Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

28 Temmuz 2011 Perşembe

Dünyanın Döndüğüne İnanmak Dehrîliktir!

Dünyanın Döndüğüne İnanmak Kadere İmana Aykırıdır!
Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî
Not: Bu yazı Dünya ve Kubbesi/Modern Hurafelere Reddiye kitabıma yeni eklediğim bir bölümdür. Bu konudaki delillerin tamamı için lütfen kitabın tam metnine bakınız.
Dünyanın döndüğüne inananların bilginlerinden Einstein, bir kimsenin dünyanın etrafında ondan daha hızlı dönmeyi başarması halinde zamanda yolculuk yapabileceğini Relativite teorisinde zikretmiştir. Şayet bu kimse dünyanın aksi istikamette dönebilirse geçmiş zamana gidebilecek, dünya ile aynı istikamette ondan daha hızlı dönebilirse de gelecek zamana gidebilecektir. Şayet dünya dönseydi buna inanmak gerekirdi ki, böyle bir inanç Allah Azze ve Celle’nin kaderini ve ayetlerini yalanlamaktır.
Bu yalanlamanın nasıl olduğunu daha iyi anlamak isteyenler için internette gördüğüm bir yazıdan bir kısım aktarıyorum:
“…Zamanda geleceğe yolculuk ise einstein'ın izafiyet kuramı üzerine temellidir. Işık hızı ile giden bir maddenin maddesel dönüşümü yani diğer üç boyuttaki hareketi yavaşlamaktadır. Dördüncü boyutun diğer üç boyutla açık bir etkileşimi mevcuttur. Zaman akıyor olduğu halde siz değişmezseniz normal şartlarda gelecekte ölmüş olacağınız bir zamana hala genç olarak erişebilirsiniz. Bu sizin aradaki zamanı atladığınız değil hızlı yaşadığınız anlamına gelir. Geçmiş ile geleceğe seyahat arasındaki en önemli fark budur.
Geleceğe seyahat bizim içinde yer aldığımız zaman koşulları dahilinde de mümkündür. Zamanda atlama ve zamanda seyahat bu yüzden ayırt edilmelidir.
Zamanda yolculuk son derece tehlikeli bir kavramdır. Ama yine de buna rağmen herkesin hayalidir. Olayın tehlikesini şöyle özetleyebiliriz.
Varolduğumuz zamanda bizimle aynı şehirde yaşayan adamın birini akrep sokup öldürüyor. Bundan haberimiz yok. Zamanda yolculuk tartışıla dudurken 15 yıl geçiyor ve zaman makinesi bulunuyor ve zaman yolculuğu yapıyoruz. Işınlandığımız yer geniş bir arazi. Orada yürürken akrebin birini ezip geçiyoruz. Tesadüf bu ki ezip öldürdüğümüz akrep bir adamın ölümüne yol açan akrep. Doğal olarak bu adam ölmüyor. Günlük yaşantısına devam ediyor. Her gün işten eve evden işe. Fakat bir gün arabayla evine dönerken yolda birine çarpıp çarptığı kişinin ölmesine sebep oluyor. Fakat o da ne birden kayboldunuz. (tabi bunu anlayamıyorsunuz) meğer çarptığı insan sizin 15yıl önceki halinizmiş. Böylece akrebi ezerek başlayan bitmek bilmez bir paradoksun kurbanı oluyorsunuz.
Burda bitti mi? Hayır. Siz öldüğünüz için ileride zaman yolculuğuna gidecek birisi olmuyor ve akrebe kimse basmıyor. Doğal olarak akrep ölmediği için adamı akrep öldürüyor. Adam ölmediği için de sizin gelecekten 15 yıl önceki halinizi arabayla ezmiyor. Siz de ileride zaman yolculuğu yapıyorsunuz ve akrebi eziyorsunuz. Akrep ezildiği için de... işte böyle döner durursunuz sonsuz boşlukta.
“Zamanda yolculuk” kelimesinden ziyade uzay-zamanda yolculuk kelimesinin daha uygun olduğu kavram. Şöyle ki ; zamanda yolculuk derken mesela dünyadaki herhangi bir mekana -diyelimki 500 yıl önceki istanbul'a gitmek- kastediliyorsa ve siz zaman makinenizi 2004 yılında istanbul'a kurduysanız, 500 sene önceki istanbul'a gitmeniz olanaksızdır. Çünkü 500 sene önce dünya sizin şu anda bulunduğunuz uzay koordinatında değildir. Dünya güneşin etrafinda saatte yüz elli bin kilometreden fazla bir hızla dönmekte, güneş te yine büyük bir hızla samanyolu galaksisinin merkezi etrafinda dönmektedir. Samanyolu galaksisi de bir şekilde birşeylerin etrafinda dönmekte olduğundan, bırakın 500 yılı bir saat öncesine bile gitseniz nerede olacağınızı Allah bilir.
Dolayısıyla sadece zaman boyutunda hareket etmenin pratik bir faydası yok. Aynı zamanda uzayın ilk üç boyutunda da istenilen yöne gidilebilecek bir yöntem geliştirilmek zorundadır.
Zaman yolculuğu için aynı anda hem şimdi hem de geleceğin var olması lazım fikrimce. Başka bir deyişle de tüm senaryo çoktan yazılmış biz rollerimizi doğru yanlış oynamaktayız. Eğer geçmişe dönmek mümkün olsaydı biz (geçmişte yaşayanlar) herhalde çoktan gelecekten gelenleri görürdük. Diyelim ki egoist bilim adamları keşfetti bunu o zaman hiç haberimiz olamayacak. Zaman yolculuğu için geçmiş ve geleceğin aynı anda varolması gerektiğinden eğer böyle bir şey mümkünse hikâyenin başlangıcından beri keşfedilmişti o zaman... Bu da benim zaman yolculuğuna dair az çok anlatmaya çalıştığım fikrim
.”[1]
Şüphesiz böyle bir inanç, “Bizi ancak zaman helak eder” diyen Dehrî’lerin modern sunumudur. Dünyanın döndüğüne inanmak, zamanda yolculuğun mümkün olduğuna inanmayı gerektirir. Buna inanmak da kulun kaderini değiştirebileceğine inanmaktır.
Allah Azze ve Celle Dehrîler hakkında şöyle bildiriyor: “Dediler ki: “Dünya hayatımızdan başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” Bu hususta onların bir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanda bulunuyorlar.” (Casiye 24)
Bu ayetin devamında Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:
Onlara açıkça ayetlerimiz okunduğu zaman: “Doğru sözlü iseniz atalarımızı getirin” demelerinden başka delilleri yoktur. De ki: Allah sizi diriltir, sonra öldürür. Sonra sizi şüphe götürmeyen kıyamet gününde toplar. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Casiye 25-26)
Dehrî’lerin “Doğru sözlü iseniz atalarımızı getirin” teklifleri, onların eskiden beri böyle bir inançta olduklarını göstermektedir.
Ecellerin ileri ya da geri alınamayacağını ise şu ayet açıkça ifade etmektedir:
Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.” (Nahl 61)
Yine şöyle buyrulmuştur:
Sizi Allah yarattı; sonra sizi vefat ettirecek. Daha önce bilgili iken hiçbirşeyi bilmez hale gelsin diye sizden bazı kimseler ömrünün en kötü çağına kadar yaşatılacak. Şüphesiz ki Allah bilgilidir, kudretlidir.” (Nahl 70)
Kainat olaylarını anlamak için inançları bir kenara bırakıp serbest düşünmek gerektiğini şart koştukları için böylesi gülünç durumlara düşecek ve düşmeye de devam edeceklerdir. Çünkü kainat olayları, bunların üzerinde düşünenler arasında ancak kesin inanç sahibi olanlar için delil ifade edecektir:
Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır.
Sizin yaratılışınızda ve Allahın yeryüzünde yaydığı canlılarda kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.
Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten indirmiş olduğu rızıkta ve ölümünden sonra yeri onunla diriltmesinde, rüzgarları değişik yönlerden estirmesinde, aklını kullanan toplum için dersler vardır.
İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar, Allah’ın ayetleridir. Onun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?
Vay haline her yalancı ve günahkâr kişinin!
O, Allah’ın kendisine okunan ayetlerini işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki onu hiç duymamış gibi küfründe direnir. İşte onu acı azapla müjdele!
O, ayetlerimizden bir şey öğrendiği zaman onlarla alay eder. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Casiye 2-9)
Evet, akledenler ancak iman edenlerdir. Muhakkak ki gece ve gündüz, Allah’ın birer mahlukudurlar, haşa dünyanın dönmesiyle oluşmazlar:
Biz geceyi ve gündüzü birer ayet (delil) olarak yarattık. Nitekim Rabbinizin nimetlerini araştırmanız, ayrıca yılların sayılarını ve hesabı bilmeniz için gecenin karanlığını silip (yerine eşyayı) aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik. İşte biz herşeyi açık açık anlattık” (İsra 12)


