Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

5 Nisan 2014 Cumartesi

İman ve Fıtrata Dönüş


Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
بسم الله الرحمن الرحيم
Şüphesiz ibadet/kulluk insana verilen bir emanettir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; fakat onu yüklenmekten çekindiler; ondan korktular. Onu insan yüklendi. O çok zâlim ve çok câhil idi.” (Ahzab 72) Bu emaneti koruyan mümin, ihanet edip zayî eden ise kâfirdir.
Emanetin iki açısı vardır. Birincisi: Allah Teâlâ insandan, yalnız kendisine kulluk etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere ahit almıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَىٰ أَنفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ ۖ قَالُوا بَلَىٰ ۛ شَهِدْنَا ۛ أَن تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَٰذَا غَافِلِينَ
Rabbin, Âdemoğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şâhid tutarak "ben, sizin rabbiniz değil miyim?" (demişti). Onlar da: "Evet; buna şahidiz" demişlerdi. Bu, kıyamet günü, "bizim bundan haberimiz yoktu" dememeniz içindi” (A’raf 172)
Sonra Allah Teâlâ, onların ruhlarını yaratmış ve annelerinin karınlarında dünya hayatlarında yaşayacakları süreyi belirlemiştir. Allah, kendisinden ruhlar âleminde aldığı sözü koruması için onun ruhuna, bitişik olduğu bedenini emanet etmiştir. Bu emanet; Allah Azze ve Celle’ye ibadette O’nu birlemek ve kulundan ruhunu alıncaya kadar O’na itaat etmesidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
Nitekim bunlar, kendilerine bir musibet geldiği zaman, "biz, Allah'a aidiz ve elbette Ona döneceğiz" derler.” (Bakara 156)
Emanetçiye gereken, emaneti sahibine bozulma ve değiştirmeden salim olarak, emanet edildiği şekilde iade etmektir. Emanetçi, yaratıcısına, sahibine ve rabbine tevhid dini üzere dönerse Allah Azze ve Celle onu cennetle ödüllendirecektir. Zira o canını tevhid, islam ve iman fıtratı üzere tutarak emaneti korumuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَىٰ رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي
Ey huzura ermiş olan nefis! Hoşnut etmiş ve hoşnut olmuş olarak rabbine dön. Kullarım arasına gir; cennetime gir.” (Fecr 27-30)
Allah Teâlâ’nın yarattığı fıtrat olan İslam ve iman fıtratında sapıklıkla değiştirme ve bozma yaparak emanete ihanet eden ise nefsine, yani bedeniyle bitişik olan ruhuna küfrün karanlıkları ile nankörlük etmiştir. Bu yüzden Allah Azze ve Celle onu emanetine hıyanet etmesine karşılık olarak cehennemde kalıcılıkla cezalandırır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
ما من مولودٍ إلَّا يولَدُ على الفطرةِ، فأبواهُ يُهَوِّدانِهِ وينصِّرانِهِ ويمجِّسانِهِ، كما تُنتِجُ البَهيمةُ بَهيمةً جمعاءَ، هل تحسُّونَ فيها من جدعاءَ؟ ثمَّ يقولُ: أبو هُرَيْرةَ: واقرؤا إن شئتُمْ: فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ
Her doğan mutlaka fıtrat üzere doğar. Anne babası onu yahudileştirir, hristiyanlaştırır veya mecusileştirir. Tıpkı bir hayvanın dertop bir hayvan doğurduğu gibi. Bu hayvanda hiç bir kesik aza hissediyor musunuz?” Sonra Ebu Hureye radıyallahu anh dedi ki: “İsterseniz şu ayeti okuyun: “Dosdoğru olarak yüzünü dîne, Allah'ın fıtratına çevir ki, insanları o fıtrat üzere yaratmıştır. Allah'ın yaratışında hiçbir değişme yoktur.” (Rum 30)” (Muslim, Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet etmiştir. no: 2658)
Emanetin ikinci açısı ise şudur: Emanetçi, emanet üzerinde sahibinin istediği dışında bir tasarrfuta bulunamaz. İnsanın bedeninde ve ruhunda Allah Azze ve Celle’ye itaat ve O’nun emrine isyan etmemek gibi razı olduğu dışında bir tasarrufta bulunması caiz değildir. Malını sadece helalden kazanabilir, kadınlardan ancak Allah’ın kendisine meşru kıldığını sevebilir, insanlardan ancak Allah yolunda cihad veya had cezası olarak öldürülmesi gerekenler gibi, Allah’ın emrettiklerini öldürebilir. Yeryüzünde ancak ıslah için çalışabilir, fesat çıkarmak ve Allah’ın kullarına karşı taşkınlık etmek için çalışamaz. İç âleminde ve dış âlemde Allah’tan sakınır. Buna devam eder ve Allah Azze ve Celle’ye O’nun sevdiği amellerle yaklaşırsa Allah ona iman ve ameli oranında naîm ve huld cennetlerinde yüksek dereceler verir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ ۚ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
Allah katında sizin en üstün olanınız, Allah'tan en çok korkanınızdır.” (Hucurat 13)
وَمَن يَأْتِهِ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَأُولَٰئِكَ لَهُمُ الدَّرَجَاتُ الْعُلَىٰ * جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ۚ وَذَٰلِكَ جَزَاءُ مَن تَزَكَّىٰ
Kim de O'na iyi amel işlemiş bir mu’min olarak gelirse, işte böyleleri için en yüksek dereceler vardır. İçinde daimî kalacakları, (ağaçları) altından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Bu, (küfürden) temizlenenlerin mükâfatıdır.” (Taha 75-76)
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلًا *أُولَٰئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِّن سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُّتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ ۚ نِعْمَ الثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا
İman edenler ve salih amel işleyenlere gelince, biz amellerini iyi işleyenlerin mükâfatını elbette zayi etmeyiz. İşte böyleleri için, (ağaçları) altından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezik takınırlar; sedirler üzerinde oturmuş oldukları halde, ince ve kalın ipekten yeşil bir elbise giyerler. Ne güzel sevab ve ne güzel dayanak” (Kehf 30-31)
Bir kimse şöyle diyebilir: “Sapmış olan kâfir kimsenin kalbiyle hidayet bulması ve Yüce Melik ve kerim hidayet edici olan Allah’tan hidayet talep etmesi, bunun üzerine Allah’ın ona hidayeti kolaylaştırması ve İslam nuruna hidayet sebeplerini hazırlaması, nasıl mümkün olur?” Cevap: Bu, selim fıtrat olan İslam dinine dönüş ile mümkün olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ ۗ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ
De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu"? Ancak akıl sahipleri tezekkür eder.” (Zumer 9)
Bu ayet, Allah Azze ve Celle katındaki en üstün mertebeyi bilen ile bunu bilmeyene işaret etmektedir. Zira bilindiği gibi, ilim ancak bilgi edinme ve dirayet yoluyla gelir. Bilgi edindikten sonra hakkın nuruna hidayet edilen akıl sahibi; bilen âlim konumundadır. Bilgi edindikten sonra hakkın nurundan kendisini saptıran, kendisine hüccet ikame edildikten sonra ondan yüzçeviren ve sapıklığın karanlıklarını tercih eden kimse ise bilmeyen cahil konumundadır.
Akletmeyen kimse, aklı hak sözü anlamaktan ve kavramaktan aciz olan kimsedir. Bu da ayette geçen: “Ancak akıl sahipleri öğüt alır” kısmının zahiridir.
Elbab: lub kelimesinin çoğuludur. Lub ise salih/düzgün akıldır. Müslümanda da, kâfirde de akıl mevcuttur. Ancak buradaki mesele aklın düzgün bir akıl olup olmamasıdır. Zira aklın düzgünlüğü ile kastedilen, bu aklın sahibi olan ruhta hayır bulunmasıdır. Bilindiği gibi, akleden ruhtur. Eğer ruh düzgün olursa, akıl da düzgün olur. Çünkü akıl, istek ve taleplerinde ruhun kullandığı malzemedir. Dolayısıyla onun hakkın nuru olan İslam’a yönlendirilmesinde bu bir fırsat veya arzudur.
Ayette geçen “Ancak… tezekkür eder” kısmı ise pekiştirmedir. Tezekkür: hak bilgisini unuttuktan sonra hatırlamak demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وإذا أخذ ربك من بني آدم من ظهورهم ذريتهم وأشهدهم على أنفسهم ألست بربكم قالوا بلى شهدنا أن تقولوا يوم القيامة أنا كنا عن هذا غافلين
Rabbin, Âdemoğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şâhid tutarak "ben, sizin rabbiniz değil miyim?" (demişti). Onlar da: "Evet; buna şahidiz" demişlerdi. Bu, kıyamet günü, "bizim bundan haberimiz yoktu" dememeniz içindi” (A’raf 172)
Bu ayet, Allah Azze ve Celle’nin âdemoğullarının hepsini babaları Âdem aleyhi's-selâm’ın sırtından kıyamet gününe kadar birbiri ardınca çıkarıp, beşeriyet âleminde var olmalarına kadar sırayla babalarının bellerinden çıkarıp yaratmasına işaret etmektedir.
Allah Subhanehu ve Teâlâ onlardan söz almış, birliğini, rububiyetini, azametini ikrar ve itiraf ettirmiştir. Bu, onlar ruh âleminde iken olmuştur. Bundan sonra gaybleri bilen yüce melik Allah Azze ve Celle, onların dünya âleminde bu sözden ve şahitliklerinden gafil olacaklarını, yani unutacaklarını haber vermektedir.
