Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



15 Mart 2012 Perşembe

Daru's-Sunne Tarihi


Daru’s-Sunne

Hadis ve sünneti nebinin öğrenimi için kurulan medrese.

"Yer, mekân, ev" gibi anlamlara ge­len dâr ile sünnet kelimesinden oluşan dâru’s-sunne "Sünnet ve hadis okutulan yer" de­mektir. Bu müesseselere "dârü'l-hadis", "dârü's-sünneti'n-nebeviyye" ve­ya "dârü's-sünneti'l-Muhammediyye" adı da verilmiştir.

Bu İsmi İlk Kullananlar Sahabelerdir:

Darussunne Medine’nin isimlerinden biridir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke'den hicret ederek Medine'ye yerleşmesinden son­ra, İslâm'ın esasını teşkil eden hüküm­lerin büyük çoğunluğunun bu şehirde ortaya konduğunu ve bütün dünyaya bu­radan yayılmaya başladığını belirtmesi sebebiyle diğer isimler arasında Dârüs-sünne (sünnet yurdu) ismi daha çok be­nimsenmiştir. İslâmiyet'in Mekke döne­mi dinin öğrenilmesinden çok imanın ko­runması için verilen mücadele yıllarıdır. Bu devirde dinî hükümleri belirleyen âyetlerin sayısı pek az olduğu için onla­rı açıklayan sünnet de fazla değildir. Din esaslarının bizzat Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in tat­bikatıyla öğrenilmesi Medine devrinde gerçekleştiği ve başta Hulefâyi Râşidîn olmak üzere ileri gelen sahabe burada yaşadığı için Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetini ya­kından görüp öğrenmek İsteyen müslümanlar Medine'ye yönelmişlerdir.

Dârüssünne tabirinin ilk defa Abdurrahman b. Avf radıyallahu anh tarafından kullanıldığı anlaşılmaktadır. Ömer radıyallahu anh son haccı sı­rasında hilâfetiyle ilgili olarak bazıları­nın ileri geri konuştuğunu duyunca he­men o akşam bir toplantı yapmak iste­miştir. Mina'da karşılaştığı Abdurrahman b. Avf ise böyle hassas bir konuyu sıradan kimselerin katılacağı bir mec­liste konuşmanın doğru olmayacağını söyleyerek meseleyi görüş ve anlayış sa­hibi kimselerin bulunduğu "dârü'l-hicre ve's-sünne" olan Medine'ye bırakmasını teklif etmiş, o da bu tavsiyeyi benimse­miştir.[1]

Hicret yurdu ve sünnet ocağı olması se­bebiyle Medine'nin sağlam görüşlü şah­siyetleri barındırdığı kanaatine Abdullah b. Ömer radıyallahu anhuma'da da rastlanmaktadır. Abdul­lah b. Zübeyr radıyallahu anh ile Abdülmelik b. Mervân kendisini istişare için yanlarına çağırdık­ları zaman İbn Ömer radıyallahu anhuma onlara: “Gerçekten müşavere etmeyi düşünüyorsanız dârü'l-hicre ve's-sünneye gelmenizi tavsi­ye ederim” diye haber göndermiştir.

Bizzat Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Medine'nin önemini belirtirken körüğün demirin ki­rini yok ettiği gibi Medine'nin de kötü kimseleri dışarı atacağını, müminlerin Medine'de toplanacağını, orayı melekle­rin koruması sebebiyle veba hastalığı ile deccâlin bu beldeye giremeyeceğini, evi ile minberi arasındaki yerin cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu söy­lemesi,[2] bunlara ilâve olarak Medine'de vefat edip yine oraya gömülmesi gibi sebepler bu şehrin sünnet yurdu olarak müslümanlar nazarındaki değerini da­ha da arttırmıştır.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in Mekke döneminde ilk dersleri verdiği Erkam b. Ebü'l-Erkam'ın evi sonraki yıllarda da öğretim için bir müddet kullanılmıştır. Mahre­me b. Nevfel'in Mescid-i Nebevî yanın­da bulunan evine "dârülkurrâ" denilme­si ve "kurrâ" kelimesinin genel olarak Kur'an ve Sünnet'i bilen ilim ehlini ifa­de etmesi[3], hicretten son­ra da bazı evlerin birer mektep gibi kul­lanıldığını göstermektedir. Ebü'l-Hasan el-Huzâiye göre bu ev medreselerin doğ­masına öncülük etmiştir[4]. Daha sonraki dö­nemlerde bazı hadis âlimleri evlerinde oluşturdukları meclislerde hadis öğre­nimini sürdürmüşlerdir. Medreselerin kurulmasından önce eğitim ve öğretim için en çok kullanılan mekânlar mescidlerdi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in kadın erkek her­kese ders verdiği Mescid-i Nebevî, dai­mî talebeleri olan ehl-i Suffe ile âdeta bir medrese hüviyetini taşıyordu. Mescidler zaman içinde bilhassa hadis öğ­renimi için çok önemli görevler yüklen­diler. Mescidlerde değişik ilim­lerin okutulduğu meclisler kurulurdu. Genel olarak hadislerin müzakere edilip yazdırıldığı meclislere "meclisü'l-ilm" ve "meclisü'l-imlâ" denirdi. Bu meclislere, talebelerin hocanın etrafında toplanma­sı sebebiyle Nebî sallallahu aleyhi ve sellem döneminden başlayarak "halka" da denilmiştir. Ders veren hocanın şöhretine göre halkalar büyür, verilen dersin daha iyi duyulabilmesi ve metinlerin doğru bir şekilde ya­zılması için hocanın sözlerini tekrarlayan ve kendilerine "müstemlî" denilen yardımcılar tayin edilirdi.

