Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

3 Ekim 2024 Perşembe

Kadınların Akıl ve Dindeki Eksiklikleri Hakkında

 Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir kurban bayramında veya Ramazan bayramında musallaya çıktığında kadınlara şöyle buyurdu:

يَا مَعْشَرَ النِّسَاءِ تَصَدَّقْنَ فَإِنِّي أُرِيتُكُنَّ أَكْثَرَ أَهْلِ النَّارِ فَقُلْنَ وَبِمَ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ تُكْثِرْنَ اللَّعْنَ وَتَكْفُرْنَ الْعَشِيرَ مَا رَأَيْتُ مِنْ نَاقِصَاتِ عَقْلٍ وَدِينٍ أَذْهَبَ لِلُبِّ الرَّجُلِ الْحَازِمِ مِنْ إِحْدَاكُنَّ قُلْنَ وَمَا نُقْصَانُ دِينِنَا وَعَقْلِنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ أَلَيْسَ شَهَادَةُ الْمَرْأَةِ مِثْلَ نِصْفِ شَهَادَةِ الرَّجُلِ قُلْنَ بَلَى قَالَ فَذَلِكِ مِنْ نُقْصَانِ عَقْلِهَا أَلَيْسَ إِذَا حَاضَتْ لَمْ تُصَلِّ وَلَمْ تَصُمْ قُلْنَ بَلَى قَالَ فَذَلِكِ مِنْ نُقْصَانِ دِينِهَا

Ey kadınlar topluluğu! Sadaka verin. Zira cehennem halkının çoğunluğunu sizlerin oluşturduğunu görüyorum.” Kadınlar: “Neden ey Allah’ın rasulü?” dediler. Buyurdu ki:

Sizler çokça la’net edersiniz ve kocalarınıza nankörlük edersiniz. Akıl ve din bakımından eksik oldukları halde akıl sahibi erkeklerin aklını giderme konusunda sizin gibisini görmedim!” Kadınlar dediler ki:

“Dinimizin ve aklımızın eksikliği nedir ey Allah’ın rasulü?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı sayılmıyor mu?” Kadınlar: “Evet” dediler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

İşte bu kadının aklının eksikliğindendir. Kadın hayız olduğu zaman namaz kılamıyor ve oruç tutamıyor değil mi?” Kadınlar: “Evet” dediler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Bu da dininin eksikliğidir.”[1]

Bu hadis insanlardan birçoğuna can sıkıcı geliyor! Bazıları: “Ey kadınların aklının ve dinin eksik olduğunu iddia edenler! Bilimsel araştırmalarda şunlar tespit edilmiştir…” diyor!

Şüphe yok ki bu sözü söyleyen ya câhildir, ya kâfirdir yahut câhil bir kâfirdir! Çünkü kadınların aklının ve dininin eksik olduğunu söyleyen Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Şunlar ise dini savunduklarını iddia ediyorlar ve bu hadis söz konusu olduğu zaman beyin hücreleri ve sinirlerin vazifelerinden bahsediyorlar!

Bu kimseler aklın kalpte bulunduğunu bilmezler! Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آَذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ

Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette akledecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (Hacc 46)

Hadis zahirine göredir. Beyin ve sinir hücrelerinden bahsederek zorlama te’villere gerek yoktur!

Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

كَمَلَ مِنْ الرِّجَالِ كَثِيرٌ وَلَمْ يَكْمُلْ مِنْ النِّسَاءِ إِلَّا مَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ وَآسِيَةُ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ وَفَضْلُ عَائِشَةَ عَلَى النِّسَاءِ كَفَضْلِ الثَّرِيدِ عَلَى سَائِرِ الطَّعَامِ

Erkeklerden kemâle eren çoktur. Kadınlardan ise sadece Meryem bt. İmran ve Fir’avn’ın karısı Êsiye vardır. Aişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.”[2]

Dinde akıl, takvâ (Allah’tan sakınma) ile bağlantılıdır. Yalnızca hafıza, konuşma veya dinleyip anlama kabiliyetleri ile alakalı bir şey değildir.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şehadet konusundan bahsederken kastettiği akıl, öncelikle bilgiyi hıfzetme, unutmama gücü ve anlama ile alakalı değildir.

Kadınlarla erkeklerin eşit oldukları iddiası tamamen büyüklenmeden ibarettir! Bütün nebiler erkektir. Güvenilir hadis ravilerinin çoğunluğu erkeklerdir. Aişe radıyallahu anha’dan sonra neredeyese çok rivayette bulunan bir kadın bulunmaz. Hatta modern bilimsel keşifleri yapan mucitlerin de çoğunluğu erkeklerdir. Öğrenme ve yaratıcı düşünce kabiliyetlerinde erkeklerin üstünlüğü ortadadır. Bu asırda herhangi sabit olan bir şey hakkında şüphe oluşturmak için istatiksel araştırmalar oyuncak olmuştur!

