Keskin Kılıçlar kanalından adı sanı belirsiz boş teneke gibi
tınlayan şahıs son yazımı okumuş ve gerçekleri tersyüz edişinin ortaya
konmasından epey rahatsız olmuş olmalı ki, alışılageldik namert üslubuyla yine
gözlerini ve kulaklarını tıkayarak feryada başlamış!
Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabının tercümesi ile ilgili
attığı çamurların izleri temizlenince bu defa “İbn Abdilber’in kıyas ve taklid aleyhindeki
sözlerini nakledip, kıyas ve taklide cevaz veren sözlerini ise nakletmemiş
olmam” gerekçesini öne sürerek yine tedlis suçlamasına devam ediyor. Saldırgan
üslubuyla hızını alamayıp bu defa Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne’sine Ebu Hanife
aleyhindeki nakillerin sonradan sokuşturulduğunu iddia edecek kadar ileri
gidiyor!
İşte kör taassup tam da budur. Nitekim kendilerinden önceki
mutaasıp selefleri de benzerlerini yapıyorlar, kitaplarda Ebu Hanife
aleyhindeki nakillerin bulunduğu sayfaları yırtıp ilmin yok olmasına
çabalıyorlar, kimileri de İbn Abdilber’in el-İntika adlı kitabında olduğu gibi
Ebu Hanife’nin faziletine dair uydurulmuş sözlerle yeni te’lifler yaparak kötü
çığırlar açmaya çalışıyorlardı. Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabı da Suud’da
bir ara mutaassıp zihniyet tarafından, Ebu Hanife aleyhindeki kısım komple
çıkarılarak basılmıştı. El-Kahtani gibi daha insaf sahibi olan bir başka
mutaassıp ise es-Sunne tahkikini neşrederken Ebu Hanife aleyhindeki bu bölümün kitaptan
çıkarılarak basılmasına vicdanı el vermemiş, orijinal nüshalarda mevcut olan bu
kısımla birlikte yayınlamış, lakin tahkikinin mukadddimesinde bu bölümle ilgili
ipe sapa gelmez tevillerle geniş bir açıklama koymuş ve selefin dağ gibi
imamlarının Ebu Hanife’yi cerh etme ve akidesinin bozuk oluşunu ilan etme
konusundaki ittifaklarına karşı aklınca mazeretler bulmaya çalışmıştı.
Lakin ilimle en ufak bir iştigali olan ve adalet hasletine
sahip hiç kimse Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabına Ebu Hanife aleyhindeki
bölümün sonradan sokuşturulduğunu iddia etmemiştir, edemez de! Zira Allah
korkusu böyle bir yalanı atmaya engel olur.
Lakin Keskin Kılıçlar kanalından tınlayan şahıslar gibi kör
taklidci mutaassıp ayak takımı avam, hevalarına uymayan gerçekler karşısında
işin kolayına kaçarak nefislerini körlemeye çalışıyorlar, onların ilah edindikleri
hevalarına uymayan şeyler ortaya koyan herkese ayarsız izansız bir şekilde
iftira ederek, karalayarak, hakaret ederek tatmin olmak istiyorlar.