Burada bu yüce ve incelikli Kur’an tabirine dikkat etmek gerekir. “Gafele’ş-şe’y” (Bir şeye gafil olmanın) anlamı; bir şeyi unutma söz konusu olmaksızın ihmal ederek terk etmek demektir. “Gafele ani’ş-şe’y” (Bir şeyden gafil olmanın) anlamı ise, bir şeyi unutmaktır. Dolayısıyla ayette geçen: “Enna kunna an haza gafilin” ifadesi bütün açıklığı ile şuna işaret etmektedir: Allah Subhanehu ve Teâlâ meşieti, iradesi ve hikmeti ile Âdemoğullarına bu sözü unutturmaktadır. Yani onları unutucu kılmıştır. Bu, ruh âleminde kendileri aleyhine bu sözü vererek şahitlik etmelerinden sonra, dünya âleminde yaratıldıkları zaman olmaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَإِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ أَبْصَارُ الَّذِينَ كَفَرُوا يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَٰذَا بَلْ كُنَّا ظَالِمِينَ
Gerçek vaad olan kıyamet artık yaklaşmıştır, işte o zaman, küfredenlerin gözleri donakalır ve "yazıklar olsun bize! Biz, bundan gaflet içinde idik; daha zâlimdik" derler.” (Enbiya 97)
Bu ayet; bu durumun, zelzeleler gibi kıyamet hallerine şahit olunduğu zaman gerçekleşeceğine işaret ediyor. Sonra kıyamet meydana geldiği zaman kâfirler büyük hadiselere şahit olacaklardır. İşte o zaman dünya hayatlarında Allah Azze ve Celle’yi inkârlarından dolayı nefislerine zulmettiklerini itiraf edecekler, lakin bu itiraf onlara fayda vermeyecektir. Onlar bu dünya hayatında gaflet içinde olduklarını itiraf ve kabul etmektedirler. Yani verdikleri sözü, kulluk misakını ve Allah Azze ve Celle’yi birlemeyi unutmuş olduklarını itiraf ederler.
Yine burada da bu ince Kur’ânî tabire dikkat etmek gerekmektedir. Gafele’ş-şe’y:  bir şeyi unutma söz konusu olmaksızın ihmal ederek terk etmektir. Gafele mine’ş-şe’y ise: bir şeyi unutmak demektir. Dolayısıyla bu unutmada temel ve yüce bir hikmet vardır. Zira İslam’ın özü tamamen Allah Azze ve Celle’ye gayb üzere kulluk etmektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ
Görmeksizin rablerinden korkanlar için mutlaka bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır” (Mülk 12)
Allah Azze ve Celle’ye gayb üzere kulluğun gerektirdiği şeylerden birisi, Allah Subhanehu’nun bize bu sözü unutturarak perdelemesidir. Çünkü âdemoğulları bu sözü dünya âleminde (ruhlar alemindeki yakîn ile) hatırlarlarsa kâfir olan hiçbir kimse kalmaz, herkes mümin kimseler olurlar. Bu ise Allah Azze ve Celle’ye görmeden ibadet hikmetine aykırıdır. Tayyib, habisten, yani mümin kâfirden bu hikmet sebebiyle ayrılır. Bunun neticesinde iman edenler cennetlere, küfredenler ise cehenneme giderler. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلا يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ * إِلا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَ وَلِذَلِكَ خَلَقَهُمْ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لأَمْلأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ
Eğer rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Oysa işte ihtilaf edip durmaktadırlar. Ancak rabbinin merhamet ettikleri, (bu ihtilaftan) istisna teşkil ederler. Zaten Allah, insanları bunun için yaratmıştır. Ve böylece, rabbinin “muhakkak cehennemi cin ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım” sözü yerine gelmiş olacaktır.” (Hud 118-119)
Yine “Ennâ kunnâ hâzâ gâfilîn” tabiri, Allah Azze ve Celle’nin bizleri kendi irademizle unutucu kılmadığını ifade etmektedir. Bu husus tamamen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisine uygundur:
ما من مولودٍ إلَّا يولَدُ على الفطرةِ، فأبواهُ يُهَوِّدانِهِ وينصِّرانِهِ ويمجِّسانِهِ، كما تُنتِجُ البَهيمةُ بَهيمةً جمعاءَ، هل تحسُّونَ فيها من جدعاءَ؟
Her doğan mutlaka fıtrat üzere doğar. Anne babası onu yahudileştirir, hristiyanlaştırır veya mecusileştirir. Tıpkı bir hayvanın derli toplu bir hayvan doğurduğu gibi. Bu hayvanda hiç bir kesik aza hissediyor musunuz?”
Yine Esved b. Surey radıyallahu anh’den gelen rivayette Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
ما بالُ أقوامٍ جاوزَ بهمُ القتلُ اليومَ حتى قتلوا الذرِّيَّةَ؟ ألَا إِنَّ خيارَكم أبناءُ المشركينَ، ألَا لَا تقتُلُوا ذُرِّيَةً، ألَا لَا تقتُلُوا ذُرِّيَّةً، كُلُّ نَسَمَةٍ تُولَدُ علَى الفِطْرَةِ، فما يزالُ عليها حتى يُعْرِبَ عنها لسانُها، فأبواها يهوِّدانِها، أوْ يُنَصِّرانِها
Bazı kimselere ne oluyor da bugün öldürülenler arasında bebekler de var? Dikkat edin! Hayırlılarınız müşriklerin çocularıdır. Dikkat edin! Bebekleri öldürmeyin, dikkat edin! Bebekleri öldürmeyin! Doğan her can, fıtrat üzere doğar, dili dönmeye başlayıncaya kadar bu hal üzere devam eder, sonra evebeyni onu Yahudileştirir veya Hristiyanlaştırır” (Sahih. El-Elbanî, Sahihu’l-Cami 5571)
Bu nebevî hadisler de bütün açıklığıyla işaret etmektedir ki; Allah Azze ve Celle insanı annesinin karnında bir cenin olarak yarattığı zaman, Allah Teâlâ ona selim bir fıtrat vermektedir. Bu fıtrat; hanif islam dinidir. Allah Teâlâ ona ruh üfürülmesini emrettiği zaman ve bundan sonrasında, çocuğa islam dini üzere olan anne ve baba nasip ederse, o zaman çocukluk çağında ulaşıp edineceği bilgi, selim fıtrata uygun olanın İslam olduğuna tabiaten yönlenecek, çocuk konuşma çağına geldiğinde ve bilgi edinmeye başladığında buna uyum gösterecektir. Ama ebeveyni Hristiyan, Yahudi veya başka bir küfür dini üzere olurlarsa, çocuğun edineceği bilgi ile fıtratında bulunan İslam muhalefet edecektir.
Burada da çok önemli bir noktaya dikkat etmek gerekiyor. Her çocuğun fıtratında bulunan İslam fıtratının silinmesi ya da giderilmesi mümkün değildir. Bu, kıyamet gününe kadar insanda bakî kalmaya devam eder. Çünkü sonra kıyamet gününde, perde açıldığı zaman bunu hatırlayacaktır. Lakin çocuğun ebeveyni vasıtasıyla elde ettiği bilgi, ya İslam fıtratına uygun düşer ya da muhalif olur. Bundan dolayı Allah Azze ve Celle bize zikredilen ayette, insanın dünya hayatında ruhlar âleminde verdiği sözden gafil olduğunu, yani selim fıtratın unutucu olduğunu haber vermiştir. Lakin bunun izi kalbinde ve nefsinde mevcuttur.
Bilindiği gibi unutmak; bir şeyin insan zihninden, yani akıl ve anlayışından kaybolmasıdır. Bir şeyi hatırlamaması da böyledir. Dolayısıyla bu şeye karşı insanın idrak ve şuuru perdeli olur. Bu, insanların yüce melik olan Allah’a gayb üzere kulluk etmesinin hakikatiyle örtüşür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَلَوْ تَرَىٰ إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُءُوسِهِمْ عِندَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ
Suçluların, rablerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş oldukları halde "Rabbımız! Gördük ve dinledik; bizi dünyaya geri çevir de sâlih amel işleyelim. Artık biz inancı sağlam kimseleriz" deyişlerini bir görsen.” (Secde 12)
Bu ayette kâfirlerin kıyamet gününde ve hesap anında bunu itiraf ve kabul ettiklerini görüyoruz. O zaman onların akılları, kalpleri üzerinde bulunan örtüler kalktıktan sonra düzgünleşir, ruhları düzgün bir şekilde tefekkür etmeye başlar, hakkın sesini işitir ve hakkın nurunu görürler. Sonra, o anda bir ve kahhar olan Allah’ın vahdaniyet ve azametini bütün duyularıyla görmelerinden sonra kesin bir kanaatle itiraf ederler. Nitekim yakîn ancak marifet ve ilim ile gelir. Hiç kimsenin önceden bilmediği bir şey hakkında yakin sahibi olması mümkün değildir. Bu, hakikate uygundur. Zira onlar kendi nefisleri aleyhinde ruhlar âleminde söz verdikten sonra, dünya hayatına Allahın vahdaniyet, rububiyet ve azametini unutmuş olarak geliyorlar.
Zira bir şeyin nisyanı (unutmak), o şeyin hatırdan, ilimden ve akıldan kaybolmasıdır. Dünya hayatında onlara bu olmuştur. Lakin bir şeyi unutmak; hatırdan, ilimden ve akıldan o şeyin tamamen yok olması demek değildir. Bundan dolayı Allah Azze ve Celle onların akıllarından, kulaklarından ve gözlerinden perdeyi kaldırdığı zaman, kendi nefisleri hakkında ruh âleminde vermiş oldukları sözü hatırlayabilirler ve böylece yaratılmış oldukları dünya diyarında Allah’ın vahdaniyet, rububiyet ve azametini ikrar ederler. Onlar sözü hatırladıkları zaman yakin sahibi olurlar. Bunun delili Allah Teâlâ’nın şu ayetidir:
لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ
Oysa sen bütün bunlardan gafildin. Şimdi o gaflet örtüsünü senden kaldırıp açtık. Artık bugün gözün keskindir.” (Kaf 22)
Aynı şekilde onların verdikleri bu sözü unutmalarını pekiştiren şeylerden birisi, önceki ayette geçen: “bizi dünyaya geri çevir de sâlih amel işleyelim” ifadesidir. Onlar Allah’ın rububiyet, vahdaniyet ve azametine kesin kanaat edip yakin sahibi oldukları zaman, Allah Azze ve Celle’den sadece dünyaya geri dönmeyi talep edecekler.