Araştırmalar, sapık kâfirlerin Allah için samimi olan muvahhidlerden daha fazla olduğunu tespit eder!

Araştırmalar, çift cinsiyetlilerin başkalarından daha cüretkâr olduklarını tespit eder!

Araştırmalar, dinsizlerin ana babalarına başkalarından daha çok iyi davrandıklarını tespit eder!

Araştırmalar, elektrikle bayıltmanın İslâmî hayvan kesimlerinden daha faydalı olduğunu tespit eder!

Bahsedilen bu istatistiklerin geneli ciddiyetsizdir. Lakin çoğunluk yalan söylemek için bu üslubu kullanır. Bazen bu istatistikler iddiâdan veya yalandan ibarettir yahut gayri resmîdir ya da maksatlı ve planlıdır. İstatiksel iddialar bu şekilde süregelmiş, durum istatik ve araştırma iddialarıyla şüphe uyandırmak için bir vasıta haline getirilmiştir.

 İnsanların geneli ise İstatistik bilimi ve dünyadaki sayım türleri konusunda cahildirler. Belli bir beldede istatiksel sonuç çıkarılır, beldenin tamamı dikkate alınmaz, örnekleme yoluyla tümevarıma gidilir.  İnsanlar bugün dinleri konusunda hatta tecrübî ilimler konusunda da cahil oldukları için hadisin sahihi ile sakimini ayıramadıkları gibi, teori ile bilimsel gerçeğin arasını da ayıramıyorlar! Hatta çoğunluk kâfir fizikçilerin dahi senelerce önce çürütmüş oldukları “hiçbir madde yoktan var olamaz” hurafesine, Darvin teorisine ve dünyanın döndüğü hurafesine dahi inanmaktadırlar! Allah yardımcımız olsun.

Zamanların birinde Yunanların geneli – ki onlar dönemlerinin en bilgili kimseleri idiler – dünyanın düz olduğuna inanıyorlar, bunun aksini iddia edenlerle alay ediyorlardı. Şimdi durum tersine döndü!

Burada bilinmesi önemli olan husus, takvalı ve iffet sahibi kadının günahkâr ve kâfir erkekten daha akıllı olduğu gerçeğidir! Günahkâr ve kâfir erkekler ise Ahirete iman edenlerin ölçülerine göre akıl sahibi değillerdir!

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ إِلَّا دُعَاءً وَنِدَاءً صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ

İnkâr edenlerin misali, bağırış çağırıştan başka bir şey duymayanlara haykıran kimsenin haline benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı onlar akıl etmezler.” (Bakara 171)

وَإِذَا نَادَيْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ اتَّخَذُوهَا هُزُوًا وَلَعِبًا ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ

Namaza çağırdığınız zaman onu eğlence ve oyun edinirler. İşte bu onların akıllarını kullanamayan bir toplum olmalarındandır.” (Maide 58)

Kadınların seslerden çabuk etkilenmeleri ve musibet anında şiddetle sızlanmaları, hatta Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in biat aldığı kadınlara ağıt yapmama şartı koşması, günümüze gelinceye kadar kadınların arasında yaygın olan: “Senden asla bir iyilik görmedim” sözüyle nankörlüğü devam ettirmeleri düşünülürse, bu dinde bir zayıflıktır. Bu aynı zamanda akılda da bir zayıflık demektir. Çünkü bu durum kocalarının öfkelerine teslim olup zulmetme haddine ulaşmalarına sebep olarak onları da bozmaktadır.

Şaşırtıcıdır ki, bu hadisi Nebî sallallahu aleyhi ve sellem on dört asır önce söylemiş, asrımıza gelinceye kadar ne bir müşrik, ne bir kitap ehli kâfir, ne de bir bid’atçi buna itiraz etmiştir! Çünkü insanların nefislerinde yerleşik bir manadır. Bunun doğruluğuna vâkıa kesin delil olmaktadır.

Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّ الدُّنْيَا حُلْوَةٌ خَضِرَةٌ وَإِنَّ اللَّهَ مُسْتَخْلِفُكُمْ فِيهَا فَيَنْظُرُ كَيْفَ تَعْمَلُونَ فَاتَّقُوا الدُّنْيَا وَاتَّقُوا النِّسَاءَ فَإِنَّ أَوَّلَ فِتْنَةِ بَنِي إِسْرَائِيلَ كَانَتْ فِي النِّسَاءِ

Şüphesiz dünya tatlı ve tazedir. Muhakkak ki Allah sizin orada nasıl amel edeceğinize bakmaktadır. Dünyadan sakının! Kadınlardan da sakının! Zira İsrailoğullarının ilk fitnesi kadınlar hakkında olmuştur.”[3]

Kadınların şerri, Allah Azze ve Celle’nin düşmanlarının eliyle daha da artırılmaktadır!