13 Temmuz 2011 Çarşamba

القول المسبوك في حقيقة الموقع فيس بوكFacebook Sitesinin Hakikati

العنوان القول المسبوك في حقيقة الموقع فيس بوك
المؤلف أبو الفداء بن مسعود
نبذه عن الكتاب
قال المؤلف:
هذه رسالة نصح وتحذير من أمر خطير، قد عمت به البلوى وطمت في أوساط شباب المسلمين المستخدمين للانترنت (وهم الأآثرية الكبرى من شبابنا)، وانجرف الناس اليه بالآلاف بل والملايين من غير روية ولا تأمل وفي زمن يسير، فاذا به باب شر عظيم وضرر عميم ينفتح على هذه الأمة، حتى أصبح واجبا على آل من أوتي العلم والادراك بحقيقته أن ينبه المسلمين اليه ويحذرهم منه، براءة لذمته أمام الله تعالى، والله المستعان
الأمر هو تلك الشبكة الأخطبوطية العملاقة المسماة بالفيس بوك Face Book ,هذه الشبكة قد تحولت وفي أقل من بضعة عشر شهر من الزمان الى ما يشبه الدوامة الكبيرة التي هي ماضية في ابتلاع رواد الانترنت تباعا! وما أن تبتلع الرجل من الناس حتى تستعبده وتجعله سجينها، فلا يكاد يخفي عنها شيئا من أمره آبر أو صغر، يضع عليها حياته آلها راغبا راضيا مختارا!! ويضع نفسه في قفصها الذهبي حبيسا فاذا به يمضي الساعات الطوال غارقا فيها من حيث لا يدري ولا يشعر، وآأنما نقل حياته اليها بالفعل، ولا حول ولا قوة الا بالله!
Buradan İndir

12 Temmuz 2011 Salı

Rükuya Yetişen Rekate Yetişmiş Olur mu?

Bismillah

Bugünlerde imama rükuda yetişen kimsenin rekate yetişmiş olacağı görüşü gündeme getirilirken Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in "Rükuya yetişen rekate yetişmiş olur" buyurduğunu, hatta bazılarının bu konuda icma olduğunu zikrettiklerini duydum. Bu iddiaların ikisi de yanlıştır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sadece "Rükuya yetişen cemaatle namaza yetişmiş olur" hadisi sabit olmuştur. "Rükuya yetişen rekate yetişmiştir" sözü ise Zeyd b. Sabit, İbn Ömer, İbn Mesud radıyallahu anhum gibi bazı sahabelerin görüşüdür. Sahabe asrından beri bu konuda bilinen bir ihtilaf vardır. İcma iddiası ise asılsızdır.

İmam Buhari el-Kıraatu Halfe’l-İmam adlı cüzünde (s.20) şöyle demiştir: “şayet şöyle hüccet getirilirse Rükuya yetişilirse tıpkı rekate yetişilmiş gibi yeterlidir. Aynı şekilde diğer rekatler için de yeterlidir.” Ona denilir ki: “Bunu ancak Zeyd b. Sabit ve İbn Ömer radıyallahu anhuma ile imamın arkasında fatiha okunmayacağı görüşünde olanlar yeterli görmüştür. İmamın arkasında fatiha okunması gerektiği görüşünde olanlar ise bunu yeterli görmez. Nitekim Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle demiştir: “İmama kıyam halinde yetişmedikçe (rekate) yeterli gelmez.” Ebu Said ve Aişe radıyallahu anhuma da şöyle demişlerdir: “Biriniz ummu’l-Kur’an’ı (Fatihayı) okumadan rüku etmesin” Eğer bu konuda icma olsaydı rükuya yetişen bundan istisna edilirdi. Ancak bu konuda icma yoktur.”
Şayet şöyle denilirse: “Buhari’nin Sahih’indeki rivayete göre Ebu Bekra radıyallahu anhın Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’i rükuda görüp safa girmeden rükuya eğildi ve bunu Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e anlattığında “Allah hırsını artırsın bunu bir daha yapma” buyurmuştur.
*”Bunu bir daha yapma” diye tercüme edilen kısmın harekelenmesi bütün rivayetlerde “lâ teud” şeklinde tespit edilmiştir. Genelde ilim ehli bunu dönmek, tekrar etmek anlamında olan “avd” kelimesinin olumsuz emri olarak açıklamışlardır. Benim görüşüme göre ise saymak anlamına gelen “adde” fiilinin olumsuz emridir. Buna göre anlamı “bu rekati sayma” demek olur.
Cevap: Bu hadisle imamın arkasında fatiha okumanın farz olmadığına delil getirmek doğru olmaz. Evet, şayet Ebu Bekra radıyallahu anh hadisinde onun cemaate fatiha okumaksızın dahil olduğu veya o rekati iade etmediği geçseydi bununla delil getirilebilirdi. Lakin hadiste bu iki durum zikredilmediği gibi herhangi birşekilde böyle bir istinbat da mümkün değildir.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in Ebu Bekre’ye o rekati iade etmesini emretmediğini kabul edemeyiz. Zira Taberani’nin rivayetinde hadisin sonunda şu ifade gelmiştir: “Allah hırsını artırsın. Bunu bir daha yapma. Yetiştiğini kıl, kaçırdığın (rekati) kaza et”  Bkz.: Fethu’l-Bari (2/268)
* Buna göre “Bunu bir daha yapma” ifadesi, namaza koşarak gelmemesi hakkında bir yasaktır. Şeyh Ebu Said Yarbuzi hafazahullah’ın tercihine göre safa girmeden önce rükuya eğilmemesi hakkında bir yasaktır. Yahut benim tercihime göre tercümesi: “Bunu (yetişemediğin) rekati sayma, yetiştiğini kıl, kaçırdığını kaza et”  şeklinde olur.
El-Hidaye sahibi Merginani, İmamın arkasında fatiha okunmayacağı hakkında icma olduğunu iddia etmiştir. Şayet bu konuda sahabeler icma etseydiler İmam Şafii rahimehullah bu icmayı el-Hidaye sahibinden daha iyi bilir ve imamın arkasında fatiha okumanın farz olduğunu söylemezdi.
Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş

22 Haziran 2011 Çarşamba

"Tagut" Kelimesinin Tefsiri

Soru: Bakara suresi 256. Ayetinde geçen “tagut” kelimesi, bazı Türkçe Kur’an meallerinde “şeytan” olarak tercüme edilmiştir. Bazıları da bu ayeti öne sürerek “tagut” olarak isimlendirdikleri devlet yöneticilerini tekfir etmeyen kimselerin imanlarının geçersiz olduğunu iddia etmektedirler. Hatta Allah’ın dinine aykırı her hükmü reddettiklerini ifade eden, lakin oy kullanmak suretiyle müslümanlar üzerindeki zulmün bir kısmını bertaraf edebileceklerine inanan ve celb-i maslahat niyetiyle oy kullanan müslümanların, “tagutu reddetmemiş olacakları” gerekçesiyle kâfir olduklarını iddia ediyorlar. Özetle;

1- Tagut kelimesinin şeytan olarak tefsir edilmesi doğru mudur?

2- Günümüzdeki yöneticileri tekfir etmeyen ya da oy kullananlar Bakara 256. Ayetine göre kafir mi olmaktadırlar?

