Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

27 Ekim 2008 Pazartesi

Dinde Sebatı Sağlayan Etkenler

Şüphesiz ki hamd, Allah'adır. O'na hamdeder, O'ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden Allah'a sığınırız. Allah kime hidayet ederse onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırırsa onu hi-dayete erdirecek yoktur. Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O, tektir ve ortağı yoktur. Ve şehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve rasulüdür.
Allah'ın Dini'nde sebat etmek, azimle ve tutarlılıkla sı-rat-ı müstakimde yürümek isteyen her sadık müslüman için en başta gelen bir istektir.
Konunun önemi bir takım noktalarda gizlidir. Bunlar-dan bazıları şu şekildedir:

" Müslümanların halen içerisinde yaşadığı toplumların durumu, ateşiyle yandıkları çeşitli fitneler ve tuzaklar, dini garip duruma düşüren türlü şüpheler ve şehvetler...Öyle ki dine sarılan, hayret verici bir konuma ulaşmıştır: "Dinine sarılan ateş parçasını elinde tutuyor gibidir."
Müslümanın, sebatı sağlayacak sebeplere bugünkü ihtiyacının, selef zamanındaki bir kardeşinin ihtiyacından daha fazla olduğu konusunda hiçbir akıl sahibinin şüphesi yoktur. Zamanın kötülüğü, kardeşliğin azlığı, yardımlaşma ve dayanışmanın zayıflığı nedeniyle bunu gerçekleştirmek için gereken gayret daha büyüktür.

" Dinden çıkma olaylarının çoğalması, İslam için çalışan-lar arasında dahi sapmaların başgöstermesi, müslümanı bu gibi sonuçlardan korkmaya ve güvenli bir neticeye u-laşmak için sebatı sağlayacak etkenleri aramaya itmek-tedir.

" Konunun, kendisi hakkında Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in "Ademoğlunun kalbi kaynadığı zaman ten-cereden daha çok altüst olur." buyurduğu kalp ile bağlantılı olması...Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kalp ile ilgili bir başka benzetme daha yapar: "Kalp, an-cak (takallubu) dönmesi dolayısıyla kalp olarak isim-lendirilmiştir. Kalp, bir ağaç gövdesindeki tüy gibidir. Rüzgar onun altını üstüne getirir." Bu hadisten sonra şair şöyle der:
"İnsan ancak unutkanlığı dolayısıyla insan olarak isim-lendirildi"
"Kalp de ancak dönmesi nedeniyle kalp olarak isim-lendirildi"
Şehvetler ve şüpheler karşısında dönüveren kalbin sabit hale getirilmesi, bu görevin büyüklüğüne ve zorluğu-na uygun güçlü etkenlere ihtiyaç duyan tehlikeli bir iştir.
SEBATI SAĞLAYAN ETKENLER

Allah azze ve celle, bizlere merhameti gereği; Kita-bı'nda, Nebi'si aracılığıyla ve O'nun yaşantısında sebat için gerekli bir çok etken bildirmiştir. Bunlardan bazılarını birlikte ele alacağız:
1. Kur'an'a yönelmek:

Kur'an-ı Kerim, ilk sebat vasıtasıdır. Allah'ın sağlam ipidir. Aydınlatıcı nurdur. O'na sımsıkı sarılanı Allah korur. O'na tâbi olanı Allah kurtuluşa erdirir. O'na davet eden doğru yola yönlendirilir.
Allah, Kur'an'ın belirli bir aşamayla ayrıntılı olarak indi-rilmesindeki amacın kalpleri iyice sağlamlaştırmak olarak açıklar: Allah Teâlâ, kafirlerin şüphelerini reddederek şöy-le buyurur: (İnkar edenler, "Kur'an ona bir defada top-luca indirilmeli değil miydi?" dediler. Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için böyle yaptık ve onu tane tane okuduk. Onların sana getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, sana doğrusunu ve daha açığını getirmeye-lim)

Kur'an niçin dinde sebatın kaynağıdır?

" Çünkü, imanı yeşertir. Allah ile bağını kurarak nefsi a-rındırır.
" Kur'an ayetleri, müminin kalbine serinlik ve esenlik in-dirir. Böylece, fitne rüzgarları onu sürükleyemez. Kalbi, Allah'ın zikri ile huzur bulur.
" Müslümanı, doğru değerler ve düşüncelerle donatır. Bununla, çevresinde olanları düzenleyebilir. Yine; kendisi-ne olayları değerlendirme imkanı sağlayan ölçüler kazan-dırır. Olayların ve insanların değişmesine göre sözleri de-ğişip birbiriyle çelişmez ve kararında tereddüt olmaz.
" Kafirler ve münafıklardan oluşan İslam düşmanlarının ortaya attığı şüphelere cevap verir. İslam'ın ilk yıllarında yaşananlar, canlı örneklerdir:
Müşriklerin "Muhammed terk edildi" demelerine karşı, Allah azze ve celle'nin (Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı) kavlinin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in nefsine etkisi nedir?
Kureyş kafirleri, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e öğretenin bir beşer olduğunu ve O'nun, Kur'an'ı Mekke'deki rumi bir marangozdan aldığını iddia edince Allah azze ve celle'nin (Kendisine nisbet ettikleri şah-sın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'an) apaçık bir A-rapça'dır.) buyurmasının etkisi nedir?
Münafığın (Bana izin ver, beni fitneye düşürme) de-mesi üzerine Allah azze ve celle'nin (Bilesiniz ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir) buyurmasının müminlerin kalplerindeki etkisi nedir?
Destek üzerine destek ve iman etmiş kalpleri kuvvet-lendirme, şüpheleri reddetme ve batıl ehlini susturma de-ğil mi?..Rabbim'e yemin olsun ki evet!
Hayret edilecek bir durum da Allah'ın müminlere, Hudeybiye'den dönüşlerinde çok ganimetler alacaklarını vadetmesidir. (Bu Hayber ganimetleridir.) Bunu, kendileri için kısa bir süre sonra gerçekleştireceğini, oraya yalnız çıkacaklarını ve münafıkların onlara katılmak isteyeceğini, müslümanların onlara kendilerine tâbi olmamalarını söyle-yeceğini; münafıkların, Allah'ın kelamını değiştirmek iste-yerek ısrar edeceklerini ve müminlere "Siz bizi çekemi-yorsunuz" diyeceklerini bildirir. Allah azze ve celle onlara şöyle cevap verir: (Neredeyse hiç laf anlamıyorlar) Sonra bunların hepsi müminlerin gözleri önünde aşama aşama, adım adım ve kelime kelime gerçekleşir.
İşte bu noktada; hayatlarını Kur'an'a bağlayanlar; Kur'an'ı okumaya, ezberlemeye, anlamaya ve düşünmeye yönelenler, O'nunla hareket edip O'na boyun eğenler ile insanların sözünü tüm uğraşları ve meşguliyetleri haline getirenler arasındaki farkı anlayabiliriz.
Ve keşke ilim talep edenler, eğitimlerindeki büyük payı Kur'an'a ve tefsirine verebilseler..

2. Allah'ın Şeriatı'na tutunup salih amel işlemek

Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Allah, iman edenleri sağ-lam sözle hem dünya hayatında hem de ahirette sa-pasağlam tutar. Zalimleri ise Allah saptırır. Allah dile-diğini yapar)
Katâde şöyle der: Dünya hayatında hayırla ve salih amel ile sabit tutar. Ahirette ise kabirde sabit tutar. Selef-ten bir çoğundan bu rivayet edilmiştir.
Allah Subhanehu şöyle buyurur: (Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için hem daha hayırlı hem de (imanlarını) daha pekiştirici olurdu) Yani hak üzerinde daha sağlam olurlardı.
Bu apaçıktır. Fitne başgösterince, salih amellerden geri duran tembellerden sebat bekleyebilir miyiz? Oysa iman eden ve salih amel işleyenleri Rableri, imanları ile doğru yola yöneltir. Bu nedenle, Rasûlullah sallallahu aley-hi ve sellem salih amellere ısrarla devam ederdi. Kendisi-ne en sevimli amel az da olsa devamlı olanıydı. Sahabileri bir amel işlediklerinde onu sürekli hale getirdiler. Aişe radıyallahu anha bir amel işlediğinde ona devam ederdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem "Oniki rekatı kıl-maya ısrarla devam edene cennet vacip olur." (Ratibe sünnetlerini kasdeder). Kudsi hadiste, "Kulum bana nafilelerle yaklaşmaya öyle devam eder ki ken-disini severim" buyurulur.

3. Peygamber kıssalarını düşünüp örnek almak için incelemek

Allah Teâlâ'nı şu ayeti buna delalet etmektedir: (Pey-gamberlerin haberlerinden senin kalbini teskin ede-ceğimiz her haberi sana anlatıyoruz. Bunda sana gerçeğin bilgisi, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir)
Bu ayetler, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem za-manında oyun ve eğlence olsun diye inmedi. Bilakis yüce bir gaye için indi. Bu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ve O'nunla birlikte müminlerin kalplerini sağlam-laştırma gayesidir.
" Allah azze ve celle'nin ("Eğer iş yapacaksanız, ya-kın onu da tanrılarınıza yardım edin!" dediler. "Ey a-teş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!" dedik. Böyle-ce ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, da-ha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk) kav-lini düşünsen...İbni Abbas şöyle der: "İbrahim aleyhisselam ateşe atıldığında en son sözü (Hasbiyallahu ve ni'mel-Vekil / Allah bana yeter ve O ne güzel bir vekil-dir) idi."
Bu kıssayı düşünürken, baskı ve işkence karşısında direnme duygusunun kalbine yerleştiğini hissetmiyor mu-sun?
" Musa aleyhisselam kıssasıyla ilgili Allah azze ve celle'nin (İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın a-damları: "İşte yakalandık!" dediler. Musa: "Asla!" dedi. "Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol göste-recektir") kavlini düşünürsen...
Bu kıssayı düşünürken, zalimlerle karşılaşınca kararlı-lık sebat etme ve şiddet anında, ümitsizliğe kapılanların bağrışmaları arasında kararlılık gösterme şuurunu hisset-miyor musun?
" Firavun'un sihirbazlarının hikayesini göz önüne getir-sen... Hani şu, hak kendilerine açıkça belli olunca ondan dönmeyerek kararlılık gösteren bir avuç insanın ilginç hi-kayesi...
Zalimin (Ben size izin vermeden önce ona inandı-nız öyle mi! Hakikat şu ki o, size büyü öğreten büyü-ğünüzdür. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt et-meden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız) tehditleri karşısında, sebat etmenin bir yüce örneğinin kalbe yerleş-tiğini görmüyor musun?
İnanan azınlığın hiç tereddüt etmeden (Seni, bize ge-len apaçık mucizelere ve bizi yaratana tercih edeme-yiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin) diyerek göster-diği kararlılık...
" Yine; Yasîn Suresi'nde geçen müminin ve Firavun ailesindeki müminin kıssalarından, Ashabu'l-Uhdûd'un hikayesi ve benzerlerinden alınacak en büyük ders, nere-deyse tamamıyla sebat üzerinedir.

4. Dua

Allah'ın mümin kullarının özelliklerinden biri de, kendi-lerini dinde sabit kılması için dua ile Allah'a yönelmeleri-dir:
(Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalple-rimizi eğriltme)
(Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve ayakla-rımızı sabit kıl)
"Ademoğullarının kalplerinin hepsi Rahman'ın parmaklarından iki parmağın arasında bir kalp gibi-dir. Onu dilediği gibi çevirir." Bu nedenle, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem çokça şöyle derdi: "Ey kalpleri çeviren! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl."


5. Allah'ı zikretmek

Bu, sebatı sağlayan en büyük etkenlerdendir. Allah azze ve celle'nin (Ey iman edenler! Herhangi bir toplu-luk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çok zikredin) kavlinde iki olay arasında kurulan şu bağı dü-şün. Allah'ı zikretmeyi, cihatta kararlılık göstermeye yar-dımcı olacak en büyük sebeplerden biri olarak gösteriyor.
"Farslar'ın ve Rumlar'ın, en çok ihtiyaç duydukları bir anda çokluklarının kendilerini nasıl aldattığını düşün" İna-nanların, sayılarının azlığına rağmen Allah'ı çokça zikret-meleri nedeniyle nasıl kazandıklarını düşün.
Güzellik ve makam sahibi kadın kendine çağırdığı zaman, onun fitnesine karşı koymak için Yusuf aleyhisselam ne ile yardım diledi? "Maâzallah / Allah ko-rusun!" kalesine sığınmadı mı? Bunun sonucu, şehvet dal-gaları bu kalenin surlarına çarpıp yok olmadı mı?
Müminlerin imanlarının sağlamlaştırılmasında zikirlerin rolü işte böyle olur.

6. Müslümanın, doğru yolda yürümeye gayret etmesi

Her müslümanın üzerinde yürümesi gereken tek doğru yol, Ehli Sünnet ve'l Cemaat yoludur. Bu yol; Et-Taifetu'l-Mansûra'nın, el-Fırkatu'n-Nâciye'nin, sahih akide ve doğru metod sahiplerinin yolu; sünnete ve delile uyanların, Allah düşmanlarını ve batıl ehlini terkedenlerin yoludur.
Doğruda sabit kalma konusunda bunun önemini bil-mek istiyorsan düşünerek kendine şu soruyu sor: Geçmiş-te ve günümüzdeki insanların bir çoğu niçin saptı?.Niye şaşkınlığa düştüler ve ayakları Sırat-ı Müstakim'den kaydı, doğru yol üzere ölemediler? Ya da ömürlerinin büyük bir kısmını tüketip hayatlarının değerli bölümlerini boşa geçir-dikten sonra doğruya ulaştılar?
Onları; felsefeden kelama, tahriften i'tizâla,tevilden tefviz ve ircâya, tasavvuf tarikatlarının birinden diğerine sapıklık ve bidat dairelerinde dolaşır görürsün.
Ehli bidat, işte bu şekilde şaşkınlık ve tereddüt içeri-sinde olur. Kelam ehlinin ölüm anında sebattan nasıl mah-rum edildiğine bak! Selef alimleri şöyle der: "Ölüm anında insanların en çok şüpheye düşeni kelam ehlidir."
Şimdi düşün! Ehli Sünnet ve'l Cemaat'tan hiç kimse, bu yolu öğrenip anladıktan ve bu yola koyulduktan sonra kızarak onu terketmiş mi? Belki hevâsı ve şehvetleri, zayıf aklına takılan bir şüphe dolayısıyla terkedebilir. Ama asla, daha doğrusunu gördüğü veya bu yolun batıl olduğu ken-disine belli olduğu için terketmez!
Bunun delili, Herakl'ın, Ebu Süfyan'a Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e tâbi olanlar hakkında sorduk-larıdır: "Onlardan hiç kimse bu dine girdikten sonra dinine kızarak ondan geri dönüyor mu?" der. Ebu Süfyan "Hayır" deyince Herakl şöyle der: "İmanın sevinci kalplere karışın-ca böyle olur"
Büyüklerden, bidat yollarında dolaştıklarını çok işittik. Bazılarına Allah'ın hidayet ettiğini, onların da batılı terkedip, önceki gittikleri yollara kızarak Ehli Sünnet ve'l Cemaat yoluna girdiklerini duyduk. Fakat bunun tersini hiç duyduk mu?!.
Eğer hak üzere sabit kalmak istiyorsan müminlerin yoluna koyul!