Onlar, dünyaya tekrar döndürüldüklerinde salih amel işleyeceklerini kesin olarak söylerler. Bu, onların kıyamet gününde ve hesap gününde, dünya hayatında unutmuş oldukları Allah Azze ve Celle’ye ibadet ve O’nu birlemeyi hatırlayacaklarını ifade etmektedir. Bu yüzden hidayet, irşad, yönlendirme veya hidayet sebeplerinin hazırlanmasını değil de, sadece dünyaya döndürülmeyi isterler.
Mesela ayette: “Bizi dünyaya tekrar döndür ki, rasullerini tasdik edelim ve salih amel işleyelim” diyecekleri geçmez. Hâlbuki salih amele hidayet edilme, onun gerçekleştirilmesinden önce bilinmesini gerektirir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
اقرأ وربك الأكرم* الذي علم بالقلم*علم الإنسان ما لم يعلم
Oku! Rabbın sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediğini de öğretti.” (Alak 3-5)
Aynı şekilde buna diğer bir ayetle de delil getirmek mümkündür:
وَأَنذِرِ النَّاسَ يَوْمَ يَأْتِيهِمُ الْعَذَابُ فَيَقُولُ الَّذِينَ ظَلَمُوا رَبَّنَا أَخِّرْنَا إِلَىٰ أَجَلٍ قَرِيبٍ نُّجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَ ۗ أَوَلَمْ تَكُونُوا أَقْسَمْتُم مِّن قَبْلُ مَا لَكُم مِّن زَوَالٍ
İnsanları, azabın kendilerine geleceği o günü hatırlatarak uyar. (O gün gelince küfürleriyle) zulmetmiş olanlar: "Rabbımız! Bizi yakın bir vakte kadar ertele ki, senin davetine icabet edelim ve peygamberlere uyalım" derler. Hâlbuki siz daha önce, sizin için (dünyadan âhirete) göçüş olmadığına yemin etmemişmiydiniz?” (İbrahim 44)
Azab kendilerine geleceği gün” ifadesi, kıyamet ve hesap gününe işaret etmektedir. Zira “Hâlbuki siz daha önce sizin için dünyadan ahirete göçüş olmadığına yemin etmemiş miydiniz” buyrulmuştur. Allah Azze ve Celle, kâfirlerin ahirete intikali ve hesap gününü inkâr etmelerinden bahsetmektedir.
Açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır ki, bu kıyamet gününde olacaktır. Çünkü Allah Azze ve Celle onlara: “Daha önce yemin etmemiş miydiniz” buyurmaktadır. Yani siz dünya hayatında iken yemin etmiştiniz.
Bundan sonra kâfirler Allah Azze ve Celle’den: “Rabbimiz bizi yakın bir vakte kadar ertele” diye talep ederler. Yani, bu konuşmanın vaktinden önce olan bir vakit isterler. Secde suresindeki ayette: “Rabbimiz, gördük ve dinledik, bizi geri döndür” demişlerdi. Zira erteleme veya süre verilmesi talebi, adeten nihayet veya uzaklık türündendir. Yani mesela isyankâr olan veya taatte kusurlu bir insan ölmek üzere iken o sırada süre verilmesini veya ecelinin ertelenmesini ister. Ta ki salih ameller işleyerek itaat edebilsin. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَأَنفِقُوا مِن مَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَىٰ أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُن مِّنَ الصَّالِحِينَ
İçinizden herhangi birine ölüm gelmezden ve "Rabbım! Ölümümü yakın bir zamana kadar ertelesen de, sadaka verip iyilerden olsam" demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda sarfedin.” (Munafikun 10)
Döndürülme talebi adeten, sürenin tamamlanmasından sonra sürenin uzatılması için olur. Bunun anlamı; onların Allah Azze ve Celle’den kıyamet gününde kendilerine süre verilmesi veya ertelemesini istemeleridir.
Kıyamet gününde akıllarını, kulaklarını ve gözlerini örten perdenin açılmasından sonra bu olacak değildir. Dolayısıyla onlar ruh âleminde vermiş oldukları sözü unutmuş oldukları, dünya hayatında yaratılmış bir halde iken olacaktır.
Onların: “Davetine icabet edip rasullere tabi olalım” diyerek, hidayet sebeplerini talep etmeleri bunu pekiştirmektedir. Dünya yurduna dönmeyi istedikleri zaman onların akıllarını, kulaklarını ve gözlerini örten perde kalkmıştır. Onlar, ruhlar âleminde verdikleri sözü hatırlamışlardır. Az önce işaret edildiği gibi bunu, onların hidayet ve irşad sebeplerini talep etmemeleri pekiştirmektedir. Allah’ın vahdaniyeti, rububiyeti ve azameti hakkındaki yakinlerini ilan etmişlerdir.
Yine diğer taraftan Allah Teâlâ’nın kullarına merhametinden dolayı insanı İslam fıtratı üzere yarattığını söylememiz mümkündür. Zira sapmış olan insan hidayet bulmayı dilediği zaman kalbinde ve nefsinde hidayeti azmetmesi gerekir.
Burada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır: İnsanda salih niyet, salih kalp ve salih nefsin kaynağı nedir? Cevap: selim fıtrattır. İnsanın selim fıtrat olan islam dininden başka döneceği şey yoktur. Bu da salih aklın yani lub’bun hakkı tezekkür etmesi yoluyla olur. Yani selim fıtrat, unuttuktan sonra hatırlar. Allah Teâlâ: “Ancak akıl sahipleri tezekkür eder” buyurmuştur. Çünkü insan doğduğu zaman, konuşma çağına geldiğinde bilgi edinmeye başlar. Doğduğu sıradaki selim fıtratı unutucu özelliktedir. İnsanın edindiği bilgi bu fıtrata ya uyumludur, ya da muhaliftir. Eğer kişi kâfir ise elde ettiği bilgi selim fıtrata aykırı olacaktır. Mümin ise elde ettiği bilgi, marifet, tasdik ve iman fıtratıyla uyumlu olacaktır. Bu selim fıtrata dönmek sayılır. Zira edindiği imanî akide yaratılışında bulunan fıtratıyla uyum içindedir.
Selim fıtrat onu yeniden tevhid dinine yönlendirir. Bu ise temizliği ve saflığı bakımından farklılık gösterir. Nebiler en temiz ve en saf fıtrata sahiptirler. İnsanın fıtratı temizlendikçe imanı daha fazla düzgünleşir. Zira hissi ve manevî temizlik, hem bedeni, hem ruhu temizler. Müslümanın üzerine yaratılmış olduğu fıtratıyla kazandığı iman ve ilme yaklaştıkça imanı ve sabatı artar. Bundan dolayı imanıyla mutmain olan müminin nefsi, huzur ve sükûnet içindedir.  Çünkü kazandığı iman ve ilim, yaratılmış olduğu selim fıtrat ile uyum içindedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللَّهِ ۗ أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
İşte onlar, îman edenler ve kalbleri Allah'ın zikri ile mutmain olanlardır. Şunu iyice biliniz ki, kalbler, Allah'ın zikriyle mutmain olur (rahat ve huzura kavuşur.)” (Ra’d 28)
Kâfir ise türlü dünya nimetlerinden faydalanmasına rağmen, nefsinde rahatsızdır, sıkıntı içindedir ve sürekli olarak huzursuzdur. Eğlenmek onu mutlu etmez. Hakiki saadete muhtaçtır. Çünkü kazanmış olduğu küfür akidesi, Allah Azze ve Celle’nin kendisini üzerine yaratmış olduğu İslam fıtratı ile uyum içinde değildir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَمِيعًا ۖ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ ۖ فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَىٰ * وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَىٰ
Onlara şöyle buyurmuştu: "Hepiniz cennetten yere inin. Bundan böyle artık birbirinize düşmansınız. Benden size bir hidayet elbette gelecektir. Kim benim hidayetime uyarsa, ne sapıtır, ne de bedbaht olur. Kim de beni anmaktan yüz çevirirse, onun için dar bir geçim vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.” (Taha 123-124)
Eğer o, edindiği bilgi ile selim fıtrata döner ve onu hatırlarsa, bu Allah’ın izniyle hidayeti amaçlama hususunda niyetini, kalbini ve nefsini ıslah etmesine bir sebep olur. Çünkü kalbin ıslahı dışarıdan gelmez, niyetin, kalbin ve nefsin ıslahına işaretle birlikte ancak içeriden gelir.
Aynı şekilde, insanı kuşatan hidayet sebeplerinden ayrılmak suretiyle selim fıtrata dönüşün tamamlanması mümkün değildir. Çünkü mutlak surette muhayyer bırakılmış bir kimse bulmak mümkün değildir. Lakin şunu söylememiz mümkündür: fıtrata dönüş ve niyet, kalp ve nefsin ıslahına çalışmak, insanın seçebileceği ve kendisine üstün tercih derecelerinin kolaylaştıran amellerdir.
Özetle, müslüman olsun, kâfir olsun kul, Allah Azze ve Celle’nin kendisini üzerine yarattığı selim fıtrata dönmekte eşittir. Müslüman, temiz fıtratına yakınlaştıkça Allah Azze ve Celle’ye yakınlığını artırır. Kâfir ise dosdoğru olan hak yola hidayet bulur. Bu, islam fıtratına döndüğünde bulacağı İslam yoludur. Hiçbir kapalılığı olmayan apaçık bir şekilde bu ona belirir.
Bizler âdemoğullarıyız. Bizim nefislerimizden ruhlar âleminde söz alınmış, Allah’ın rububiyet, vahdaniyet ve azameti ikrar ettirilmiştir. Bu sözü yerine getirmenin gerekleri; dünya yurdunda bizi yaratan Allah Subhanehu’ya ibadet, itaat, boyun eğmek ve nefsin sahibine teslim olmasıdır. Lakin bizler, Hakîm olan Allah Azze ve Celle’nin imtihan hikmeti gereği, bu dünya hayatında, vermiş olduğumuz o sözden gafletteyiz. Bize düşen şey Allah subhanehu ve Teâlâ’ya bu dünya yurdunda ibadet etmektir.