[1] Buhârî (304)

[2] Buhârî (3769)

[3] Muslim (2742)

Dikiş Yaparken Allah’ı Zikretmenin Önemi

 Ya’kub b. Sufyan el-Fesevî rahimehullah el-Ma’rife adlı eserinde (2/190) dedi ki: bize el-Humeydî tahdis etti, dedi ki: bize İsmail tahdis etti, o annesinden ve kızkardeşinden şöyle dediklerini rivayet etti:

كُنَّا عِنْدَ عَائِشَةَ فِي نِسْوَةٍ كُوفِيَّاتٍ وَعِنْدَهَا امْرَأَةٌ تَخِيطُ فِرَاشًا فقالت أَذَكَرْتِ اللَّهَ تَعَالَى عَلَيْهِ؟ فَقَالَتْ لَا فَقَالَتْ عائشة انقضيه حتى تذكرين عَلَيْهِ اسْمَ اللَّهِ

“Kufe’li kadınlarla beraber Aişe radıyallahu anha’nın yanında idik. Onun yanında döşek diken bir kadın vardı. Aişe radıyallahu anh dedi ki:

“Bunu dikerken Allah Teâlâ’yı zikrettin mi?” Kadın: “Hayır” dedi. Aişe radıyallahu anha dedi ki:

“Onu sök ve Allah’ın ismini zikret (sonra tekrar dik)”

Yine aynı isnadla şöyle dediklerini rivayet etti:

دَخَلْنَا عَلَى عَائِشَةَ فَسَأَلَتْهَا امْرَأَةٌ الْخِمَارُ لِلْمُحْرِمَةِ وَجْهَهَا فَأَخَذَتْ بِحَاشِيَةِ ثَوْبِهَا مِنْ أَعْلَى صَدْرِهَا فَخَمَّرَتْ بِهِ وَجْهَهَا وَأَشَارَ سُفْيَانُ فَخَمَّرَ وَجْهَهُ إِلَى أَطْرَافِ شَعْرِهِ

“Aişe radıyallahu anha’nın yanına girdik. Bir kadın ona ihramlı kadının yüzünü nasıl örteceğini sordu. Bunun üzerine elbisesinin ucunu göğsünün üst tarafından alıp onunla yüzünü örttü.” Ravilerden Sufyan rahimehullah bunun şeklini göstermek için saçlarının bitim yerlerinden itibaren yüzünü örterek işaret etti.”

Bu isnad kuvvetlidir. İsmail adlı ravi; İbn Ebi Halid’dir. Annesi ve kızkardeşi meçhuledirler. Lakin biri diğerini takviye eder. Kadın raviler hakkındaki meçhullük, erkek ravilerdeki meçhullükten daha önemsiz bir durumdur. Onların ilim evinde bulunan kadınlar olmaları durumlarını kuvvetlendirmektedir.

Rivayet, dikiş işinde Allah’ı zikretmenin, besmeleyle başlamanın önemini göstermektedir.

İkinci rivayette de kadınların hacda ihramda iken dahi yabancı erkeklere karşı yüzlerini örtmelerinin zorunlu oluşuna işaret vardır.

Zamane Ehlinin Sapkınlıkları Kitap ve Sünnete İmanımızı Artırıyor!

 Deizm, Ateizm, Liberalizm gibi sapmaları tenkid edenlerin çoğu bunların kitap ve sünnette ortaya çıkacağı bildirilen hususlar olduğunu görmezden geliyorlar! Onların çoğu içlerinde gizlediklerinin aksini izhar eden münafıklardır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آَمَنُوا قَالُوا آَمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ * اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

İman edenlerle karşılaştıkları zaman: “İman ettik.” derler, şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise: “Şüphesiz biz sizinle beraberiz; biz sadece alay edicileriz!” derler. Allah onlarla alay eder ve azgınlıklarını artırarak onları tereddüt içinde bırakır.” (Bakara 14-15)

Toplumların çoğunda onların hâli budur. Hatta onların çeşitli yayın organlarında kaydedilen sözleri, iman iddialarının alay etmekten ibaret olduğunu göstermektedir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ وَيْلَكَ آَمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ * أُولَئِكَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ

O kimse ki, anne ve babasına: “Öf ikinize, benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?” dedi. O ikisi Allah’a yakararak: “Yazık sana, iman et! Şüphesiz ki Allah’ın vâadi haktır.” O ise der ki: “Bu, geçmişlerin masallarından başkası değildir.” İşte bunlar, cinlerden ve insanlardan kendilerinden evvel geçmiş ümmetler içinde aleyhlerine söz hak olmuş kimselerdir. Gerçekten onlar, ziyana uğrayanlardır.” (Ahkâf 17-18)

Münafık laik ve Liberallerin ana babalarına karşı tutumları genellikle bu şekilde değil midir? Hatta onlar bugün “Hurafe” ve “masal” kelimelerini de kullanırlar. Her şeyi hakkıyla bilen Allah Subhândır!