7. Terbiye

Belirli bir aşamayla, anlayarak elde edilen imani ve ilmi terbiye, sebatı gerçekleştiren faktörler içerisinde te-mel bir faktör olarak yeralır.
İmani terbiye; kalbe ve vicdana korku, ümit ve sevgi ile canlılık kazandırır. Kur'an ve Sünnet ifadelerinden uzak kalma ve insanların sözlerine tutunma neticesi ortaya çı-kan donukluğu yokeder.
İlmi terbiye; sahih delil üzerinde durur. Bu da taklidi ve hoş olmayan fırsatçılığı ortadan kaldırır.
Şuurlu terbiye ile kişi kötülerin yollarını ve İslam düşmanlarının planlarını öğrenir. Gündemi bilir ve olayları tam olarak kavrayarak ona göre hareket eder. Bu şekilde, sınırlı sayıda insanın bulunduğu küçük toplumlarda kabu-ğuna çekilme ve içine kapanma önlenir.
Kademeli terbiye ise, müslümanı aşama aşama iler-letir. Onu dengeli bir planlamayla, olgunlaşmanın basa-maklarında yükseltir. Bununla; aklına geleni söylemenin, aceleciliğin ve zararlı çıkışların önüne geçilir.
Sebatı getiren bu unsurun önemini daha iyi anlamak için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatına ba-kalım ve kendimize soralım:
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in sahabilerinin Mek-ke'de, kendilerine baskı uygulanan günlerde gösterdikleri sabrın kaynağı nedir?
Bilal, Habbâb, Mus'ab, Yasir ailesi ve diğer mazlum-lar; hatta sahabenin önde gelenleri boykot sırasında ve diğer zamanlarda nasıl sebat ettiler?
Onların bu kararlılıkları, kişiliklerini aydınlatan nübüvvet ışığının köklü terbiyesi olmadan gerçekleşebilir miydi?
Bir sahabiyi ele alalım. Örneğin Habbâb ibnu'l-Eret radıyallahu anh...Efendisi, demir şişleri kor haline gelince-ye kadar ısıtır, sonra onun çıplak sırtına koyardı ve sırtının yağı eriyip üzerlerine akınca ancak onları söndürürdü. O-nu, bütün bunlara sabretmeye sevkeden neydi?
Bilal...Güneşten yanmış toprağın üzerinde, kayanın al-tında...Ve Sümeyye...Bağlar ve zincirler içerisinde...
Medine döneminde yaşanan bir olay ve bir soru: Huneyn'de, müslümanları çoğu hezimete uğrayınca Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte kim sebat gösterdi? İslam'a yeni girenler mi? Henüz nübüvvet okulunda yeteri kadar terbiye görmemiş ve çoğu ganimet toplamak için çıkanlar mı? Asla!..Sebat gösterenlerin çoğu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in elinde uzun süre terbiye gö-ren seçkin müminlerdi.
Onlar, eğer bu terbiye olmasaydı sebat gösterebilirler miydi?

8. Üzerinde bulunduğu yola güvenmek

Müslümanın üzerinde bulunduğu yola olan güveni art-tıkça, o yolda yürümeye kararlılığı da şüphesiz daha büyük olur. Bu güveni sağlayan faktörlerden bazıları şunlardır:
" Üzerinde bulunduğun doğru yolun, bu asırda ve bu zamanda ortaya çıkmış yeni bir yol olmadığını hisset-mek...O; senden önce nebilerin, sıddîkların, alimlerin, şe-hitlerin ve salihlerin üzerinde yürüdükleri soylu bir yoldur. Bunu hissetmekle garipliğin yok olur ve yalnızlığın dostlu-ğa, üzüntülerin sevince ve mutluluğa dönüşür. Çünkü, onla-rın hepsinin bu yolda sana kardeş olduklarını hissedersin.
" Seçilmiş olmanın şuuruna varmak...Allah azze ve celle şöyle buyurur:
(Hamdolsun Allah'a ve selam olsun seçkin kıldığı kullarına)
(Sonra Kitab'ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik)
(İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana olayla-rın yorumunu öğretecektir)
Allah, peygamberleri nasıl seçmişse, salihler için de bu seçimden bir pay vardır. Bu pay, peygamberlerin ilim-lerinden kendilerine kalandır.
Allah seni bir cansız, bir hayvan, bir kafir, bir inkarcı, bir bidat davetçisi, bir fasık olarak yaratsaydı; İslam'a ça-ğırmayan bir müslüman veya çeşitli hataları olan bir yola davet eden biri olarak yaratsaydı bilincin nasıl olurdu?
Allah'ın seni seçmesinin ve seni Ehli Sünnet ve'l Ce-maat yolunda bir davetçi kılmasının, üzerinde bulunduğun yolda kararlılık göstermene etki eden faktörlerden biri ol-duğunu görmüyor musun?

9. Allah azze ve celle'ye daveti pratik olarak uygula-mak

Nefis, hareket etmezse bozulur. Dışa açılmazsa çürür. Nefsin dışa açılabileceği en yüce alanlardan biri de Al-lah'a davettir. Bu, peygamberlerin görevidir ve nefsi azap-tan kurtarır. Bu uğurda, kuvvetler harekete geçer ve önem-li görevler yerine getirilir. Dolayısıyla davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Hiçbir konuda bir kimse hakkında "ne ilerledi ne geriledi" demek doğru değildir. Çünkü nefsi sen ibadetle meşgul etmezsen, o seni günah-la meşgul eder. İman, artar ve eksilir.
Zaman harcayarak, kafa yorarak, çalışarak ve konu-şarak doğru yola davet etmek, müslümanın en önemli uğ-raşı ve kaygısı olursa; bu, şeytanın saptırma ve fitneye dü-şürme uğraşının önünü keser.
Buna; davet yolunda yürürken karşılaştığı engeller, i-natçılar ve batıl ehli karşısında davetçinin nefsinde oluşan meydan okuma duygusunu da ilave edebiliriz.
Bu şekilde davet, kendisiyle kazanılan büyük sevaba ilave olarak sebatı sağlayan etkenlerden biri olur; gerile-meyi ve bozulmayı engeller. Çünkü hücüm eden savunma ihtiyacı hissetmez. Allah, davetçilerle birliktedir, onları sağlamlaştırır ve hatalarını örter. Davetçi doktor gibidir. Bilgisiyle ve tecrübesiyle hastalıklara karşı savaşır. Baş-kaları üzerindeki bu savaşıyla o, hastalığa yakalanmaktan diğer insanlara oranla daha uzaktır.


10. Sağlam insanların etrafında bulunmak

Bu insanların sıfatlarından birini Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şu şekilde haber verir: "İnsanlar ara-sında öyleleri vardır ki, iyiliğin anahtarları ve kötülü-ğün kilididirler."
Alimleri ve salihleri, davetçileri ve inananları arayıp onların etrafında bulunmanın sebat etmeye büyük bir şe-kilde yardımı vardır. İslam tarihinde gerçekleşen bazı fitne-lerde, Allah müslümanları bir takım kişilerle sabit kılmıştır.
Ali ibnü'l-Medini rahimehullah'ın bahsettiği şu olay bunlardandır: "Allah dini riddet günü Sıddîk ile, mihnet gü-nü de Ahmed ile aziz kıldı"
İbnu'l-Kayyım rahimehullah'ın, Şeyhulislam İbni Teymiyye'nin kararlılık göstermedeki rolünü anlatırken söy-lediği şu sözleri düşün: "Korkumuz şiddetlenip kötü şeyler aklımıza gelmeye ve yeryüzü bize dar gelmeye başlayınca ona giderdik. Onu görüp sözünü işitir işitmez o hallerin hepsi üzerimizden kalkardı. Gönül rahatlığına, kuvvete, inanca ve sükunete dönüşürdü. Kullarına, ona kavuşma-dan cennetini gösteren; bu dünyada onlara cennetin kapı-larını açan; ona olan arzularını ve onun için yarışmalarını kuvvetlendirecek şekilde cennetin kokusundan ve serinli-ğinden onlara hissettiren Allah'ı tüm noksanlıklardan ten-zih ederim."
İşte burada İslam kardeşliği kararlılığı sağlamada ana unsur olarak ortaya çıkar. Salih kardeşlerin, örnek alına-cak insanlar ve terbiye edici sıfatı bulunan kimseler, yürü-düğün yolda sana yardımcıdır. Kendisine sığınacağın bir barınaktır. Bildikleri ayetler ve hikmetli sözlerle seni sağ-lamlaştırırlar. Onlardan ayrılma ve onların arasında yaşa. Sakın yalnız kalma, şeytanlar seni kapar. Çünkü, kurt an-cak sürüden uzak kalanı yer.

11. Allah'ın yardımına ve geleceğin İslam'ın olacağı-na tamamen inanmak

Sebata en çok yardım geciktiği zaman, sabit olan a-yaklar kaymasın diye ihtiyaç duyarız. Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Nice peygamberler vardı ki, beraberinde bir-çok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da onlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabre-denleri sever. Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: "Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı sabit kıl; kafirler topluluğuna karşı bizi muzaffer eyle!" Allah da onlara dünya nimetini ve ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah iyi davrananları sever)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, işkence gören sahabilerinin inançlarını sağlamlaştırmak için onlara baskı ve işkence günlerinde, geleceğin İslam'ın olacağını haber vermişti. Ne demişti?
Buhari'de, Habbâb radıyallahu anh'tan, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edi-lir: "Allah bu işi (dini) mutlaka tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu San'a'dan Hadramevt'e kadar Allah'tan ve sürüsü için kurttan başka hiçbir şeyden korkma-dan gidecek"
Geleceğin İslam'ın olacağı ile ilgili hadisleri İslam'da yeni olanlara bildirmek onların kararlılık üzere terbiye e-dilmesi açısından önemlidir.

12. Batılın gerçek yüzünü bilmek ve ona kanmamak

Allah azze ve celle'nin (İnkarcıların diyar diyar do-laşması sakın seni aldatmasın!) kavlinde müslümanlar için bir teselli ve inançlarını kuvvetlendirme vardır.
Allah azze ve celle'nin (Köpük ise atılıp gider) a-yetinde batıldan korkmama ve batıla teslim olmama konu-sunda akıl sahipleri için bir örnek vardır.
Kur'an-ı Kerim'in bir üslubu da batıl ehlini ortaya çı-karmak, hedeflerini ve bunun için kullandıkları yolları açığa vurmaktır. (Böylece suçluların yolu belli olsun diye ayetleri iyice açıklıyoruz) Müslümanlar, gafil yakalan-masın ve İslam'a nereden zarar gelebileceğini bilsinler diye...
Düşmanlarını tanımadıkları için hesap etmedikleri yer-den saldırıya uğrayınca sebat edemeyen ve ayakları ka-yan nice davetçiler ve dağılan hareketler işittik ve gördük.

