Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ
فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذِينَ قَالُوا آمَنَّا بِأَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْ
وَمِنَ الَّذِينَ هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ آخَرِينَ لَمْ
يَأْتُوكَ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِهِ يَقُولُونَ إِنْ أُوتِيتُمْ
هَذَا فَخُذُوهُ وَإِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُوا وَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ فِتْنَتَهُ
فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللَّهُ
أَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ
عَذَابٌ عَظِيمٌ
“Ey rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla “iman
ettik” diyenlerden ve Yahudilerden küfür içinde koşanlar seni mahzun etmesin!
Onlar yalana kulak verirler ve sana gelmeyen başka bir kavmi dinlerler.
Kelimeleri yerlerinden değiştirirler: “Şu verilirse onu hemen alın o verilmezse
sakının” derler. Allah her kimin fitnesini dilerse, sen onun için Allah’tan
hiçbir şeye sahip olamazsın. İşte onlar o kimselerdir ki Allah onların
kalplerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada bir rezillik, ahirette
ise çok büyük bir azap vardır.” (Maide 41)
Bu ayette: “Sana gelmeyen başka bir kavim” Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmeyen ve O’na ihtiyaç duymayanlardır.
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ihtiyaç duymayan ve O’na
gelmeyen münafıklar ile sünneti hüccet görmeyenler arasında hiçbir fark yoktur!
Münafık; diliyle İslam’a itaat ettiğini iddia eden lakin hakikatte
itaat etmeyerek bu sözlerini yalan çıkaran kimselerdir. Allah Azze ve Celle münafıklar
hakkında şöyle buyurmuştur:
وَأَقْسَمُوا
بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَئِنْ أَمَرْتَهُمْ لَيَخْرُجُنَّ قُلْ لَا تُقْسِمُوا
طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
“Sen hakikaten
kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri
ile Allah'a yemin ettiler. De ki: “Yemin etmeyin. İtaatiniz malûmdur! Bilin ki
Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nur 53)
Allah Teâlâ onlara: “İtaatiniz
malumdur” buyurarak bunun yalnızca sözde olduğunu, kalpte olmadığını belirtmiştir.
Böyle bir itaat müslümanın itaati değil, münafığın itaatidir!
Lakin şunu da ifade
etmek gerekir ki Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in dönemindeki münafıklar,
sünnete sünnet inkârcılarından daha çok saygı gösteriyorlardı. Ayetteki: “Sen
hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka çıkacaklarına dair, en ağır
yeminleri ile Allah'a yemin ettiler.” İfadeleri bunu açıkça ortaya
koymaktadır. Şayet Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onlara bir şey emretseydi
derhal bunu yerine getireceklerine yemin ediyorlardı!
Lakin sünnet muhalifleri
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Senin hadisini kabul edemeyiz, bize bir
şey emredemezsin” diyorlar!
Münafıklar Nebî
sallallahu aleyhi ve sellem’e ve sünnetine zamanımızdaki sünnet muhaliflerinden
daha çok saygı gösteriyorlardı!
Bu ayette müslüman
olduğunu iddia eden herkesin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine
ittiba etmesinin bir zorunluluk olduğuna uyarı vardır. Zira “Sen hakikaten
kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka çıkacaklarına dair…” ifadesi
müslümanın durumunu, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in nübüvvetine
teslimiyetini ifade etmektedir. Bu ayette münafıklar, bunu iddia edip de fiilen
yerine getirmedikleri için kınanmaktadırlar!
Hatta sünneti hüccet
kabul etmemek en sapkın küfürlerin kapısını açmak demektir. Mesela birisi
çıkıp; “Namaz, sadece semaya bakıp Allah ile bağ kurmaktır, rükuya, secdelere,
farzlara gerek yoktur, öğle namazı, ikindi namazı, akşam namazı falan yoktur”
dese, sünneti hüccet kabul etmeyen bir kimse böyle bir küfre karşı hangi tenkid
ve reddiyede bulunabilir?
Çünkü sünneti hüccet
kabul etmemekle bu sapkınlığa kapıları kendisi aralamıştır! Sünnetten bağımsız Kur’ân
ile bu sapkın yoruma cevap verebilir mi?
Bu yüzden sünnet
inkarı münafıklık ve Deizm gibi küfürlere götüren bir kapı haline gelmiştir!
Allah’tan selamet
dileriz.