Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 ez-Zeria Şerhi
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 el-Albaniyyât Şerhi
Saat 20:00 Sahih Tefsir Şerhi
(Dersler Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)
https://www.youtube.com/channel/UCC_Lmx060zjKmHNfEBTIbWw



4 Ağustos 2013 Pazar

Hatalı Maslahat Anlayışının Menhece Etkisi

Hatalı Maslahat Anlayışının Menhece Etkisi
Ebû Muâz el-Çubukâbâdî

Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ibadete layık hak ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.
Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak Müslümanlar olarak ölünüz.” (Al-i İmran; 103)
“Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir.” (en-Nisâ; 1),
“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.” (el-Ahzâb; 70-71)
 
Bundan sonra, Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.
 
Muhakkak ki dinde hak ile batıl arasında kesin çizgiler vardır. Hak ile batılın safları birbirinden ayrıdır. Hakka tabi olmak isteyenler net çizgilere uyarak batıldan teberri etmeli, ateşten sakındığı gibi ondan sakınarak uzak durmalıdır. Nitekim Enes radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Şu üç şey kimde bulunursa imanın tadını bulur: Allah ve rasulünü, bu ikisi dışındaki herşeyden daha fazla seven, bir kimseyi sadece Allah için seven ve Allah kendisini ondan kurtardıktan sonra küfre dönmekten tıpkı ateşe atılmaktan nefret ettiği gibi nefret eden.”[1]
 
Bâtıldan ve bâtıl ehlinden nefret etmeyen, bâtıla hoşgörü duyan, zikrettiğimiz kesin çizgileri koymayan kimse hakkın ehlinden olamaz.
 
Ali radıyallahu anh de şöyle demiştir: “Şayet bir kimse bütün ömrünü oruçla ve namazla geçirse, sonra (Mekke’de) rükn ile makam arasında öldürülse, kıyamet günü elbette Allah onu, doğru yol üzerinde olduklarını düşündüğü kimselerle beraber haşreder.”[2]
Ömer b. el-Hattâb radıyallahu anh’ın şöyle dediği anlatılır: “İslâm’da Cahiliyye’yi bilmeyen kimseler ortaya çıkınca, İslam’ın bağları birer birer çözülür.”[3]
 
Bazı kardeşler, aslen şahsî rahatlarının bozulmasından endişelenmeleri sebebiyle, “tevhid tebliğini ulaştırmayı öncelemek” gerekçesiyle, bid’at amellerde bulunanlarla beraber bid’atlerine iştirak etmeyi doğru bir menhec olarak görmektedirler. Zanlarına göre; bid’at ehlinin bazı bid’at ve isyanlarına iştirak edilmediğinde insanlar davetten uzaklaşacak ve tevhid davetine icabet etmeyeceklerdir. Bu düşünce kimilerini, toplumlarına muhalefet etmeme adına, dinlerine muhalefet etmeye götürmüş, astronomik hesaplara göre ramazanı ve bayramı ilan edenlere uyum gösterme handikapına düşürmüştür.
Bu, örümcek ağı gibi zayıf, geçersiz bir zandır. Meşhur bir söz vardır; “kendisinde olmayan, başkasına veremez.”
 
Hakkı bilen, hak kendisine ulaşan bir kimsenin, gücü yettiği halde buna uygun hareket etmemesi, tevhide aykırıdır. Tevhide aykırı hareket eden onun ehlinden olamaz ki, başkasına tebliğ etsin! Zira böyle davranan bir kimse Allah’ın, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile gönderdiği dini, insanların uydurdukları ile değişmektedir. Allah Azze ve Celle: “Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar” (En’am 116) buyurmuştur. İnsanların çoğu delile değil, zanna uymaktadır ve şartlar ve gerekçeler ne olursa olsun, Allah bizleri onlara uymaktan sakındırmakta, Rabbınızdan size indirilene uyun; O'nun dışındakileri dostlar edinip de onlara uymayın. Zaten ne kadar da az öğüt alıyorsunuz” (A’raf 3) buyurmak suretiyle, uyacağımız menheci de belirlemektedir.
 
Her konuda uyulacak en güzel örnek Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’dir ve O’nun getirdiği dinde; müminlere karşı yumuşak davranmak, münafıklara ve munafıklar sınıfından olan bid’at ehline ise sert davranmak suretiyle cihad etmek vardır.
