Kendilerini tanımadığım ve onların da beni tanımadıklar her yazılarından açıkça ortada olan “Keskin Kılıçlar” adlı bir kanaldan şahsım hakkında ileri geri sataşmalar yapıldığını duydum ve meselenin aslı faslı nedir diye baktım.
Gördüm ki haramlığı apaçık zahir olan ruh taşıyan suretler yapmakta
hiçbir sakınca görmeyen fasık kimseler ve mezhep taklidini savunuyorlar.
Şahsımla ilgili olarak önce Haddadiler ve Adil Alu Hamdan ile benim aramda
akıllarınca bağlantı kurmaya çalışarak Haddadi olduğumu iddia etmişler, - zira
Ebu Hanife aleyhinde yayınlarım malum - sonra benim Haddadilere ve Adil Alu
Hamdan’a reddiyeler verdiğimi de görünce güya benim kendilerinin yayınları
sebebiyle bu reddiyeleri vermeye başladığım gibi bir zehaba kapılmışlar! Bildiğim
kadarıyla böylesi zihin hastalığına “Megalomanya” deniliyor. Bu tip rahatsız
zihniyetlere söz fayda etmez.
Bu yüzden bu yazıdaki cevabı onları muhatap almaksızın, yapılan
iftiralardan akılları karışmış olan kimseler için yazıyorum. Zira söz, dinlemek
isteyene söylenir. Kulaklarını ve gözlerini yumarak anlamsız gürültülerle
bağırmaya çalışanları kendi hallerine bırakmayı uygun görüyorum.
Şahsımın tedlis yaptığıma ve bu yüzden müşrik olduğuma, yapmış olduğum
tercüme ve teliflerin okunmadan yakılmasına fetva veren bu Şeyhulislam(!)lar,
yapmış olduğum çalışmaları aramışlar, taramışlar, fakat o da nesi! Çok büyük
bir tedlis yaptığımı iddia edebilecekleri müthiş delili, güya Abdullah b. Ahmed’in
es-Sunne kitabına yapmış olduğum tercümede bulmuşlar!
Çalmış oldukları minareye kılıf buldukları düşüncesiyle şükür secdesi de
yapmışlardır sanırım.
Yukarıda belirttiğim gibi söz konusu kanaldan çok sonra haberdar oldum
ve kanalda gıyabımda bana seslenilerek şöyle denildiğini gördüm:
“Kitaplarda Tedlîsçilik Yapan 2 Üçkağıtçıya
Dikkat! Biri Paraya Tapan Neda Yayınlarından Çıkan Kitapların Dipnotçusu
Haddadî Adîl Alû Hamdan, Diğeri de Ebû Muâz Seyfullah Erdoğmuş Çubukabadî.
İsmail b. Hammad b. Ebi Hanife şöyle demiştir:"Kur'ân'ın
mahlûk olduğunu söylemek benim ve babalarımın dinidir" (Abdullah b. Ahmed,
es-Sünne: 221)
Ebû Hanîfe'nin Torunu İsmail, Halife Me'mûn'un Kur'ân
Mahlûktur propagandasını yapıp kendisi rivayette zayıf olduğu gibi dedesi İmâm
Ebû Hanîfe'ye de İftira atar.