Mescidlerde o şehrin muhaddisleri ders verdiği gibi buralar, ilmî seyahatleri do­layısıyla şehre gelen meşhur muhaddislerin hadis derslerine de tahsis edilirdi. İmam Buhâri, III. (IX.) yüzyılın başların­da Basra'ya geldiğinde mescidde bin­lerce talebenin iştirak ettiği ilim meclis­lerinde hadis okuttu.[5] Kendi alanında otorite olan ilim ehlinin ders vermesi serbest olmakla beraber genellikle siyasî otoriteden de izin alınır­dı. Hatîb el-Bağdâdî Mansûr Camii'nde ders vermek için bizzat halifeye başvur­muş, halife de hocanın farklı görüşleri­ne gösterilecek muhtemel tepkilere kar­şı güvenliğin sağlanması için nakîbü'n-nükabâya (nakîbü'l-Hâşimiyyîn) gerekenin yapılmasını emretmişti.[6]

Ders halkalarının ve onlara iştirak eden öğrencilerin çoğalması sebebiyle cami­ler dışında yeni müesseselere ihtiyaç du­yuldu. Önceleri dârüssünne diye anılan bu medreselerin doğmasında Nîşâbur'un öncülük ettiği anlaşılmaktadır. Müftü ve muhaddis Ebû Bekir Ahmed b. İshak es-Sıbgî'nin (ö. 342/954), kendisine ait olan dârüssünnenin işlerini yürütmesi ve vakıflarını yönetmesi için talebesi Hâ­kim en-Nîsâbûriye vasiyette bulunması[7], Nîşâbur'da IV. (X.) yüzyı­lın ilk yarısında dârüssünnenin kurul­muş olduğunu ortaya koymaktadır. Dârüssünneye birtakım vakıfların tahsis edilmesi bu müessesenin geniş ve teşki­lâtlı olduğunu, her bir mecliste "bin mü­rekkep hokkası sayılabilmesi" de[8] hadis derslerine devam eden öğrencilerin çokluğunu gös­termektedir.

Nîşâbur'da tesis edilen dârüssünnelerden farklı olmamakla birlikte dârül-hadis adıyla müstakil bir öğretim mües­sesesi ilk defa Dımask'ta (Şam) kurul­muştur. Kurucusu olan Atabeg Nûreddin Mahmud Zengî'ye (1146-1174) nisbetle Dârü'l-hadîsi'n-Nûriyye diye ad­landırılan bu müessese, büyük muhad­dis ve tarihçi İbn Asâkir (ö. 571/1175) adına yaptırılmıştır[9]. Dârül-hadisin Selâhaddîn-i Eyyûbinin zevcesi İs­met Hatun tarafından inşa ettirildiği gö­rüşü tarihî gerçeklere uymamakla bir­likte muhtemelen onun da bu müesse­seye bazı hizmetleri olmuştur. Binanın kitabesi mevcut olmadığı için yapılış tari­hi belli değildir. Nûreddin Mahmud Zengî'ye ait tarihî binalar üzerine bir çalış­ma yapan Fransız müsteşriki Nikita EIisseeff'e göre dârülhadis 566 (1170) tarihinde inşa edilmiştir[10]. İbnü'1-Esîr, Nûreddin Mahmud Zenginin bu dârülhadis ve ayrıca hadis­le meşgul olanlar için büyük vakıflar te­sis ettiğini söyler[11]. 16,30 X 17,20 m. ebadında bir bi­na olan Dârü'lhadîsi'n-Nûriyye, 1893'te geçirdiği yangın sonucunda kuzey ve gü­ney cephesindeki birkaç duvar dışında tamamen harap olmuştur.

Eyyûbîler ve Memlükler devrinde Dımaşk'ta yeni dârülhadisler kuruldu. Bun­lar arasında, Vezir Kadı el-Fâzıl tarafın­dan tesis edilen Fâzıliyye (593/1196 ci­varı), Emeviyye Camii bünyesinde yer alan Urviyye (617/1220), el-Melikü'l-Eşref Musâ tarafından kurulan el-Eşrefıyyetü'1-Cevvâniyye (630/1232) ve el-Eşrefiyyetü'l-Berrâniyye (634/1236), Dımaşk beytülmâlinde görevli Cemâleddin b. Kürûs'un tesis ettiği Kürüsiyye (641/ 1243), el-Melikü'n-Nasır II. Selâhaddîn tarafından kurulan Nâsıriyye (654/1256), İbn Şükayşika tarafından tesis edilen Şükayşakiyye (657/1259), Sultan Baybars tara­fından yenilenen Sükkeriyye (674/1275), Nefîs İsmail el-Harrâninin kurduğu Nefîsiyye (696/1297), Seyfeddin es-Sâmerrî'nin kurduğu Sâmerriyye (696/1297) ve Alemüddin Sencer'in kurduğu Devâdâriyye (698/1299) dârülhadisleri zikredi­lebilir.

