Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

23 Ocak 2026 Cuma

Alimlerin Her Sözünü Almamak Tedlis midir?

 

Keskin Kılıçlar kanalından adı sanı belirsiz boş teneke gibi tınlayan şahıs son yazımı okumuş ve gerçekleri tersyüz edişinin ortaya konmasından epey rahatsız olmuş olmalı ki, alışılageldik namert üslubuyla yine gözlerini ve kulaklarını tıkayarak feryada başlamış!

Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabının tercümesi ile ilgili attığı çamurların izleri temizlenince bu defa “İbn Abdilber’in kıyas ve taklid aleyhindeki sözlerini nakledip, kıyas ve taklide cevaz veren sözlerini ise nakletmemiş olmam” gerekçesini öne sürerek yine tedlis suçlamasına devam ediyor. Saldırgan üslubuyla hızını alamayıp bu defa Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne’sine Ebu Hanife aleyhindeki nakillerin sonradan sokuşturulduğunu iddia edecek kadar ileri gidiyor!

İşte kör taassup tam da budur. Nitekim kendilerinden önceki mutaasıp selefleri de benzerlerini yapıyorlar, kitaplarda Ebu Hanife aleyhindeki nakillerin bulunduğu sayfaları yırtıp ilmin yok olmasına çabalıyorlar, kimileri de İbn Abdilber’in el-İntika adlı kitabında olduğu gibi Ebu Hanife’nin faziletine dair uydurulmuş sözlerle yeni te’lifler yaparak kötü çığırlar açmaya çalışıyorlardı. Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabı da Suud’da bir ara mutaassıp zihniyet tarafından, Ebu Hanife aleyhindeki kısım komple çıkarılarak basılmıştı. El-Kahtani gibi daha insaf sahibi olan bir başka mutaassıp ise es-Sunne tahkikini neşrederken Ebu Hanife aleyhindeki bu bölümün kitaptan çıkarılarak basılmasına vicdanı el vermemiş, orijinal nüshalarda mevcut olan bu kısımla birlikte yayınlamış, lakin tahkikinin mukadddimesinde bu bölümle ilgili ipe sapa gelmez tevillerle geniş bir açıklama koymuş ve selefin dağ gibi imamlarının Ebu Hanife’yi cerh etme ve akidesinin bozuk oluşunu ilan etme konusundaki ittifaklarına karşı aklınca mazeretler bulmaya çalışmıştı.

Lakin ilimle en ufak bir iştigali olan ve adalet hasletine sahip hiç kimse Abdullah b. Ahmed’in es-Sunne kitabına Ebu Hanife aleyhindeki bölümün sonradan sokuşturulduğunu iddia etmemiştir, edemez de! Zira Allah korkusu böyle bir yalanı atmaya engel olur.

Lakin Keskin Kılıçlar kanalından tınlayan şahıslar gibi kör taklidci mutaassıp ayak takımı avam, hevalarına uymayan gerçekler karşısında işin kolayına kaçarak nefislerini körlemeye çalışıyorlar, onların ilah edindikleri hevalarına uymayan şeyler ortaya koyan herkese ayarsız izansız bir şekilde iftira ederek, karalayarak, hakaret ederek tatmin olmak istiyorlar.

