Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



27 Haziran 2015 Cumartesi

İftar Ne Zaman Yapılır, Güneşin Batması Nasıl Olur?

İftar Vaktinin Sınırlandırılması hakkında Şeyh el-Elbâni’den Hoş Bir Munazara
Faziletli Şeyh Ebu Muaz Raid Âlu Tahir’in "Ceniyu's-Simâr" başlıklı makalesinin tercümesidir.
Tercüme: Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
Bismillah.
Allah’a hamd ve Rasulullah’a, âline, ashabına ve din gününe kadar O’nun menhecinde gidenlere salat ve selam olsun. Bundan sonra;
İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmenin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabı radıyallahu anhum’un yolu olduğu malumdur. Hatta bu, önceki nebilerin de yoludur. Bu, insanlar arasında hayır ve dinin izharına delalet eden bir alamettir.
Sehl b. Sa’d radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “İnsanlar iftarda acele ettikleri sürece hayır üzere kalmaya devam ederler.” Buhârî ve Muslim rivayet etmişlerdir.
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “İnsanlar iftarda acele ettikleri sürece din zahir olmaya devam eder. Zira Yahudi ve Hristiyanlar iftarı geciktirirler.” Ebû Dâvûd, İbn Huzeyme ve İbn Hibbân rivayet etmişlerdir.
Umm Hakîm radıyallahu anha’dan: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İftarda acele edin, sahuru geciktirin.” Taberânî rivayet etmiş, Şeyh el-Elbani sahih demiştir.
Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Üç şey nübüvvet ahlâkındandır. İftarda acele etmek, sahuru geciktirmek ve namazda sağ eli sol el üzerine koymak.” Taberânî rivayet etmiş ve el-Elbani sahih demiştir.
Amr b. Meymun rahimehullah’dan: “Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı insanların iftarda en çok acele edenleri ve sahurda en çok geciktirenleri idiler.” Beyhakî rivayet etmiştir.
Ebu Atiyye rahimehullah dedi ki: “Aişe radıyallahu anha’ya dedim ki: “Aramızda Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından iki kişi var, birisi iftarda acele edip sahuru geciktiriyor, diğeri ise iftarı geciktirip sahurda acele ediyor” Aişe radıyallahu anha dedi ki: “İftarda acele edip sahuru geciktiren hangisi?” Ben: “Abdullah b. Mes’ud (radıyallahu anh) dedim.” Dedi ki: “İşte o Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığını yapıyor!” Nesâî rivayet etmiş, el-Elbani sahih demiştir.
Durum böyle olduğuna göre insanların Nebileri sallallahu aleyhi ve sellem’e, Allah’ın diğer nebilerine ve Ashabı kirama uymaları gerekir. Onlar kendileriyle arkadaşlık edenlerin bedbaht olmayacağı topluluktur. Kişinin onlardan başkasına uymaması, iftarı geciktiren Yahudi ve Hristiyanlara benzememeleri gerekir. Bununla beraber oruç tutanların çoğunun durumu iftarı geciktirip sahurda acele etmek şeklindedir. Bu da hayır ehlinin azlığının ve dinin zayıfladığının göstergesidir.
Bilindiği gibi akşam namazının ilk vakti güneş yuvarlağının tamamen battığı andır. Nitekim Cibril aaleyhi's-selâmın imamlık yaptığı rivayette şöyle geçmektedir: “Sonra akşam namazını güneş kaybolup oruçlunun iftar ettiği vakitte kıldırdı…”
Burayde radıyallahu anh hadisinde şu şekildedir: “Sonra emretti de güneş kaybolduğu zaman akşam namazı için kamet okundu” Buhârî’nin Seleme b. el-Ekvâ radıyallahu anh’den rivayetinde şöyle demiştir: “Biz Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber akşam namazını (güneş ufuk) perdesiyle gizlendiği zaman kıldık.” Muslim şöyle rivayet etmiştir: “Akşam namazını güneş batıp perdesiyle gizlendiği zaman kılardı.”
Hafız İbn Hacer rahimehullah el-Feth’te (2/43) şöyle demiştir: “Bu da gösteriyor ki metindeki özetleme (güneşin battığının zikredilmeyip “perdesiyle gizlendi” lafzını söylemesi) Buhârî’nin şeyhi tarafından yapılmıştır.”
