Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı

Pazartesi
Saat 20:00 Sahih Tefsir Şerhi (Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)

Çarşamba
Saat 20:00 ez-Zeberced Şerhi (Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)
Saat 21:30 Hadis Usulü 1. Seviye (Mustalah İlmi - Muderris: Ebu Leylâ)

Cumartesi
Saat: 19:00 Hadis Usulü 4. Seviye (İlmi Meseleleri Tahkikte Hadis Ehlinin Menheci)
Saat: 20:30 el-Albaniyyât Şerhi


29 Nisan 2007 Pazar

Münafıkların Sıfatları

Münafıkların Sıfatları

Allah Teâlâ'nın münafıklar için saymış olduğu sıfatları iyice düşünmek gerekir. Şöyle ki:
- Onların kalplerinde şek ve şüphe hastalığı vardır.
- Onlar yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar.
- Onlar Allah'ın dini ve kullarıyla alay eder, onları hafife alırlar.
- Onlar yeryüzünde azgınlık eder ve hidâyeti satıp karşılığında delâleti alırlar.
- Onlar sağır, dilsiz ve kördürler.
- Onlar şaşkınlık içinde olup, Allah'a ibâdet etmekte tenbel olurlar.
- Onlar zina yapmaya düşkündürler. Onlar Allah'ı çok az anarlar.
- Onlar mü'minlerle kâfirler arasında gidip gelirler, ne bunlardan taraf, ne de onlardan taraf görünürler.
- Onlar yalan yere ve batıl olarak Allah'ın ismiyle çokça yemin ederler.
- Onlar yalancıdırlar.
- Onlar aşırı derecede korkaktırlar.
- Onlar dini bilmez ve dinden anlamazlar.
- Onlar çok cimridirler.
- Onlar Rabb Teâlâ'ya ve ahiret gününe inanmazlar.
- Onlar devamlı mü'minlere zarar vermeye çalışır ve mü'minlere, gevşemeleri, çözülmeleri ve aralarına çeşitli fitnelerin girmesi için nasihat etmeye yeltenirler.
- Onlar hiçbir zaman Allah'ın dininin galip gelmesini istemezler.
- Onlar hakkı yoketmek ve ortadan kaldırmak için durmadan çalışırlar.
- Onlar, mü'minlere bir hayrın isabet etmesi ve mü'minlerin zafer kazanmasına son derece üzülürler.
- Onlar, mü'minlerin başına gelen mihnet ve belâlardan dolayı sevinirler.
- Onlar, mü'minlerin başına musibet, felâket ve yenilgilerin gelmesini gözetlerler.
- Onlar Allah'ın rızası için O'nun yolunda infâk etmeyi sevmezler.
- Onlar, mü'minlerde olmayan bâzı vasıflarla onlara iftira eder ve böylece onları kötülemeye, lekelemeye çalışırlar.
- Onlar Allah yolunda tasadduk edenleri ayıplarlar; az verenleri az verdikleri için ayıplar, çok verenleri de riyakâr olmak ve insanların övgüsüne mahzar olmayı istemekle ayıplarlar.
- Onlar dünyanın kulları / kökleridir; eğer kendilerine dünyalık verilse razı olurlar, verilmediği takdirde de kızarlar.
- Onlar Allah'ın Rasûlü'ne eziyet eder, Allah'ın onu beri kıldığı şeyleri ona nispet eder ve onun için yücelik, fazilet ve kemâl sayılacak şeylerle onu ayıplarlar.
- Onların tek maksatları yaratılmışları razı etmek olup, âlemlerin Rabb'ini razı etmeye hiç çalışmazlar.
- Onlar mü'minlerle dalga geçerler.
- Onlar, Rasûlüllah'tan geri kalıp cihada gitmemekle sevinirler.
- Onlar Allah'ın yolunda cihad etmekten ve edilmesinden hoşlanmazlar.
- Onlar çeşitli hilelerle Allah'ın farz kıldığı şeyleri iptal etmeye ve onlardan kurtulmaya çalışırlar.
- Onlar Allah ve Rasûlü'ne itaat etmemeyi arzularlar ve bunu isterler.
- Onların kalpleri mühürlenmiş olup, hakk'ı düşünemezler.
- Onlar, yapmaya güç yetirdikleri halde Allah'ın kendilerine farz kıldığı şeyleri terk ederler.
- Onlar, insanlar arasında Allah adına en çok yemin edenler olup, bunu, Müslümanların kendilerine karşı gelmesinden korunmak için kalkan edinirler. İşte bir münafığın en temel ve olmazsa olmaz vasfı budur.
- Onlar, Ademoğulları arasında en pis ve en rezil varlıklardır.
- Onlar fasıktırlar. Allah ve Rasûlü'nün emirlerine bağlı kalmazlar.
- Onlar mü'minler için zararlı mahluklar olup, devamlı onları bölüp parçalamaya çalışırlar.
- Onlar, mü'minlere, Allah'a ve Rasûlü'ne savaş açan herkesi barındırır ve onlara yardımcı olurlar.
- Onlar mü'minlere zahiren benzemeye çalışır ve amellerinde onlara taklit ederler ki, böylece onlara zarar vermeye ve onların birliklerini bozmaya yol bulsunlar.
İşte münafıkların hiç değişmeyen bir sıfatı...
- Onlar, Allah'ı ve Rasûlü'nü inkâr etmekle kendilerini fitneye düşürmüşlerdir.
- Onlar, kötü akıbet ve felaketlerin Müslümanların başına gelmesini gözetlerler.
İşte münafıkların hiçbir zaman değişmeyen bir özelliği...
- Onlar din hakkında şüpheye düşmüş, onu tasdik etmemişlerdir.
- Onları batıl istekler ve şeytan aldatmıştır.
- Onlar, bedeni yönden insanların en güzelleri olup, görünüşleri bakanların, konuşmaları da dinleyenlerin nazar'ı dikkatlerini celbeder. Ancak beden ve sözlerinin dışında duvara dayandırılmış bir odundan başka bir şey göremezsin.
- İman yok...
- Anlayış / fıkıh yok...
- İlim yok...
- Sadâkat / samimiyet yok...
- Sadece nazar-ı dikkati celbeden bir elbise giydirilmiş bir odun..
Bunun dışında hiçbir şey değiller...
- Onlar, kendilerine tevbe ve istiğfar etmeleri teklif edildiğinde kabul etmez ve buna ihtiyaçlarının olmadığını iddia ederler. Ya kendilerinde bulunan "zındıklık" ve "cehl-î mürekkeb" onları bundan ve tüm tâatlerden ihtiyaçsız bırakmakta - ki bir çok zındığın durumu böyledir - veya kendilerini bunlara davet edenleri küçümseyip basite almakta ve bundan dolayı onların davetlerini kabul etmemektedirler.
- Onlar Allah'ın âyetlerini ve Rasûlü'nü eğlence konusu edip, bunlarla alay ederler.
- Onlar mücrim ve suçludurlar.
- Onlar münkeri emreder, ma'rufu yasaklarlar.
- Onlar Allah'ın razı olacağı yollarda mallarını infâk etmezler.
- Onlar Allah'ı hatırlamaz ve zikretmezler. Onlar mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinirler.
- Şeytan onları tamamen kontrolüne almış ve onlara hâkim olmuştur.
- Şeytan onlara galip gelip, Allah'ı anmayı / hatırlamayı onlara unutturmuştur. Böylece onlarda Allah'ı çok az anarlar / hatırlarlar.
- Onlar şeytanın taraftarları / askerleridir.
- Onlar, Allah ve Rasûlü'ne düşmanlık edenleri sever, onlara dost olurlar.
- Onlar, mü'minlerin zorluk ve sıkıntıya düşmesini arzularlar.
- Onların mü'minlere olan buğz ve nefretleri, ağızlarından taşmakta ve dil sürçmelerinden anlaşılmaktadır.
- Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri sadece ağızlarıyla söylerler.
Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın onlara ait olduğunu belirttiği bâzı sıfatları da şunlardır:
- Konuşurken yalan söylerler.
- Emânete ihanet ederler.
- Verdikleri sözde durmazlar. Sözlerini bozarlar.
- Tartışırken aşırıya gider ve karşılarında bulunan kimseyi altetmek için yalan söyler, bağırıp çağırırlar.
- Va'dettiklerini yerine getirmezler.
- Namazı en son vaktine kadar geciktirirler. Namazı hemen hızlıca kalarlar.
- Cemaatle namaza gelmezler. Onlara en ağır gelen namazlar, sabah ve yatsı namazlarıdır.
Yine Allah Teâlâ'nın onlara ait olduğunu beyân ettiği bâzı sıfatları şunlardır:
- Onlar, mü'minler için hayır dilemekte cimrilik yaparlar.
- Onlar, korkulacak bir durum (savaş gibi) oldu mu korkuya kapılırlar.
- Korkulacak şey ortadan kalkar ve güvenli bir ortam oluşursa, bu seferde keskin dilleriyle mü'minleri incitirler.
- Mü'minlere karşı dilleri en keskin olan insanlar onlardır.
Nitekim şöyle denmiştir:
Bize karşı cahillik, düşmanlarınıza karşı korkaklık ha:
Cahillik ve korkaklık, ne kötü iki haslet!
Hiç şüphesiz ki korku onlarında onların kalplerinde gizledikleri açığa çıkar. Güven ortamında ise, kesinlikle bunları gizli tutarlar ve bu çirkinlikleri gizli kalır. Müslümanlar için korkulacak bir durum oluştu mu, bunların kalplerinde bulunan akrepler hemen ortaya çıkar ve gizli bulunan bütün çirkinlikleri zuhur eder. Onların dilleri çok tatlı, fakat kalpleri çok sert ve acıdır.
- Onlar, insanlar arasında sözleriyle hareketleri en çok çelişenlerdir.
- Hiçbir zaman onlarda dini iyi bilmek / anlamak ve güzel bir yaşayış / ahlak bir arada bulunmaz.
- Her zaman onların hareketleri sözlerini, içleri dışlarını yalanlar ve gizli halleriyle zâhîrî davranışları birbiriyle çatışır.
- Hiçbir hususta gerçek bir mü'min onlara güvenmez; Çünkü onlar, hak veya batılla, doğru veya yalanla her işin bir çıkış yolunu hazırlamışlardır.
Böylece kendileriyle beraber yapılacak olan her türlü işten kurtulma bahaneleri hazırdır. Zâten bundan dolayı kendilerine münafık ismi verilmiştir. Bu isim, jerbon denen hayvanın yuvasının ismi olan "nafîkâ"dan alınmıştır. Bu hayvan yuvası için bir çok çıkış deliği / kapısı yapar, hangi delikten yakalanmaya çalışılsa, diğerinden kaçar böylece onu yakalamaya çalışan kimse, tek bir delikten hiçbir zaman onu yakalayamaz. İşte münafığa karşı senin hâlin, suyu kabzetmeye çalışan kimsenin durumu gibidir; hiçbir tarafından onu tutman mümkün olmaz.
