Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



24 Mayıs 2012 Perşembe

Zaruretler ve Hacetler Konusunda Muasırların Sapmaları


Fıkıh Usulündeki Zaruretler ve Hacetler Konusunda Muasırların Sapmaları


Ebu Muâz Seyfullah el-Çubukâbâdî



Bismillah.

Muhtelif konularda “zaruret” ve “hacet” kelimeleri le karşılaşılmakta, usul bilmeyen davetçiler (!) tarafından bu kelimelerin hoyratça kullanıldığına şahit olmaktayız. Mesela, kimlik ve pasaport gibi konularda fotoğraf kullanmanın zaruret olduğu hükmünü gören bazı cahil davetçilerin “İslam’a davet için fotoğraf ve video kayıtlarını kullanmak da zarurettir” gibi abuk subuk laflar ettiklerini, ilim ehlinin zaruret hakkında söyledikleri hükmü, Allah’tan korkmadan savsakladıklarını, bir de utanmadan kendilerine “selefi” dediklerini gördük. Nitekim diyanet işleri başkanlığının yüksek tuğyan kurulu da geçtiğimiz yıllarda ev edinmenin zaruret olduğu, dolayısıyla bu konuda faizli kredi çekilebileceği hükmünü ilan etmiş, tagutun ilahiyatçılardan ve avamdan oluşan kulları da bir kez daha Allah ve rasulüne isyan bayraklarını kaldırmışlardı.

Zaruret ve hacet terimlerinin savsaklandığı diğer bir konu da, kadının zaruret haricinde evinden çıkamayacağı konusudur. Bu konuda da hevalarına uyanlar kafalarına göre zaruret ve hacet tayinine gitmişler, kadınlar istedikleri gibi – hem de mahremsiz olarak şehir dışına çıkma yasağını delmek suretiyle - evlerinden çıkar olmuş, sokaklar göz zinası yapmak isteyenler için açık sinema; irfan yuvası olması gereken okullar flört medresesi haline gelmiş, dini davetin yapıldığı meclislerde dahi kadınlarla erkeklerin birbirlerini görmelerini engelleyen hicab duvarları ve perdeler aradan kalkmıştır.  

Bu konularda Allah’ın kitabından ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden delillerle uyarılar yaptığımızda hemen taklit ettikleri hocalarının, naslar karşısında hiçbir değeri olmayan sözleriyle mukabele etmektedirler! Bunlar bidat ehli fırkalar olarak bildiğimiz, önderlerini açıkça rab edinen kimseler değil, kendilerine “selefi” diyen, tevhid ehli geçinen arkadaşlar maalesef! Taklit kendilerini kör etmiş de haberleri yok! Başkalarının gözüne dürtmeye çalıştıkları nasları kendileri görmez olmuşlar! Ve la havle ve la kuvvete illa billah!

Rağbet yayınları arasında Şuayb el-Arnaut ile röportajların yayınlandığı bir kitap çıktı. Orada Şuayb’a Türkiye’deki üniversitelerde başörtüsü yasağı karşısında kadınların ne yapacakları da sorulmuş, cevap ise hadisle meşgul olan birine hiç mi hiç yakışmayan, Türkiye’deki ilahiyatçı asalakların combala koştuğu bir sapıklıkta: “Başörtüsü nedeniyle hocalar okullarını terk etmemeli. Başları dışında vücutlarının her yerini örtsünler. Üniversitede hoca olarak kalabiliyorlarsa Allah onlara kolaylık ihsan edene dek içeri girerken başlarını açsınlar, ama dışarı çıkarken örtsünler. Bu zarurettir ve zaruretler miktarınca takdir edilir…” (Hadisler ve Zihinlerdeki Sorular s.468)

Yani demek istiyor ki, “Dışarıda rabbin olan Allah’a itaat et, içeride rabbin olan taguta itaat et” Fesubhanallah. Demek ki Fethullah Gülen’ler sadece Türklerden çıkmıyor!

İşte bu da zaruret kavramının başka bir tahrifidir. “Allah’ım, aramızdaki beyinsizler yüzünden bizi helak etme!”

