Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Sosyal Medyada “Ebu Muaz” Künyesini Kullananlar Hakkında Uyarı

Facebook, İnstagram, Twitter gibi sosyal medya programlarında “Ebu Muaz” künyesini kullanan veya “Darussunne” adıyla Facebook yayını yapa...

29 Aralık 2011 Perşembe

Kitapsız Kafirin Kestiği Yenir mi? Meselesi

Bismillah
Çeşitli vesilelerle Allah'tan gayrı adına kesilmeyip, kan akıtılarak meşru kesimi yapılmış etlerin yenilmesinin caiz olduğunu söylemiştim. Zira Kitap ve sünnette hayvan kesimlerinde iki aslî şart vardır:
1- Yalnız Allah için kesilmesi
Burada Allah için kesmeye niyet yeterlidir, Allah adının zikredilmesi mustehaptır. Buna göre hayvan kesildiği esnada, Allah için kesmeye niyet etmiş bir kimse Allah'ın adını zikretmeyi unutursa kesilenin helalliğine zarar vermez. Yine bu şart, Allah'ın adı zikredilmesine rağmen, kabirler ve türbeler yanında kesilen yahut önemli birinin gelişi için kesilen kurbanların murdar olduğunu ifade etmeye yeterlidir.
2- Meşru kesim yapılması.
Bu şart usulsüz olarak öldürülen hayvanların yahut günümüzde avrupada uygulandığı söylenen petar tabancasıyla bayıltılarak/öldürülerek meşru kan akıtılmasının engellendiği kesimlerin meşru olmadığını ifade etmek için yeterlidir.


