Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



10 Haziran 2015 Çarşamba

Zındıklar (Münafıklar) ve Mürtedler Arasındaki Ayrım - İbn Teymiyye


İbn Teymiyye rahimehullah, el-İman kitabında şöyle demiştir:

“Müslümanlar arasında arap olmayanlar (acemler)in sayı­sı çoğalınca "zındık" terimi ortaya çıktı. Bu terim zamanla fıkıh âlimlerinin diline de girdi. Bunun üzerine "Halk arasında zındık olarak tanınan ve bu hali ile hükümdarın huzu­runa çıkarılan kimsenin tevbesi kabul olunur mu?" diye bir tartışma çıktı.

* Malikiye, Ahmed b. Hanbel'den gelen iki ri­vayetten birine, Şafii'nin ileri gelen taraftarlarından bir bölümüne ve Ebu Hanife'ye dayandırılan iki görüşten biri­ne göre bu sorunun cevabı olumsuzdur, yani "zındık"ın tevbesi makbul değildir.

* Buna karşılık Şafiî mezhebinden kaynaklanan meşhur rivayet böyle birinin tevbesinin kabul edilmesi yolundadır. Ahmed b. Hanbel'e dayandırılan ikin­ci bir rivayet ile Hanefî Mezhebinin bu konudaki başka bir görüşü de böyledir. Bazı mezhep imamlarının bu konudaki görüşleri daha da detaylıdır.

Bu konuya girmekteki maksadımız "zındık" kelimesinin adı geçen fıkıh imamlarının dilinde Nebî sallallahu aleyhi ve sellem zamanındaki "Münafık" teri­mi ile aynı anlama geldiğini belirtmektir. Bu anlam da ki­şinin zahirde müslüman görünürken aslında ve iç dünyasın­da göründüğünden başka türlü olması demektir. Bu kişi is­terse yahudilik, hristiyanlık ve benzeri bir dinin bağlısı ol­sun; isterse de Allah'ın varlığını, ahireti ve salih amelleri red­deden bir inkârcı olsun.

Çoğu kelâm bilginleri ile sıradan halkın dilinde "zın­dık" bu anlamların ikincisine gelirken fıkıh âlimleri bu te­rimi ilk anlamda kullanmışlardır. Çünkü fıkıh âlimleri bu terimi kullanırken kâfir ile kâfir olmayanı ve mürted (islâmdan dönen) ile böyle olmayanı birbirinden ayırt etmek iste­mişler, ayrıca kâfir ve mürted niteliklerini açığa vuranlar­la gizli tutanları hep birlikte bu terimin kapsamı altında gördükleri gibi küfür ve mürtedlik derecelerine bakmaksı­zın her türlü kâfir ve mürted hakkında bu terimi kullan­mışlardır.

Bilindiği gibi Allah Azze ve Celle kâfirliğin "fazlalık"la nitelenebileceğini belirtmiştir. Tıpkı imanın "fazlalık"la nitelenebileceğini ifade ettiği gibi. Nitekim O şöyle buyur­muştur:

"Savaşmanın yasak olduğu haram ayları ertelemek küfürde daha ileri gitmektir.” (Tevbe 37)           

Yine Allah Azze ve Celle aşağıdaki ayette, ahirette ba­zı kâfirlerin diğer bazı kâfirlerden daha ağır azab göreceklerini haber vermiştir:

"Onlar ki, inkâr ettiler ve insanları Allah'ın yolundan alıkoydular. İşte onların azabını kat kat artırdık.” (Nahl 88)

Bu incelik bu konuda mutlaka bilinmesi gereken temel bir prensiptir. Çünkü iman ve küfür konusunda konuşup sapık görüşlülerin kâfir olduklarını belirtenler bu temel prensi­bi göz önünde bulundurarak kişinin dış görünüşü ile iç yü­zünün hükmünün farklılığını fazla irdelememişlerdir. Oysa bu iki durumun hükmü ile ilgili ayırım dinimizin temel kaynakları olan Kur'an ve sünnetle icma-i ümmetle gözetil­mekte, hatta bu dinin temel niteliğinden kesinlikle anlaşıl­maktadır.

Bu temel prensibi inceleyen kimse bilir ki, çoğu sapık gö­rüş ve bidat taraftarları Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in bildirdiği gerçekleri iyice anlayamadığı için yanılgıya düşmüş hatalı birer mümin olabilecekleri gibi asıl mahiyetlerini gizleye­rek olduğundan başka türlü görünen zındık birer münafık da olabilirler.

Bu konudaki diğer bir temel prensip de şudur. Gerek Kur'an'da ve gerekse Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerinde bazı kimselere “Müslüman" denebileceği, fakat "mümin" denemeyeceği belirtilmiştir. Ni­tekim Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

Mümin-Müslüman Farkı


"Bedeviler "iman ettik" dediler. Onlara de ki; "Siz iman etmiş değilsiniz. Bu yüzden “İslâm olduk” deyiniz. Çünkü henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah'a ve O'nun Rasûlüne itaat ederseniz, Allah yaptığınız amel­lerden hiç birinin karşılığını noksan bırakmaz. Hiç şüp­hesiz O bağışlayıcı ve rahimdir.” (Hucurat 14)

Öte yandan Allah Azze ve Celle Lut Kavminin kıssası­nı anlatırken şöyle buyuruyor:

"Orada müminlerden kim varsa çıkardık. Zaten ora­da Müslümanlardan bir ev halkından başka kimseyi bu­lamadık." (Zariyat 35-36)

Bazıları bu ayete göre "mümin" ve "Müslüman" terimle­rinin aynı anlama geldiklerini ve buna göre bu ayetle yukarıdaki ayet arasında çelişki bulunduğunu sandılar. Oysa du­rum böyle değildir. Tersine bu iki ayet arasında sıkı bir an­lam benzerliği vardır. Çünkü Allah Azze ve Celle ikinci ayette "orada bulunan müminleri çıkardığını, fakat orada bir tek ev halkından başka hiç bir müslümana rastlanmadığını bildirmektedir.