Derim ki: “Muslim’in rivayeti, Buhârî’nin rivayetinin aksine, açıklayıcıdır. Nevevi rahimehullah Şerhu Sahihi Muslim’de (5/135) dedi ki: “Güneş batınca” ve “perdeyle gizlenince” lafızları aynı anlamdadır. Biri diğerini açıklamaktadır.”
Hafız İbn Hacer el-Feth’de (2/42) dedi ki: “Burada şuna delil vardır: Güneş yuvarlağının düşmesi (kaybolması) akşam vaktinin girmesi demektir. Onun yerinde, gören kimse ile güneşin batışını görmesi arasında bir hail (engel) bulunmazsa (güneş) gizlenmiş olmaz. Allah en iyi bilendir.”
Derim ki: Batış, güneşin tamamının bir şeyin arkasına geçmesi veya güneşin görünmesini engelleyen bulut, toz veya karanlık gibi bir şeyle gizlenmesiyle olur. Ama hâil (engel) gören kimse ile arasına giren dağ, binalar veya ağaçlardır.
Derim ki: İbn Hacer’in koştuğu birinci şart yani: “Kişi ile batışı görmek arasında engel yoksa” sözü, ikindi vaktinde de meydana gelebilir. Nitekim Buhârî’nin rivayet ettiğine göre Esma bt. Ebi Bekr radıyallahu anha şöyle demiştir: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bulutlu bir günde iftar ettik, sonra güneş göründü.” Ama bakan kişi ile arasında hâil (engel) bulunması sözünde şüphe vardır.
Şeyh el-Elbâni rahimehullah’ın bu konuda Hafız İbn Hacer’e muhalif bir görüşü vardır. Bu Şeyh el-Elbani ile evinde misafir ettiği Ebu Ahmed künyeli birisi arasında geçen sesli bir münazara kaydındadır. Bu münazara iftar vakti hakkında geçmiştir. (Silsiletu’l-Hedyi ve’n-Nur 317 no’lu kaset) Uzunca şekliyle bu münazara şu şekildedir:
El-Elbani: “Bu münasebetle, sizler burada güneşin batışını ve doğuşunu, fecrin doğuşunu görüyorsunuz değil mi?
Ebu Ahmed: Öncelikle bugün hava bulutlu!
Şeyh el-Elbani: Bulutları bırakalım
Ebu Ahmed: Yapamayız
El-Elbani: Neden?
Ebu Ahmed: Batı bölgesinde bulunan şehirler açık bölgeler değil ki batı yönünü açıkça görebilelim! Buradaki dağ güneşi batışından önce görmemizi engelliyor. Batıdaki bu dağ sebebiyle göremiyoruz.
Şeyh el-Elbani: Batıdaki bu dağ güneşi perdelemiyor mu?
Ebu Ahmed: Batmasından önce mi! Güneş battı mı, batmadı mı bilemeyiz.
El-Elbani: İşte problem! Neden (bu dağ) perdelemiş olmuyor?
Ebu Ahmed: Ufuk uzaktır!
El-Elbani: Ufuk nedir peki?
Ebu Ahmed sustu. Meclistekilerden biri şöyle dedi: “Binalar burada güneşin batışını görmeyi engelliyor.”
El-Elbani: Senin söylediğin, onun söylediğinden başka! Bununla beraber cevap aynıdır. Arada fark sadece şu: Doğal, ilahî engel bulunması ile yapay engel bulunması.
Ebu Ahmed mizah yaparak şöyle dedi: Bu engellerin en uzunu inşâallahu Teâlâ!
El-Elbani: Nasıl?
Ebu Ahmed: Aslî engel! Yani insanlar çoğu akşam ezanından önce iftar etmeyi bir fitne ve bir bid’at sayarlar. Onlar böyle görürken biz böyle görmeyiz inşaallahu Teâlâ
Orada bulunanlardan biri: Bu güzel bir soru!
Ebu Ahmed sözünü şöyle bağladı: Lakin bu fitne kapısını kapama babındandır. Özellikle de yeterli kardeşler yoksa, bekler ve ezanla beraber iftar ederiz. Bir kişi tek başına olduğunda, ben kendi adıma güneşin battığını görsem iftar ederim. Âlemlerin rabbi Allah’a hamd olsun. Hatta akşamdan bir süre önce olsa dahi öyle yaparım. Ama insanlarla beraber olduğum zaman beklerim.
