Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



23 Mayıs 2016 Pazartesi

Allah İçin Buğz Etmenin Fıkhı

Allah İçin Öfkelenmenin Mertebeleri
Bismillah.
Velâ ve Berâ yani yakınlığı Allah için göstermek ve uzaklaşmayı Allah için yapmak kaidesi, İslam dininin olmazsa olmaz rükünlerinden biridir. Bunun farz oluşuna delalet eden birçok Kur’ân ayetleri ve sahih sünnet nasları, sahabe ve tabiinin icmaı ve insan fıtratının delaleti malum ve meşhurdur. Bu delillerden birçoğunu daha önceki makale ve tercümelerimde yayınlamıştım.
Bu yazıda ise sufiler ve mezhepçiler başta olmak üzere, birçok kesimin kabullendiği bir isim olan İmam Şa’ranî rahimehullah’ın delillere ve selefin menhecine uygun olarak ele aldığı, isabetli açıklamalarda bulunduğu bir konuyu, İmam Şa’ranî’nin piyasada baskısı tükenmiş olan, “Hukuku’l-Uhuvveti Fi’l-İslam adlı eserinden iktibas ederek ve tercüme bozukluklarını tashih ederek aktaracağım.
Bu iktibasın sebepleri şu şekildedir:
* Velâ ve berâ rüknünü savsaklamaya çalışan muasır sapıklık önderlerinin, velâ ve bera esasını ümmetin selefinin icmaından devralarak uygulayagelen Selefileri aşırılık ve sertlikle suçlamaları, “selefiler kendilerinden başkasını hak üzerinde görmüyor ve başkalarının görüşlerine hoşgörüde bulunmuyor” ithamında bulunmaları.
Hâlbuki Kur’ân’ı okuyan, bilen ve ondakilere tabi olan bir kimsenin böyle bir mugalata yaparak tribünlere oynaması yakışıksız bir tutumdur ve art niyet sergilemekten ibarettir. Çünkü âlemlerin rabbi, aziz kitabında:
Hakkın dışında sapıklıktan başka ne vardır?” (Yunus 32) buyurmakta, kendisinin indirdiği vahiyden ibaret olan hakka aykırı olan her unsuru batıl ve sapıklık olarak nitelemektedir. Yine Allah Teâlâ, rasulüne şöyle demesini emretmiştir:
Bu, hiç şüphesiz, benim dosdoğru yolumdur; bu itibarla ona uyun; diğer yollara uymayın. Aksi halde sizi O'nun yolundan ayırır.” (En’am 153) Pekçok yollar vardır ve bunlardan sadece bir tanesi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dosdoğru yoludur. Onun dışındaki yollar ise Allah’ın yolundan ayıran yollardan ibarettir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılır. Bunlardan biri dışında hepsi ateştedir” buyurmuş, sahabeler ateşten kurtulan o tek fırkanın hangisi olduğunu sorunca da:
Bugün benim ve ashabımın üzerinde olduğumuz yolda olanlar” buyurmuştur. Bunu Ziyau’l-Makdisi, Hâkim ve başkaları Enes radiyallahu anh’den sahih bir isnad ile rivayet etmişlerdir.
Dün, bugün ve kıyamet gününe kadar her asırda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatı döneminde iken ashab hangi yolda ise yalnızca ona dönülmesine çağıran tek bir topluluk vardır ki onlar da Selefilerdir. Selefilik zaten bu hadisin gereğine tabi olma çağrısından başka bir şey de değildir. Kim selefilik adı altında, bu hadisin muhtevasından başka bir şeye çağırıyorsa, onlar bâtıla hak kisvesi giydirmeye çalışan yol kesicilerdir.