Şöyle ki, Lut aleyhi's-selâm’ın eşi şehirde kalan ailelerden birine mensuptu. O şehirden çıkarılıp kurtu­lanlar arasında değil, şehirde kalıp azaba çarpılanlar arasın­da idi. Çünkü o görünüşle kocasının dinine bağlı olup tara­fında yer alır gibi davranıyordu idiyse de aslında kabilesinin yanında ve onların dinine bağlı idi. Bu yüzden eve ge­len misafirleri kabilesine haber vererek kocasına ihanet et­mişti. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

"Allah kâfirlere örnek olarak Nuh'un karısı ile Lût'un karısını gösterdi. Bu ikisi salih kulumuzun nikâhı al­tındayken kocalarına ihanet ettiler." (Tahrim 10)

Yalnız şunu belirtmek gerekir ki, bu iki kadının ihaneti ırz veya yatak konusunda değil, din konusunda idi. Çünkü bir peygamber eşinin kocasını aldatması düşünülemez. Ay­rıca bilindiği gibi bazı şeriatlere göre kâfir kadınlarla evlenilebilir. Nitekim bizim şeriatımızda da kâfirlerin bir çeşi­di olan ehl-i kitab kadınlarla evlenmek caizdir. Buna karşılık kocasını aldatan bir kadınla evlenmek deyyûsluktur ki, Allah Azze ve Celle tüm peygamberlerini böyle­sine yüz kızartıcı bir sıfattan uzak tutmuştur. Buna göre "Fahişe bir kadınla tevbe etmedikçe evlenmek haramdır" di­yen fıkıh âlimleri doğru söylemişlerdir.

Sözün kısası, Lût aleyhi's-selâm'ın karısı mümin olmadığı gibi şe­hirden çıkarılıp kurtulanlardan biri de değildi. Buna göre "orada müminlerden kim varsa çıkardık" şeklindeki ilâhi ifa­denin kapsamına girmiyordu. O şehirde bulunan "müslüman bir aileye mensup olduğu için Allah Azze ve Celle onun hakkında "Zaten orada müslümanlardan bir ev halkından baş­ka kimseyi bulamadık" buyurmuştur. Yani Kur'an-ı Kerîm "şehirden çıkarmaktan" bahsederken de "müslim"liği dile getirerek bize hikmetli üslûbunun bir örneğini vermektedir. Tıpkı bunlar gibi Allah Azze ve Celle bir başka ayette de şöy­le buyuruyor:

"Müslüman erkek ve kadınlar ile mümin erkekler ve kadınlar." (Ahzab 35)

Görüldüğü gibi bu ayette de Allah Azze ve Celle "müs­lim" ile "mü’min'i birbirinden ayrı saymıştır. Böylece bu ko­nuda Kur'an-ı Kerim'den üç tane delil göstermiş olduk.

Ayrıca Buharî ile Müslim'de Sa’d b. Ebi Vakkas radıyallahu anh tarafından rivayet edilen şöyle bir hadis vardır. Sa’d b. Ebi Vakkas diyor ki: "Bir gün Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna gelen bir kaç kişiye sadaka vermiş, fakat bir kişi­ye hiç bir şey vermemişti. Bunun üzerine kendisine "Ya Rasulallah! Falancaya sadaka vermedin, Oysa o '"mümin"dir." dedim. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bana “Yahut müslim’dir" diye karşılık verdi. Bir süre sonra yine kendimi tutamayarak Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e: "Ya Rasulallah! Falancaya ve falancaya sadaka verdiğin halde filancaya vermedin. Oysa o kişi mümindir" dedim. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bana yine iki veya üç kere üst üste: "Yahut müslimdir!" diye karşılık verdikten sonra ba­na aslında daha çok sevdiği o kimseyi bırakarak diğer bir kaç kişiye sadaka vermesinin sebebinin sadaka verdiği kimselerin Allah tarafından sürüne sürüne cehenneme atılmaların­dan duyduğu endişe olduğunu anlattı."

Zuhrî bu hadisi açıklarken diyor ki: "O devrin anlayışı­na göre İslâm; Kelime-i Şehadet getirmek ve iman da amel işlemek demekti. Oysa Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bu hadiste Sa’d b. Ebi Vekkas radıyallahu anh'a iki ayrı ce­vap veriyor. Birincisi demek istiyor ki, "Senin mümin oldu­ğuna şahitlik ettiğin kişi, mümin değil, müslim olabilir." İkincisi "Eğer o kişi mümin ise diğerlerinden daha üstün ve değerlidir. Bu duruma göre imanca daha zayıf kimselere sadaka veriyorum ki, yoksulluk bu kimselerin dinden çıkıp Al­lah'ın kendilerini cehenneme atmasına yol açmasın."

Buna göre Kur'an-ı Kerim ile sünnetin "mümin" değil de "müslim" olduklarını belirttiği bu kimseler acaba aslında iç âlemlerinde kâfir olan münafıklar mıdır, yoksa çok zayıf imanı olan kimseler de bu kategoriye girer mi? Bu nokta de­ğişik branştan âlimler arasında tartışmalıdır.

Bir gurup hadis ve kelâm âlimi ile bu gurubun görüşünü paylaşanlara göre Kur'an-ı Kerim ile hadiste bu şekilde be­lirtilenler görünüşte teslim olup İslam’a boyun eğdikleri halde kalplerinde hiç iman bulunmayan kimselerdir.