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

يَأْتِي الشَّيْطَانُ أَحَدَكُمْ فَيَقُولُ مَنْ خَلَقَ كَذَا مَنْ خَلَقَ كَذَا حَتَّى يَقُولَ مَنْ خَلَقَ رَبَّكَ فَإِذَا بَلَغَهُ فَلْيَسْتَعِذْ بِاللَّهِ وَلْيَنْتَهِ

Şeytan birinize gelir ve: “Şunu kim yarattı? Bunu kim yarattı?” der. Hatta sonunda: “Rabbini kim yarattı?” der. İş bu duruma geldiği zaman kişi Allah’a sığınsın ve buna son versin.”[1]

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu:

لاَ يَزَالُونَ يَسْأَلُونَكَ يَا أَبَا هُرَيْرَةَ حَتَّى يَقُولُوا هَذَا اللَّهُ فَمَنْ خَلَقَ اللَّهَ؟ قَالَ فَبَيْنَا أَنَا فِي الْمَسْجِدِ إِذْ جَاءَنِي نَاسٌ مِنَ الأَعْرَابِ فَقَالُوا يَا أَبَا هُرَيْرَةَ هَذَا اللَّهُ فَمَنْ خَلَقَ اللَّهَ ؟ قَالَ فَأَخَذَ حَصًى بِكَفِّهِ فَرَمَاهُمْ ثُمَّ قَالَ قُومُوا قُومُوا صَدَقَ خَلِيلِي

Sana sormaya devam ederler ey Ebu Hureyre! Hatta: “Peki Allah’ı kim yarattı?” derler.” Ben mescidde iken bana bedevilerden bazı insanlar geldiler ve dediler ki:

“Ey Ebu Hureyre! Allah’ı kim yarattı?” Bunun üzerine Ebu Hureyre radıyallahu anh avucuna taşlar alıp onlara atmaya başladı ve sonra dedi ki:

“Kalkın, kalkın gidin! Dostum (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem) doğru söyledi!”[2]

Sapkınların bu soruları yalnız o günlerde kalmış şeyler değildir. Hatta Allah’ın varlığına iman eden insanların çoğunun buna benzer sorular sormaları nübüvvet delillerindendir. Hamd Allah’adır.

Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

قَالَ لَتَتَّبِعُنَّ سَنَنَ مَنْ قَبْلَكُمْ شِبْرًا بِشِبْرٍ وَذِرَاعًا بِذِرَاعٍ حَتَّى لَوْ سَلَكُوا جُحْرَ ضَبٍّ لَسَلَكْتُمُوهُ قُلْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى قَالَ فَمَنْ

Elbette sizden öncekilerin yollarını karış karış, dirsek dirsek takip edeceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girseler siz de aynısını yapacaksınız.” Dedik ki:

“Ey Allah’ın rasulü! Yahudiler ve Hristiyanları mı?” Buyurdu ki:

Başka kimleri olacak?[3]

Liberalizm, Deizm, Laiklik ve Demokrasi ilk olarak Kitap Ehli’nde ortaya çıktı, sonra bizden bazıları onları taklit ettiler. Hatta onların taklitleri batılıları da geçti. Bu da ümmetin bugünkü durumunun pekçok hallerini kapsatan nebevî hadislerin bir tasdikidir. Allah yardımcımız olsun.

Nitekim âlemlerin rabbi, zındıkların münafıklığı ile iman ehli arasında çirkinliklerin yayılmasını arzulama arasındaki bağlantıyı açıklamış, münafıklar hakkında şöyle buyurmuştur:

وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآَيَاتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ * إِن الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آَمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا وَالْآَخِرَةِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

Ve Allah âyetleri size açıklıyor. Allah, çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. İman edenler arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nur 18-19)

Yine şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمْ طَوْلًا أَنْ يَنْكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِكُمْ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍ فَانْكِحُوهُنَّ بِإِذْنِ أَهْلِهِنَّ وَآَتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلَا مُتَّخِذَاتِ أَخْدَانٍ فَإِذَا أُحْصِنَّ فَإِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْ وَأَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ * يُرِيدُ اللَّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ * وَاللَّهُ يُرِيدُ أَنْ يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُرِيدُ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ أَنْ تَمِيلُوا مَيْلًا عَظِيمًا