* İkinci bir sebep, Türkiye parlementosunda yeni anayasa tasarısında laikliğin yer alıp almaması konusu üzerinden başlayan bir tartışmaya cumhurbaşkanımızın (Allah kendisini hakka hidayet etsin) verdiği şu cevaptır: “Benim düşüncem, Ak Partiyi kurduğum dönemden itibaren belli. Laiklikle ilgili düşüncemizin ne olduğu, kurucusu olduğum Ak Parti programında kayıtlı… Ben bu konudaki görüşümü Mısır’da Kahire’de o dev opera binasındaki konuşmamda da söyledim. Laikliğin devletin tüm farklı inanç grupları için bir güvence olduğunu, bütün farklı inanç gruplarına eşit mesafede durması olduğunu anlattım…”
Bu sözler kendisine karşı; “egemen din düşmanlarının baskılarına karşı takiyye yaptığı” şeklindeki zorlama hüsnü zanları tamamen boşa çıkarır niteliktedir. Diğer yandan bütün bâtıl ve bid'at fırkalarına karşı son derece toleranslı olan hükümetin, Selefilere karşı oldukça tahammülsüz olduklarına, selefîleri harici İşidciler ile aynı kefede değerlendirme zulmünü irtikab ettiklerine şahit olmaktayız. Zira, - her ne kadar seleficilik oynayan ve Akp şakşakçılığı yapan asalak bir güruh bulunsa da - selefiler oy potansiyeli umulan çerçevenin dışında kalmaktadırlar! Maksat şikayet etmek değildir, zira bu tablo kendilerinden beklenmedik bir tablo değildir. Sadece öne sürdükleri iddialardaki tezata işaret etmek istiyoruz.  
Allah’tan cumhurbaşkanımıza ve fikirdaşlarına henüz fırsatları varken bu batıl düşünce ve itikatlarından tevbe etmeyi nasip etmesini dileriz. Zira böyle bir yol tutuşun anlamı, dinsizliğe karşı batıl dinleri desteklemek yahut diğer bir ifadeyle hela süpürgesiyle cami temizlemeye kalkmak demektir. Batılı reddetmek için başka bir bâtıla sarılan, yağmurdan kaçarken doluya tutulmaya ve tedbirsizce denize atlayıp yılana sarılmaya maruz kalır. Dinsizliğin ve din düşmanlığının alternatifi olarak demokrasi ve laikliği yüceltmenin, güçlendirmenin, bu batıl dinlerin üstün gelmesine çalışmanın manası nedir?
Allah Teala şöyle buyurmuştur:
Diğer bütün dinlere üstün kılmak üzere, hidayetle ve hak dîn ile Rasûlünü gönderen O'dur. Allah, şâhid olarak yeter. Muhammed Allah'ın Rasûlüdür. Onun beraberinde bulunanlar, kâfirlere karşı sert, kendi aralarında da merhametlidirler. Onları, rükû ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Onların alâmetleri, yüzlerindeki secde eseridir. Bu, onlann Tevrat'ta anlatılan vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları ise, filizini vermiş bir ekin gibidir ki, onu kuvvetlendirmiş, o da ekicilerin hoşuna gidecek şekilde kalınlaşmış ve gövdesi üzerine dikilmiştir. Mü'minlerin böyle olması da, kâfirleri onlara karşı öfkelendirmek içindir. Allah, onlardan îman edip sâlih amel işleyenlere mağfiret ve büyük bir mükâfat va'ad etmiştir.” (Fetih 28-29)
* Bu iktibas için üçüncü bir sebep, velâ ve berâ kaidesiyle amel etmek isteyen müslümanlar için, nerede nasıl davranılacağı fıkhını sunmaktır.
Başta kendi nefsime, sonra müslüman kardeşlerime, yöneticilere ve iyiliği emir, kötülüğü men faaliyetinde bulunanlara nasihat olmasını umarak aktarıyorum:  
İmam Abdulvehhab eş-Şa’rânî rahimehullah şöyle demiştir:
“Kötülüğe karşı bilfiil buğz ve adaveti ortaya koymak bazen mendup ve mustehab, bazen de farzdır. Günahkâr ve fasıklar ise çeşitli mertebelerde bulunurlar. Onlara karşı yapılacak en faziletli tavır hangisidir? Hepsine karşı aynı tavır mı takınılır?”
Bilinmesi gerekir ki, Allah’ın emrine muhalefet eden ya akidesinde muhalefet eder, ya da amelinde muhalefet eder. Akidelerde muhalefet eden ya inkârcıdır, ya da bir bid’atçıdır. Bid’atçi ise ya başkalarını bid’atine davet eden biridir, ya da aczinden veya isteyerek sükût ediyordur.
Akidesi bozukluğu genel olarak üç kısımdır:
Birincisi: Küfürdür. Şayet savaşılacak kâfirlerden ise öldürülmeyi ve esir edilmeyi hak eder. Bu sınıf için ikisinden daha hafif bir üçüncü hüküm yoktur.
