Şöyle soruldu: “Aişe radiyallahu
anha’dan gelen rivayette Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
مَنْ
مَاتَ وَعَلَيْهِ صِيَامٌ صَامَ عَنْهُ وَلِيُّهُ
“Kim üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse
onun yerine velisi oruç tutar.”[1]
Yine İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan gelen rivayette şu şekilde geçer:
جَاءَ
رَجُلٌ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ
إِنَّ أُمِّي مَاتَتْ وَعَلَيْهَا صَوْمُ شَهْرٍ أَفَأَقْضِيهِ عَنْهَا؟ قَالَ نَعَمْ
قَالَ فَدَيْنُ اللَّهِ أَحَقُّ أَنْ يُقْضَى
“Bir adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e
geldi ve dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Annem üzerinde bir aylık oruç borcuyla
öldü. Onun yerine kaza edeyim mi?” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
buyurdu ki:
“Evet. Allah’a olan borç ödenmeye daha
layıktır.”[2]
Bu sahih hadislerin zahirine göre, ölen kimsenin
farz oruç borcu varsa, yakınları onun adına oruç tutamazlar mı?”
Cevap:
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan gelen diğer
rivayette Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip annesinin oruç borcu
hakkında soran kimsenin Sa’d b. Ubade radıyallahu anh olduğu tasrih edilmiştir:
أَنَّ سَعْدَ
بْنَ عُبَادَةَ رضي الله عنه اسْتَفْتَى رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم
فَقَالَ إِنَّ أُمِّي مَاتَتْ وَعَلَيْهَا نَذْرٌ فَقَالَ اقْضِهِ عَنْهَا
“Sa’d b. Ubade radıyallahu anh, Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’e fetva sordu ve dedi ki: “Annem üzerinde adak
olduğu halde öldü.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Onun
adına sen yerine getir.”[3]
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan diğer rivayette
de şu şekildedir:
جَاءَتِ
امْرَأَةٌ إِلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَتْ يَا رَسُولَ
اللهِ إِنَّ أُمِّي مَاتَتْ وَعَلَيْهَا صَوْمُ نَذْرٍ أَفَأَصُومُ عَنْهَا؟ قَالَ
أَرَأَيْتِ لَوْ كَانَ عَلَى أُمِّكِ دَيْنٌ فَقَضَيْتِيهِ أَكَانَ يُؤَدِّي ذَلِكِ
عَنْهَا؟ قَالَتْ نَعَمْ قَالَ فَصُومِي عَنْ أُمِّكِ
“Bir kadın Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem’e geldi ve dedi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Annem üzerinde adak orucu borcu
olduğu halde öldü. Onun adına oruç tutayım mı?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem buyurdu ki:
“Şayet annenin üzerinde borç olsaydı onun
adına ödemez miydin?” Kadın: “Evet” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem buyurdu ki:
“Annenin yerine oruç tut.”[4]
Bu rivayetler, İbn Abbas radıyallahu anhuma
hadisinde adak orucunun söz konusu edildiğini göstermektedir. Nitekim aynı
kıssayı Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma şöyle aktarmıştır:
أَنَّ
امْرَأَةً أَتَتْ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَتْ إِنَّ
أُمِّي تُوُفِّيَتْ وَعَلَيْهَا نَذْرُ صِيَامٍ فَتُوُفِّيَتْ قَبْلَ أَنْ تَقْضِيَهُ
فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِيَصُمْ عَنْهَا الْوَلِيُّ
“Bir kadın Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem’e geldi ve dedi ki: “Annem, üzerinde adak orucu olduğu halde, onu kaza
edemeden vefat etti.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
“Onun adına velisi oruç tutar.”[5]
Aişe radıyallahu anha hadisine gelince, İmam Ahmed ve muhaddis imamların geneli,
mutlakın mukayyede hamledilmesi kaidesiyle hareket ederek, Aişe radıyallahu
anha hadisinde geçen oruç borcunun nezir(adak) borcuna yorumlanması gerektiğini
söylemişlerdir.