Bunların bir kısmı dârülhadis olarak vakfedilmiş zengin konaklarıydı. Dımaşk'ın tarihî evlerinden bazıları, genellikle or­tada havuzlu bir avlu etrafında dizilen odalar şeklindeki planlarıyla Nûriyye Dâ-rülhadisi'ni andırmaktadır. Nuaymî, Dımaşk'ta kurulan on altı dârülhadisin adı­nı vermektedir. Onun medreseler ara­sında saydığı Ziyâiyye'yi Şemseddin İbn Tolun dârülhadis olarak zikrettiğine gö­re bu rakamı ihtiyatla karşılamak gerekir[12] Dımaşk'ta kurulan dârülhadisler içinde el-Melikü'1-Eşref Musa'nın yap­tırdığı Eşrefiyye dârülhadislerinin ayrı bir önemi vardır. Bunlardan Cevvâniyye 15 Şaban 630'da[13] öğre­nime açılmış, meşihatına tayin edilen büyük muhaddis İbnü's-Salâh, sultanın da hazır bulunduğu mecliste hadis der­si takrir etmiştir. Kısa zamanda büyük üne kavuşan dârülhadisin hocaları ara­sında İbnü's-Salâh'tan başka İbn Rezîn, Yahya b. Şeref en-Nevevî, İbn Hallikân, Ebû Şâme el-Makdisî ve İbn Hacer el-Askalânî gibi meşhur âlimler de bulunu­yordu.

Nûriyye Dârülhadisi'nin ardından Su­riye ve Mısır'da bu müesseselerin sayısı artmaya başladı. el-Melikü'1-Kâmil Nâsırüddin, Nûriyye Darülhadisinden esin­lenerek Kahire'de bir dârülhadis yaptır­dı. Kurucusuna nisbetle Dârü'l-hadîsi'l-Kâmiliyye adıyla anılan ve 621'de (1224) tamamlanan bu müessesenin başına Ebül-Hattâb b. Dihye getirilmişti. On­dan sonra birçok meşhur âlim burada hocalık yaptı.[14]

VIII. (XIV.) yüzyılın sonlarında Kahire'­de bulunan yetmiş üç medresenin İkisi dârülhadisti. Kudüs'te de bir dârülhadis vardı. Bunların sayısının daha sonraki asırlarda arttığı muhakkaktır. Evliya Çe­lebi Mısır'da 860, sadece Ezher Camii etrafında ise kırk dârülhadisten söz eder[15]. Mübalağalı gibi görünen bu rakama camilerdeki ha­dis meclisleri de dahil edilmiş olmalıdır. Nitekim Evliya Çelebi İstanbul'dan söz ederken bütün selâtin camilerinde Buhârî, Müslim ve Meşarıktaki (Meşâriku'l-envâr) hadislerin okutulduğunu söyler ve medrese dışında kaydıyla üç dârülhadisin adını verir.[16]

Dârülhadisler ya müstakil veya dârül-kur'ânla müşterek olarak faaliyet gös­teriyordu; bazıları ise bir medrese bün­yesinde bulunuyordu. Abdüllatîf el-Bağ­dadînin (ö. 629/1231) Musul'da İbn Mu­hacir Medresesi'nin alt katında açtığı dârül-hadis medrese bünyesindeki dârülhadislere bir örnek teşkil eder. Bağdat'­ta kurulan ünlü Müstansıriyye Medre­sesi'nin ayrı bir bölümü de dârülhadis olarak planlanmıştır. Medreseye tayin edilen dört müderristen biri "şeyhü'1-hadîs" idi.[17]

Günümüze ulaşan vakıf belgeleri dârülhadislerin idaresi hakkında genel bir fikir vermektedir. Dârü'l-hadîsil-Eşre-fiyyeti'l-Cevvâniyye'de çalışanların başın­da, İmam Sübkfnin naklettiği vakfiyesi­ne göre[18] nazır adı ve­rilen bir görevli bulunmaktaydı. Nazı­rın müesseseyi idare etmek, vakfedilen mülklerin gelirlerini toplayıp gereken yerlere harcamak, dersleri kontrol et­mek, maaşları dağıtmak gibi görevleri vardı. Dârülhadisin imarı, tefrişi, temiz­liği, aydınlanması ve diğer ihtiyaçlarının temini, bunun yanında vakıf gayri men­kullerinde çalışanların geçiminin sağlan­ması da nazırın görevleri arasındadır.

Öğretim üyeliği derecelerinin en yük­seği olan dârülhadis meşihatına bilhas­sa hadis ilminde en üst seviyede olanlar, rivayet ve dirayet ilmini en iyi bilen­ler tayin edilirdi. Bunların aldığı maaş (aylık 90 dirhem) diğer müderrislerin ma­aşından fazla idi.

Dârülhadis mescidinde namaz kıldır­mak ve şartlarını haiz ise kırâat-i seb'a okutmak üzere bir imam tayin edilirdi. Bazan bu görevi "mukrî" denilen kıraat hocası da yapabilirdi. Bu takdirde onun maaşı aylık 60 dirhem olurdu. İmamlık ve mukrîlik için ayn kişilerin görevlen­dirilmesi halinde bu para aralarında tak­sim edilirdi. Mescidde 20 dirhem maaş alan bir de müezzin vardı. Dârülhadiste ayrıca hadis kârii bulunurdu ki kendisi­ne 24 dirhem maaş ödenirdi.

Suriye bölgesi dışından "âlî isnad" el­de etmek için gelen şeyhler dârülhadis­te misafir edilir ve kendilerine her gün için 2 dirhem verilirdi. Ayrıca hadis al­ma işini tamamladıklarında da 30 dinar alırlardı. Suriye bölgesinden veya Dımaşk'ın içinden olanlara ise daha az üc­ret ödenirdi.