13. Kararlı davranmaya yardımcı olacak huyları e-dinmek

Bunların en başında sabır gelir. Buhari ve Müslim'de rivayet edilen bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: "Hiç kimse sabırdan daha hayırlı ve bol bir hediye ile ödüllendirilmedi" Sabrın en şiddetlisi, musibetle ilk karşılaşma anındadır. Kişi bekle-mediği bir felaketle karşılaştığında çöküntü yaşar ve sabrı yoksa kararlılığını kaybeder.
İbnu'l Cevzi rahimehullah'ın şu anlattığını düşün: "Sek-senine yaklaşmış bir adam gördüm. Cemaatle namaza devam ederdi. Kızının oğlu öldü. Şöyle dedi:"Kimsenin dua etmesine gerek yok. Çünkü O (Allah), duayı kabul etmiyor." Sonra şöyle dedi: "Allah Teâlâ inat ediyor ve bize bir çocuk dahi vermiyor."" Allah, bu adamın söyle-diğinden yüce ve uzaktır.
Müslümanlar Uhud'da musibete uğradıklarında bunu beklemiyorlardı. Çünkü Allah onlara zafer vadetmişti. Böy-lece Allah onlara, kanla ve şehitlerle iyi bir ders vermiş oldu: ((Bedir'de) iki katını (düşmanınızın) başına getir-diğiniz bir musibet, (Uhud'da) kendi başınıza geldiği için mi "Bu nasıl oluyor?" dediniz? De ki: O, kendi-nizden kaynaklanmaktadır) Nefislerinden kaynakla-nan neydi?
(Allah arzuladığınız (galibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; verilen emir konusunda tar-tışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. İçinizde dünyayı isteyeniniz de vardı)

14. Salih kimsenin nasihati

Müslümanın, bir fitneye uğradığı ve Rabbi onu arındır-mak için imtihan ettiği zaman sebat etmesini sağlayan faktörlerden biri de Allah'ın ona, kendisine nasihat eden ve inancını sağlamlaştıran salih bir insan göndermesidir. Allah'ın kendisini faydalandırdığı, hatasını örten nasihatler-dir. Bu nasihatler; Allah'ı, O'na kavuşmayı, cenneti ve ce-hennemi hatırlatan sözlerle doludur.
İmam Ahmed'in hayatında bunun örneklerine rastlanır. O, saf bir altın gibi çıkmak üzere bela ile imtihana girer.
Zincirlerle bağlı olarak Me'mun'un huzuruna götürül-mektedir. Me'mun, huzuruna getirilmeden önce İmam Ahmed'i ağır bir şekilde tehdit etmiştir. Öyle ki, hizmetçisi İmam Ahmed'e şöyle der: "Ey Ebâ Abdillah! Me'mun da-ha önce hiç çekmediği bir kılıç çekti. Eğer, Kur'an'ın mah-luk olduğunu söylemezsen seni o kılıçla öldüreceğine, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e yakınlığı üzerine yemin etti. Bunu sana söylemek bana zor geliyor."
İşte o anda, basiret sahibi akıllı insanlar imamlarına, inancını kuvvetlendirici sözler söylemeyi fırsat bilirler. Zehebi'nin "es-Siyer"inde Ebu Cafer el-Enbâri'den şöy-le dediği rivayet edilir: "Ahmed, Me'mun'a götürüldüğün-de haberim oldu. Fırat'ın karşısına geçtim. Onu handa otu-rurken buldum. Kendisine selam verdim. "Ey Ebâ Cafer! Sıkıntı çektin" dedi. Ona şöyle dedim: "Yâhu! Sen bugün başsın. İnsanlar seni örnek alıyor. Vallahi, Kur'an'ın mah-luk olduğunu söylersen insanlar da söyleyecek. Eğer sen söylemezsen, insanlardan bir çoğu da bunu söylemekten kaçınacak. Bununla birlikte; adam seni öldürmese de sen zaten öleceksin. Ölümden kaçış yoktur. Allah'tan kork ve onların isteğine cevap verme!" Ahmed, "Maşaallah/ Allah böyle diledi" diyerek ağlamaya başladı. Sonra dedi ki: "Ey Ebâ Cafer! Tekrarla" Ona aynı şeyleri tekrar söylerken "Maşaallah/ Allah böyle diledi" diyordu."
İmam Ahmed, Me'mun'a götürülüşünü anlatırken şöyle der: "Geniş bir düzlüğe girdik. Gecenin ortasında orada ilerliyorduk. Bir adam karşımıza çıktı ve "Hanginiz Ahmed b. Hanbel?" dedi. Ona, "Bu" dediler. Deveciye, "Yavaşla" dedi. Sonra şöyle dedi: "Be adam! Burada öldürüleceği-ne üzülme, cennete girersin". Daha sonra, "Allah'a ema-net ol!" dedi ve gitti. Onun kim olduğunu sordum. Araplar-dan, Rabia kabilesinden bir adam olduğunu; çölde yün yaptığını, kendisine Cabir b. Âmir denildiğini ve hayırla anıldığını söylediler."
El-Bidâye ve'n-Nihâye'de; bedevinin İmam Ahmed'e şöyle dediği zikredilir: "Be adam! Sen insanların temsilci-sisin. Onlara kötülük getirme. Bugün sen, insanların önde-risin. Sakın, seni söylemeye çağırdıkları şeyi söyleme; onlar da söyler ve Kıyamet Günü, onların günahını yükle-nirsin. Allah'ı seversen üzerinde bulunduğun düşüncede sabret. Şüphesiz seninle cennet arasında ancak öldürül-men vardır."
İmam Ahmed şöyle der: "Onun sözü, beni çağırdıkları şeyi yapmamaya olan kararlılığımı kuvvetlendiren etken-lerden biriydi."
Bir başka rivayette de İmam Ahmed şöyle der: "Bu sıkıntıya düştüğümden beri Tavk düzlüğünde benimle konuşan bedevinin sözünden daha etkili bir söz işitme-dim. Bana, "Ey Ahmed! Hakk seni öldürürse şehit olarak ölürsün. Yaşarsan da övülmüş olarak yaşarsın" dedi ve kalbime güç verdi."
İmam Ahmed kendisine eşlik eden ve fitnede onunla beraber direnen genç (Muhammed b. Nuh) hakkında şöy-le der: "Yaşının küçüklüğüne ve ilminin azlığına rağmen, Allah'ın emri konusunda Muhammed b. Nuh'tan daha di-rençli olan birini görmedim. Sonunun hayırlı olmasını dile-rim. Bir gün bana şöyle dedi: "Ey Ebâ Abdillah! Allah'tan kork! Sen benim gibi değilsin. Sen, örnek alınan bir in-sansın. İnsanlar boyunlarını uzatmış ne yapacağını gözlüyorlar. Allah'tan kork ve Allah'ın emrinde kararlı ol!" Öldüğünde onun namazını kıldım ve onu defnettim."
İmam Ahmed'in bağlı olduğu halde kendilerine namaz kıldırdığı mahkumlar bile onun sebat göstermesine katkıda bulunurlar.
İmam Ahmed bir keresinde zindanda şöyle der: "Hapsedilmeye aldırmıyorum. Evimden farkı yok. Kılıçla öldürülmeye de aldırmıyorum. Fakat kırbacın fitnesinden korkuyorum."
Zindandakilerden bazıları bunu işitir ve şöyle der: "Al-dırma ey Ebâ Abdillah! İki kırbaç darbesinden başka bir şey değil. Sonra gerisinin nereye değdiğini hissetmez-sin.""Bu söz üzerine sanki, sıkıntılarından kurtulmuş gibi olur.
Değerli Kardeşim! Salihlerden öğüt almaya gayret et ve sana nasihat edilince onu anla!
Yolculuğa çıkmadan, içerisine düşmekten korktuğun şeyler için nasihat iste.
Musibete uğradığında veya beklenen bir sıkıntıdan önce nasihat iste.
Bir makama tayin edildiğinde veya mirasa konduğun ve zengin olduğunda nasihat iste. Kendi inancını sağlam-laştır, başkasının inancını sağlamlaştır. Allah, müminlerin velisidir.

15. Cennet nimetlerini ve cehennem azabını düşün-mek ve ölümü hatırlamak

Cennet, mutluluklar diyarıdır. Acıların dindiği yerdir. Müminlerin son konaklama mekanıdır. Nefsin,karşılıksız fedakarlıkta bulunmama, çalışmama ve sebat etmeme özelliği yaratılışındandır. Bu karşılık ona zorlukları kolaylaş-tırır. Yolundaki engelleri ve güçlükleri küçük gösterir.
Alacağı mükafatı bilene çalışmanın zorluğu kolay gelir. Yolunda yürürken sebat göstermezse, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete girme fırsatını kaçıracağını bilir. Sonra nefis, kendisini topraklıktan yükseltip ulvi aleme çekecek etkenlere muhtaçtır.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, sahabilerinin inancını sağlamlaştırmada cenneti hatırlatma faktörünü kullanırdı. Hasen-sahih bir hadiste şu rivayet edilir: Yasir, Ammar ve Ümmü Ammar Allah yolunda işkence görürken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onların yanına uğrar ve şöyle der: "Sabredin ey Yasir ailesi! Çünkü gideceğiniz yer cennettir."
Yine, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ensar'a şöyle derdi: "Benden sonra zulüm göreceksiniz. Havz başında bana kavuşuncaya kadar sabredin."
Ayrıca; kabirdeki iki grup insanın halini, haşrı, hesaba çekilmeyi, mizanı, sıratı ve diğer ahiret duraklarını düşün.
Ölümü hatırlamak da müslümanı kötü olmaya karşı ko-rur ve onu Allah'ın sınırları önünde durdurur; onları çiğnet-mez. Çünkü o, ölümün kendisine ayakkabısının bağından daha yakın olduğunu ve birkaç dakika sonra vaktinin ge-lebileceğini bilirken nefsi onu yanlış yapmaya ya da hata-da ısrar etmeye nasıl sürükleyebilir?
Bu nedenle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöy-le buyurur: "Lezzetleri yıkan (ölümü) çokça hatırlayın."
SEBAT GEREKTİREN DURUMLAR

Bu durumlar, geniş açıklama gerektirecek kadar çok-tur. Burada, genel olarak bazılarını zikretmekle yetinece-ğiz.

1. Fitnelerde sebat göstermek

Kalplere isabet eden dalgalanmanın sebebi fitneler-dir. Kalp, sevinç ve üzüntü fitneleri ile karşılaştığında sabit kalmaz. Kalplerini iman dolduran basiret sahipleri bundan müstesnadır.
Fitne çeşitlerinden bazıları şunlardır:
Mal Fitnesi: (Onlardan kimi de, "Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka verece-ğiz ve elbette biz salihlerden olacağız" diye and içti. Fakat Allah lütfundan onlara verince, onda cimrilik edip yüz çevirerek sözlerinden döndüler)
Makam Fitnesi: (Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini on-lardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kim-seye boyun eğme)
Bu iki fitnenin tehlikesi hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: "Bir sürüye gönderilen iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mala ve şerefe düşkünlüğünün dinine verdiği zarardan daha fazla değil-dir." Yani kişinin mala ve şana, şerefe düşkünlüğü dini-ne, iki aç kurdun bir sürüye verdiği zarardan daha fazla zarar verir.
Eş Fitnesi: (Ey iman edenler! Eşlerinizden ve ço-cuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. -Onlardan sakının)
Çocukların Fitnesi: "Çocuk; korku, cimrilik ve hüzün kaynağıdır."
Baskı, İşkence ve Zulüm Fitnesi: Bu konuda en güzel örneği Allah azze ve celle'nin kavli verir: (Ateşle dolu hendeğe atılanlar (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakanlar) da başlarına oturmuşlar, müminlere yap-makta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı. Onlardan; sadece, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan, Aziz ve Hamîd olan Allah'a iman ettikleri için intikam aldılar. Oysa ki Allah, her şeyi görür)
Buhari, Habbâb radıyallahu anh'tan şöyle dediğini ri-vayet eder: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Kâbe'nin gölgesinde bürdesine sarınmış otururken O'na şikayette bulunduk. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle bu-yurdu: "Sizden öncekiler arasında öyleleri vardı ki yakalanıp kendisi için kazılan çukura konulurdu. Bir testere getirilerek kafasının üzerine konulur ve kafa-sı ikiye ayrılırdı. Etleri kemiklerinden ayrılıncaya ka-dar demir taraklarla taranırdı. Ve bu onu dininden döndürmezdi."
Deccal Fitnesi: Bu fitne, dünyadaki fitnelerin en bü-yüğüdür. "Ey insanlar! Allah, Adem'i yarattığından be-ri yeryüzünde deccal fitnesinden daha büyük bir fitne olmamıştır. Ey Allah'ın kulları! Ey İnsanlar! İnan-cınızda sebat gösteriniz. Ben, onu size benden önce hiçbir peygamberin anlatmadığı şekilde anlataca-ğım..."
Kalplerin, fitneler karşısında doğru yoldan sapma ve sebat gösterme dereceleri hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: "Fitneler kalplere, hasır gibi dal dal tesir eder. Hangi kalp onu kabul ederse ona siyah bir nokta konulur. Hangi kalp de onu red-dederse ona beyaz bir nokta konulur. Sonunda iki ayrı kalp ortaya çıkar: Gökler ve yer kaldığı müddetçe fitnelerin kendisine zarar veremeyeceği ak taş gibi beyaz bir kalp ve diğeri ....." 

2. Cihatta sebat etmek

(Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile karşı-laştığınız zaman sebat edin) Dinimizdeki büyük gü-nahlardan biri de ordular karşı karşıya geldiği anda savaş alanından kaçmaktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Hendek'te, sırtında toprak taşırken, müminlerle birlikte şu sözü tekrarlıyordu: "(Düşmanla) karşılaşırsak ayakla-rımızı sabit kıl"

3. Doğru yolda sebat göstermek

(Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine geti-rip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) bekle-mektedir. Onlar, hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirme-mişlerdir) İlkeleri, canlarından daha değerlidir. Hiçbir geri adımı kabul etmeden sözlerinde ısrar ederler.

