Demokratik ılımlı İslâm projesi, İnsan-ı Kâmil potansiyelini baskılamak için düzenlenmiş bir projedir. Böylelikle “satın alınamayacak mü’min” insanın/insanların potansiyelini kırmak istiyorlar. Çünkü bu tarz mü’minler, Dünyâ’yı İslâm lehine değiştirme isteği ve potansiyeli taşıyan mü’minlerdir.
Hârûn Görmüş
Genelde 2. Dünyâ savaşından sonra; Özellikle
Îran devriminden sonra; Türkiye’de 12 Eylül ve 28 Şubat sürecinden sonra;
Dünyâ’da ise 11 Eylül olayından sonra yoğunluk kazanan “küresel
ılımlı/hoşgörülü/demokratik İslâm” projesi var. Aslında bu bir “protestan
Müslümanlık” şeklidir. Yeni Dünyâ Düzeni’nin tezâhürüdür bu. “Modernist
Müslüman” anlayışıdır. Batının, domuz gibi tüketmeye yetmeyen kaynaklarından
açığa çıkan ekonomik krizlerini aşmak için geliştirmiş olduğu bir proje. Mevcut
pazarlarla kapatılamayacak bir açık var. Batı-insanı bu sorunu, “tüketmeyi
yavaşlatarak” aşmayı istemiyor. Çıtayı düşürmek istemiyor. Bu nedenle de
hükûmetlerine sürekli baskı yapıyor. “Domuz-başları”nın, servetlerini katlama
hırsları da buna eklenince batı hükümetleri ürünlerini pazarlayarak kâr elde
edecekleri yeni pazarlar bulmak ve açmak zorunda kalıyorlar çâre olarak. Bu
nedenle de gözlerini orta-doğuya ve orta-Asya’ya diktiler. Buraların yer-altı
ve yer-üstü kaynakları iştahlarını kabartıyor. Özellikle orta-doğu ilk sırada.
Fakat bir sorun var.. Buralarda istedikleri
pazarları açamıyorlar. Çünkü pazarlayacakları ürünlere rağbet yok buralarda.
Kültür farklı zîrâ. Alışkanlıklar farklı. Dînî ve millî kimliklerinden gelen
kültürleri batının ürünlerine ilgisiz bırakıyor onları. O hâlde batılıların ilk
önce kendi kültürlerini buralarda yerleştirmeleri gerekir. Bunun için de ilk
yapmaları gereken şey kültürlerini resmî/ideolojik olarak kabûl ettirmektir.
Bunun da ilk aşaması, şeytani bir ideoloji olan demokrasiyi o ülkeye
yerleştirmektir. Fakat demokrasiyi yerleştirmek için de İslâm’ı zayıflatmaları
gerekiyor. Çünkü İslâm ile demokrasinin uyuşması söz-konusu bile değil. Tabi
bâzı aşırı-şişman ve toplu ve de demokrasiden geçinen demokrasi aşığı “âlim!”
kişilerin iddialarını saymazsak. Peki İslâm’ı nasıl zayıflatacaklar?. İşte
zurnanın “zırt” dediği yer burası..
“Korunmuş Kur’ân”dan bir şeyler
azaltamazlar. İlâve de yapamazlar. O zaman geriye tek-seçenek olarak mevcut
âyetleri aşırı yoruma tâbi tutmak kalıyor. Aşırı yoruma tâbi tutarak anlam
kaymaları yapmak ve insanları “demokrasiye karşı gel(e)mez” bir hâle getirmek.
Yapılan aşırı yorumlar
demokratik/neo-liberâl/kapitâlist/seküler/modernist/konformist/laik yorumlar
çünkü.
Tağutların bu tarz yorumları
gündemde tutmak, desteklemek ve bu tür yorumlarda bulunanları ön-plâna çıkarmak
başlıca öncelikleri. İşte bizim sözde gayretli yorumcular bunların tuzağına
düşerek aşırı yorum zırvalığına yöneliyorlar ve bir zamanlar Yahudi ve
Hristiyanların Persler ve Roma’lıların baskılarıyla yaptıkları aşırı yorumlama
tuzağına düşüyorlar ve Kur’ân’ın metnini olmasa da yorumunu tam da tağutların
istediği şekle sokuyorlar. Böylece İslâm’ı ılımlılaştırmış oluyorlar. Evet;
batı, Kur’ân’ı bile “oyalama”nın nesnesi hâline getiriyor. Müslümanların
doğru-dürüst Kur’ân’ı meâlden/tefsirden okuma çalışması bile yapmadığı bir
toplumda insanlar gündemdeki yorumları din zannediyorlar. Sonuçta
İslâm-ülkeleri demokrasiyi ülkelerinde kurmakla aslında batıya pazar kurmuş
oluyorlar. Ve böylece tağutlar domuzluklarına domuzluk katarlarken, garibanlar
da garipliklerine gariplik katıyorlar. Parmaklarına çalınan bir damla bal ile
ömürlerini geçiriyorlar.