İçinizden hür olan mü’min kadınlarla nikâhlanacak bolluğa güç yetiremeyen kimse sağ ellerinizin malik olduğu mü’min genç cariyelerinizden (alsın). Allah imanınızı çok iyi bilendir. Kiminiz kiminizdensiniz. O halde iffetli oldukları, zina etmedikleri, gizli dost da edinmedikleri halde onları velilerinin izni ile nikâhlayın ve onlara ücretlerini güzellikle verin. Evlendikleri zaman fuhuş işlerlerse onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı vardır. Bu içinizden zinaya düşmekten korkan kimse içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Şüphesiz Allah Ğafur’dur, Rahim’dir. Allah size iyice açıklamak ve sizi sizden öncekilerin sünnetlerine iletmek ve sizin tevbelerinizi kabul etmek istiyor. Şüphesiz Allah Alîm’dir, Hakîm’dir. Allah sizin tevbe etmenizi ister. Şehvetlerine uyan kimseler de çok büyük bir meyille sapmanızı isterler.” (Nisâ 25-27)

Kadınların özgürleştirilmesi iddiasıyla kadınların sosyal hayata katılarak erkeklerle bir arada bulunmalarına çağıranlar işi ileriye götürerek birçok ülkelerde fuhşu ve cinsel sapkınlıkları yasallaştırmışlardır! Bu durum herşeyi hakkıyla bilen Subhân Allah’ın bu ayetlerde bildirdiklerinin bir tasdiki değil midir?

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ

Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın!” denildiği zaman: “Biz ancak ıslah edicileriz” derler.” (Bakara 11)

Zamanımızdaki münafıkların sözleri, önceki münafıkların sözlerinden üslup olarak hiç de farklı değildir!

Enes b. Malik radıyallahu anh dedi ki:

أَلاَ أُحَدِّثُكُمْ حَدِيثًا سَمِعْتُهُ مِنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لاَ يُحَدِّثُكُمْ أَحَدٌ بَعْدِي سَمِعَهُ مِنْهُ إِنَّ مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ أَنْ يُرْفَعَ الْعِلْمُ وَيَظْهَرَ الْجَهْلُ وَيَفْشُوَ الزِّنَا وَيُشْرَبَ الْخَمْرُ وَيَذْهَبَ الرِّجَالُ وَتَبْقَى النِّسَاءُ حَتَّى يَكُونَ لِخَمْسِينَ امْرَأَةً قَيِّمٌ وَاحِدٌ

“Dikkat edin! Size benden sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den işitmiş olanlardan kimsenin size söylemediği bir hadisi söyleyeyim:

İlmin kaldırılıp cehaletin ortaya çıkması, zinânın ve sarhoş edici içkilerin içilmesinin yaygınlaşması, erkeklerin gidip geriye kadınların kalması, hatta elli kadının işlerini bir erkeğin görmesi kıyametin alametlerindendir.”[4]

Dünyada zina ve fâiz yaygınlaşmış, hatta genel bir düzen haline gelmiştir! Bu durumun liberallerin, laiklerin, deistlerin ve onlara benzer münafıkların hakim oldukları ortamlarda bulunması Allah’a ve rasulüne olan imanın artmasına bir sebeptir. Hamd Allah’adır.



[1] Buhârî (3276)

[2] Muslim (135)

[3] Buhârî (3456)

[4] Muslim (2671)

1 Ekim 2024 Salı

Güvenliği Sağlayan Devlet Zalim Olabilir Ama Haramları Delen Devlet Âdil Olamaz!

 Zehebî Siyeru A’lami’n-Nubela’da (6/58) şöyle demiştir: “İşin onlara (Abbasîlere) geçmesiyle ferahladık. Lakin vallahi geçen kötülükleri bize yaptılar. Kanlar aktı, esirler alındı, yağmalar yapıldı. Muhakkak biz Allah’a aitiz ve muhakkak O’na döneceğiz. Kan dökülmesiyle beraber emniyeti sağlayan bir devlet zalim olabilir ama haramları delen bir devlet âdil olamaz. Nasıl adil olsun? Hatta Horasan’lı acemlerin devleti zorba bir devlet olmuştur. Bu gece dünkü geceye ne kadar da benziyor!”

Zehebî’nin sözüne şunu ekleyelim: “Batılıların Demokrasisiyle hükmeden bir devlet nasıl âdil olabilir?”

İbnu’l-Kayyım rahimehullah Zadu’l-Mead’da (4/329) şöyle demiştir: “Allah Teâlâ bu dünyada, hem sâlih hem de fâcir kimselerin amellerini, neticelerini zorunlu olarak gerektirici kılmıştır. Dolayısıyla iyilik yapmama­yı, zekât ve sadaka vermemeyi, gökten yağmurun yağmayışına, kıtlık ve ku­raklığa sebep kılmıştır. Yoksullara zulmü, ölçü ve tartıda hileyi, güçlü­nün zayıfa tecavüzünü idarecilerin zulmüne sebep kılmıştır. Bunlar öyle idarecilerdir ki kendilerinden merhamet dilense merhamet etmezler, acımazlar.