Şeyh el-Elbani araya girerek şöyle dedi:  Hayır! Maksat bu değildir! Her şeyden önce maksat şer’î hükmü bilmektir. İkinci olarak bu şer’î hükme davet metodu gelir. Birisi gayedir, diğeri vesiledir. Gaye ile vesilenin arasını ayırmalıyız. Sen önceki sözündeki cevabında bunu vesile olarak değil, gaye olarak ele aldın. Sen evinin ortasında: “Dağ perdeliyor” diyorsun. O halde ne zaman iftar edeceksin?
Ebu Ahmed: Ezanı işittiğim anda ederim.
El-Elbani: Allah size bereket versin, müezzin ezanı ne zaman okuyor? Aslında biz vakit kaybetmeye devam ediyoruz. Müezzin ne zaman ezan okuyor?
Ebu Ahmed: Güneşin batmasından yaklaşık beş dakika sonra okuyor.
El-Elbani: Allah seni hidayet etsin ey Ebu Ahmed! Müezzin şer’î vakitlere göre mi yoksa astronomik hesaplarla belirlenmiş vakitlere göre mi ezan okuyor?
Ebu Ahmed: Astronomik hesaplara göre okuyor.
El-Elbani: Bu meşru mudur?
Ebu Ahmed: Meşru değildir.
El-Elbani: Öyleyse biz meşru olanla beraber kalalım. Az önceki sorum meşru olan hakkında idi. Müezzin akşam ezanını ne zaman okuyor?
Ebu Ahmed: Astronomik hesaplara göre belirlenmiş vakitte okuyor.
El-Elbani: Az önce ne konuştuğumuzu unuttun mu?
Sonra Şeyh el-Elbani daha açık bir şekilde sorarak şöyle dedi: Müezzinin şer’î vakitlere göre ezanı ne zaman okuması gerekir?
Ebu Ahmed: Güneş batar batmaz okumalı.
El-Elbani: Batıda dağ varken güneşin battığından nasıl emin olacak? Güneşin batmış olduğunu nasıl bilecek?
Orada bulunanlardan birisi mizah ile dedi ki: Denize gider…
El-Elbani – gülerek - : bu manidar bir cevap idi!
Ebu Ahmed: Bundan emin olması esastır.
El-Elbani: Senden düşünüp de konuşmanı rica ederim. Çünkü soru senin sorundan çıkacak, nasıl emin olacak?
Ebu Ahmed: Ben de sana inşallah cevabının bize fayda vermesi için bunu tekrar edeceğim, ben “güneş görünmüyorsa iftar etmek caiz olur” demek istemiyorum. Çünkü yüksek dağlar var ve onun ardında güneşin batmamış olmasından korkarım.
El-Elbani: İşte şimdi size göre vakit geldi, öyle değil mi?
Oradakilerden birisi: Dört dakika kaldı dedi. Bir diğeri: Beş dakika var dedi.
El-Halebi: Tabii ki bu astronomik hesaplara göre öyle!!
El-Elbani: Görünen o ki insanların çok azı dışında hepsi de boşa bekliyorlar. Beş vakit namazın şer’î belirlemelere göre nasıl tespit edildiğini bilmiyorlar.
Sonra Şeyh el-Elbani’nin sözleri şu noktaya geldi:  Nice beldelerin ufku deniz sahilidir. Bir diğerinin ufku alçak yerlerdir. Üçüncü bir beldenin ki yüksek yerdir. Dördüncüsünün ufku bir dağdır, ve saire… Bunlar ne zaman iftar ederler? Ezan ne zaman okunur?
Şeyh kendisi cevap verdi: Güneş battığı zaman. İster deniz sahilinde batsın, ister alçak bölgede batsın, ister tepe üzerinde batsın, isterse dağ üzerinde batsın. Önemli olan güneşin batmasıdır. Arapçada ve müşahede olarak: “Şu an güneş battı” denilir. Ama dağ bulunduğu için beklememize gelince! İyi ama dağdan başkası olsaydı ne yapmak isterdiniz? Burada sahil olsaydı bekler miydik? Nitekim az önceki arkadaşımız “denize gider” demişti. Bu güç yetmeyen şeye zorlamadır. Hakikatte ise din kolaydır. İnsanlar onu zorlaştırıyor. Onlardan bir kısmı cahilliklerinden yapıyor, diğer bir kısmı da aşırılıklarından yapıyor.
El-Halebî dedi ki: “Şeyhimiz! Özellikle şu dağın arkasına geçmesi güneşin battığını gösterir. O doğu tarafında gecenin başlaması demektir.