- Münafıkların en bariz bir özellikleri de çabuk renk değiştirmeleri, hâlden hâle girmeleri ve hiçbir zaman tek bir hâl üzere sebat etmemeleridir. Bazen sen hayret eder derecede onu dindar, ibâdet ehli, salih ameller yapar ve sadâkak / samimiyet üzere görürsün; bir de bakarsın ki bunların tam zıddını yapmaktadır. Hem de sanki bu kötülüklerden başka hiçbir şey bilmemiş ve görmemişçesine...
Hiç şüphesiz ki insanların en çok renkten renge girenleri, hâlden hâle girenleri ve bir hâk üzere sebat etmeyenleri onlardır. Onlar gece leş gibi uyurlar, gündüz boyunca da dünyaları için çalışırlar. Ahireti ise hiç düşünmezler.
- Onların en bârîz özelliklerinden biri de tartışma ve çekişme esnasında sen onları Kur'ân ve sünnete başvurmaya davet ettiğin zaman, onlar bunu kabul etmez ve tâğutlarına gidip muhakeme olmak için seni davet ederler.
Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
" (Ey Muhammed), sana indirilen (Kur'ân)'a ve senden önce indirilen (kitaplar)a inandıklarını (sözde) iddia edenleri görmedin mi? Kendilerine inkâr (ve red) etmeleri emredildiği halde yine de tağutta (Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenlerde) mahkeme olmak isterler. Şeytan da onları (böylece hidâyetten) uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister. Onlara: "Haydi (hakem olarak) Allah'ın indirdiği (Kur'ân-ı Kerimi) ne ve Rasûlü'ne gelin" dendiği zaman, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. Elleriyle yaptıkları (kötülükler) yüzünden kendilerine bir felâket geldiği vakit: "Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka (bir şey) istemedik" diye nasıl da Allah'a yemin ederek sana gelirler. Onlar, kalplerinde olan (yalan) ı Allah'ın bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, yine de onlara öğüt ver ve kendileri hakkında tesirli söz söyle." (Nisa, 60-63)
- Onların bir diğer sıfatı da şudur: Onlar, insanların akıl ve görüşleriyle Rasûlüllah'ın getirdiklerine karşı koyarlar. Dolayısıyla onlar hem Rasûlüllah'ın getirdiklerinden yüz çevirmişler, hem de onun getirdiklerine karşı koymaktadırlar. Onlar iddia ederler ki, hidâyet / doğru yol insanların akıl ve görüşlerinde olup, Rasûl'ün getirdiklerinde değildir. Şayet onlar sadece onun getirdiklerinden yüz çevirseler ve başka bir şeyi onunla değişselerdi, yine de münafık olurlardı. Peki bununla beraber onun getirdiklerine karşı koyup, hidâyetin ondan elde edilemeyeceğini iddia ederlerse nasıl olur!?
-Onların belirgin özelliklerinden biri de şudur: Onlar hakkı gizlerler ve hak ehlinin kafalarını karıştırmaya çalışırlar. Onlar hak ehline kendi ilâçlarından vermek isterler. Hak ehli olanlar iyiliği emredip kötülüğü nehyettikleri ve Allah'a davet ettikleri zaman, hemen onları yeryüzünde fitne ve fesat çıkarmakla itham ederler. Halbuki Allah'da, Rasûlü'de ve mü'minlerde biliyorlar ki yeryüzünde fitne ve fesat çıkaranlar onların ta kendileridirler.
Rasûllerin vârisleri, onları Allah'ın kitab'ına ve Rasûlüllah'ın sünnetin - saf ve bütün şaibelerden arınmış olarak - davet ettikleri zaman; hemen onları bid'at ehli ve sapık diye itham ederler.
- Onlar hak ehlini dünya hususunda zahit, ahirete rağbetli ve Allah ile Rasûlüne itaatkâr gördükleri zaman, hemen onları kötü ahlak, aldanmışlık ve imkansız bir şeyle meşgul olmakla itham ederler.
- Onlar hak ehlinin elinde hakkı gördükleri zaman, ona batıl elbisesini giydirir ve insanların ondan uzaklaşmasını sağlamak için çirkin bir kalıp içinde onu aklı zayıf olan insanlara sunarlar. Fakat kendi ellerinde bulunan batıla da hak elbisesini giydirir ve kabul edilmesi için süslü bir kalıpta insanlara onu sunarlar.
Elhâsıl:
Müslümanlar arasında onlar, saf altın paralar arasında bulunan karışımlı, sahte paralardır ki, insanların çoğunluğunun yanında - sarrafçılıktan anlamadıkları için - bunlar revaçta olur. Ancak insanlardan basiretli sarraflar bunların hâlini bilebilirler ki, onlar da çok azdırlar.
Hiç şüphesiz ki dinler için bu tip insanlardan daha zararlı hiç kimse yoktur. Dinleri bozanlar da bunlardan başkası değildir. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ Kur'ân'ı kerimde bunların durumunu açıklığa kavuşturmuş, sıfatlarını iyice izah etmiş ve hâllerini beyân etmiştir. Onların ümmete çıkardıkları zorluklar şiddetli olduğu ve ümmetin onlarla imtihanı büyük olduğu için Allah Teâlâ tekrar tekrar onları zikretmiştir. Zira onlar ümmetin arasında bulunmakta ve ümmetin onları tanımaya, onlara benzemekten ve onlara kulak vermekten sakınmaya şiddetli bir şekilde ihtiyacı vardır.
- Onlar Allah'a seyr u sülük yapan nicelerinin hidâyet yollarını kesmiş, onları helak ve dalâlet yollarına sevketmiş, onlara çeşitli vaadlerde bulunarak boş arzularla onları aldatmışlardır. Ancak onların vaat ettiğ şey aldanmak olup, telkin ettikleri dileklerde veyl ve ölümdür.
- Onlar vasıtasıyla nice insan şeytan yolunda öldürülmüş, nicelerinin de iman ve takvaları çıkarılıp atılmıştır.
- Onlardan dolayı kimileri esir düşerek tüm kurtuluş umutlarını yitirmişlerdir.
- Kimileri de Allah'ı bırakıp kaçmış, başka şeylere yönelmiştir.
Heyhat! Kaçış zamanı değildir. Onlarla beraber olmak ayıp ve rezillik olup, onları sevmek Cebbar olan Allah'ın gazabının inmesine ve cehenneme girmeye sebep olur.
- Onların avcılarının köpekleri kimi yakalasa ve görüşlerinin pençeleri kime takılsa, ondan din ve iman elbiselerini parçalayıp çıkarırlar ve onun için belâ ve perişanlık elbiselerini dikerler. Artık o, mahrumiyet ve şakavet eteklerini yerlerde sürüyerek, gerisin geriye topukları üzere yürümeye başlar ve bunun ilerlemek olduğunu zanneder.
Allah'a yemin olsun ki onlar yol kesen eşkiyalardır.
O halde ey saadet ehlinin makamlarına doğru yolculuk yapan kervan, onlardan son derece sakın ve kesinlikle bunu ihmal etme!
Zira onlar kasap olup, dilleri belâ ve musibet kesen keskin bıçaklardır. Dolayısıyla ey koyun sürüsü, onlardan son derece kaçın!
İşte gerçek düşmanlar onlardır, onların belâ ve musibetine uğramaktan sakının!
Hiç şüphesiz ki bizim onlarla birlikte yaşamamız kaçınılmazdır. Onlarla bir arada yaşamanın en büyük hastalık olmasına rağmen, bizim bundan başka bir çaremiz de yoktur.
- Onlar kendilerini, cehennemin kapısında duran ve ona davet eden cehennem dâvetçileri yaptılar; onların dâvetine icabet edenlere helak olsun!
- Onlar cehennemin etrafında, bütün süs ve çekiciliğiyle beraber ağlarını kurdular; onların ağlarının süs ve çekiciliğine aldananlara veyl / yazıklar olsun!
- Onlar ağlarını kurdular... İplerini uzattılar... Ve çağrıcıları şöyle çağırdı:
"Ey koyunlar sürüsü, haydin helâka!
Haydin yok olup ziyana uğramaya!"
Bütün koyunlar koşuşarak onlara doğru yarışa girdiler ve onlarda koyunları sulamak için tatlı kaynaklara değil, azap havuzlarına götürdüler...
Onlar bu koyanları, helak ve belânın en büyüğüne sattılar. Ve onlara dediler ki:
"Haydin perişan bir vaziyette bu alçalmışlık kapısından girin ve:
"Bizim günahlarımızı bağışla" demeyin; zira gün, bağışlanma günü değildir."
Muhakkak ki hayret edilmesi gereken kişiler bunların ip ve ağlarına tutulan kişiler değil; onların tuzaklarından kurtulabilen kişilerdir. Bedbahtlığı kendisine galip gelmiş ve bunun için yaratılmış olan bir kişi, bunların tuzaklarından nasıl kurtulabilir ki?
İşte şüphesiz ki bu tabakayı oluşturanlara, ancak Allah'ın kendilerini yerleştirmiş olduğu perişanlık ve alçalmışlık yurduna yerleştirilmeleri ve küfür ile inat ehlinin makamlarının en aşağısına indirilmeleri yaraşır.
Muhakkak ki kulun iman ve marifet oranında, bu tabaka ehlinden olmaktan korkusu da artar. İşte bundan dolayıdır ki ümmetin önderleri ve öncüleri olan ashâb, bunlardan almaktan yana kendi nefisleri hakkında şiddetli bir korkuya kapılırlardı.
Nitekim Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle derdi:
"Ey Huzeyfe, Allah hakkı için söyle:
Rasûlüllah onlar arasında benim adımı da zikretti mi?"
Huzeyfe dedi ki:
"Hayır. Fakat senden sonra hiç kimseyi tezkiye etmeyeceğim."
Yâni; senden başka bu hususta hiç kimseye bir şey söylemeyeceğim. Yoksa bu:
"Senden başka hiç kimse münafıklıktan beri değildir" anlamında anlaşılmamalıdır.
İbni Ebi Muleyke de şöyle der:
"Ben Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın ashabından otuz kişiyle karşılaştım, onların hepsi de kendi nefisleri hakkında nifaktan korkarlardı. Onlardan hiç biri:
"Cebrail ve Mikâil'in imânı üzere olduğunu" söylemiyordu." (Buhari: Fethü'l Bari, 1/109.