Hadis öğrencilerinin aylık 8 dirhem olan bursları gayretleri oranında arttırı­lır, hadis kitaplarından birini ezberleye­cek kadar çalışkan olanlar nazır tara­fından ödüllendirilirdi. Hadis dinleyenle­re de teşvik için ayda 3-4 dirhem veril­mekle beraber kabiliyetlerine göre bu miktar 8 dirheme kadar çıkabilirdi. Bu­na karşılık vakfiyelerde sayıları onla sı­nırlandırılmış olan kırâat-i seb'a öğren­cilerine aylık 10 dirhem burs verilirdi.

Dârülhadis kütüphanesindeki kitapla­rı muhafaza etmek, bunları okuyuculara çıkarmak, eserlerin tamiri ve yeni kitap sağlanması için nazıra bilgi vermek gi­bi görevleri olan memurun (hâzin) maaşı 18 dirhemdi. Dârülhadiste ayrıca 18'er dirhem maaş alan mürettip ve nakîb de­nilen görevlilerle 15'er dirhem maaşı olan kapıcı ve iki müstahdem görev yapmak­taydı.

Dımaşk dârülhadislerinde Sahîhayn, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî'nin sünenleri, Ahmed b. Hanbel'in el-Müsned'i gibi meşhur hadis kitapları yanında fı­kıh, tefsir ve kırâat-i seb'a da okutulur­du. Buralarda okuyan öğrencilerin ara­sına girebilmek için genel eğitim veren medreselerde belli bir seviyeye kadar çık­mak gerekiyordu.

Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar'da Daru's-Sunne veya Dâru'l-Hadis:


Anadolu dışındaki İslâm dün­yasında dârülhadislerin ardarda çoğal­maya başladığı devirler, Anadolu Selçuk­lu Devleti'nin iki ünlü hükümdarının, 1. Alâeddin Keykubad ile (1220-1237) II. Gıyâseddin Keyhusrev'in (1237-1246) ikti­darları zamanına rastlamaktadır. Bu iki hükümdar döneminde Anadolu'da pek çok medresenin yapıldığı bilinmektedir. Ancak bu medreseler ve özellikle dârülhadislerle ilgili yeterli araştırma henüz yapılmamıştır. Nitekim Anadolu Selçuk­luları döneminin dârülhadisleri söz ko­nusu edilirken yalnız Konya İnce Minare Dârülhadisi'nin ele alınıp arkasının getirilemeyişi bunu açıkça göstermektedir. Halbuki İnce Minare Dârülhadisi'nden yaklaşık otuz beş yıl önce yapılan Çan­kırı Dârülhadisi bu dönemin en eski dâ­rülhadis müessesesidir. Günümüzde Taşmescid diye anılan bu müessese, Osmanlı dönemi kaynaklarında Cemâleddin Med­resesi[19] veya Çankırı Medre­sesi[20] adıyla kaydedilmekte­dir. Orijinal kitâbesiyle günümüze kadar gelebilen bu dârülhadis, Selçuklu atabeglerinden Cemâleddin Ferruh b. Ab­dullah tarafından 640 (1242) yılında yaptırılmıştır. Bu tarih, Dımaşk ve Kahiredeki ilk dârülhadislerin ve ünlü Müstansıriyye Medresesinin yapılış tarihlerine oldukça yakındır. Altı türbe, üstü dârül-hadis olarak yapılan binanın dört satır halinde mermer zemine kabartma ola­rak sülüs hatla yazılmış bulunan kita­besinde yapım tarihi ve banisinin adı açıkça görülmektedir. Çankırı Dârülhadisi Dımaşk, Kahire ve Bağdat gibi kül­tür merkezlerinde dârülhadislerin yay­gınlaşmaya başladığı yıllarda Anadolu'­da yine bir başka Selçuklu atabeğinin himayesinde aynı müesseselerin kurul­duğunu gösterir. Bu bina hatalı bir ta­nıtımla bazı literatüre "Çankırı Dârüşşifâsı" başlığı altında veya dârüşşifâ ile irtibatlandırılarak geçmektedir.

Çankırı Dârülhadisi'nden otuz yıl son­ra ikinci bir dârülhadis Sivas'ta yaptırıl­mıştır. Sivas'ta Anadolu Selçukluları dev­rine ait Şifâiye (616/1219), Burûciye (670/ 1271-72), Çifte Minareli (670/1271-72) ve Sâhibiye (670/ 1271-721 olmak üzere dört büyük medrese bulunmaktadır. Bunları konu edinen çatışmalarda eserlerin fonksiyonları anlatılırken umumiyetle Çifte Minareli Medrese dârülhadis şeklinde tanıtılmaktadır[21]. Sivas'ta dârül-hadis olarak yapılan medrese Çifte Mi­nareli değil Sâhibiye Medresesi (Gökmedrese) olmalıdır. Zira Çifte Minare'nin dârülhadis olduğunu gösteren bir vesika yoktur; bu tanıtım Uzunçarşılı'nın, "Ve­zir Şemseddin Medresesi de denilen ve halk arasında dârülhadis veya Çifte Mi­nare diye mâruf olan bu medrese"[22] ifadesine da­yanmaktadır. Medrese portalinin alınlığındaki fıkıh öğrenimine dair âyetle[23] Taçkapı ana nişinin sağ ve solundaki mihrâbiyelerin üstündeki yi­ne fıkıh öğrenimiyle ilgili hadislerden hareketle burasının fıkıh ağırlıklı bir ge­nel medrese olduğu söylenebilir. Gökmedrese ise odaların fonksiyonlarına uy­gun olarak binanın değişik yerlerine ya­zılmış bazı âyetlerle hadislerden ve Ali radıyallahu anh’ın sözlerinden seçilmiş kitabeleri­nin yanında dârülkurrâ ve mescidiyle de tam bir dârülhadis hüviyetini taşı­maktadır. Bir başka husus da Gökmedrese'nin bânisiyle Konya İnce Minare Dârülhadisi'nin kurucusunun aynı Selçuklu veziri oluşudur. Vezir Sahib Ata Fahreddin Ali'nin (ö. 684/ 1285) her iki şehirde benzer iki müessese kurmuş olması da­ha mâkul görünmektedir.