Ebu Hanife’nin Kur’an’ın mahluk olduğunu söylemesinden dolayı iki defa tevbe ettirildiğine dair nakiller sahih ve mütevatir yollardan sabit olmasına rağmen, Fıkhul Ekber adlı Ebu Hanife adına uydurulan kitaptan, Tahavi akidesinden ve diğer bazı kaynaklardan Ebu Hanife’nin Kur’ân’ın Allah’ın kelamı olduğunu söylediğine dair nakillerle sıyrılmaya çalışıyorlar! Halbuki söz konusu bu nakiller ile Ebu Hanife’nin iki defa tevbe ettirilmesine dair mütevatir haberler arasında bir tezat söz konusu değildir. Gerçek şu ki Ebu Hanife bu sözü ilk dile getiren kişi olmuş, bu sözünden dolayı tevbe ettirilmiş ve alenen bu sözü söyleyemez olmuştur. Ya samimi bir şekilde tevbe edip Kur’ân’ın Allah’ın kelamı olduğunu itiraf etmeye başladı, yahut zayıf bir ravi olan torunu İsmail b. Hammad’ın iddia ettiği gibi takiyye yaparak bu bozuk itikadını gizledi. Doğrusunu Allah bilir. Sonuçta Ebu Hanife’nin talebelerinden Bişr el-Merisi gibi bazı zındıklar bu küfrü tekrar ilan ettiler ve malum fitneyi ümmetin başına sardılar. Günümüzde de Hanefi taklitçisi toplumlarda aynı küfür akidesinin izleri baş göstermektedir. Türkiye’de müslüman olduğunu iddia edenlerin Kurân ve sünnete karşı tavırlarından bu tablo çok rahat görülebilir.

Kur’ân’ın mahluk olduğu iddiası günümüzde Kur’ân’a karşı evrenselci sünnet inkarcılarının, Sünnete karşı da tarihselci sünnet inkarcılarının yaklaşımlarında tezahür etmektedir. Ve her iki taife de ne hikmetse Ebu Hanife’den sitayişle bahsederlerken, İmam Şafiiye, Ahmed’e, Malik’e, Buhari’ye, Muslim’e olan kinlerini mutlaka bir yerlerde ağızlarından kaçırırlar. Neden acaba hiç düşünen var mı?

Şimdi gelelim İbn Abdilber’in ve onun gibi bazı alimlerin kıyas ve taklid aleyhindeki sözlerini nakledip de, kıyas ve taklide cevaz ima eden sözlerini neden nakletmediğime. Aslında bu konuda ilk itirazlar kulağıma geldiğinde yıllar önce bu konuda sözlü açıklama ile cevap vermiştim. Afyondaki sohbetlerden birinde bu konuda geniş açıklama yapmıştım ve sesli sohbet kayıtlarında da mevcut. Belki bu itirazı yapan şahıslar dinlememiş olabilirler, burada kısaca özetleyeyim:

Bu itirazı yapan arkadaşlar aslında Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den başkalarını da Allah’a rasul edinme tehlikesi içindedirler. Zira akideden bilindiği üzere Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında hiçbir beşerin bütün sözlerini alınıp hiçbir sözü terk edilemeyecek kimse yoktur.

Hatta İbn Abdilberr’in kendisi de şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında, âlimlerimizden, her sözü alınıp hiçbiri terk edilmeyecek olanı yoktur.' (et-Temhid 7/157)

Bu söz İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan merfu olarak gelen bir hadiste ifade edildiği gibi seleften birçok imam da ifade etmişler ve üzerinde icma edilmiştir.

Fakat âlimleri, her sözü alınıp hiçbir sözü terk edilmeyecek bir konuma yerleştirmek, o âlimi Allah’ın rasulüne ortak koşmak olur. Taklid ve taassub ehli de işte bu şekilde ortaklar koşmakta, Allah’ın dinini beyan noktasında Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dışında rasuller edinmektedirler.

Bundan dolayı Ehl-i Sünnet akidesine göre âlimlerin Kur’ân ve sünnete uygun olan sözleri kabul edilir ve Kur’ân ile sünnete uymayan sözleri ise reddedilir.

İşte İbn Abdilber ve benzerlerinin kıyas ve taklidi reddeden sözleri Kur’an’a, sünnete, salih selefin menhecine uygun olduğu için kabul ederim, ama kıyasın, taklidin caiz olduğu anlamına gelebilecek sözlerini ise Kur’âna, sahih sünnete ve salih selefin menhecine aykırı olduğu için reddederim.

Malik b. Migvel rahimehullah’tan: “eş-Şabî rahimehullah bana şöyle dedi:  “Şunların sana Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiklerini al, bunun dışında söylediklerini (diğer rivayette: re’yleriyle/kendi görüşleriyle söylediklerini) ise çalılığa at.”[1]

İmam Şa’bi rahimehullah bu sözüyle Kufe’li re’y ehlini kastediyordu.