El-Elbani: Sana dedim ya, insanlar boşa vakit kaybediyor.
El-Halebi: Durum bunu gösteriyor.
El-Elbani: Size göre güneş şuradan battığında iftar etmek helal olur ve akşam namazı vacip olur.
Sonra şeyh el-Elbani şöyle dedi: Ben burada binalar görüyorum. Siz bu binaların arkasındaki dağı görmek için daha yukarı mı çıkmak istiyorsunuz?
Sonra söz Fecr-i sadık ve fecri kazibe geldi.
El-Elbani dedi ki: “Ey kardeşlerim! Şu hadisi bilmeniz gerekir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Gece şuradan geldiği, gündüz şuradan gittiği zaman ve güneş battığı zaman oruçlu iftar eder.” Bu yüzden güneşin battığını gördüğümüzde: “Burada dağ var” veya bir diğerinin: “Burada binalar var” demesi kuruntulardandır ve hatta fahiş bir hatadır.
Tamam, şimdi gece şuradan geldi mi, gelmedi mi diye bekleyelim. Üzerimizdeki gündüz ışığı doğuya kadar uzanmış halde olduğunda yine batıya doğru uzanmış iken güneş batmış da olsa oruçlu iftar etmez. Lakin Gece şuradan gelse yani karanlık başlayıp doğudan üzerimize gelse ve güneş ışıkları ufkun ardında kaybolsa batmış olur ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Oruçlu iftar eder” dediği vakittir dersek, biz bu üç vasfın bir araya gelmesini düşünemeyiz: Gecenin şuradan gelmesi, gündüzün şuradan gitmesi ve güneşin batması. Böylece: “İftar vakti henüz olmadı” deriz. Halbuki bu, apaçık arapça konuşan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine çarpar! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle diyor: “Gece şuradan geldiği, gündüz şuradan gittiği ve güneş battığı zaman oruçlu iftar eder.” Size ne oluyor da apaçık meselelerde şüphe ediyorsunuz?
Güneşin kendisini görüyorsak, güneşin yuvarlağı iner, iner, iner, ta ki güneşin dairesinin alt kısmı dağ veya binalar ile bir hizada olur, sonra güneş yuvarlağı kaybolur, kaybolur, görünmez olur. Lügat olarak, dinen ve örfen “güneş battı” demez miyiz? Size ne oluyor da apaçık hususta şüphe ediyorsunuz? Güneş batmıştır!
Bizim beklememize sebep olan şey “Gündüzün ışıkları doğuda, ortada ve batıda devam ediyor” dememizdir! Bu bizi şüpheye düşürüyor. Lakin hakikat böyle değildir. – sonra müezzin akşam ezanını okudu ve şeyh bu konuşmayı bitirdi –
Derim ki: Belki de “Güneş perdelendiği zaman” hadisi Şeyh el-Elbani rahimehullah’ın görüşünün delilidir. Hadiste “perde” ifadesi mutlaktır. Bu sınırlanmamıştır. Bu perde ile kastedilen deniz, dağ, binalar veya alçak yerin yükseltisi olabilir. Bu perde bir rivayette geçen: “Hıyne yagiybu hâcibiha: güneşin kaşı kaybolduğu zaman” ifadesi değildir.
Bundan daha açık bir şekilde şöyle buyurmuştur: “Sonra güneş perdelendiği zaman akşam namazını emretti.” Bu malumdur.
Hâcibu’ş-şems (Güneşin kaşı) ifadesi hakkında el-Aynî Umdetu’l-Kari’de (5/58) şöyle der: “Güneşin yuvarlağının üst tarafıdır. Havacibuha; etrafları demektir. Denildi ki: “İnsanın kaşında olduğu gibi ilk olarak bu kısmı göründüğünden böyle denilmiştir.” Buna göre Hâcib kelimesi ilk görünen üst kısmıdır. Bütün yanlarına: havacib denilmemiştir.”
Hatta burada “hicab/perde” kelimesi ile kastedilen güneşi örten her şeydir. Bu, güneş ile ona bakan kimsenin arasına giren engellerdir.  
İbnu’l-Esir en-Nihaye Fi Garibi’l-Hadis’te (1/894) şöyle demiştir: “Burada hicab ile kastedilen ufuktur. Güneş ufukta kaybolduğu zaman onu örtmüş olur.”
