِنْ مَنْ رَضِيَ وَتَابَعَ

Benden sonra bildikleriyle amel eden ve emrolunduklarını yapan halifeler olacaktır. Yine benden sonra bilmedikleri şeylerle amel eden ve emrolunmadıkları şeyleri yapan halifeler olacaktır. Kim onlara karşı çıkarsa berîdir. Kim elini (gayri meşru konularda onlara itaat etmekten) çekerse selamettedir. Lakin razı olup tabi olan (helak olur).”[9]

Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ka’b b. Ucra radıyallahu anh’e dedi ki:

أَعَاذَكَ اللَّهُ يَا كَعْبُ بْنَ عُجْرَةَ مِنْ إِمَارَةِ السُّفَهَاءِ قَالَ وَمَا إِمَارَةُ السُّفَهَاءِ؟ قَالَ أُمَرَاءُ يَكُونُونَ بَعْدِي لَا يَهْدُونَ بِهَدْيِي وَلَا يَسْتَنُّونَ بِسُنَّتِي فَمَنْ صَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَأُولَئِكَ لَيْسُوا مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُمْ وَلَا يَرِدُونَ عَلَى حَوْضِي وَمَنْ لَمْ يُصَدِّقْهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَلَمْ يُعِنْهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَأُولَئِكَ مِنِّي وَأَنَا مِنْهُمْ وَسَيَرِدُونَ عَلَى حَوْضِي، يَا كَعْبُ بْنَ عُجْرَةَ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ لَحْمٌ نَبَتَ مِنْ سُحْتٍ أَبَدًا النَّارُ أَوْلَى بِهِ يَا كَعْبُ بْنَ عُجْرَةَ النَّاسُ غَادِيَانِ فَمُبْتَاعٌ نَفْسَهُ فَمُعْتِقُهَا أَوْ بَائِعُهَا فَمُوبِقُهَا

Ey Ka’b b. Ucra! Ben seni sefihlerin idareciliğinden Allah’a sığındırırım.” Ka’b radiyallahu anh:

“Sefihlerin idareciliği nedir?” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Benden sonra gelecek bazı idarecilerdir. Benim hidayetime uymazlar ve sünnetlerime tabi olmazlar. Onların yalanlarını tasdik eden ve zulümlerinde onlara yardım eden benden değildir, ben de ondan değilim. O havzıma gelemez. Kim onların yalanlarını tasdiklemez ve onlara zulümlerinde yardım etmezse onlar bendendir, ben de onlardanım. Onlar havzıma geleceklerdir. Ey Ka’b b. Ucra! Haramdan beslenmiş bir beden cennete asla gitmeyecektir, cehennem ona daha layıktır. Ey Ka’b b. Ucra! İnsanlar sabah çıktıklarında canını ya kendilerini azat edecek olana ya da cezalandıracak olana satarlar.”[10]

Huzeyfe radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّهَا سَتَكُونُ أُمَرَاءُ يَكْذِبُونَ وَيَظْلِمُونَ فَمَنْ صَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ، فَلَيْسَ مِنَّي وَلَسْتُ مِنْهُ وَلَا يَرِدُ عَلَيَّ الْحَوْضَ وَمَنْ لَمْ يُصَدِّقْهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَلَمْ يُعِنْهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَهُوَ مِنِّي وَأَنَا مِنْهُ وَسَيَرِدُ عَلَيَّ الْحَوْضَ

Şüphesiz ileride yalan söyleyen ve zulmeden yöneticiler olacaktır. Onların yalanlarını tasdik eden ve zulümlerine yardım eden bizden değildir, ben de ondan değilim. O havza gelemeyecektir. Onların yalanlarını tasdiklemeyen ve zulümlerine yardım etmeyen ise bendendir, ben de ondanım. O havza gelecektir.”[11]

Ebu Said ve Ebu Hureyre radıyallahu anhuma’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu

لَيَأْتِيَنَّ عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَكُونُ عَلَيْهِمْ أُمَرَاءُ سُفَهَاءُ يُقَدِّمُونَ شِرَارَ النَّاسِ وَيُظْهِرُونَ بِخِيَارِهِمْ، وَيُؤَخِّرُونَ الصَّلَاةَ عَنْ مَوَاقِيتِهَا فَمَنْ أَدْرَكَ مِنْكُمْ فَلَا يَكُونَنَّ عَرِيفًا وَلَا شُرَطِيًّا وَلَا جَابِيًا وَلَا خَازِنًا