Bu görüşün sahipleri diyorlar ki; "Allah tarafından kabul edilen İslâm, iman temeline dayanır, ondan ayrı düşünüle­mez. Fakat söz konusu kimseler iç âlemlerinde değil de görünüşte müslim oldukları için iç âlemleri itibarı ile ne müs­lim ve ne de mümin olmamışlardır. Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa (bulacağı din Al­lah tarafından) asla kabul edilmez" (Al-i İmran 85)

Yani her müslim, aynı zamanda mümindir. İslam’a ters dü­şen, ona yabancı kalan şey Allah katında makbul değildir. Buna göre iman'ın islâm'dan bir parça olması onun kapsa­mına girmesi gerekir. Zira müminlerin Al­lah'a ve Rasulûne itaat edince karşılığında sevap kazanacakları kesinlikle bilinen bir gerçek olduğuna göre bunu belirtmek gereksiz olur.

Ayrıca ayette bu kimselerin kalplerine "henüz" iman girmediği belirtildikten sonra kendilerine "Eğer Allah'a ve Rasulûne itaat ederseniz, Allah hiç bir amelinizin sevabını zayi etmez" diye hitap etmektedir. Eğer bu kimseler bu du­rumdayken Allah'a ve Rasulûne itaat etmenin karşılığında sevap kazanmayacak olsalar, bu hitap anlamsız olurdu. Çünkü Allah Teâlâ, bu ayetin devamında Allah'a ve Ra­sulûne itaat etmenin bu kimselerin daireleri dışında tutulduk­ları "müminlerin vasfı olduğunu belirterek şöyle buyuru­yor:

"Müminler ancak onlardır ki, Allah'a ve Rasulûne inandılar, sonra da şüpheye düşmediler. Arkasından da malları ve canları ile Allah yolunda savaştılar. İşte iman iddiasında doğru olanlar bunlardır."

Bu ayette belirtilen hal, imana gerçeklik kazandıranların halidir, yoksa zerre kadar imanı olanların niteliği değildir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir ayette şöyle buyuruyor:

"Müminler o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman yü­rekleri ürperir ve kendilerine Allah'ın ayetleri okun­duğu zaman imanlarını pekiştirir, ayrıca Rabblerine tevekkül ederler. Namazlarını kılarlar ye kendilerine verdiğimiz rızıktan başkalarına verirler. İş­te gerçek müminler bunlardır." (Enfal 2-4)

Başka bir ayette de şöyle buyurulmuştur:

"Müminler o kişilerdir ki, Allah'a ve Rasulûne gönül­den inanmışlardır. İçtimai bir iş görüşmek üzere Al­lah'ın Rasulünün yanında bulundukları zaman O'ndan izin almadan gitmezler. Ey Muhammed! Yanından ayrı­lırken senden izin alanlar, İşte Allah'a ve Peygambere inananlar onlardır." (Nur 62) Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in "Zina eden kimse, zina ettiği an­da mümin değildir..." şeklinde başlayan hadisi ve buna ben­zer hadisleri de yukarıdaki ayetlerin ışığında düşünülmelidir.

Yukarıdaki ayet açıkça belirtir ki, söz konusu bedevi­lerde bulunmadığı belirtilen iman, cehennemde ebediyyen kalmayacak olan fasık kıble ehlinde bulunmayan imandır. Yoksa böylelerinin her birinde birazcık iman vardır. Bu imanın bulunmayışı sahibini ebediyyen cehennemde bırakan küfrün varlığını gerektirmez.

Bu durumun açıkça anlaşılması bu noktadaki kargaşa­lığı gidererek okuyucuya şunu öğretir ki, Müslümanlar ara­sında ne cehennemin en alt katına atılacak olan kesin müna­fıklardan ne haklarında "Müminler, ancak onlardır ki, Al­lah'a ve Rasulüne inandılar sonra da şüpheye düşmedi­ler. Arkasından da malları ve canları ile Allah yolunda savaştılar. İşte iman iddiasında doğru olanlar bunlardır" diye duyurulanlardan ve ne de haklarında "İşte gerçek mü­minler bunlardır" diye duyurulanlardan olmayan bir kesim vardır.

Buna göre bu kesim ne münafıktır ne gerçek anlamda sa­dık mümindir ve ne de hiç azab görmeksizin doğrudan doğ­ruya cennete gireceklerdendir. Tersine bu kesimin amel defterlerinde hem ibadet, hem günah; hem iyilik ve hem de kötülük bulunur. Bu zümrenin ebediyyen cehennemde kal­malarını engelleyecek derecede imanları olduğu gibi, bir sü­re cehennemde kalmalarını gerektiren büyük günahları da vardır.

Bu kesime bazı âlimler "koyu fasık" adını vermişlerdir. Hemen belirtelim ki, bu kesimin gerek ismi ve gerekse ta­bi olduğu hüküm, âlimler arasında tartışmalı bir konudur. Bu noktadaki anlaşmazlık İslam tarihinde "temel inanç prensip­leri" alanında beliren ilk anlaşmazlıktır.


İmam Ahmed b. Hanbel "Haricilerle ilgili değişik kanal­lardan rivayet edilmiş on tane sahih hadis vardır" diyor. Müslim bu on hadise, aynen Ahmed b. Hanbel gibi yer vermiş­tir. Buharı bu hadislerin bir kaç tanesine yer verirken diğer hadis kaynaklarında da bunlar içinde, değişik sayıda hadi­se rastlanmaktadır.