Ancak zımmî (yani müslüman devlete vergi vererek yaşayan Ehl-i Kitap kâfirleri veya anlaşmalı) kâfirlerden ise ona eziyet edilmesi caiz olmadığından, ancak ondan yüz çevirmek, yolun en dar yerine sıkıştırarak selama onun başlamasına zorlamak, selam verdiği zaman da “ve aleyke” şeklinde cevapla yetinerek hakarette bulunmak gerekir.
Yine onlar giyimlerinde, bineklerinde, eyerlerinde ve silahlarında müslümanlardan farklı duruma getirilir. Ata binemezler, silah taşıyamazlar, bir parmak kalınlığında zimmilere mahsus bir yün kuşak bağlarlar ve müslümanların eyerlerinden kullanamazlar.
Zimmilerin kadınları da hol ve hamamlarda müslüman kadınlarından ayrı tutulur. Kendilerine istiğfar ve dua yapılmaması için zamanında tanıtılırlar.
En uygun olanı zımmi ile bir araya gelmekten ve muamele etmekten, onlarla karşılıklı yemekten sakınmaktır. Zımmî ile neş’elenmek, dostlara yapıldığı gibi ona yakınlık ve samimiyet göstermek, harama yakın mekruhtur.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavmi, Allah’a ve rasulüne muhalefete kalkışan kimselere sevgi besler bulamazsın. İsterse o muhalifler babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları olsun.” (Mucadele 22)
Ey iman edenler! Benim ve sizin düşmanınız olanları dost edinmeyin.” (Nisa 144)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de: “Mü’min ile müşriğin ateşleri buluşmaz (geçinemez, dost olamazlar)” buyurmuştur.
İkincisi: Bid’atine davet eden bid’atçidir. Eğer bid’ati küfrü gerektiren bir şey ise, onun durumu zımmî’nin durumundan daha ağırdır. Zira onlar (bid’at ehli) ne cizye ile durdurulur, ne de onlara zımmilik bağı ile musamaha edilir.
Şayet selefimiz bizi onlardan ve mezheplerinin bâtıl fırkalarının isimlerini zikretmekten sakındırmasalardı, onları yetmiş fırkaya kadar sayardık.
Bunların hepsi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetinden olduklarını söylemelerine rağmen seleflerinin icmaı ile kâfirdirler. Onların isimlerini zikretmekten korkuyoruz. Çünkü sen onların mezheplerini tanımak ister, onların bâtıl görüşlerine aldanırsın. Zira bütün insanlar, bilmedikleri şeyleri tecessüs etme eğilimindedirler. Bunda nefsin ve şeytanın rolü vardır. En uygun olanı, ashabın ve tabiinin sükût ettikleri konuda susmaktır.
Bütün bunlar itikad etmesi küfür olan bid’atler hakkındadır.
Şayet bid’at, küfrü gerektirmeyen hususlarda ise bid’atçinin durumu, Allah ile onun arasında kalır. Şüphesiz bu küfürden daha hafiftir, ancak o kâfirden daha çok kınanır. Zira kâfirin şerri, müslümanlara sirayet edici değildir. Müslümanlar onun küfrünü bilir ve sözüne aldırış etmezler. Zaten o da müslüman olduğunu ve hak itikadı bulunduğunu iddia etmez.
Fakat bid’atine davet eden ve davet ettiği şeyin hak olduğunu söyleyen kimse, halkın sapmasına sebep olur. Onun şerri, başkalarına da sirayet eder. Böylesine karşı buğzun, düşmanlığın ve alaka kesmenin, tahkir etmenin ve bid’atini kınamanın açıkça ortaya konması ve halkın ondan uzaklaştırılması daha müstehaptır.
Eğer yalnızken selam verirse, selamını almakta sakınca yoktur. Ancak selamını almamanın ve susmanın onu bid’atine karşı soğutucu ve vazgeçirici bir etki yapacağı bilinirse cevap vermemek daha iyi olur. Zira selamın cevaplanması vacip olmakla beraber, en hafif bir sebeple selamını almayabilir. Hatta insanın hamamda olması yahut def’i hacet etmesi halinde selamı cevaplamanın farzlığı düşer. Onu bid’atinden vazgeçirmek gayesi ise daha mühimdir. Fakat insanların içinde onun selamını almamak, halkı ondan sakındırmak ve gözlerinde onun bid’atini çirkin göstermek bakımından daha hayırlıdır.