Müslümanlar, Kitap ve sünnetin gösterdiği gibi, kitap ehli dışındaki kafirlerin kestiklerinin yenmeyeceğinde icma etmişlerdir. Fakat burada bir çok müslüman, “kitapsız kafirin kestiği, her ne şekilde olursa olsun yenilmez diye icma vardır” zannederek yanılgıya düşmektedir. Zira bu icmanın sebebi, kitap ehlinin yukarıda zikrettiğim şartlara uygun kesim yapması, kitapsız kafirlerin ise buna riayet etmemeleridir. Bu yüzden yukarıda zikrettiğim şartlar yerine gelmeden bir müslüman veya kitap ehli kesim yapsa o et yenmeyeceği gibi, kitapsız bir kafir bu şartlara uyarak kesim yapsa o eti yemekte de bir sakınca olmadığını söylemiştim. Nitekim, İbnu’l-Munzir, Said b. El-Museyyeb’den şöyle dediğini nakleder: “Bir müslüman hasta olsa ve bir mecusiye kurbanı kesmesini emretse, bu kurban geçerlidir.” (Bkz.: Nevevi, el-Mecmu, 9/79) Bunda şaşılacak bir şey yoktur, çünkü zikrettiğimiz iki şartın yerine geldiği bir kurbandır bu.
Lakin dinlerini dinin saf kaynakları olan Kitap ve sahih sünnetten almayıp da mezheplerin fikir atığı çöplüklerinden beslenerek elde etmeye çalışan Neo-Hariciyye fırkasının görüşüne sapmış bazı kimseler, kafalarında oluşturdukları uydurma bir müslüman şablonuna uymayan herkesi tekfir edip, tekfir ettikleri bu kimselerin kestiklerini yememeyi de din edindiklerinden, itiraz etmektedirler.
Birisi bana bu konuyla ilgili bir doküman göndermiş, ne amaçla gönderdiğini bilmiyorum ama mesajına selam yazmadığı için karşıt görüşte olduğunu sanıyorum. Gönderdiği dokuman, Davetulhak forum, islamakidesi.tr.gg gibi harici akidesini neşreden sitelerde de yayınlanmış bulunan bir yazı. Kaynağı, kendilerini "hak yayınları" diye isimlendiren "batıl" yayınlarına ait, haricilerin el kitaplarından Davetçinin Tefsiri kitabı. Adı geçen yayınevi, tamamen hislerine binaen kurdukları/uydurdukları din anlayışına bazı alimleri de alet edip kullanabilmek için nakiller yapmaktadır. Lakin bunlar öyle nakillerdir ki, sözün sahibi dahi kendisinden yapılan bu nakli işitseydi şaşar kalırdı! Bu gibi tahrifler konusunda adı geçen yayınevi oldukça tecrübelidir. Zaten kimse verilen kaynaklara aslından bakmıyor, bunların attıkları çamurlar da kolayca tutuyor! Sonra karşımızda kendi dinine asli kaynaklarından araştıracak kadar değer vermediği halde, başkalarını taklitçilikçe suçlayıp tekfir eden, tahrifte usta önderlerinin sözlerini papağan gibi tekrar eden, ilmî mevzularda usulüne uygun mütalâalar sunulduğunda, anlayıştan mahrum oluşun hırsıyla ağzını açıp gözünü yuman kimseleri görüyoruz!
Bana gönderilen yazıda da insanları haktan saptırmak için "icma", "alimlerin ittifakı", falan alim ve filan alimin sözleri gibi yaldızlarla süslenmiş, yaşadığın ortamda mutlaka kendine müslüman diyen birilerini tekfir etmek zorunda olduğunu sıkı sıkıya tembihleyen ifadeler mevcut.
Zaten birçok insan dininin gereklerini yaşamıyor, fısku fücur görünce sazan gibi atlıyor, ortam tekfire çok müsait görünüyor. Bu gibi durumlarda şeytan, müslümanları fiillere hükmetmekten faillere hükmetmeye yönlendirirse en büyük zaferi kazanıyor! İslam davetinin başarılı olmasına ramak kalmış her toplumu ancak tekfir düşünceleri ifsat eder. İnsanlar, fiilerin çirkinliğine hükmetme sınırında durup, bu çirkin fiillere karşı mücadele içerisinde olurlarsa emaneti eda eden bir toplum oluşabilir. Lakin bu sınırda duramayıp, salahiyeti olmayan kimseler, faillerin çirkinliğine hükmetmeye yönlendirilirse şeytan bir taşla iki kuş vurmuş olur:
Birincisi: Usulüne uymayan tekfircilik yayılarak davetin ve dini hayata geçirmenin önü kapanır, aşırılık ortaya çıkar. Tekfir fikrine saplananlar, meselelere ve şahıslara kendilerinin gözlüğünden bakmayanları itham ederler ve bağlar kopar.
İkincisi: Faillere hükmetme yetkisi bulunmadığını bilen fakat fiillere hükmedip hayrı işlemeye, şerri terk etmeye azimli müslümanlar itham altında kalır. Bunların da daveti engellenir ve muhataplar, söylemleri arasındaki benzerlikten dolayı bunları da bir önceki sınıftaki ile aynı kefeye koyar. Yahut sırf haksız tekfirde bulunanlara muhalefet için ifrata düşerek, yapılması küfür olmayan herşeyi sanki meşru fiillermiş gibi anlatırlar. Yahut da diğerlerine reddiye verdiklerinde, küfür olmayan bir fiile küfür denmesine karşı çıkarlar, fakat küfür olmadığı zikredilen fiilin yine de bir isyan ve fısk olduğunun unutulmasına sebep olurlar. Bu gibi, birilerinin hakkında küfür, işleyenine kafir hükmünü verdikleri, aslizatinda fısk olan işlere karşı çıkan gördüklerinde de onu "haksız tekfirci"lerle aynı kefeye koyarlar.
Geride ne hakka davet kalır ne de hakkı yaşamak!
Şimdi gelelim, bahsi geçen yazıdaki çarpıklıklara:
Yazıda şöyle bir nakil yapılmış:
Allame Takiyuddin Ebi Bekr el-Huseyni(rahimehullah) “Kifayetu’l Ehyar” kitabında şöyle der: “Kim Kur’an’ı pisliğe atarsa ‘ben Müslümanım’ dese dahi kafir olduğu gibi, aynı bu şekilde haram olan bir şeyi ameliyle helalleştiren kişi de kafir olur. Kişinin haramla içli dışlı olması, o haramın helal ve meşru olmasına sebep olur. Bu durumda şeriatın yok olmasına neden olur ki, böyle bir kimse Kuran’ı pisliğe atan bir kimseden daha kafirdir. Zira dini söndüren hali büyük bir delildir ki niyeti çok kötüdür, her ne kadar niyetim iyidir dese de fayda vermez. Bu açık bir konudur şüphe yoktur. (Kifayetu’l Ehyar, 382)