Hükümet filan hoca cemaatinin güdümünde, o hocaya reddiye vermek büyük bir üslupsuzluk ve davetin önünü kesmektir” gibi mugalatalar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, ashabının ve salih selefin menhecinden inhiraf etmenin bir göstergesidir.
* Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Ey Nebi! Kafirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara sert davran” (Tevbe 73) Kafirlerle cihad; onlarla savaşmak iken, münafıklarla ve bidat ehliyle cihad; onlara sert davranıp reddiye vermektir.
 
* Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, müşriklerin ileri gelenlerini hicvetmek üzere Hassan b. Sabit radıyallahu anh’ın şiir okuması için Mescidde kürsü kurdurmuştur. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sonradan ge­len her bir neslin arasından bu ilmi adaletli olanları yüklenip taşır. Bunlar aşırı gidenlerin tahriflerini, batıl ehlinin sahiplenmelerini ve cahillerin yanlış tevillerini bertaraf ederler."[4]
* İbn Ömer, İbn Abbas, İbn Mes’ud radıyallahu anhum ve diğer sahabeler, haricîler, kaderîler gibi bid’at ehlinden teberrî edişlerini açıkça ilan etmişler, reddiye vermişlerdir. Asım b. Şumeyh şöyle demiştir: “Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh’ı yaşlanmış ve eli titrer halde gördüm. Şöyle diyordu: “Haricilerle savaşmak benim için türklerden birçok kimse ile savaşmaktan daha değerlidir.” Bu yüzden İbn Hubeyre, Ebu Said radıyallahu anh’ın Haricilerle savaş hakkındaki hadisi hakkında şöyle demiştir: “Hadiste haricilerle savaşmanın, müşriklerle savaşmaktan öncelikli olduğu geçmektedir. Bunun hikmeti onlarla savaşmanın İslam’ın temel sermayesi, şirk ehliyle savaşmanın ise kazanç olmasıdır. Sermayenin korunması daha önceliklidir.”
Demek ki bu tavır, bazılarının zannettiği gibi, “onların ilahlarına sövmeyin” yasağı ile alakalı değildir. İbn Abbas radıyallahu anhuma bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Müşrikler dediler ki: “Ey Muhammed! İlahlarımıza sövmeye son ver! Yoksa biz de senin rabbini hicvedeceğiz” Bunun üzerine Allah onların, ilimsiz olarak düşmanlık edip Allah’a sövmemeleri için onların putlarına sövmeyi yasakladı.” (Taberi 12/33-34)
Putlara söverek Allah’a sövülmesine sebep olmak başka şey, bâtıl ehline reddiye verip onları hicvetmek başka şeydir. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem müşriklerin ileri gelenlerinin isimlerini de zikrederek bir ay boyunca kunut yapmış ve onlara lanet etmiştir. Tebbet suresi Mekke döneminde nazil olmuş, bu sureyi okumakla müslümanlar müşriklerin önderlerinden Ebu Lehebe ve karısına beddua etmişlerdir.
Abbasiler zamanında hükümet Cehmî’lerin eline geçtiği zaman Ehl-i Sünnetin İmamı Ahmed b. Hanbel rahimehullah, Cehmi’leri en şiddetli bir şekilde reddetmekten geri durmamıştır. Bu konuda örnekler sayılamayacak kadar çoktur ki, bunların bazısını daha önceki yazılarımda nakletmiştim.
Kişinin bildiği hak ile amel etmesinin ve batıl ehline muhalefet etmesinin, insanları hak davetten uzaklaştıracağı düşüncesi ise; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine aykırı, duygusal ve ruhsuz bir felsefedir. Bunun, dinin maslahatıyla alakası yoktur. Belki kişisel maslahat bunu gerektirebilir. Bu felsefenin sahipleriyle  şeytan oynamakta, onun bâtılı hak gösterme çabasına aldanılmaktadır. Batıl ehline bırakın muhalefet etmeyi, - saç tarama şeklinde bile olsa - onlara benzemek dahi yasaklanmıştır.