4. Ölüm anında sebat göstermek

Kafirler ve facirler, en zor anlarında sebattan mahrum bırakılırlar. Ölüm anında şehadet getiremezler. Bu, kötü sonun işaretlerindendir. Bir adama ölmek üzereyken "La ilahe illallah de" denilir. Başını sağa sola oynatarak söy-lemeyi reddeder.
Başka biri ölüm anında ""Bu iyi bir parça. Bunun fiyatı ucuz" der.
Bir diğeri satranç taşlarının isimlerini sayar.
Bir başkası da şarkı sözlerini veya melodisini mırılda-nır. Sevgilisinin adını tekrarlar.
Çünkü bunlar, dünyada onu Allah'ı zikretmekten alı-koymuştur. Böylelerinin, yüzünün karardığı veya kötü kok-tuğu görülür. Ruhları çıkarken kıble yönünün tersine çevri-lirler. Güç ve kuvvet ancak Allah'tandır.
Sünnet ehli salih insanlara gelince, Allah onları ölüm anında sebat göstermeye muvaffak kılar. Kelime-i şehadet getirirler. Yüzlerinin parladığı ve güzel koku yay-dıkları görülür. Ruhları çıkarken kendilerine bir şekilde müjde verilir.
Ölüm sıkıntısında, Allah'ın sebat etmeye muvaffak kıl-dığı insanlardan bir örnek...Ebu Zür'a er-Râzi, hadis ehli-nin imamlarından biri...Bu da hikayesi:
Ebu Zür'a'nın yazıcısı Ebu Cafer Muhammed b. Ali şöyle anlatır: Meşheran'da Ebu Zür'a'nin yanına gittik. Ölüm döşeğinde idi. Yanında Ebu Hatim, İbni Varrah, Münzir b. Şâzân ve başka insanlar vardı. "Ölülerinize Lailahe illallah'ı söylemesini telkin edin" şeklindeki telkin hadisini zikrettiler. Kendisine telkinde bulunma ko-nusunda Ebu Zür'a'dan utandılar. "Gelin, hadisi zikrede-lim" dediler. İbni Varrah şöyle dedi: "Ebu Asım bize şöyle bildirdi: Abdulhamid b. Cafer Salih'ten..." "İbnu Ebi" de-meye başladı. Gerisini getiremedi. Bunun üzerine, Ebu Hatim şöyle dedi: "Bündâr bize şunu bildirdi: Ebu Asım, Abdulhamid b. Cafer'den, o da Salih'ten şunu haber ver-di." O da gerisini söyleyemedi. Diğerleri sustular. Ebu Zür'a ölüm döşeğinde, gözlerini açarak şöyle dedi: "Bize Bündâr şunu bildirdi: Ebu Asım, bize Abdülhamid b. Ca-fer'in Salih b. Ebi Ureyb'den, onun da Kesir b. Murra'dan şöyle rivayet ettiğini haber verdi: Muaz b. Cebel şöyle de-di: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Son sözü La ilahe illallah olan cennete girer" Ve ruhu çıktı. Allah rahmet eylesin.
Onun gibiler hakkında Allah şöyle buyurur: (Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürü-yenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler)
Allah'ım! Bizleri de onlardan eyle. Allah'ım! İşlerimizde sebat ve doğruda kararlılık dileriz. Davamızın sonu, Alem-lerin Rabbi olan Allah'a hamdetmektir.
Muhammed Salih el-Müneccid

Problemler ve Çözüm Yolları

MUKADDİME

Hamd, ancak Allaha’dır. O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerden Allah’a sığınırız. Allah kime hidayet etse kimse onu saptıramaz ve kimi saptırsa kimse onu hidayete erdiremez. Şahitlik ederim ki: Allah’tan başka ilah yoktur, O birdir ve ortağı (şeriki) yoktur.Ve şahitlik ederim ki; Muhakkak ki Muhammed (s.a.v.) O’nun kulu ve elçisidir.
“Ey İman edenler! Allah’tan ona yaraşır şekilde korkun ve ancak müslüman olarak can verin.” (Ali İmran, 3/102)
“Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve O’ndan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabb’inizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa: 4/1)
“Ey İman Edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Çünkü böyle davranırsanız, Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Resûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab: 33/70-71)
İmdi:
Bazı ders ve konferanslarda, bir kısım arkadaşlardan bana bazı sorular ulaştı. Yardımlaştıkları meseleleri ve kalbi hastalıklardan, nefsi güçlüklerden ve kaçınılmaz müeyyidelerden dolayı karşılaştıkları problemleri içeriyor.
Sorulan soruların ve gözler önüne serilen problemlerin cevapları şikayetler ve çözümler isimli ders halkalarımızda vardı.
Kitaplaştırmak için bunları hazırladıktan sonra tekrar gözden geçirdim. Bugün Peygamber (s.a.v.)in hadis-i şerifinde kastettiklerinin arasına girmek için takdim ediyorum:
“Kim bir mü’mini dünya üzüntülerinden (meşakkatlerinden) bir meşakketten (zorluktan) rahatlatırsa, Allahû Teâlâ da ahiretin (kıyametin) meşakketlerinden bir meşakkette onu rahatlatır. Allahû Teâlâ kuluna yardımdadır, kul kardeşinin yardımında olduğu müddetçe.”[1]
Allah’tan beni ve müslüman kardeşlerimi hayr işlerde başarılı kılmasını, kötülüklerden sakındırmasını, kıyamet gününde kurtuluşa erenlerden kılmasını diliyorum. O, sorumluların en hayırlısı ve herşeye gücü yetendir.
M.Salih El-Müneccid
Medine-tul-Hayr
SABAH NAMAZINA KALKAMAMAK

Soru: Kardeşim şikayet edip diyor ki:
Çoğu günler sabah namazını kaçırıyorum. Ancak nadir olarak bazen vaktinde kılabiliyorum. Çoğunlukla güneş doğduktan sonra uyanıyorum. İyi hallerimde ise cemaati kaçırdıktan sonra uyanıyorum. Uyanmak için çok çalıştım fakat nafile. Bu problemin çözümü nedir?
Cevap: Sonsuz hamdle Allah’a hamd olsun. Şimdi, bu problemin çözümü -diğerleri gibi- iki taraflıdır.İlmi taraf ve ameli (pratik) taraf.
İlmî taraf: O da iki kısımdır.
Birinci kısım: Müslüman, Allah’ın indinde sabah namazının değerinin büyüklüğünü bilmeli. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Kim sabah namazını cemaatle kılarsa, bütün gece namaz kılmış gibidir.”[2]
“Münafıka en ağır gelen namaz; yatsı ve sabah namazlarıdır. Eğer bilseydi o iki namazda ne var? Sürünerek dahi olsa onun ikisine gelirdi.”[3]
“Kim sabah namazını kılarsa o, Allah’ın himayesindedir.”[4]
“Allah’u Teâlâ himayesinden, sizden birşey talep etmez.”[5]
“Sizi gece ve gündüz ardarda daima takip eden melekler vardır. Sabah ve ikindi namazında toplanıyorlar (karşılaşıyorlar). Sizinle geceleyenler gök’e yükseliyorlar. Allahû Teâlâ -onlardan daha iyi bildiği halde- onlara kullarımı ne hal üzerine terkettiniz? diye sorar. Diyorlar ki: Onları biz terkederken namaz kılıyorlardı ve onlara gittiğimizde de namaz kılıyorlardı.”[6]
“Allah’ın indinde en faziletli namaz cuma gününün cemaatle kılınan sabah namazıdır.”[7]
“Kim iki bürdeyi kılarsa cennete girer.” İki bürde: Sabah ve ikindi namazıdır.”[8]
İkinci kısım: Müslüman, sabah namazını kaçırmanın tehlikesini bilmesi lazım. Aşağıda gelen hadis bu tehlikeyi beyan ediyor:
“Münafıka en ağır gelen namaz, sabah ve yatsı namazıdır.”
İbn-i Ömer (r.a.)’dan rivayet edilen sahih hadiste “Yatsı ve sabah namazında (camide) göremediğimiz adam hakkında iyi düşünmezdik- kötü zanda bulunurduk.[9]
Kötü zanda bulunmak sadece bu iki namaza gelmeyen hakkında idi. Çünkü bu iki namazı muhafaza etmek kişinin imanının ve sıdkının (sadık olmasının) ölçüsüydü. Bu ölçüde onun ihlasını ölçüyordu. Çünkü bu iki namazın dışındakiler (öğle - ikindi - akşam) kişi işi icabı ya da uyanık olduğundan bir problem yoktu. Sabah ve yatsı namazını kimse muhafaza etmeye güç yetirmez ancak kararlı ve sadık olan ki, onun için de hayır umulur.
Yine, sabah namazını kaçırmanın tehlikesine işaret eden hadislerden Peygamber (s.a.v.)’ın şu kelamı:
“Kim sabah namazını eda ederse o, Allah’ın himayesindedir. Allahû Teâlâ zimmetinden dolayı sizden birşey talep etmez. Kim onun himayesinden birşeyle çıkmak isterse, ona yetişir sonra onu yüzüstü cehennem ateşine atar.”[10]
Bu iki kısım, müslümanın sabah namazını terk ettiğinde, şevkle kalbini tutuşturmaya kefildir. Birinci kısım, sabah namazındaki sevabı almak için yarışmaya iter onu. İkinci kısım ise: Nasihat etmek ve azarlamak içindir. Nefsin günahta kalıp ona ihanette bulunmasından meneder.
Ameli (pratik) tarafı: Bu problemi tedavi etmede müslüman için birçok adım vardır. Eğer bu adımları takip ederse daha çok itina gösterip düzenli bir şekilde sabah namazını cemaatle sürdürebilir.
İşte adımlar:
1. Erken Uyumak: Sahih olan hadiste Peygamber (s.a.v.) “Yatsıdan önce uyumayı ve yatsıdan sonra konuşmayı hoşgörmüyordu.” Müslümana yatsı namazından önce uyumak yakışmaz. Burada müşahede edilen o ki; yatsı namazından önce uyuyanlar genel olarak gecelerinin tümünü bitkinlik ve can sıkıntısıyla (kederle) ve hastalığa benzeyen bir halle geçirirler.
Yatsı namazından sonra konuşmak da yakışmaz. İlim erbabı bunun sebebini şöyle beyan etmişlerdir; çünkü o, uykusuzluğa sebep oluyor. Böylece uyku onun gece namazına kalkmasına galip gelebilmesinden korkulur. Ya da sabah namazını faziletli, tercih edilen veyahut caiz olan vakitlerde kılmasında mani olabilir.
Yatsı namazından sonra mekruh olan konuşma şarih-ilim ehlilerin dedikleri gibi; Tercih edilen herhangi bir maslahatla ilgili olmayan meselelerle ilgili konuşmak. Ama müslümanlar için maslahat olan ya da hayırlı olan işlerde konuşmak -fikir alışverişinde bulunmak- mekruh değildir. İlmi müzakereler, salihlerin hayatını ve menkıbelerini öğrenme, misafirle konuşma, ailesi ve çocuklarına eşlik etme ve şakalaşma, misafirlerle mallarını ve canlarını korumak için konuşma, bu gibi mübah sebeplerden dolayı yatsıdan sonra konuşmak mekruh değildir.
İnsanların çoğunun, günah ve kötülüklerden dolayı geceyi uykusuz geçirmelerini düşündüğümüz zaman bu durum ne diye! Öyleyse, müslüman sabah namazına canlı ve dinamik bir şekilde uyanmak için erken uyumalı. Geceyi uykusuz geçirmekten sakınmalı. Çünkü o, sabah namazını cemaatle kılmaya, vukutta ağırlığa sebep oluyor.
İnsanlar uyku ihtiyaçlarında ve kendilerine yetecek uyku miktarda farklılaşabilirler bu doğaldır. İnsanların belli bazı saatlerde uyumalarını zorunluk kılmak mümkün değildir. Fakat her kişi kendisine yetecek kadar ve sabah namazına canlı ve dinamik uyanabilecek kadar bir vakit uyumalı.
Eğer tecrübe ve alışkanlığıyla bilse misal olarak saat 11’den sonra uyusa, sabah namazına kalkamayacağını bilse, ona şer’an o saatten sonra uyumak caiz değildir, v.s.
2. Uyumadan önce, abdestli olmaya ve zikirleri okumaya gayret göstermek. Çünkü bunlar sabah namazına kalkmaya yardımcı olurlar.
3. Sabah namazına kalkmakta azimli olmak ve bu niyetinde sadık olarak uyumak. Saat zilinin çalmamasını temenni etmek, kimsenin onu uyandırmamasını ümit ederek uyuyan kişi, bu bozuk -fasid- niyetiyle sabah namazına kalkamaz. Bu bozuk kalp ve gizli niyetinde olduğu müddetçe sabah namazına kalkmayı başaramayacaktır.