Söz konusu hadislerin en sahihleri Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh ile Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh tarafından rivayet edilen iki hadistir. Buharî ile Müslim'in ortaklaşa yer verdikleri bu hadislerden birincisine göre Ali radıyallahu anh şöyle diyor:

"Size Nebiniz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hadisini naklederken gökten yere düşmeyi Rasulûllah sallallahu aleyhi ve sellem adına ya­lan yere bir söz yakıştırmaya tercih ederim. Fakat eğer be­nimle onlar (Hariciler) arasındaki olaylardan size söz edecek olursam bilmelisiniz ki harp hileden ibarettir. Bir defasın­da Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işitmiştim:

"Ahir zamanda ortaya yaşları genç ve kafalarında ham hayaller besleyen bir grup (kavim) çıkacaktır. En ha­yırlı insanların söylediği sözleri konuşurlar, ama iman­ları gırtlaklarından aşağı inmez. Bunlar ok yaydan çıkar gibi dinden sıyrılıp çıkacaklardır. Onları rastladığınız yerde öldürünüz. Çünkü onları öldüren kimse Kıyamet günü bu yaptığından dolayı sevap kazanacaktır."

Yine Buharî ile Müslim'in ortaklaşa yer verdikleri öbür hadise göre Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh şöy­le diyor:

"Ali b. Ebi Talib, Yemen’den Peygamberimize deriye sa­rılı bir parça külçe altın göndermiştim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de henüz cürufundan ayrılmamış olan bu altın filizini dört kişi arasında bölüştürdü. Sahabilerden biri bu konuda "O altın o adamlara değil, bize verilmeliydi" diye konuş­tu. Bu sözler kulağına varınca Nebî sallallahu aleyhi ve sellem o sahabiye: "Bana güven miyor musunuz? Oysa göktekinin (Al­lah'ın) güvenine mazhar olmuş bir kimseyim, nitekim sabah-akşam bana gökten haber geliyor" diye karşılık verdi.

Bu sırada orada bulunan göz çukurları derin, elmacık ke­mikleri ile alnı çıkık, gür sakallı, başı traşlı ve beli kuşaklı bir adam ayağa kalkarak Peygamberimize

"Ya Rasulallah, Allah'tan kork" dedi. Peygamberimiz de adama

"Yazıklar olsun sana! İnsanlar arasında Allah'tan en çok korkan (bu sıfatı taşımaya en lâyık) kimse ben değil miyim?" diye karşılık verdi. Bunun üzerine adam geri dö­nüp oradan uzaklaşmaya koyuldu. Arkasından Halid b. Velid radıyallahu anh:

"Ya Rasulallah, onun boynunu vurayım mı?" diye sordu. Peygamberimiz, Halid'e:

"Belki namaz kılan biridir" karşılığını verdi. Halid radıyallahu anh, Peygamberimizin bu sözlerine "Nice namazlar kılan kimse var ki, kalbinde olmayanı dili ile söylüyor" diye karşılık ve­rince Rasulûllah'dan

"Bana insanların kalplerini yarayım, göğüslerini oya­yım diye emir verilmedi" cevabını aldı. Daha sonra arka­sını dönüp gitmekte olan adama bakan Peygamberimiz şöy­le dedi;

"Bu adamdan kaynaklanan öyle bir nesil gelecek ki, onlar Allah'ın Kitabını kuru kuruya okuyacaklar, oku­dukları gırtlaklarından aşağı inmeyecektir. Onlar ok yay­dan çıkar gibi dinlerinden sıyrılıp çıkacaklardır." Öyle sanıyorum ki Rasulullah bu sözlerini "Eğer onlara yetişirsem âd kavmiyle savaşıldığı gibi onlara karşı savaşırım" diye bağlamıştır.

Bu ifade Müslim'e aittir. Yine "Müslim'de yer aldığına göre Ebu Said-el-Hudrî "Peygamberimiz, ümmeti arasında bulunup ayrı bir fırka (gurup) halinde ortaya çıkacak olan bir kavimden söz etti. Bunların görünür belirtisi başlarının traşlı olmasıdır. "Peygamberimiz onlar hakkında

"Onlar insanların en kötüleridirler" veya "Onlar in­sanların en kötüleri arasındadırlar" dedikten sonra söz­lerini "iki Müslüman grubun hakka daha yakın olanı onlarla savaşacaktır" diye bağladı. Ey Iraklılar, onlarla siz­ler savaştınız."

Bu hadis, Ebu Bekre -Allah ondan razı olsun- tarafından rivayet edilip Müslim'de yer alan Hasen radıyallahu anh ile ilgili "Benim bu oğlum (torunum) Seyyid'dir. Allah onun aracılığı ile iki büyük müslüman grubu bir­biri ile barıştıracaktır" şeklindeki hadisle birlikte incele­nince açıkça anlaşılır ki;

1) Sıffîn'de birbirleri ile savaşan grupların her ikisi de mü'mindir.

2) Bu iki gurubun barışması - Hasen radıyallahu anh'ın yaptığı gibi-Allah katında savaşmalarından daha makbuldür.

3) Bu iki gurup arasındaki savaş her ne kadar emredilmiş bir şey değil idiyse de Ali radıyallahu anh ve taraftarları, Muaviye radıyallahu anh ile taraftarlarına göre hakka daha yakın idi. Çünkü Harici­lere karşı savaşmak Peygamberimiz tarafından emredilen bir şeydir. Bu yüzdendir ki, gerek sahabiler ve gerekse büyük mezhep imamları onlarla savaşma konusunda müttefikti.