Şu aktaracağım hadisi iyi düşünelim: Hakîm b. Hizâm radıyallahu anh dedi ki: “Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem cahiliyye döneminde bana insanların en sevimli geleni idi.” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Nebî olup Medine’ye gidince Hakîm b. Hizâm kafir iken hacca gelmişti. Orada satılmakta olan bir hulle gördü ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hediye etmek için onu elli dinara satın aldı. Hulleyi Medine’ye getirdi ve hediye olarak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e vermek istedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kabul etmedi. Ubeydullah dedi ki: “Zannederim şöyle dedi: “Ben müşriklerden bir şey kabul etmem. Lakin dilersen onu ücreti karşılığında alayım.” Onu hediye olarak kabul etmeyince bu şekilde verdim.” Ahmed rivayet etmiştir.[5]
Yukarıda bahsi geçen felsefe sahiplerine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu tutumu itici, uzaklaştırıcı bir üslup olması gerekir! Zira tevhid gibi öncelikli bir mesele dururken, müşriklerden hediye kabul etmemek gibi fer’î sayılabilecek olan ve muhatabı kaçırabilecek bir fiilde bulunulduğu söylenebilirdi! Lakin en güzel örnek Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Neticede Hakim b. Hizam da müslüman olmuştur. Bu kıssa bize şunu gösteriyor: maslahatı tayin etmek sonrakilerin akıl ve zekalarına bırakılmış değildir. Bilakis Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptıkları maslahatın ta kendisidir ve O’nun terk ettikleri mefsedetin ta kendisidir.
Müslümanların özellikleri şöyle anlatılır: “Muhammed Allah'ın Rasûlüdür. Onun beraberinde bulunanlar, kâfirlere karşı sert, kendi aralarında da merhametlidirler… Mü'minlerin böyle olması da, kafirleri onlara karşı öfkelendirmek içindir. Allah, onlardan îman edip sâlih amel işleyenlere mağfiret ve büyük bir mükâfat va'detmiştir.” (Fetih 29) Görüldüğü gibi, kafirleri öfkelendirmek matlup bir iştir.
Daha da garibi, bid’at ehline reddiye verilmesindeki sertliği eleştirirken “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın, şayet katı davransaydın etrafından dağılıp giderlerdi” (Al-i İmran 159) ayetinin delil getirmesidir. Gariptir, zira bu ayet Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’tan bir rahmet sayesinde mü’minlere yumuşak davranması hakkındadır, bid’at ehline ve münafıklara değil! Ayetin devamındaki “Onlar için bağışlanma dile ve işlerinde onlara danış” kavli ayetin iman etmiş sahabeler hakkında olduğunu açıkça göstermektedir. Zira müşrikler için bağışlanma dilemek ve onlara danışmak caiz değildir. Sonra bu arkadaşların, bid’at ehli incinmesin diye tevhid ehlini insafsızca eleştirerek sert davrandıklarını, hatta batıl ehliyle hak ehlinin arasında keskin çizgiler bulunması gerektiğini söyledikleri için “haricilikle” itham ettiklerini müşahede ederiz! Bu durum, Allah'ın rahmetinden ne kadar uzaklaşıldığının bir göstergesidir!
Aiz b. Amr radıyallahu anh’den: “Ebu Sufyan (ki o sırada Hudeybiye anlaşmasında kafir olarak esir edilmişti), Selman, Suheyb ve Bilal’in yanından geçti. Bir kaç kişi daha vardı. Onlar: “Allah’ın kılıçları, Allah’ın düşmanının boynuna bir türlü isabet etmedi!” dediler. Ebubekir radıyallahu anh: “Siz Kureyş’in şeyhi ve önderi olan bir kişi için mi bunu söylüyorsunuz?” dedi. Böylece Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve durumu haber verdi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Ey Ebabekir! İnşaallah onları öfkelendirmemişsindir. Eğer onları öfkelendirmişsen Rabbini öfkelendirmiş olursun” buyurdu. Bunun üzerine Ebubekir onlara gelerek: “Ey kardeşlerim! Sizi öfkelendirdim mi?” dedi. “Hayır, Allah senden razı olsun ey kardeşimiz!” dediler.[6]
Müşrik veya bidat ehli birisine hakaret etmesinden dolayı bir müslümanı eleştirmenin, İslam davetine icabet etmemiş biri sebebiyle, davete icabet etmiş olan birini üzmenin çirkinliği vurgulanmıştır. Üstelik Ebu Sufyan ileride müslüman da olmuştur. Buna rağmen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ebu Sufyan’a müşrik olduğu sıralarda “Allah’ın düşmanı” diyen ashabını eleştirmemiş, bilakis buna karşı çıkan Ebu Bekr radıyallahu anh’ı Allah’ı öfkelendirmiş olmakla korkutmuştur. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bizzat kendisi, müşriklerin ileri gelenlerini davet ettiği esnada, kendisine o sırada önemi daha düşük bir mesele sormak için gelen İbn Ummi Mektum radıyallahu anh’e yüz vermediği için Abese suresinin ilk ayetleri nazil olmuş, böyle bir tavrı Allah Azze ve Celle, rasulünden dahi kabul etmemiştir. Bu sebeple, sapıklık ve şirk ehline sert sözler söyleyen müslümanları, üslupsuzlukla eleştirenlerin öncelikle müslüman kardeşlerini gücendirmemeyi gözetmeleri gerekir.