Cevap: Hamd Allah’adır. Salat ve selam nebimiz Muhammed’e, ailesine, ashabına ve kıyamete kadar onlara en güzel şekilde tabi olanların üzerine olsun. Şüphesiz Allah Azze ve Celle sahabelerin, Kur’an ve sünnet nasları hakkındaki anlayışlarını sonrakiler üzerine bir rehber kılmış, hidayeti onların iman ettiği gibi iman etmeye bağlamıştır. Sahabe asrından sonra ihtilaf ederek fırkalara ayrılanlar arasında aşırılık yapanlar, geri kalanlar ve orta yolu tutarak selefin menhecinden ayrılmayanlar bulunmaktadır.
Selefin anlayışı aşırılık edenlerin hislerini törpülemekte, aşırılığında ısrar edenler orta yolu tutanlara “mürcie” ithamında bulunmaktadır. Yine selefin anlayışı geri kalanları da olması gereken konuma yönlendirmekte, onların ısrar edenleri de kendilerini ora yola çağıranları “haricilik” ile itham edebilmektedir. Selefin menheci, bütün meselelerde olduğu gibi bu meselede de birbirine zıt iki sapıklığın tam karşısında değil, ortasında yer almaktadır. Dolayısıyla her iki uç da orta yolu tutanları kendilerine tam bir zıtlık arz eden fırka ile eşit kefeye koymaktadır.

Meselenin aslına gelecek olursak; Allah Azze ve Celle mealen şöyle buyurmuştur: “Dinde zorlama yoktur. Hak yol, bâtıl yoldan ayrılmıştır. Kim tâğûtu inkar eder, Allah'a iman ederse, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuş olur.” (Bakara 256)

Ayetin akışından anlaşılacağı üzere kişiyi reddetmediği takdirde kafirlerden kılacak  varlık olarak ilk karşılaştığı tagut; Allah'ı birleyerek iman etmesini ve İslam dinine girmesini engelleyen yahut islam'dan çıkmasını sağlayan herşeydir. Bunların başında şeytan gelir. Görünürde şeytandan başka bir varlık da olabilir.
Müfessirler imamı İbn Cerir et-Taberî rahimehullah, tefsirinde sahabelerden ve tabiin imamlarından tagutun tarifi hakkında bazı nakillerde bulunmuştur. Buna göre tagut kelimesi, şeytan, kendisine muhakeme olunmak için başvurulan kahin, sihirbaz vb. olarak tefsir edilmiştir. Kahinlere ve sihirbazlara da neticece şeytan indiği için bu görüşler arasında ciddi bir ihtilaf olduğundan söz edilemez. Lakin Kur’an meali yapılırken tagut kelimesi, içerdiği anlamların kaybolmaması için aynen korunmalı, parantez içinde ya da not olarak sahabenin tefsirleri zikredilmelidir.

İmam Taberî rahimehullah bahsi geçen nakillerden sonra şöyle der: “Bana göre tagut kelimesi hakkındaki görüşlerden doğru olanı şudur: Allah’a karşı tuğyan (taşkınlık) eden ve Allah’ın dışında kendisine kulluk edilen herşey taguttur. Bu ister kendisine kulluk edenlere karşı tagutun zorlamasıyla yapılıyor olsun, isterse ona kulluk edenlerin kendiliklerinden itaatleriyle yapılıyor olsun fark etmez. Bu kendisine kulluk edilen varlık bir insan, şeytan, put veya herhangi bir şey olabilir.” (Taberi tefsiri (5/419)

Bu tarife göre tagutun tekfir edilmesi ile kastedilen tagutun, Allah’ın dinine aykırı olan her yönünü reddetmektir. Bir kimse “tagut” olduğuna hükmedilen bir kimsenin Allah’a itaate aykırı tavırlarını reddetmesine rağmen, sırf o kimseye “kâfir” hükmü vererek tekfir etmediği için Bakara 256. Ayetine muhalefet ettiği söylenemez. Bunu ancak dinde anlayıştan mahrum kılınmış olan haricilerin aşırıları iddia eder.  

Sonra İmam Taberî rahimehullah ayetin anlamını şöylece takdir eder: “Kim tagutu inkar eder” Yani; Allah’ın dışında kendisine tapılan herşeyin rububiyetini inkar eden kimse tagutu tekfir (red) etmiş olur. “Ve Allah’a iman ederse” Yani; Allah’ın kendisinin ilahı, rabbi ve mabudu olduğunu tasdik ederse, “kopması mümkün olmayan sağlam kulpa tutunmuş olur” Yani; kendi nefsi için Allah’ın azabından ve cezalandırmasından kurtuluş talep ederek sağlam kulpa sarılmıştır.” (Taberi Tefsiri 5/419)

Günümüzde müslümanların yaşadıkları ülkelerdeki yöneticilerin tekfiri meselesine gelince, belirli şahısların tekfirine hükmetmek, ümmetin büyük âlimlerinin en çok sakındıkları meselelerdendir. Zira Allah’tan hakkıyla korkanlar, âlim kullarıdır. Sözü edilen yöneticilerin bazılarının fiilleri büyük küfür, bazılarının fiilleri küçük küfür türündendir. Her müslümana vacip olan, küfrün büyüğüne de küçüğüne de karşı çıkmaktır. Ancak küfre karşı çıkmak ve onu reddetmek, bu fiillerin sahibi olan herkesi tekfir etmeyi gerektirmez. Ehl-i Sünnet indinde karara bağlanmış olan şudur ki, belirli bir şahsın tekfirinde şartlar ve maniler gözetilir. İmanı, küfrü, tekfir hükümlerinin detaylarını, tekfir edilecek kimsenin durumunu değerlendirmeyi vb. hususları, dinlerinin temel esaslarını dahi iyi bilmeyen kimselerin cılız omuzlarına yükleyip, kendi zanlarına göre kâfir saydıkları kimseleri tekfir etmeyi herkese farz kılmak gibi bir metod; asla ümmetin selefinin anlayışına tabi olanların menheci olmamıştır. Hatta böyle bir yolu tutmak bir kimsenin din konusunda sapmış veya aldanmış olduğunun en önemli göstergelerinden biridir. Bu, meselenin ifrat/aşırılık boyutudur.

Bunun tefrit/geri kalma boyutu ise, büyük ya da küçük olsun, işlenmekte olan küfrün yahut günahların hoş görülmesi, durumun sanki yönetici konumunda olan kimselerin Allah’ın dinine muhalefet etme serbestlikleri varmış gibi bir hal almasıdır. Hatta daha büyük kötülüğü savmak düşüncesiyle demokrasi küfrünü, ondan daha beter küfür ideolojilerinin üzerine salmakla işin bittiğini zannedenler vardır. Bilakis demokrasi küfrüne karşı insanlar bilinçlendirilmeli, bu pisliğin diğer küfürlere nazaran daha hafif görünmekle beraber diğer küfürlerden daha fazla yayılmaya müsait olduğu, bunun insanlarda dinlerine karşı gevşekliğe daha fazla sebep olduğu hususu dikkatlerden uzak tutulmamalı, bu küfre karşı çok daha fazla mücadele sergilemek gerektiği unutulmamalıdır! Zira diğer küfür rejimlerinde müslümanlar üzerindeki baskı tek bir yönden şiddetle gelirken, demokrasi rejimlerinde şiddeti daha az olan birçok yönden gelmektedir. Demokrasi rejiminde Tevhid davetinin önü bir miktar açılmakla beraber, tevhide aykırı olan görüşlerin ve din adına sapık fırkaların görüşlerinin önü de o oranda açılmaktadır.