Küresel güçler, İslâm âlemine yaymak istedikleri
bu projeyi Türkiye Devleti örneği üzerinden yapmak istiyorlar. Ubeydullah
Toprak bu konuyla ilgili yazısında şunları söyler:
“Rand Corporation’un ılımlı İslâm raporunda şunlar söylenir: ABD
Savunma Bakanlığı (Pentagon) 1989 yılında Rand Corporation adlı kuruluştan,
“Türkiye’de İslâm’i Radikâlizmin Geleceği” konulu bir rapor istemiştir. Bunun
üzerine Rand Corporation, CIA’nin en önemli isimlerinden Graham Fuller
başkanlığında bir ekip kurmuş ve hazırlıklara başlamıştır. Ekipte bâzı Türk
uzmanların yanı-sıra CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Paul Henze gibi
istihbâratçılar da yer almıştır. Hazırlanan 79 sâhifelik raporun son bölümünde
şu ifâdelere yer verilmiştir: “Türkiye’de İslâm’ın yükselmesi olgusuna dikkatli
ve seçici bir şekilde yaklaşılmalıdır. Ancak,
ihtiyatlı ve alçak perdede kalarak Amerikan çıkarlarına en iyi hizmet mümkündür. İslâm’ın
rolünü etkileme konusunda en ufak bir açık Amerikan girişimi, ABD’nin çıkarlarına
hizmet etmez. Yönetim konuya dönük politikalarını formüle ederken hem
Türkiye’de laik modeli destekleyen, hem de İslâm’i güçlerle açık bir çatışmadan
kaçınan nâzik bir denge yakalamak durumundadır. Türkiye’ye Nato çerçevesinde
daha fazla yükümlülükler verilmeli, Nato stratejileri konusunda Türk resmî makamlarına
daha fazla danışılmalıdır. Diğer taraftan ABD’nin laik-seküler hareketleri
desteklemesi, bu-arada Türkiye’deki Amerikan menfaatlerine daha iyi hizmet
edecek politikalar geliştirmeye çalışması gerekir. Ayrıca İslâm’i hareketin
ılımlı üyeleri ile ihtiyatlı ve gayr-i resmî temasların kurulması ve yeni dünyâ-düzenine uygun dînî yorumların
yayılmasının sağlanması gerekir.
1999 yılında dönemin ABD Başkanı Clinton, Türkiye ile İslâm’ı
özleştiren yeni bir terim üreterek, Türkiye’yi “Laik bir İslâm Devleti” olarak
tanımlamıştır. Bu tanım, Büyük Ortadoğu Projesine bağlı “Ilımlı İslâm”
fikriyâtının ne zaman şekillenmeye başladığının açık bir işâretidir. ABD’nin
Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde, Müslüman kimlikli tüm ülkelere kısaca vermek
istediği mesaj şudur: “Müslüman bir
halk, laik ve demokratik bir sistemle yönetilebilir. İşte size bir örnek:
Türkiye.
Bu bağlamda, 2003 târihinde “RAND Corporation” kuruluşu
tarafından “Sivil Demokratik İslâm: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler”
başlıklı 88 sayfalık kapsamlı rapor George W.Bush yönetimine sunuldu. “İslâm ve
Müslümanlar, Batı demokrasisi değerlerine ve küresel düzene uyumlu hâle
getirilemezse, medeniyetler çatışması olasılığının yüksek olduğu” tezinden yola
çıkılan bu raporda; İslâm coğrafyasının
nasıl denetim altına alınacağına dâir bir strateji önerilmektedir. Dünyâ-Müslümanları;
kökten-dinci/radikâl Müslümanlar, muhâfazakâr/geleneksel değerleri savunan
cemaatler, modernist/ılımlı Müslümanlar ve laikler olmak üzere dörtlü tasnife
tâbi tutulmuştur. Bu grupların bakış-açıları analiz edilerek şu sonuçlara
varılmıştı (özetle):
1-Kökten-dinci/radikâl Müslümanlar: İslâm’ın şiddetten
kaçınmayan, yayılmacı ve saldırgan yorumunun temsilcileridirler. Demokratik
değerleri ve Batı kültürünü reddederler. Batı’ya, özellikle ABD’ye düşmanlık
hisleri beslemektedirler. Geçici taktik düşünceler hâriç, bu grubu desteklemek
bir seçenek olamaz.