Nitekim az sonra geleceği üzere, hadisin ravisi olan Aişe radıyallahu anha
ile İbn Abbas ve İbn Ömer radıyallahu anhum, ölenin yerine farz orucun
tutulmayacağını, ancak adak orucu borcuyla ölenin yerine velsinin oruç
tutabileceğini ifade etmişlerdir.
Amre bt. Abdirrahman
rahimehallah’tan:
سَأَلْتُ عَائِشَةَ فَقُلْتُ لَهَا إِنَّ أُمِّي تُوُفِّيَتْ
وَعَلَيْهَا رَمَضَانُ أَيَصْلُحُ أَنْ أَقْضِيَ عَنْهَا؟ فَقَالَتْ لَا وَلَكِنْ تَصَدَّقِي
عَنْهَا مَكَانَ كُلِّ يَوْمٍ مِسْكِينًا خَيْرٌ مِنْ صِيَامِكِ عَنْهَا
“Aişe radiyallahu anha’ya
dedim ki: “Annem üzerinde Ramazan orucu borcu olduğu halde öldü. Onun yerine
ben kaza edebilir miyim?” Aişe radiyallahu anha dedi ki: “Hayır. Lakin her gün
için onun yerine sadaka vermen onun adına oruç tutmandan hayırlıdır.”[6]
Said b. Cubeyr rahimehullah’tan: “İbn Abbas radiyallahu anhuma dedi ki:
إِذَا
مَرِضَ الرَّجُلُ فِي رَمَضَانَ ثُمَّ مَاتَ وَلَمْ يَصُمْ أُطْعِمَ عَنْهُ وَلَمْ
يَكُنْ عَلَيْهِ قَضَاءٌ وَإِنْ كَانَ عَلَيْهِ نَذْرٌ قَضَى عَنْهُ وَلِيُّهُ
“Kişi Ramazan ayında hastalanıp sonra oruç tutamadan ölürse onun adına
fakir yedirilir. Ona kaza gerekmez. Eğer oruç adağı borcuyla ölürse velisi onun
yerine oruç tutar.” Diğer rivayette İbn Abbas radiyallahu anhuma dedi ki:
فِي
الرَّجُلِ الْمَرِيضِ فِي رَمَضَانَ فَلَا يَزَالُ مَرِيضًا حَتَّى يَمُوتَ قَالَ
لَيْسَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فَإِنْ صَحَّ فَلَمْ يَصُمْ حَتَّى مَاتَ أُطْعِمَ عَنْهُ
كُلَّ يَوْمٍ نِصْفُ صَاعٍ مِنْ حِنْطَةٍ
“Kişi Ramazan ayını hasta olarak geçirir, sonra ölürse ona bir şey
gerekmez. Eğer iyileşir de ölünceye kadar orucu kaza etmemişse onun adına her
gün için yarım sa’ buğday fakire verilir.”[7]
Atâ b. Ebi Rabah rahimehullah’tan: “İbn Abbas radiyallahu anhuma dedi
ki:
لَا يُصَلِّي
أَحَدٌ عَنْ أَحَدٍ وَلَا يَصُومُ أَحَدٌ عَنْ أَحَدٍ وَلَكِنْ يُطْعِمُ عَنْهُ مَكَانَ
كُلِّ يَوْمٍ مُدًّا مِنْ حِنْطَةٍ
“Hiçkimse başkası adına
namaz kılamaz, başkası adına oruç tutamaz. Lakin her gün için bir müd buğday
yedirir.”[8]
Aynısını İbn Ömer
radıyallahu anhuma da söylemiştir.[9]
Adak orucu ile farz oruç arasındaki farkların
sırrını İbnu’l-Kayyım rahimehullah
Tehzibu Suneni Ebi Davud’da (1/452-455) şöyle açıklamıştır:
“İlim ehli, üzerinde
oruç borcu olduğu halde ölen kimsenin yerine orucun kaza edilmesi konusunda üç
görüş üzere ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Ne adak
orucu, ne de aslen farz olan oruç, hiçbir durumda onun yerine kaza edilmez. Bu
Şafii’nin mezhebinin zahiri, Malik’in, Ebu Hanife’nin ve ashabının mezhebidir.