Şayet yukarıda belirttiğimiz gaye ile oy kullananlar, tehlikenin bu yönlerini de düşünmüş, gereken tedbirleri almış ve bunu uygulamaktalarsa mesele yok. Lakin gördüğümüz o ki, partitisyon selinde birçok müslüman boğulmakta, konfora râm olmakta, Allah için gözetilmesi gereken değerler bir yana bırakılmakta, aşağılanması gereken düşüklükler yüceltilmekte, en büyük düşmanımız olan şeytana boyun eğmiş tagutların “ılımlı islam” yahut “aslı giderilip yalnız adı kalmış islam” planları saat gibi işlemekte, sakallı müslüman vizyon(!) değiştirip önce sakalını kısaltarak “maslahat” yaptığını zannetmekte ve sonra imanını kısaltmakta, tesettürlü kadın “maslahat” yaptığını zannederek önce çarşafıyla peçesini terk etmekte ve sonra imanından sıyrılmakta, mayasında müslümanlara karşı kalleşlik olanlara karşı “kardeşlik” sergilenmekte, müslümanlar taklit edenler ve taklit edilenler olarak ya vitrinlerin yahut tribünlerin adamı olmaya sürüklenmektedir. Fakat dinin başladığı andaki gurbeti gibi garip kalanlar Allah’a hamd olsun ümmetten hiç eksik olmayacaktır. Önemli olan; nerede duracağımızı, nerede ilerleyeceğimizi Kitap, sünnet ve sahabelerin menhecinden öğrenerek bunun dışına çıkmamaktır. Allah’tan afiyet ve muvaffakiyet dileriz.
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî

16 Haziran 2011 Perşembe

Salih Selef'ten Bir Nasihat

Ebu Nuaym el-İsbehani, Hilyetu’l-Evliya’da  (9/291-293) Ahmed b. Asım’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir:

 “Kişi gıybet yapmakla ne bir övgüye mazhar olur, ne liderliğe yükselebilir, ne de yiyecek, giyecek ve mal gibi dünyalık şeylere ulaşabilir. Akıl sahibi kişilerin yanında zararda, genelin gözünde düşük, emanet sahibi kişilerin yanında hain, cahillerin gözünde ise rezil biridir. Böylesi bir kişiye de ancak onun gibi olan birisi tahammül edebilir. Hem dünya, hem de ahirette onun kadar zararda olanını, onun kadar az faydalanını, onun kadar cahilliğini ortaya serenini, onun kadar çok vebal altında olanını görmüş değilim. Takva sahibi kişiler ondan nefret eder, fasıklar kendisinden sakındırır, akıl sahipleri de ondan uzak durur.

Gıybet, üç boyutu içinde barındıran bir isimdir ki, dördüncü boyutu en tehlikeli boyutudur.

Birincisi, kalbinde başkasının kusurlarını görmen, ama bayağı korkulardan dolayı bunu dile getirmemendir.

İkincisi, bu kusurları dile getirmen, ancak hakkında konuştuğun kişinin adını zikretmemendir.

Üçüncüsü, kalbinde bu kusurları görüp affetmen, ama yine de dile getirmemendir.

Kişinin kusurlarını söylerken onun adını da zikretmen açıkça gıybete girmektir ki böylesi bir şeyi kişi ne kendi kendine, ne de meclis arkadaşları arasında asla dile getirmemelidir. Kişi bunları adet haline getirdiği zaman bunun bir üstü olan iftira seviyesine çıkar ve artık olmamış şeyleri de olmuş gibi anlatmaya başlar. Bu şekilde de hem iftiracı, hem gıybetçi, hem dedikoducu, hem yalancı, hem de isyancı birisi olur çıkar ve bu zikredilen şeylerden birini yapmaktan artık çekinmez hale gelir. Bütün bunlar da kesin bilgiyi (yakini) yok edip şüpheyi getirecek şeylerdir.

Bilmelisin ki gıybetin çıkış noktası kişinin kendini kusursuz görmesi ve kendi kendine çok güvenmesidir. Zira kişide sende olmayan bir şeyi gördüğün veya sende olan bir şeyin benzerini onda görmediğin içindir ki gıybetini yaparsın. Birinin gıybetini yapıyorsan bu, gıybetini yaptığın kişinin kusurlarından daha fazla kusurları kendinde taşıdığın içindir. Kendi kusurlarının çokluğunu belki bilmiyorsundur veya belki de biliyorsundur. Bu kusurlarına rağmen yapacağın gıybeti ancak senin gibi olan birisi hoş görüp onaylar. Gıybetini yapıp değerini düşürmek isteğin kişinin kusurlarında daha fazla kusurlara sahip olduğunu bilseydin, başkasının gıybeti yapmaktan uzak durur, sendeki kusurlar dururken başkasını kusurlarından dolayı ayıplamaktan utanırdın. Ancak sendeki kusurları biliyorsan ve bu kusurlarda ısrar ediyorsan o zaman suçun başkaların suçundan daha büyük demektir. Yapacağın gıybeti onaylayıp bu konuda sana yardımda bulunan kişi de, kendi kusurlarını görmede kalp gözü, senin kalp gözünden daha kör olan birisidir. Öyle olmasa idi bu şeylerin onun önünde zikretme cüretini göstermezdin.

Büyük belalardan nasıl sakınıyorsan, gıybetten de aynı şekilde sakın! Zira gıybet kişinin kalbine yerleştiğinde ve kişi böylesi bir şeyin kalbine yerleşmesine rıza gösterdiğinde gıybet kalpte diğer kardeşleri için de yer açacaktır. Gıybetin kardeşleri de dedikodu, zulüm, kötü zan, iftira ve yalandır.

Gıybetten sakın! Zira gıybet, kendisini yapan kişiyi dünyada mahcup, ahirette rezil duruma düşürür. Yüce Allah’ın Kitab’ında da gıybet haramdır.

Gıybet yapan kişi yalan da söyler, iftirada atar. Çünkü bu ikisi, imandan uzak şeylerdir. Yüce Allah da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin diliyle müminin malını, canını ve hakkında kötü bir zannı başka bir mümine haram kılmıştır.

Haram kılınan kötü zan da dile getirilmeyen ve kalpte olan kötü zandır. Artık kişi kendi kusurlarını bırakıp başkasının kusurlarına yönelik kalbinde kötü bir zan taşıması ve bunu dile getirmesi durumunda vebal ne kadar olur? Böylesi bir durumda kişi kendi kusurlarına razı olmuş demektir. Nefsin, başkasının kusurlarına yönelik bir harekette bulunacaksa bu hareketi önce kendi kusurlarına yönelt. Zira ihlaslı olan hangi âlime gidip nereye yerleşmen, nerede oturman gerektiğini sorsan, sana: “Her nerede olursan ol Allah’a karşı takva içinde ol ve başkalarıyla uğraşma, kendine bak!” diyecektir.
Ravi der ki: “Ebu Abdillah’a bu konuda bana daha fazla şeyler söylemesini istedim; ama başka bir şey anlatmadı.”

25 Mayıs 2011 Çarşamba

İmamın Açıktan Okuduğu Namazda Fatiha Okumak

Soru: es-Selamu aleykum ve rahmetullah ve berakatuhu. Seyh Elbani (rahimehullah) ve Seyh useymin (rahimehullah) vermis olduklari fetvalarinda, imam aciktan fatihayi okuyunca cemaatin fatihanin dinlenilmesinin daha efdal olduklarini ifade ediyorlar. Seyh Albani (rahimehullah) ilk donemlerde fatihanin imamla birlikte okundugunu, ancak bunu sonradan nesh edildigini ifade etmis. Ebu Hureyraden gelen rivayeti delil alarak almis.(Muvatta,Salat 44 c.1),(Ebu Davud,Salat 132-133 (826) c.3)(Nesai,iftitah 8 (919)namaz alakali risalesine ise fatihanin imama ragmen okunmasini belirtmis. Imamin aciktan fatiha okurken yapilmasi gereken nedir, muteber olan gorus hangisidir? Dellileriyle aciklar misiniz hocam. Cezakallahu hayr.

Cevap: ve aleykum selam ve rahmetullahi ve berakatuhu ve magfiratuh. Ubade radıyallahu anh hadisinin Ebu Hureyre hadisi ile neshedildiği iddia edilmiştir.