Anadolu'da tesis edilen üçüncü dârül­hadis Konya'daki İnce Minare Dârülhadisi'dir. Vezir Sâhib Ata Fahreddin Ali tarafından yaptırılan bu müessesenin bir sanat şaheseri olan binası günümüze kadar gelmiştir. Kitabesi mevcut olma­dığından yapılış tarihi konusunda fark­lı görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan 675 (1276) ve 678 (1279) yılları gerçe­ğe daha yakın görünmektedir. Medre­senin dârülhadis olarak yapıldığı vakfi­yesinden anlaşılmaktadır.[24]

Bu dârülhadisten yaklaşık kırk yıl son­ra Erzurum'da İlhanlılar tarafından bir başka dârülhadis yaptırılmıştır. Ahmediye Medresesi adıyla bilinen bu eserin 714 (1314) tarihli kitabesi günümüze kadar gelmiştir. Murat Paşa Camii'nin hemen bitişiğinde bulunan binanın ki­tabesinde yer alan kırk hadis ezberle­menin faziletine dair hadisten binanın bir dârülhadis olduğu anlaşılmaktadır. Kitabede yapım tarihi ve banisinin adı da açıkça görülmektedir.

Anadolu Selçukluları devrinde yapılan diğer dârülhadisler hakkında henüz ye­terli bilgi elde edilememiştir.

Osmanlı döneminde ilk dârülhadisin I. Murad devrinde (1360-1389) Çandarlı Hayreddin Paşa tarafından İznik'te yap­tırıldığı bilinmektedir; ancak bu eserden bugün hiçbir iz kalmamıştır. Öte yandan kaynaklarda, Bursa'da Kale içinde Yer-kapı yakınındaki dârülhadis sahasından bahsedilmiş olması[25], bu bölgede de devletin kuruluş döneminde bir dârülhadis yapıldığını gösterir.

İlk devir Osmanlı dârülhadislerinin en meşhuru; II. Murad'ın 828"de (1425) Edir­ne'de yaptırdığı Dârülhadis Medresesi'dir. Bu dârülhadis Osmanlı medrese teş­kilâtında bir dönüm noktası oluşturur. Bugün binasından hiçbir iz kalmayan dâ­rülhadisin ilk müderrisi Fahreddîn-i Acemî'dir. Tabakat kitaplarının verdiği bil­giler ışığında bu medresenin başlangı­cından XVIII. yüzyıla kadarki müderris kadrosunu tesbit etmek mümkündür. Günümüzde ise Dârülhadis Camii, Dârül­hadis mahallesi, Dârülhadis caddesi gi­bi adlar altında ismen de olsa namını sürdürmektedir.

Fâtih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethinden sonra yaptırılan Fâtih Külliye­si bünyesinde dârülhadis bulunmamak­tadır. Fâtih muhtemelen, babası II. Murad'ın Edirne'de yaptırıp yüksek bir pa­ye verdiği Dârülhadis Medresesi'ni ikin­ci plana düşürmemek için İstanbul'da kurduğu külliyesinde dârülhadise yer vermemiştir. Nitekim bu devirde Edirne Dârülhadisi ile Fâtih Semâniye medre­selerinin (Sahn-ı Semân) müderrisleri ay­nı payeye sahip olup her ikisi de günde 50 akçe alıyordu. Bizzat Fâtih Sultan Mehmed, daha sonra kendisine hoca edindiği ünlü âlim Sinan Paşa'yı Edir­ne Dârülhadisi'ne müderris tayin etmiş[26], II. Bayezid de kadrosunu günlük 100 akçeye yükseltmiştir[27]. Ancak Fâtih Sultan Mehmed dev­rinde başka dârülhadislerin yapıldığı gö­rülmektedir. Bursa'da Lutfullah Çelebi Dârülhadisi ile (875/1471) İstanbul'da Vefa semtinde Molla Gürânî Dârülhadis Medresesi (889 1484) bunlar arasında­dır.[28] Öte yandan muhtemelen daha önce yapılmış olan, fakat varlığından Fâtih devrinde yazdı­rılan 859 (1455) yılına ait Tokat Tahrir Defteri yoluyla haberdar olunan Tokat Kadı Hasan Dârulhadisi ile Mevlânâzâde Dârülhadisi de bu dönemin eserleri içinde zikredilebilir (A XII/ 1, s. 405).

II. Bayezid devrinde Amasya'da kuru­lan Abdullah Paşa Dârülhadisi (890/1485), kitabesi ve orijinal yapısı ile bugüne ula­şabilmiştir. Sofular Camii diye bilinen, dört hücreli orta seviyede bir dârülhadis olan bu binanın kitabesinde dârülhadis ibaresi açık olarak görülür. Yavuz Sultan Selim döneminde yapılmış herhangi bir dârülhadis adına rastlanmamıştır.