İnsanlar üzerine bir zaman gelecek, sefihler yöneticileri olacak, insanların şerlilerini öne geçirecekler ve hayırlılarını geri bırakacaklar. Namazları da vakitlerinden geciktirecekler. İçinizden kim buna yetişirse arîf (milletvekili) olmasın, şurtî (polis, asker, zabıta vb.) olmasın, vergi tahsildarı olmasın ve muhasebeci olmasın.”[12]

Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

يَكُونُ فِي آخِرِ الزَّمَانِ أُمَرَاءٌ ظَلَمَةٌ وَوُزَرَاءُ فَسَقَةٌ، وَقُضَاةٌ خَوَنَةٌ وَفُقَهَاءُ كَذَبَةٌ، فَمَنْ أَدْرَكَ مِنْكُمْ ذَلِكَ الزَّمَانَ فَلا يَكُونَنَّ لَهُمْ جَابِيًا وَلا عَرِيفًا وَلا شُرْطِيًّا

Ahir zamanda zalim yöneticiler, günahkâr bakanlar, hain hâkimler, yalancı fakihler olacak. İçinizden kim onlara yetişirse o zamanda onların vergi memuru olmasın, milletvekili olmasın ve güvenlik gücü olmasın.”[13]

Hülasa:

Allah’a isyan olan hususta mahluka itaat yoktur.

Ali radıyallahu anh’den: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir seriyye gönderdi ve başlarına Ensâr’dan birini emir tayin ederek ona itaat etmelerini emretti. Bu emir öfkelendi ve şöyle dedi: 

أَلَيْسَ أَمَرَكُمُ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ تُطِيعُونِي؟ قَالُوا بَلَى قَالَ فَاجْمَعُوا لِي حَطَبًا فَجَمَعُوا فَقَالَ أَوْقِدُوا نَارًا فَأَوْقَدُوهَا فَقَالَ ادْخُلُوهَا فَهَمُّوا وَجَعَلَ بَعْضُهُمْ يُمْسِكُ بَعْضًا وَيَقُولُونَ فَرَرْنَا إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنَ النَّارِ فَمَا زَالُوا حَتَّى خَمَدَتِ النَّارُ، فَسَكَنَ غَضَبُهُ فَبَلَغَ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ لَوْ دَخَلُوهَا مَا خَرَجُوا مِنْهَا إِلَى يَوْمِ القِيَامَةِ الطَّاعَةُ فِي المَعْرُوفِ  

“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem size bana itaat etmenizi emretmedi mi?” Onlar da: “Evet” dediler. Emir:

“Benim için odun toplayın” dedi. Onlar da topladılar. “Bir ateş yakın” dedi, onlar da yaktılar. “İçine girin” dedi. Onlar düşündüler ve birbirlerini engellediler. Dediler ki:

“Ateşten Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e kaçtık” Onlar bu halde devam ederken ateş söndü ve emirin de öfkesi dindi. Bu hâdise Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşınca şöyle buyurdu: 

Şayet o ateşe girselerdi kıyamet gününe kadar oradan çıkamazlardı. İtaat ancak meşrû olan konudadır.”[14]

Cuma ve cemaat namazlarının terki Allah’a isyan olan bir husustur ve salgın bahanesiyle bu şiarları iptal etmeye dinde ruhsat verildiğine dair bir delil yoktur. Lakin bel’amlaşmış din adamları ağızlarını eğip bükmektedirler!

Fudayl b. Iyad rahimehullah dedi ki: “Dünya âlimi ve ahiret âlimi olmak üzere iki tür âlim vardır. Dünya âliminin ilmi yayılmış, ahiret âliminin ilmi ise gizli kalmıştır. Ahiret âlimine tabi olun ve dünya âliminden sakının ki şekeriyle sizi alıkoymasın.” Sonra şu ayeti okudu:

Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan alıkoyarlar.”(Tevbe 34) Ayette geçen; “el-Ahbar”: âlimlerdir ve “er-Ruhban”: âbidlerdir.  Âlimlerinizden çoğunun kılık kıyafeti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in kıyafetinden çok Kisra ve Kayser’in kılık kıyafeti gibidir. Şüphesiz Nebî sallallahu aleyhi ve sellem binalar kurmak için kerpiç üstüne kerpiç, kamış üstüne kamış koymadı.  Lakin ilim ona yükseltildi ve o da bunun için kolları sıvadı. Âlimler çok, hikmet sahipleri azdır. İlimle kastedilen ancak hikmettir. Kime hikmet verilmişse ona pek çok hayır verilmiş demektir. Şayet âlimlerimizde sabır olsaydı yöneticilerin kapılarına gitmezlerdi.”[15]

Hocaların Kitap ve Sünnete Aykırı Olduğu Bilinen Fetvalarına Uyanlar Onları Rab Edinmiş Olurlar!