Allah'ı Bilmeyenlerin Özellikleri

Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını bilmeyen / bunlara karşı cahil olanlar, bunları iptal edenlerdir. Mahlukata Allah'ı nefret ettirenlerdir. Bilmeyenleri, onları Allah'ı sevmeye ve O'na itaat ederek dost olmaya götürecek yolu insanlardan kesenlerdir. Biz de bunlardan bazılarını sırayla belirtecek olursak:
1 - Kendileri nefsi zayıf kimseleri gördüklerinde, onlara, ne kadar da uzun sürse, kul ne kadar da uğraşsa, gerek zahiren ve gerekse bâtınen hepsini yerine de getirse, hiçbir itaatin Allah'a faydalı olmayacağını söylerler.
Buna ek olarak, kulun, Allah'ın tuzağından emniyette ve güvende olmadığını; bilakis Allah'ın itaatkar ve muttaki kulunu camiden alıp kumarhaneye, tevhidden ve zikirden alıp şirke ve şarkı-türküye götüreceğini ve kalbini halis imandan küfre döndüreceğini de söylerler. Bunu söylerken de hiç anlamadıkları hâlde sahih olan bazı delilleri öngörmektedirler. Ancak yorumları bâtıl olup, masum olan Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) hadisi değildir. Bunun gerçek tevhid olduğunu sanırlar. Bunun üzerine şu âyetleri okurlar:
"O, yaptığından sorumlu olmaz, onlar ise sorumlu tutulacaklardır." (Enbiya, 23),
"Allah'ın tuzağından (kurtulacaklarından) emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın tuzağından emin olduğunu sanmaz." (Araf, 99),
"Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Resûl'e icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinlikle Onun huzurunda toplanacaksınız." (Enfal, 24)
Kendilerine delil olması amacıyla, bu konudaki bilgiyle İblis hakkında konuşurlar. Onun önceden meleklerin efendisi olduğunu, gökteki bir mekan olsun, yerdeki bir arazi parçası olsun hepsinde secde ve rükû edilmedik bir yer bırakmadığını, ancak takdir-i ilâhî gereği İblis'in dönüp (kâfir olduğunu) hükmün böyle verildiğini ve bunun üzerine gözünü güzelliklere doğru çevirdiğini ve İblis'i en rezil mahluka çevirdiğini söylerler. Nitekim bu görüşteki bazı arifler:
"Senin Allah'tan korkman gerekir; tıpkı hiçbir suçun ve hiçbir günahın olmadığı hâlde aslanın saldırmasından korktuğun gibi." denişlerdir. Kendileri bir de Nebi'nin (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Muhakkak ki sizlerden birisi cennet ehlinin amelini işler, öyle ki kendisiyle cennet arasında bir ziralık mesafe kalır da yazgı öne geçer ve cehennem ehlinin amelini işler ve cehenneme girer." diye buyurduğu hadisini de delil getirirler. (Buhârî (3208) ve Müslim (2643) İbn Mes'ud (r.a.)'dan rivayet etmişlerdir.)
Buna ek olarak, selef-i salihinden bazılarının şu sözünü de delil getirmişlerdir:
"Günahların en büyüğü Allah'ın tuzağından kendisini emin saymak ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmektir."
Ahmed b. Hanbel'in, Avn b. Abdullah ve başkalarından zikrettiğine göre; adamın birisi:
"Allah'ım! Beni tuzağından emin kılma!" diye dua edince, buna karşı çıktı ve ona:
"Şöyle de: "Allah'ım! Beni tuzağından emin olmayan kimselerden kıl."
Bu cahiller, bu delilleri -gerçekte bâtıl olan- görüşlerine destek çıkması için getirmişlerdir. Kendileri hikmeti, sebeplerini araştırmayı zaten inkâr etmektedirler. Kendileri şunu da iddia ederler:
"Yüce Allah, hikmeti ve sebebi için bir şey yapmaz. O ancak hikmet ve sebebi ortaya koymaktan uzak olarak, dilediği için yapar ve ortaya koyar. Hiçbir sebeple bir şeyi yapacak değildir. Nitekim kendisine itaat edenleri en acıklı azaba sokması, düşmanlarını ve asileri de en büyük mükâfatlarla ve seveplarla da nimetlendirmesi mümkündür. O'na göre bu her iki durumu yerine getirmesi de zor değildir. Bunu yapmayacağına dair sağlam bir delil de yoktur. Bu konu ile ilgili bir haber olsaydı o zaman anlardık ki bunu yapmaz. Bu, Allah'ın nefsinde bâtıl ve zulmün olduğu mânasına da gelmez. Çünkü Allah'ın nefsinde zulmün olduğunu kabul etmek imkânsızdır. Kuşkusuz O, bir tek cismi bir anda birçok yerde toplayabilmekte, geceyi ve gündüzü aynı anda bir saatte kılabilmekte ve bir anda olanla olmayanı birlikte bulundurabilmektedir."
Şu var ki, onlara göre gerçek olan zulüm budur. O kendilerine döndüğü zaman da:
"İşlediğimiz zaman istikrarlı olmayacaksa, O'nun tuzağından emin olamayacağımıza göre, O'na (c.c.) yakınlaşmayı nasıl sağlam kılabiliriz ki? O'na nasıl itaat edelim ve O'nun emirlerine nasıl uyalım ki?! Az bir vaktimiz kaldığı hâlde...
Şayet bu kısa vakitte lezzetlerimizi ve arzularımızı terk edip bırakacak olursak ve ibadetlerin zorluklarını yüklenirsek, o zaman İslâm dininde sabit kalamayabiliriz. Öyle ki imanımızın küfre, tevhidimizin şirke, itaatimizin isyana, iyiliğimizin kötülüğe döneceğinden emin olamayız. Bizlere akıbetlerin devamlı gelmesinden ve dünya ile âhirette hüsrana uğrayanlardan olacağımızdan da güven içinde olamayız." derler.
Bu inanışları kalplerinde sabit olunca ve nefislerinde mayalanınca, taatları yapmak ve lezzetleri terk etmekle emrolundukları hâlde çocuğuna şunları söyleyen adamın durumuna düşerler. Adam oğluna şöyle demiştir:
"Eğer derslerini yazar, güzelce çalışır, edepli olursan ve hocana karşı gelmezsen, belki seni cezalandırır. Şayet tembellik eder, çalışmaz ve sana emrettiklerini terk edersen, o zaman da sana yakın olur ve sana ikram eder."
Kuşkusuz böyle söylemesiyle oğlunun kalbine çelişki atmış olur. Şöyle ki, artık hocasının, tehdit ettiği zaman ceza vereceği, müjdelediği zaman da ikram edeceği konusunda kalbinde güvensizlik yerleşmiştir. Çocuk büyüdüğünde, işlerini ve muamelelerini düzelttiğinde babası bu sefer ona:
"Memleketimizin sultanı hapisten hırsızı çıkartıp, onu vezir yapar. Akıllı ve iyilik sahibi kimseyi de sırf bu işinden dolayı alır, müebbet hapse mahkûm eder, onu öldürür ya da bir yere asar." der.
Kendisine bu söylendiğinde sultana karşı yabancılaşır, gerek tehdit ve gerekse müjdeleri hakkında ona güvenmez ve onu sevmez, iyilik yapan zeki adamı alıp hapse atan ve ona türlü türlü cezalar veren zalime muhalefet etmekten de korkar. İşte bunun üzerine bu miskin kimse, amellerin yararlı ya da zararlı olması inancından dolayı iflâs eder kalır. Artık hayırlı hiçbir iş işlemez ve şerli işleri işlemekten uzak olmaz.
Öyleyse bu cahil insanlar kadar, insanları Allah'tan nefret ettiren ve uzaklaştıran kimseler var mıdır?
Dinsizler bile dine karşı buğzettirmek ve Allah'tan nefret ettirmek konusunda alabildiğince çalışmış olsalar da bu cahil insanların yaptıkları kadar yapamazlar.
Muhakkak ki bu yolun insanları, kendilerinin, tevhidi ve kaderi benimsediklerini, bid'at ehline karşı geldiklerini ve kendilerinin dine yardımcı olduklarını söylerler.
Allah'a yemin olsun ki, akıllı bir düşman, cahil bir dosttan daha az zararlıdır.
Allah'ın indirdiği kitaplar ve gönderdiği peygamberlerin hepsi bu cahillerin kendileri hakkında iddia ettiklerinin öyle olmadığına şahitlik ederler, özellikle de Kur'an-ı Kerim.