Adı geçen alim şafii alimlerindendir. Sözü dinde delil olmamakla beraber, bu terceme tamamen saptırmalarla doludur. Nakil yapılan kısmı arapça metniyle birlikte doğru tercemesini yaparak veriyorum:

وقد حرر بعض فقهاء العصر بحثا فيمن يتعاطى شيئا يحصل به اعتقاد حل ما حرم الله لأجل عدم إنكاره ذلك لأن به تقام الشريعة فقال من ألقي مصحفا في القاذورة كفر وإن ادعى الإيمان لأن ذلك يدل على استهزائه بالدين فهل يكون متعاطي سبب اندراس الشريعة أولى بالتكفير أم لا وجعل هذا اولى لأن مثل ذلك قد يخفي على العوام بخلاف إلقاء المصحف شرفه الله تعالى ولأن السبب المؤدي إلى طمس الدين وإماتة الحق أدل دليل على خبث الطوية وإن قال إن سريرته حسنة كما قاله علي رضي الله عنه وهذا جلي لا شك فيه والله أعلم
“Nitekim asrın fakihlerinden biri, Allah’ın haram kıldığı bir şeye karşı çıkmamasından dolayı helal inanılmasına sebep olacak şekilde birşeyle meşgul olan kimse hakkında bir araştırma yapmış ve şöyle demiştir: Mushafı pisliğe atan iman iddiasında bulunsa dahi kafir olur. Zira bu din ile alay etmeye delalet eder. Dinin kaybolmasına sebep olacak işlerle uğraşmak, tekfire daha uygun değil midir? Bu daha önceliklidir. Zira bu gibi şeyler avamdan gizlidir. Allah Teâlâ’nın şereflendirdiği mushafı atmak ise böyle değildir (Bu alenen yapılır) şüphesiz dinin silinmesine ve hakkın yok edilmesine sebep olan şeyler yapmak, her ne kadar içinde güzellik olduğunu söylese de, niyetinin kötü oluşunun en açık bir delilidir.” (Kifayetu’l-Ahyar)
Görüldüğü gibi el-Huseyni’nin ifadeleri ile yazı sahibinin tercümesi arasında dağlar kadar fark vardır. Bu dağlar, bu kasıtlı yanlış tercümeyi yapan kadar, tahkik etmeden nakledenlerin de üzerine vebal dağları olarak yüklenir!
Yazıda hadis kaynaklarına atıf yapılarak rivayetler zikredilmiş, kaynakların yeri gösterilmemiştir. Bu hadislerin bir kısmı sahih olsa da söylediklerime zıtlık arz eden bir ifade söz konusu değildir. Mesela yazar şöyle zikretmiş:
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Nıptilerin bulunduğu Fars topraklarına indiğiniz zaman et satın almak istediğinizde, eğer hayvanı kesen yahudi veya hristiyan ise alın ve yeyin, kesen mecusi ise yemeyin.” (İmam Ahmed nakletti ve sahih dedi.)
Burada yazarın yine yalan söylediğini düşünmekteyim. Çünkü İmam Ahmed Müsned’deki rivayetlerinde sahih ya da zayıf diye bir değerlendirmede bulunmaz. Bu metinle Ahmed b. Hanbel’in müsnedinde bulamadım. Rivayetin sahih olduğunu farzetsek dahi söylediğim şeyle çelişki yoktur. Zira Mecusiler taptıkları ateş adına keserler, meşru kesimi gözetmezler.
Bir Diğer Saptırma:
Yazı sahibi şöyle diyor: Ali b. Ebi Talib (r.a) Beni Tağlib hıristiyanlarının ne kestiklerinin yenmesini ne de kadınlarıyla evlenilmesini helal sayıyordu. Çünkü onlar Müslüman olduktan sonra irtidat edip hristiyan oldular.” (İbn Kudame, el-Muğni c:9 s:388)
Burada da kasıtlı bir saptırma vardır. El-Mugni’de geçen arapça metni ve doğru tercümesini veriyorum:
وَأَمَّا قَوْلُ عَلِيٍّ: ، وَلِأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ يَرَى حِلَّ ذَبَائِحِ نَصَارَى بَنِي تَغْلِبَ، وَلَا نِكَاحِ نِسَائِهِمْ، مَعَ تَوْلِيَتِهِمْ لِلنَّصَارَى، وَدُخُولِهِمْ فِي دِينِهِمْ، وَمَعَ إقْرَارِهِمْ بِمَا صُولِحُوا عَلَيْهِ، فَلَأَنْ لَا يَعْتَقِدَ ذَلِكَ فِي الْمُرْتَدِّينَ أَوْلَى
Ali radıyallahu anh’ın sözüne gelince… Zira o, Hristiyanların velayetlerinde olmalarına, onların dinlerine girmelerine ve sulh şartlarını kabul etmelerine rağmen Beni Taglib hristiyanlarının kestiklerini ve kadınlarının nikahlanmasını helal görmüyordu…”
Görüldüğü gibi burada Beni Taglib hristiyanlarının müslüman olduktan sonra irtidat etmeleri diye bir ifade yoktur. Bu rivayetin sağlam bir isnadı olmamakla beraber, Beni tağlib hristiyanlarının kestiklerini yeme konusunda sahabe arasında ihtilaf vardır. Mesela Beyhaki’nin rivayetine göre İbn Abbas radıyallahu anhuma onların kestiklerinde sakınca görmezdi.
Hülasa:
Kitapsız kafirlerin kestiklerinin yenmesinin yasaklanmasının illeti, genellikle onların meşru kesimi gözetmeyen ve yalnız Allah adına kesmeyi amaçlamayan kimseler olmalarıdır. Kitap ehlinin kestiklerinin yenmesinin helal kılınmasının sebebi de, genel olarak onların meşru kesim yapmaları ve Allah’tan gayrı adına kesme gibi bir adetlerinin olmamasıdır.
Ancak, bir müslümanın yahut kitap ehlinin sözü edilen şartlara uymadan kesim yaptığına şahit olunursa bu yenmez. Bu istisnai bir durumdur.
Yine her ne kadar çok nadir bir durum olsa da, kitapsız bir kafirin yalnız Allah için kestiği ve meşru kesimi gözettiği bilinirse bunu yemekten yasaklayan bir nas ya da icma mevcut değildir.
Bazı alimler, müslümanlıktan irtidat edip yahudi ve hristiyan olanın kestiğinin yenmesini caiz görürken, bir kısım alim bunu caiz görmemişlerdir. (Bu konudaki ihtilafa dair Nevevi’nin el-Mecmu şerhu’l-Muhezzeb kitabına (9/79-81) ve İbn Kudame’nin el-Mugni (9/277) adlı kitabına bakılabilir.) Caiz görmeyenlerin açık bir delili olmadığından caiz görenlerin görüşü tercihe daha layıktır. Gerek bu ihtilaf ve gerekse İbnu’l-Museyyeb’in bahsi geçen sözü, yukarıda zikredilen “Hiçbir şekilde kitapsızın kestiği yenmez” şeklindeki vehmî icma’nın geçersiz bir iddia olduğuna delil olarak yeter.
Allah en iyi bilendir.
Ebu Muaz el-Çubukabadî

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)