El-Aynî, Umdetu’l-Kari’de (16/13) “Hicabın arkasına geçinceye kadar” ifadesi hakkında şöyle demiştir. “Hatta tevarat” yani güneş batınca, “el-hicab” bu Kaf’ın arkasında bir senelik mesafede ardında güneşin battığı bir dağdır. Denildi ki: bunun manası; “Güneş gözlerden perdeleyen bir şeyle gizlenince“ demektir. “
Derim ki: Hatta Muslim’in rivayetinde: “Akşam namazını güneş batıp hicabın arkasına gelince kılardı” şeklinde geçmiştir. Bu da güneş hicabın arkasına geçtiğinde, ondan bir şey görünmediği zaman şer’an “güneş battı” denilmesine delildir. Güneş perdeleyen bir şeyin arkasına geçtiği zaman batış gerçekleşmiş olur. Bundan fazlası aranmaz.
Şeyh el-Elbani’nin söylediğinde bir gariplik yoktur. Ancak insanlar şer’î ıstılahlardan uzak oldukları için nasları dikkatlice anlamıyorlar. Bu yüzden şeyhin görüşünü tuhaf karşılıyorlar. Onun bu görüşünü şu hususlar pekiştirir:
Şayet bir kişi dağın alt tarafında otursa, diğer bir kişi de aynı dağın üstünde olsa, ikisinin güneşi görmelerinin farklı olacağında tereddüt yoktur. Buna binaen iftar vakitleri ve akşam namazı vakitleri de farklı olacaktır.
Böylece şayet bir kimse etrafı dağlarla çevrili bir yerde yaşıyor olsa veya batı tarafında dağ bulunan bir yerde olsa, güneş bu dağın arkasına geçse o vakit batmıştır. Diğer bir kimse de öncekine yakın bir yerde yerleşmiş olsa, doğu tarafında da bir dağ bulunup, batı tarafında düzlük bulunsa, önceki şahsa: “İkinci kişiyle beraber başlamadıkça iftar etme ve akşam namazını kılma. Çünkü sen güneşin batışını ikinci şahsın gördüğü gibi görmedin” denilemez. Böyle demek şeriat sahibinin mükellef kılmadığı bir zorlama olur.
Bundan sonra diyorum ki:  Güneş yuvarlağının kaybolması, akşam namazı ve oruçlunun iftar vaktinin girdiğinin alametidir. Güneş yuvarlağı tamamen kaybolduktan sonra sarılık, kızıllık veya gündüz ışıklarının halen bulunuyor olmasına itibar edilmez.
Nitekim Buhârî “Oruçlu ne zaman iftar eder” başlığı altında Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh’den cezm sigasıyla muallak olarak şöyle rivayet etmiştir:
“Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh güneş yuvarlağı kaybolduğu zaman iftar etti.”
Hafız İbn Hacer Fethu’l-Bari’de (4/196) şöyle demiştir: “Bu rivayeti Said b. Mansur ve Ebu Bekr b. Ebi Şeybe; Abdulvahid b. Eymen, babasından tarikiyle rivayet ettiler: dedi ki: “Ebu Said’in yanına girdik. Biz güneşin batmamış olduğunu gördüğümüz halde iftar etti.” Delil olma yönü şudur: Ebu Said radıyallahu anh’e göre güneşin batışı tahakkuk edince bundan fazlasını aramamıştır. Yanında olanların buna muvafakat edip etmemelerine aldırmamıştır."
Abdullah b. Ebi Evfa radıyallahu anh’den: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber Ramazan ayında bir yolculukta idik. Güneş kaybolunca: “Ey falan! İn de bize yiyecek hazırla” buyurdu. “Ey Allah’ın rasulü! Halen gündüz!” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İn de bize yiyecek hazırla” buyurdu. O da indi ve yiyecek hazırlayıp getirdi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onu içti, sonra eliyle gösterip şöyle buyurdu: “Güneş şurada kaybolup gece şuradan geldiğinde oruçlu iftar etmiştir.” Buhârî ve Muslim rivayet etmişlerdir. Lafız Muslim’indir.
Buhârî ve Muslim’in bir rivayetlerinde şu şekildedir: “Güneş kaybolunca birisine: “İn de bize yiyecek hazırla” buyurdu. Adam: “Ey Allah’ın rasulü! Akşam olsaydı ya” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İn de yemek hazırla” buyurdu. Adam: “Gündüz hala üzerimizde” dedi."