Ebu Hanife’nin Kur’an’ın mahluk olduğunu söylemesinden
dolayı iki defa tevbe ettirildiğine dair nakiller sahih ve mütevatir yollardan
sabit olmasına rağmen, Fıkhul Ekber adlı Ebu Hanife adına uydurulan kitaptan,
Tahavi akidesinden ve diğer bazı kaynaklardan Ebu Hanife’nin Kur’ân’ın Allah’ın
kelamı olduğunu söylediğine dair nakillerle sıyrılmaya çalışıyorlar! Halbuki
söz konusu bu nakiller ile Ebu Hanife’nin iki defa tevbe ettirilmesine dair
mütevatir haberler arasında bir tezat söz konusu değildir. Gerçek şu ki Ebu Hanife
bu sözü ilk dile getiren kişi olmuş, bu sözünden dolayı tevbe ettirilmiş ve
alenen bu sözü söyleyemez olmuştur. Ya samimi bir şekilde tevbe edip Kur’ân’ın
Allah’ın kelamı olduğunu itiraf etmeye başladı, yahut zayıf bir ravi olan
torunu İsmail b. Hammad’ın iddia ettiği gibi takiyye yaparak bu bozuk itikadını
gizledi. Doğrusunu Allah bilir. Sonuçta Ebu Hanife’nin talebelerinden Bişr
el-Merisi gibi bazı zındıklar bu küfrü tekrar ilan ettiler ve malum fitneyi
ümmetin başına sardılar. Günümüzde de Hanefi taklitçisi toplumlarda aynı küfür
akidesinin izleri baş göstermektedir. Türkiye’de müslüman olduğunu iddia
edenlerin Kurân ve sünnete karşı tavırlarından bu tablo çok rahat görülebilir.
Kur’ân’ın mahluk olduğu iddiası günümüzde Kur’ân’a karşı
evrenselci sünnet inkarcılarının, Sünnete karşı da tarihselci sünnet
inkarcılarının yaklaşımlarında tezahür etmektedir. Ve her iki taife de ne
hikmetse Ebu Hanife’den sitayişle bahsederlerken, İmam Şafiiye, Ahmed’e, Malik’e,
Buhari’ye, Muslim’e olan kinlerini mutlaka bir yerlerde ağızlarından
kaçırırlar. Neden acaba hiç düşünen var mı?
Şimdi gelelim İbn Abdilber’in ve onun gibi bazı alimlerin
kıyas ve taklid aleyhindeki sözlerini nakledip de, kıyas ve taklide cevaz ima
eden sözlerini neden nakletmediğime. Aslında bu konuda ilk itirazlar kulağıma
geldiğinde yıllar önce bu konuda sözlü açıklama ile cevap vermiştim. Afyondaki
sohbetlerden birinde bu konuda geniş açıklama yapmıştım ve sesli sohbet
kayıtlarında da mevcut. Belki bu itirazı yapan şahıslar dinlememiş olabilirler,
burada kısaca özetleyeyim:
Bu itirazı yapan arkadaşlar aslında Muhammed sallallahu
aleyhi ve sellem’den başkalarını da Allah’a rasul edinme tehlikesi
içindedirler. Zira akideden bilindiği üzere Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem dışında hiçbir beşerin bütün sözlerini alınıp hiçbir sözü terk
edilemeyecek kimse yoktur.
Hatta İbn Abdilberr’in kendisi de şöyle demiştir: “Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem dışında, âlimlerimizden, her sözü alınıp hiçbiri terk edilmeyecek olanı yoktur.' (et-Temhid
7/157)
Bu söz İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan merfu olarak gelen
bir hadiste ifade edildiği gibi seleften birçok imam da ifade etmişler ve
üzerinde icma edilmiştir.
Fakat âlimleri, her sözü alınıp hiçbir sözü terk edilmeyecek
bir konuma yerleştirmek, o âlimi Allah’ın rasulüne ortak koşmak olur. Taklid ve
taassub ehli de işte bu şekilde ortaklar koşmakta, Allah’ın dinini beyan
noktasında Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında rasuller edinmektedirler.
Bundan dolayı Ehl-i Sünnet akidesine göre âlimlerin Kur’ân
ve sünnete uygun olan sözleri kabul edilir ve Kur’ân ile sünnete uymayan
sözleri ise reddedilir.
İşte İbn Abdilber ve benzerlerinin kıyas ve taklidi reddeden
sözleri Kur’an’a, sünnete, salih selefin menhecine uygun olduğu için kabul
ederim, ama kıyasın, taklidin caiz olduğu anlamına gelebilecek sözlerini ise
Kur’âna, sahih sünnete ve salih selefin menhecine aykırı olduğu için
reddederim.