Şayet davetçiler, Allah ve Resûl'ünün davet ettikleri dini insanlara hakkıyla anlatmış ve bunu izlemiş olsalardı, o takdirde ifsat olmaz ve düzelirdi. Doğru sözlü olan ve sözünü yerine getiren Allah'ın (c.c.) haber verdiğine göre; O, insanlara kazandıklarına göre muamele eder ve amelleriyle karşılık verir. İyilik sahibi olan O'nun katında zulme ve sıkıntıya uğramaktan korkmaz (çünkü Allah âdildir). Aynı şekilde haksızlığa ve sefihliğe uğramaktan da korkmaz. Allah, iyilik sahibinin hiçbir amelini zayi etmez. Aynı zamanda kulunun zerre ağırlığınca da olsa, hiçbir amelini zayi etmez.
"Şüphesiz ki Allah, hiç kimseye zerre kadar zulmetmez. Eğer yapılan iyilik zerre kadar da olsa, onun sevabını kat kat artırır. Ve kendi katından büyük bir mükâfat verir." (Nisa, 40)
Kul bir iyilik işlediğinde hardal danesi de olsa ondan dolayı karşılık verir ve ondan hiçbir şeyi zayi etmez. Kötülük işlediğinde de onu dengiyle cezalandırır. Tevbe etmesi, pişman olması, istiğfar etmesi, sevaplar işlemesi ve kendisine musibetlerin gelmesiyle bu günahları silip atar. İşlediği sevaba karşılık on katını verir ve yedi yüz kata kadar hatta daha çok artırır.
O yüce Allah, ifsat edenleri ıslah eder, yüz çevirenlerin kalplerine yönelir, günahkârların tevbesini kabul eder, dalalette olanları hidayete sokar, helakte olanları kurtarır, cahillere öğretir, görmeyenlere gösterir, gafillere hatırlatır ve kovulmuş olanları da barındırır.
Allahu Teâlâ azap vereceği zaman ise, kulun karşı çıkışından ve karşı gelme şiddetinden, Allah'a dönerek yaptığı duasından ve defalarca O'nun rubûbiyetini ve hakkını ikrar etmesinden sonra azap vermektedir.
Kul -O'nun rubûbiyetini ve tek oluşunu ikrar ettiği hâlde- duasına icabet edilmesinden ümidini kestiğinde, o kulun bazı küfürlerini, sakatlıklarını ve karşı çıkışlarını Allah (c.c.) alır ki, böylece kul, kendi nefsini kınasın ve Allahu Teâlâ'nın zalim olmadığını, kendisinin nefsine karşı zulmettiğini itiraf etsin. Cehennem ehli hakkında Allah (c.c.) şöyle buyurur:
"Böylece günahlarını itiraf ederler. (Artık) o çılgın ateş halkı (Allah'ın rahmetinden) uzak olsunlar!" (Mülk, 11)
Dünyada iken kendilerini helak ettiği kimseler hakkında ise şöyle buyurur:
"O'nun âyetlerini gördüklerinde ve O'nun azabını hissettiklerinde onlar: "Vay bizlere! Biz gerçekten zalimler idik, dediler. Biz, onları biçilmiş bir ekin ve bir yığın kül hâline getirinceye kadar hep sözleri bu feryat olmuştur." (Enbiya, 14-15)
Allah'ın kendilerini cehennemden uzak tuttuğu cennet ehli olanlar ise, cehennemi gördükleri zaman şöyle dediler:
"Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz zalimler imişiz." (Kalem, 29)
Hasan der ki:
"Ona hamd ettikleri hâlde ateşe girdiler, kalplerinde olanlar ise kendilerine ne bir hüccet ve ne de bir çıkış yolu kıldı."
Zaten bundan dolayı Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun." (Enam, 45)
Burada ki cümle hâl cümlesi olarak gelmiştir. Yani Allahu Teâlâ'ya hamd edilmiş olmasına rağmen onların arkaları (kökü) kesildi. Ona hamd etmekle beraber/bunu söyleseler de (Allahu Teâlâ bu övgüye her türlü layık olandır) onların kökleri kesildi.
Bu, hikmetinin ve adaletinin eksiksizliğini gösteren Rab Teâlâ'nın bundan dolayı övülüp hamd edildiği bir helak edişdir ve tam layık olduğu üzere azabı gerçekleştirmesidir.
Bundan dolayı kulları arasında hüküm verip, saadet ehlini cennete ve bedbahtları da ateşe sokacağını haber verdikten sonra şöyle buyurdu:
"Meleklerin de arşın etrafını kuşatarak, Rablerine hamd ile teşbih ettiklerim görürsün. Artık halk arasında hak ile hüküm icra edilip "âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun" denilmektedir." (Zümer, 75)
Âyette genellik anlamını kazandırmak için sözü söyleyen fail hazf olmuştur. Yani varlık âlemi (her şey), hakkın hikmetine, adalet ve fazlına şahit olduklarından "âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun." dediler.
Bundan dolayı cehennem ehli hakkında şöyle buyurmuştur:
"Ebedî olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından denir. Bak, büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!" (Zümer, 72)
Sanki varlığın hepsi bunu söylemekteler, hatta azaları, ruhları, yer ve gökler bunu söylemekteler. Kuşkusuz Allahu Teâlâ haber verdiğine göre; kendisi düşmanlarını helak edeceği zaman dostlarını korur. Herkesi helake duçar etmez.
Nuh (a.s) oğlunun kurtulmasını Rabbinden dilediği zaman, Allah, oğlunu amelinin kötülüğünden ve küfründen dolayı boğduğunu haber vermişti. Yani:
"Kuşkusuz Ben onu sadece istediğim, için ya da hiçbir sebep ve günah olmadan sırf dilediğin için boğdum." diye buyurmadı.
Allahu Teâlâ, kendi yolunda cihad eden mücahidlere hidayeti ziyadesiyle vereceğine kefil olmuştur. Onları dalalete sokacağına ve yaptıklarını iptal edeceğine dair bir haber vermemiştir.
Aynı şekilde O'nun rızasına uyan müttakilere de hidayeti ziyadesiyle vereceğine kefil olmuştur. Ve ancak anlaşma yaptıktan sonra sözünde durmayıp onu bozan fasıkları dalalete sokacağını haber vermiştir.
O Allah, ancak dalaleti takip eden ve onu hidayete tercih eden kimseleri dalalete sokar, bu takdirde kulağını ve kalbini mühürler. Allah (c.c), kendisine hidayet gönderdiği hâlde, hidayetten razı olmayan, onu istemeyen ve onu reddeden kimsenin kalbini (dalalete) çevirir. Bildiği ve hak olduğunu gördüğü hâlde (ondan yüz çevirdiğinden dolayı) onun azalarını ve basiretini ceza olsun diye dalalete çevirir.
Bu mahalde olan, kuluna dalalet ve bedbahtlık hükmü vermesiyle bu kulun hayra gireceğine dair bir belirti görmüş olsaydı, o takdirde ona bunu anlaşılır yapardı ve ona hidayet nasip ederdi. Ancak kulu o mahalde bulunmasından dolayı, Allah'ın nimetlerinden yararlanmaktadır ve o mahal ikramlarına layık değildir.
Muhakkak ki yüce yaratıcı, sebepleri açıklamış, delilleri getirmiş ve hidayet vesilelerini sağlam kılmıştır. Kendisi ancak fasık ve zalimleri dalalete sokar ve ancak haddi aşan kimselerin kalplerini mühürler. Ancak yaptıklarından dolayı münafıkları fitnede bırakır. Kâfirlerin kalplerini kaplayan günahlar, kendilerinin kazandıkları ve işlediklerinin bizzat kendisidir.
Yüce Allah'ın buyurduğu gibi:
"Hayır hayır, öyle değil Aksine onların kazandığı günahlar kalplerinin üzerine pas olmuştur." (Mutaffifin, 14)
Düşmanları olan yahudiler hakkında da şöyle buyurdu:
"Verdikleri sözden dönmeleri, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberlerini öldürmeleri ve "kalplerimiz kılıflıdır" demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar verdik). Doğrusu Allah, inkârları sebebiyle onların kalplerini mühürlemiştir. Pek azı hariç onlar inanmazlar." (Nisa, 155)
Haber verdiğine göre; O, sakındığını ortaya koyup belli ettiği zaman kulunu dalaletten sakındırıp hidayete koyar. Sakınmayacak olursa, o takdirde hidayetin önüne sapıklığı ve iyiliğin önüne de azgınlığı koymakla kötü tabiatını seçmiş olur ki, kendisi bu hâlde iken nefsiyle, şeytanıyla ve Rabbine karşı düşman olmuş olur.