Adiy b. Hatim radiyallahu anh’den: “Ben, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gittim. Boynumda altından bir haç bulunuyordu. Bana dedi ki:

يَا عَدِيَّ اطْرَحْ هَذَا الْوَثَنَ مِنْ عُنُقِكَ قَالَ فَطَرَحْتُهُ وَانْتَهَيْتُ إِلَيْهِ وَهُوَ يَقْرَأُ فِي سُورَةِ بَرَاءَةَ فَقَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ {اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ} قَالَ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّا لَسْنَا نعَبُدْهُمْ فَقَالَ أَلَيْسَ يُحَرِّمُونَ مَا أَحَلَّ اللَّهُ فَتُحَرِّمُونَهُ وَيُحِلُّونَ مَا حَرَّمَ اللَّهُ فَتُحِلُّونَهُ؟ قَالَ قُلْتُ بَلَى قَالَ فَتِلْكَ عِبَادَتُهُمْ

Ey Adiy! Boynundan şu putu çıkarıp at.” Bunun üzerine onu attım. Ona gittiğimde, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Tevbe suresinin 

Onlar, hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu İsa Mesihi, Allah'tan başka rabler edindiler” âyetini okuyordu. Dedim ki:  “Ey Allah’ın Rasulü biz onlara ibadet etmiyorduk ki!” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de buyurdu ki: 

Onlar Allah’ın helal kıldığı şeyleri haram kıldıklarında haram saymıyor muydunuz? Allah’ın haram kıldıklarını helal saydıklarında da helal kabul etmiyor muydunuz?” Ben: “Evet” dedim. Buyurdu ki: 

İşte onların ibadeti budur!”[16]

Ebu’l-Buhterî rahimehullah’tan: “Huzeyfe b. el-Yeman radiyallahu anh’e: 

Onlar, hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu İsa Mesihi, Allah'tan başka rabler edindiler.” (Tevbe 31) buyuruluyor. Bunlar, haham ve rahiplere ibadet mi ediyorlardı?” diye soruldu. Huzeyfe radiyallahu anh dedi ki:

أَمَا إِنَّهُمْ لَمْ يَكُونُوا يَصُومُونَ لَهُمْ وَلَا يُصَلُّونَ لَهُمْ وَلَكِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا أَحِلُّوا لَهُمْ شَيْئًا اسْتَحَلُّوهُ وَإِذَا حَرَّمُوا عَلَيْهِمْ شَيْئًا أَحَلَّهُ اللَّهُ لَهُمْ حَرَّمُوهُ فَتِلْكَ كَانَتْ رُبُوبِيَّتَهُمْ  

“Onlar, bunlara oruç tutup namaz kılarak ibadet etmiyorlardı. Fakat onlara, kendilerine bir şeyi helal yapınca onlar onu helal görüyorlar bir şeyi haram yapınca da onu haram sayıyorlardı. İşte onların rab edinmeleri budur.”[17]

 Abdullah b. Abbas radıyallahu anhuma dedi ki: 

لَمْ يَأْمُرُوهُمْ أَنْ يَسْجُدُوا لَهُمْ، وَلَكِنْ أَمَرُوهُمْ بِمَعْصِيَةِ اللَّهِ فَأَطَاعُوهُمْ فَسَمَّاهُمُ اللَّهُ بِذَلِكَ أَرْبَابًا

“Hahamlar ve rahipler, Yahudi ve Hristiyanlara, kendilerine secde etmelerini emretmemişlerdir. Fakat onlar, Allah’a isyanı emretmişler, onlar da bu emirlere itaat etmişlerdir. Bu sebeple Allah, hahamları ve rahipleri: “Rabler” diye isimlendirmiştir.”[18]

 Rebi' b. Enes rahimehullah’tan: “Ben, Ebu’l-Âliye rahimehullah’a “Onlar, hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu İsa Mesihi, Allah'tan başka rabler edindiler.” (Tevbe 31) âyetinin manasını sordum ve dedim ki: 