* Kafirleri dinden uzaklaştıracağı veya hidayete mani olacağı endişesiyle hak sözü söyleyene veya hakka uygun amel edene karşı çıkılmaz.  Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:Yahudi ve Hristiyanlara selama siz başlamayın. Onlardan biriyle yolda karşılaşırsanız onları yolun dar yerine sıkıştırın.”[7]
Muhakkak ki sünnete sarılmak müslümanın azınlık ve garip kalmasını beraberinde getirecektir. Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam rahimehullah şöyle demiştir: “Sünnete sarılan kor avuçlamış gibidir. Bugün bana göre bu, Allah yolunda kılıç vurmaktan daha faziletlidir.” (Tarihu Bağdad (12/410)
 Buhari şöyle demiştir: “Müslümanların en faziletlisi insanlar arasında öldürülmüş bir sünnete davet eden kimsedir. Sebat edin ey Sünnet ehli! Şüphesiz sizler azınlıksınız.” Muslim, Sahih’inde Ebu Hureyre radıyallahu anh’den merfu olarak rivayet ediyor: “İslam garip olarak başladı, tekrar başladığı gibi garip haline dönecektir. Gariplere müjdeler olsun!” Bir rivayette: “Onlara isyan edenler, itaat edenlerden fazladır” şeklinde geçer.
Hak ile bâtıl arasında ve hak ehliyle bâtıl ehli arasında ayrım bulunmasının Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti olduğunun delillerinden birisi şu hadistir:   
el-Mikdad b. el-Esved radıyallahu anh rivayet ediyor: “Allah’a yemin olsun, Allah, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’i peygamberlerini gönderdiği fetret ve cahiliye dönemleri içinde en şiddetli olanında gönderdi. Putlara ibadetten daha üstün bir din görmüyorlardı. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem hak ile batılın, baba ile evladının ayırıcısı olarak geldi. Öyle ki kişi babasının, çocuğunun veya kardeşinin kâfir olduğunu görüyordu. Nitekim Allah onun kalbindeki kilidi imana açmıştı. O halde ölse cehenneme gireceğini biliyordu. Sevdiği kimse cehennemlik iken sevinemezdi. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin bebeği iyi insanlar ihsan et.” (Furkan 74)”[8]
Şeyh el-Elbani bu hadisin açıklamasında şöyle der: “Bu hadiste ayrımın bizzat kınanmış olmadığına açık bir delil vardır. Bazı insanlar, Kitap ve sünnete davetten ve Kitap ile sünnete muhalif sonradan çıkarılan şeylerden sakındırılmasından nefret ettirerek bunun vaktinin gelmediğini gerekçe gösteriyorlar. Bu davetin insanları uzaklaştırdığını ve insanların aralarını ayırdığını iddia etmeleri hak davet konusunda büyük bir cahilliktir. Her zaman ve her yerde bu davetin karşısındaki muhalefet ve çekişmeler, Allah Teâla’nın halk üzerindeki sünnetidir. Allah’ın sünnetinde değişiklik olmaz.  Eğer Rabbın dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Oysa işte ihtilaf edip durmaktadırlar. Ancak Rabbının merhamet ettikleri, (bu ihtilaftan) istisna teşkil ederler” (Hud 118-119)”[9] Elbani rahimehullah’dan nakil bitti.
Bazen bu ayrımın gereklerini gözetmenin, sılayı rahimi terk etmek ve akrabalık bağlarını koparmak olduğu şüphesi öne sürülmektedir. Bu şüphenin sebebi, dinde sılayı rahim’in ne demek olduğunun idrak edilmemiş olmasıdır.