Emir ve Yasak Karşısında Kulun Durumları

Emre Karşı Gelmek, Yasaklanan Bir Ameli İşlemekten Daha Büyük Vebaldir

Sehl b. Abdullah der ki:
"Allahu Teâlâ katında emrin terk edilmesi, günahların işlenmesinden daha büyük günahtır. Çünkü Âdem (a.s.) o ağaçtan yemekten nehyedildiği hâlde ondan yedi ve Rabbine tevbe etti. O da tevbesini kabul etti. İblis ise, Adem'e secde etmekle emrolundu ve secde etmedi, tevbesi de kabul edilmedi."
Diyeceğim şu ki;
Gerçekten bu konu çok önem arz eden bir konudur. Emirlerin terk edilmesi, kuşkusuz Allah (c.c.) katında günahların istenilmesinden daha ağırdır.
Bunun açıklaması şu yönlerde olmaktadır:

1 - Sehl'in, Âdem (a.s.) ve Allah'ın düşmanı İblis hakkında zikrettiği.

2 - Yasakların işlenilmesinin günahına gelirsek; bunun çıkış yeri ve kökü daha çok şehvet ve ihtiyaçtan dolayı olmaktadır.
Emrin terk edilmesinin günahına gelirsek; bunun da çıkış yeri ve kökü daha çok kibir ve büyüklenmeden dolayıdır.
Kalbinde zerre ağırlığınca kibir bulunan cennete giremez. Buna ek olarak da kalbinde zerre ağırlığınca tevhid bulunan cennete girecek, zina etmiş de, hırsızlık yapmış da olsa...!

3 - Emredilen şeyin yapılması Allah'a (c.c.), yasaklanan şeylerin terk edilmesinden daha sevimlidir. Nasların buna şu şekilde delalet ettiği gibi:
Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Allah'a amellerin en faziletli olanı vaktinde kılınan namazdır." (Buhârî (527) ve Müslim (85) Abdullah b. Mesud hadisinden rivayet etmişlerdir.) diye ve şöyle buyurduğu gibi:
"Amellerinizin en hayırlısını, kralınızın yanında en üstününü, dereceniz bakımından en yükseğini, düşmanla karşılaşıp da onların boyunlarını vurmanızdan, onların da sizin boynunuzu vurmalarından daha hayırlı olanını haber vereyim mi?"
"Evet haber ver ey Allah'ın Resûl'ü!"
"Allah'ı zikretmektir." (Ahmed (21702). İsnadı sahihtir. Ebû Derda hadisinden rivayet etmiştir. Hadisin uzun rivayeti için aynı yere bakınız.)
Bir hadis de şöyledir:
"Bilin ki amellerinizin en hayırlı olanı namazdır." (Ahmed (22433). Hadis sahihtir. Sevban hadisinden rivayet etmiştir. Hadisin uzun rivayeti için aynı yere bakınız.)
Yasak olanları terk etmek bir ameldir. Kuşkusuz bu da yapmaktan kişinin nefsini engellemesidir. Zaten bundan dolayıdır ki Allahu Teâlâ, muhabbeti / sevgiyi emirlerin yapılmasına (yerine getirilmesine) bağlamıştır. Şu âyetlerde olduğu gibi:
"Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever." (Saf, 4),
"O(Allah'tan hakkıyla korka)nlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever." (Al-i İmran, 134),
"Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananları sever." (Hucurat, 9),
"Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever." (Al-i İmran, 146)
Yasak olan şeyler / yasaklananlar tarafına bakacak olursak, en çok olumsuzluk, sevgi hususunda gelmektedir. Şu âyetlerde olduğu gibi:
"İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez." (Bakara, 205),
"Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez." (Hadid, 23),
"Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez." (Bakara, 190),
"Allah, zulme uğrayanların dışında, çirkin sözün açıkça söylenmesinden hoşlanmaz (sevmez). Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir." (Nisa, 148),
"Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez." (Nisa, 36) ve benzer âyetler.
Başka bir âyette ise, Allah (c.c.) yasak olan şeyleri kerih gördüğünü ve öfkelendiğini şöyle haber vermiştir:
"Kötü olan bütün bu yasaklar, Rabbinizin sevmediği şeylerdir." (İsra, 38),
"Bu onların Allah'ı gazablandıran şeylere uymaları ve O'nun rızasına sebep olacak şeyleri beğenmemelerinden dolayıdır. Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır." (Muhammed, 28)
Bunlar bilindiğine göre; Allah'ın sevdiği konulardaki fiil, zatlarla maksatlıdır. Bundan dolayı Allahu Teâlâ sevdikleri için kerih gördüğü ve buğzertiği şeyleri takdir etmektedir. Tıpkı günahları, küfrü ve fışkı takdir ettiği gibi. Sevdiklerine takdiri terettüp etsin diye...
Böylece bunların gereksinimleri ortaya çıkar. Cihad, şehitliği arzulamak, kulun tevbe etmesi, Allah'a teslim olması ve O'nda sükun bulması, O'nun adaletinin ve affının ortaya çıkması, intikamının ve izzetinin tecelli etmesi, dostluğunun oluşması, O'nun için düşman olmak ve buna benzer hususlar gibi...
Nitekim bunların var olması, O'nun kerih gördüğü şeylerdeki takdiri sebebiyledir ve bunun böyle olması, Allah'a (c.c), bu hususların ve sebeplerinin ortadan kalkmasından daha hayırlıdır. Böylece anlaşılıyor ki, O'nun sevdikleri kendisine, sevmediklerinden daha sevimlidir. Bunu da şu dördüncü yön açıklar:

4 - Emredilen bir şeyi yapmak zatı hakkında maksatlıdır / istenilmektedir. Yasak edilenlerin terk edilmesi ise, emredilen fiili tamamlamakla maksatlıdır. Kendisine bu yasak edilmiştir; çünkü emredilen fiili bozduğundan ya da zayıflattığından yahutta eksik kıldığından ötürü...
Tıpkı Allah'ı zikirden ve namazdan alıkoydukları için içki ve kumarı Allahu Teâlâ'nın nehyettiğine dikkatleri çekmesi gibi. Muhakkak ki, nehyedilip yasak edilenler, maniler ve engellerdir. Emredilen fiilerden ya da kemalinden alıkoymaktadır. Öyleyse yasak edilenleri nehyetmek başkası için maksat babından sayılır. Vacipleri emretmek ise, kendisi için maksat babındandır. Bunu da beşinci yön açıklar.

5 - Emredilme fiili, imanın ve bekasının gücünü muhafaza altına alma konusuyla alakalıdır. Yasaklananların terk edilmesi ise, imanın gücünü zedeleyecek şeylerden ve onu itidalden çıkartacak afetlerden dolayı, (imanı) koruma ile alakalıdır. Gücün muhafaza edilmesi, koruma konusundan daha önceliklidir.
Koruma, başkası hakkında murad edilendir. Bu da gücün muhafaza edilmesi ve bekası anlamını taşır. İşte bu şekilde, iman güç kazandıkça bayağı olan faktörleri def eder ve bu faktörlerin galip gelmesini engeller. Bunun artması ise, gücüne / kuvvetine ve zayıflığına göre ölçü alır. Eğer zayıf olursa, fasit olan faktörler kendisine galip olurlar. Öyleyse bu yönü iyi düşünüp anla!

6 - Emredilen fiil, kalbin hayatı, gıdası, süsü, göz aydınlığı, tadı ve nimetidir. Yasaklanan şeylerin bunlar olmadan terk edilmesi ise; kendisine bunlardan herhangi bir şeyi hâsıl ettirmez. Şöyle ki, kendisi eğer bütün yasaklananları terk etmiş olsa, ancak imanı olmasa ve emredilen amelleri yerine getirmese, günahları terk etmiş olması ona bir fayda sağlamaz ve ebedî olarak çıkmamak üzere cehenneme girer. Bu açıklamalar da şu yedinci yönle ortaya çıkar.

7 - Her kim emredilenleri ve yasaklananları yaparsa, bu kimse, iyilikleri günahlarına galip de gelse, ya mutlak olarak kurtulmuş bir kimse olur ya da hak kendisinden (alacağını) aldıktan sonra ve günahlarından dolayı cezalandırıldıktan sonra kurtulmuş bir kimse olur. O'nun yeri kurtuluşa doğrudur. İşte bu, emredilenleri yapmanın sonucudur.
Kim de emredilen ve yasaklanan şeyleri terk ederse, bu kimse de helak olmuş ve kurtulamamıştır. Kendisi ancak emredilen fiil ile kurtulabilir. Kuşkusuz bu da tevhiddir.
Şayet "Bu kimse sadece mahzurlu olanı yani şirki işlediği için helak olmuştur." denirse, buna şöyle cevap verilir:
Muhakkak ki helak olmak için bizzat emredilen tevhidi terk etmek yeterlidir; kendisi tevhidin zıddı olan şirkten mevcut olan bir şeyi yapmasa da...
Hatta kalbi başlı başına tevhidden koptuğunda ve tevhidden bir şey kalmadığında helak olur; Allah'tan başkasına kulluk etmese de! Şayet kendisi Allah'tan başkasına ibadet ederse, emredilen tevhidi terk ettiği ve yasaklanan şirki işlediği için azap görür.
Bunu da sekizinci yön açıklar.