İddia şu şekildedir: Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisini İbn Ukeyme el-Leysi rivayet etmiştir. Ubade’nin hadisi ise islamın başlarında idi. Ebu Hureyre ise sonradan Hayber yılında müslüman olmuştur. İmam Muhammed, isnadıyla İbn Ukeyme el-leysi’den o da Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet ediyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sesli okuduğu bir namazda dönerek: “Biriniz benimle beraber okudu mu?” dedi. Bir adamın: “Ben ey Allah’ın rasulü” dedi, bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ben de neden Kur’an konusunda çekiliyorum diyorum” buyurdu. Bunun üzerine insanlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in okuduğunu işittikleri namazlarda onunla birlikte okumaya son verdiler.

Cevap: Zikredilen Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinde fatiha okumaktan yasaklama sabit değildir. Yasak söz konusu olmadığına göre nasıl nesihten söz edilebilir?

Fatiha okumadan yasaklandığı varsayılsa dahi bu rivayetle nesih sabit olmaz. Bilakis şu açılardan dolayı Ubade radıyallahu anh hadisi bu hadisi nesh etmiş olurdu:

1- Neshin sabit olması için nesheden ile nesh edilenin tarihlerinin bilinmesi gerekir. (Bkz.: el-İtibar (s.10) Şerhu Kevkebi’l-Munir (3/563) İrşadu’l-Fuhul (197) el-Mustasfa (1/128) Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinin Ubade radıyallahu anh hadisinden daha sonra söylenmiş olduğu sabit değildir. Delili olmayan mücerret iddiaya itibar edilemez. Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın daha sonra müslüman olmasını, rivayet ettiği hadisin de daha sonra söylenmiş olduğuna delil getirmek hadis ilimleri ve fıkıh usulü konusunda basireti olan bir kimsenin iddiası olamaz.

Şayet şöyle denirse: Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın geç müslüman olmasından dolayı rivayet ettiği hadisin de daha sonra söylenmiş olmasına dair kuvvetli bir ihtimal vardır. Ubade radıyallahu anh hadisinin, Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisi ile nesh edilmiş olması muhtemeldir. Nitekim Aliyul Kari Mirkat’ta (1/534) böyle demiştir.

Cevap: Mücerret ihtimalle nesih sabit olmaz. Şayet ihtimale itibar edilseydi, Ebu Hureyre hadisinin Ubade hadisi ile nesh edilmiş olabileceğini de söyleyebilirdik. Çünkü buna da ihtimal vardır.

Bu yüzden Şeyh Abdulhayy el-Leknevi, Aliyul Kari’yi “İmamu’l-Kelam”’da (s.274) reddederek şöyle demiştir: “Aliyul Kari’nin bu sözü açık bir gevşekliktir. Nesih, ihtimal ile sabit olmaz. Mücerret nesih ihtimali, getirilen delili iptal etmez. Ubade radıyallahu anh hadisinin Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisi ile nesh edildiğini söylemenin dayanılacak bir senedi yoktur. Ubade radıyallahu anh hadisinin de Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisini nesh etmiş olma ihtimali vardır. Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın daha sonra müslüman olmuş olmasını delil getirmek de meşhur alimlere indinde batıldır. Çünkü onlar usullerinde şunu açıklamışlardır: Ravinin geç müslüman olması rivayetinin daha sonra oluşuna delalet etmez. Çünkü bu vakayı daha önceki bir sahabeden işitmiş olabilir. İşittiği kimseyi de zikretmeden hadisi rivayet edebilir. Ancak orada bulunduğuna ve şahit olduğuna delalet bulunursa o başka.”

2- Birbirine muhalif olan iki hadisin birinin diğerini neshettiğini söylemek ancak iki rivayetin aralarının bulunamadığı takdirde sözkonusu olur. Bu imkan varsa nesih iddiası geçerli değildir. Bkz.: Nevevi rahimehullah Muslim şerhi (4/227) Şerhu Kevkebu’l-Munir (3/525) el-İtibar (s.9)

Tahavi şerhu maani’l-asar’da (4/274) şöyle der: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet edilen iki hadiste ittifak ve tezat ihtimalleri varsa biz onu tezada değil, ittifaka yorumlarız”

Buna göre Ubade radıyallahu anh hadisi ile Ebu Hureyre radıyallahu anh hadislerini güzel bir şekilde cem etmemiz mümkündür. Sesli okunan namazlarda “İnsanlar okumaya son verdiler” ifadesi, fatiha dışında okunan ayetlere yorumlanır.

Leknevi, İmamu’l-Kelam’da (s.276) şöyle der: “İkinci olarak: nesih iddiası ancak rivayetlerin aralarının bulunamaması halinde söz konusu olur. Böylece sesli okunan namazlarda cemaatin kıraati sesli yapmayı  terk etmelerine veya fatiha dışında okuduklarını terk etmelerine yorumlamak mümkündür.”

3- Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merfu olarak sabit olan kısım: “Bana ne oluyor da Kur’an okurken çekiliyorum” ifadesidir. Fatiha okumaktan herhangi bir yasak sözkonusu değildir.

“İnsanlar buna son verdiler” ifadesi ise hadisin merfu (Nebi sallallahu aleyhi ve selleme ait olan) kısmından değildir.  Bilakis bu, ravilerden Zuhri’nin sözüdür. Bazıları bu sözün Ebu Hureyre radıyallahu anh’e ait olduğunu söylemişlerdir.

Tirmizi Süneninde (2/120) şöyle der: “Zührinin arkadaşlarından bazıları şöyle dediler: “Zuhri dedi ki: Bunun üzerine insanlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in okuduğunu işittikleri namazda okumaya son verdiler.” Bkz. Ebu Davud (1/219) Ebu Davud’un rivayetine göre Yahya b. Faris: “İnsanlar son verdiler” sözü Zühri’ye aittir” demiştir. Buhari Cuz’ul-Kıraat’te (s.23) bu sözün Zuhri’ye ait olduğunu Hasen b. Es-Sabbah ve el-Evzai’den nakletmiştir. Ayrıca bkz.: Beyhaki Kitabu’l-Kıraat (s.119) Daha başka imamlar da bu sözün Zühri’ye ait bir müdrec olduğunu beyan etmişlerdir. Bkz: Telhius’l-Habir (1/231)

 Neticede Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünde imamın arkasında Fatiha okumaktan yasaklayan bir ifade yoktur. Ubade radıyallahu anh hadisi ise imamın sesli okuduğu namazlarda dahi onun arkasında fatiha okumanın farz olduğunu göstermektedir. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisi ise sahabi veya herhangi bir tabiinin sözü ile nesh edilemez. Bkz. Leknevi İmamu’l-Kelam (s.276-277) Muberekfuri Tahkiku’l-Kelam (s.164)

4- Şayet Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisi Ubade radıyallahu anh hadisini nesh etmiş olsaydı Ebu Hureyre radıyallahu anh bunu mutlaka bilir ve nesh eden rivayetinin aksine fetva vermezdi. Nitekim Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın imamın arkasında fatiha okunmasına fetva verdiği sabit olmuştur. Ebu’s-Saib, İmamın arkasında okumak hakkında sorunca Ebu Hureyre radıyallahu anh: “Sen içinden oku” demiştir. Bkz.: İmamu’l-Kelam (s.277) Tahkiku’l-Kelam (s.165)

İmamın sesli ya da sessiz okuduğu bütün namazlarda cemaatin fatihayı içlerinden okumasının gerektiren bir çok hadisler ve sahabe fetvaları vardır. Bunlar ve getirilen şüphelere verilen cevaplar hakkında el-Mubarekfuri’nin Tahkiku’l-Kelam adlı kitabına bakınız.

Bu konu ile ilgili delillerden bazıları şu şekildedir:

Ubâde’t-İbnu’s-Sâmit radıyallahu anh‘den: “Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ‘Her kim ki Fatihâtu’l-Kitâb’ı okumazsa onun namazı yoktur.’ Buhârî, (756); Müslim, (394); Ebû Dâvud, (822); Tirmizî, (247); Nesâ‘î, (2/137); ve İbn Mâce, (837).