Bu konuda biz de deriz ki; halife Osman radıyallahu anh öldürülüp de Ali radıyallahu anh Irak'a gidince ve ümmet arasında gerek Cemel gerekse Sıffın olayla­rı sırasında herkesçe bilinen fitne ve ayrılık meydana gelin­ce çatışan tarafların her ikisine de karşı çıkan "Hariciler" adında bir üçüncü kesim meydana çıktı. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem daha önce gerek bun­ların ortaya çıkacağını ve gerekse haklarındaki hükmün na­sıl olduğunu bildirmişti.

Sözünü ettiğimiz bu hariciler çeşitli adlarla anılırlar. Bunlar ilk önce "Harura" denen yerde ortaya çıktıkları için kendilerine "Haruriye" adı verildiği gibi Ali radıyallahu anh ile Nehrevan'da savaştıkları için "Ehl-i Nehrevan (Nehrevanlılar) adı ile de anılırlar. Önemli kolları Abdullah b. Ibaz'ın taraf­tarları olan "Ibaziye" ile Nafi b. Ezrak'ın taraftarları olan "Ezarika" ve Necdetu’l-Haruri'nin taraftarlar olan "Necedat"tır.

Hariciler, günahları gerekçesi ile hatta kendilerince gü­nah sayılan davranışları sebep göstererek kıble ehlini kâfir sayıp kanlarının akıtılmasını helâl şayan ilk zümredirler. On­lar vaktiyle Peygamberimizin haklarında buyurduğu gibi "putperestleri bırakıp Müslümanları öldürüyorlardı."

Nitekim bunlar Ali radıyallahu anh’ın kanı­nı akıtmayı helâl görerek öldürmüşlerdir. Bilindiği gibi Ali radıyallahu anh’ı Abdurrahman b. Mulcem adındaki harici öldürmüş­tür. Gerek bu adam ve gerekse diğer bazı harici arkadaşla­rı ibadet konusunda müctehid olarak ortaya çıktılar. Fakat bunlar Ehl-i Sünnet yolundan ayrılan cahillerdir. Onlara göre insanlar ya mümin veya kâfirdir. Mümin bütün farzla­rı yerine getiren ve bütün haramlardan kaçınan kimseye denir. Onların görüşüne göre böyle olmayan herkes ebediyyen cehennemde kalacak olan bir kâfir idi. Daha sonra ken­dileri gibi düşünmeyen herkesi böyle sayarak "Osman, Ali ve benzerleri Allah'ın indirdiği prensiplere aykırı hükümler verdikleri için zalim ve dolayısı ile kâfirdirler" demişlerdir.

Haricîlerin bu görüşü Kur'an'da ve sünnette bulunan birçok delil karşısında asılsız ve batıldır. Örnek verecek olur­sak Allah Teâlâ Kur'an'da hırsızı öldürmeyi değil, elini kesmeyi emretmiştir. Eğer hırsız bu davranışı yüzünden Müslümanlar arasında "Haricilerin" mahiyeti meydana çı­kınca sahabiler onlar hakkında konuşarak kendileri ile ilgi­li Peygamber hadislerini açıkladılar ve onların görüşlerini reddeden Kur'an ayetleri belirttiler. Böylece bu kimselerin bidatçi olduğu herkes tarafından anlaşıldı.

O Haricîlerin arkasından "Mutezile"ler geldi. Bunlar Hasen el-Basrî'nin ölümünden sonra ehl-i sünnet ve'l-cemaat'den ayrılan Amr b. Ubeyd ve Vasıl b. Ata ile bunların taraflarından meydana geliyordu. Bu kimseler tıpkı harici­ler gibi: "Büyük günah işleyenler ebediyyen cehennemlik­tirler. Biz onlara ne mümin ve ne de kâfir diyor, tersine on­ları fasık diye adlandırarak mümin ile kâfir arasında bir yerde kabul ediyoruz" dediler. Ayrıca "mutezileler Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmeti ara­sındaki büyük günahkârlara şefaat edeceğini ve bu kimse­lerin bir süre cehennemde kaldıktan sonra çıkacaklarını reddetmişlerdir. Onlara göre insanlar hiç azap görmeyecek olan "iyiler" ile hiç saadet yüzü görmeyecek olan "kötüler" olmak üzere ikiye ayrılırlar. Öte yandan "kötüler" kâfirler ve fasıklar olmak üzere iki kesimden meydana gelirler. Gö­rüldüğü gibi "mutezileler, "Hariciler" gibi düşünerek büyük günah işleyenleri kâfir saymamışlardır.

Mutezile mezhebine, Haricilere verdiğimiz cevabın ay­nısını vererek kendilerine şöyle deriz: Hariciler nasıl insan­ları günahsız müminler ile sevapsız kâfirler olarak iki kıs­ma ayırdılar ise siz de bütün insanları günahsız müminler ve sevapsız kâfir ve fasıklar olarak ikiye ayırıyorsunuz. Oysa eğer fasıkın bütün iyi amelleri yok sayılıp kendisi de ebedî ce­hennemlik olsaydı, tıpkı mürted (dinden dönen kimse) gibi ölüm ve köleleşme cezasına çarptırılması gerekirdi. Halbu­ki fasık, münafığın tersine dine inandığını açığa vurmuştur ve Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Allah kendisine ortak koşulmasını affetmez. Fakat bunun dışında kalan günahları dilediğine bağışlar." (Nisa 48)

Görülüyor ki, Allah Teâlâ bu ayette şirkin dışında ka­lan günahları affetmeyi dileğine bağlamıştır. Öte yandan bu ayetteki affı tevbe şartına bağlamak doğru değildir. Çün­kü tevbe söz konusu olunca şirk ile başka bir günah arasın­da fark yoktur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:  

"De ki; ey nefislerine aşırı derecede zulmeden kulla­rım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Çünkü Al­lah bütün günahları affeder." (Zumer 53)

Görüldüğü gibi bu ayette söz konusu olan tevbe eden kim­se olduğu için Allah Teâlâ tüm günahları kapsayan genel bir ifade kullanmıştır. Oysa yukarıdaki ayette tevbe şartı söz konusu olmadığı için affı sınırlı ve şarta bağlı tutmuş­tur.