8 - Şayet imana davet edilen kimse:
"Tasdik de etmem, yalanda saymam. Sevmem de, buğz da etmem. O'na kulluk da etmem, O'ndan başkasına kulluk da etmem." derse, sırf itiraz ettiği / karşı çıktığı ve emredileni terk ettiği için kâfir olur. Ancak kendisi bunun yerine:
"Ben Resûl'ü tasdik ediyorum, onu seviyorum, ona iman ediyorum. Bana emrettiklerini yapıyorum; ancak şehvetim, arzularım ve tabiatım, yasaklanan şeyleri terk etmeme müsade etmiyor ve bana hakim durumdalar. Ben de kuşkusuz biliyorum ki, Peygamer (sallallahu aleyhi ve sellem) beni bunlardan nehyetmiştir ve onları işlememi de bana kerih görmüştür. Lakin buna sabredemiyorum." derse, işte bu kimse böyle konuşmasıyla kâfir olmaz.
Bunun hükmü ilkinin hükmünden farklıdır. Çünkü bu kimse bir yönüyle itaatkar sayılır. Ama emredilenleri toptan terk eden ise, bir yönüyle itaatkar sayılamaz. Bunu da şu dokuzuncu yön açıklar:

9 - İtaat ve isyan, aslı itibariyla emre ve tâbi olma bakımından nehye bağlıdır. Öyleyse itaatkar bir kul, emredilenlere uymuş olan kimsedir. İsyankar bir kul ise, emredilenleri terk etmiş ve karşı gelmiş olandır.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır. O'nun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır." (Tahrim, 6),
"(Neden) benim yolumu takip etmedin, benim emrime karşı mı geldin?" (Taha, 96)
Amr b. As ölüm döşeğindeyken şöyle diyordu:
"Bana emir buyurdun, ben karşı geldim. Lakin senden başka ibadete layık hiçbir ilâh yoktur."
Şair de şöyle der:

Sana kesin kararlı bir işi emrettim
Sende bana isyan ettin ve karşı geldin

Peygamberin gönderilmesinin maksadı, gönderene (Allah'a) itaat etmektir. Bu da ancak emirlerine uymakla gerçekleşir. Yasaklardan kaçınmak ise; emirlerine uymayı tamamlayan faktörlerdendir. Zaten bundan dolayı kul, yasaklardan kaçınır; fakat emredilenleri yerine getirmezse, itaatkar bir kul olamaz, isyankar olur.
Eğer kul emredilenleri yerine getirir; fakat yasakları da işlerse -her ne kadar isyankar ve günahkâr olsa da- kendisi emredilenleri yerine getirdiğinden dolayı itaatkar bir kuldur ve yasakları işlediğinden dolayı da isyankardır. Emri terk eden bunun tersinedir; çünkü kendisi nehyedilenlerden özellikle kaçınmış olsa da itaatkar olamaz.

10 - Emre uymak; ibadet, yakınlık ve hizmet etmek demektir. Bu ibadet için mahlukat yaratılmıştır. Şu âyette buyurulduğu gibi:
"Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat, 56)
Âyette haber verildiğine göre; Allah, mahlukatı ancak ibadet için yaratmıştır. Aynı şekilde peygamberleri de bu maksatla göndermiştir ve yine ibadet etsinler diye onlara kitaplar indirmiştir.
Dolayısıyla "ibadet"; kendisi için (mahlukatın) yaratılmış olma gayesidir. Onu terk etmek için yaratılmamışlardır.
Nitekim bu, olmamasından dolayı adem-i emir mânasına gelir. Emredilenlere uymanın tersinedir; çünkü bu, olması / yerine getirilmesi istenilen vücûdî bir emirdir. Bu da onbirinci yönde şöyle açıklanır.

11 - Yasaklardan maksat; (yasak) fiilin yapılmaması, olmamasıdır. Bu da adem-i emir mânasına gelir.
Emredilenlerden maksat ise; fiilin var olmasıdır, buna da vücûdî emir denir.
Öyleyse emrin bağlantısı; mevcut olması, yasağın bağlantısı da olmamasıdır. Bu da ancak mevcut bir emir içerdiği zaman tamam olur. Çünkü (fiilin) olmamasından dolayı adem, mutlak olarak mevcut bir emir içerdiği zaman ancak tamam olur ve maslahata ulaşır. Bu mevcut emir ise istenilendir ve emrolunandır. Böylece yasağın gerçeği emre dönmüş oldu. Yasağın / nehyin içeriğinde kendisinden istenilen de dolayısıyla mevcut emir olmuş oluyor. Bu da onikinci yönü açıklığa kavuşturuyor.

12 - İnsanlar, yasağın maksadı hakkında bazı görüşlerle ihtilaf etmişlerdir. Yasaktan istenilen, (yasak) fiilli işlememek, buna el atmamaktır ve gerekli bir emir olduğudur. Şöyle demişlerdir:
"Çünkü teklifte takdir edilme vardır, o buna bağlıdır. Kesin olmama durumu varsa, takdir edilmemiştir." Bu görüş, cumhur alimlerin görüşüdür.
Ebû Haşim ve başkaları ise şöyle demişlerdir:
"Bilakis istenen, fiilin olmamasıdır. Zaten bundan dolayıdır ki maksadı, olmama / fiili işlememe ile hâsıl ettirmiştir. Buna ek olarak, yasak fiili işlemekten de kendisi el etek çeker. Çünkü yasaktan el etek çekmezse isyankar bir kul olur. Şüphesiz ki, insanlar, içinden terk etmeyi aklına getirmeseler bile çirkinlikleri terk edeni ve bundan uzak olanı överler."
Bu görüş ise, el-Kâdı Ebû Bekir'in iki görüşünden birisidir. O, zaten fiilin olmamasının kul hakkında takdir edilen bir şey olduğunu belirtmiştir. Şöyle demiştir:
"Yasaklananlardan maksat; asıl olmamaya dair baki olduğudur. Bu da takdir olunmuştur."
Bir grup âlim de şöyle demiştir:
Yasaklananlardan murad, fiilin zıddıdır. Çünü takdir edenin kastettiği budur. Kendisi fuhşiyattan nehyerdeken iffeti istediğinden dolayı yasak etmiştir. Bu da kendisiyle emrolunandır. Adalet istendiğinden dolayı zulmü yasak etmiştir. Yine doğruluğu istediğinden dolayı yalanı yasak etmiştir. Yasak edilenlerin hepsinin durumu böyledir. İşte onlara göre, yasağın hakikati, kendisinden yasaklananın zıddını istemektir. Böylece isteğin ancak emredilen fiile bağlı olduğuna dair emir oluyor.
Araştıracak olursak; bu iki türdür:
1 - Kendisi hakkında istemek. Nitekim bu kendisiyle emrolunandır.
2 - Emrolunanın zıddı olması hasebiyle, yasağın olmamasını istemek. Bu yasak, fesat ve zıtlık bulunduğundan dolayı kendisinden yasak edilendir.
Şayet mükellefin hâlini düşünmez ve nefsini ona sürüklemez; bilakis asıl olmamada devam ederse, terk ettiğinden dolayı sevap alamaz. Eğer Allah (c.c.) için hâlini düşünür ve nefsini ondan (yasaktan) uzak tutarsa, buna ek olarak, yasağı ihtiyarî olarak terk ederse, o zaman nefsini sakındırdığı için sevap alır. Çünkü bu vücûdî bir fiildir. Sevap ise, ancak mevcut olan fiil hakkında vaki olur, kesin olmayan hakkında vaki olmaz. Şayet fiili üzerine azmiyle onu terk edecek olursa, bunu acizliğinden terk etmiş olur. İşte bu kimse de bizzat failin cezasını almasa da azmetmesi ve maksadı aczilik olarak beliren kesin iradesi sebebiyle ceza görür.
Kuşkusuz buna birçok nas delalet eder. Dolayısıyla bunlara ters olanlara asla iltifat edilmez. Allah'ın (c.c.) buyurduğu gibi:
"Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Siz içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye kadirdir." (Bakara, 284)
Şahitliği gizleyen hakkında ise:
"Şayet siz sefer üzere olur bir kâtip de bulamazsanız, o vakit alınmış bir rehin / belge yerine geçer. Yok eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güvenilen adam Rabbi olan Allah'tan korksun da üzerindeki emaneti ödesin. Bir de şahitliğinizi inkâr edip gizlemeyin, onu kim inkâr ederse mutlaka onun kalbi vebal içindedir. Her ne yaparsanız Allah onu bilir." (Bakara, 283)
Başka bir âyet de şöyledir:
"Allah, sizi yeminlerinizde bilmeyerek ettiğiniz lağvdan (herhangi bir kasıt olmadan, kanaate göre yanlış yere yapılan yeminden) sorumlu tutmaz. Fakat kalbinizin kazandığı yalan yere yapılan yeminden sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır, çok halimdir." (Bakara, 225)
Konu ile bağlantılı olarak Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"İki müslüman kılıçlarıyla mücadele ettikleri zaman ölen de öldürülen de ateştedir."
"Öldüreni anladık. Peki, öldürülenin suçu neydi?" dediler. Bunun üzerine:
"O da öbürünü öldürmeyi düşünüyordu!" diye buyurdu. (Buhârî (31) ve Müslim (2888) Ebû Bekre hadisinden rivayet etmişlerdir.)
Başka bir hadis ise şöyledir:
"Bir adam da şöyle söyler:
"Şayet benim de malım olsaydı falanın yaptığı gibi yapardım." der.
Kuşkusuz onunla aynı niyeti taşır. Her ikisi de günahta ortaktırlar." (Hasendir. Ahmed (18024) Ebü'l-Kebşe el-Enbari'den rivayet ermiştir. Hadisin uzun metni için aynı yere bakınız.)
"Yasaklananlardan murad fiilin zıddıdır." diyen söze gelirsek, durum böyle değildir. Çünkü maksat; fiilin olmaması (işlenilmemesi) ve iki zıtla karışmış olmasıdır. Çünkü vacibin ancak kendisiyle tamam olduğu şey, ilk maksat sebebiyle maksatsızdır. Her ne kadar ilk maksatla kastedilen; emr edilen de olsa, öyle ki bu emredilen de men edilen ve zayıflatan şeylerden yasak edilenlerdir. Öyleyse kendisi yasaklanan şeyin yok olması (yapılmaması) istenilmektedir. Yasak yolların tıkanması ve kapatılması istenmektedir. Kendisi emredilen ise, yapılması ve yerine getirilmesi istenmekle beraber, maksatları ve gayeleri talep eder.
İbn Haşim'in:
"Kişi, içinden terk etmeyi aklına getirmese bile çirkinlikleri terk etmesiyle kuşkusuz övülür." sözüne gelince; kendisinin bu övgüden kastı, eğer kınanmaması ise, bu doğrudur. Eğer kastı, bundan dolayı övülür, sevilir ve sevaba girer ise, bu doğru değildir. Çünkü insanlar cima yapacak kudreti kalmayanın zinayı terk etmesinden ve dilsizin gıybet ve övmeyi terk etmesinden dolayı onları övecek değillerdir. Onların övdükleri; yapmaya güç ve kudretleri olduğu hâlde günahlardan kaçınanlaradır.
el- Kâdı'nın:
" Asıl olarak fiilin yapılmasının son bulması, takdir olunandır." sözüne gelince; kendisi bununla, nefsi günah fiilinden alıkoymayı ve uzak tutmayı kastediyorsa, bu doğrudur. Eğer bununla fiilin yapılmasının mücerretliğini kast ediyorsa, bu doğru değildir. Bu da on üçüncü yönle ortaya çıkar.