4. Uyanır uyanmaz Allahû Teâlâ’yı zikretmek. Bazı insanlar uyanıyorlar sonra bir daha uyuyorlar. Ama Allahû Teâlâ’yı ilk uyandığında zikir etmeye davranırsa, şeytanın düğümlerinden birini çözmüş olur. Bu onu kalkmaya iter. Abdestini aldığında azmini tamamlamış olup, şeytandan uzaklaşmış olur. Namaz kıldığında ise şeytanı utandırmış terazisi ağır basmış olur. Böylece kendisini iyi hissdip canlı ve dinamik olur.
5. Namaza kalkmak için başkalarından yardım istenmelidir. Bu hususlarda birbirine tavsiyede bulunmalı, aile fertlerinden ve salih kimselerden yardım istenmelidir. Şüphesiz ki, bu durum Allahû Teâlâ’nın şu sözünün kapsamına dahil olmaktır:
“İyilik ve takvada karşılıklı yardımlaşın.” (Maide: 5/2)
“Asr’a yemin olsun ki, insanlar husrandadır, ancak iman edip, salih amel işleyen, birbirine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr: 103/1, 2, 3)
Misal olarak: Müslüman, kendisini sabah namazına uyandırması için hanımına tavsiyede bulunabilir. Bu hususta; ne kadar yorgun ve bitkin olursa olsun, hanımı zor kullanabilmelidir.
Çocuklar da babalarından yardım almalıdırlar. Onları namazın vaktinde uykularından uyandırmalıdır. Baba çocukların imtihanı var, onlar yorgundurlar, uykularında bırakalım onlar zavallıdır demesin. Bunu demesi doğru birşey değildir. Bu babanın rahmet ve şefkatinden sayılmaz. Çünkü Onları rahmet ve sevgi ile yaklaşma onları uyandırmaktır, Allah’a itaat etmek için.
“Aileni namazla emret ve onda sebat kıl.” (Tâhâ: 20/132)
Sabah namazı için aile içinde yardımlaşma ve tavsiyede bulunma nasıl oluyorsa, aynı şekilde arkadaşlar arasında da olması gerekir. Bir kısmı bir kısmına yardım eder. Misal: Okul yurtlarında yaşayan öğrenciler ve mahalledeki komşular gibi. Komşu komşusunun kapısını çalar onu namaza uyandırmak için. Allahû Teâlâ’ya kulluğunda (itaatte) komşusuna yardım eder.
6. Kul, sabah namazını cemaatle eda etmek için Allah’ın onu muvaffak kılması için dua etmeli. Çünkü dua, herşeyde muvaffak (başarılı olmak için) en yüce ve en büyük sebeptir.
7. Uyarı ve ikaz aletlerini kullanmak: Çalar saat, onu münasip bir yere koymak. Bazı insanlar onu başucuna koyar çaldığında onu hemen kapatır ve uykuya devam eder. Böyle yapan saati biraz uzak biryere koysun tâki hissedip uyansın. Uyarıcı aletlerden telefon olabilir. Bu hizmetten dolayı telefonu ödeyeceği para miktarını çok görmemeli. Çünkü bu Allah yolunda infak edilen bir maldır. Allah’ın emrine icabet etmek için uyanmaya dünya malının tümü de denk olamaz.
8. Uyuyanın yüzüne su serpmek:
Gece namazına (teheccüde) kalkmak isteyen adamı öven hadisi şerifte olduğu gibi. Zevcesini (eşini) uyandırır eğer reddederse yüzüne su serper, gece kalkan kadının övgüsünde ise; kocasını uyandırır, reddederse kocasının yüzüne su serper.[11] Yüze su serperek uyandırma şer’î bir vesiledir. O gerçekten çok canlılık ve de çok ikaz edicidir.
Bazı insanlar bu şekilde uyandırıldıklarında kızıp isyan edebilirler. Küfredebilir, tehdid edebilir vs. Bundan dolayı uyandıran kişi hikmet ve sabırla işi sona erdirmelidir. Bilmelidir ki, uyuyanın mesuliyeti yoktur. Onun kötü davranışına tahammül etmeli. Bu onu, uyuyanları, namaza uyandırmaktan ayıran bir sebep olmamalıdır.
9. Tek başına yatmamalıdır. Peygamber (s.a.v.) kişinin tek başına yalnız gecelemesini (uyumasını) nehyetmiştir.[12] Bu hadisten anlaşılan bir hikmette herhalde, uyku kişiye galip gelir ve onu namaza uyandıran kimse yanında olmamasıdır.
10. Uzak yerlerde Uyumamak:
İnsanların, filan orada uyuyor diye aklından geçirmeyecekleri uzak yerlerde uyumamak. Ailesine haber vermeden evin damında uyuyan kimse, evde uzak (ya da kullanılmayan) odada ya da yurtlarda aynı şekilde uyuyan kimse gibi. Çünkü kimse bilmiyor ki, onun orada uyuduğunu tâki onu namaza uyandırsın. Belki de ailesi ve arkadaşları onu mescitte sanıyorlar. Ama gerçek o ki; o, uykuya dalmıştır.
Uzak bir yerde uyuması gereken kişi, etrafındakilere haber eder ki onu namaza uyandırsınlar.
11. Uyanma anında kararlılık:
Bir defada kalkmak. Merhaleler halinde değil, bazılarının yaptığı gibi. Uyandıran kişi, uyandırılanlara defalarca uyandırmak için dönebilir. Uyuyan her seferinde kalkıyor fakat arkadaşı gidince o yine yatağa dönüyor. Merhaleler halinde uyanma çoğunlukla başarısızdır. Uykuya dönmekten muhafaza eden sıçrama olmadan, uykudan kurtuluş yoktur.
12. Namaz vaktinin girişinden çok sonraya uyarıcı aleti kurmamalı. Kişi kendini bilir, eğer bu vakitte kalktığında, kendi kendine daha uzun bir vakit var, az daha uyuyayım herkes nefsinin siyasetini biliyor, ona göre hareket etmeli.
13. Uyanırken lambayı yakmak:
Yaşadığımız bu asırda, elektrik lambaların aydınlığı uyumayı, def eden büyük bir etkiye sahiptir.
14. Gece uyumamayı uzatmamak. Gece namazında dahi uyumamayı uzatmamak. Bazı insanlar gece namazını uzatıp sabah namazına az bir zaman kala uyuyorlar, böylece sabah namazına uyanmaları zorlaşıyor. Bu durum genellikle Ramazan ayında oluyor. Sahur yapıp sabah namazından hemen önce uyuyorlar, böylece sabah namazını kaçırıyorlar, şüphe yok ki, bu büyük bir hatadır. Çünkü farz namaz nafile namazdan önce gelir, geceyi teheccütsüz bir şekilde uyumayarak günah ve isyanda hatta en iyi halde mübahlarla geçireni bir tarafa bırak. Gece uyumamayı şeytan bazı davetçiler süsleyip bulundukları durumu tartışmalarla geçirip, sonra sabah namazından önce uyuyorlar. Bunu yapmakla kaçırdıkları sevap çok çok fazladır, kazandıkları yanında.
15. Uykudan önce çok yememeli. Çok yemek ağır uykunun sebeplerinden bir sebeptir. Çok yiyen çok yorulur, çok yorulan çok uyur böylece çok zarar etmiş olur. İnsan akşam yemeğinde hafif bir şeyler yemeye özen göstermeli.
16. Sabah namazı sünnetinden sonra “uyuma sünnetinin” tatbikinde hatadan sakınmak.
Muhtemelen bazı insanlar Peygamber (s.a.v.) şu sözünü işittiler.
“Biriniz namaz kıldıktan sonra sağ tarafına uyusun.”[13]
Peygamber (s.a.v.) den varid olan “Sabah sünnetini kıldıktan sonra biraz uyuyordu. Sonra Bilal (r.a.) Peygamber (s.a.v.)’i namaza çağırıyordu. Böylece namaza kalkıyordu.” Muhtemelen bu hadisleri duyuyorlar ve bu sabit sünneti belki tatbik etmeye niyet ediyorlar. Yalnız güzel bir şekilde tatbik edemiyorlar. Öyle ki, birisi sabah namazının sünnetini kılıyor sonra sağ tarafına uyuyor, derin bir uykuya dalıyor tâki güneş doğana kadar. Bu, bu mevzudaki nasların kıt anlaşılmasındandır. Bu yatma -uzanma- uyku için değildir. Peygamber (s.a.v.) yatmış -uzanmış- halde iken Bilal (r.a.) onu gelip namaza çağırıyordu ve yine İmam Ahmed ve İbn-i Hibban’ın rivayet ettiği hadiste “sabah namazından önce hafif bir uyku uyumak istediğinde başını sağ avucuna koyar, kalkmasına yardımcı olur.[14] Çünkü kolun elden dirseğe kadar olan kısmını kalkıktır. Bu şekilde uyumak derin uykuya manidir. Çünkü uyuyanın başı avucunun ve kolun elden dirseğe kadar olan kısmın üzerindedir, daldığı vakit başı düşer böylece uyanır. Aynı zamanda Bilal (r.a.) Peygamberi (s.a.v.) sabah namazına uyandırmakla görevliydi.
17. Gece namazını (teheccütü) sabah namazından hemen önceye koymak.
Öyle ki vitir namazını bitirince sabah ezanı okunsun. İbadetler ardarda gelmiş olur. Böylece teheccüd namazı gecenin üçte birinin son kısmına denk gelmiş olur. Bu da efdal (faziletli) olan vakittir. Böylece sabah namazına canlı ve erken girmiş olur.
18. Uyurken Peygamber (s.a.v.) in uyuduğu şekilde uyumak. Öyle ki sağ tarafına, sağ yanağını, sağ elinin içine koyar bu şekil uyuma, uyanmayı kolaylaştırıyor. En hayırlı hal Peygamber (s.a.v.) halidir, diğer uyku şekillerinin tersine. Çünkü diğer şekillerde uyumak, uyanmayı zorlaştırıyor.
19. Kaylule[15] uykusundan destek almak. Kaylule ona yardımcı olur. Bu şekilde gece uykusunu mutedil ve muvazeneli kılmış olur.
20. İkindiden sonra uyumamalı. İkindi ve akşamdan sonra uyumamalı. Çünkü bu iki vakitte uyumak, gece uyumaya engel olan sebeplerdendir. Kim de uykusunu bu şekilde geciktirirse, uyanması zor olur.
21. Son olarak: Allah için ihlaslı olmak. Allah için ihlaslı olmak en hayırlı sebeptir, insanın namaza uyanabilmesi için. Bu bütün sebep ve vesilelerin en başında gelir. Eğer vicdanı uyandıran kalbi tutuşturan ihlas varsa bu inşallah onun cemaatle sabah namazına uyanması için kefildir. Sabah namazından dakikalar önce uyumuş olsa bile.
Muhakkak ki, ihlas ve sıdk çok istekli bazı kişileri acaip vesilelere itmiştir. Bu da onların çabasına, isteğine ve fedakarlığına işaret eder. Bir de yanına birden fazla çalar saat koyanlar var. Aralarına bir kaç dakika fark koyarak onları kuruyor. Biri çaldığında kapatsa bile az sonra diğeri çalar vs. Ya da bazıları koluna bir ip bağlıyor o ipi pencereden sarkıtıyor, arkadaşlarından biri camiye giderken o ipi çekiyor böylece onu sabah namazına uyandırıyor, vb.
İşte bak -Allah seni korusun- ihlas ve samimiyet neler yaptırıyor insana. Fakat hakikat acıdır; O da iman zayıflığı ve ihlas azlığı. Bugün bütün insanlarda apaçık yaygınlaşmış. Bunun işareti de, namaz kılanların azlığı, sabah namazında safların azlığı ki caminin etrafında oturanların çokluğuna rağmen bu oluyor.
Bazı kişilerin uykularının ağırlığı kendilerince memnun olunan bir durum olmadığını inkar etmiyoruz. Onlar maruz görülebilirler. Çünkü bu irade dışı bir durumdur. Böyle kişilerin yalvararak Allah’a sıığınmaları gerekir, mümkün olan vesilelerden istifade etmeli, doktora başvurmalı, bir çözüm bulunması için çabalamalıdır.
Son olarak: Bu bir uyarıdır. Bazı insanlar arasında yayılmış meşhur olmuş bir durumdan dolayı ikazdır. İddiaları şudur ki: Bir hadis var; faydası da şudur; kim sabah namazına kalkmak istiyorsa uyumadan önce Kehf sûresinin sonunu okusun, kalbiyle belli bir saatte uyanmak için niyet etsin, uyanır inşallah ve bu tecrübe edilmiştir, diyorlar.
Biz onlara diyoruz ki; bu hususta herhangi bir hadis sabit olmamıştır. Buna itibar yoktur. En hayırlı tutulacak olan yol Peygamber (s.a.v.) sünnetidir.