2-Muhâfazakâr/geleneksel Müslümanlar: İslâm dîninin kurallarına
sadâkatle bağlı olmakla birlikte, saldırgan ve şiddet yanlısı değildirler.
Radikâl Müslümanlara kıyasla daha ılımlı görüş taşırlarsa da, çağdaş
demokrasileri ve batı değerlerini gönülden kucakladıkları söylenemez. Bu gurup
da, demokratik İslâm’ın örneği ve geçiş vâsıtası olmak için uygun düşmez. Bu
grupla ilişkilerde, barışçı bir görüntü vermek en iyisidir.
3-Modernist/ılımlı Müslümanlar: İslâm’ın günümüzdeki katı
anlayış ve uygulamalarında kapsamlı değişiklik yapılması konusunda ittifak
hâlindedirler. Peygamber dönemindeki
uygulamaları kabûl etmekle birlikte, o günlere âit sosyâl ve târihi koşulların
bu-gün artık geçerli olmadığını savunurlar. Târihselciliği benimsemişlerdir.
Temel değerleri; bireysel vicdânın üstünlüğünün yanı-sıra, eşitlik ve özgürlüğe
dayalı toplum anlayışıdır. Bu değerler çağdaş demokratik esaslarla
bağdaşmaktadır. İslâm-dünyâsının, küreselleşmenin bir parçası olmasını da arzu
ederler. Bu nedenlerle ılımlı İslâm, demokratik İslâm’ın örneği ve esas
vâsıtası olmak için en uygun olanıdır.
4-Laik-seküler dünyâ-görüşlerini savunan aydınlar: Batı
demokrasileri tarzında din ile devlet işlerinin ayrılmasından yana olup, din
olgusunu kamûsal alandan özel alana indirgemişlerdir. Politika
ve değerler açısından batı’ya en yakın olan gruptur. Bu olumlu
özelliklerine karşılık, genellikle yarı-demokratik görünümlü otoriter bir
yapıyı esas alan laik guruplar, çoğunlukla solcu ve saldırgan milliyetçi
ideolojileri benimsemişlerdir.
Raporda, Amerika’nın İslâm’ı kontrol altına alması için neler
yapması gerektiği maddeler hâlinde şöyle sıralanmıştır (özetle):
Modernist/ılımlı İslâm cemaatleri desteklenmelidir. Bu kapsamda;
özellikle mâli destek sağlanmalı, lîderlik
modeli oluşturulmalı ve bu modele uygun kanaat önderleri tesbit edilmelidir. İslâm’da devlet ve dînin ayrı tutulabileceği
(lâiklik), bunun inanca zarar vermeyeceği, aksine onu güçlendireceği fikri
ısrarla işlenmelidir.
Muhâfazakâr/geleneksel değerleri savunan kanaat önderlerinin
kusurları ön-plâna çıkarılmalıdır. Radikâl/kökten-dinci Müslümanlar ile
muhâfazakârların arasının iyice açılması gerekir. Siyâsi
hedefleri olmayan tasavvufi hareketlerin teşvik edilmesi ve sufiliğin
yaygınlaştırılması teşvik edilmelidir. Ilımlı İslâm cemaatlerine yakın
görüşte olan muhâfazakâr/geleneksel Müslümanların, ortak hareket etmeleri
sağlanmalıdır.
Radikâl/Kökten-dinci hareketlerle mücâdele edilmesi, onların
birbirlerine düşürülmesi hayâti bir öneme hâizdir. Bu
kapsamda; yasa-dışı faaliyetlerin açığa çıkarılması, yaptıkları şiddet
eylemlerinin olumsuz sonuçlarının abartılması gerekir.
RAND Raporunun son bölümünde ‘Derin Strateji’ başlığı altında,
‘ılımlı İslâm’i bir lîderin hazırlanması’ üzerinde durulmuş ve tâkip edilmesi
gereken siyâset şöyle ifâde edilmiştir: “Ilımlı İslâm’cılar’ın cesur sivil
kanaat önderleri olmaları yeterli değildir. Bu
önderlerin demokrasi, insan ve kadın hakları konusunda etkili projeler
geliştirmeleri sağlanmalıdır. İslâm’ın bir üst-kimlik olduğundan çok,
insanların kimliklerinin bir parçası olduğu tezi işlenmelidir.Sivil-toplum
örgütleri oluşturulması ve ılımlı kanaat önderlerine yardım edilmesi, hayâti
öneme hâizdir”.