Abdurrazzak’ın Musannef’teki (4/226) rivayetinde: “Topluluktan birisine: “İn de bize yiyecek bir şey hazırla” buyurdu. O oruçlu idi. Adam dedi ki: “Güneş ey Allah’ın rasulü!” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İn de bana yiyecek getir” dedi. Adam indi ve hazırladı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem içti, şöyle dedi: “Birisi devesine binse onu (yani güneşi) görür.
Derim ki: Anlaşılan o ki, adamın Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geri dönmesi üç defa oldu. Nitekim diğer rivayetlerde bu açıktır. Bir defasında: “Güneş!” demiş, yani güneşin izleri hala görünüyordu. Veya yüksekte görülebilirdi. Diğer rivayette: “Gündüz üzerindedir” demiştir. Yani gündüz aydınlığı hala devam ediyordu. Bir diğer rivayette de: “Akşam olsaydı ya” demiştir. Yani biraz daha bekle ki akşam olsun demiştir.
(Yiyecek diye tercüme ettiğim) “Cedah” kelimesi suyla karıştırılarak yapılan bulamaçtır. Micdeh; içinde içeceğin yayıldığı, üst tarafı kapaklı ağaçtan kaptır.” (Şerhu Sahihi Muslim 7/209-210)
Nevevi Şerhu Sahihi Muslim’de (7/210) şöyle demiştir: “Hadisin manası şudur: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı oruçlu idiler ve bu Ramazan ayında olmuştu. Nitekim Yahya b. Yahya’nın rivayetinde bu açıklanmıştır. Güneş batınca Nebî sallallahu aleyhi ve sellem iftar etmeleri için yemek hazırlanmasını emretti. Bu emrin muhatabı aydınlık izlerini ve güneşin batmasından sonraki kızıllığı görüyordu. Bütün bunlar gitmedikçe iftarın helal olmayacağını zannetti. Ona göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bu izleri görmemişti ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e hatırlatmak ve bunu bildirmek istedi. Bu hususu: “Gündüz hala üzerinde” sözü pekiştirir. Gündüzün bu aydınlığının oruca devam etmeyi gerektirdiğini zannetti. Bu: “Akşam olsaydı ya” demesinin manasıdır. Yani biraz daha beklersen akşam vakti girecek demektir. Tekrar geri döndü, çünkü o inanıyordu ki yemenin haram olduğu gündüzde idi. Halbuki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu caiz kılmış ve bu aydınlığın gitmesini beklememişti. Aydınlık devam ediyor olmasına rağmen maksadını ilan ederek bildirdi.”
 Derim ki: Bu sahabî vaktin iftar vakti olmadığına dair sözünü üç karine ile pekiştirdi. Birincisi: “Güneş!” demesi, yani güneşin izleri olan sararma veya kızıllık hala görülüyordu. İkincisi: “Gündüz hala üzerinde” demesi yani gündüz aydınlığı tamamen gitmemişti. Üçüncüsü: “Akşam olsaydı ya” demesi, yani biraz daha bekle ki gece gelsin, doğu ile batı arasını kaplasın. Hatta bu karinelerden daha kuvvetlisi diğer hadiste gelen: “Birisi devesine binecek olsa onu (güneşi) görür” sözüdür. Yani biri zorlama yapsa da devesine binse güneşin kalan kısmını görecek. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bu karinelerin hiçbirine aldırmadı ve hükmü zorlama yapmaksızın güneşin gözle görülmemesine bağladı. Gecenin doğu yönünden gelmesi ve gündüzün batı yönünden gitmesi ile pekiştirmiştir. Bu özellikler güneş yuvarlağının kaybolması ile iftar vaktinin girdiğini gösterir. Başka bir şeye itibar edilmez. Şöyle buyurdu: “Gece şuradan geldiğinde, gündüz şuradan gittiğinde ve güneş battığında oruçlu iftar eder.”
Derim ki: “Bu hadiste Allah Teâlâ’nın: “Sonra orucu geceye kadar tamamlasınlar” (Bakara 187) ayetinde geçen mücmelin beyanı vardır. Burada gece ile kastedilen güneş yuvarlağının kaybolmasıdır. Çünkü gecenin ilk başlangıcı bu alamettir. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Güneş şuradan kaybolup gece şuradan geldiğinde oruçlu iftar eder” buyurmuştur. Bundan sonra gece an be an artar.
Şu hadise gelince: “Ümmetim akşam namazını yıldızların iştibakine kadar geciktirmediği sürece hayır (veya fıtrat dedi) üzere kalmaya devam eder.” Bunu Ahmed, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve İbn Huzeyme rivayet etmişler, el-Elbani sahih demiştir.