İbn Ebi Cemre rahimehullah şöyle demiştir: “Sılayı rahim mal ile, ihtiyaç zamanında yardım etmekle, zararı def etmekle, güler yüz göstermekle ve dua ile olur. İyilik yapmanın mümkün olduğu her şey ve güç yettiği kadarıyla kötülüğü def etmenin mümkün olduğu her şey sıla kelimesinin anlamı kapsamındadır. Bu ancak istikamet ehli olan akrabalara yapılırsa böyledir. Eğer kâfir veya facir iseler onların sılası; Allah için alakayı onlardan kesmek iledir. Fakat bunda onlara nasihat için çok gayret göstermek şarttır. Sonra ısrar ederlerse, bunun haktan yüz çevirmiş olmaları sebebiyle olduğu onlara bildirilir. Bununla beraber arkalarından onların doğru yola dönmeleri için dua etmek suretiyle akrabalık bağı devam ettirilmiş olur.”
Bu anlayıştan mahrumiyet sebebiyledir ki, “sılayı rahim yapacağız” veya “öncelikli olan tevhidi tebliğ edeceğiz” mantığıyla, haremlik-selamlık gibi emirler işlevsiz bırakılmasına rağmen ilişkiler devam ettilir! Allah’a daveti Allah’a isyan ederek mi ulaştıracaksınız? Hela süpürgesiyle mescid süpürür müsünüz?
Ana hatlarından bahsettiğimiz bu menhec hatası, tevhid ehli olmakla nitelenen insanların, hatalı bir maslahat anlayışı sebebiyle, ihlas ve doğruluk şartlarını bir araya getirmekle memur oldukları amellerini bâtıl bir surette eda etmeye alışmaya ve hakkın izlerinin kaybolmaya yüz tutmasına yol açmıştır. Öyle ki, tevhid ehli insanlar arasında bile kaybolmuş bir sünneti ihya etme gayreti, fitne çıkarmakla nitelenir hale gelmiştir. Hadiste müjdelenen gariplerden olmayı - ki onlar sünnetleri ihya edip dinlerini yaşamak uğrunda kabilelerinden ayrılmak zorunda kalanlardır – nasıl umabilirsiniz?
Allah’ın müminlere rahmet etmesinin sebeblerinden birisi - belki de en önemli sebeplerinden - olan cemaatle namaz fiilinde bile safların ilerili gerili olmasının, kalplerin ihtilafa düşmesine sebep olacağı bildirilmiştir. Hak olan sünnete uymak isteyen müslümanların diyanet camilerinde – namazın şartlarından olan tadili erkan bir yana -safları bile ikame etmesi mümkün olmamaktadır. Tevhid meselesinden daha geri planda olması gerekçesiyle bunu ihmal etmek, asıl sorundan uzaklaşmaktan ve davete icabet etmiş bulunanları haktan uzaklaştırmaktan başka bir şey değildir. Dikkat edin! Bu, namazları cemaatle kılmayı terk etme çağrısı değil, bilakis Allah ve rasulünün emrettiği şekilde ikame etme çağrısıdır! Bizi kıldığımız namazda huşudan alıkoyan birçok sebepten, ibadete konsantre olmaktan uzaklaştıran bid’at ve yanlışlardan arınmış bir namaz kılma çağrısıdır!
İnsanları dinin hakikatlerinden uzaklaştırıp, bâtıl üzerine kurulmuş sistemin bekasını temin için tesis edilmiş diyanet kurumunu, sanki müslümanları temsil eden halifenin, iltizam edilmesi gereken cemaati gibi lanse etmek isabetli değildir. Bilakis cemaat; - İbn Mesud radıyallahu anh’ın dediği gibi azınlık olsalar dahi; hakka – kitap ve sünnete sahabenin menheciyle – tabi olandır.
Sahihayn’de Huzeyfe radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadisin sonlarında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Müslümanların halifesi ve cemaati yoksa, ağaç kökü dişlemek pahasına bütün fırkalardan uzaklaş” buyurmuştur. Hadisi düşünürseniz, “Ayrı mescid kurmaya kalkışmamız, yeni bir fırka teşkil etmek olur” şeklindeki düşüncenin temelden hatalı olduğunu ortaya koyar. Zira müslümanların halifesi ve cemaati bulunmadığı için mevcut mescidler zaten mutlaka fırkalardan bir fırkanın mescididir. Adının diyanet camisi olması onu aklamaz. Burada kıstas; bilmeyenlerin heveskar anlayışı değil, kitap ve sünnet nasları olmalıdır. Müslümanların da hakkı izhar etmeksizin, mescidlerde mevcut batıl eylemlere iştirak etmeleri, sözkonusu fırkanın kalabalığını artırmaktan ve onları güçlendirerek hakka taraf olmayı zayıflatmaktan başka bir tesir bırakmamaktadır.  