Ubâde’t-İbnu’s-Sâmit radıyallahu anh‘den, o şöyle dedi: “Bir sabah namazında Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem‘in arkasında idik. Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân okurken, kıraati ona ağırlık verdi. Namaz bitince (cemaate hitaben): ‘Zannedersem sizler imamınızın arkasında (Kur’ân) okuyorsunuz dedi?’ Biz de: ‘Evet ya Rasûlâllâh! Hızlıca (size yetişebilmek için okuyoruz)’ dedik. Rasûlüllâh r: ‘İmâmınızın arkasında Fatihâ’dan başka bir şey okumayın! Zira Fatihâ’yı okumayanın namazı yoktur’ dedi.” Ahmed, (5/313, 316, 322); Ebû Dâvud, (823); Tirmizî, (311); Nesâ‘î, (2/141); Buhârî, Cüz’ünde (60/226); Darekutnî, (1/318); İbn Hibbân, (1776); Ziyâ‘u’l-Makdisî, el-Muhtare (3/344); Hâkim, (1/364); Beyhakî, Sunen, (2/164) ve Kırâ’at’ta (98); İbn Ebî Şeybe, (1/373) ve Tahâvî, (1/215) hasen bir senedle rivayet etmişlerdir. Darekutnî’nin rivayetinde İbn İshâk tahdis sigasını tasrih etmiştir. Ebû Nu‘aym ise Hilye’de (9/322) farklı bir rivayet yoluyla nakletmiştir

Recâ’ İbn Hayve’den, o şöyle dedi: “Bir gün Ubâde’t-İbnu’s-Sâmit radıyallahu anhın yanı başında namaz kılıyordum ki imamın arkasında (Fatihâ’yı) okuduğunu duydum. Namazı kıldıktan sonra, dedim ki: ‘Yâ Ebâ Velîd! Sen imamla olduğun halde arkasında (Fatihâ’yı) okuyor musun?’ dedi ki: ‘Yazıklar olsun sana (Fatihâ’sız) namaz yoktur (bilmez misin?)’” Abdurrezzâk, (2771) hasen bir senedle rivayet etmiştir

Enes İbn Mâlik radıyallahu anh‘dan: “Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem (bir gün) ashâbına namaz kıldırdı. Namazı bitince, yüzünü ashabına çevirerek dedi ki: ‘İmâm okuduğu halde siz de (arkasında) namazlarınızda okuyor musunuz?’ Hepsi sükût ettiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sorusunu üç kere tekrar etti. Birisi veya birkaçı dediler ki: “Evet Yâ Rasûlüllâh! Biz bunu yapıyoruz!’ Rasûlüllâh r buyurdu ki: ‘Bunu yapmayın. Sizden biriniz imamın arkasında, içinden olmak üzere sadece Fatihâ’yı okusun.’ Buhârî, Cüz’ünde, (224); Darekutnî, (1/340); Tahâvî, (1/218); Abdurrezzâk, (2765); Beyhakî, Kitâbu’l-Kıra’at’ta, (121); Sunen’inde, (2/166); Hâtib, (13/176); Ebû Ya‘lâ ve Taberânî, Evsât’ta ve Mecmâ‘u’z-Zevâ’id, (2/110) sahih bir senedle rivayet etmişlerdir

Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi: “Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ‘Fatihâ okunmayan namaz yeterli değildir.’ Ebû Sâ’ib dedi ki: ‘Peki ey Ebû Hureyre! Eğer imamın arkasında olursam?’ Elimden tutarak: ‘Fatihâ’yı içinden (kendi kendine) oku dedi.’” Mâlik (188); İbn Huzeyme, (490); Ebû ‘Avâne (1/452); İbn Hibbân, (1780); Beyhakî, Kırâ’at (66) sahih bir senedle rivayet etmişlerdir.

Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi: “Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ‘Her kim ki namaz kılar da o namazında Ummu’l-Kur’ân’ı okumazsa, o namaz güdüktür sonra güdüktür, (yani) tamam değildir’ dedi.” (Müslim’in rivayetinde ise: ‘Bu sözü üç kere tekrar etti’ şeklinde gelmiştir.) (Ravi diyor ki): Bunun üzerine dedim ki: “Yâ Ebâ Hureyre! İmâm sesli okuduğunda nasıl yapayım?’ Dedi ki: ‘Fatihâ’yı içinden okursun. Zira ben Rasûlüllâh r işittim ki şöyle buyurdu: ‘Allah Teala buyurdu ki: Ben Fatihâ’yı benimle kulum arasında yarı yarıya taksim ettim. (Yarısı benim yarısı kulumundur.) Ve kulumun istediği onundur. Kul: Elhamdu li’llâhi Rabbi’l-’âlemîn dediği zaman Allah da: ‘Kulum bana hamd etti’ der. Kul: er-Rahmânirrahîm dediği zaman, Allah da: ‘Kulum beni sena etti’ der. Kul: Mâliki yevmiddîn dediği zaman, Allah da: ‘Kulum beni temcid’ etti (ve bir defada: ‘Kulum bana tebyiz eyledi’ dedi.) Ve buraya kadar benim. Kul: ‘İyyâke na’bûdu ve iyyâke netse’în dediği zaman, Allah: ‘Bu kulumla benim aramda ve kulumun istediği hakkıdır’ der. Kul: İhdına’s-sırâta’l-mustakîm sırata’llezine en’amte ‘aleyhim gayri’l-magdubi ‘aleyhim vela’d-dâllîn dediği zaman, Allah: ‘İşte bu kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır’ buyurur.” Müslim, (395); Ebû Dâvud, (821); İbn Mâce, (838); Mâlik, (1/84) İbnu Huzeyme, (489); İbn Ebî Şeybe, (1/375); İbn Hibbân, (1775); Buhârî, Cüz’ünde, (15/68/65/72); Abdurrezzâk, (2767); Ebû ‘Avâne, (2/138); Beyhakî, (2/38); Beyhâkî, Kitâbu’l-Kıra’at’da (52) sahih bir senedle rivayet etmişlerdir

‘Abdullah İbn ‘Amr radıyallahu anhuma şöyle dedi: “Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem (ashâbına hitaben): ‘Benim arkamda olduğunuz halde (Kur’ân) okuyor musunuz’ diye sual etti? (Sahâbeler) dediler ki: ‘Evet Yâ Rasûlâllâh! Süratli bir şekilde okuyoruz.’ (Bu cevap üzerine) Rasûlüllâh r buyurdu ki: ‘(İmâmın arkasında) Fatihâ’dan başka bir şey okumayın.’ Buhârî, Cüz’ünde (33) ve Beyhakî, Kitâbu’l-Kırâ’at’ta(138) hasen bin senedle rivayet etmişlerdir

Yezîd İbn Şerîk şöyle dedi: “Ömer İbnu’l-Hattâb radıyallahu anh‘e dedim ki: ‘İmâm’ın arkasında iken Fatihatu’l-Kitâb’ı okuyabilir miyim?’ Ömer İbnu’l-Hattâb radıyallahu anh: ‘Evet okursun’ dedi. Ve tekrar dedim ki: ‘Sen okuduğun halde de mi Yâ Emire’l-Mu’minîn?’ Ömer İbnu’l-Hattâb radıyallahu anh dedi ki: ‘Evet ben okusam da’ buyurdu.” Bu hadisi Buhârî, Cüz’ünde (45); Beyhakî, (2/167); Hâkim, (1/239); Darekutnî, (1/218); Tahâvî, (1/218) ve Abdurrezzâk, (2776) hasen bir senedle rivayet etmişlerdir

Sahâbelerden ve tabî’înden ehli ilmin çoğunluğunun ameli bu hadisler üzeredir. Sahâbelerden, Ömer İbnu’l-Hattâb, ‘Alî İbn Ebî Tâlib, ‘Â’işe bt. Ebî Bekr, Ebû Hureyre, Enes İbn Mâlik, İbn Abbâs, İbn Ömer, İbn Mes’ûd, Mu’âz İbn Cebel, ‘Ubey İbn Ka’b, Ubâde’t-İbn es-Sâmit, ‘Abdullâh İbn ‘Amr radıyallahu anhum ve daha isimlerini zikretmediğimiz birçok sahâbe vardır

14 Nisan 2011 Perşembe

Hicret mi, Davet mi?

