Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Daru's-Sunne kitaplarını kitap satış sitelerinden temin edebilirsiniz. Sitemizden perakende kitap satışı yapılmamaktadır.

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



27 Aralık 2013 Cuma

Sapıklığı Taklid Edenin Mazur Olduğu Hakkında İcma İddiasının Reddi


Abdullah b. Abdilhamid (Abdullah Yolcu) adlı bir saptırıcı, İman kitabında şöyle iddia etmektedir: “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat imamlarının cumhuru hücceti anlamaktan, düşünmekten ve delil çıkarmaktan aciz olan avam için akide ve ahkamda taklidi caiz, alim kimse için veya araştırabilen ve delil çıkarabilen kimseye ise haram görmüşlerdir.  Meselede içtihat ettiğinde hakkı ortaya çıkarabilen kimsenin akide veya ahkâmda başkasını taklid etmesini caiz görmemişlerdir. Zira taklidi ve taklidcileri kınayan deliller gelmiştir. Yine taklidin tekfirin manilerinden olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Zira taklid eden cahil, delili veya hucceti anlamaz. Onun basireti ve fıkhı yoktur. Kendisine hüccet ikame edilip öğretilinceye kadar o mazurdur.”

Bu hususta mutlak olarak icma etmemişlerdir. Bilakis taklit eden kimsenin tekfiri hususunda İbn Kayyım rahimehullah’ın Tariku’l-Hicreteyn’de genişçe açıkladığı gibi ayrıntı vardır. İbn Kayyım rahimehullah Tariku’l-Hicreteyn’de (s.411) şöyle der:
“Şüphesiz kafir; gerek inat olarak, gerek cahillikle ve inat ehlini taklid ederek Allah’ın birliğini inkar eden ve O’nun rasulünü yalanlayan kimsedir.
Bunlar her ne kadar inatçı olmasalar da, inatçı olanlara tabi olmuşlardır. Allah Teâlâ Kur’ân’da birçok yerde kendilerinden önceki kâfirleri taklid edenlerin azaba uğrayacağını haber vermiştir. Tabi olanlar, tabi oldukları kimselerle beraber azap görecekler, onlar cehennemde tartışacaklar, tabi olanlar şöyle diyeceklerdir: “Nihayet hepsi orada biraraya gelince, sonrakiler, evvelkiler hakkında şöyle der: "Rabbımız! Bizi saptıranlar işte bunlar. Onlara ateşten bir kat daha fazla azâb ver." (Allah da onlara şöyle) buyurur: "Herkes için bir kat fazla azâb var; fakat siz bilmezsiniz.” (Araf 38)
Cehennem ehlinin cehennemdeki münâkaşalannı kavmine hatırlat birbirleriyle münakaşa ederlerken zayıf olanlar, kibirlenenlere derler ki: "Biz dünyada iken size tâbi idik. Şimdi ateşin bir kısmını bizden savabilir misiniz"? Büyüklük taslayanlar da şöyle derler: "Biz, hepimiz onun içindeyiz. Allah, şüphesiz kulları arasında hükmünü vermiştir" (Mu’min 47-48)
Oysa o zâlimlerin, Rablarının huzurunda durmuş, suçu birbirlerine atıp durduklarını bir görsen.. Dünyada iken zayıf görülenler, büyüklük taslayanlara derler ki: "Eğer siz olmasaydınız, biz mutlaka mü'min kimseler olacaktık." Büyüklük taslayanlar da, zayıf görülenlere şöyle derler: "Size hidayet geldikten sonra, sizin hidayete ermenize biz mi engel olduk? Hayır, siz zaten suçlu kimseler idiniz." Zayıf görülenler ise, büyüklük taslayanlara derler ki: "Hayır, gece gündüz dolap kurar, bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na ortaklar koşmamızı emrederdiniz." Azabı görünce hepsi de pişmanlıklarını gizlerler. Fakat biz, inkâr edenlerin boyunlarına ateşten halkalar takarız. İşlemiş olduklarından başka bir şeyle mi cezalandırılacaklardı?” (Sebe 31-33)
Allah Teâlâ bu ayetle uyararak, tabi olunanlarla birlikte tabi olanların da azapta ortak olduklarını haber vermektedir. Bunların taklid ediyor olmaları, onlara hiçbir fayda sağlamamıştır. Bundan daha açığı Allah Teâlâ’nın şu ayetidir: “(Yine o zaman) peşlerinden gidilenler, azabı görüp peşlerinden gelenlerden kaçıp kurtulmuşlar; kendileriyle aralarındaki münasebetler kesilmiş... Ve peşlerinden gidenler, "keşke bizim için dünyaya bir defa daha dönüş olsaydı da, onların bizden kaçıp kurtuldukları gibi biz de onlardan kurtulsaydık" derler... İşte Allah onlara amellerini, üzerlerine yığılmış pişmanlıklar halinde böyle gösterecektir. Fakat onlar ateşten çıkacak değillerdir.” (Bakara 166-167)