Varakat yayınlarından çıkan ve müşrik Ebû Muâz Seyfullah
Erdoğmuş Çubukabadî'nin, haddadi Adîl b. Alû Hamdan'ın sözde tahkik ettiği
Abdullah b. Ahmed'in es-Sünnesi'ni tercüme etmiş, bu rivayeti olduğu gibi
koymuş, ama ne kendisi ne de kendisi gibi kitaplarda Tedlîsçilik yapan Haddadi
Adîl Hamdan bu rivayetin dipnotuna İsmail b. Hammad'ın bunu dediğinde İbn
Abdilberr'in el-İntikâ'sındaki bir diğer rivayeti dipnotta koymamış, bu
rivayete bir izah getirmemiştir…
İbn Abdilberr'in el-İntikâ'sındaki rivayete gelince; Bize Sehl
b. Amir tahdis etti dedi ki Bişr b. Velid dedi ki: Emirul-Mü'minin Me'mûn'un
yanında idik,İsmail b. Hammad b. Ebî Hanife dedi ki: Kur'ân'ın mahlûk olduğunu
söylemek benim ve babalarımın görüşüdür.Bunun üzerine Bişr b. Velid dedi ki: Bu
senin görüşün olduğu doğru, ama babaların da bu görüşü olduğu söylemen ise,
yalandır.(İbn Abdilberr,el-İntikâ: 318)
Hâfız İbn Hacer, Ebû Hanife'nin torunu İsmail İbn Hammad
hakkında şunları söylemektedir: "İsmail İbn Hammad, Kur'ân'ın mahlûk
olduğunu kabul ettirmek için işkence uygulayan Me'mun'un
propagandacılarındandı. Me'mun'un evinde şöyle diyordu: Benim inancım da,
babamın inancı da, dedemin inancı da budur. İsmail, bu sözüyle onlara iftira
etmiştir" (Lisanu'l-Mizan: 1: 399)
Şimdi soruyorum, Ey Ebû Muâz Seyfullah Erdoğmuş… Bu
rivayetleri neden es-Sünne'deki rivayetin dipnotuna koymadınız? …”
Başka bir yazılarında da es-Sunne kitabından ilgili kısmın
resmini alarak şöyle demişler: “Acaba Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş
Çubukabadi’nin sahtekar üç kağıtçı tedlisçi olduğu hususunda yeterli bir delil
midir! Haddadi Adil Hamdan’ın sözde tahkikli kitaplarını kimseye önermediğimiz
gibi, kitap ve sünnet mealcisi Seyfullah Erdoğmuş’un kitapları da tercümeleri
de yakılması daha evladır…”
Evet, suçlamalar bu şekilde! Adil Alu Hamdan’ın tedlisleriyle ilgili
suçlamanın muhatabı ben değilim, Neda yayınları ile de bir alakam yoktur.
Şahsım hakkındaki suçlamalara gelince, cevabım şudur:
1- Ben İmam Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabının tahkiki değil,
tercümesini yaptım. Üstelik bu kitabın tamamının değil bir kısmının tercümesini
yaptım. Yayınevi kitabın diğer bir kısmını da başka birine tercüme ettirmiş. Dolayısıyla
kitaptaki dipnotlar da bana ait değildir. Lakin yayıncıyla istişare ederken es-Sunne
kitabının Kahtani ve Adil Hamdan tahkikleriyle basılan Arapça neşirlerin
dipnotlarından yalnızca kaynak verilen eserlerin cilt ve sayfa numaralarının
belirtilmesini, Adil Hamdan’ın veya Kahtani’nin şahsına ait açıklamaların ise tercümeye
alınmamasını kararlaştırmıştık.
2- Birinci madde anlaşıldıysa, dipnotlarda benim dahlimin söz konusu
olmadığı da anlaşılmış olmalıdır.
3- Kitabı açıkladığım minval üzere tercüme etmenin tedlisle veya
hakikati gizlemekle, saptırmakla ne gibi alakası olabilir? İtirazcı veya iftiracının
bahsettiğ İbn Abdilber’in (vefatı 463 hicri) el-İntika kitabı Abdullah b. Ahmed’in
(vefatı 290 hicri) es-Sunne’sinden çok sonraları yazılmış bir kitaptır! Yani
şöyle düşünün; İbn Abdilber dünyaya gelip de el-İntika kitabını yazana kadar
müslümanlar kıssayı Abdullah b. Ahmed’in rivayet ettiği şekilde biliyorlardı. Şimdi
sormak lazım, orijinal bir kaynağa çok daha sonraları yazılmış bir eserden atıf
yaparak müdahale etmek mi suç, yoksa orijinal haliyle bırakmak mı suç? İtiraz
ederken aklınız şuurunuz yerinde olarak mı itiraz ediyorsunuz yoksa “çamur at,
tutmazsa izi kalır” mantığıyla mı hareket ediyorsunuz?