Aslında onlar idareci suretine girmiş, halkın (tebaânın) amelleridirler. Çünkü Allah Teâlâ, hikmet ve adaletiyle insanlara, amellerini münasip kalıp ve şe­killere dökmek suretiyle göstermektedir. Bu bazen kıtlık ve kuraklık şeklin­de, bazen düşman suretinde, bazen zalim idareciler şeklinde, bazen salgın hastalik suretinde, bazen bütün insanları saran korku, endişe, gam, keder şek­linde, bazen göğün ve yerin bereket kapılarını üzerlerine kapatmak şeklinde, bazen azap sebeplerine onları kışkırtmaları ve böylece azabı iyice hak etme­leri için onlar üzerlerine şeytanların musallat kılınması suretinde tezahür eder.

Akıllı kimse yeryüzünde basiretle dolaşır. Allah'ın adalet ve hikmetinin yer tuttuğu yerlere bakar, temaşa eder ve sonunda görür ki, peygamberler ve on­lara uyanlar hassaten kurtuluş yolu üzeredirler; diğerleri ise helâk yolunda yol almaktadırlar ve helâk ve azab yurduna doğru yüz tutmuşlardır. Allah işini bilir, O'nun hükmüne itiraz edecek, emrini geri çevirecek hiçbir kimse yoktur. Tevfik ancak Allah'tandır.”

Bu uzun açıklamayı iyi düşünmek gerekir!

İbn Teymiyye rahimehullah Minhâcu’s-Sunne’de (4/529) şöyle demiştir: “el-Hasen el-Basrî rahimehullah şöyle derdi:

“Muhakkak ki el-Haccac Allah’ın azabıdır. Allah’ın azabını ellerinizle geri çeviremezsiniz. Lakin size düşen boyun eğip Allah’a yalvarmaktır. Muhakkak ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “And olsun, biz onları azab ile yakalamıştık, yine de rablerine boyun eğmemiş ve yakarmamışlardı” (Mu’minun 76)

Talk b. Habib rahimehullah şöyle derdi: “Fitneden takvâ ile sakının!” Ona denildi ki: “Bize takvâyı özetle açıkla.” Dedi ki: “Allah’ın rahmetini umma nuruyla Allah’a taât ameli işlemek ve Allah’ın azabından korku nuruyla Allah’a isyanı terk etmektir.” Bunu Ahmed ve İbn Ebi'd-Dunyâ rivayet etmişlerdir.

Müslümanların fazilet sahipleri yöneticilere ayaklanmaktan ve fitnede savaşmaktan yasaklıyorlardı. Nitekim Abdullah b. Ömer radıyallahu anhuma, Said b. el-Museyyeb, Ali b. el-Huseyn rahimehumullah ve başkaları Harre yılında Yezid’e karşı ayaklanmaktan yasaklamışlardır. Yine el-Hasen el-Basrî, Mucahid ve başkaları İbnu’l-Eş’as fitnesinde ayaklanmaktan yasaklamışlardır. Böylece Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olan sahih hadislerden dolayı Ehl-i Sünnet’in işi fitnede savaşmayı terk etmek üzerinde kararlaşmış, bu esası akidelerinde zikreder olmuşlar, ilim ve din ehlinden birçok kimse fitnelerde savaşmış olsalar da yöneticilerin zulümlerine sabretmeyi ve onlarla savaşmamayı emretmişlerdir.”

Müşriklerin ve Fasıkların Duâlarının Kabul Edilmesinin Hikmeti

 İbn Teymiyye rahimehullah İktizau’s-Sirati’l-Mustakîm kitabında (2/190-192) şöyle demiştir:

“Dahası, Allah, kendisine yapılacak duaların kabul edici­si olduğuna kesinlikle inanılarak yapılan duaları, dua eden­ler müşrik ve fasık bile olsalar, kabul etmektedir. Nitekim aşağıdaki ayetIer bize bu gerçeği haber vermektedir:

وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken bize dua eder, zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner gider. İşte ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böylece süslü gösterilir.” (Yunus 12)

وَإِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ إِلَّا إِيَّاهُ فَلَمَّا نَجَّاكُمْ إِلَى الْبَرِّ أَعْرَضْتُمْ وَكَانَ الْإِنْسَانُ كَفُورًا

Denizde başınıza bir musibet geldiğinde, O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.” (İsra 67)

قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللَّهِ تَدْعُونَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ

De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız bana haber verin, size Allah’ın azabı gelirse ya da saat gelip çatarsa Allah’tan başkasını mı çağıracaksınız?” Hayır yalnız O’na yalvarırsınız. O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir ve şirk koşmakta olduklarınızı unutursunuz.” (En'am 40-41)