Öte yandan Allah Teâlâ başka bir ayette şöyle buyuru­yor:

"Sonra Kitab'ı, kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmedendir, kimi orta yoldadır ve kimi de Allah'ın izin ile hayırlarda öncüdür ki, bu büyük bir lûtuftur. Onlar Adn cennetlerine girer­ler ve orada altın bilezikler ve inciler takınırlar ve elbi­seleri ipekten olur. "Bizden hüznü gideren Allah'a hamd olsun, hiç şüp­hesiz Rabbimiz affedici ve şükre karşılık verendir. Bize ebedi ikamet edilecek ahiret yurdunu kereminden ihsan eden O'dur. Orada bize ne yorgunluk ve ne de bıkkınlık dokunur" derler.” (Fatır 32-35)

Görülüyor ki, Allah Teâlâ bu ayetlerde "kendilerine ki­tap vererek seçmiş olduğu" bu ümmeti üç kesime ayırıyor:

1) Nefislerine zulmedenler

2) Orta yolda olanlar

3) Hayırlılarda öncü olanlar. Bu üç kesim Cebrail aleyhi's-selâm hadisinde geçen "islâm", "iman" ve "ih­san" derecelerine tekabül eder.

Hepimiz biliyoruz ki, ayetteki "Nefsine zulmeden" deyi­mi eğer "büyük günahlardan kaçman ve bütün günahlardan tevbe eden kimse" şeklinde yorumlanmak istenirse böyle bir kimse bu kesime girmeyerek ya "orta yolda olan" veya "Hayırlarda Öncü" kategorilerden birine girer. Çünkü hiç bir Âdemoğlu yoktur ki, hiç günah işlememiş olsun. Fakat iş­lediği günahlardan tevbe eden kimse ya "orta yolda olan" ve­ya "hayırlarda öncü" olmak derecesine kavuşur. Ayrıca Allah Teâlâ'nın şu ayette belirttiği gibi büyük günah işle­mekten uzak duran kimsenin diğer günahları affedilir:

"Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsa­nız, sizin küçük günahlarınızı bağışlarız." (Nisa 31) Öte yandan "Nefsine zulmedenler" arasında belirli bir süre azap çekerek günahlardan kimseler bulunmalıdır. Çün­kü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in be­lirttiğine göre dünyada müminin başına belalar günahları­na karşılık ve kefaret olan faktörlerdendir. Nitekim Buhari ve Müslim'in ortaklaşa yer verdikleri bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: "Müslümanın başına gelen hiç bir bela, hiç bir musi­bet, hiç bir üzüntü, hiç bir keder ve ayağına batan dike­ne varıncaya kadar hiç bir sıkıntı yoktur ki, karşılığın­da Allah günahlarından birini silmemiş olsun."

Müsned ve diğer hadis kaynaklarında belirtildiğine gö­re "Kötülük yapan, cezasını görür" (Nisa 123) mealinldeki ayet inince Ebu Bekir radıyallahu anh: "Ya Rasulallah! Hepimizin belini bükecek bir ayet gel­di, hangimiz kötülük işlemiyor ki?" dedi. Peygamberimiz de ona şu cevabı verdi:

"Ya Eba Bekir, sen hiç sıkıntı çekmez, hiç üzülmez misin? Hiç başına belâ gelmiyor mu? Bunların her biri günahlarına kefaret otur."

Öte yandan bazı kimselerin cehenneme girdikten bir sü­re sonra oradan çıkacaklarını ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in cehennemlik bazı kimselere şe­faat edeceğini belirten çok sayıda hadis vardır. Bu yoldaki hadisle şu iki mezhebin görüşlerine karşı cevap mahiyetin­dedir. Sözünü etmek istediğimiz mezhepler "Cehenneme gi­recek olan Tevhid ehli, bir daha hiç oradan çıkmayacaktır”, diyen "Vaidiye" ile "Tevhid ehli arasında cehenneme gire­cek olanlar olacak mı, yoksa olmayacak mı, bilmiyoruz" di­yen "Murcie-i Vakıfe" mezhepleridir. "Şiiliğin bazı kolla­rı ile "Eşari"liğin Kadı Ebu Bekir ve onun gibi düşünen bazı taraftarları da bu görüştedirler. "Mürcie" mezhebinin ba­zı aşırı unsurları tarafından savunulan "Tevhid ehli arasın­da hiç kimse cehenneme girmeyecektir" şeklindeki görüşe gelince ilim adamları arasında bu görüşü savunduğu bildirilen bir tek kimse bile tanımıyoruz.

Ayrıca yukarıda gördüğümüz gibi Nebî sallallahu aleyhi ve sellem içki içtiği için bir kaç sefer so­palanma cezasına çarptırılan bir kimsenin Allah'ı ve Rasulullah'ı sevdiğine şahadet edip onun lanetlenmemesini iste­miştir. Bilindiği gibi, Allah ve Rasulullah'ı seven kimseyi gerek Allah ve gerekse Rasulûllah, onun sevgisi oranında se­verler.