Başka bir konu, genel seçimlerde oy kullanmanın zaruret olduğu söylenerek “oy kullanmak vacip” diyenlere, buna karşılık aşırılık yapan diğer bir kesimin “oy kullanmak küfürdür” demelerine şahit olmamızdır. Halbuki oy kullanmak hakkında olsa olsa hacet olduğu söylenebilir ki, bu da tartışma götüren bir meseledir.

Diğer bir mesele, çocukların devletin sapık unsurlarla dolu okullarına gönderilmesinin zaruret veya hacet nispetinde görülmesidir. Halbuki çocukların sokağa salınması bile, - maalesef - adı geçen okullara gönderilmesinden daha ehven hale gelmiştir!

Velhasıl, vurdumduymazlık almış başını gidiyor. Şikayetimiz bunların, dini kılıflara sokularak yapılması yüzündendir!  Şimdi gelelim fıkıh usulünün kaidelerine göre zaruret nedir, hacet nedir meselesine:

Zaruriyyat ve Hâciyyat


Usulcülere göre zaruret: Din ve dünya maslahatlarının yerine gelmesi için zorunlu olan işlerdir. Din ve dünya maslahatları: dinin, aklın, canın, neslin ve malın korunmasıdır. Bunlar kaybedildiğinde dünya maslahatları düzgün yürümez. Hatta işler bozulur ve hayat kaybedilir. Ahirette de kurtuluş ve nimetler kaybedilir, apaçık bir ziyana dönülür.

Hacet: Meşakkate, sıkıntıya ve maslahatın elden kaçmasına sebep olan darlığın kalkmasına duyulan ihtiyaçtır.

Zaruret ve hacet arasındaki fark: Hacet, zorunlu kalınmayan meşakkat ve zorluk halidir. Bu elden kaçırıldığı zaman helak olunmaz. Zaruret ise insanın yasak olan şeyi kullanmadığı takdirde helak olacağı veya helake yaklaşacağı bir sınıra gelmesidir. Yani insan, hacet olan bir şeye sıkıntı ve zorluğu kaldırmak için ihtiyaç duyar. Bu gerçekleşmediği zaman büyük bir fesat olur. Mesela yemek yemediği zaman helak olmayacak durumdaki aç kimse böyledir.

Hacet ile Zaruret Arasındaki Farklar


1- Hacetteki meşakkat, zaruret halindeki meşakkatten daha azdır. Hacet durumunda ihtiyaç duyulan şeyin yerine gelmemesi helak edici değildir. Mesela su kuyularındaki yosun ve yaprakların suyu bozması durumunda hacet halinde meşakkati kaldırmak, sıkıntıyı kaldırmak babındandır. Zarurette ise sıkıntıyı kaldırmak, zararı kaldırmak babındandır. Şayet bu terk edilirse; helak olmak, organlardan birinin veya malın kaybı gibi dinin altı maksadından birinin yok olması söz konusu olur.

2- Zaruret bizzat haram olan bir şeyden faydalanmakla alakalıdır, hacet ise dolaylı olarak haram olan şeyden faydalanmak hakkındadır.

3- Zarurete iten sebep mecburiyettir, hacete iten sebep ise kolaylaştırmadır. Bunun anlamı şudur: Hacet halinde kişi sıkıntıyı gidermekle gidermemek arasında muhayyerdir. Zaruret halinde ise tercih hakkı yoktur.

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah haramları mubah kılan zaruretlerin oluşması meselesinden bahsettikten sonra şöyle der: “Kadınların altın ve ipekle süslenmesi, altın ve ipekle tedavi gibi, ihtiyaç için caiz kılınanlar zaruret için caiz kılınmış değildir. Bunlar ölü etinin mubah olması örneğinde olduğu gibi zaruretten dolayı değil, ancak faydanın kemali için mubah kılınmıştır. Hacet bu faydanın kemali içindir. Zira eksik faydalanma beraberinde kemaline ihtiyaç da meydana getirir. İşte hacet bu gibi konulardadır. Zaruret ise, yokluğu halinde ölüm, hastalık, farzları yerine getirmekten aciz kalma gibi durumların meydana gelmesi hakkındadır. Mesela böyle bir zaruret halinde ölü eti yemeye mecbur kalmak, muteber zarurettir. “[1]

Nitekim dolaylı olarak haram olan bir şey kaçınılmaz olabilir. Böyle bir durumda önceki kaide kaybolur ve bunun hükmü, hacetin hükmünü değil, zaruretin hükmünü alır. Mesela tabibin kadın hastaya bakması hacettir. Kadın tabibenin ona bakabileceği zamanda erkek tabip kadına bakamaz. Gece doğum gibi durumlarda kadın tabibe yoksa, erkek tabibin bakması hacetten daha çok zarurete yakındır.