4- Şayet Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabını bizzat tahkik etseydim ve
dipnotlar koysaydım da İbn Abdilber’in bu rivayetini yine dipnota koymazdım.
Bunun sebebi de üçüncü maddede işaret ettiğim gibi erken bir kaynaktaki metne,
daha sonraki bir kaynakta geçen ziyade ile muhalefet edebilmek için ziyadeli
metnin sağlam bir dayanak olması gerekir. Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabında
şu şekilde geçer:
“221- Bana Ebu Musa el-Ensarî tahdis etti, dedi ki: İsmail b. Hammad b.
Ebi Hanife’yi şöyle derken işittim: “Kur’ân’ın mahlûk olduğunu söylemek
kendisinin ve babalarının dini idi.”
İbn Abdilber ise şu şekilde rivayet eder: “Bize Ebu Hamid
Ahmed b. İbrahim tahdis etti, dedi ki: bize Sehl b. Amir tahdis etti, dedi ki: “Bişr
b. el-Velid’in şöyle dediğini işittim…”
Görüldüğü üzere Abdullah b. Ahmed tek bir ravi kanalıyla
İsmail b. Hammad’dan rivayet ederken, İbn Abdilber, üç ravi kanalıyla İsmail b.
Hammad’dan rivayet ediyor.
Abdullah b. Ahmed’in isnadı sahihtir.
İbn Abdilber’in isnadına gelince, İbn Abdilber Ebu Hamid
Ahmed b. İbrahim’den Ebu Yakub künyeli başka bir ravi yoluyla rivayette
bulunur. Zira kendisi Ebu Hamid’e yetişmemiştir.
İsnadında Sehl b. Amir yalanla itham edilmiş birisidir. Ebu
Hatim er-Razi dedi ki: “Sehl b. Amir’e Kufe’de yetiştim. Hadis uydururdu.” Buhârî
onun münkeru’l-hadis olduğunu söylemiş ve “hadisi yazılmaz” demiştir. Hakim
en-Nisaburi de Sehl b. Amir’in yalancı olduğunu söylemiştir.
Şimdi durum böyleyken, Abdullah b. Ahmed’in sahih nakline
karşı, ondan çok sonraları yazılmış bir kitapta geçen uydurma ziyade ile itiraz
etmek kör taassup değilse nedir?
5- “Kur’ân ve Hadis Mealcisi” şeklindeki bir söylem, Kur’an
ve Sünnetten ibaret vahiy delillerine karşı beşeri re’ylerle itiraz eden
kimselerin tipik bir sloganı ve mezheplere taasup ve taklid ile bağlananların
alametidir.
6- Tedlis ve sahtekarlık suçlamasına gelince, yukarıda
açıklığa kavuştuğu üzere, beni suçladıkları şey aslında metinlere bâtıl
mudaheleler yapmadığım için tedlisle suçlanmam ve gerçeklerin üzerini –
özellikle Ebu Hanife hakkındaki gerçeklerin üzerini – yalan ve dolambaçlı yorumlarla
örtmeye çalışmadığım için “sahtekarlıkla” suçlanmamdan ibarettir.
7- Kendi kusurlarını başkalarına iftira ile yapıştırmaya
çalışmak, üstelik tanımadığınız birini, elinizde hiçbir bürhan olmaksızın bir
de müşriklikle itham etmek ne kadar da kolay tevessül ettiğiniz cürümlerdir hiç
mi düşünmüyorsunuz?
Sizin yaptığınız şey – özellikle Ebu Hanife’yi aklamak adına
yaptıklarınız - kör taassupla saldırmaktır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem böyle asabiyeler hakkında şu uyarılarda bulunmuştur:
Cubeyr b.