Şunu da hatırlatalım ki, müminlerin anası Aişe radıyallahu anha'ya bilinen o ağır iftirayı yöneltenler ara­sında Bedir savaşları arasında bulunan Mıstah b. Usase radıyallahu anh da vardı. Bilindiği gibi Ebu Bekir radıyallahu anh bu olay üzerinde Mistah'la maddi ve manevi her türlü iliş­kisini tümü ile keseceğine dair yemin edince bu konuda şu ayet inmiştir:

"Aranızdaki fazilet ve servet sahipleri yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda göç edenlere bir şey verme­meye yemin etmesinler; böylelerini affetsinler, yaptıkla­rına göz yumsunlar. Allah sizi affetsin, istemez misi­niz?" (Nur 22)

Belki "Ama Mistah ve onun gibiler tevbe ettiler" dene­bilir. Fakat yukarıdaki ayette görüleceği üzere Al­lah Teâlâ, bunların affedilmeleri, yaptıklarına göz yumulup ken­dilerine iyilik edilmesi için tevbe etmelerini şart koşmuştur. Tıpkı bunun gibi diğer bir Bedir savaşçısı olan Hatıb b. Ebi Beltea müşriklere mektup yazarak onlara Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile ilgili bilgiler verdiği için Ömer radıyallahu anh kendisini öldürmek isteyince Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den şu cevabı almıştır;

Bilmediğin bir şey var. Allah Teâlâ, Bedir savaşçıla­rına tecelli ederek kendilerine "Ne kötülük işlerseniz, işle­yiniz, tüm kötülüklerinizi bağışladım" buyurmuştur.”

Bunlar böyle olduğu gibi, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu kaynaklarda yer almıştır: "Ağacın altında bana biat eden hiç kimse cehenneme girmeyecektir."

Kur'an ve hadis kaynaklı bu deliller sözü edilen iyi amel­ler sayesinde kötülüklerin affedileceğini, bunun için ayrıca tevbe şartının aranmadığını, aksi halde tevbe kapısının sa­dece söz konusu kimselere mahsus olmadığını belirtir. Kı­sacası yukardaki hadisler, sözü edilen iyi amellerin affedil­meyi gerektirdiğini ifade eder.

Belki "Bu durum sadece küçük günah işleyenler için söz konusudur" denebilir. Fakat incelediğimiz delillerde böyle bir sınırlama olmadığına göre affedilecekleri bildiri­len bu kimselerin büyük günah da işlemiş olabilecekleri anlaşılmaktadır.” (İbn Teymiyye, el-İman s.16-36)


İbn Teymiyye rahimehullah yine şöyle demiştir:

“Hariciler müslümanlara karşı savaş açana kadar Ali radıyallahu anh ve arkadaşları onların kâfir olduklarına hükmedip kendilerine savaş aç­mamışlardır. Bidatçilerin ve Kur'an'ı şahsî arzularına göre yorumlayanların kâfir sayılıp sayılamayacakları ve bun­ların ebedi cehennemlik kabul edilip edilemeyecekleri konusu âlimler arasında tartışmalı bir konudur. Hiç bir imam yoktur ki, bu konuda kendisine iki ayrı görüş dayan­dırılmış olmasın. Maliki, Şafii, Ahmed ve diğer imamlar gibi.

Bu imamların bazı taraftarları bu tartışmayı bütün bidatçilere yaygınlaştırarak onları ebedi cehennemlik saymıştır. Hatta böyleleri bidatçi olduğuna inanılan herkesin ebedî cehhennemlik sayılmasını zorunlu kabul etmişlerdir. Kimi de bu tu­tumun tam tersini benimseyerek küfre ve inkâra sürükleyici söz söylemiş bile olsalar Kur'an'ı kendi bildiğine göre yorumlamaya kalkışan hiç bir kimsenin kâfirlikle suç­lanamayacağını ileri sürmüştür.

Bu konuyu şöyle inceleyebiliriz. Herhangi bir söz küfür olabilir. "Cehmiye" mezhebi taraftarlarının "Allah konuş­maz" ve "Ahirette görülmez" demeleri gibi. Fakat böyle bir sözün küfür oluşunu bazıları açıkça kabul etmeyince (bu konuda tereddüt belirtince) böyle bir sözü söyleyenin kâfir olacağı genel ve mutlak bir ifade ile dile getirilir. Tıpkı ilk dönem imamlarının (selefin) "Kim Kur'an'ın mahlûk (yaratık) olduğunu söylerse kâfirdir" ve "Kim Allah'ın ahi­rette görülemeyeceğini söylerse kâfirdir" demeleri gibi. Fa­kat daha önce anlatıldığı gibi, bu durumda hakkında kesin delil ele geçmedikçe hiç bir belirli şahıs kâfirlikle suçlan­mıyor, sadece genel bir kural söylenmekle yetiniliyor.

Başka bir örnek de bir takım şahsî yorumlara dayanarak namazın ve zekâtın farz olduğunu inkâr eden ve alkollü iç­ki ile zinayı helâl sayan kimsenin tutumudur. Hiç şüphesiz, müslümanlar arasında bu tip hükümlerin yaygınlık kazan­ması, yukarıdaki inançların yayılmasından daha önemli ve da­ha tehlikelidir. Buna rağmen böyle yanlış yorumlar ileri süren kimse bu görüşünü açıkça ifade etmedikçe ve ar­kasından tevbe etmeye çağrılıp reddetmedikçe kâfirlikle suçlanamaz. Bilindiği gibi alkollü içkinin helâl olduğunu ileri süren bir guruba karşı sahabîler böyle davranmışlardı. Nitekim sahih bir hadise göre vaktiyle adamın biri "Ben ölünce cenazemi yakıp küllerini denize atınız. Vallahi, eğer gücü yeterse Allah beni hiç bir insanı çarptırmamış olduğu ağır bir cezaya çarptırır" dedi. Fakat Allah'ın güçlülüğü ve yakıldıktan sonra kendisini yeniden diriltebileceği konusun­da şüphe belirten bu sözlerine rağmen Allah kendisini affet­ti. Bu meseleleri başka yazılarımızda geniş bir şekilde an­latmıştık.