 El-Azimâbâdî, Avnu’l-Ma’bud’da (2/63) şöyle demiştir: “Yıldızlar iştibak edinceye kadar” sözü hakkında İbnu’l-Esir dedi ki: “Yani yıldızların toplu ve çok görünmelerinden dolayı birbirine karışması demektir. Bu karanlıktan kinayedir.”
Şerhu Suneni İbn Mace’de (1/50) şöyle demiştir: “Bu, sadece yıldızların doğmuş olmasına kadar ertelemekte kerahet olmadığını gösterir.”
Derim ki: Bazıları bu hadisin önceki hadislere çelişkili olduğunu zannetmişlerdir. Önceki hadisler akşam namazının vaktinin sırf güneş yuvarlağının kaybolmasıyla girdiğine delalet etmektedir. Bu hadis ise yıldızların birbirine geçme vaktinin karanlıktan kinaye olduğuna işaret ediyor. Yıldızlar birbirine geçmedikçe yalnızca yıldızların doğmuş olmasında kerahet yoktur. Yıldızların birbirine girmesi ise kızıl şafağın kaybolmasından bir müddet önce gerçekleşir.
İmam İbn Huzeyme Sahih’inde (1/175) şöyle demiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ümmetim akşamı yıldızların birbirine girmesine kadar geciktirmediği sürece hayır üzere devam eder” hadisi, Abdullah b. Amr b. el-As radıyallahu anhuma hadisindeki söze delalet eder: “Akşamın vakti şafağın kızıllığı kaybolmadıkça devam eder.” Burada ancak mazeret ve zaruret vakti kastedilmiştir. Akşam namazının şafağın kaybolmasına yakın zamana kadar ertelenmesine bu dayanak değildir. Çünkü yıldızların birbirine girmesi, şafağın kaybolmasından öncedir. Şafak uzun bir süre devam eder. Yıldızların birbirine girmesinden sonra da olsa şafağın kaybolmasından önce birçok rekat, dört rekatten fazlası da kılınabilir.”
Diyorum ki: Bu hadis cevaz vaktini açıklamakta ve namazın yıldızların birbirine girmesine kadar ertelenmesinin dinen kötülenmiş olduğunu bildirmektedir. Bundan başka hadisler ilk vakitte kılmanın mustehap olduğunu açıklamıştır. Müstehap olduğu vakit ile caiz olduğu vakit arasından çelişki yoktur. Sonra hadis, akşam namazını kılmakta erken davranmaya teşvik etmektedir. Nitelim Rafizilerine hilafına, Sünnet alimleri bu şekilde anlamışlardır.
El-Azimâbâdî, Avnu’l-Ma’bud’da (2/63) şöyle demiştir: “Hadis müstehap olanın, akşam namazında erken davranmak olduğunu, yıldızlar birbirine girinceye kadar geciktirmenin mekruh olduğunu göstermektedir. Rafıziler ise hükmün zıddını yaparak akşam namazını yıldızların birbirine girdiği vakte kadar geciktirmeyi mustehap sayarlar.”
Şayet bu hadis akşam namazını yıldızların birbirine girme vaktinin öncesine kadar ertelemek hakkında olsaydı, Müslümanlar o zaman karanlıkta namazdan ayrılırlardı. Bu da kendileri hakkında gelenin aksinedir:
Rafi b. Hadic radıyallahu anh’den: “Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber akşamı kılardık, birimiz namazdan ayrıldığında attığı okun düştüğü yeri görebilirdi.” Buhârî, Muslim ve başkaları rivayet etmişlerdir.
Enes radıyallahu anh’den: “Onlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber Akşamı kılar, sonra dönerler, onlardan biri attığı okun düştüğü yeri görebilirdi.”
Cabir radıyallahu anh’den: “Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber akşamı kılardık, sonra Beni Seleme’ye gelir ve attığımız okun düştüğü yeri görürdük.”
Abdullah b. Ka’b b. Malik, babasından rivayet ediyor: “Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber akşam namazını kılar, sonra Beni Seleme’ye gelir, attığımız okun düştüğü yeri görürdük. Beni Seleme Medine’nin en uzak yeri idi.”
Zeyd b. Hâlid el-Cuhenî radıyallahu anh’den: “Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber akşamı kılar, sonra çarşıya çıkardım. Şayet ok atsam elbette düştüğü yeri görürdüm.”