ÇOK GÜLMEK

Soru: Bu şikayet, insanlar arasında çoğalan gülme olgusuyla alakalıdır. Özellikle gençler arasında:
Arkadaşlarla oturduğumuz meclislerde gülme çok oluyor hatta ifrat derecesine varırcasına. Bu olgu yayılıp çoğalıyor bunun ilacı nedir?
Cevab: Bu şikayetin cevabı iki taraflıdır. İlim ve amel olmak üzere.
İlmi taraf: O da iki kısımdır.
Birinci kısım: Peygamberimizin (s.a.v.) gülme hakkında hal ve durumu nasıldı, bunu bilmeliyiz. O bu meselede ve her konuda örnek alınacak en hayırlı olandır.
Sahih hadiste varid olduğu gibi: “Peygamber (s.a.v.) gülmezdi ancak tebessüm ederdi.”[16] Diğer bir hadiste (s.a.v.)’i “uzun sukutlu ve az gülerdi.”[17]
Hz. Aişe (r.a.) buyurdular ki: Peygamber (s.a.v.)’i kahkaha ile güldüğünü hiç görmedim taki küçük dilini göreyim bilakis o sadece tebessüm ederdi.”[18]
Sahih hadiste Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Gülmeyi çoğaltmayınız. Çünkü gülmenin çokluğu kalbi öldürür.”[19] diğer bir rivayette “Çok gülmek, kalbin fesadıdır.” Geminin batacağını bilerek gemiye binip mahvolmak ifrattır.
Kısa olarak ilmî taraf böyle.
Amelî kısmı tarafa girmeden önce bilmeliyiz ki gülmek haram olan bir durum değildir. Müslüman, asık suratlı, kaba, sert, hüzünlü olamaz. Gülmek fıtrî bir haldır. İnsanın tabiatında var.
“Doğrusu güldüren de O’dur ağlatan da.” (Necm, 53/43)
Fakat bizim şu anda ilacıyla meşgul olduğumuz neticelerinden sakındırdığımız problem şu ki:
– Kahkahalarla uyumlu ahenkli meclisler (oturumlar)
– Mü’min kalbinin iyi ve sağlam olması yerine, ağzını açıp çok gülmeyle kalbini bozması (fesada uğratması)
– Davetçinin, insanların çok gülmesini, insanları kazanmaya bir vesile kılması -iddiası- Onları faydalı olmak ve etkilemek için olsa bile, bilmiyor ki insanlar onun etrafında sadece gülmek için toplanıyorlar. Onların ondan faydalanması ne azdır!
Problem şu ki: Bazı insanları çok gülmeyi sıkıntı ve üzüntülerinden bir çıkış olarak görmektedirler. Bu kötüyü iyiyle değiştirmektir. Hatırlıyorum bir genç, derste başarısız olması kaygısıyla meşgul olup bu mevzuyu düşünürken ve ailesiyle olan problemlerini vs. aklına takmışken, evinden çıkıyor, onu yolda bir kardeşi tesadüf ediyor. Soruyor. Nereye gidiyorsun? Kederli ve üzüntülüyüm, filanla falana gideceğim, beni güldürmeleri ve üzüntülerimi bana unutturmaları için diye cevap veriyor. Hissedemiyor bu kişinin onu güldürmesi, onu uyuşturması gibidir. Bu uyuşturmanın etkisi geçtikten sonra tekrar eski halini alacağını bilmiyor.
Üzüntü, tasa, keder ile ilgili Nebevi ilaçtan gafil olmaması beklenirken, Peygamber (s.a.v.) başına bir şey geldiğinde namaz kılardı. Eğer bu iş onu üzseydi derdi ki “Ey hayy ve kayyum olan Rabbim rahmetine yardım diliyorum.”[20] Sahih olan diğer bir hadiste, Peygamber(s.a.v.)’e bir üzüntü ve keder geldiğinde: Diyordu ki (s.a.v.): “Ya hayyu ya kayyum senin rahmetinle yardım diliyorum. Allah Rabbimdir, O’na hiçbir şeyi ortak koşmuyoum.”[21]
Üzüntü ve kaygı için meşhur duasında: “Allah’ım ben senin kulunum, senin kulunun oğluyum... kölenin oğluyum...”
Bu zor bir noktadır işaret edilmelidir buna, ameli tarafa girmeden bunun iyi bilinmesi gerekir.
Ameli (pratik) taraf:
Gülme olgusunda aşırı bir şekilde devamı tedavi etme ancak şu vesilelerin gerçekleşmesiyle olur.
1. Ölüm, kabir, ahiret günü, onda olacak hesabı, sırat, ateş ve diğer korkunç manzaraları hatırlamak. Bu hatırlamayı, bu manzaraları tasvir eden naslarla yetiştirmek, terbiye etmek. Geniş olarak şerhlerinden okumak. Yumuşak kalpli ve zahid insanlarla oturmak.
2. Günümüzde müslümanların yaşadıklarını düşünmek. Dinden uzaklaşmayı, gözden geçirmek ve müslümanların yaşadığı gerçekleri düşünmek. Her yönden gerilemeleri, karşılaştıkları eziyet ve zorlukları, kötü yok oluşları, dünyada aleyhlerine alınan gizli karar ve tertipleri. İşte Müslüman bunları sadık ve derin bir düşünceyle düşündüğü zaman bu onun gülme ve ağlamasında bir etkisi olmalıdır.
3. İslam ümmetine karşı, boynundaki emanetin ağırlığını hissetmeli. Onun ümmeti, ondan büyük bir çalışma istiyor, kötüleşen kementlerden ve yıkılışından uyanmak için. Eğer o bu durumu endişe ediyor ise kendine; gücü yettiğince, toplumunu, sevdiklerini, arkadaşlarını ve ailesini düzeltmek için, olan meşguliyet ile zamanını geçirecektir. Onu heyecanlandıran ve doyuran şeylere, fazla gülmeye ve ehemmiyetsiz meselelere vakit bulamayacaktır o zaman.
4. Çok gülen insanlardan uzak durmak. Çok güldüren ve komiklik yapan olarak bilinen şakacı şahsiyetlerin içlerine girmekten sakınmak. O meclislerden uzaklaşmakla beraber onlara ve onlarla oturanlara nasihatlerde bulunmak.
Az önce geçmişti bazı davetçiler gülmeyi insanları kazanmak için vesile sayanlara işaret etmiştik. Öyleki bazıları güldüren şeyh nerede? Güldüren davetçiyi istiyoruz. Bu en alçak seviyedir. Dileriz bunlar ümmet arasından çıkar. Çünkü Allahû Teâlâ’nın dini büyük ve metindir.
“Kur’an hak ile batılı ayıran bir sözdür. O, asla bir oyun değildir.” (Tarık, 86/13, 14)
“Size verdiğimizi kuvvetle tutun.” (Bakara, 2/63)
Hadis-i şerifte ise “Bildiğimi eğer bilseydiniz? Az güler, çok ağlardınız ve yükseklere çıkar Allah’a yalvarırdınız.”Eğer gerçekten hakiki manasıyla biz bizden ne istenildiğini bilseydik ve bizi ne bekliyor hoş uykular bir damla dahi olsa gözümüze girmezdi.
5. Elinden geldikçe gülmeye karşı gelmek. Olabilirki bir topluluk onları bir araya getirir ve çoğu vakitlerini gülme ve kahkaha ile geçirirler. Yapması gereken ilk şey, esnemeye mani olduğu gibi gülmesine de hakim olmalı. İkinci olarak, gelenlere nasihat etmeli ve onlara yardım etmeli. Bu da, becerikli, hünerli, kararlı ve ciddi bir adama muhtaçtır. İnsanlarda -Allah’a hamd olsun- büyük bir hayır var. Kıymet takdir eden ve islah eden -düzelten- davetçilere uymaya hazırdırlar. Bu nasihat ona çeşitli yollar verebilir. Onlara gülme ve güldürmenin kötü yönlerini -dezeavantajlarını- zikredebilir. Onu yalan ve uydurmaya yönlendirebilir. Güldüren kişi, anlatacak bir hikaye veya gerçek bir olay bulamazsa, bu defa hayalinden uydurmaya başlar tâki onları güldürecek bir konu bulsun. Böyle kişiyi, Allah Resûlü (s.a.v.) korkutmuştur: “Konuşup insanları güldürmek için yalan söyleyene yazıklar olsun!.. Yazıklar olsun!.. Yazıklar olsun!..”[22]
Gülmenin kötülüklerinden biri de insanın şahsiyetini sarsar ve gözden düşürür. Güldüren kişi her ne kadar görünüşte toplumda bir yeri olduğu zannedilse bile gerçekte o onların yanında çok değersizdir.Ona ne değer verirler ne de hürmet gösterirler.Bunun benzerini gülmeye iyice dalan içinde söyleyebiliriz.
6. Gülmeye yönlendiren mevzuyu faydalı başka mevzuya çevirmek. Baktın ki hazır bulunanlar gülmede normal durumu aştılar ve kendilerini onun sebeplerine teslim ettiler, münasip bir uslupla yavaş yavaş kalplerine girer, onları ciddiyet alemine ve vakitlerinden istifade etmeye çevir. Bu da, ya faydalı bir kitaptan okuyacak ya da önemli bir mevzuyu tartışmak ve görüşlerini ortaya çıkarmak için teklif et ya da hayırlı ve ıslah edici bir amel için onları ittifaka davet etmek vs. Bu Allahû Teâlâ’nın sevdiği ve razı olduğu işlerdendir.
7. Haddi aşmak, sınırı geçmek. İş haddini aştı; yani oturanlar karşı çıktılar ve gülmeye daldılar ve gaflet yoluna girdiler. Son çare dağılmaktır. Kendini ve kalbini fesadtan korumak için meclisten kalk ve onları terk et. Çünkü sen üzerine düşen nasihat ve yönlendirmeleri yaptın. “Hiçbir suçlu başkasının yükünü yüklenemez.”(Enam, 6/164)

ŞEYTANIN VESVESELERİ

Soru: Bu soru soran diyor ki:
Ben Allahû Teâlâ’nın zatı ile ilgili vesveselerden şikayet ediyorum. Hayalimde öyle şeyler dolaşıyor ki, onları söylemeye güç yetiremiyorum; çünkü bunlar yüce Allah’ın şanına yakışmaz -onu tenzih ederiz-. Bu namaz içinde ve namaz dışından zihnimi çok meşgul ediyor. Öyleki, imanımdan bile şüphe ediyor oldum. Ben müslüman mıyım değil miyim demeye başladım. Bu musibetin ilacı nedir? Bu problemin çözümü nedir?
Cevab: Hamd ancak Allah’adır. Şimdi:
Peygamber (s.a.v.)den bir grup hadis varid olmuştur ki, bu problemin çözümü onlardadır. Bu şikayetin ilacı -tedavisi- da onlardadır. -Allah’a hamd olsun.-
Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Şeytan birinize gelir ve dese ki, seni kim yarattı? O da “Allah” dese. Sonra şeytan der ki “Peki Allah’ı -haşa- kim yarattı? Biriniz bununla karşılaştığında, desin ki: Allah’a ve Resûlüne iman ettim.O durum ondan gider.”[23]
“Şeytan birinize gelir ve der ki: “Gök’ü kim yarattı? O da “Allah” der. Sonra şeytan tekrar der ki: “Yeri kim yarattı? O da “Allah” der. Bu defa şeytan der ki, peki Allah’ı -haşa- kim yarattı? Biriniz bununla karşılaşırsa desin ki: Allah ve Resûlüne iman ettim.”[24]
“Kim böyle vesveselerle karşılaşırsa üç defa Allah’a ve Resûlüne iman ettik, O durum ondan gider.”[25]
“Şeytan herhangi birinize gelir ve der ki: Kim şunu yarattı? Peki şunu kim yarattı? Tâki “Rabbini kim yarattı?” diyene kadar Ona bu ulaşınca Allah’a sığınsın ve onunla ilişkisini kssin.”[26]
“Az kaldı insanlar birbirlerine soracaklar, taki onlardan biri: “Bu Allah mahlukatı yarattı, peki Allah’ı kim yarattı?” diyene kadar. Bunu dedikleri zaman deyiniz ki: Allah birdir. Allah samettir. O doğurmamış ve doğrulmamıştır. Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir. Sonra üç defa sol tarafına tükürsün ve şeytandan Allah’a sığınırım. desin.”[27]
“Allah’a şükrü ve hamdı düşünün. Allah’ın -zatını- düşünmeyin”[28]
“Allah’ın mahlukatını düşünün. Allahû Teâlâ’yı -zatını- düşünmeyin.”[29]
Bu zikrettiğimiz naslardan altı nokta çıkarabiliriz. Bu vesvese ve saçma fikirlere galip gelmek için:
1. Bu gibi düşünceler onun zihnini kuşattığı zaman: Ben Allah’a ve Resûlüne iman ettim demek.
2. Taşlanmış şeytandan Allah’a sığınmak. Allah’a taşlanmış şeytanın şerrinden, kibrinden, kendini beğenmişliğinden, dürtülerinden sığınmak.
3. Üç defa soluna tükürmek.
4. İçinde bulunduğu duruma son vermek.
Peygamber (s.a.v.)’in buyurduğu gibi: “Bitirsin, sonlandırsın.” Bu çok önemli bir meseledir. Şeytanla konuşmayı devam ettirmek bu vesveselerde ateşi daha da alevlendirir ve tutuşturur. Gücü yettiğince bu düşüncelerden kesilmeli ve zihnini faydalı şeylerle meşgul etmelidir.
5. İhlâs sûresini okumalı “De ki O, Allah birdir.” (İhlas, 112/1) Çünkü O’nda Rahman olan Allah’ın sıfatları var. Bundan dolayı Kur’an’ın üçte birine denk sayıldı. Bu şanı büyük sûreyi okumak ve O’nda tefekkür etmek, bu tür vesveselerin bitmesinde kafidir -yeterlidir- inşallah.
6. İnsan, Allah’ın mahlukatını, nimetlerini tefekkür etmeli. Allah’ın zatını değil. Çünkü o sınırlı olan aklıyla Allahû Teâlâ’yı kavrayamayacaktır. Yüce Allah buyuruyor ki
“Onların ilmi ise, bunu kapsayamaz.” (Tâhâ, 20/110)