Müslümanların halifesinin ve cemaatinin bulunmadığı zamanda cemaat İshak b. Rahuye rahimehullah’ın açıkladığı gibi; kitap ve sünnetle amel eden ilim ehlidir. İşte bu cemaattir ve delile ittiba hakim olduğu sürece bundan ayrılmamak gerekir. 
El-Askerî, Suleym b. Kays el-Amiri’den rivayet ediyor: İbnu’l-Kevvâ, Ali radıyallahu anh’e sünnet, bid’at, cemaat ve fırka hakkında sordu. Dedi ki: “Ey İbnu’l-Kevvâ! Sorunu ezberledim, sen de cevabı iyi anla: Sünnet, Allah’a yemin olsun Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetidir. Bid’at; ondan ayrılmaktır. Cemaat, Allah’a yemin olsun, az da olsalar hak ehliyle bir araya gelmektir. Fırka ise çok olsalar dahi batıl ehliyle bir araya gelmektir.”[10]
Yine; “Cimriliğe boyun eğildiğini ve herkesin kendi görüşünü beğendiğini gördüğümüz zaman halkın geneline tebliği bırakıp kendimizi kurtarmaya bakmamızı” öğütleyen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’dir. (Bu konuda Camiu’s-Sahih şerhi 5. Derste 29 nolu hadisin izahını dinlemenizi tavsiye ediyorum) Her bidat fırkası kendi görüşünü beğenmekte ve bu konuda Allah rasulünden başka önderler edinmiş durumdadır. Allah Azze ve Celle’nin, rasulü diliyle bize açıkladığı şeye karşı kelam yaparak daha başka metodlar öne sürmek zekâ veya başarı göstergesi değil, lüzumsuz gayretkeşliktir.
Bize düşen şey, kelle sayısını artırmak değil, Allah’ın dininin hakim olduğu, ihtilaflarını Kur’an ve sünnete arz ederek bertaraf edebilen kaliteli bir toplum oluşturmaktır. Allah’ın yardım ve desteğini celbedecek şey ancak budur. Allah’ın dinini, imkan bulunmasına rağmen layıkıyle yaşamayan bir topluluğu artıracak her sayı, sadece sorunlara bir yenisini eklemektedir. Geriye de birbirleriyle sürekli sorun yaşayan, Allah’ın yardım sebeplerini ihmal ettiklerinden dolayı sorunlarını aşamayan bir kalabalık oluşmaktadır.
Burada anlatmaya çalıştığım şey; davette öncelikleri gözetme veya yumuşak muamele prensiplerine karşı çıkmak değildir! Bilakis sadece şunu demek istiyorum; dünya konusunda îsâr (başkasını kendine tercih etmek) fazilettir, lakin hidayet konusunda îsâr meşru değildir. Müslüman, hidayeti, rahmeti önce kendisine diler, sonra başkasına. Kendisi hidayetinden taviz verir de, başkalarının hidayete ulaşmasını kendine tercih ederse, böyle bir davranış dinde övülmüş değil, yerilmiştir. Yine son olarak uyarılması gereken bir husus daha kaldı: kendilerine sert davranılacak olan bid’at ehli; hüccet ve ilim kendilerine ulaşmış olmasına rağmen bâtıl eylemlerinde ısrar edenlerdir. Lakin içinde yaşadığımız toplum içinde birçok kimseye hüccetin henüz ulaşmamış olması, huccetin ulaştığı kimselerin delile göre hareket etmesini engellememelidir ve kişinin her halukarda hakka uygun hareket etmesi, sertlik değildir. Bilakis çoğu zaman sünnette sınırları çizilmiş bu tavır, bilmeyenlerin hakkı ve hakka uymanın ciddiyetini anlamasını daha mümkün kılmaktadır. Evet, şayet din re’y ile olsaydı, mestlerin üzerini değil, tabanını mesh ederdik! Lakin sünnet böyle. Her şeyi hakkıyla bilen Allah, şüphesiz hikmet sahibidir.