İkincisi: Onun yerine
oruç tutulur. Bu Ebu Sevr’in ve iki görüşünden birinde Şafii’nin kavlidir.
Üçüncüsü: Onun adına
adak orucu tutulabilir, aslen farz olan oruç tutulamaz. Bu İmam Ahmed’in
mezhebinin nassıdır. Aynı zamanda Ebu Ubeyd ve el-Leys b. Sa’d’ın da görüşüdür.
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan da gelmiştir.
El-Esram, İbn Abbas
radıyallahu anhuma’ya üzerinde bir aylık adak borcu ve bir aylık ramazan orucu
olduğu halde ölen adam hakkında sorulduğu zaman şöyle dediğini rivayet etti:
أَمَّا رَمَضَان فَلْيُطْعَمْ عَنْهُ , وَأَمَّا
النَّذْر فَيُصَام
“Ramazan orucuna
gelince, onun adına yemek yedirilir. Adağa gelince onun adına oruç tutulur.”
Görüşlerin en
dengelisi budur. Sahabenin sözleri de buna delalet eder ve İbn Abbas
radıyallahu anhuma’nın:
لَا يَصُوم أَحَد عَنْ أَحَد وَيُطْعِم عَنْهُ
“Kimse kimse adına
oruç tutamaz, onun yerine yemek verebilir” sözündeki problemi de giderir. Zira
O, bu sözü ancak aslen farz olan oruç hakkında söylemiştir. Adağa gelince, İbn
Abbas radıyallahu anhuma’nın açıkça ifade ettiği gibi, ölen kimse adına adak
orucu tutulabilir. Onun fetvaaları ve rivayeti arasında bir çelişki yoktur. Bu,
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan üzerinde ramazan orucu ve adak orucu olduğu
halde ölen kimsenin kıssası hakkında rivayet edilen şeyde ikisinin arasını
ayırdığını göstermektedir. Ramazan orucu için ölü adına yemek yedirilmesi, adak
orucunun ise ölü adına tutulmasını söylemiştir. Bu konuda bu rivayet hangi
açıdan iletlendirilebilir ki?
Aişe radıyallahu
anha’dan, üzerinde oruç olduğu halde ölen kadın hakkında: “Onun adına yemek
yedirilir” şeklindeki fetvası da adak hakkında değil, farz olan oruç
hakkındadır. Zira Aişe radıyallahu anha’dan, üzerinde Ramazan orucu olduğu
halde ölen kimse hakkında:
أَنَّهُ يُطْعِم عَنْهُ فِي قَضَاء رَمَضَان
وَلَا يُصَام
“Onun adına yemek
yedirilerek ramazan orucu kaza edilir. Onun adına oruç tutulmaz” dediği sabit olmuştur.
Aişe radıyallahu
anha’dan rivayet edilen de, İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet edilenle
aynıdır, kendi görüşü ile rivayet ettiği arasında bir çelişki yoktur. Böylece
bu konudaki rivayetlerin ittifak ettikleri ve sahabenin fetvaları ile uyumlu
oldukları ortaya çıkmaktadır. Bu, delilin de, kıyasın da gerektirdiği şeydir.