كَيْفَ كَانَتِ الرُّبُوبِيَّةُ الَّتِي كَانَتْ فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ؟ قَالَ قَالُوا مَا أَمَرُونَا بِهِ ائْتَمَرْنَا وَمَا نَهَوْنَا عَنَّا انْتَهَيْنَا، لِقَوْلِهِمْ وَهُمْ يَجِدُونَ فِي كِتَابِ اللَّهِ مَا أُمِرُوا بِهِ وَمَا نُهُوا عَنْهُ فَاسْتَنْصَحُوا الرِّجَالَ وَنَبَذُوا كِتَابَ اللَّهِ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ  

“İsrailoğullarında bu rab edinme olayı nasıldı?” Ebu’l-Aliye rahimehullah dedi ki: 

“Onlar: “Bize ne emrederlerse ona uyarız, neyi de yasakladılarsa, sözlerini dinleriz” dediler. Hâlbuki bunların emrettikleri ve yasakladıkları şeylerin hükmü, Allah’ın kitabında mevcuttu. İnsanlar din adamlarının telkinlerini nasihat kabul edip aldılar ve Allah’ın kitabını arkalarına attılar.”[19]

Bu Salgının Sebebi, Çirkinliklerin Alenî İşlenmesidir

İbn Ömer radiyallahu anhuma’dan: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَا مَعْشَرَ الْمُهَاجِرِينَ خَمْسٌ إِذَا ابْتُلِيتُمْ بِهِنَّ وَأَعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ تُدْرِكُوهُنَّ لَمْ تَظْهَرِ الْفَاحِشَةُ فِي قَوْمٍ قَطُّ حَتَّى يُعْلِنُوا بِهَا إِلَّا فَشَا فِيهِمُ الطَّاعُونُ وَالْأَوْجَاعُ الَّتِي لَمْ تَكُنْ مَضَتْ فِي أَسْلَافِهِمُ الَّذِينَ مَضَوْا وَلَمْ يَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِلَّا أُخِذُوا بِالسِّنِينَ وَشِدَّةِ الْمَئُونَةِ وَجَوْرِ السُّلْطَانِ عَلَيْهِمْ وَلَمْ يَمْنَعُوا زَكَاةَ أَمْوَالِهِمْ إِلَّا مُنِعُوا الْقَطْرَ مِنَ السَّمَاءِ وَلَوْلَا الْبَهَائِمُ لَمْ يُمْطَرُوا وَلَمْ يَنْقُضُوا عَهْدَ اللَّهِ، وَعَهْدَ رَسُولِهِ إِلَّا سَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ عَدُوًّا مِنْ غَيْرِهِمْ فَأَخَذُوا بَعْضَ مَا فِي أَيْدِيهِمْ وَمَا لَمْ تَحْكُمْ أَئِمَّتُهُمْ بِكِتَابِ اللَّهِ وَيَتَخَيَّرُوا مِمَّا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَّا جَعَلَ اللَّهُ بَأْسَهُمْ بَيْنَهُمْ

Ey Muhacirler topluluğu! Beş şey vardır ki bunlarla müptela olduğunuz zaman, (sizde bir hayır kalmaz) ve ben sizlerin ona erişmenizden Allah’a sığınırım. Bir topluluk içinde çirkinlikler (zina, fuhuş) açıkça ilan edilecek şekilde ortaya çıktığında mutlaka aralarında tâûn hastalığı ve kendilerinden önce geçmiş milletlerde meydana gelmemiş hastalıklar yayılır. Ölçü ve tartılarda eksiltme yapıldığı zaman mutlaka onlar kıtlık, geçimsizlik ve yöneticinin zulmü ile iptila edilirler. Mallarının zekâtını vermediklerinde mutlaka yağmurdan mahrum edilirler. Şayet hayvanlar olmasa hiç yağmur yağdırılmazdı. Allah’ın ahdini ve rasulünün ahdini (düşmanla yapılan anlaşmayı) bozan her topluluğun başına mutlaka Allah, kendilerinden olmayan düşmanı musallat eder ve düşman o topluluğun ellerindekilerden bazısını alır. Yöneticileri Allah’ın kitabıyla hükmetmezse ve Allah’ın indirdiklerinden işlerine geleni seçerlerse mutlaka Allah onların azabını kendi aralarında kılar.[20]

Yöneticiler bu salgının önüne geçmek istiyorlarsa, Allah’ın dinine müdahale etmeyi derhal terk etmeli, Allah’ın indirdikleriyle hükme dönüş yapmalı, alenileşmiş çirkinliklerin önüne geçmek için çalışmalı, hem kendileri, hem halkları tevbeye yönelmelidirler. Allah’tan bir ceza olarak gelen bu musibetin önüne Allah’a isyanla geçilemez!