* Musa aleyhi's-selâm’ın Firavuna yumuşak söz söylemekle emrolunmasına gelince, yumuşak söz söylemek, hakkı söylememek demek değildir. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Cihadın en üstünü zalim sultan karşısında hakkı söylemektir.” (Ebu Davud 4344) Tirmizi (2174) İbn Mace (4011)
Allah için nefret etmek ne İslâm davasını ve nasihati başkalarından gizlemektir ve ne de onları hatırlatmada bulunmadan veya uyarmadan günah batağında bırakmaktır. Bundan dolayı, iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak, sapanları doğru yola ulaştırmaya çalışmak, onlara acımak, onların itaat ve hidayet kapılarından girmelerini samimîyetle istemek gerekir.
Bu ancak, nefislerin onların kapılarından girmeleriyle gerçekleşir. Yüce Allah, kendi yoluna davetin işaretlerinin; hikmet, güzel nasihat, en doğru için, en güzel olanla tartışma olduğunu belirtti. Yüce Allah şöyle buyuruyor: ‘Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış; Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir.’ (Nahl, 125)
Anormal nefisler ve katı kalpler ancak şefkat göstermekle ve ciddiyetle yumuşar. Bundan dolayı (Allah) Mûsâ (aleyhisselâm) ile Hârûn (aleyhisselâm)’ı Mısır’ın tâgûtuna ve firavununa gönderdiğinde, onlara Rabbânî direktif şöyleydi: ‘Sen ve kardeşin, ayetlerimle gidin; beni anmakta gevşek davranmayın. Firavun’a gidin, doğrusu o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar(Tâhâ, 20/42-44)
Kur’ân ayetlerindeki bu tavır, Yüce Allah’ın şu sözüyle çelişmez: ‘Ey Nebî! İnkârcılarla ve münafıklarla savaş; onlara karşı sert davran. Varacakları yer cehennemdir ve ne kötü dönüştür.’ (Tevbe, 9/73)
Emredilen sertlik, iki durumda söz konusudur. Birincisi: Savaş durumunda. Bu, şiddet ve sertlik gerektiren bir durumdur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:Ey iman edenler! Yakınınızda bulunan inkârcılarla savaşın; sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir’ (Tevbe, 9/123)
İkincisi: Davet kendilerine ulaşan ve savaşla cevap veren kâfirlere, hak yoldan çıkan bid’atçı ve sapık şüphe sahiplerine cevap verme durumunda. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlara ‘Allah'ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ dendiği zaman, münâfıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. Başlarına kendi işlediklerinden dolayı bir musibet çattığında sana gelip: Biz, ‘İyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istemedik’ diye de nasıl Allah’a yemin ederler? İşte bunların kalplerinde olanı Allah bilir. Onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver, kendilerine etkili sözler söyle.” (Nisâ’, 4/61-63)
Böylece, davetin başından sonuna kadar yumuşaklıkla olacağını, sertliğin savaşla sınırlı olduğunu iddia eden bazı âlimlerin görüşlerinin yanlış olduğu ortaya çıkmış oluyor. Şayet durum böyle olsaydı, Rasûlüllâh (sallallahu aleyhi ve sellem)’in müşriklere yaptığı gibi, münâfıklarla da savaşması gerekirdi. Fakat böyle bir şey olmamıştır. Yine anlaşıldı ki, onlara cevap verme, batıl görüşlerini açıklama, şüphelerinin yanlış olduğunu gösterme ve bid’atlarını yok etmeyi de içine alması için sertlik esnek tutuluyordu. Selefî Sâlihîn de böyle yapıyordu.
Rabbin itaatine ve Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Sünneti’ne uygun davranan bilsin ki; davette yumuşaklık; yağcılık değildir ve bu dinden bir şeyde; kolaylaştırma bahanesiyle heva ve şehvetlere uygun şekilde taviz vermek anlamına gelmez. Yine edebî ifadeyle ve kesin delile göre sertlik; sövmek, hakaret ve küstahlık etmek değildir!