Malik b. Migvel rahimehullah’tan: “eş-Şabî rahimehullah bana şöyle dedi:
“Şunların sana Rasûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem’den rivayet ettiklerini al, bunun dışında söylediklerini
(diğer rivayette: re’yleriyle/kendi görüşleriyle söylediklerini) ise çalılığa
at.”[1]
İmam Şa’bi rahimehullah bu sözüyle Kufe’li re’y ehlini
kastediyordu.
İbrahim et-Teymî rahimehullah dedi ki: “İbn Mesud radıyallahu anh’e bazı
insanların kitaplardan hoşlandıkları ulaştı. O kitapları İbn Mes’ûd’a
getirdiklerinde onları sildi ve şöyle dedi:
“Sizden önceki kitap ehli ancak
âlimlerinin kitaplarını kabul edip, rablerinin kitabını terk etmeleri sebebiyle
helak oldular”[2]
Âlimlerin sözleri hakkında bu tavrı Allah Azze ve Celle kitabında bize
şöylece öğretmektedir:
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin
ve sizden olan emir sahiplerine de. Bir şey hakkında çekişirseniz, Allah’a ve
ahiret gününe iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûl’e götürün. İşte bu daha
hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa 59)
Bu ayette geçen “sizden olan emir sahipleri”
alimlerdir. Allah’a ve rasulüne mutlak itaat emredilmişken, alimlere itaat,
Allah ve rasulüne uygunluk şartına bağlı olduğu için, “itaat edin” emri,
emir sahipleri hakkında tekrar edilmemiştir. Nitekim ayetin devamında: “Bir
şey hakkında çekisirseniz” onu yalnızca “Allah ve rasule götürün” buyrularak,
âlimlerin sözlerini Allah’a ve rasulüne yani kitap ve sünnete arz etmek her
iman iddiasında bulunan kimseye emredilmektedir.
Evet, bu emir yalnız ilim sahiplerine değil, alimiyle avamıyla
bütün iman edenlere yönelik bir emirdir! Böylece taklitçi olmalarıyla övünen bu
saptırıcıların bellerini bu emir kırmaktadır!
Kıyası ve re’yi dinlerinde hüccet alanlar, dinlerinde Allah’ın
indirdiğinden başkasıyla hükmettiklerinin farkındalar mı yoksa kıyas ve re’yin
Allah’ın indirdiği şeylerden olduğunu mu iddia ediyorlar?
Eğer kıyas ve re’y Allah’ın indirdiklerinden ise bu kıyas ve
re’ye göre hükmetmeyenlerin kâfirler olduklarını mı iddia edecekler? Eğer öyleyse
her mezhep mensubunun diğer mezhep mensuplarını tekfir etmesi gerekir. Çünkü bu
mezhepler birbirlerinin re’y ve kıyaslarıyla amel etmemiş, ihtilaf etmişlerdir.
Birinin helal dediğine diğeri haram demiş, birinin meşru dediğine diğeri meşru
değil demiştir. İmam edindiğiniz avare Abdullah Yolcu’nun uydurduğu gibi “Dört
mezhep levhi mahfuzda haktır” zırvasına mı iman ediyorsunuz yoksa?!
Yok eğer kıyas ve re’yin Allah’ın indirdiklerinden
olmadığını itiraf ediyorlarsa, Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
“Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın
izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine bir şeriat kıldılar? Eğer ayırdedici
söz olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten zalimler için can
yakıcı bir azap vardır.” (Şura 21)
Kimin tedlis yaptığını, kimin sahtekârlık yaptığını, kimin
gerçeklerin üzerini örtmek için yırtındığını, kimin Allah’a ve rasulüne şirk
koşmakta olduğunu acaba artık herkes anladı mı yoksa hak karşısında inat etmeye
devam mı?
[1]
Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih.
İbn Batta el-İbane (2/517, 518) Dârimî (206) Herevi Zemmu’l-Kelam (1419)
[2]
Sahih mevkuf. Dârimî (485) el-Hatîb, Takyidu’l-İlm
(s.53)