4 Nisan 2014 Cuma

İttiba Tevhidi ve Taguta Muhakeme Arasındaki İlişki

İbnu’l-Kayyım rahimehullah, İ’lamu’l-Muvakkiîn’de (1/39 vd.) şöyle demiştir:

3 Nisan 2014 Perşembe

Selefîlik Savunması


Son zamanlarda Türkiye’de selefilik iddia eden çarpık gruplardan ayrılığımızı birçok kimse basit görmektedir. Meselenin hakikatini anlattığımız birçok kimseye de dünyevî hazlar daha tatlı gelmekte, bâtıldan kopamamaktadırlar. Şeytan bu kimselere amellerini süsleyerek bunu “Allah için kardeşliği devam ettirmek” zannettirmektedir. Bu durumda bizleri de “kardeşliğin kadrini bilemeyen” “herkesi sapık gören” kimseler olarak hedef göstermektedir.
Şeytanın hilesi pek zayıftır ve ihlas ile Allah’a bağlananlara karşı onun bir otoritesi yoktur:
Şeytan ise şöyle demişti; "Rabbım! Beni azdırmış olman dolayısıyla yeryüzündeki günâhları Âdemoğulları için süsleyecek ve hepsini azdıracağım. Ancak içlerinden ihlâslı kılınan kulların müstesna.” (Hicr 39-40)
Ayrılık olmadan ıslahı ençok arzulayan kimseler olmamıza rağmen “garip” kalmış davette bizi yalnız bırakmışlardır. Mesele ne haset çekişmesi, ne menfaat ve ne de gurur mücadelesidir. Bilakis mesele dillerde ençok iddia edilen lakin hakikatte ençok uzaklaştırılan “selefîlik” mücadelesidir.
* Selefîlik güncel vakalara göre şekil alıp Salih Selef’in menhecinden buna uyanları seçip ayıklamak değildir. Bilakis selefin menhecine göre şekillenip güncel vakalarda bâtıla karşı direnmektir. Bu yüzden bu davet, mensuplarına garipliği müjdelemiştir. Selefi menheci gözetmekten dolayı kendilerinden ayrıldığımızı beyan ettiğimiz grupların sapmalarını açıklamamız zorunlu olmuştur. Zira birçok kimse farklı yerlerde söylediğimiz sözleri birbirine çelişik zannetmektedir.
Mesele Akide Ayrılığıdır:

1- Selefîlik İddia Eden, Cihad’ı Tahrif ve Sû-i isti'mâl Eden Haricîler

Bir topluluk; küfür işlediği halde kendisini islama nispet edenleri tekfir etmelerine rağmen selefî olduklarını zannetmektedir. Hakikatte bu dinin ıstılahları konusunda büyük bir cehalettir.
“Ben müslümanım” diyen ve küfür söz söyleyen yahut küfür fiil işleyen herhangi bir kimsenin tekfir edilmesi, İslam devletinin mevcut olup, yaptırım yetkisine sahip bir kadı tarafından hüccet ikame edilmesinden sonra mümkündür. Günümüzde böyle bir hüccet ikamesi imkânı olmadığından toplum fertlerinden tekfir imkânı düşmektedir. Küfür işleyen fakat müslüman olduğunu iddia eden kimseler de münafık konumunda olurlar. Münafık terimi, “kâfir” veya “müşrik” teriminden başka bir terimdir. Münafığa dünyevi hükümler bakımından müslümanlar ile aynı haklar verilir. 
Enes b. Malik radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İnsanlarla Allah’tan başka ibadete layık hak ilah olmadığına, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik edene kadar savaşmam emredildi. Şayet buna şehadet eder, kıblemizi kıble edinir, kestiklerimizden yer ve namazlarımızı da kılarsa, hak etmedikten sonra canlarını ve mallarını bize karşı korumuş olurlar. Sonrasında müslümanların lehine olan onların da lehine, müslümanların aleyhine olan, onların da aleyhine olur.” Buhari (392) Ebu Davud (2641) Tirmizi (2608) Nesai (7/76) Ahmed (3/199)
Iyaz el-Ensari radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Muhakkak ki La ilahe illallah öyle bir kelimedir ki, Allah katında pek değerlidir. Allah katında belli bir yere sahiptir. O öyle bir kelimedir ki, kim onu samimiyetle (ihlâsla) söylerse Allah buna karşılık onu cennete koyar. Kim de onu sahtekârca söylerse, (dünyada) canını ve malını korusa bile yarın Allah’ın huzuruna çıktığında (Allah) onu hesaba çeker  (Sahih. Bezzar, Keşfu’l-Estar (no:4), Şecerî, Emali (no:97) Ebu Nuaym, Ma’rife (5442) İbn Kani Mucemu’s-Sahabe (2/277) Deylemi (7281) Şahidini Enes radıyallahu anh’den: İbn Neccar, Zeylu Tarihi Bağdad (2/162)
Ubeydullah b. Adiy b. el-Hıyar radıyallahu anh’den: “Ensardan biri kendisine (şöyle bir olay) anlattı: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem otururken bir kişi yanına geldi ve münafıklardan birini öldürmek için gizlice izin istedi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem sesini yükselterek şöyle dedi: “Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet etmiyor mu?” Adam: “Evet ey Allah'ın Rasûlü! Ancak bu şehâdet değil.” “Muhammed'in Allah Rasûlü olduğuna şehadet etmiyor mu?” diye sordu. Adam: “Evet ey Allah'ın Rasûlü! Ancak bu (hakikî) şehâdet değil” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Namaz kılmıyor mu?” dedi. Adam: “Evet  ey Allah'ın  Rasûlü! Ancak bu namaz değil” deyince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İşte bu kişilere dokunmayı Allah bana yasakladı.” (Sahih. Ahmed (5/432, 433) Malik (1/171) Şafii (1/13)
Evs radıyallahu anh’den: “Sakîf heyetiyle birlikte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldim. Bir çadırda oturuyorduk. Bir müddet sonra ben ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dışındaki herkes kalkıp gitti. Bir adam Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına girdi ve gizlice bir şeyler söyledi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Git ve onu öldür!” dedi. Adam dönüp giderken yanına çağırdı ve: “O kişi 'Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet etmiyor mu?” diye sordu. Adam: “Evet şehadet ediyor, ama korunmak için söylüyor” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Onu bırakın (öldürmeyin)! İnsanlarla Lâ ilahe illallah' deyinceye kadar mücâdele etmekle emrolundum. Bunu kabul ederlerse işte o zaman (hukukî ceza dışında) canlarının ve mallarının dokunulmazlığı vardır.” Muhammed b. Cafer dedi ki: “Şû'be'ye sordum: “Hadiste; “O kişi 'Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah Rasûlü olduğuma şehadet etmiyor mu?” şeklinde (risâlet cümlesi) geçmiyor mu?” O da: “Olduğunu zannediyorum, (ancak) tam bilemiyorum” dedi. (Sahih. Ahmed (4/8, 9) Nesai (7/80) Darimi (2/218)
Enes b. Mâlik radıyallahu anh’den: Itban gözünden şikâyetçiydi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e elçi gönderdi, rahatsızlığını belirtti ve: “Ey Allah'ın Rasûlü! Evimde namaz kılsanız da ben orayı namazgâh edinsem” (sözlerini) aktardı. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile Allah'ın nasip ettiği bir grup sahabe Itban'ın evine gittiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem namaza başladı. Sahabe ise kendi arasında sohbet ediyordu. Münafıklardan karşılaştıkları hâlleri konuşmaya başladılar ve konuşmaların ağırlığı Malik b. Duheyşim'e döndü, (hep ondan bahsettiler,) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem namazı bitirince şöyle dedi: “O, Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah Rasûlü olduğuma' şehadet etmiyor mu?” Birisi: “Bilâkis (şehâdet ediyor), ancak kalbinden değil” dedi. O zaman Nebî sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kim 'Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah Rasûlü olduğuma' şehadet ederse ateşin azabını tatmayacak” (ya da dedi ki) cehennem ateşine girmeyecek.” Buhari (425) Muslim (33) Ahmed (3/135, 174)
Ebû Mâlik el-Eşcaî babası Târık b.Eşyem radıyallahu anh’den rivayet ediyor: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim Allah'ın tek olduğuna inanıyor ve diğer tapılanları reddediyorsa, canının ve malının dokunulmazlığı vardır, (âhiretteki) hesabı ise Allah'a kalmıştır.” Muslim (23) Ahmed (3/472, 6/394) İbn Ebi Şeybe (10/123)
Mikdâd b. Esved radıyallahu anh’den: “Ey Allah'ın Rasûlü! Kâfirlerden biri ile karşılaşsam ve benimle savaşsa, bir iki vuruşsak, sonra ellerimden birini kılıçla vurup koparsa ve bir ağacın arkasına sığınıp 'ben Müslüman oldum' dese, onu öldürebilir miyim, ne dersin? Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Onu artık öldüremezsin, eğer öldürürsen o senin öldürmeden önceki yerine geçer ve sen de onun kelime-i tevhidi söylemeden önceki yerine geçersin. Buhari (6865) Muslim (95) Ahmed (6/3-5) Ebu Davud (2544)
Münafık; kalbinde küfrü gizlediği halde iman izhar eden, müslüman olduğunu iddia eden kimsedir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, iki şehadet kelimesini söyleyen, namaz kılan, kıblemize yönelen kimseleri, münafıklıklarına dair emareler görülse dahi öldürtmüyordu. Zira birçok kimse İslam’a münafıkça düşüncelerle girmiş, sonra ihlasa kavuşmuştur:
 Enes radıyallahu anh şöyle demiştir: “Bazıları dünyalık bir şeyler edinmek için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip müslüman olurlardı. Ancak akşam olmadan bu kişiler İslâm’ı dünya ve içindekilerden daha fazla sever hale gelirlerdi.” Sahih. Ahmed (3/107, 175, 259, 284) Muslim (2311)
Enes radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem adamın birine: “Müslüman ol” buyurdu. Adam: “İçimden gelmiyor” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İçinden gelmese de müslüman ol” buyurdu.” (Sahih. Ahmed (3/109, 181) Ebu Ya’la (6/406)
Uygulamalı delili: İbn Sayyad’ın durumudur. İbn Sayyad Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Peki sen benim Allah’ın rasulü olduğuma şahitlik eder misin” demiş, kâhinlik yapmış, rabbinin su üzerinde taht kurduğunu söylemiştir. – ki bu şeytanı rab edinmenin bir itirafıdır - Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onun öldürülmesine karşı çıkmıştır. Muhtemelen bu sırada İbn Sayyad müslüman olmamıştı yahut çocuk idi. Lakin delil getirdiğimiz kısım bundan sonrasıdır. Zira Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadise göre İbn Sayyad ashab ile birlikte hac yapmış, kendisinin deccal olduğu iddialarına cevap vermiş, lakin sözlerinin sonunda: “Fakat bu görev bana verilseydi reddetmezdim” demiştir. Bu küfür sözü söylemesine rağmen sahabeler ona karşı bir münafıktan nasıl sakınılıyorsa öyle sakınmışlar, tekfir etmemişlerdir. Hatta Tüster kalesinin fethi gibi bazı savaşlara müslümanlarla beraber çıkmıştır. Yine “Aziz olan zelil olanı yakında Medine’den çıkaracaktır” gibi küfür sözler eden İbn Ubey, “Kur’an okucuyuları çok yiyen, savaşta da en korkak kimselerdir” diyen diğer münafıklara karşı takınılan tavır da böyledir. 
Hüccetin ikamesinin mümkün olmadığı bu zamanda ancak hüccetin tebliği mümkündür. Buna göre cürüm sahibine hücceti tebliğ eden kimse, mücrimin tevbe etmemesi halinde ondan alakayı keser, fakat o kimseyi tekfir edemez. (Bu alaka kesmeye "hecr" denilir ve bunun gayesi zulümde yardımlaşmamaktır. Yani kişi böylece hem kendisi için tedbir alır, hem de bâtıl işleyen kimseye çirkin fiiline karşı caydırıcı olmayı amaçlar.)
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yöneticisinde hoşlanmadığı bir şey gören kimse sabretsin. Zira insanlardan hiçkimse yoktur ki yöneticiye karşı bir karış karşı çıksın da bu halde ölürse cahiliyye ölümüyle ölmesin.” Buhârî (7053, 7054) Muslim (1849, 56)
Ubâde b. es-Sâmit radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bizi çağırdı ve O’na biat ettik. Bizden biat için aldığı sözler arasında; dinçlik ve isteksizlik zamanlarımızda, zorlukta ve kolaylıkta ve bizim aleyhimizde kayırmacılık yapıldığında dahi dinleyip itaat etmemiz, yöneticilerle çekişmememiz de vardı. Şöyle buyurdu: “Ancak katınızda Allah’tan bir burhan bulunan apaçık bir küfür görmeniz hali bundan hariçtir.” Buhârî (7056, 7200) Muslim (1709, 42)
Nifak durumu, bu hadiste geçen apaçık küfürden değildir!
Maide 44. Ayetini Ayrıntıya İnmeden Tekfire Malzeme Yapan Herkes Haricidir
Alkame b. Vâil el-Hadramî, babasından rivayet ediyor: “Seleme b. Yezid el-Cu’fî Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle sordu: “Ey Allah’ın nebisi! Başımıza; kendi haklarını bizden isteyen ama bizim haklarımızı vermeyen idareciler gelirse ne yapmamızı emredersin?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ondan yüzünü çevirdi. Sonra tekrar sordu, yine yüzünü çevirdi. Sonra ikinci veya üçüncü defa sorduğunda el-Eş’as b. Kays onu tutup çekti. Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Dinleyin ve itaat edin. Onların yüklendikleri şey kendi üzerlerine, sizin yüklendiğiniz şeyler de sizin üzerinizedir.” Muslim (1846)
Huzeyfe b. el-Yemân radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yöneticiyi dinle ve itaat et. Sırtına vurup malını alsa dahi dinle ve itaat et. Muslim (1847, 52)
Bu hadiste de görüldüğü gibi, yönetici zulmettiği sırada Allah’ın indirdiği ile hükmetmemektedir. Şayet durum, haricilerin iddia ettikleri gibi, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek, apaçık küfür” olsaydı, onlara itaat değil, Ubade b. Samit radıyallahu anh hadisindeki istisna gereğince uygulama emredilirdi.
Said b. Cubeyr rahimehullah şöyle demiştir: “Haruriyye’nin (Haricilerin) tabi oldukları müteşabih ayetlerden biri de şudur: “Her kim Allah’ın indirdikleri ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide 44) Onlar bu ayeti “…Sonra kâfir olanlar putları rableri ile denk tutuyorlar” (En’am 1) ayeti ile birlikte değerlendiriyor ve yöneticinin haktan başkasıyla hükmettiklerini görünce şöyle diyorlar: “O küfretmiştir. Küfreden de rabbine denk tutmuş ve şirk koşmuştur. Bu ümmet müşriktir.” Böylece gördüğün gibi huruc ediyor ve savaşıyorlar. Çünkü onlar müteşabih olan bu ayeti tevil etmektedirler.” (Acurri eş-Şeria (44) İbnu’l-Munzir, Tefsir, Suyuti, Durru’l-Mensur (2/146) Şatıbi el-İtisam (1/465)
Avf b. Mâlik radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yöneticilerinizin hayırlıları sizin kendilerini sevdiğiniz ve sizin seven, onlara dua ettiğiniz ve size dua eden yöneticilerdir. Yöneticileriniz şerlileri ise kendilerine buğz ettiğiniz ve size buğz eden, kendilerine lanet ettiğiniz ve size lanet eden yöneticilerdir.” Denildi ki: “Ey Allah’ın rasulü! Onlara kılıçla karşı çıkmayalım mı?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Aranızda namazı ikame ettikleri sürece hayır! Yöneticilerinizde hoşlanmadığınız bir şey gördüğünüzde, amelini çirkin görün fakat itaatten büsbütün el çekmeyin.” Muslim (1855)

Problemli meseleler:

“İskender Evrenosoğlu, Fethullah Gülen, Mustafa İslamoğlu gibi isimleri muayyen olarak tekfir ettiğiniz halde, Recep Tayyib Erdoğan, Cübbeli Ahmet Ünlü gibi şirk işleyen isimleri muayyen olarak tekfir etmiyorsunuz. Bu bir çelişki değil midir? Yahut Suriye’de Nusayrilik gibi küfür akidesine mensup Beşar Esad’a karşı ayaklanılmasına karşı çıkmanız ve bunun islamî bir cihad olmadığını söylemeniz tuhaflık değil midir?”
Cevap:
İskender Evrenosoğlu dinde bilinmesi zorunlu olan konularda küfre girmiş, İslam şeriatını iptal etmeye yönelik açık bir harbe girmiş, islam cemaatinden ayrılarak müslümanlara karşı grup oluşturmuş birisidir. Rasullük iddiası, kendisine kitap indiği iddia vb. diğer küfür içerikli iddiaları malumdur. Yine Fethullah Gülen de tevhidin “Muhammedun Rasulullah” kısmına imanı vacip görmeyen, mesih olduğuna inanan, vahdeti vücud akidesini savunan, dinde bilinmesi zorunlu esaslara muhalefet eden ve bâtıl iddialarında müslüman cemaatinden ayrılarak grup oluşturan birisidir. Bu iki isim müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen tekfir edilmelerinin sebebi, onların aslen müslüman sayılmamalarıdır. Zira müslüman olmanın ilk şartı Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın kulu ve rasulü olduğuna şahitlik etmeyi zorunlu bilmektir. Bu kimseler tıpkı Müseylemetu’l-Kezzab konumundadırlar. Müseyleme ve etrafında toplanan Hanifoğulları “la ilahe illallah muhammedun rasulullah” dedikleri, namaz kıldıkları halde Müseyleme’nin de Allah’ın rasulü olduğuna inanmışlar, müslüman cemaatinden ayrı bir topluluk oluşturarak kendileriyle harp edilmesini caiz kılmışlardır.
Mustafa İslamoğluna gelince, üzerinde icma edilmiş bulunan cennet ve cehennemin ebediliğini aklî gerekçeler öne sürerek inkâr etmiş, kadere iman rüknünü iptal etmiş, hadislerin iman bakımından bağlayıcı olmadığını açıkça söylemiş, mütevatir hadisler inkâr etmiştir. Bunlar onun kâfir olduğunu anlamaya yeterliydi. Onun hakkında yanılmadığımızı ortaya çıkaran Allah’a hamd olsun ki, açıkça “Kur’ân mahlûktur” demeye başladı. Böyle bir söz söyleyenin ise kâfir olduğunda Ehl-i Sünnetin icmaı vardır. Mustafa İslamoğlu müslüman olduğunu iddia etmesine rağmen neden onun münafık değil de, kâfir olduğunu söylüyoruz?  Aslen onun münafıklığı küfür olan nifaktır. Lakin sadece münafık değil, açıkça kâfir olduğunu söylemememizin sebebi şudur: Şayet islam kadısı olsaydı ona yapılacak şey; küfründen tevbe etmesi ya da öldürülmesidir. Zira ona hüccet ikamesi söz konusu değildir. Çünkü hüccetin kendisini yani Kur’ân ve sünneti inkâr etmektedir. Müeyyide sahibi bir kadı’nın tevbe ettirmesinden sonra içinde hala küfrünü gizlemeye devam ederse bu gibi kimselerin adı o zaman münafık olur.
Recep Tayyib Erdoğan’a gelince, BOP eşbaşkanlığı yapmış, dinler arası diyaloğa destek vermiş, Allah’ın indirdiği hükümlerden başkasıyla hükmetmiş, zinanın suç sayıldığı yasayı kaldırtmış, kiliseler açılmasına izin vermiş, avrupa birliğine girebilmek için Allah’ın ayetlerini inkâr eden Mehmet Aydın gibi kâfir ilahıyatçıları yahut Kur’ân ile dalga geçen Egemen Bağış gibi kimseleri devlet bakanı yapmış, Mehmet Görmez, M. Emin Özafşar gibi sinsi sünnet düşmanı hermonetikçileri diyanet kadrolarına getirmiş, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” küfrünü dillendirmiş, “Akp ile İslam’ı bir arada zikretmek Akp’ye hakarettir” demiş, sık sık demokrasi küfrünü dile getiren sözler etmeye başlamış, islam’ın tesettür emri olan çarşaf hakkında “aşırılık” demiş, haremlik selamlığı iptal etmiş, sakalını kesmiş, pantolon-kravat giymiş, şarkıcıları ve fahişeleri alkışlamıştır ve sair pislikleri çoktur…  Bütün bunlarla birlikte kitap ve sünnetin hücciyetini kabul eden, namaz kılan birisidir. Yaptırım sahibi kadı olsa ona hüccet ikamesi yapması gerekirdi. Bizler, Allah Azze ve Celle’den onu bâtıl amel ve itikatlarından kurtarıp tevbe etmeyi nasip etmesi için dua ederiz. Pekçok bariz şirkleri olan Cübbeli Ahmed’in konumu da böyledir. Bu sebeple bu kimselerin hüccet ikame edilmeden tekfiri caiz değildir. Bilakis bâtıl amel ve akidelerinden teberrî edilmeleri gereken kimselerdir.
Tekrar hatırlatmak gerekir ki hüccet ikamesi sadece ilmin tebliği değildir. Müeyyide yetkisi bulunan kadı tarafından, cehalet, te’vil, kasıtsızlık, ikrah gibi tekfirin manilerinden olan hallerin tamamının ortadan kaldırılması gerekir. Bugün bu isimlere karşı bu hüccet ikamesini yapabilecek bir durum söz konusu değildir. Bu yüzden tekfir edilmeleri caiz değildir. Onlar ancak münafık konumundadırlar. Münafıklara karşı nasıl bir tavır almak gerekiyorsa öyle dikkatli olunur ve müslümanların haklarından ne gibi haklar onlara verilmişse bu hakları vermek gerekir. Onlara karşı savaşılmaz, öldürülmeleri caiz değildir. Onlar bir kâfire eman verirse, bütün müslümanları bağlayıcıdır. Kemal Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal, Muhsin Yazıcıoğlu, Necmettin Erbakan, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz vb. gibi isimlerin konumları da böyledir. Beşar Esad’ın küfrü de böyledir. Beşar Esad nusayrilik gibi tekfir edilen bir dine mensup olsa da özellikle Ramazan el-Buti denilen münafık kanalıyla insanlara kendisinin Sünnî bir müslüman olduğunu ilan etmiştir. Onun münafıklığı kendisiyle savaşılmasına engeldir. Bununla birlikte İslam’ın tagyir metodu asla yöneticilere karşı ayaklanmak, miting yapmak ya da oy kullanmak vs. olmamıştır. Bilakis bunun yolu; halka hakkın tebliği ve vahyi hayatlarına geçiren insanların topluluk oluşturmasıdır. Sünnet bu şekilde gelmiştir.
Müslüman olduğunu iddia eden fakat tekfir edilen (Rafızi İran yahut Evrenosoğlu cemaati gibi) bir topluluğa karşı savaş açmak bugün için – müeyyide sahibi İslam devleti olmadıkça - caiz değildir. Esad’a karşı ayaklananların yahut Mısırda yönetime karşı ayaklananların savaşı da böyledir. Böyle savaşlar fitne savaşıdır. İslam’da meşrû olan cihad ise açıkça İslam’ın dışında olan kâfirlere karşı, Allah’ın kelimesinin yüce olması için yapılan savaştır. Arap Baharı denilen fitneye, Irak olaylarına, Suriye olaylarına, Mısırdaki ayaklanmaya, Bugün Afganistan’da süren çarpışmalara cihad diyen ve fitneye karşı uyaranları da cihad karşıtı olarak ilan eden, el-Kaide gibi bozuk akide mensubu kimseleri mucahid zanneden kimseler, müslümanları hakiki cihaddan alıkoymaya çalışan Amerikan senaryolarının kurbanlarıdır.
Ya bilmiyorlar, ya bilmezlikten geliyorlar; İslam düşmanı kâfirlere karşı cihadın gerçekleşebilmesi için önce Allah’ın indirdiği vahye uyan bir topluluğun oluşması gerekir. Vahye indiği gibi uyan müslümanlar ise kıyıda köşede azınlık haldedirler. Vahye uymayanların adlarının müslüman olması yanıltmamalıdır.
Şeyh el-Elbânî rahimehullah’a şöyle soruldu: “Zamanımızda “Yöneticilere karşı Askeri inkılap (darbe, ayaklanma) denilen şey dinde mi gelmiştir yoksa bir bid’at midir?
Cevap: Bu fiillerin İslam’da aslı yoktur. Bu, davetin kurulmasında ve salih ülke oluşturulmasında İslamî menhece aykırı bir metottur. Bu ancak bazı müslümanların kâfirlerden etkilendikleri bir bidattir. Bu hususu Akidetu’t-Tahaviyye şerhi ve dipnotlarında açıkladım.” (Şeyh el-Elbânî’nin el-Esale dergisinde yayınlanan 41 no’lu fetvası)

2- Selefilik İddia Eden Taklitçiler

Diğer bir selefilik iddiasında bulunan topluluk bugünkü suud üniversitelerinde kelamcıların kokuşmuş metotlarıyla akide ve fıkıh öğrenen, mezhep mensubu olmayı teşvik eden, taklidi savunan, Kur’ân ve hadisleri okumayı yasaklayan, icma kavramının içini boşaltıp bâtıl bir mâna yükleyen, kıyas meselesiyle fikirleri bulandıran, delille harekete savaş açmış, sünnetle amel etmeyi fitne olarak niteleyen kimselerdir. Bu kimselere “Altın Kaideler” kitabımda ve şerhinde yeterli cevapları vermiş bulunuyorum.
Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Rabbinden apaçık bir delil üzerinde olan kimse, kötü ameli kendisi için süslenilen ve heveslerine uyan kimse gibi olur mu?” (Muhammed 14)
Oysa Allah'tan bir hidayet olmaksızın kendi bâtıl hevesine uyan kimseden daha sapık kim vardır? Allah, zâlim olan kimselere asla hidayet etmez.” (Kasas 50)
 “Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin.” (Bakara 111)
İbn Mes’ud radıyallahu anh şöyle demiştir: “Kişi kendisini, yeryüzündekilerin tamamı küfre girse bile küfre girmeyecek şekilde şartlandırsın. Sizden biriniz uydu/taklitçi olmasın.” Uydu nedir diye sorulunca şöyle dedi: “Ben insanlarla beraberim diyen kimsedir. Şüphesiz kötülük örnek alınamaz.” (Hasen mevkuf. İbn Batta el-İbane (29) Ebu Nuaym Hilye (1/136-137) İbn Hazm el-İhkam (6/293)
İbn Mes’ûd radıyallahu anh dedi ki: ‘Sizden biriniz dininde bir kimseyi taklit etmesin! Zira o iman etmişse iman etmiş, küfretmişse küfretmiş olur. İlle de birine uyacaksanız ölmüş olan sahâbelere uyunuz. Zira hayatta olanın fitneye düşmesinden emin olunamaz.’ (Sahih mevkuf. Taberânî, (9/152) Beyhakî, (10/116); Lalekâ’î, İtikâdu Ehli’s-Sunne, (1/93); İbn Hazm, el-İhkâm, (6/255); Ebû Nu’aym, Hilye, (1/136) İbnu’l-Cevzî, Safvetu’s-Safve, (1/421) Heysemî, Mecma’u’z-Zevâ’id, (1/180).
Huzeyfe radıyallahu anh’den benzeri rivayet edilmiştir. Bkz.: Tirmizî, (3/146) ve Bezzâr, (2802)
İbn ‘Abbâs radıyallahu anhuma da şöyle demiştir: “‘Hataları olan alime tabi olana yazıklar olsun.’ Oradakiler: ‘Bu nasıl olur?’ deyince o şöyle cevap verdi: ‘Bir alim kendi görüşüne göre bir şey söyler. Sonra Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem‘den gelen ilim ona ulaşınca hatalı olan görüşünden döner. Fakat kişi hala bu âlimin hatalı görüşünü taklit etmeye devam eder. işte böyle kimselere yazıklar olsun.’” (Sahih mevkuf. İbn ‘Abdilberr, Camî’u’l-Beyâni’l-’İlm, (12019); İbn Hazm, el-İhkâm, (6/824); İbn Kayyım, ‘İlâmu’l-Muvakkî’in, (2/296, 4/54); Elbânî; el-Hadîsu Huccetun bi Nefsihi fi’l-Akâ’id ve’l-Ahkâm, (sy. 78).