Fakat Allah'ın ilahlığını kabul ettikleri için istekleri ka­bul edilen söz konusu kimseler yaptıkları ibadetleri sırf Al­lah için yapmadıkları veya Allah'a ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e itaâtkâr olmadıkları takdirde dileklerinin karşılanması saye­sinde sağladıkları kazanç kendileri için sadece bir dünya metâı olur, buna karşılık âhirette hiçbir nasipleri olmaz. Nite­kim Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ فِيهَا مَا نَشَاءُ لِمَنْ نُرِيدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَ يَصْلَاهَا مَذْمُومًا مَدْحُورًا * وَمَنْ أَرَادَ الْآخِرَةَ وَسَعَى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُورًا * كُلًّا نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مِنْ عَطَاءِ رَبِّكَ وَمَا كَانَ عَطَاءُ رَبِّكَ مَحْظُورًا

Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de ahireti diler ve bir mümin olarak ona yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür. Hepsine, onlara da bunlara da rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.” (İsrâ 18-20)

Bilindiği gibi İbrahim aleyhi's-selâm zamanının mü'minlerine rızık vermesi için Allah'a dua etmiştir:

رَبِّ اجْعَلْ هَذَا بَلَدًا آمِنًا وَارْزُقْ أَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ آمَنَ مِنْهُمْ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ

Rabbim! Burayı güvenli bir şehir kıl, halkından Allah'a ve âhiret gününe iman edenleri çeşitli ürünlerle rızıklandır.” (Bakara 126)

Fakat Allah Azze ve Celle bu duasına şöyle karşılık ver­di:

وَمَنْ كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُ قَلِيلًا ثُمَّ أَضْطَرُّهُ إِلَى عَذَابِ النَّارِ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

Kâfir olanı dahi az bir süre faydalandırır, sonra onu ateş azabına mahkûm ederim. Ne kötü bir dönüş yeri!” (Bakara 126)

Demek ki, gerek yapılan dualara karşılık olarak ve gerek­se duasız olarak rızka başarıya kavuşturulan herkes Al­lah'ın sevdiği ve hoşlandığı kullardan değildir. Bilakis AIlah mü'mini de kâfiri de iyiyi de kötüyü de rızıklandırır ve bu meyanda kâfirlerin dualarını kabul ederek dünya ile il­gili dileklerini karşılar, ama onların ahirette hiç bir nasibi ol­maz.

Nitekim bu anlamda şöyle bir hikâye anlatılır. Vaktiyle bir Hıristiyan ordusu Müslümanların bir şehrini kuşatır. Fa­kat günün birinde içme suları biter. Bunun üzerine müslümanlara kendilerine içme suyu verdikleri takdirde kuşatma­yı kaldırmayı teklif ederler. Teklifi aralarında görüşüp değerlendiren Müslüman yetkililer düşmanları susuz bırakıp zayıf düşürdükten sonra üzerlerine aniden baskın düzenlemeyi kararlaştırırlar. Fakat bunun üzerine çaresiz kalan Hıristiyanlar, Allah'a yönelerek dua ederler, O’ndan yağmur yağdırmasını isterler. Çok geçmeden yağmur yağar ve Hıristiyanlar da suya kavuş­muş olur.

Bu olay bir kısım müslümanların inançlarının sarsılma­sına yol açar. Bunun üzerine şehrin hükümdarı ermiş bir ki­şiyi halkın imanını yeniden güçlendirmekle görevlendirir. Ermiş kişi hemen kurdurduğu bir minbere çıkarak Allah'a şöyle dua eder:

“Ey rabbim! Karşımızdaki düşmanlarımızın rızıklarını üstlendiğini biliyoruz. Çünkü sen kitabında: “Yeryüzündeki bütün canlıların rızkı Allah'ın ga­rantisi altındadır.” (Hud 6) buyuruyorsun. Düşmanlarımız sıkıntı içindeyken sana dua ettiler. Ayrıca sen sıkıntı içindeyken sana dua edenlerin dualarını kabul edeceğini bildirdin. Bu adamların rızkını sağ­lamayı üstlendiğin ve de sıkıntılı durumda sana dua ettikle­ri için yağmur yağdırıp onlara su verdin. Yoksa onları sev­diğin veya dinlerini onayladığın için dileklerini karşılamış değilsin. Şimdi de biz senden mü'min kulların kalplerindeki imanı pekiştirecek bir olağanüstü destek diliyoruz.”

Bu duanın bitiminden bir süre sonra ortaya çıkan şiddet­li bir kasırga Hıristiyan ordusunu kısa sürede helak ediver­di.