Kanunî Sultan Süleyman devrinde dârülhadis sayısında artış oldu. Amasya'­da Osman Celebi (933/1526), Eyüp'te Def­terdar Mehmed Çelebi (948/1541), Be­yazıt'ta Koska semtinde Papasoğlu (949/ 1542). İstanbul Vilâyet Konağı civarında Sofu Mehmed Paşa (950/ 1543'ten önce), Demirkapı'da Mehmed Ağa dârülhadisleri (961/ 1553'ten öncel, Süleymaniye Camii ve Külliyesi bünyesinde bizzat Ka­nunî Sultan Süleyman'ın yaptırdığı Sü­leymaniye Dârülhadisi (964/1557) ve Vefa'da Hüsrev Kethüda Dârülhadisi (973/ 1565 civan) bu devirde hizmete açılmıştır.

II. Selim döneminde de dârülhadis yaptırma geleneği sürdürüldü. Bu dö­nemde II. Selim'in hocası Atâullah Efendi doğum yeri olan Birgi'de, çağdaşı ve hemşehrisi Birgivî Mehmed Efendi'nin ders okutması için Ulucami önündeki yedi hücreli Atâullah Efendi Dârülhadisi'ni yaptırdı (979/1571) Bu devirde te­sis edilen Kasımpaşa Kozludere semtin­deki Piyâle Mehmed Paşa Dârülhadisi (981/1573) Mimar Sinan yapısıdır. Üs­küdar'da vapur iskelesi yakınında zarif görünüşlü Şemsî Paşa Dârülhadisi de (988/1580) Sinan'ın eseri olup binası gü­nümüzde kütüphane olarak kullanılmak­tadır. Edirne Selimiye Külliyesi içinde yer alan Sinan yapısı Selimiye Dârülhadisi bizzat Sultan II. Selim tarafından inşa ettirilmiştir (982/1574). Bu dârülhadis, Selimiye Camii'nin kıble istikametinde güneydoğu tarafında yer almakta ve bu­gün Türk ve İslâm Eserleri Müzesi ola­rak kullanılmaktadır. Evliya Çelebi bu binadan, kurşun kaplı kubbesi ve kagir binasıyla Edirne'de bulunan dârülhadislerin en mükemmeli diye bahseder.[29]

Yüksek pâyeli dârülhadislerin yapıldı­ğı III. Murad devrinin başlıca dârülhadisleri şöyle sıralanabilir: Nurbânû Sultan'ın Üsküdar Toptaşı'nda yaptırdığı muhte­şem külliyesi içinde yer alan Atik Valide Dârülhadisi (990/1582)[30], III. Murad devri rica­linden Cafer Ağa'nın Eyüp'te Kızıl Mescid yakınında yaptırdığı Cafer Ağa Dârül­hadisi (990/1582), aynı dönemin önemli şahsiyetlerinden Mehmed Ağa'nın Çar­şamba semtindeki Mehmed Ağa Dârül­hadisi (993/1585), III. Murad devri vezîriâzamlarından Koca Sinan Paşa'nın Divanyolu'ndaki Sinan Paşa Dârülhadisi (1001/1592-93), Osmanlı şeyhülislâmla­rından Zekeriyyâ Efendi'nin Sultan Se­lim Camii yakınındaki Zekeriyyâ Efendi Dârülhadisi (1001 / 1592-93'ten önce).

Sultan III. Mehmed'in Vefa’da babası III. Murad adına yaptırdığı Hâkâniye Dâ­rülhadisi ile (1003/1595ten önce) Sultan I. Ahmed'in meşhur külliyesi içinde yer verdiği Sultan Ahmed Dârülhadisi de 11026/16171 kendi devirlerinde yapılan yeni müesseselerdir.

IV. Mehmed'in kırk yılı aşan saltanatı döneminde, çeşitli iç bunalım ve karı­şıklıklara rağmen dârülhadis tesisinde büyük bir artış olmuştur. Yeni inşa edi­len on beşe yakın dârülhadisle öteden beri sürüp gelen uygulama bu devirde tekrar canlandırılmıştır. Osman Efendi (1064/1654), Fudayl Efendi (1064/'1654), İbrahim Ağa (1067/1656), Sinan Ağa (1067/ 1656), Kumkapı'da İbrahim Paşa­yı Atık (1067/ 1656'dan önce), Damad (Mehmed) Efendi[31], Çemberlitaş'ta Köp­rülü Mehmed Paşa, Horhor'da Bosnevî îsâ Efendi (1073/1662) dârülhadisleri. Eminönü'ndeki Yenicami Külliyesi için­de yer alan Turhan Valide Dârülhadisi (1074/ 1663), Çivizâde Efendi (1075/1664), İzzet Efendizâde (1098/1687), Burhan Efendi (1099/1687) ve Carşıkapı'da Merzifonlu Kara Mustafa Paşa (1102/ 1690-91) dârülhadisleri bu dönemde yapılan dârülhadislerdendir.

Devletin buhranlı bir dönemi sayılan III. Ahmed devrinde de önemli birkaç dâ-rülhadisin inşa edildiği görülür. Şehzadebaşı Kalenderhâne mahallesindeki Ha­san Ağa Dârülhadisi (1119/1707), Sadra­zam Çorlulu Ali Paşa'nın Çarşıkapı'daki külliye içinde yer alan dârülhadisi (1121/ 1709), Sadrazam Nevşehirli İbrahim Pa­şa'nın Sehzadebaşı Camii yanında yap­tırdığı (1132/1720) dârülhadis[32], Edirnekapı dışında Es­ki Nişancılar'da Çankırılı Mustafa Efen­di Dârülhadisi (1132/1720) bu dönemde yeni kurulan dârülhadisleri oluşturur. I. Mahmud devrinde de (1730-1754) Dârüs-saâde Ağası Beşir Ağa tarafından Eyüp'­te Baba Haydar mahallesinde Nişancı­lar Yokuşunda bir dârülhadis yaptırıl­mıştır. Daha sonraki dârülhadisler hak­kında ayrıntılı bilgi yoksa da inşa teşebbüsleri XVIII. yüzyılın ikinci yarısında ve XIX. yüzyılda da devam etmiş olmalıdır.