[1] Hasen. Hâkim (4/85) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (2/73) İbn Ebî Şeybe (7/737) Taberânî Evsat (4/26) İbnu’l-A’rabi Mu’cem (2320) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (7/242) el-Hallal es-Sunne (63) el-Muhrevaniyyat (100) Ebu Amr ed-Dani Sunenu’l-Varide Fi’l-Fiten (203) Rafii et-Tedvin (2/422)
[2] Muslim'in şartına göre sahih. İbn Ebi Şeybe, el-Musannef (7/737)
[3] Sahih. Muslim (1847)
[4] Sahih. Muslim (1854)
[5] Sahih. Muslim (1855)
[6] Sahih. Buhârî (2955) Muslim (1839)
[7] Buhari’nin şartına göre sahih. Ebu Muhammed el-Fakihi Fevaid (131) İbn Mâce (2865) Ahmed (1/400) Taberani (10/173) Beyhaki (3/124) İbn Asakir Tarih (63/240)
[8] Sahih. Buhârî (7056, 7200) Muslim (1709, 42)
[9] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ebû Ya'lâ (10/308) İbn Hibbân (15/41, 42) Taberânî Musnedu’ş-Şamiyyin (643) İbn Bişran Emali (14) Tarsusi Musnedu Ebi Hureyre (14) Beyhakî (8/158) Beyhakî Delâilu’n-Nubuvve (6/521) İbn Asakir (7/223, 36/214, 63/268)
[10] Muslim'in şartına göre sahih. El-Hattabi el-Uzlet (224) Bezzar (Keşfu’l-Estar 1609) İbn Hibban (5/11, 10/372) Hâkim (1/152, 3/546, 4/141, 469) Ahmed (3/321, 399) Taberani (19/142, 145, 146, 156, 161) Haris b. Ebi Usame Musned (618) Ma’mer b. Raşid Cami (1330) Begavi Şerhu’s-Sunne (2029) Begavi Mu’cem (2833) Abd b. Humeyd (1138) Tahavi Şerhu Muşkili’l-Asar (1345) el-Esbehani et-Tergib (2106) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (8/247)
[11] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ahmed (5/384) Taberani (3/167) Bezzar (7/253, 255) İbn Ebi Asım es-Sunne (759)
[12] Muslim'in şartına göre sahih. İbn Hibban (10/446) Ebu Ya’la (2/362) Hadisin isnadındaki Abdurrahman b. Mes’ud; Abdurrahman b. Bişr b. Mes’ud’dur ve Muslim’in ricalindendir.
[13] Sahih. Taberânî Evsat (4/277) Taberânî Sagir (564) Hatib Tarih (12/63)
[14] Sahih. Buhârî (4340, 7257) Muslim (1840, 40)
[15] Sahih. Acurri Ahlaku’l-Ulema (s.82) Ebu Nuaym Hilye (8/92) Zehebi Siyeru A’lam (8/434)
[16] Sahih. Taberi Tefsir (11/417) Buhârî Tarihu’l-Kebir (7/106) Tirmizi (3095) Taberani (17/92) Fesevi Meşyeha (el yazma no: 130) İbn Sa’d Tabakat (6/219) Hatib el-Fakih ve’l-Mutefekkih (747) Beyhaki (10/116) Beyhakî elMedhal (261) Ziyau’l-Makdisi el-Munteka (el yazma no:134) Bkz.: Zeylaî Tahricu Ehadisi’l-Keşşaf (2/66) 
[17] Sahih mevkuf. Abdurrazzak Tefsir (2/272) Taberi Tefsir (11/419) İbn Hazm el-İhkam (6/290) Hatib el-Fakih ve’l-Mutefekkih (748, 749) Beyhakî (10/116) Beyhakî el-Medhal (259) Beyhaki Şuab (7/45)
[18] Hasen mevkuf. Taberi Tefsir (11/420)
[19] Hasen maktu. Taberi Tefsir (11/420)
[20] Hasen. İbn Mâce (4019) Hâkim (4/582) Taberânî Evsat (5/61) Ru’yani Musned (1423) Ebû Nuaym Hilyetu'l-Evliyâ (8/333) Beyhakî Şuabu’l-İman (3/197) İbn Asakir Tarih (35/261)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)