Soru:
Bismillah,
Esselamualeykum ve Rahmettullah ve Berekatuh, degerli Ebu Muaz Hocam, bu emailim uzun ama gercekten bir cevap beklemete buradaki yasayan kardesler,
siz de medya ile ve baska vasitilarla avrupadaki durumularimizi mutlaka takip ediyorsunuzdur, size kisa bir izah da bulunmak istiyorumki sorumu daha iyi anlamaniz icin, Insa Allah,
1960 larda ilk Müslümanlar almanyaya calismak icin geldiler, 1-2 sene calisip geri döneceklerdi, ve malesef gelen kisimin cogu bilgisiz ve dini yasayan kisim cok az idi, ama ilginc olan 1-2 sene gecti, ve is süreleri uzatildi, ve bugünümze kadar kaldilar. Bu dönemde hem tr den ailelerini getirdiler ve burada cocuklari olup, bugün bir kac milyonu bulduk ( diger ülkedeki Müslüman kardesler ile).
... Ve sonra dine yönelmeler oldu...
...Ilk dönem yönelmeler tasavuff ve tarikatlar ve sonra diyanet de burada kök saldi...
...genellikle Müslümanlardan kimse rahatsiz olmadi... ve Müslümanlar cogaldi bu arada...
...yaklasik 40 sene bu hal devam etti, ve Islamiyeti secenler cok az idi...
...yaklasik 10-11 senedir ilk neslin cocuklari ELHAMDULILLAH dine yönelme oldu, ve güzel olani da Sahih Sünnete, hemde hizli bir sekilde.
Ve davetciler cogaldi, Sahih Sünneti takip eden Hocalar cogaldi, ve hizli bir sekilde, Islamiyeti yilda 4000 (bilinen rakam) sirf almanyada secen oluyor ve genellikle Sahih sünnet üzere. ...
Paralell olarak birden devlet bizlere hem siyasi hemde medya yolu ile düsmanliklarini gösteriyorlar, hatta bazi sosyal faliyetleri yapamiyoruz duruma geldik...
Affedersiniz uzatim,ama büyük soru var buradaki kardeslerde...
Elhamdulillah artik cogu Müslüman anladi cogu seyleri, ki buranin dislanmis toplumu oldugumuzu. El bera ve el bera.
1) Hicret? Kimi davetciler deliller getiriyor hicretin bizlere farz oldugunu---- ki arkadaslarimdan gercekten gidenler oldu, ve digerleri gitmeyi planliyorlar.
Hicret icin bircok deliller getiriyorlar.
2) Hicretin zitti--- burada kalmak. Bunuda bazi davetciler diyiyorlar, hatta delil bile getiriyorlar, maksat burada dava yapmak, ama cogumuz bilgi sahibi degiliz.
(ikiye ayirlmis grup, 1. Hicreti savunan 2. ise tersini)
3) Avrupada olusan Islam düsmanligi ve paralell Islamin Sahih Sünnete yönelip büyümesi. Neye alamet?
Bir davetci dediki: Hadislerden anlasilgi üzere, buradan Müslümanlar sürülecekler ve Romayi ve Istanbulu feth edecekler... vs. ve bunlarin Beni Ishak dan olanlar yapacaklar dedi. Ve alimlerin degislerine göre,
---öyle dedi, Rum ehli (Avrupa) beni Ishakin soyundandirlar. (ama hangi delillere dayandigini soramadim kendilerine)
Hocam gercekten durumumuz, yani burada küfür diyarinda olmamiz ve yapmamiz olan durum, dinimizice nedir, Allah ve Rasulu ne diyor? Ne yapmamizi emir ediyorlar?
Cekallahu Khairan
Cevap:
aleykum selam ve rahmetullah ve berakatuhu
Müslüman, kafirlere ait bir ülkede dininin gereklerini yerine getirerek davet yapabilecekse orada kalması caizdir. Aksi halde caiz değildir.
Bugünlerde birçok avrupa ülkesinde kadınların yüzlerini açmaya zorlandıklarını işitiyoruz. Şayet müslüman hanımlar orada yüzlerini kapayarak tesettürlerini yerine getiremiyorlarsa orada kalmaları kesinlikle haram olur. İshak oğullarından bazı kimselerle ilgili rivayetlere gelince, bu türden kıyamet alametleri müphem/kapalı meseleler olmakla beraber, Allah Teala'nın kevnî takdirinden bir haber niteliğindedir. Bu rivayetlerden kadınların kafir ülkelerinde yüzlerini açabileceği hükmünü çıkarmak açık bir sapıklıktır, usul bilmezliktir, muhkem nasları terk edip müteşabihlere tutunmaktır.
Yine Allah Teala bu dine, nasibi olmayan kimselerle de destek olacağını bildirmiş olduğundan, haberî naslarda bazı kimselerin islamın yararında faaliyette bulunacak olmaları, onların yaptığı her işin meşru olmasını gerektirmez. Nitekim avrupada hatta türkiyede ve arap ülkelerinde dahi bir çok islam davetçisinin apaçık naslarla haram kılınmış suretleri (video, fotoğraf vb) kullanarak tertemiz islam davetini kirlettiklerini görmekteyiz. Şeytan, bu çirkin bidatle islama fayda sağladıklarına onları inandırmıştır! Hatta bazı gafiller bunu islam davetinin zaruretinden sayarak helal bile saymaktadırlar ki bundan Allah'a sığınırız! Maalesef bir ayak kayması olarak ilme nispet edilen bazı kimselerin buna fetva vermesi sebebiyle alimlerini rab edinip, bunların haramlığına dair kendilerine ulaşan naslara yüzçevirenler vardır!
İslam davetine bu çirkinliklerin karıştırılması sebebiyle davet topal ilerlemektedir. Davete yeni bir takım icabetlerin yapıldığının görülmesinin yanında, mevcut müslümanlar değerlerini kaybetmekte, şeytan da parçalıyıcı vesveselerini bu günah kapılarını kullanarak rahatça insanlar arasına yaymakta, geriye birbirine Allah için değil, menfaate dayalı sevgi besleyen, yahut bazı nefsani hesaplara dayalı düşmanlıklar sergileyen, korunması gereken bağları koparan, koparılması gereken bağları da sağlamlaştıran müslüman topluluğu kalmaktadır!
Kısacası, batıl bir yöntem kullanılarak birilerinin hidayetlerine vesile olunması, bu yöntemlerin meşru olduğunu göstermez! Allah'tan ümmete basiret vermesini ve hataları bir an önce fark edip ıslah etmemizi nasip etmesini dilerim.
Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî

7 Nisan 2011 Perşembe

Alkol Türleri, Hamr, Kola, Kurban Kesmenin Hükmü vd. Meseleler

Soru:
Esselamualeykum ve Rahmettullah ve Berekatuh,
Kiyas_ve_taklid kitabinizi okudum ve Elhamdulillah bir cok yeni bilgiler edinebilim, ama bir kac seyi tam anlamadim, o yüzden size sormak istiyorum Insa Allah:
1) S. 12- : ... Mesele sahih hadislerden sarhosluk veren her sey haram kilinmistir. Bu nassa göre sarhosluk vericilik illeti bulunan her madde bu yasaga dahildir. ...
Bizim burda kardesler arasinda bir anlasmazlik var: Mesela gazoz veya cola vs. gibi asitli iceceklerde,yine icinde yapay aroma bulunun kek vs. gibi yiyeceklerde, bunlari elde etmek icin alkoll kullaniliyor, bazi kardesler Ibn Useymin (rh) dayanarak diyorlarki, bunlarin cok icilmesi veya yenilmesi bile sarhosluk vermiyor, o yüzden caizdir diyiyorlar. Bir kismi da, manen Hadisde ... Cogu sarhos eden, azi haramdir... kaidesine bagli kalarak bunlardan uzak duruyorlar. --- Sizden ricam- dinimizce nasil darvanmamiz lazim?
2) S. 18- Cebele b. Suhaym´den rivayete göre, adamin biri Ibn Umer´e kurban kesmek vacib midir? diye sordu. O da Rasulallah(sav) ve Müslümanlar kurban kestiler dedi. Adam ayni soruyu tekrar edince söyle dedi: "Ne dedigimi anlamiyor musun? Rasulallah (sav), ondan sonrada Müslümanlar kurban kestiler.
----Muhatab israrla hüküm sormus..... . Zira nasslarda Kurban kesmek vaciptir veya Sünnettir ifadesi varit olmamistir. ...