Mimari yönden medreselerle farkı ol­mayan dârülhadisler, öteden beri ihti­sas medreseleri şeklinde değerlendiril­mektedir. Ancak başlangıcından itiba­ren tarihî seyri takip edildiğinde bu ad altındaki bütün medreselerin birer ihti­sas müessesesi olmadığı görülür. Çün­kü bir şehirde birden fazla ihtisas ku­rumu pek bulunmadığı gibi taşra yerle­şim birimlerinde de ihtisas yapılmamak­tadır. Öte yandan dârülhadis binalarının mimari yapısı ve hacim durumları ile mü­derrislerinin payeleri dikkate alınınca da bu müesseselerin hepsinin birer ihtisas medresesi statüsünde olmadığı ortaya çıkar. Nitekim bunların ibtidâîsinden âlî­sine kadar çeşitli kademelerde örnekle­ri bulunmakta ve müderrisliğin ilk ka­demesi olan ibtidâ-i hâriç derecesinden son kademesi olan dârülhadis payesine kadar her rütbedeki müderrisin ders okuttuğu dârülhadislerin varlığı tesbit edilmektedir. İbn Asâkir'in ders verdi­ği Nûriyye Dârülhadisi, İbnü's-Salâh ve Muhyiddin en-Nevevi’nin hocalık yaptığı Eşrefiyye ile muhtemelen Kahire'deki Kâmiliyye ve Bağdat'taki Mûstansıriyye dârülhadisleri gibi Anadolu dışındaki bir kısım dârülhadislerle Selçuklular devrin­de kurulan Konya İnce Minareli Medrese ve Sivas Gökmedrese dârülhadisleri, Edir­ne Dârülhadis Medresesi ve İstanbul Süleymaniye Dârülhadisi gibi dârülhadislerin birer ihtisas medresesi olduğu ka­bul edilebilirse de diğer yüzlerce dârül-hadisin bu niteliği taşıdığı söylenemez.

Dârülhadislerde okutulan hadis kitap­ları meselesi de açıklığa kavuşturulama­mıştır. Osmanlı dârülhadislerinde Şâhîh-i Buhârî, Şahîh-i Müslim, Meşâbîhu's-sünne ve Meşârık (Meşâriku'l-envâr) okutulduğu şeklindeki değerlendirme­ler, daha çok Süleymaniye Külliyesi Vakfıyesi'nin dârülhadisle ilgili bölümünde müderrisin vasıfları sayılırken kullanılan "mesâbîh-i pürtâb gibi" ve "meşârik-ı âftâb gibi" ifadelerden kaynaklanmış olabilir. Buradaki "mesâbîh" ve "meşâ­rık" kelimelerinin birer sıfat olarak mı kullanıldığı, yoksa bu adları taşıyan iki hadis kitabına bir telmihte mi bulunul­duğu hususu açık olarak anlaşılmamak­tadır. Mevcut belgeler, dârülhadislerde okutulacak kitapların vakıf sahibi tara­fından tayin edilmediğini, bu işin müder­rislere bırakıldığını göstermektedir.

Dârülhadislerin statüsü ve müderris­lerinin kadro dereceleri konusunda da yanlış anlamaya yol açabilecek genel ifa­delere yaygın olarak rastlanmaktadır. Resmî statüde en düşük müderrislik kadrosu, ibtidâ-i hâriç denilen yevmiye 20 akçelik kadrodur. Bu statüde hizmet veren pek çok dârülhadis bulunmaktadır. Taban-tavan arasında on iki derece far­kı bulunan bu kadroların en yükseği ise dârülhadis derecesidir[33]. Nitekim Osmanlı kaynaklarında "tarîk-ı müderrisînin müntehâyı merâtibi olan dârül­hadis raddesi" tabiri yaygın olarak kul­lanılmaktadır (İsmet, V, 90, 204). Bu ifa­de, bütün dârülhadisler için değil Os­manlı dârülhadisleri içerisinde Edirne Dârülhadis Medresesi ile İstanbul Süley­maniye Dârülhadisi için geçerlidir. II. Murad devrinden Kanunî Sultan Süleyman'a kadar geçen zamanda Edirne Dârülha­dis Medresesi, Kanunî'den itibaren de Süleymaniye Dârülhadisi Osmanlı Devleti'nin en yüksek kadrolu medresesi, buraların baş müderrisleri de en yüksek rüt­beli müderrisler sıfatını kazanmışlar ve devlet teşrifatında üst sıralarda yer al­mışlardır.