Eğer biri ortaya çıkar da "Allah Azze ve Celle Kur'an-ı Kerim'in iki ayetinde kâfirlere ve münafıklara karşı cihad edilmesini emrediyor. Eğer her zaman görünüşe bakılarak münafıka müslüman işlemi yapılacaksa ona karşı nasıl cihad edilebile­cek?" derse bu sorunun cevabı şudur:
Ne iman ve ne de münafıklık kalpte gizli kalamaz. Nitekim ilk dönem imam­larından biri bu konuda "Hiç bir gizli sır yoktur mutlaka yüzün sayfasında veya dilin kıvrımlarında ortaya çıkmamış olsun" demiştir. Ayrıca Allah Teâlâ münafık hakkında

"Biz dileseydik onları (münafıkları) sana gösterirdik; Sen onları simalarından tanırdın ve sözlerinin üslubun­dan fark ederdin." (Muhammed 30) buyurmuştur.

Buna göre münafık, bir takım farzları yapmayarak ve bazı haramları işleyerek cezalandırılmayı hak ederse görüşüne göre cezalandırılır, yoksa hakkında kesin delil olmadıkça sezgi yolu ile bilinen iç durumuna göre cezalandırılmaya kal­kışılmaz.

Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın kendisine kimliklerini bildirmiş ol­duğu bazı münafıkları tanıyordu. Fakat onlar bu durumdan habersiz olarak yalan yere Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e bağlılık yemin­leri ediyorlardı. Buna rağmen Rasulûllah sallallahu aleyhi ve sellem onları göründük­leri gibi kabul ediyor ve iç yüzlerinin gizli mahiyetini Al­lah'a havale ediyordu. Münafıklığın temel niteliği şudur ki, böyle bir kimsenin gizli yönü ile açık kimliği ve görünüşü ile batini mahiyeti birbirine ters, hatta çelişik olur. Bu yüz­dendir ki, Allah Teâlâ Kur'an'da münafıkları yalancılık­la ve müminleri de doğrulukla nitelemektedir.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Yalan söylediklerinden dolayı onları (münafıkları) acı bir azab beklemektedir." (Bakara 10)

Diğer bir ayet de şöyledir:

"Münafıkların yalancı olduklarına Allah şahittir." (Munafikun 1)

Bu konudaki diğer bir ayet de şöyledir:

"İyilik, yüzlerinizi doğru ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik (birr) Allah'a, ahiret gününe, melek­lere ve peygamberlere inanmak; akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilencilere ve boyunduruk altında olan köle ve esirlere malî yardımda bulunmak; namaz kılmak, zekât vermek, yaptıkları anlaşmalara uyanların dürüstlüğü, sıkıntı, hastalık ve tehlike (savaş) anlarında sabredenlerin direnişidir. İşte (iman iddialarında) doğru olanlar ve Allah'tan sakınanlar da bu kimselerdir." (Bakara 177)

Sözün kısası bu meselelerin özü olarak bilmelisin ki, kâfirlik, biri açık kâfirlik ve öbürü münafıklar olmak üzere iki çeşittir. Eğer ahiretle ilgili hükümlerden söz ediyorsan o bakımdan münafığın durumu, tıpkı kâfirin durumu gibidir. Fakat eğer dünya ile ilgili hükümler söz konusu ise bu alan­da münafıkları müslümanlara uygulanan hükümlere tabi tutarlar.

Açıkça anlaşılmış olmalı ki, din hem sözle ifade edilmeyi ve hem de ameli birlikte gerektirir. Buna göre bir kimsenin kalpten veya hem kalpten ve hem de dille Allah'a ve Rasulûllah'a inanan bir mümin olması, buna karşılık hiç bir zahiri farzı yerine getirmemesi yani ne namaz kılması, ne zekât vermesi, ne oruç tutması ve ne de başka bir farz ibadeti işlememesi imkânsızdır, olacak şey değildir.

Yalnız insanın bu ibadetleri Allah farz kıldı diye yapması da mümin sayılması için yeterli değildir. Yani Allah'a ve Rasulûllah'a iman etmeksizin emaneti yerine teslim etmek, doğru konuşmak, edilen yemine ve verilen söze bağlı kalmak insanı kâfirlikten çıkarmaz. Çünkü gerek müşrikler (Al­lah'a ortak koşanlar) ve gerekse kitaplı kâfirler (yahudi ve hristiyanlar) bu görevlerin Allah tarafından kullara yük­lendiğine inanırlar. (Fakat bu inanç onları mümin saydırmaya yetmez.) Demek ki, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e farz kılınmış hiç bir ibadeti yerine getirmeyen bir kimse Allah'a ve Rasulûllah'a inanmış kabul edilemez.

Bu durum karşısında hiç bir farz ibadeti yapmadan da gerekli imanın var olabileceğini söyleyen kimse, isterse bu farz ibadetleri imanın gerekli tezahürleri ve isterse ayrılmaz birer parçası saysın açık bir şekilde yanlı düşünmektedir. Bu görüş Murcie mezhebi tarafından ortaya çıkarılmış bir bid’attir. Oy­sa gerek ilk dönem imamları (selef) ve gerekse ileri gelen Kelâm uzmanları bu yanılgıyı önemle vurgulamışlar ve bu yanılgıyı mezhep haline getirenler hakkında da çoğumuzun bildiği ağır sözler söylemişlerdir. Şunu da belirtelim ki, söz konusu farz ibadetlerin en önemlisi, en önceliklisi, en büyüğü ve en hayata yaygın olarak emredileni namazdır.” (İbn Teymiyye, el-İman s.202-206)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)