SEHER - GECE UYUYAMAMA

Bu şikayet, bu problem gece uyumama ile alakalı. Bir çok soru bu problemin çözümüne davet ediyor. İnsanların çoğu uzun zamanlarını gece uyumamakla kaybediyorlar.
Gece uyumamak -seher- tek bir çeşit değildir. Bilakis üç çeşittir.
Birincisi: Allahû Teâlâ’ya itaatle geceyi uykusuz geçirmek. Bu övülmüş bir seherdir. Müslümanların toplumsal menfaatlerinde geceyi uykusuz geçirmek.Cihad ve sınırlarda nöbet tutmak, geceyi Kur’an okumak ve teheccüdle ihya etmek.
“Geceleri pek az uyurlardı. (Kalan saatlerinde de namaz kılar ve ibadet ederlerdi) Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.” (Zariyat, 51/17-18)
Bu makamda müslümanlar için gece nöbet tutan yüce sahabenin hikayesini unutmayalım. Nöbet vaktini namazla geçiriyor. Müşriklerin attığı bir ok ona isabet ediyor. Kan akıyor fakat o hâla namazına devam ediyor ve Rabbine yalvarmanın lezzetini tadıyor.
Bazı ilim ehli, ilmi meseleleri müzakere ederken sabahladıkları varit olmuştur.
Geceyi, İslam ümmet için, gayretlilerin uykusunu kaçıran meseleleri münakaşa ederek uykusuz geçiren muhlis davetçiler vardı ve hâlâ vardırlar. Arkadaşlarla vakitlerini geçiriyorlar bu meseleler onların uykularını kaçırıyor. İşte bu davetçilerden Şeyh Abdulhalim ve Beşir el-İbrahim’i arasında geçenler. Cezayir müslüman alimler cemiyetinin müessislerindendirler. Medine-i Münevvere’de kaldıkları dönemde geceleri sabaha kadar uykusuz geçiriyorlardı. İslâm ümmetinin durumunu, ondaki bozulma ve yozlaşmayı, bidatler ve geri kalmanın sebeplerini ve Cezayir toplumunun yok olmaktan kurtulmak için planlar yapıyorlardı.
Bu çeşit seherin hepsi övülmüştür. Eğer daha önemli bir şer’i maslahata engel olmuyorsa. Kendisinden daha üstün ya da vacip veyahut daha tercih edilen şer’î bir maslahatın kaybına sebebiyet vermiyorsa. Bazıları şer’i meselelerde sabahlıyorlar fakat sabah namazını kaçırıyorlar bu büyük bir hata ve eksiktir.
İkincisi: Mübah olan seher.
Mübah bir iş yaparken, tabi ki bir vacibi kaybetmeye sebep olmamak şartıyla. Örneğin: Misafirle konuşmak, seferde yolun zorluğunu kolaylaştırıp basitleştirmek için Peygamber (s.a.v.) bazı hanımlarına yolculukta eşlik eder ve onlarla konuşurdu. Misafire hoş vakit geçirten sohbet ve ona konuşmada eşlik etmek.
Gece çalışanların çoğu bu kısma girerler. Günümüzün maddi şartlarının oluşturduğu bir gereklilik. Şüphesiz ki müslümanların bazı maslahatları için bazılarının gece çalışması gerekir. Güvenlik, hastane, havaalanı, elektrik, vs. gibi yerlerde olduğu gibi.
Üçüncüsü: Yüce Allah’a isyan edilerek yapılan seher.
Kötü filimler seyretmek, haram oyunlar oynamak -kâğıt gibi vs.- ya da insanların etini gıybetle yemek, küfretme, iftira ve buna benzer durumdaki günahlar.
Bu çeşit seher haramdır. Sahibini günahkar eder. Böylece Allah’ın azabına mustahak olur. Bu zamanda daha da çoğaldı. Bazı sebeplerde şiirde zikr edildiği gibi...
“Gençlik ve boş vakit ve modernlik
Kişi için fesattır hem de ne fasat.”
İşte bunlar seherin üç çeşididir.
Biz bunların arasını, farkını ayırabilmeliyiz.
Günümüzdeki bazı sebeplerden seher (gece uyumama) yaygınlaştı.
1. Dünya işleri için seher
Bazı tüccarların ticari işlerini koşuşturmak, bazı talebelerin müzakereleri gibi. Bunlar ve benzerleri, vakitlerini iyi bir şekilde basiretli bir düzenlemeyle tertip etmeleri yaraşır kendilerini fesada götürerek seherden korumak için.
2. İçinde bulunduğumuz asrın tabiatı.
Toplumsal şartları değiştiren asrın tabiatı, eskiler karanlık çağdan bu yana sessizlik ve uykuda geçiriyorlardı vakitlerini. Elektriğin icadı ile insanlar karanlıkta yapamadıklarını böylece gecede devam ettirmeye başladılar. İlişki, çalışma ve aktivitelerin çoğu gece devam ediyor. Hatta bazı insanların gecesi gündüze dönüştü.
3. Çeşitli yayın organlarında yayınlanan program ve çalışmalara çoğu insanların yönelmesi. Radyo, televizyon, video diye isimlendirilen ve diğerleri.
4. İnsanların çoğu aile ilişki ve ziyaretlerini, program ve aile dışı ilişkilerini gece yapmaları tabi ki bu da çalışma ve eğitimin tabiatı gereği oluyor. Öyleki artık gündüz ziyarete gelen bulmak çok az. Ancak hafta sonu tatillerinde mümkün. Hatta ilmi derslerin çoğu bile artık yatsı namazından sonra oluyor.
5. Bazı insanların birbirini çağrıştıran uzun konuşma ve gevezeliğe kendilerini kaptırmaları. Belki de bu gevezelik ve gülmeyle başkalarını rahatsız ediyorlar. Öğrenciler arasındaki bu olgu apaçık yaygın bir şekilde ortadadır. Bazı ağır misafirlerin gelmesiyle geceyi faydasız konuşmalarla geçiriyorlar. Kendilerine ve başkalarına da zarar veriyorlar, sonra çoğu farzları kaybediyorlar.
6. Uyuyamama.
Uykusuzluk çoğu zaman kişiyi günah işlemeye ve Allahû Teâlâ’dan uzaklaştırmaya sebebiyet veriyor. Rabbinden uzaklaşmak itminan ve unsiyeti ona tattırmaz. O daima bir tedirginlik, vahşet ve düzensizlik -huzursuzluk- içindedir.
Nasıl ki kişinin yanında ailevi, maddi, eğitim ile ilgili, ameli ve diğer problemlerin tedirginlik ve uykusuzluk meydana getirmede, ortaya çıkıncaya kadar apaçık bir etkisi olduğu gibi.
Uykusuzluğu, güzel uykudan, esir olan ümmetinin islahı için aşırı olan isteği ve Allah korkusundan dolayı haram kılanlar var. Biz bunu inkar etmiyoruz.
Seherin çeşit ve en belirgin sebeplerini ortaya serdikten sonra belki bazı sebeplerden bu şikayetin tedavisi ortaya çıkıyor. Bu şikayet ki artık bu toplumda yaygın olmuş.
İlmi ve fikri taraftan tedavi edilmesi. Seherin üzerine bina edilen zararın büyüklüğünü ve kaçırılan büyük amelleri düşünmelidir.
1- Şer’î vaciplerin ihmali:
Sabah namazını kılamama -daha önce geçtiği gibi- ya da cemaatle hiç bir hassasiyet ve huşu olmadan ve namazından bir şey anlamıyor, uykuyla onu güreştiren şiddetli bitkinlikten dolayı imamın ne okuduğunu, hangi rekâtte olduğunu bilmiyor, kunutta, rukuda ve secdede ne dediğini bilmiyor. Bundan dolayı Peygamber (s.a.v.) yatsı namazından sonra konuşmayı nehyetmiştir.
2- Bedenî zararlar.
Bu da geceyi hareket ve aktivitelerle gündüzü de dinlenme için kullanmasından dolayı. Bu durum Allahû Teâlâ’nın yeryüzünde ve nefiste yarattığı tabiatla ters düşüyor.
“Geceyi bir örtü eyledik, gündüzü de (yaşamanız için) kazanma zamanı yaptık.” (Nebe, 78/11-12)
“(Ey Rasûlüm) De ki: Düşündünüz mü hiç: Eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka size bir ışık getirecek ilah kimdir.” (Kasas, 28/71)
“De ki: Söyleyin bakalım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka istirahat edeceğiniz geceyi size getirerek ilâh kimdir. Hâlâ görmeyecek misiniz.” (Kasas, 28/72)
Bundan dolayı yoldan sapan toplulukları ve fıtrata muhalefet edenleri görüyoruz. Sıkıntılı bir hayat kötü sağlık şartlarındandırlar. Tecrübe edildiği ve gözlemlendiği gibi gecenin bir saatlik uykusu diğer vakitlerdeki uykuların iki katına denktir.
3- Çoğu memurların görevlerindeki ihmalleri
Çoğu memurların görevlerindeki ihmalleri misal çalışmasına bitkin ve geç geliyor böylece görevini zayıf bir şekilde yerine getiriyor, gelenlere kötü muamele ediyor. Belki maaşının bir kısmı şüpheli oluyor. Bu da amelinde olan ihmalden dolayı.
Bunun benzerini gece uyumayan öğrenciler hakkında ise şöyle. Bundan sonra okula ya da üniversiteye geç geliyorlar. İlk ders boşa gitmiştir. Sonra birisi sandalyeye oturuyor. Sandalyenin üzerinde ne derse karşı bir dikkat ne de merak edip kavramak arzusu.
4- Uyku vaktinin dışında uyumak.
Geceyi uykusuz geçiren bir bakmışsınız ikindiden sonra uyumuş, halbuki selef zaruret olmadıkça ikindiden sonra uyumayı kerih (hoş görmemiş) görmüşlerdir. Ama ihtiyaca binaen bir şey olmaz.
Diğer taraftan bu uyku başağrısına sebep oluyor aynı şekilde günün canlı vaktini boşa harcamış oluyor.
5- Sünnet olan ibadetlere mani olabiliyor.
Bazı sünnet olan ibadetlere mani oluyor. Misal gecenin üçte birini teheccüdle ihya etmek. Peki geceyi uykusuz geçiren nasıl yapacak bunu? Sünnet olan oruç için sahura nasıl kalkacak? Şüphesiz bitkinlik ve çabalama onun uyanmasına engel olacaktır. Kalkamadığından da kendisi için çok hayır kaçırmış olacaktır.
6- Günün başında erken kalkmanın bereketini kaçırmak.
Geceyi uyumadan geçirenler sabah namazından sonra uyurlar. Nefislerini Peygamber (s.a.v.)’in “ümmetim için sabah olan erken vakti bereketli kılındı.”[30] buyurarak övdüğü vakitten, mahrum ediyorlar. Allah’ı zikretmek için güneş doğana kadar mescitte oturamıyorlar. Faziletli ve bereketli vakit olan sabahleyin rızıklarını toplamak için çalışamıyorlar. Bu durum şu anda bizde genelleşmiş bir durumda. Hatta erken vakitte dükkanını açan bir tüccar görmek çok nadirdir.
Gece uyumamaktan kaynaklandığını bildiği zaman akıllı kişi ağırlık yapan zararlar bundan dolayı başına geliyor. Şüphesiz ki kendini düzeltmek için seri bir şekilde hareket edecek ve kaçırdığını tedarik etmiş olacak. Böylece tedavi yoluna ilk adımı atmış olacaktır.
Bunlar, problemin çözümünde ameli tarafa işaretlerdir. Tedaviye ulaşmak isteyene rehberlik edecektir.
1- Kendini erken uyumaya alıştırmak.
Kendini erken uyumaya alıştırmak için çabalamak. Gece uyumamak bir alışkanlıktır. Kişi nefsine karşı direnip kararlı ve samimiyetle ona galip gelir. Allah’ın izniyle böylece bir kaç günde erken uyuyanların izinde gitmiş olur.
2- Evlilik:
Bekarların çoğu hayatlarında belli bir düzen yoktur. Bilakis beraber sabahlıyorlar, birbirlerini bu hususta cesaretlendiriyorlar. Çünkü onlarda ne aile ne de çocuk mesuliyeti yoktur. Ama evli olan kişi boynunda aile ve çocuk sorumluluğu var. Korkmasınlar, endişelenmesinler diye onlara çabuk bir şekilde döner. Tecrübe eden bilir bunu.
3- Onu ilgilendiren her alanda mesuliyet hassasiyetinin artması.
Sırtında bir yük olduğunu ve onu yerine getirmesi gerektiğini hissediyor. Vaktini boşa harcama ve aşırılıkta bulunması mümkün değildir. Sorumluluk bilinci olmayan safsata işlerinde ve kıymetini tam takdir edemediği mevzularda vakit hazinesini dağıtmış olur.
4- Uyku ihtiyacını “kaylule” ile gidermesi (telafi etmesi).
Uyku ihtiyacını uyuk vakti olmayan vakitlerde uyuma yerine bu ihtiyacını “kaylule” uykusuyla telafi etmesi. Daha önce belirttiğimiz gibi ikindi namazından sonra ve yatsı namazından önce uyumak zararlıdır. “Kaylule yapınız, muhakkak şeytan kaylule yapmaz.”[31] Hadis-i şerifiyle Peygamber (s.a.v.) ümmetine tavsiyede bulunmuştur.
İşte bunlar ameli bazı çözümlerdir seher problemi için. Dosdoğru yola hidayet eden Allah’tır.