Buna benzer bir olay da Allah'ın koyduğu sınırları aşan bir şey dileyen kimsenin duasıdir. Allah'ın sınırlarını aşmak ya yararlı olmayan veya özü bakımından günah olan bir şey dilemekle olur. Böyle bir kimsenin duası şu veya bu oranda gerçekleşince bu sonucu isteğinin yerinde ve amel­lerinin salih olduğuna delil sayar. Tıpkı Allah'ın dünyada mühlet vererek mal ve evlad sağladığı bazı kötülerin bu gelişmeleri iyilikleri için meydana gelmiş gelişmeler sayma­ları gibi. Allah Azze ve Celle buyuruyor ki:

أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ * نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ

Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile kendilerine faydaları arttıracağız? Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar " (Mu'minun 55-56)

Yine bu gerçeği vurgulayan bir kaç ayet daha okuyalım:

فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّى إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَإِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ

Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler ile şımardıklarında onları ansızın yakalayıverdik. Böylece onlar ümitlerini kestiler.” (En'am 44)

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ خَيْرٌ لِأَنْفُسِهِمْ إِنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ لِيَزْدَادُوا إِثْمًا وَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ

Kâfirler, onlara mühlet vermemizi kendileri için asla bir hayır zannetmesinler. Onlara ancak günahlarını artırmak için mühlet veriyoruz. Şüphesiz ki onlar için alçaltıcı bir azap vardır!” (Âl-i İmrân 178)

Buradaki mühlet vermekten maksat ömrü uzatmak ve bunun gereği olarak geçim kaynağı ve başarı sağla­maktır.

فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ * وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ

Artık beni ve bu sözü yalanlayanları başbaşa bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden derece derece azaba yaklaştıracağız. Ben onlara süre tanıyorum. Düzenim elbette sapasağlamdır." (Kalem 44-45)”

Zahirîlerin Tek Kaldıkları Her Görüş Şaz mıdır?

 Bilinmektedir ki usul âlimleri arasında Davud ez-Zahirî’nin muhalefetlerini (icmayı bozan bir hilaf olarak) geçerli saymak konusunda bir ihtilaf vardır. Hatta bu konuda müstakil eserler yazılmış, bazıları daha da ileri giderek: “Akliyyât konusunda Sofestâîlerin muhalefetleri nasıl geçerli sayılmıyorsa, nakliyyât konusunda da Zahirîlerin muhalefetleri geçerli sayılmaz” demişlerdir.

Lakin bu konuda iki meselenin dikkate alınması gerekir:

Birincisi: Davud ez-Zahirî başka, İbn Hazm başkadır. İbn Hazm’ın selef asrının bitmesinden sonra ortaya attığı görüşler dikkate alınmaz. Çünkü bunlar selefin döneminin sona ermesinden sonra ortaya çıkmış görüşlerdir. Davud ez-Zahirî ise selef asrında yaşamıştır. Bu yüzden onun görüşlerinin araştırılması gerekir.

İkincisi: Görüş sahiplerinin sözleri araştırılırken Zahirî’lerin tek kaldıkları meseleler iyi araştırılmalıdır. Zahirîlerin veya İbn Hazm’ın tek kaldıkları görüşler olarak meşhur olan, fakat hakikatte selefte vaki olan, biri fıkıh, diğeri akide konusunda olmak üzere iki örnek zikredelim:

1- Gıybet ve yalanın orucu bozduğu görüşü, Zahirî’lere nispet edilen şiddetli bir görüş olarak bilinir. Hâlbuki bu görüş tabiînden selefi olan zayıf bir görüştür. İbn Ebî Şeybe, İbrahim en-Nehaî’den şöyle dediğini rivayet etmiştir:

كَانُوا يَقُولُونَ الْكَذِبُ يُفْطِرُ الصَّائِمَ

“Yalanın orucu bozduğunu söylerlerdi.”[1]

2- ed-Dehr isminin esmau’l-hüsnâ’dan olduğu görüşü. Bu görüş, İbn Hazm’ın görüşü olarak meşhur olmuştur. Halbuki ondan önce Buhârî’nin şeyhi Nuaym b. Hammad rahimehullah da bunu söylemiştir.

İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “İkinci görüş; Nuaym b. Hammad ile beraber Hadis Ehli’nden ve Sufilerden bir tâife şöyle demişlerdir: “ed-Dehr, Allah Teâlâ’nın güzel isimlerindendir. Manası kadîm ve ezelî demektir.”[2]

Yine şöyle demiştir: “ed-Dehr, Nuaym b. Hammad’ın dediği gibi Allah Teâlâ’nın isimlerinden biridir. Veya onun bir isim olmadığını söylersek, “Ben ed-Dehrim” sözünün anlamı; dehre nispet edilerek sövülen şeyleri yapan Ben’im” demektir. Bunu Ebu Ubeyde ve çoğunluk söylemişlerdir.”[3]

Bu iki örnek, Zahirîlerin şaz kaldıkları meseleler hakkında iddiada bulunmadan önce meselenin güzel araştırılması gerektiğini göstermektedir.



[1] İbn Ebî Şeybe (8981)

[2] Mecmuu’l-Fetava (2/494)

[3] Sarimu’l-Meslul (3/924)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)