13 - Bir şeyi emretmek demek, talep kastıyla değil aklî gereklilik yoluyla zıddından nehyetmek demektir. Çünkü emrin maksadı, emredilen fiilin yerine gelmesidir. Dolayısıyla emrin gereksinimlerinden bir tanesi de kendisine zıt olanı terk etmek olduğuna göre, bunu terk etmesi başkası hakkında maksat olmuş olur. Bu da soru hakkında doğru olan cevaptır. Yani:
"Bir şeyi emretmenin mânası zıddından nehyetmek midir yoksa değil midir?" sorusunun cevabıdır. İşte bu cevap gösteriyor ki, talep ve maksat yönünden dolayı ondan nehyoldu. İşte bir şeyden nehy etmek / yasak etmek, de böyledir.
İlk keresinde yasak edenin maksadı, nehyolunanları yasaklamaktır. Zıddıyla iştigal etmesi ise, aklî gereklilik yönünden gelir. Lakin önceden geçtiği gibi emrettiği şeylere ters olanları yasak etmektedir. Kendisiyle emrolunanlar, her iki konumda da ilk kasıtla maksatlı olmuş olur.
Meselenin özü şu ki: bir şeyi talep etmek, bizzat kendisini talep etmek demektir ve gerekli olması zorunludur. Bir şeyi yasaklamak ise, bizzat onun terk etmesini istemektir ve terk edilmesi zorunlu olan fiili terk etmektir. Her iki konu hakkında istenilen; yapmak ve terk etmektir. Her ikisi de vücûdî birer emirdir.

14 - İstemek babında emir ve yasak, kuşkusuz haberî cümleler olarak ve olumsuz ve olumlu kipler şeklinde gelir. Övgü ve methiye, eğer olumluluk içermiyorsa, kesin olan olumsuzluğa ulaşamazlar. Çünkü nefy / olumsuzluk, adem / olmama, bulunmama, tam olmama ve övgüsüzlük anlamındadır. Şayet olumsuzluk içerirse, o takdirde kendisi övgüyü hak eder.
- Tıpkı tam bir ilme ve açıklığa sahip olduğu hâlde unutkanlığının nefyedilmesi gibi.
- Kuvvetli ve kudretli olmasından dolayı yorgunluğun, ağırlığın ve güçsüzlüğün nefyolması gibi.
- Diri ve ayakta olduğundan dolayı uyuklamanın ve uykunun bulunmaması gibi.
- Gani, Melik ve Rab olduğundan dolayı çocuk ve eşe ihtiyacı olmadığı gibi.
- Tevhidinin eksiksizliğinden dolayı kemalinde, ulûhiyetinde... ve malik oluşunda tek olduğundan dolayı ortak koşulmasının, veli edinilmesinin ve kendi izni olmadan şefaat edilmesinin olmaması gibi.
- Adaletinden dolayı zulmün olmaması gibi.
- Azametinden dolayı gözlerin onu görememesi gibi.
Nitekim âhirette gözler onu görseler de O Allah yine de idrak edilmekten yücedir. Aksi takdirde kâinatta herhangi bir methiye söz konusu olmaz. Çünkü kesin olan olumsuzluk böyledir.
Bütün bunlar anlaşıldığına göre; kendisinden yasaklanan şey eğer sabit / olumlu olan vücûdî bir emir içeriyorsa, terk edilmesinden dolayı övülmez. Sırf terk edilmesinden dolayı sevabı ve övgüyü hak etmez. Tıpkı, sırf adem / olmama özelliğinden dolayı methiyeyi ve övgüyü hak etmediği gibi.

15 - Muhakkak ki Allahu Teâlâ; emretmiş olduğu şeylerin yerine getirilmesi hâlinde her bir iyiliğin yapılmasına on kat sevap vaadetmiştir. Yasaklamış olduğu şeylerde ise, kaçınılan bir amelede bir kat sevap vaadetmiştir. Bu da gösteriyor ki, emredilenlerin yerine getirilmesi, yasakladıklarından kaçınmaktan daha sevimlidir. Şayet durum bunun tersine olursa, o zaman (emredilen terk edildiği için) günah on kat olur ve yasaklanan bir şeyden kaçınmışsa ondan da bir sevap ya da terk ettiği günahın büyüklük ve küçüklüğüne göre sevap alır.

16 - Yasaklananlardan maksat; bunların işlenmemesidir, meydana gelmemesidir; ister bunlara niyet etsin, isterse etmesin, ister aklına getirsin, isterse getirmesin! Dolayısıyla istenilen; yasağın işlenilmemesidir.
Emredilenlere gelirsek; bunlardan maksat da, bunların yerine getirilmesi, vücut bulması ve bununla gerek niyet ve gerekse, amel olarak Allah'a (c.c.) yakınlaşmaktır.
Meselenin sırrı şudur:
Yerine gelmesini istemek, (c.c), yerine getirilmesinden daha sevimlidir. Aynı şekilde sevdiklerinin yerine getirilmemesi de, istemediklerinin yerine getirilmesinden daha kötüdür! Kuşkusuz Allah'ın emrettiklerinin yerine getirilmesine dair muhabbeti, yasakladıklarının yapılmasını çirkin görmesinden daha büyük bir husustur. On yedinci yön bunu açıklar.

17 - Sevdiklerinin yerine getirilmesi, bunlara karşı yardımcı olması, karşılığı ve bunlardan terettüp eden övgüyle methiyelerin hepsi, O'nun rahmetinden kaynaklanıyor. İstemediklerini yapmak, bunların karşılığı ve bunlardan terettüp eden kınama, elem ve akıbet vermesinin hepsi de O'nun gazabındandır. Şu var ki, Allah'ın rahmeti gazabını geçmiş, ona galip olmuştur. Rahmet sıfatından olanların hepsi gazap sıfatından olanlardan daha galiptir.
Muhakkak ki Allahu Teâlâ, Rahim'dir. O'nun rahmeti, O'nun zatının gereklerinden sayılır. O'nun ilmi, kudreti, diri olması, işitmesi, görmesi ve ihsanı gibi.
Bunun tersi olması ise, asla mümkün değildir. Allah'ın gazap etmesine gelirsek; bu O'nun zatının gereklerinden değildir. Devamlı kendisinde gazap olan ve gazap kendisinden asla ayrılmayan da değildir. Bilakis kendisini en iyi bilen yaratıkları olan peygamberleri kıyamet günü:
"Kuşkusuz Rabbim bugün öyle bir öfkelendi, öyle bir gazaplandı ki, bunun misli gibi önceden öfkelenmemiştir ve bundan sonra da bunun misli gibi asla gazaplanmaz." demişlerdir. (Buhârî (4712) ve Müslim (194) Ebû Hüreyre hadisinden rivayet etmişlerdir.)
O'nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır, gazabı ise her şeyi kuşatmamıştır. O Allah ki, kendi zatı için rahmeti gerekli kılarken, gazabını kendi zatı için gerekli kılmamıştır. Rahmeti ve ilmi her şeyi kuşatmıştır.
Rahmeti ve ortaya çıkanlar, Allah'a, gazabının gereklerinden ve ortaya çıkanlardan daha sevimlidir. Zaten bundan dolayı rahmet, Allah'a azaptan daha sevimlidir. Af da, O'na intikamdan daha sevimlidir. Sevdiklerinin mevcut olması, Allahu Teâlâ'ya, sevmediklerinin yok olmasından daha sevimlidir. Özellikle istemediği / sevmediği şeylerin yok olmasında, sevdiği şeylerin gereklerini yok eden bir unsur olursa! Çünkü Allah (c.c.) sevdiklerinin gereklerinin gitmesini istemez. Tıpkı kötü gördüğü şeylerin mevcut olmasını istemediği gibi.