ÖFKE

Soru: Bu şikayet: Bir şahıstandır, diyor ki: Ben çabuk etkileniyorum. Bir kışkırtma oldu mu, çok çabuk harekete geçer, kızarım bir şeyler kırarım, küfrederim, lanet ederim, talak (karıma sen boşsun derim) söylerim. Bu problem beni çok çıkmazlara sokuyor. İnsanların çoğu beni sevmiyor, eşim, çocuklarım, aziz dostlarım bile beni sevmiyor. Bu zararlı hastalıktan ve şeytani ateşten kurtulmak için ne yapmalıyım?
Cevap: Öfkelenmek şeytanın tahriklerinden bir tahriktir. Onun sebebiyle öyle kötülükler, musibetler meydana geliyor ki Allah’tan başkası bilmez. Bu yerilmiş ahlak hakkında İslam şeriatında çok geniş bir şekilde zikredilmiştir. Sonuçlarına dikkat etmek ve bu hastalıktan kurtulmak için sünnette ilaçlar varid olmuştur.
İşte bu ilaçlardan.
1. Şeytandan Allah’a sığınmak.
Süleyman b. Süred dedi ki: Peygamber (s.a.v.) ile birlikte oturuyorduk. İki adam görünüyordu; birinin yüzü kızarmıştı, boyun damarları kabarmıştı. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki:
“Ben bir kelime biliyorum eğer (bu adam) onu söylese o hali (öfkesi) ondan gider. “Şeytandan Allah’a sığınırım dese içinde bulunduğu halden kurtulur.”[32]
Peygamber (s.a.v.): “Kişi öfkelendiğinde, ‘Allah’a sığındım’ dese, öfkesi durur.” buyurdular.[33]
2. Susmak.
Peygamber (s.a.v.): “Biriniz öfkelendiğinde, sussun.”[34] buyurdular. Genellikle kızgınlık kendini kaybetmek ve şuurunu yitirmekten olur. Böylece küfür sözler ağzından çıkabilir, lanet ya da evi yıkan boşama kelimesi ya da küfür eder, söverek başkalarının düşmanlığını üzerine çekmeye sebep olan şeyler telaffuz eder. Bunların tümünü telafi etmek için temel çözüm susmaktan geçer.
3. Sakin olmak (oturmak).
Peygamber (s.a.v.): “Biriniz öfkelendiğinde ayakta ise otursun. Eğer öfkesi geçmediyse yere yatsın.” buyurdular. Ebu Zer (r.a.) bu hadisin ravisidir. Bu hususta bana bir kıssa anlattı. “Ebu Zer (r.a.) bir leğende suluyordu bir grup geldi. Dedi ki: Kim Ebu Zerri yakalayıp başından saç tellerini çekecek.” Bir adam dedi ki ben yaparım. Adam gelip leğeni kırdı. Ebu Zer (r.a.) ayaktaydı sonra oturdu, daha sonra yere yattı. Ona denildi ki. Ey Ebu Zer niçin oturdun sonra yere yattın? Dedi ki: Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki ve hadis-i şerifi okudu. Diğer bir rivayette: “Ebu Zer (r.a.) bir leğende suluyordu, bir adam onu öfkelendirdi ve o da oturdu...”[35]
Bu nebevi yönlendirmenin faydalarından biri de öfkeli dikkatsiz hareketlerden menetmektir. Çünkü O (o esnada) dövebilir, eziyet edebilir, vs. Bu sebeple oturduğu vakit bu heyecan ve isyandan uzak olmuş olur. Yere yattığında ise eziyet veren fiillerden, tutarsız davranışlardan daha da uzaklaşmış olur. Allame: el-Hattabi- rahmetullah-i aleyh- Ebu Davud’un şerhinde diyor ki: “Ayakta olan hareket ve şiddete oturandan daha elverişlidir. Oturan ayakta olandan bu manada daha aşağıdır. Yatan ise bunları yapamaz zaten. Peygamber (s.a.v.)’in onu yatmak ve oturmakla emretmesi olabilir ki ayakta iken ondan bir şey sadır olmasın. Oturduktan sonra pişmanlığı daha yakındır. Allah daha iyi bilir.”[36]
4. Peygamber (s.a.v.) Vasiyetini Korumak.
Peygamber (s.a.v.)’in nasihatını muhafaza etmek. Ebu Hureyre (r.a) Bir adam Peygamber (s.a.v.) dedi ki: “Bana nasihat et.” Buyurdular (s.a.v.) “kızma”, bunu bir kaç defa tekrar ettiyse de dedi ki (s.a.v.): kızma.”[37]
Diğer bir rivayette: “Bir adam dedi ki: Peygamber (s.a.v.) bunu söylediği zaman düşündüm ki; öfke şerrin tümünü kapsıyor.”[38]
5. Öfkelenme! Sana Cennet var.
Allahû Teâlâ’nın öfke sebeplerinden korunan ve nefislerini zaptederek onu reddeden muttakiler (Allah’tan hakkıyla korkanlar) için hazırladığını düşünmek öfkenin ateşini söndürmede yardımcı en büyük etkendir. Buna varid olan, büyük ecir (sevap) Peygamber (s.a.v.): “Kim öfkesine hakim olursa ki istese öfkesini devam ettirebilir. Allahû Teâlâ kıyamet gününde kalbini kendinden razı olmasıyla doldurur.”[39] Diğer büyük ecir ise Peygamber (s.a.v.)’ın şu hadisinde: “Öfkesinin gereğini yerine getirebilecek güçte olduğu halde öfkesini tutan kimseyi, Allahû Teâlâ, kıyamet günü, mahlukatın başları üsten davet eder: Tâ ki (onlardan önce) dilediği huriyi kendine seçsin.” diğer bir nushada “tâ ki hurilerden istediği kadar seçsin.”[40]
6. Nefsine hakim olan için önce geçen özellikler ve yüce dereceler vardır.
Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Kuvvetli kimse (güreşte rakibini yenen) pehlivan değildir. Hakiki kuvvetli, öfkelendiği zaman nefsini yenen kimsedir.”[41] Nefsin her etkilenmesinde öfkesi şiddetlendikçe, öfkesine hakim olan en yüksek rutbeye (dereceye) yükselir. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Tümüyle pehlivan olan o kimsedir ki; öfkelenir, öfkesi şiddetlenir, yüzü kızarır, tüyleri diken diken olduğu halde öfkesini yenendir.”[42] Peygamber (s.a.v.) sahabenin önünde meydana gelen bir olayı, bu meseleyi daha iyi açıklamak için fırsat bilerek Enes (r.a.) rivayet edilen hadiste: “Güreşen bir topluluğun yanından geçti. Buyurdular ki:
“Bu nedir?” Dediler ki:
“Filan Pehlivandır, kimse bırakmadı geriye, onun karşısına çıkacak yoktur. Buyurdular ki:
“Kim ondan daha kuvvetlidir size bildireyim mi? Bir adam var kendisine bir adam zulüm ediyor, öfkesine hakim oluyor böylece ona galip geliyor, şeytanına da, ve arkadaşının şeytanına da galip geliyor.”[43]
7. Peygamber (s.a.v.)’in Gösterdiği Yolda Teselli Bulmak.
Peygamber (s.a.v.) gösterdiği yol onun ahlakının alametidir. O, bizim örnek ve modelimizdir. Bu birçok hadis-i şerifte apaçık ortadadır. Bu hadislerin en barizi: Enes (r.a.)’tan: Dedi ki: Peygamber (s.a.v.) ile beraber yürüyordum. Üzerinde kaba dikişli Necran cübbesi vardı. Bir arabi ona ulaştı ve şiddetli bir şekilde cübbesini çekti. Peygamber (s.a.v.)’in omuzunun üst kısmına baktım cübbenin dikişlerinin izi görünüyordu. Sonra dedi ki:
“Ey Muhammed: Benim için Allah’ın senin yanındaki maldan bana verilmesi için talimat ver.” Peygamber (s.a.v.) ona döndü ve güldü. Sonra ona mal verimesi için emretti.”[44] Peygamber (s.a.v.)’e uymanın ve onda teselli bulmanın bir yolu da, Allah’ın haramları çiğnendiği vakit, Allah için kızmak. Bu övülmüş bir kızmadır. Peygamber (s.a.v.) kendisine namazda uzun sureler okuyup milleti namazdan nefret ettiren imam haber verildiğinde çok kızdı. Aynı şekilde Hz. Aişe (r.a.) evinde canlı fotoğrafları bulunan bir örtü görünce kızdı. Hırsızlık yapan “Mahzumiye” hakkında Usame (r.a.) aracılık yapmak istemesine ve bunun için Peygamber (s.a.v.) ile konuşmak istediğinde; Peygamber (s.a.v.) Allah’ın koyduğu hadlerde (cezalarda) mı şefaatçi oluyorsun? Kerih (hoş olmayan) şeyler hakkında soru sorulduğunda kızardı. Kızması her zaman Allah içindi.
8. Öfkeyi bastırmak Allah’tan gerçek manada korkan kulların alametlerinden olduğunun bilinmesi.
Bunlar Allahû Teâlâ’nın ve kendi kitabında övdüğü kullardır. Peygamber (s.a.v.)’inde methu sena ettiği kişilerdir. Onlara genişliği gök ve yeryüzünü kaplayan cennetler hazırlanmıştır. Onların sıfatlarından: “O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah ta bu güzel davranışta bulunanları sever.” (Ali İmran, 3/134)
İşte bunlar Allahın, güzel ahlaklarından ve güzel sıfatlarından ve fiillerinden bahsettiği kişilerdir. Onlara ulaşmak için can atılan kişilerdi. Yine onların ahlakından: “Kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar.” (Şura, 42/37)
9. Hatırlatıldığı an Hatırlamak
Öfkelenmek insanoğlunun tabiatında vardır. İnsanlar bu meselede farklılık arz edebilirler. Belki öfkelenmemek insana çok zor gelebilir. Fakat sıddıklar öfkelendiklerinde, onlara Allah hatırlatıldığında Allah’ın hududu yanında dururlar. İşte misal: İbni Abbas (r.a.) anlatıyor: Bir adam Emirû’l-mü’mininin yanına girmek için izin istedi. Ancak yanına girince: Yeter artık! Ya İbnû’l-Hattab sen bize bol vermediğin gibi aramızda adaletle de hükmetmiyorsun!” dedi. Hz.Ömer (r.a.) pek öfkelendi. Neredeyse dövmek için üzerine yürüyecektiler, Hûrr (r.a.) atılıp: Ey Emire’l-Mü’minin! Allahû Teâlâ, Resûlüne: “Affı esas tut, ma’rufu emret ve cahillerden de yüz çevir” emretmiştir. Bu adam cahillerden biridir.” dedi. Vallahi, Hûrr (r.a.) ayeti okuyunca Hz.Ömer (r.a.) olduğu yerde kalıp hiçbir şey yapmadı. Hz. Ömer (r.a.) Allah’ın kitabı yanında hemen durur, onu bırakıp gitmezdi.”[45] Mü’min böyle olur, öfkelendiği zaman kendisine hadis bildirildiğinde tavır koyan pis münafık gibi değildir. Ona bir sahabi dedi ki: “Şeytandan Allah’a sığın.” Ona hatırlatan sahabeye[46] dedi ki “bende, anormal, bir şey mi görüyorsun, ben deli miyim?” Gitaşırı gitmekten Allah’a sığınırız dedi o münafık.
10. Ökelenmenin Dezavantajlarını Bilmek.
Öfkelenmenin dezavantajları (kötülükleri) çoktur. Genel olarak kendine ve başkalarına zarar vermek. Dil, küfrediyor, sövüyor, iğrenç şeylere yöneliyor. El, hesabı belli olmayan bir şiddete gediyor öyleki iş katle (öldürmeye) kadar varabiliyor. Anlatacağımız bu kıssada ibret vardır.
Alkama b. Vail’den babası (r.a.) ona konuştu dedi ki: “Peygamber (s.a.v.) ile oturuyorduk. Bir adam, birini sicim ipiyle sürüp çıkageldi. Dedi ki:
“Ey Allah’ın Resûlü, bu kardeşimi öldürdü.” Peygamber (s.a.v.)’de Ona:
“Onu öldürdün mü?” Diye sordu. Evet, öldürdüm, dedi. Peygamber (s.a.v.)
“Onu nasıl öldürdün?” diye sordu. Dedi ki:
“Ben ve o ağacı dövüyorduk (yem için ağaca vuruyorduk yaprakları düşsün diye.) Bana küfretti ve beni kızdırdı. Ben de başının yan tarafına balta ile vurdum ve öldürdüm...”[47] Bundan daha hafif olanlar olabilir. Yaralamak, kırmak gibi. Kendisine öfkelenen kaçtığı vakit, öfkelenen kendine döner, elbiselerini parçalayabilir, yanaklarına vurabilir, ya da hızla yere yığılır, bayılır kısaca kap kırılıp mal heder olabilir.
Öfkelenmekten sadır olan en kötü iş toplumsal hayıflanmalara, ailenin parçalanmasına, varlığın özü olan ailenin boşanmasıyla dağılmasına, hanımlarını boşayanların çoğuna sorduğumda ne zaman, nasıl boşadın hanımını? Öfke anında diye cevap veriyorlar. Bu durumlar özellikle çocukları etkiliyor, serseri olmalarını doğuruyor, pişmanlık, başarısızlık ve acı yaşam hep bu öfkelenmekten kaynaklanıyor. Eğer onlar Allah’ı zikredip kendilerine gelselerdi, öfkelerine hakim olup şeytandan Allah’a sığınsalardı bu olanlar olmazdı fakat İslam şeriatine muhalefet etmeden zarardan başka birşey doğurmaz.
Öfke sebebiyle bedende meydana gelen zararlar önemli bir meseledir. Doktorların belirttiğine göre, kan pıhtılaşması, tansiyon yükselmesi, kalp atışlarının hızlanması, nefes alış verişlerin normali sollaması kalp krizine, şeker hastalığına vb. gibi hastalıklara sebep olabiliyorlar. Allah’tan sağlık dileriz.
11. Öfkelenenin, öfke anında kendini düşünmesi.
Öfkelenen, o esnada aynaya baksa yüzünü ne kadar sevimsiz (kerih) bulur.Renginin değiştiğini, gürültüsünün şiddetini etrafının titremesini, fıtratının değiştiğini, çehresinin farklılaştığını yüzünün kızardığını, lokma gözlülüğünü, hareketlerinin kontrolden çıktığını, o deliler gibi davrandığını, nefsine tenezzül etmediğini, duruşundan tiksindiğini, bilinir ki, için çirkinliği dıştan daha büyüktür.Hal ve durumu bu olan adama şeytan ne sevinir.Şeytan ve aşırı gidenlerden Allahû Teâlâ’ya sığınırız.
12. Dua
Dua her zaman mü’minin silahıdır. Onunla, Rabbinden kötü ahlaktan, afetlerden, bütün kötülüklerden korumasını isteriz.
Öfke sebebiyle zulümden, küfrün cehennemine düşmekten Allahû Teâlâ’ya sığınırız. Razı olma ve öfkelenmede adil olma.[48]
Peygamber (s.a.v.) duasında: “Allah’ım gayb ilmin ve mahlukuna yeten gücün (kudretin’le benim için hayatta olmak hayırlı oldukça beni hayatta kıl, ölüm benim için aleniyette senden korkmayı diliyorum. Öfke ve razı olmada ihlas diliyorum. Fakirlik ve zenginlikte tasarruf diliyorum. Kazana razı olmayı diliyorum. Ölümden sonra rahat bir hayat, yüzüne bakmanın lezzetini istiyorum ve sana kavuşmak için iştiyak vermeni diliyorum. Zarar veren bir zarar, delalete götüren fitne değil. Allah’ım bizi iman süsüyle süsle ve bizi hidayete ermiş, yol göstericilerden kıl.”[49]
Hamd Alemlerin Rabbi Allah’adır.
[1] Sahih-i Müslim, s. 2074.
[2] Sahih-i Müslim, s. 454, h. No: 656, Tirmizi 221
[3] Müsned İmam Ahmed 52/424; Sahih-ul Cami’, 133
[4] “Allah’ın zimmetindedir” manası “Allah’ın koruması altındadır.”En-Nihaye 21/168
[5] Tabarani (7/267) Sahih-ul Cami’ (56/344).
[6] Buhari Feth-ul Bari, 2/33
[7] Ebu Naim El-Hilye 7/207, Es-Silsilet-ü Sahiha (1566)
[8] Buhari Feth-ül Bari (2/52)
[9] Tabarani El-Muam El-Kebir (12/271)
[10] Muslim, s. 454
[11] Müsned-İmam Ahmed (2/250) Sahih-ül Cami’ (3494)
[12] Müsned-İmam Ahmed (2/91) Es-Silsilet-üs-Sahihe (No: 60)
[13] Tirmizi (420) Sahih-ül Cami (642)
[14] Müsned İmam Ahmed (5/298) Sahih-ül Cami (4752)
[15] Kaylule: Bu uyku sünnettir.Duha vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku gece kıyamına sebebiyet verdiği için sünnettir. Bu uyku, hem ömrü, hem rızkı ziyadeleştirir. Çünkü yarım saat kaylule gece uykusunun iki saatine denktir. Demek ki kişi bunu yapmakla her gün bir buçuk saat ömrüne ilave etmiş olur denilmiştir. (T)
[16] Müsned İmam Ahmed (5/97) Sahih-ül Cami (4861)
[17] Müsned İmam Ahmed (5/86) Sahih-ül Cami (4822)
[18] Ebu Davud, No: 5098
[19] İbn-i Mace No: 4193; Es-Silsilet-üs Sahihe No: 506
[20] Sahih-ül Cami (4777)
[21] Sahih-ül Cami (4791)
[22] Sahih-ül cami (7/36)
[23] Sahih El-Cami (1657)
[24] Sahih El Cami (1656)
[25] Sahih el-Cami (6587)
[26] Sahih el-Cami (7993)
[27] Sahih el-Cami (8182)
[28] Sahih el-Cami (2975)
[29] Sahih el-Cami (2976)
[30] Sahih el Cami (2841)
[31] Sahih el-Cami (4431)
[32] Buhari-Feth-ül Bari (6/337)
[33] Sahih el-Cami es-Sağır (695)
[34] Müsned İmam Ahmed (1/239) Sahih el-Cami (4027)
[35] FeydulKadir el-Menavî (1/408)
[36] Ebu Davud Mealim es-Sünen (5/141)
[37] Buhari-feth-ül Bari (10/465)
[38] Müsned İmamAhmed (5/373)
[39] Tabarani (12/453) Sahih’ul Cami (176)
[40] Ebu Davud (4777)
[41] Müsned İmam Ahmed 2/236. Muttefakûn aleytir aynı zamanda.
[42] Müsned İmam Ahmed 5/367
[43] Bezzaz, İbn-i Hacer İsnad Hasendir (Feth 10/519) dedi.
[44] Muttefakûn Aleyh Fethûl Bari (10/375)
[45] Buhari Feth-ul Bari (8/304)
[46] Buhari Feth-ul Bari (1/465)
[47] Muslim (1307)
[48] Sahih el-Cami (3039)
[49] Nesai (3/55)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)