Mut’im radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
لَيْسَ
مِنَّا مَنْ دَعَا إِلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ قَاتَلَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ
وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ مَاتَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ
“Asabiyete
(taassub ve kör taraftarlığa) davet eden bizden değildir. Asabiyet için savaşan
bizden değildir. Asabiyet üzere ölen bizden değildir.”[1]
Ebu Hureyre
radıyallahu anh’den: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
مَنْ
خَرَجَ مِنَ الطَّاعَةِ وَفَارَقَ الْجَمَاعَةَ فَمَاتَ فَمِيتَةٌ جَاهِلِيَّةٌ وَمَنْ
قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ يَغْضَبُ لِلْعَصَبَةِ وَيَنْصُرُ الْعَصَبَةَ أَوْ
يَدْعُو إِلَى عَصَبَةٍ فَقِتْلَةٌ جَاهِلِيَّةٌ وَمَنْ خَرَجَ مِنْ أُمَّتِي يَضْرِبُ
بَرَّهَا وَفَاجِرَهَا لَا يَتَحَاشَ مِنْ مُؤْمِنِهَا وَلَا يَفِي لِذِي عَهْدِهَا
فَلَيْسَ مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُ
“İtaatten
çıkıp cemaatten ayrılan öldüğünde cahiliyye ölümüyle ölür. Kim kör bir bayrağın
altında savaşır, asabiyeti (taassupta bulunduğu grup) için öfkelenir, asabiyeti
desteklemek için savaşır veya asabiyete çağırırken öldürülürse cahiliye üzere
öldürülmüş olur. Kim de iyisini kötüsünü ayırmadan ümmetime karşı ayaklanıp
vurursa, mümininden sakınmaz ve ahit sahibinin ahdini gözetmezse o benden
değildir, ben de ondan değilim.”[2]
Cundub b.
Abdillah el-Becelî radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu:
مَنْ
قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ يَدْعُو عَصَبِيَّةً أَوْ يَنْصُرُ عَصَبِيَّةً فَقِتْلَةٌ
جَاهِلِيَّةٌ
“Kim kör bir
bayrak altında asabiyete davet ederek savaşır veya asabiyeti desteklerse ölümü
cahiliye üzere olur.”[3]
Cundub b. Abdillah
radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
مَنْ
قَاتَلَ تَحْتَ رَايَةٍ عُمِّيَّةٍ يُقَاتِلُ عَصَبِيَّةً وَيَغْضَبُ لِعَصَبِيَّةٍ
فَقِتْلَتُهُ جَاهِلِيَّةٌ
“Kim kör bir
bayrak altında, asabiyet (taraftarlık ve taassup) için savaşır, asabiyet için
öfkelenirse ölümü cahiliye üzere olur.”[4]
Enes b. Malik
radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
مَنْ
قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ يُقَاتِلُ عَصَبَةً أَوْ يَنْصُرُ عَصَبَةً فَقِتْلَتُهُ
جَاهِلِيَّةٌ
“Kim kör bir
bayrak altında asabiyet için savaşır veya asabiyeti desteklerken öldürülürse
ölümü cahiliyye üzere olur.”[5]
[1]
Hasen ligayrihi. Ebu Davud (5121) Begavi
Şerhu’s-Sunne (3543) İbn Adiy el-Kamil (4/63) Beyhaki el-Adab (170) Deylemi
(5274) Elbani Daifu’l-Cami (4935) Abdullah b. Suleyman, Cubeyr b. Mut’imden
işitmemiştir. İbn Ebi Lebibe zayıftır.
[2]
Sahih. Muslim (1848) Ebu Avane (7169) Ahmed (2/296)
İshak b. Rahuye (145, 146) İbn Hibban (10/442) İbn Mace (3948) Nesâî
Sunenu'l-Kubrâ (3579) Nuaym b. Hammad el-Fiten (413-414) İbn Ebî Şeybe (7/462)
Beyhakî (8/156, 10/234)
[3]
Sahih. Muslim (1850) Ebu Avane
(7180-81)
[4]
Hasen. Nesâî (4115) Nesâî
Sunenu'l-Kubrâ (3580) Tayalisi (1355) İbn Hibban (10/441) Taberânî
Mu'cemu'l-Kebîr (2/163) Ru’yani (959) Hallal es-Sunne (1321)
[5]
Sahih. Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (416,
3946)