Çünkü adak dinin aslında vacip değildir. Onu ancak kul kendi nefsi üzerine
vacip kılar. Böylece borçlandığı bir borç konumuna gelir. Bu yüzden Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem İbn Abbas radıyallahu anhuma hadisinde, adağı borca
benzetmiştir. Kendisine adak orucu hakkında sorulmuştu. Borçta niyabet (başkası
tarafından yerine getirilmesi) dâhil olur. Orucu ise Allah baştan farz
kılmıştır ve İslam’ın rükünlerinden biridir. Tıpkı namazda ve şehadet
kelimelerini söylemede niyabetin söz konusu olamadığı gibi, oruçta da hiçbir
halde buna niyabet dâhil olmaz. Zira bunda maksat, taati kulun kendisinin
yerine getirmesi, kendisi için yaratıldığı ve emrolunduğu kulluğun hakkını
vermesidir. Bu emir başkası tarafından onun adına yerine getirilemez. Tıpkı
başkasının onun adına müslüman olamayacağı, onun adına namaz kılamayacağı gibi.
Gücü yettiği halde kasten haccı terk ederek ölen veya ölünceye kadar zekâtını
vermeyen kimse de böyledir.
Delilin ve dinin
kurallarının gerektirdiği şey; ölümünden sonra bunları onun adına başkasının
yapmasıyla zimmetin beri olmaması, ondan kabul edilmemesidir. Bu tabi olunması
gereken bir haktır.
Aradaki farkın sırrı
şudur: Adak, mükellefin kendisine yüklediği bir zimmettir. Din başlangışta ona
bunu yüklememiştir. Bu, dinin kendisi
üzerine bir hak olarak yüklediği şeyden hüküm olarak daha hafiftir. Mükellef
bunu gücü yetse de yetmese de kendi üzerine kendisi yüklenmiştir. Bu yüzden
kendi kudretinde olmayan şey yerine getirildiğinde kabul edilir. Ama dinin farz
kıldıkları, bedenin takatine göredir. Aciz olana vacip olmaz. Kişinin kendi
zimmetine yüklendiği şeyi din ona vacip kılmamıştır. Zimmet, aslen farz
kılınandan daha geniş kapsamlıdır. Zira mükellefin (yemin ve adak gibi
yollarla) kendisi üzerine vacip kılacağı şeyler geniş kapsamlıdır. Vacibi eda
etme yolu da, dinin vacip kıldıklarından geniş kapsamlıdır. Kulun kendisine
vacip kıldığı şeyi ölümünden sonra başkasının yerine getirebilecek olmasından
hareketle, dinin vacip kıldığı şeyleri de niyabetle başkasının onun adına
yerine getirebilecek olması gerekmez. Bu durum, sahabenin, insanların en
fakihleri, ilimleri en derin, dinin sırlarını, maksatlarını ve hikmetlerini en
iyi bilenler olduğunu ortaya koymaktadır. Başarı Allah’tandır.”
[1]
Sahih. Buhârî (1952) Muslim (1147)
[2]
Sahih. Buhârî (1953) Muslim (1148)
[3]
Sahih. Buhârî (2610) Muslim (1638)
[4]
Sahih. Buhârî (1953) Muslim (1148)
[5]
Hasen. İbn Mace (2133)
[6]
Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih.
Tahavi Ahkamu’l-Kur’ân (935) Tahavî Şerhu Muşkili'l-Âsâr (6/178) İbn Hazm, el-Muhallâ
(7/4) İbnu’t-Turkmani Cevheru’n-Naki (4/257)
[7]
Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih.
Ebû Dâvûd (2401) Abdurrazzak (4/237) İbn Hazm el-Muhallâ, (7/7) Beyhakî
(4/254) el-Elbani el-İrva (2593)
[8]
Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih.
Nesai Sunenu’l-Kubra (2918) Tahavî Şerhu Muşkili'l-Âsâr (6/176) Tahavi
Ahkamu’l-Kur’ân (939) İbn Abdilberr et-Temhid (9/27)
[9]
Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih.
Beyhakî (4/254) Beyhakî el-Hilafiyyat (3598) Ebu’l-Cehm el-Bahili Cüz (s.34)
Zahir b. Tahir eş-Şehami Subaiyyat (86) Tahavi Ahkâmu’l-Kur’an (941)