Savaşlarda nihâi zaferler olmuyor artık. Savaş
masrafları en zengin ülkelerin bile belini büküyor. Ülkeyi savaşmadan ele
geçirmenin/sömürmenin yolu, o ülkeye demokrasi getirmektir batılılara göre.
Fakat o ülke Müslüman bir ülke ise ilk önce İslâm’ı ılımlılaştırmak gerekir.
Çünkü İslâm demokrasi ile uyuşamaz. Ilımlılaştırılıp demokratikleştirilen ülke,
işgal edilmiş bir ülke olacaktır artık. Böylece savaş-masrafı bile yapmadan
açık bir pazar hâline gelecektir.
Amaç İslâm’ı bloke etmek ve hattâ değiştirerek
başkalaştırmak. Bu projeye en uygun ülke olarak Türkiye görülüyor. İslâm’ı
Türkiye üzerinde yıkma projesidir bu proje.
Demokratik ılımlı İslâm projesi, İnsan-ı Kâmil
potansiyelini baskılamak için düzenlenmiş bir projedir. Böylelikle “satın
alınamayacak mü’min” insanın/insanların potansiyelini kırmak istiyorlar. Çünkü
bu tarz mü’minler, Dünyâ’yı İslâm lehine değiştirme isteği ve potansiyeli
taşıyan mü’minlerdir.
Batının yâni tağutun belirlediği modern ufkun
içinde bir İslâm anlayışı olamaz. Ilımlı, liberâl ve “euro” sıfatlarıyla anılan
İslâm’lar, çağın egemen güçlerinin İslâm üzerindeki siyâsal hesap-kitaplarının
açık tezâhürüdür. Yâni bu tür İslâm’lar, “İslâm
olsun ama hayatta etkin olmasın” politikasının uzantılarıdır. “Euro
İslâm” (Bu kavramı Sûriye asıllı Prof. Bessam Tibi’nin îcat ettiği
sanılmaktadır), çoğulculuk, demokrasi gibi değerler! ve batı kültürüyle
İslâm’ın uzlaştırılması olarak kurgulanmıştır. Nuray Mert bunu, “Bessam
Tibi’nin, yaşadığı toplumla barışık bir İslâm formülü arayışı” olarak ifâde
etmektedir.
Aytunç Altındal: “Hristiyan âleminde iki
önemli kilise kavramı vardır. Bir tânesi bildiğimiz kiliseler, ikincisi
“Invisible Church” dediğimiz göze gözükmeyen kilisedir. Yâni somut ve
mevcut bir Dünyâ olarak göremediğimiz bir türden kilise var. Protestanlar
tarafından kurulmuş olan bu kilise der ki; Şahısların
Müslümanlıktan hristiyanlığa geçmesi gerekmez. Oldukları yerde oldukları gibi
kalsınlar. Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler. Yâni Müslüman gibi
düşünemesin, hristiyan gibi düşünsün, ancak Müslüman gibi yaşadığına inansın”. Bu-gün
ülkemizde de BOP kapsamında Fethullah Gülen’in “Ilımlı
İslâm” kimliğiyle üstlendiği görev, İslâm’ın bir nevi
İsevîleştirilmesidir. Yaşanılacak dönüştürme süreci içinde Dünyâ’ya
hristiyan gözüyle bakan, o kültürü benimsemiş yaşam-tarzı süren ve kendini
Müslüman olarak kabûl eden bir toplum yaratmaktır. Dinlerarası diyalog
kapsamında “Protestan İslâm” adı altında bir “din” oluşturulmaya
çalışılması, gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır” der.
Mevcut hükûmet olan AKP hükûmeti
de (bâzıları her ne kadar takıyye yaptığını zannetse de) bu projeye destek
olacak şekilde hareket ediyor.
Cüneyt Ülsever: “AKP’nin ortaya koymaya
çalıştığı bu yeni yaklaşım, partiyi yakından gözlemleyen İslâm’i çevrelerce
yanlış algılanıyor. ‘Üçüncü yol’, ya da ‘Yeni bir İslâm’cılık’ falan değil bu. Bu kapitâlizmin Türkiye’ye başarıyla uygulanma
versiyonudur” der.
ABD’nin dış-işleri yetkilisinin
İslâm’ı yozlaştırmak için yaptığı şu açıklaması da bu konuda çok mânidar
görünmektedir: “İslâm’da reform olmayacak,
ancak insanların İslâm dîninden anladıkları değişecek”. Bu açıklama bu
konuda alınan bir-dizi kararlardan sâdece birisidir. Yıllardır Abant
toplantılarıyla, diyalog çağrılarıyla, ılımlı-İslâm tezleriyle gelinmek istenen
adres işte burasıdır. Yeni-İslâm’cılık denen şeydir bu.