4- Zaruret, şiddet, sıkıntı ve meşakkat bakımından, ölü eti, kan ve domuz eti gibi haramları mubah kılar. Hacet ise ihtiyaçtır ve eksikliktir. Hacet, zaruretten daha kapsamlıdır.

5- Zaruretin delilleri açıktır. Hacete gelince genellikle galip zanna ve umumi delillere müracaat edilir.

6- Zaruret şahsîdir. Mecbur kalandan başkası ondan faydalanamaz. Hacete gelince burada fertlerden biri hakkında ihtiyacın gerçekleşmiş olması şart koşulmaz. Galip zanna göre ihtiyaç varsa yeterlidir.

7- Zaruret haramlığı kaldırır, hacet ise harama götüren vesileler hakkındaki engeli kaldırır. Bu, ikinci maddede zikredilenin bir cüzüdür.

8- Zaruret azı da, çoğu da mubah kılar. Hacet ise yalnızca azı mubah kılar.

9- Zarureti, mecbur kalan kimse takdir eder. Haceti ise müçtehit takdir eder.

10- Zaruretin, hakkında kuruntu yapılan şey hakkında değil, meydana gelmesi kesin olan bir şey hakkında olması zorunludur. Lakin bu durumun belirli bir şahıs hakkında özel olması böyle değildir. Hacetin takdirinde orta halli, sıradan bir şahsın konumu dikkate alınır, özel şartlara bağlanmaz. Zira teşri, umum sıfattadır.

11- Zaruretin hükmü söz konusu zaruretin vaktiyle sınırlıdır. Hacetin hükmü ise devamlıdır. Bununla beraber bazen zaruret kelimesi kullanılarak hacet kastedilmiştir. Bu kaideye dair hüküm mutlak değildir. Nitekim alimler sakıncalıyı mubah kılan hacet hakkında en önemlileri şu şekilde olan şartlar koşmuşlardır:

Sakıncalıyı Mubah Kılan Hacetin Şartları


a- Dinin aslî hükmüne muhalefet edilebilmesi için alışılmışın üzerinde sıkıntı derecesine ulaşmış bir şiddetin meydana gelmiş olması.

b- Bu hacetin takdirinde insanlardan vasat olan birisi ve çoğunluğun ihtiyacı dikkate alınmalıdır. Hacet şayet özelse, bununla ilgili olan belli grubun orta hallisine bakılır.

c- Hacetin belirlenmesinde, umumi hükme muhalefet dışında maksada ulaşmaya başka bir yol bulunmamalıdır.  

d- Söz konusu olan hacet, tıpkı zarurette olduğu gibi, ihtiyaç miktarı kadar takdir edilir.

e- Hacet üzerine kurulu hüküm, Allah’ın kitabından veya Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden, bunun hususi hükmünü ifade eden bir nassa muhalif olmamalı, şeriatın maksatlarına çelişmemeli ve daha büyük maslahatın kaybına sebep olmamalıdır.

Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz.:

Şeyh Abdullah b. Beyye, el-Farku Beyne’z-Zarura ve’l-Hace Tatbikan Ala Ba’di Ahvali’l-Ekalliyati’l-Muslime

Şeyh Abdurrahman b. Salih Abdullatif, el-Kavaid ve’z-Zavabiti’l-Fıkhiyyeti’l-Mutazamminati Li’t-Teysir

Dr. Abdullah el-Fakih’in işrafıyla; Fetava Mevkii’ş-Şebeketi’l-İslamiyye, fetva no: 127340



[1] Mecmuu’l-Fetava (31/225-226)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)