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih olarak gelen bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Her kim bir sapıklığa davet ederse, ona tabi olanların günahlarının aynısı kendisine de yazılır. Tabi olanların günahlarından bir şey de eksiltilmez.” (Muslim 2674)
Bu hadis, tabi olanların küfürlerinin sadece tabi olmaktan ve taklid etmekten kaynaklandığını göstermektedir.
Evet burada, işkâli / problemi ortadan kaldıracak şekilde bu meseleyi açıklamamız gerekir. Şöyle ki:  Hakkı bilme ve tanıma imkânı varken bundan yüz çevirerek taklide devam eden bir mukallid ile, hiçbir şekilde böyle bir imkânı olmamış bir mukallid arasında elbette büyük bir fark vardır. Hiç şüphesiz ki insanlık âleminde bu kısımların ikisi de mevcuttur. 
 İmkânı olduğu halde yüz çeviren mukallid, kendisine farz olan şeyi terk etmekle kusurlu davranmış olup; Allah katında herhangi bir mazereti yoktur. Fakat sorup öğrenmekten âciz olan ve hiçbir şekilde hakkı öğrenme imkânı bulunmayan kimselere gelince: bunlar da iki kısma ayrılırlar:
1. Hidâyeti irade eden, onu tercih eden ve onu seven fakat onu bulmaya güç yetirmeyen ve kendisini hidâyete irşâd edecek herhangi bir kimseyi bulamayanlar. Muhakkak ki bunların hükmü, fetret döneminde yaşayanlarla davetin ulaşmadığı kimselerin hükmü gibidir.
2. Kısım: Haktan yüz çeviren ve onu irade etmeyen, üzerinde bulunduğu dinden başkasını da hiçbir şekilde nefsine telkin etmeyen kimselerdir.
Birinci kısımdakiler şöyle derler:  "Ya Rabbi! Eğer üzerinde bulunduğumdan daha hayırlı bir dininin olduğunu bilsem, hemen onu din edinirim ve üzerinde bulunduğum dini terk ederim. Ancak ben üzerinde bulunduğum dinden daha hayırlısını bilmiyor ve bundan başka daha iyi bir dine girmeye güç ve imkân da bulamıyorum. Zira benim bütün bilgim ve gücüm bu kadardır."
İkinci kısımdakiler ise: üzerinde bulundukları dine razı olmuş, asla başka bir dini ona tercih etmek istemeyen ve nefsi için başka bir dini arzulamayan kimselerdir. İşte böyle kimselerin âciz olmalarıyla güç yetirmeleri halleri arasında pek bir fark yoktur.
İşte bu iki kısımda bulunanlar da âcizdir. Fakat bu ikinci kısımdakileri diğerlerine ilhak etmek/onlar gibi kabul etmek mümkün değildir. Çünkü aralarında çok açık bir fark vardır. Şöyle ki:
Birinci kısımdakiler; fetret döneminde hak dini arayan fakat bulamayan, bütün gücünü sarf ettikten sonra cehalet ve acizliğinden dolayı hak dine giremeyen kimseler gibidirler.
İkinci kısımdakiler ise; hak dini hiç aramayan ve şirk üzere ölen kimseler gibidirler. Zâten arasalardı da onu bulmaktan âciz kalacaklardı.
Muhakkak ki arayıp bulamayanın acizliği ile, aramadan yüz çevirenin acizliği arasında büyük bir fark mevcuttur. Bu noktayı iyice düşünmelisin!
Allah Teâlâ, hikmet ve adaletiyle kıyamet gününde kulları arasında hükmedecek ve Rasûllerle aleyhlerine hüccetin kâim olduğu kimselerden başkasına kesinlikle azap etmeyecektir. Genel olarak yaratılmışlar / insan ve cinler hakkında kesin olan hüküm bu şekildedir. Ancak falan filan şahısların aleyhine bizzat hüccet kâim olmuş mu, olmamış mı?
İşte bu hususta Allah ile kulları arasına girip bir hüküm vermek mümkün değildir.
Bilâkis kul için farz olan, İslâm dini dışındaki herhangi bir dini kabul eden (İslam dinine bağlı olmayan) herkesin kâfir olduğuna, Allah Subhanehû ve Teâlâ'nın, Rasûlle hüccet kaim olmadan hiç kimseye azap etmeyeceğine inanmasıdır.
Bu genel hüküm olup, ta'yin ise, Allah'ın ilim ve hükmüne havale edilmelidir. Bu hüküm, ceza ve mükâfat hususunda geçerlidir.
Dünyevî hükümlere (dünyada tatbik edilen hükümlere) gelince: bu husus zahire göre cereyan eder: kâfirlerin çocuk ve delileri, dünyevi hükümler bakımından kâfir kabul edilir ve onlara da velilerine uygulanan hükümler uygulanır.
İşte bu yapılan tafsilatta, bu meseledeki problemde ortadan kalkmış oldu.
Bu mesele dört esasa mebnidir:

1. Esas: Allah Subhanehû ve Teâlâ hiç kimseye, aleyhine hüccet kâim olmadan azap etmeyecektir. Bu konuda bâzı âyeti kerimeler şöyledir:
"... Biz, bir peygamber göndermedikçe (hiçbir kavme) azap edici değiliz." (İsrâ, 15)
"(Biz) Rasûlleri, (rahmetle) müjdeleyici ve (azaba karşı) uyarıcı olarak (gönderdik) ki, (bu) Rasûllerden sonra insanların Allah'a karşı hiçbir hüccet/delil (ve bahane)leri olmasın diye..." (Nisa, 165)
"... (inkarcılardan) her bir topluluk içine atıldıkça, onun bekçileri, kendilerine sorarlar: "Size (bunu haber veren) hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmedi mi?" (onlar): "Evet" derler, doğrusu bize (bu azabı haber veren) bir uyarıcı geldi. Fakat biz yalanladık ve: "Allah, hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir şaşkınlığın içindesiniz" dedik." (Mülk, 8-9)
"Böylece günâhlarını itiraf ederler. (Bırak) artık, o çılgın alevli ateş ehli, (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun!" (Mülk, 11)
"Ey cin ve insan topluluğu, içinizden size âyetlerimi nakleden ve (kıyamette) bugününüze kavuşmak hususunda sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? Onlar: "(Kabahat bizde, biz) kendi aleyhimize şahidiz" derler. İşte dünya hayat onları aldattı; hakikaten onlar inkârcı olduklarına kendi aleyhlerine şahitlik ettiler." (En'âm, 130)
Kur'ân-ı Kerim'de daha bunlar gibi birçok âyet-i kerime mevcuttur. Bu âyetler, ancak kendilerine Rasûl'ün geldiği ve aleyhlerine hüccetin kâim olduğu kimselerin azap edilebileceğini göstermektedir. İşte günahlarını itiraf eden günahkârlar da bunlardır.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:  "Biz onlara zulmetmedik fakat onlar kendileri (küfre sapmakla) zâlim oldular." (Zuhrûf, 76)
Bu âyet-i kerimede geçen zâlim, Rasûl'ün getirdiği şeyleri bilen veya herhangi bir şekilde bilme imkânı olan fakat yine de iman etmeyen kimselerdir. Ancak hiçbir şekilde Rasûl'ün getirdiklerini bilme imkânı olmayan ve bu hususta tamamen âciz olan kimsenin "zâlim" olduğu nasıl söylenebilir?
2. Esas: Azaba müstahak olmanın iki sebebi vardır:
- Birincisi; gelen delilden yüz çevirmek, onu irade edip aramamak ve onun gereklerini yerine getirmemektir.
- İkincisi ise; onun gereklerini yerine getirmeyi irade etmemek ve kâim olduktan sonra ona karşı çıkıp inat etmektir.
- Bunlardan birincisi; yüz çevirme küfrü,
- İkincisi ise, inat küfrüdür.
Cehaletten kaynaklanan küfre gelince; bu, hüccetin kâim olmaması ve onu bilme imkânının olmayışı hâlinde meydana gelen bir küfür çeşididir. İşte Rasûllerin gönderilmeleriyle hüccet kâim olana kadar Allah'ın azap etmeyeceğini belirttiği kimseler bunlardır.
3. Esas: Şüphesiz ki hüccetin kâim olması, mekân, zaman ve şahısların değişmesiyle değişir. Nitekim Allah Teâlâ'nın hücceti belli bir zamanda kâfirlerin aleyhine kâim olurken, başka bir zamanda kâim olmaz; bir mekân ve bölgede kâim olurken, diğerinde olmaz. Aynı şekilde bâzı şahıslara karşı kâim olurken, diğer bâzılarına karşı kâim olmaz.
Örneğin çocuk ve deli gibi akılları ve temyiz güçleri olmayanlara karşı hüccet kâim olmaz. Aynı şekilde kendilerine yöneltilen hitabı anlamayan ve o hitabı kendilerine terceme edecek bir mütercim bulamayanlar da böyledir...
Bunlar, hiçbir şey işitmeyen ve anlama imkânı olmayan sağır konumundadırlar ki, kıyamet gününde Allah'a karşı hüccet getiren dört kişiden biri de odur. Nitekim bu, Esved, Ebû Hüreyre ve diğerlerinin hadislerinde geçmiştir.
 
 

 

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)