İbrahim et-Teymî rahimehullah dedi ki: “İbn Mesud radıyallahu anh’e bazı insanların kitaplardan hoşlandıkları ulaştı. O kitapları İbn Mes’ûd’a getirdiklerinde onları sildi ve şöyle dedi:

 “Sizden önceki kitap ehli ancak âlimlerinin kitaplarını kabul edip, rablerinin kitabını terk etmeleri sebebiyle helak oldular”[2]

Âlimlerin sözleri hakkında bu tavrı Allah Azze ve Celle kitabında bize şöylece öğretmektedir:

Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Bir şey hakkında çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûl’e götürün. İşte bu daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa 59)

Bu ayette geçen “sizden olan emir sahipleri” alimlerdir. Allah’a ve rasulüne mutlak itaat emredilmişken, alimlere itaat, Allah ve rasulüne uygunluk şartına bağlı olduğu için, “itaat edin” emri, emir sahipleri hakkında tekrar edilmemiştir. Nitekim ayetin devamında: “Bir şey hakkında çekisirseniz” onu yalnızca “Allah ve rasule götürün” buyrularak, âlimlerin sözlerini Allah’a ve rasulüne yani kitap ve sünnete arz etmek her iman iddiasında bulunan kimseye emredilmektedir.

Evet, bu emir yalnız ilim sahiplerine değil, alimiyle avamıyla bütün iman edenlere yönelik bir emirdir! Böylece taklitçi olmalarıyla övünen bu saptırıcıların bellerini bu emir kırmaktadır!

Kıyası ve re’yi dinlerinde hüccet alanlar, dinlerinde Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmettiklerinin farkındalar mı yoksa kıyas ve re’yin Allah’ın indirdiği şeylerden olduğunu mu iddia ediyorlar?

Eğer kıyas ve re’y Allah’ın indirdiklerinden ise bu kıyas ve re’ye göre hükmetmeyenlerin kâfirler olduklarını mı iddia edecekler? Eğer öyleyse her mezhep mensubunun diğer mezhep mensuplarını tekfir etmesi gerekir. Çünkü bu mezhepler birbirlerinin re’y ve kıyaslarıyla amel etmemiş, ihtilaf etmişlerdir. Birinin helal dediğine diğeri haram demiş, birinin meşru dediğine diğeri meşru değil demiştir. İmam edindiğiniz avare Abdullah Yolcu’nun uydurduğu gibi “Dört mezhep levhi mahfuzda haktır” zırvasına mı iman ediyorsunuz yoksa?!

Yok eğer kıyas ve re’yin Allah’ın indirdiklerinden olmadığını itiraf ediyorlarsa, Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine bir şeriat kıldılar? Eğer ayırdedici söz olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten zalimler için can yakıcı bir azap vardır.” (Şura 21)

Kimin tedlis yaptığını, kimin sahtekârlık yaptığını, kimin gerçeklerin üzerini örtmek için yırtındığını, kimin Allah’a ve rasulüne şirk koşmakta olduğunu acaba artık herkes anladı mı yoksa hak karşısında inat etmeye devam mı?


Not: keskin kılıçlar kanalı haddadiye reddiyesini ilk kendilerinin yaptıklarını ve başkalarının kendilerinden etkilendiğini iddia ediyor. Halbuki kanalda Haddadilerden ilk bahis mart 2024 tarihinde yapılmış ki ben de yeni gördüm. Benim sitemde ise kasım 2023 tarihinde Adil Hamdana reddiye, ocak 2024te de Genel olarak Haddadiye reddiyesi yapılmıştır.

[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. İbn Batta el-İbane (2/517, 518) Dârimî (206) Herevi Zemmu’l-Kelam (1419)

[2] Sahih mevkuf. Dârimî (485) el-Hatîb, Takyidu’l-İlm (s.53)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)