İmam Ebu Abdillah Şemsuddin İbni’l-Kayyım rahimehullah, İ’lamu’l-Muvakki’in kitabında şöyle demiştir;
“Avamın bilinen mezheplerden birine uyması gerekir mi
gerekmez mi? Bu konuda iki görüş vardır:
Birincisi: Gerekmez. Kesin olarak doğru olan görüş budur.
Çünkü Allah’ın ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in vacip kıldıklarından
başka vacip yoktur. Allah ve rasulü de insanlardan hiç kimseye ümmetten birinin
mezhebine uymasını, başkasından bağımsız onun dinini taklid etmeyi vacip
kılmamışlardır. Faziletli asırları araştırdığımda onların böyle bir
mensubiyetten uzak olduklarını gördüm. Hatta avam için bir mezhebe uymak sahih de
değildir. Avam, bir mezhebe uysa dahi onun mezhebi yoktur.
Çünkü mezhep ancak bir tür araştırma ve istidlal
yapabilen, mezhepler hakkında bir basireti bulunan kimse hakkında söz konusu
olur. Yahut o mezhebin füruya dair bir
kitabını okuyan, imamının fetvalarını ve görüşlerini bilen kimse hakkında söz konusu
olur. Ama buna ehil olmayan kimse için mezhep söz konusu değildir.
Hatta “Ben Şafiiyim veya Hanbeliyim” dese veya başka bir
mezhebe mensubiyetini söylese, bu iş mücerret sözden ileri gitmez. Aynı şekilde
şayet: “Ben fakihim, nahivciyim, yazarım” dese ama öyle olmasa bu da sözden
ileri gitmez.
Bu durumu şu husus açıklığa kavuşturur: Şafii, Malikî
veya Hanbelî olduğunu söyleyen kimse, imamın yoluna tabi olduğunu iddia eder.
Bu iddia ise ancak o imamın ilimde, marifette ve istidlaldeki metodunu
izlemekle doğru olur. Ama bunları bilmeksizin ve imamın siyretinden, ilminden,
metodundan çok uzak olduğu halde kendisini o imama nispet etmesi nasıl doğru
olabilir ki? Bu iddiadan ibarettir ve anlamsız bir sözdür.
Avamın bir mezhebi olması düşünülemez. Şayet bu düşünülebilseydi
dahi, ona da, başka bir kimseye de ümmetten belli bir adamın mezhebini mezhep
edinmesi yine gerekli olmazdı. Onun
bütün sözlerini kabul edip başka bir alimin sözlerini terk etmesi gerekmezdi.
Bu ümmette ortaya çıkmış olan çirkin bir bid’attir. Allah’ı ve rasulünü daha
iyi bilen, daha yüce mertebede olan kimseler olan İslam imamlarından hiç biri,
insanlara bunu (mezhep taklidini) gerekli görmemişlerdir.
Alimlerden birinin mezhebini taklid etmeyi gerekli gören
görüş haktan uzak olup, ondan daha uzak olanı ise dört mezhepten birine uymayı
gerekli gören görüştür! Vallahi hayret doğrusu! Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem’in ashabının mezhepleri, tabiinin mezhepleri ve tebauttabiinin mezhepleri
ve diğer İslam imamlarının mezhepleri öldüler, hepsi iptal oldular da ümmetin
fakihleri ve imamlarından ancak dört şahsın mezhebi kalmış!!
İmamlardan birinin böyle bir şey söylemesi veya buna
davet etmesi mümkün olabilir mi? Yahut onların sözlerinden buna en ufak bir
işaret var mıdır?
Allah Teâlâ ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabeye,
tabiine ve onlara tabi olanlara vacip kıldığı şey neyse, kıyamet gününe kadar
sonrakilere de vacip olan odur. Vacip ise ihtilaf etmez, şekli ve miktarı
kudret, acizlik, zaman, mekân ve duruma göre farklılık gösterse de değişikliğe
uğramaz! Allah ve rasulünün vacip kıldıklarına tabi olmak da böyledir.
Avam için mezhebi sahih gören kimse der ki: “O, intisap
ettiği mezhebin hak olduğuna inanmaktadır. Bundan dolayı bu itikadına göre
mezhebe uyması gerekir.” Bu kimselerin bu sözü şayet doğru olsaydı, avamın
intisap ettiği mezhep dışında birinden fetva sorması haram olurdu. Onun uyduğu
imam gibi başka bir imamın mezhebine de uyması haram olurdu. Bu da bu görüşün
bozukluğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den
bir nas görse veya dört halifesinden birinin sözünü görse, ama imamı bu hadisle
veya halifenin sözüyle amel etmemişse nassı ve sahabenin sözlerini terk edecek,
taklid ettiği imamın sözlerini bunların önüne geçirmiş olacaktır!
Buna göre imamlara tabi olanlardan ve başkalarından dilediğine
fetva sorabilir. Avamın veya müftinin dört imamlardan birini belirleyerek
taklid etmesinin gerekmediği hususunda ümmet icma etmiştir.
Aynı şekilde alimin sadece kendi beldesi veya beldelerden
birinin halkının rivayet ettiği hadislerle sınırlı kalması da gerekmez. Bilakis
ister Hicazlılardan, ister Iraklılardan, ister Şamlılardan, Mısırlılardan ve
Yemenlilerden gelmiş olsun fark etmez, hadis sahih olarak geldiği zaman onunla
amel etmek vacip olur. “ İbn Kayyım’dan nakil bitti
Usul alimi fakih şeyh Muhammed b. Abdilazim el-Mekkî
el-Hanefî, el-Kavlu’s-Sedid adlı kitabında (s.32) birinci fasılda şöyle
demiştir:
“Bil ki Allah kullarından hiç kimseyi Hanefi, Maliki,
Şafii veya Hanbeli olmakla yükümlü kılmamıştır. Bilakis onlara nebisi Muhammed sallallahu
aleyhi ve sellem ile gönderdiği şeylere iman etmeyi ve şeriatiyle amel etmeyi
vacip kılmıştır.”
İmam Ebu Şame el-Makdisi el-Muemmel adlı risalesinde
şöyle demiştir:
“Ariflerden birine mezhebin anlamı sorulunca şöyle cevap
verdi: “Bunun anlamı değiştirilmiş din demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“O'na yönelenler olarak O'ndan sakının, namazı
kılın; Dinlerini parçalayan ve her fırkanın kendilerinde bulunanla böbürlendiği
şekilde gruplara ayrılan müşriklerden olmayın.” (Rum 31-32)
İbnu’l-İzz, Haşiyetu’l-Hidaye’de
şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında insanlardan birine
taassup gösterip sonraki diğer imamlara tabi olmaksızın onun görüşünü tabi
olunması gereken doğru kabul eden kimse sapık ve cahil bir kimsedir. Hatta o
bir kâfir olabilir. Onun tevbeye çağırılması, tevbe etmezse öldürülmesi
gerekir. Çünkü bu imamlardan belli bir kimseyi seçip ona tabi olmanın insanlara
vacip oduğuna itikad ettiği zaman o imamı Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in
mertebesine koymuş olur ki bu da bir küfürdür.” (Fullani İkazu’l-Himem s.53’te
nakletmiştir.)