Aynı şekilde onlara yardım ve ihsanda bulunmayı kesmek de böyledir.  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Kim bir bid’atçiyi terslerse, Allah Teâlâ onun kalbini iman ve emniyetle doldurur. Kim bir bid’âtçiyi küçümserse Allah onu büyük korkunun olduğu gün korur. Kim de ona yumuşak davranır, ikram eder yahut onu güleryüzle karşılarsa, o Allah’ın Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gönderdiği şeyi hafife almıştır.
Üçüncüsü: Avamdan olan ve başkasını davete gücü yetmeyen, kendisine uyulmasından da korkulmayan kimsedir. Bunun durumu daha hafiftir. Onu katı davranmak ve küçümsemek suretiyle ürkütmemeli, aksine tatlılıkla nasihatte bulunmalıdır. Zira halkın kalbi çabuk değişebilir. Şayet nasihat fayda vermiyorsa ve ondan yüz çevirilmesi de bid’atini gözünde çirkin gösterirse, ondan yüz çevirmek daha hayırlı olur.
Eğer kalbindeki düğümün katılığı ve tabiatinin sertliği dolayısıyla bunun fayda vermeyeceği bilinirse yine de münasebetleri kesmek daha iyidir. Zira bid’at, aşırı derecede kınanmazsa halkın arasında yayılır ve kötülüğü genelleşir.
İtikadında değil de, ameli ve fiiliyle âsî olana gelince, onun bu günahı ya zulüm, gazap, yalan şahitlik, gıybet, halkı tahrik, söz taşıyıcılık gibi başkalarına da zararı dokunan cinstendir yahut da zararı başkasına dokunmayacak ve kendi şahsında kalacak şekildedir. Bu da kendi arasında iki kısma ayrılır:
Birisi; başkalarını da fesada davet eden cinstendir. Mesela meyhane açarak, kadınlarla erkekleri bir araya getirip, fesat ehlini günaha ve şarap içmeye sebebiyet veren kimse gibi.
Diğeri ise, başkalarını fiiline davet etmeyen kimsedir. İçki içen veya zina eden kimse gibi. Başkasını davet etmeyen bu kimsenin günahı da ya büyük günahlardan olur, ya da küçük günahlardan olur. Bunların her birinde de ya ısrar edicidir, ya da ısrar edici değildir.
Bu taksimattan üç sınıf ortaya çıkıyor ki, bir kısmı diğerinden farklı derecelerdedir. Hepsine karşı aynı tavır alınmaz.
Birinci kısım: En şiddetlisi olup zulüm, gazap, yalan şahitlik, gıybet, söz taşıyıcılık gibi başkalarına da zararı dokunan günahlardır. Böyle günahları işleyenlerden yüz çevirmek, onlarla bir araya gelmeyi bırakmak evladır. Zira günahlar başkalarına sirayet ettikçe şiddetlenir. Sonra bunlar da şahıslarda, malda ve ırzda zulmedenler olmak üzere bölümlere ayrılır. Bazısı diğerinden daha ağırdır. Cidden böylesinden alakayı kesmek, onları küçük düşürmek önemli bir sünnettir. İşte her ne kadar onları küçük düşürmek onlar için veya başkaları için günahtan sakındırıcı olursa, durum o nispette önem kazanır.
İkinci kısım: Başkalarına fısk ve fesat sebepleri hazırlayan ve onlara bunların yollarını kolaylaştıran kimselerdir. Böyleleri her ne kadar dünya işlerinde başkalarına eziyet etmiyorsa, hatta durumu onların hoşlarına da gitse bu fiilleriyle, onların dinlerine kastediyorlardır. Böylesinin de hakkı küçük düşürülmek, tahkir olunmak ve kendisinden yüz çevirilerek alakayı kesmek ve selamını almamaktır. Özellikle onun veya başkalarının bu hareketlerle günahtan sakındırılmaları söz konusu olursa. Çünkü onun da günahı başkalarına sirayet eder. Fakat durumu birinci kısımdakilerden daha hafiftir.