Dârülhadis müessesesine destek ve­ren ve kuruculuğunu yapan şahsiyetle­rin hüviyetleri de dikkat çekicidir. Dârül­hadisler başlangıçta Atabeg Nûreddin Mahmud Zengî, el-Melikü'l-Eşref, el-Melikü'l-Kâmil, Abbasî Halifesi Muştansır-Billâh gibi hükümdar ve halifelerin; Selçuklu döneminde Atabeg Ferruh ve Vezir Sâhib Ata gibi vezirlik rütbesindeki devlet ricalinin; Osmanlı döneminde de II. Murad, Kanunî Sultan Süleyman, II. Selim, III. Murad, III. Mehmed, I. Ahmed gibi sultanların; III. Murad'ın an­nesi Atik Valide Nurbânu Sultan ve IV. Mehmed'in annesi Turhan Valide Sultan gibi padişah annelerinin; Sinan Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Çorlulu Ali Paşa ve Nev­şehirli Damad İbrahim Paşa gibi sadra-zamların ve pek çok şeyhülislâm, vezir, paşa ve ağanın ilgisine ve himayesine mazhar olmuştur. Bu sebeple dârülha­dislerin, kurucularının sosyal ve iktisadî seviyelerine uygun bir itibarı vardır.

Vakfiyelerde öteden beri bu kurum­larla ilgili standart bir üslûp devam et­tirilmiştir. Meselâ Süleymâniye Vakiyesi'nde dârülhadis bölümü için kul­lanılan "Ehâdîs-i Nebeviyye ve Ahbâr-ı Mustafaviyye naklolunmak için bina olu­nan dârülhadis" ifadesi, daha önceki dâ­rülhadis vakfiyelerinde bulunduğu gibi daha sonrakilerde de aynen benimsen­miştir. Bir başka husus da özellikle Sü-leymaniye'den sonra kurulan dârülha­dislerin çoğunlukla külliyeler bünyesin­de mihver eğitim müessesesi şeklinde yer almış olması ve yanlarında da dârül-kurrâ ile hankah, dergâh veya zaviye adı verilen iki yapının bulunmasıdır. Kaynak­larda sık rastlanan "Üsküdar'da Şemsî Paşa'nın câmi-i şerifi ve dârülhadis ve hankahı tamam oldukta"[34], "Mehmed Ağa'nın inşa eylediği câmi-i şerîf ve zaviye ve dârülhadis hüsn-i hâ-time-i hitâm buldukta"[35], "Vezîriâzam Ali Paşa hazretlerinin Parmakkapı kurbunda bina eyledikleri câ­mi-i şerif, dârülhadis, hankah ve ima­ret tamam olup..."[36] şeklindeki ifadeler, dârülhadis­lerle hankahların birbirinden ayrılmaz İki müessese olduğunu göstermektedir.

Halkın eğitilmesinde, birlik ve bera­berliğin sağlanmasında hizmet veren eğitim müesselerinden biri olan dârül­hadis yapımına, özellikle devletin durak­lama ve gerileme devirlerine girdiği za­manlarda hız verilmesi dikkat çekicidir.

Nitekim din adına terör estiren Kadızâdeliler'e karşı amansız mücadelesiyle ta­nınan Sadrazam Köprülü Mehmed Pa­şa'nın umumi medrese yerine dârülha­dis yaptırması, benzeri sıkıntılara çare arayan Sadrazam Çorlulu Ali Paşa'nın dârülhadis müessesesine yeni bir kat­kı sağlaması, toplumun Lâle Devri gibi bir şaşkınlık dönemine girdiği sırada Sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa'nın şehrin en seçkin yerinde üst seviyedeki bürokratların iştirakiyle dâ­rülhadis açması, genel medreselerden ümidini kesen sorumluların çareyi dâ­rülhadislerde aradıklarını düşündürmek­tedir.



[1] Buhârî, "Menâkıbü'l-ensâr", 46
[2] Buhârî, "Fezâ'ilü'l-Medine", 2, 6, 9, 12
[3] Aynî, Umdetu’l-Kari XX, 208
[4] Huzai, Tahricü'd-delâlâti's-sem’iyye, s. 80
[5] Hatîb, Tarihu Bagdad,  II, 16-17
[6] G. Makdisi, s. 14-15
[7] Sübkî, IV, 159
[8] a.g.e., III, 149; Safedî, II, 373
[9] Ebû Şâme, 1, 23; Makrîzî, il, 375; Nuaymî, I, 98-100
[10] Bulletin (1949-1951), s. 25
[11] et-Târihu'l-bahir, s. 172
[12] Nuaymî, II, 89-98; İbn Tolun, I, 130-140
[13] 27 Mayıs 1233
[14] Süyûtî, Hüsnü'l-muhâdara, 11,262
[15] Seyahatname, X, 232-233
[16] Seyahatname, I, 318
[17] Zehebî, s. 6; İbn Kesîr, XIII, 139, 159
[18] Fetâvâ, II, 108-115
[19] Atâî, II, 231
[20] a.g.e., 1, 184
[21] Uzunçarşılı-Rıdvan Na­fiz, I, 113; Baltacı, s. 12
[22] Uzunçarşılı - Rıdvan Nafiz, I, 113
[23] et-Tevbe 9/ 122
[24] Konyalı, Kon­ya Tarihi, s. 813
[25] Şeyhî, III, 144
[26] Mecdî, I, 194
[27] a.g.e., I, 195
[28] Ayverdi. III, 120,459-460
[29] Se­yahatname, III. 449
[30] Bugün Üsküdar Imam-Hatip Lisesi
[31] Muhtemelen 1. Ahmed devrinde (1603-I6I7)
[32] Bu dârül-hadisin açılışıyla ilgili geniş bilgi için bk. Râşid, V, 207-209
[33] Uzunçarşılı, İlmi­ye Teşkilatı, s. 11 vd., 261 vd.
[34] Atâî, s. 484
[35] a.g.e., s. 464
[36] Şeyhî, IV, 689; Râşid. II, 266

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)