Soğuk Savaş döneminde amaç “ılımlı komünizmi”
getirmekti. Ve ılımlı komünizm (Glasnost), Sovyet Bloğunu yıktı. Şimdiki durum
ise “Soğuk Savaş”ın bir devâmı niteliğindedir. Çünkü küresel güçler benzer ve
hattâ daha güçlü bir zorlukla kaşı-karşıyadırlar.
Genişletilmiş Orta-doğu İnisiyatifi (Büyük
Ortadoğu Projesi-BOP) ABD 43. Başkanı Bush hükümeti
tarafından 2004 yılında “büyük orta-doğu” adıyla
duyurulan en batıda Fas’ın Atlantik kıyılarından, en
doğuda Pâkistan’ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına, Kuzeyde
Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından,
Güneyde Aden ve Yemen’e kadar uzanan bölgede, Müslüman ülkelere
demokrasi ihrâcını ve bu ülkelerin pazarlarının açılmasını
amaçladığı iddia eden politik kuramdır.
Ahmet Kalkan bu konuda şunları söyler: “Biz Büyük Orta Doğu
Projesi (BOP) deyip geçiyoruz; ama bu projenin tam adı “Genişletilmiş Orta Doğu
ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık
İnisiyatifi…”
Projeyi Dünyâ’ya ilk duyuran kişi ise Amerika Birleşik Devletleri’nin
43. Başkanı George W. Bush…
Projenin amacı;
petrol-zengini Müslüman ülkelere demokrasi ihraç etmek, bölgenin kontrolünü ele
geçirmek ve bu zengin pazarların serbest rekâbete açılmasını sağlamak…
Proje, Batı’da Fas’ın Atlantik kıyılarından, Doğu’da Pakistan’ın
kuzeyindeki Karakurum yaylalarına…
Kuzey’de Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından, güneyde Aden ve
Yemen’e kadar uzanan bir bölgeyi kapsıyor…
Projenin bizim için önemi
ise, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Eş -Başkan” îlan edilmesi…
Ve daha sonra AKP yöneticileri tarafından yalanlansa da,
kendisinin bunu tam 34 farklı yerde yaptığı konuşmada gururla ifâde
etmesi…
Erdoğan iki yıl önce, “ölmeden doğan proje” dedi ve herkes de
BOP’un gerçekten tezgâhtan kaldırıldığını düşündü, ama… ABD bu konuda oldukça
kararlıydı… Kararlılığı da dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7
Ağustos 2003 târihinde Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısı
gözler-önüne seriyor:
Rice bu yazısında bölgede bulunan 22 devletin rejiminin, sınır
ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu
anlatıyordu.
ABD’nin Büyük Orta-doğu Projesi ile beş temel hedefi vardı:
1-Orta-doğu’nun kontrolünü ele geçirmek.
2-İsrail’in güvenliğini garanti altına almak.
3-Zengin petrol ve doğal-gaz kaynaklarının denetimini sağlamak.
4-Avrupa Birliği, Çin ve Japonya’yı bölgedeki ekonomik
zenginliklerden uzak tutarak, rekâbette öne geçmek.
5-Vâr-olduğunu iddia ettiği “İslâm’i terör”ü bitirmek…
Batı tüm bunları T.C. örnekliği üzerinden
yapmaya çalışıyor.
Müslümanlar, “yaşayan/yaşanan bir fıkıhları”
olmadığı için, sonsuz anlayışlarla şekillenmiş ve fıkhî düşüncelerle bezenmiş
kitaplar yazıyorlar. Tabî ki bu da bir-çok ayrılığı/bölünmeyi yanında getiriyor.
“Ey îman edenler, Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin.
Onlar bir-birlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da
onlardan olur” (Mâide
51).
“Sen onların dînine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da
senden hoşnut olmazlar” (Bakara
120).
Sürecin nasıl işlediğini demokrasi örneği üzerinden
şu şekilde formülleştirebiliriz: Demokrasi; 1960’larda küfür, 1980’lerde haram,
1990’larda araç, 2000’lerde ise İslâm’ın ön-görüsü ve ideâli olarak
ifâdelendirilmiştir.
Müslümandan istenen bir din-anlayışı var: “Kişisel düzeyde yüksek bir şekilde yaşanan fakat
sosyâl ve siyâsal alanda bir talebi olmayan din”. Kur’ân/İslâm bir
“hayat felsefesi” değildir, “hayat tarzı”dır. İslâm her-şeyden önce “hareket”le
ilgilidir.
En doğrusunu sâdece Allah bilir.
iktibasdergisi.com/ilimli-islam-projesi/