Üçüncü kısım: Şarap içmek yahut bir farzı terk etmek veya şahsını ilgilendiren bir sakıncalı işi işleyip nefsinde fasık olabilir. Şayet onun dini bir vecibeyi terk edip fasık bir amel işlemesi itikadından gelen bir bozukluk sebebiyle olursa durumu kâfirin durumundan daha ağırdır. Çünkü o aynı zamanda bid’atçi ve bir inkârcıdır. Onun hükmü zikredilmişti.
Bir günahta ısrar eden, sürekli olarak işleyen veya farzı terk edenlerin tamamı ya bunu gizli küfürlerinden yahut apaçık bir ahmaklık sebebiyle yaparlar. Fakat bunlar, ölüm sekeratına gelinceye kadar asıl durumlarından habersizdirler. Çoğu kâfir olarak ölür. Allah kötü sondan korusun.
Şayet bunu itikadının bozukluğundan değil de, sadece tembellikten bir emri terk ediyor veya şehvetine yenik düştüğünden dolayı bir günah işliyorsa onun durumu kendisinden yüz çevirilmesi ve kınanması bakımından ikinci kısımdakilerin durumundan daha hafiftir. Ancak eğer günahı işlemekte olduğu zaman tesadüf edilirse dövmek suretiyle de olsa bundan men edilmesi gerekir. Zira günahtan men etmek vaciptir. Günahtan ayrıldığı zaman bunun onun âdetinden olduğu ve günaha devam edici olduğu bilinirse, onun tekrar etmesine mani olacaksa nasihat edilmesi vacip olur. Eğer nasihat fayda vermezse yine de nasihat etmek faziletlidir.
Onu tatlılıkla vazgeçirmek daha doğrudur. Fakat daha faydalı görülürse zorlama da yapılır. Nasihatin fayda vermeyeceği biliniyor ve o da günahı işlemeye devam ediyorsa ondan alaka kesilir ve selamı alınmaz. Böylece bu, bir görüş ve içtihat meselesidir. Âlimlerin de takip ettikleri yol farklı olmuştur. Doğru olan, bu hususun kişinin niyetine göre değiştiğidir. Bu durumda ameller ancak niyetlerledir denilir.
Aslında yumuşaklıkta ve rahmet nazarıyla bakmakta bir nevi tevazu vardır. Sertlik ve yüz çevirmede ise sakındırma vardır. Doğru olan nefsin hevası ve arzuların gereğiyle karşılaşıldığında nefse muhalefet etmektir. Zira bazen böyle bir kimseyi küçümseyip sakındırmak kibrin, kendini beğenmenin ve üstünlüğünü ortaya koymanın bir sonucu olabilir. Bazen de başkalarına karşı hoş görünerek bir gayeye ulaşmak söz konusu olabilri. Yahut ondan uzaklaşma ve nefretin, kendisinin mal veya şöhretini etkilemesi endişesiyle bu tavrı göstermeyebilir.
Bütün bunlar şeytanî bir takım tereddütlere işarettir ve ahiret ehlinin amellerinden uzaktır. Dinî şuuru yerinde olan herkes bu incelikleri seçmek ve bu durumları kontrol etmek için nefsiyle bir cihadın içindedir. Burada fetvayı verecek olan kişinin kendi kalbidir. Bazen hevasına uyarak hata eder, bazen de isabet eder. Fakat kişi kendisini bilir. Bazen de eğri gittiği halde kendisini Allah için gayret eden biri ve ahiret yolcusu zannedebilir.
Rivayet edilmiştir ki, içki içen bir ayyaş Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda defalarca had cezası uygulanmasına rağmen fiiline devam ediyordu. Sahabeden biri dedi ki:
“Allah ona lanet etsin, kaç defa cezalandırıldığı halde içmeye devam ediyor.” Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Kardeşine karşı şeytana yardımcı olma. Ona lanet okuma.” Yahut buna benzer bir lafız kullandı.
Bu aynı zamanda yumuşaklığın, katılık ve haşinlikten daha iyi olduğuna işarettir. Sonuç olarak bu sınıftakinin hakkı, kınanmak, küçük düşürülmek, yüz çevirilmek ve dövmekle de olsa onu sakındırmaktır. Fakat bu sınıf, öncekilerden daha hafiftir.” (Şa’ranî, Hukuku’l-Uhuvveti Fi’l-İslam s.228 vd.)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)