3- Selefîlik İddia Eden Biraz Mürcie, Biraz Harici Karışımları

Diğer bir grup amel ile imanı ayıran, sanki zamanımızdaki insanların salih olamayacakları zannına kapılmış da bu yüzden "hiç olmazsa tevhidi anlasınlar, akideyi kurtarsınlar, günahkâr selefî olsalar da olur" dercesine hareket eden, dolayısıyla akidede cehaleti mazur görmeyen hariciler gibi bu toplumun bu akide ile öldükleri takdirde cehennemlik olacaklarına itikad eden, ama muhaliflerini kolaylıkla tekfirci ilan edebilen, icmaya muhalefeti ve bid’atleri önemsemeyen, sahabe menhecini bağlayıcı görmeyen, velâ ve berâ rüknünü iptal eden, demokratik seçimlerde oy kullanmayı imandan bir esas gibi görmeye başlayan kimselerdir.  Allah Azze ve Celle’nin şu ayeti cevap olarak yeter: “İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir!” (Hucurat 11)
İbrahim b. Nasr şöyle demiştir: “Fudayl b. Iyad rahimehullah’ın şöyle dediğini işittim: “İçerisinde hak ile batıl, mümin ile kafir, güvenilir ile hâin, cahil ile alim arasında ayrım yapmayan, iyiliği iyi görmeyen ve kötülüğe karşı çıkmayan insanlara şahit olacağın bir zamanda kalsan ne yaparsın?” İbn Batta dedi ki: “Biz Allah’a aidiz ve O’na dönücüleriz. Muhakkak ki buna ulaştık, bunların çoğunu işittik, öğrendik ve şahit olduk. Şayet Allah’ın kendisine sahih bir akıl ve güçlü bir basiret bağışladığı kimse, İslam’ın ve müslümanların hali ile doğru yolu tutan müslümanların halini iyice düşünse ve tekrar tekrar tefekkür etse, insanların topukları üzerinde geri döndüklerini, arkalarını dönerek gittiklerini, doğru yoldan yüz çevirdiklerini, sahih delilden saptıklarını açıkça görürdü. Nitekim insanların çoğu daha önce çirkin gördüklerini güzel görmeye, daha önce haram saydıklarını helal saymaya, daha önce karşı çıktıklarını uygun bulmaya başlamışlardır. Allah size rahmet etsin, bu müslümanların ahlakı değildir. Bu dinde basiret üzere olan, iman ve yakîn ehli olan kimseler bunları yapamaz.” İbn Batta, el-İbane (1/188 no:24)
Mubeşşir b. İsmail el-Halebî dedi ki: “el-Evzaî’ye: “Bir adam: “Ben sünnet ehliyle de, bid’at ehliyle de otururum” diyor” denildi. El-Evzaî dedi ki: “Bu adam hak ile batılı eşitlemek istiyor.” İbn Batta dedi ki: “el-Evzaî doğru söylemiştir. Ben derim ki; bu adam hakkı batıldan, küfrü imandan ayıramaz. Bunun gibiler hakkında ayet inmiş ve el-Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’den sünnet gelmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İman edenlerle karşılaştıkları zaman “iman ettik” derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise “Biz sizinle beraberiz” derler.” (Bakara 14)” İbn Batta, el-İbane (2/456 no: 430)

4- Selefîlik İddia Eden Mürcie

Diğer bir grup amelleri imandan görmeyen, namazın terkinin küfür olduğu şeklindeki sahabe icma’ını iptal için kitap yayınlayan, fısklara kapıları açan, ittiba tevhidinden önce insanlara isim sıfat tevhidinden bahsederek fitneye düşen mürcie kimselerdir.
Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Ümmetimden iki sınıfın İslam’dan nasipleri yoktur: İrca ehli (amelleri imandan saymayan Mürcie) ve Kader ehli (Allah dileyeni hidayet eder, dileyeni de saptırır diyerek kaderi inkâr eden Mutezile) Hasen. İbn Mace (73) Taberani Evsat (6/154) Hatib Tarih (5/376) Taberi Tehzibu’l-Asar (1967) İbn Ebi Asım es-Sunne (344)
Abdurrahman b. Yezid rahimehullah’tan: Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh şöyle dedi: “Sizleri insanların çıkardıkları bid’atlerden sakındırırım. Şüphesiz din, kalplerden tek seferde gitmez. Lakin şeytan bunun için bid’atler çıkarır da, iman kişinin kalbinden gider. İnsanların Allah’ın kendilerini sorumlu tuttuğu; namaz, oruç, helal, haram gibi farzları terk edip, rableri Azze ve Celle hakkında konuşmaları yakındır. Kim bu zamana yetişirse kaçsın.” Denildi ki: “Ey Ebu Abdirrahman! Nereye kaçsın?” İbn Mes’ud radıyallahu anh dedi ki: “Nereye değil! Kalbiyle ve diniyle kaçsın. Bid’at ehlinden hiçkimseyle beraber oturmasın.” (Hasen mevkuf. El-Lâlekâi, İtikad (196) Esbehânî, et-Tergib ve’t-Terhib (477) Esbehânî, el-Hucce Fi Beyani’l-Mahacce (1/339)
Huzeyfe radıyallahu anh’den:  Dininizden ilk kaybedeceğiniz şey huşû, son kaybedeceğiniz şey ise namazdır. İslam’ın bağları birer birer çözülecek, kadınlar hayızlı ile namaz kılacak, bir ayakkabının şaşmadan diğer eşinin adımlarını izlemesi gibi aynen sizden öncekilerin yolunu adım adım izleyeceksiniz. Sonunda birçok fırkalardan iki fırka kalacak, bunlardan birisi: “Neden beş vakit namaz kılıyoruz? Bizden öncekiler sapıtmış. Allah Teâlâ sadece şöyle buyuruyor: “Gündüzün iki ucunda ve gecenin ilk saatlerinde namaz kıl” (Hud 114) Böylece onlar sadece üç vakit namaz kılacaklar. Diğer fırka da şöyle der: “Müminlerin Allah’a imanı, meleklerin imanı gibidir. Aramızda kâfir ve münafık yoktur.” Allah’ın onları Deccal ile beraber haşretmesi bir haktır.” Sahih. Hakim (4/516) Taberi Tehzibu’l-Asar (2002) Ahmed Zühd (1000) İbn Vaddah el-Bid’a (153) Hallal es-Sunne (1292-93) Acurrî eş-Şeria (35) İbn Ebi Asım Zühd (1/179) Ebu Nuaym Hilye (1/281) İbn Batta el-İbane (1/174, 2/571 no:1260)
Bir tarikinde ikinci fırkanın tarifi şu lafızla gelmiştir: “Bir kavim gelecek, kıbleye yönelip namaz kılan kimsenin imanına şahitlik edecek Taberi Tehzibu’l-Asar (2003)
Acurri’nin rivayetinde şu ziyade vardır: “Hatta onlar arasında namaz kılmayanlar bile olur. Onlar kaderi yalanlarlar. Deccal’in çıkış sebebi onlardır. Allah’ın onları Deccal’e katması bir haktır.”
Huzeyfe radıyallahu anh yine şöyle demiştir: “Şüphesiz ben iki din biliyorum ki ikisinin mensupları da cehennemdedir. Bir topluluk: “Zina etse de, adam öldürse de, iman sözden ibarettir” der. Diğer topluluk: “Bizden öncekiler sapıklar idi” derler ve “Neden beş vakit namaz kılıyoruz, o sadece iki vakittir: yatsı namazı ve sabah namazı” derler.” Hallal es-Sunne (1356, 1369) Abdullah b. Ahmed es-Sunne (1/323-324 no:663) İbn Ebi Şeybe İman (s.30) Ebu Ubeyd İman (s.33) Taberi Tehzibu’l-Asar (2004) Acurri eş-Şeria (s.143-144)
Hafız Ebu Bekr el-Humeydi, Ömer b. el-Hattab radıyallahu anh’ın azatlısı Hamze b. el-Haris’ten, o da babasından rivayet ediyor: “Mescidu’l-Haram’da birisi Ebu Hanife’ye: “Şehadet ederim ki kâbe haktır, lakin bu o mudur, değil midir bilmiyorum” diyen kimse soruldu. Dedi ki: “O gerçek bir mümindir” Ona: “Şehadet ederim ki Muhammed b. Abdillah (sallallahu aleyhi ve sellem) nebidir, fakat o, kabri Medine’de bulunan kişi midir bilmiyorum” diyen kimse soruldu. Dedi ki: “O gerçek bir mümindir” Ebu Bekir el-Humeydi dedi ki: “Kim böyle söylerse kâfir olmuştur.” Sahih. Fesevi el-Ma’rife (3/96)

5- Selefîlik İddia Eden Kısmî Tekfirciler

Bir diğeri sufileri tekfir eden kimselerdir. Bu sıfatları haricilerle ittifak etmektedir.
Türkiye’deki müslümanların cehaleti basit değil, mürekkep bir cehalettir. Yani dinlerini öğrenip amel etmek isteyen insanlar İslam’ı saptırılmış bir şekliyle öğrenmiş ve buna göre amel etmektedirler. Dolayısıyla bu kimseleri tekfir edenler haricilik etmiş olurlar. Yukarıda haricilere reddiye ve münafık tabiri hakkında yaptığım açıklamalar burada da geçerlidir.