18 - Allah'ın kerih gördüğü şeylerin izleri olan nehyedilenler, kuşkusuz Allah'ın istedikleriyle ve sevdikleriyle daha hızlı zail olmaktadır. Bunu Allahu Teâlâ, affetmekle ve silmekle yok eder. Nehyedilenlerin izleri tevbeyle, istiğfarla, musibetler sebebiyle oluşan kefaretlerle ve şefaatla zail olur. Kuşkusuz iyilikler kötülükleri siler. Kulun günahları gökyüzüne kadar yükselse, sonra da istiğfar etse, Allah onu affeder.
Eğer kul, şirk olmadan dünya dolusu günahla Allah'ın huzuruna çıkmış olsa, Allah o kimseyi (tevbe etmişse) dünya dolusu mağfiretle karşılar. Günahları çoğalmış olsa da Allah (c.c.) kulunu bağışlar, onu mağfiret eder. Günahlarını ve izlerini, kulun işleyeceği az bir yaşantı iptal ve yok eder:
Nasuh tevbe, yaptıklarına dair pişmanlığı...!
Günahları bağışlaması, kulun Allah'a tevbe etmesi, O'na itaat etmesi ve tevhid üzere olmasıyla, O'nun isteklerini yerine getirmesiyledir. Bu da gösteriyor ki, bunların bulunması, Allah'a daha sevimlidir ve O'nu daha çok razı eder. Bunu da on dokuzuncu yön açıklar.

19 - Şüphesiz Allah Teâlâ emretmiş olduklarından, sevdiklerinden terettüp etmesi için, yasak ettiklerinden, buğzedeceği ve kerih göreceği şeyleri takdir etmiştir.
Nitekim O (c.c), eşyalarını kaybettikten sonra onları bulan adamın, çocuğu olmayan adamın ve suyun yerini bulan susuz adamın tevbe etmelerinden dolayı çok sevinmiştir. Kuşkusuz Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)de kulun tevbe etmesiyle ilgili bir darbımisal vermiştir ki, sevilen şeylerde Allah'ın (c.c.) en çok sevindiği şüphesiz ki bu olmuştur. (Buhârî (6309) ve Müslim (2747) Enes hadisinden rivayet etmişlerdir.)
İşte mevcut olması, bulunmasından daha sevimli olan bu yüce sevincin gerekleri olmadan vücut bulması imkânsızdır. Bu da gösteriyor ki; sevdiklerinin mevcut olması (yerine getirilmesi), çirkin gördüğü her bir şeyin yerine getirilmemesinden O'na (c.c.) daha sevimlidir. Öyle ki, iki rekâtlık kuşluk namazı, O'na, bir müslümanın öldürülmesini terk etmekten daha sevimli olur.
Buradaki maksat şudur:
Emredilen fiilin cinsi, mahzurların, terk edilmesi cinsinden daha üstündür. Tıpkı erkek cinsinin kadın cinsinden ve insan cinsinin melek cinsinden üstün olduğu gibi. Kuşkusuz burada üstünlükten murad; cins bakımındandır yoksa bizzat tek tek herkes hakkında geçerli değildir.
Maksada gelirsek;
Tevbeyle emretme fiili kadar sevindiren başka şey olmayan bu sevinç hâli gösteriyor ki, bu emredilen, tevbenin ve gereklerinin sildiği mahzurların işlenilmesinden daha sevimlidir. Şayet:
"Allah (c.c.) ancak tevbeden dolayı sevindi. Çünkü tevbe etmek, yasakların terk edilmesi demektir. Böylece sevinmesi günahı terk etmesinden dolayıdır." denirse, şöyle cevap verilir:
Hayır, bu böyle değildir. Çünkü kesinlikle terk etmek bu sevinci gerektirmez, hatta övgü ve methiyeyi bile..!
Her ne kadar günahı terk etmek tevbenin gereklerinden sayılsa da tevbe "terk" mânasına gelmez. Tevbe; ancak tevbe edenin, Rabbine yönelmesi, O'na yakınlaşması ve itaatine iltizam göstermesini içeren vücûdî bir fiildir. Bunun gereklerinden birisi de; kendisine yasaklananları terk etmektir.
Bundan dolayı Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Rabbinizin mağfiretim isteyin, sonra ona tevbe edin ki, sizi belli bir süreye kadar güzel güzel yaşatsın. Ve her fazilet sahibine layık olduğu ihsanı versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım." (Hud, 3)
Dolayısıyla tevbe etmek; Allah'ın (c.c.) çirkin saydıklarından sevdiklerine dönmek demektir. Mücerred olarak terk anlamı taşımaz. Çünkü her kim günahı mücerred olarak terk edecek olursa, ondan Allah'ı sevimli edecek bir şey dönmez, tevbekar da sayılmaz.
Öyleyse tevbe; Allah'a dönmek demektir. O'na yönelmek ve yakın olmak demektir. Sırf terk etmek, demek değildir.

20 - Kendisiyle emredilen şey, eğer yerine getirilmezse, kul, istenilen hayata kavuşamaz. Bu konu hakkında Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Resule icabet edin. Ve bilin ki, Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinlikle O'nun huzurunda toplanacaksınız." (Enfal, 24),
"Ölü iken hidayetle dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi olur mu? Fakat kâfirlere, yaptıkları, böyle süslü gösterilir." (En'am, 122)
Kâfirler hakkında da şöyle buyurmuştur:
"O putlar, hep ölüdürler, diri değildirler ve insanların öldükten sonra ne zaman dirileceklerini de bilmezler." (Nahl, 21),
"Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın." (Neml, 80)
Yasaklananlara gelince; şayet bunlardan herhangi birisi bulunacak olursa, hastalık baş göstermiş demektir. Muhakkak ki hastalıklarla hayatı sürdürmek, ölümden daha iyidir.
Şayet:
"Yasaklananlardan birisi de helâka sürükleyendir. O da şirktir." denirse, şöyle denir:
"Helak ancak emredilen ve kendisiyle hayatın var olduğu tevhidin olmaması sonucu meydana gelir. Tevhid eğer kaybedilecek olursa helak başlar. Kişi ancak emredilen tevhidi yerine getirmemekten dolayı helak olur."

21 - Emredilen şeylerde, terk edilmeleri sonucu kişiyi helâka ve daimî kötülüğe sürükleyenler varken, yasaklananlarda bu içerikte olanlar yoktur.

22 - Emredilen fiil, yasaklananın terk edilmesini icap ettirir. Özellikle ihlâs, Allah'a ittiba ve O'nun için nasihat üzere yapıldığında! Allahu Teâlâ buyurdu ki:
"Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir." (Ankebut, 45)
Mücerred olarak, sırf yasak edileni terk etmek ise emredilen fiili icap ettirmez ve onu gerektirmez.

23 - Allah'ın, emrettiklerinden sevdiği, O'nun sıfatlarıyla bağlantılıdır. Yasakladıklarından çirkin gördüğü ise, O'nun fiilleriyle alakalıdır. Bu konu gerçekten çok ince bir konudur ve açıklanmaya ihtiyacı vardır.
Deriz ki:
- Yasaklananlar, şer demektir ve şerlere götürücüdürler.
- Emredilenler ise, hayır demektir ve hayırlara ulaştırırlar.
Hayır Allah'ın (c.c.) elindedir. Şer ise O'na nisbet edilmez. Çünkü şer O'nun sıfatlarına girmez, fiillerine de girmez, isimlerine de girmez. Şer de ancak fiilleriyle alakalıdır ve bununla beraber izafe ile şerdir. Şer, kula izafe edilir. Aksi hâlde Allah'a izafe edilmiş olur. Şerrin Allah'a (c.c.) nisbet edilmesi ise bu yönüyle şer demek değildir. Kula izafe edilen ve şerri gerektiren yasağın işlenilme konusuna bakacak olursak; kulun nefsinde şer olmaz (ancak işledikleri şerli amellerde şer olur). Emredilenlerin yapılmamasıyla hayır gelmez. Hayrın gitmesiyle şer meydana gelir.
Emredilenler, Allah'a her defasında sevimli olunca, emredilenlerin yapılamamasıyla oluşan şer de çok olur (çoğalır). Tevhid ve iman konularında olduğu gibi.

Bütün bunlardan sonra zikredilen yönlerin sırrı şudur:
Emredilenler O'nun sevdikleri, yasaklananlar da O'nun çirkin gördükleri ve sevmedikleridir. Sevdiklerinin işlenilmesi, Allah'a, çirkin gördüklerinin işlenilmemesinden daha sevimlidir. Sevdiklerinin işlenilmemesi ise, Allah'a, istemediklerinin yapılmasından daha çirkin gelir.
Allahu Teâlâ en iyisini bilir.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)