Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



5 Ocak 2018 Cuma

Halka Dâr'ın Hükmüne Göre Hükmetme ve Tagutu Tekfir Etmeyeni Tekfir Bidati


Bid’at ehli, insanlarda asıl olanın küfür olduğunu ve Daru’l-küfürde yaşayan insanlarda asıl olanın kafirlik olduğunu iddia ediyorlar. Bu hususta gerekçeleri, bir diyar hakkındaki hükmün, orada yaşayanlar hakkında da geçerli olması ve bir ülkede kafirler galip ise, orada bulunanların da kafir olacağı düşüncesidir.

Ehl-i sünnet ise diyarın hükmü ile orada yaşayanların hükmü arasında fark gözetirler. Yönetici kafir oldukça, ülkesi veya halkı da kafir olmaz. Yönetici küfre girdiği halde, ülkesi darul-islam olarak kalmaya devam edebilir. Bu, küfrü kendisiyle sınırlı kaldığı zaman söz konusudur. Eğer İslam’ı terk ederek kafir olan bu yönetici, Rahman’ın şeriatini yasaklar ve şeytanın şeriatıyla hükmederse ülkesi darulküfür haline gelir. Zira orada küfür hükümleri galip gelmiştir. Halka gelince, sırf yöneticisi kafir oldu diye halk tekfir edilmez. Bilakis yönetici ve küfründe ona tabi olanlar tekfir edilir.

Bir ülke darulküfre dönerse, bunun anlamı halkın da kafir oldukları değildir. Bilakis orada sayılamayacak kadar çok müslümanlar bulunabilir.

Nitekim önceleri Mekke darulküfür idi. Orada müslüman olmuş erkek ve kadınlar vardı. Müşriklerle karışık olarak yaşıyorlardı. Allah Teâlâ onları “müslümanlar” diye isimlendirmiş ve şöyle buyurmuştur: “Şayet sizin kendilerini bilmediğiniz iman etmiş erkekler ve iman etmiş kadınlar olmasaydı..” (Fetih 25)

Yine Yemen’deki el-Esved el-Ansî’nin devleti dört ay kadar hüküm sürdü. Tulunoğulları devleti Hicaz, Şam ve Mısır’da yüz sene kadar devam etti. Buveyh oğulları devleti Faris, Ahvaz, Kirman, Rey, Kerc, Asfahan, Hemedan ve Irak’ta 113 sene devam etti. Selçuklular devleti Fars, Irak, Şam ve başka yerlerde ikiyüz elli seneye yakın devam etti. Ubeyd oğulları devleti Mısır, Magrib ve Afrika’da iki yüz seksen sene kadar devam etti. Karamita devleti Sevadu Irak, Bahreyn ve Cezire’nin doğusunda yüz seneye yakın sürdü. Nuruddin ve Salahuddin’in devletleri Şam, Mısır, Magrib, Nube, Musul ve başka yerlerde iki yüz sene kadar sürdü. İhşidlilerin devleti Mısır’da otuz sene kadar sürdü. İbn Tumert’in, Me’mun’un, Mutasım’ın, el-Vasık’ın ve başkalarının hükümetleri de hüküm sürdü.

Bu örnekler, devleti tekfir edip, halkı da bu hükme katan kimselerin tenakuzunu ortaya koymak için zikredilmektedir. Bütün bu beldelerde yaşayanları, sırf o ülkede yaşadılar diye tekfir eden hiç kimse olmamıştır. Bu da gösteriyor ki, İslam’a mensup olan, islamın özelliklerini izhar eden bir kimse hangi zamanda ve hangi mekânda olursa olsun, aksine bir delil olmadıkça, zahiren onun Müslümanlığına hükmedilir.

Zamanımızda Necid alimlerini taklid eden bazı kimseler, “Tagutu tekfir etmedikleri” gerekçesiyle, birçok Müslümanı tekfir etmektedirler.

Şeyh Abdullatif b. Abdirrahman b. Hasen Âlu’ş-Şeyh, muasır haricilerin bid’atine karşı çıkarak şöyle demiştir:

Şeyh Abdullatif Alu’ş-Şeyh, el-İhsa’da Cuma ve cemaatten ayrılan iki kişi hakkında sorulmuştur. O ikisi, etraflarındaki Müslümanları; “İbn Feyruz ve benzerleri gibi tagutu tekfir etmeyen kimselerle oturuyorlar, tagutu tekfir ettiklerini açıkça ortaya koymuyorlar” gerekçesiyle tekfir ediyorlar ve şöyle diyorlar: “Tagutu tekfir ettiğini açıkça ortaya koymayan Allah’a kâfirdir, tagutu tekfir etmemiştir. Böyle bir kimseyle oturan da onun gibidir. Bu iki yalancı ve sapık mukaddimeden dolayı açık riddet ve selamlaşmayı terk etmeyi gerektiren hükümler terettüp eder…”

Şeyh Abdullatif şöyle cevap vermiştir: “Onların durumu bana iletildi. Onları çağırdım ve tehdit ederek ağır konuştum. Öncelikle onlar, Muhammed b. Abdilvehhab’ın akidesinde olduklarını, yanlarında Muhammed b. Abdilvehhab’ın risalelerinin bulunduğunu iddia ediyorlar. Şüphelerini giderdim ve meclisimde bulunanlarla sapıklıklarını çürüttüm. Onlara Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab’ın bu itikad ve görüşten berî olduğunu haber verdim. Zira o ancak işleyen kimsenin kâfir olacağında müslümanların icma ettikleri bir şeyden dolayı tekfir ederdi. Bunlar da; büyük şirk, Allah’ın ayetlerini ve rasulünü yahut bunlardan bir şeyi inkâr etmektir. Buna dair hüccet ikamesinden ve hüccetin muteber bir yolla ulaşmasından sonra tekfir ederdi. Mesela salihlere ibadet edenleri, Allah ile beraber onlara da dua edenleri, bunları Allah’a denkler edinenleri, mahlûka ilahlık hakkı olan ibadetleri layık görenleri tekfir etmesi gibi. İlim ve iman ehli ile taklid edilen bütün mezhep grupları bunda icma etmişler, bu meseleyi büyük bir konu olarak ayrıca ele almışlardır. Bu konuda hükmü, riddet gerektiren halleri ve gereklerini zikretmişler, şirkten sakındırmışlardır. Nitekim İbn Hacer de bu meselede müstakil bir eser yazarak: “el-İ’lam Bikavatii’l-İslam” adını vermiştir.”[1]



[1] Mecmuatu’r-Resail ve’l-Mesaili’n-Necdiyye (3/4-5)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)