Aklima takildi Kevser Suresinde: 2.Ayeti de: (Manen) Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!
Bu Ayet acik bir nass degil mi? Bir kardesin bu Ayet hakkinda: Namaz ile Kurban ayni zikr ediliyor dedi, ki kardes alim degil...

3) S.75 "Alî (rh) da şöyle demiştir: "Sizi bazı kimselerin yaptığını sünnet edinmekten sakındırırım. Çünkü bir kimse Cennetliklerin amelini işler sonra Allah‟nin kendisi hakkında ilmine döner de bu sefer Cehennemliklerin amellerini işler ve Cehennemlik olarak ölür. Yine bir kimse Cehennemliklerin amelini işler daha sonra Allah‟nin kendisi hakkında ilmine döner bu seferde Cennetliklerin amelini işler ve Cennetliklerden uzak olarak ölür.‟
Son cümleyi anlayamadim...bu seferde Cennetliklerin amelini işler ve Cennetliklerden uzak olarak ölür.‟

4) S.78 ... Hem de fetvayı veren kişinin hem hata hem de isabet edeceğini bilip dururken! Eğer fer'i mese-leleri ezberlediğinden dolayı asıl ve manayı bilmediği halde fetva vermesini caiz görüyorsa onu genel olarak herkesin caiz görmesi gerekir ki bu da cehalet ve Kur'ân'ı Kerîm'e karşı gelmek olarak kendisine yeter.
Altini cizmis oldugum cümle: Burada tam kim kastediliyor?
Cevap

aleykum selam ve rahmetullah ve berakatuhu

1- kola gibi içeceklerde alkol tespit edilmesiyle ilgili olarak şunlar sözkonusu:
a- Kur'anda yasaklanan madde "hamr yani sarhoş eden" maddelerdir. alkol türlerinden ise bazıları sarhoş edici özelliktedir. zira bazı meyvelerden elde edilen sıvılara da kimyada alkol, polialkol gibi isimler verilmekle beraber sarhoş edici özellikte değildir. sarhoş edici olan alkol: Etil alkol veya Etanol türüdür. Metil alkol ve propil alkol (propanol) türü sarhoşluk vermese de öldürücü bir zehir türüdür. diğer bazı türleri: Setil alkol (kozmetikte kullanılır), gliserin (propan triol), fenil etanol (gül yağından elde edilir), Butil alkol (Butanol: mısırın mayalanmasından elde edilir), Benzil alkol (parfumeride kullanılır)
b- Eğer tespit edilen alkol, sarhoş edici, hamr kapsamında olan etanol gibi alkol türünden ise, burada şuna dikkat edilir: Bu alkol bilinçli olarak mı konulmuştur yoksa kolanın üretilmesi için katılan maddelerin karışımından dolayı mı bu madde ortaya çıkmıştır?
şayet kasten etanol olarak katılmışsa bu haramdır. Bu, azı da çoğu da haram kılınan bir maddedir.
Ancak kasten katılmamış da, bu madde karışımdan dolayı düşük miktarda ortaya çıkmışsa ve bu madde (kola) bir bütün halinde çok içildiğinde de sarhoş etmiyorsa bu, haram kılınan hamr'dan değildir. ancak çok içildiğinde sarhoş etme niteliği varsa şüphesiz bu haramdır. Şeyh İbn Useymin Rahimehullah'ın da kastettiği bu olsa gerek. Bu meselede benim anladığım budur. Allah en iyi bilendir.
Not: Bu yazının yayınlanmasından bir müddet sonra Fransa'dan bir kardeşimiz Coca Cola firmasının bir yetkilisinin kola özütüne doğrudan etil alkol katıldığını söylediğini nakletmiştir. Bu durumda Coca Cola markalı kolayı içmek caiz değildir.
2- Kevser suresindeki "Fesalli lirabbike venhar" ifadesi selef tarafından çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Sahabe ve tabiinden bazı alimler "Kurban kes" diye tercüme edilen "venhar" kelimesini; namazda ellerini göğüs üzerinde bağla demektir şeklinde açıklamışlardır. bir kısmı, kurban bayramında kurbanı, namazı kıldıktan sonra kes demektir şeklinde açıklamışlardır. Bu ayette kurban kesilmesinin emredilmesi hususu ise açık değildir. çünkü buradaki emirden maksat, namazı yalnız Allah için kıldığın gibi kurban ibadetini yalnızca Allah'a has kılarak yerine getir demektir. Nitekim kurban kesmenin farz olduğunu savunan müçtehit alimler de görüşlerini desteklemek için bu ayetten ziyade, Ebu Hureyre radıyallahu anh'ın kendisine ait olduğu tespit edilen mevkuf bir haberin, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e ait olduğuna dair zayıf bir rivayeti öne sürerek delil getirmişlerdir. Araştırmacı alimler merfu olarak rivayet edilen bu haberin aslında mevkuf olduğunu ispat etmişlerdir. bu haber: "İmkanı olduğu halde kurban kesmeyen namazgahımıza yaklaşmasın" sözüdür.

3- Bu maddede sorduğunuz soru, kitabın dizgisi sırasındaki sehven yapılan bir hatadır. Allah'tan affımı dilerim. o cümlenin doğrusu: "...cennetliklerin amelini işler ve cehennemliklerden uzak olarak ölür" olacaktı. bu vesileyle bu hatamı da buradan uyararak düzeltmeme vesile olduğunuz için teşekkür ederim.

4 - Eğer fer'i meseleleri ezberlediğinden dolayı asıl ve manayı bilmediği halde fetva vermesini caiz görüyorsa onu genel olarak herkesin caiz görmesi gerekir ki bu da cehalet ve Kur‟ân‟ı Kerîm‟e karşı gelmek olarak kendisine yeter.

Yani bir kimse dinin usulünü, temel meseleleri bilmediği halde, sırf fer'î meseleleri, dinin ayrıntılarıyla ilgili bazı meseleleri ezberlemesinden dolayı kendisinin veya birkimsenin fetva vermesini caiz görüyorsa, herkes için de bunu caiz görmesi gerekir. bu büyük bir yanlıştır. Çünkü bu kimseler dinin ayrıntılarında kıyas yaparak müçtehit alimlerin verdikleri fetvaları kıyaslarına dayanak yaparlar. ama o müçtehidin hangi nassa dayanarak bu fetvayı verdiğini ve bu nassın asıl manasını bilmemektedir. böylece bu gibi kıyaslarla aslında naslarda kastedilmeyen anlamlar ortaya çıkarılır ve hiçkimse bunu fark etmeden Allah'ın indirdiğinden başka hükümler dine sokuşturulmuş olur. Bu asırlardır islam aleminin müptela olduğu büyük bir şerdir. zaman zaman sesli derslerimizde verdiğim bir örnek bu maddeyi daha kolay anlamanıza yardımcı olur inşallah. Yahudilerin detaycı alimleri Tevratta cumartesi yasaklarından biri olarak dal kırma yasağını görürler ve cumartesi günü ata binmeyi yasaklarlar. "Çünkü ata binen, onu kamçılamak için dal kırar" derler. bunların ardından gelenler, kendilerinden önceki alimlerinin kitabında bu hükmü görünce: "Cumartesi günü bisiklete binmek de yasaktır. çünkü bisiklet de at gibi bir binektir" derler. böylece Allah'ın indirmediği iki hükmü dinlerine eklemiş olurlar. - Allah'ın indirdiği tevratta dal kırma yasağı var mıdır, yoksa tahrif edildiğinden eklenen bir şey midir, onu da bilmiyorum.
Allah ilminizi ve anlayışınızı artırsın.
Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş el-Çubukâbâdî

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)