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Dinin düşmanların iki türdür: kafirler ve münafıklar. Allah, nebisine her iki grupla da cihad etmesini emrederek şöyle buyurmuştur: “Kafirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara sert davran” (Tevbe 73) zira Münafık toplulukları kitaba aykırı bid’atler çıkarmakta ve insanlara onu karışık göstermektedirler. İnsanlar kitabın bozulması ve dinin değiştirilmesini fark edemiyorlar. Nitekim bizden önceki kitap ehlinin dini, o dinin mensuplarının karşı çıkmadıkları tebdiller (dinde değişiklikler) ile bozulmuştu. Bidatçi topluluklar münafıklar olmasalar da münafıkları dinlemişler ve durumları onlara karışık gelmiş, onların kitaba aykırı sözlerini hak zannetmişler ve böylece münafıkların bidatlerine davet eden kimseler haline gelmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer sizinle birlikte (savaşa) çıksalardı sizi bozmaktan başka bir işe yaramazlar, içinizde fitne çıkarmak için hemen aranıza sokulurlardı; zira içinizde onlara kulak veren kimseler vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.” (Tevbe 47)
Yine onların durumlarını açıklamak zorunludur. Hatta onların fitnesi daha büyüktür. Zira onlarda, kendilerine dostluk gösterilmesini gerektiren iman vardır fakat münafıkların dini bozmak için çıkardıkları bidatlere girmişlerdir. Bu bidatlerden sakındırılması zorunludur. Bu husus onların isimlerini ve şahıslarını zikretmeyi de gerektirebilir. Hatta şayet bu bidatleri bir münafıktan almış olmasalar da bunların dinden olduğu için hidayet ve iyilik olduğunu söylerler.  Şayet durum böyle olmasaydı bile yine onun açıklanması gerekirdi. Bu yüzden hadis ve rivayet hususunda hata eden, görüş ve fetva hususunda hata eden ve zühd ve ibadet hususunda hata kimselerin durumlarını açıklamak farzdır. Hata eden kişi hatası bağışlanmış ve içtihadından dolayı ecir almış bir müçtehit dahi olsa dahi durum böyledir. Kişinin kendisi söz ve ameliyle muhalefet etse dahi, Kitap ve sünnetin delalet ettiği söz ve ameli açıklamak zorundadır.” İbn Teymiyye el-Fetava 28/231-232)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) arkadaşlarını öldürüyor dedirtmem” buyurarak münafıkların öldürülmesini yasaklamıştır. Bizim de sünnete uyarak münafıkları öldürmekten uzak durmamız gerekir. Lakin bu gerekçeyi genelleştirerek Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yapmış olduğu veya müsaade ettiği şeyi terk etmemiz gerekmez. Nitekim Sahabenin menheci bu şekilde devam etmiştir. Onlar sırf Allah rasulünde gördükleri şeyi terk etmemek için, bazılarının artık gereksiz ve anlamsız bulduğu gerekçesiyle harvele yapmayı terk etmemişlerdir. Harvele, hac esnasında say yaparken, müşriklere karşı heybetli görünmek için hızlı ve çalımlı hareket etmektir.
Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Onlar, senin kendilerine yumuşak davranmanı arzu ettiler. O zaman onlar da sana yumuşak davranacaklardı.” (Kalem 9)
Mucahid rahimehullah bu ayet hakkında dedi ki: “Onları ilahlarına bıraksaydın, onlar da seni üzerinde bulunduğun hakka bırakacak ve kendilerine meylettireceklerdi.” (Taberi 23/534)
Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Zulmedenlere meyletmeyin; aksi halde ateş size de dokunur. Sizin için Allah'tan başka hiçbir dost yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz” (Hud 113)
Subhanekallahumme ve bihamdike eşhedu en lâ ilahe illa ente vahdeke la şerike leke estagfiruke ve etûbu ileyk.


[1] Sahih. Buhari (16) Muslim (43)
[2] Darimi (318)
[3] İbn Teymiyye et-Tedmuriyye (s.381) Mecmuu’l-Fetava (10/301) İbn Kayyım el-Fevaid (s.109) Medaricu’s-Salikin (1/343)
[4] İbnul Vezir el-Yemanî Ravzu’l-Basim (1/21-23) Elbani; Tahricu’l-Mişkat (1/82-83/248)
[5] Ahmed (14784)
[6] Muslim (2504) Ebu Nuaym Hilye (1/346)
[7] es-Sahiha (704) Müslim, Edebu’l-Mufred’de Buhari, Ahmed ve başkaları Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinden merfu olarak rivayet ettiler
[8] Sahih. Ahmed (6/2-3) El-Elbani es-Sahiha (2823)
[9] El-Elbani es-Sahiha (6/322)
[10] Necmuddin en-Nesefi, el-Kand Fi Ahbari Semerkand (s.233) Kenzu’l-Ummal (1644)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)