Ehl-i Hadis Selefiler’in Bu Gruplardan Ayrlığı Tevhidde Ayrılıktır!

Bu grupların tamamı ile ayrılığımız tevhid noktasındadır. Dikkat edin, bu tevhid; ulûhiyet tevhidinden bir cüz olan, herşeyden önce gelen “İttibâ tevhididir.” Yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i, Allah’ın dinini beyanda birleme ve O'ndan gelene teslim olma tevhididir.
Bâtıl işleyenlerin ve hakka düşmanlık edenlerin çokluğu aldatmasın. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Eğer Muhammed'e yardım etmezseniz, Allah, elbette ona yardım edecektir. Nitekim kâfirler, iki kişiden biri olarak onu (Mekke'den) çıkardığında, her ikisi de mağarada iken arkadaşına: "Üzülme, Allah bizimle beraberdir' demişti, işte Allah o zaman, ona sekînetini indirmiş (ona soğukkanlılık vermiş) ve görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş ve küfredenlerin sözünü de alçaltmıştır. Zira yüce olan, ancak Allah'ın sözüdür, Allah, Azîz'dir, hikmet sahibidir.” (Tevbe 40)
Bu grupların bazılarının kardeşlik anlayışını esas alacak olursanız şeytan dahi dışarıda kalmaz. Zira Şeytan Allah’ın varlığına, birliğine, rububiyetine, ulûhiyetine, semada oluşuna, meleklerine, cennete, cehenneme vs. iman etmektedir. Ancak şeytan, vahiy karşısında aklı ve kıyasıyla itiraz etmesi sebebiyle kâfirlerden olmuştur.
Dikkat edin! Selefilik iddia eden bu grupların her birinin akidelerindeki sapıklıklara görünen bir alamet olması için Allah onları video ve suretlere müptela etmiştir! Dernekler bidatine düşmüşlerdir. Bu belalara düşen hiçkimse görmedim ki akidesinde daha büyük bir sorunu olmasın. Dernekler fitnesinden bizi uyandıran ve bu kirli oyunun arkasındaki çirkinlikleri bize gösteren Allah’a hamd olsun. Allah Azze ve Celle’den selefilik iddia eden bütün kardeşlerimize hataları görmeyi, masumluk iddiasından vazgeçmeyi ve bu hatalardan bir an önce dönmeyi, yalnız Allah’ın indirdikleri etrafında kardeşlerden olmayı bize nasip etmesini dilerim.
Türkiye'li müslümanlar olarak sorunlarımıza; Suud'lu, Mısır'lı, Kuveyt'li, Avrupalı vs. yabancı uyruklu alimlerin lokal fetvalarıyla çözüm ithal etmekten vazgeçmeli, Kitap, sünnet ve salih selefin menheci üzerinde bağımsız araştırmalar yaparak çözüm üretebilmelidirler. Din belli, akide belli, yol belli, menhec bellidir. Bu memleketin sorunlarını da biz yabancılardan daha iyi bilmeliyiz. Guneyman'ın saçmaladığı fetvaları yayan, Abdulkadir b. Abdulaziz yahut Ebu Katade Filistini'nin kitaplarıyla etrafında mutlaka kafir diyeceği birilerinin arayışına geçen harici meşrepliler kadar, halkına hüccet ulaşmamış, aralarında selefilik iddia edenlerini çoğunlukla ahlaksız, tekfirci, kendini beğenmiş, yalancı, iki yüzlü, düzenbaz, video kaydı yapan, giyiminde kafirlere benzeyen yüzler olarak gören bir toplumda, mensuplarını ıslah etmeyen, kalitesiz taraftar kalabalıkları oluşturma  gayretiyle çabalayanlar da isabetli bir ilerleme gösteremeyeceklerdir.
Bunları sevinerek değil, bilakis üzülerek, kahrolarak söylüyorum. Bu davet dün de garip idi, bugün de gariptir. Bu daveti yalnız bırakanları, hevâlarına göre rotalar çizerek selefin menhecine muhalefet edenleri Allah'a şikâyet ediyoruz. Bizim uyarılarımızdan sonra bu gruplara mensup olanlar da bizlerde gördükleri yanlışları dile getirmeye başlamışlardır. Geç kalmış da olsalar biz bunu lehimize çevirebiliriz. Bizde tespit edilen hataları Kur’ân ve sünnete arz etmek ve gerçekten bir yanlışlık varsa bundan derhal dönmek boynumuzun borcudur.
Hani adamın birisi ıssız bir adada aç kalır, hindistan cevizi ağaçlarında maymunlar vardır, adam bunlara taş atar, maymunlar da onu taklit ederek hindistan cevizi atarlar. Sakın birbirimizi uyarma vazifemiz bu hikâyedekine benzemesin! Bazılarımız maymunluk etmesin de, acıyı da tatlıyı da beraberce yiyelim!
ABD’li ve Rusya’lı kâfirlerin demokrasiye katılımdan duydukları büyük sevince rağmen, sırf Türkiye’deki bir avuç münafıklara karşı sevinmek gerekçesiyle oy kullanma belasına düşecek kadar taassuba batmış, bu konuda aşırı hüsnüzan ettiği hocalarını taklid etmiş kardeşler! Sizlerin hayrını istediğim için – ki hayrınızı istemeye bu kadar hırslı insan pek göremezsiniz - göğsümü hedefe koydum, sizden gelecek menfaati ve sizden korkulacak zararları hiçe sayarak söylüyorum ki, bu sapıklık değil de nedir?
Rum Suresinde kitab ehli üzerinden yapılan bâtıl bir kıyası delil getirerek, kitapsız bir küfür olan Demokrasi’nin galibiyeti ile sevinmek üzere oy kullanmayı caiz kılmanın manası nedir?
Oy kullanmanın “sadece görüş bildirmekten ibaret” olduğunu söyleyerek demokratik oylamaya yeşil ışık yakanlar, “Bu ne de olsa Allah’ın indirdiği ile hükmetmek şaibesiyle alakalı değil, belediye başkanlığı seçimidir” diyerek çarpıtanlar! Kadınların belediye başkanı seçilmesini, erkeklerle kadınların, kâfirlerle müslümanların, alimlerler cahillerin eşit sayıldığı, müzik ve suret gibi büyük günahların helalleştirildiği, Allah Azze ve Celle'nin "Çoğunluğa uyarsanız saparsınız" buyurmasına rağmen, çoğunluğun kararının hakim kılındığı kâfirce bir uygulama olan demokratik oy kullanma işlemine iştirak etmenin caiz olduğunu iddia etmeniz Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmetmenin ta kendisi değil midir?
Hepsinden önemlisi, bu tavrınız, İslam’ın yolların en güzeli olarak getirdiği Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetindeki ıslah metodlarına olan imandaki zayıflığın bir göstergesi değil midir? Hâla bunu tevbe edilmesi gereken bir itikad ve amel olarak görmüyor musunuz? Hâla bunu ayrılık gerektirmeyen basit bir mesele mi sanıyorsunuz?
Halbuki “oy kullanmayı vacip” görenler, oy kullanmayanların harici olduklarını iddia etmekte, kimileri oy kullanmayanların “imanlarından şüphe etmekte”dirler! Hâla meselenin basit olduğunu mu sanıyorsunuz?
Tıpkı video fitnesine düşenlerin, videonun haram kılınan suretlerden olduğunu söyleyenleri “aşırı” ve “sert” görmeleri gibi!
Tıpkı dernek fitnesine düşenlerin, mescidleri ihya etmeye çalışanları “zahirî” ve “anlayışsız” görmeleri gibi!
Tıpkı gevşeme ve çözülme davetçilerinin, bid’at ve münkerlere karşı tavır alınmasına “kabalık” ve “katılık” demeleri gibi!
Vs. vs…
Bunların hepsi de “yolların en güzeli Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur”, ve “her bid’at sapıklıktır” diyerek sözlerine başlıyorlar, ancak imanlarından şüphe ettikleri, vacibi terk etmiş olarak niteledikleri, aşırlık, sertlik, kabalık, katılık, zahirilik, maslahat gözetmeme gibi bütün suçlamalarının hedefine koydukları şey; ya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetlerine uyulması yahut bid’atlere karşı çıkılmasıdır!
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu! Evet, bizler gariplerden olmaya teşvik edildik de, galiba birileri gariplik ile tuhaflığı birbirine karıştırmış!
Peki ne yapmak lazım?
Mu’âz b. Cebel radıyallahu anh’ın rivayet ettiği bir hadisi şerifte Rasûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: ‘Şüphesiz sizler aranızda iki sarhoşluk ortaya çıkmadığı sürece Rabbinizin açık delili üzere olacaksınız; Cehalet sarhoşluğu ve yaşama sevgisi sarhoşluğu! Sizler iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarsınız. Allah yolunda da cihad edersiniz. Aranızda dünya sevgisi ortaya çıkarsa ne iyiliği emredip kötülükten yasaklarsınız ve ne de Allah yolunda cihad edersiniz! İşte o gün Kitap ve Sünnet ile konuşanlar, Ensâr ve Muhacirlerden öne geçenler gibidirler!’ (Hasen. Bezzâr, (7/80/no: 2631); Hâkim et-Tirmizî, Nevadiru’l-Usûl (2/330); Deylemî (4293) ve Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, (3/221). İbn Vaddah’ın el-Bid’a ve’n-Nehyu Anha kitabında şahitleri vardır.)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)