Ebu Tarif radıyallahu anh’den: “Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber Taif kuşatmasında bulundum. Bize akşamı kıldırırdı. Şayet kişi (o vakit) ok atsa düştüğü yeri görürdü.”
Bu rivayetler delalet ettiği maksat hususunda birbirini takviye eden rivayetlerdir. Nevevi rahimehullah Şerhu Sahihi Muslim’de (5/136) dedi ki: “Bunun anlamı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara vaktin başında güneşin batmasıyla akşam namazını kıldırmakta erken davranırdı. Hatta namazdan ayrıldıklarında birimiz yayı ile ok atsa hala aydınlık devam ettiği için okun düştüğü yeri görürdü.”
Seleme b. el-Ekva radıyallahu anh dedi ki: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem akşamı güneş battığı zaman, kaşı kaybolduğunda kıldırırdı.” Buhârî, Muslim ve başkaları rivayet etmişlerdir.
Kaşı kaybolduğunda; yani üst tarafı kaybolup ondan bir şey görünmez olduğunda demektir.
Son Olarak:
Şeyh el-Elbani rahimehullah es-Silsiletu’s-Sahiha’da (5/300) şöyle demiştir: “Bu Şam beldelerinde ve onlardan biri olan Amman’da terk edilmiş sünnetlerdendir. Şüphesiz benim evim Himlan dağı üzerindedir. Güneşin doğuşunu ve batışını gözlerimle görüyorum. Akşam için ezanın güneşin batışından yaklaşık on dakika sonra okunduğunu işitiyorlar! Halbuki Amman’ın ortasında ve vadilerinde güneşin bizimkinden çok daha önce batacağı bilinmektedir! Hatta tam aksine, onlar fecir (sabah) ezanını da vaktinin girmesinden yarım saat kadar önce okuyorlar! İnna lillah ve inna ileyhi râciun!”
Derim ki: Böylece anlıyoruz ki akşam namazını ilk vaktinde kılmaya acele etmek sünnettendir. Bu da güneşin bir engel arkasına geçmesiyle ve güneşin yuvarlağının gözlerden kaybolması ile olur. Lakin burada erken davranma ile acele etmenin arasındaki farkı bilmemiz gerekir. Birincisi övülmüş, ikincisi kınanmıştır.
Allame İbnu’l-Kayyım rahimehullah er-Ruh’ta (s.258) şöyle demiştir: “Erken davranma (mubadere) ile acele arasındaki fark: Mubadere; vakti içinde fırsatı yakalayınca onu elden kaçırmamak, eğer kaçırmış ise peşine düşmektir. Bu ertelenmesi ve vaktinden önce yapılması istenmeyen şeydir. Bilakis vakti geldiğinde ona erken davranılır ve üzerine atlanır. Aslanın avı üzerine atlaması gibi. Bu olgunlaştığı zaman meyveyi toplamak menzilesindedir. Acele ise; bir şeyi almayı vaktinden önce talep etmektir. Bu da ona şiddetli hırstan dolayı olur. Meyveyi olgunlaşmasından önce toplamak menzilesindedir.
Mubadere; iki kınanmış hasletin ortasındadır: Birincisi: Tefrit (geri kalmak) ve zâyi etmektir. İkincisi: Vaktinden önce acele etmektir. Bu yüzden acele şeytandandır. Çünkü acele, kulu sebattan, vakardan ve hilimden engel­leyip işlerini yerli yerince yapmamaya mecbur eden, kulun üzerine birçok kötülükleri çekerek çeşitli güzelliklerden alıkoyan hafiflik ve sersemliktir. Tembellik, kaybetmenin elden kaçırmanın dostu olduğu gibi acele de piş­manlığın dostudur. Acele edip de pişman olmayan insan oldukça azdır.”
Allah en iyi bilendir. Başarılı kılacak olan O’dur.
*****
Ebu Muaz Raid Âl-u Tahir'in risalesi burada bitti. Konuyla bağlantılı olduğu için Şeyh Elbani rahimehullah'ın burada geçmeyen konuşmasının tercümesini de aktarıyorum:
Şeyh el-Elbani rahimehullah’a şöyle soruldu: “Oruç tutan Müslümanlardan bazı insanlar ezandan bir süre önce iftar ediyorlar. Bazıları da ezanla birlikte iftar ediyorlar. Bu iki grubun hükümleri nedir?
Şeyh el-Elbani şöyle dedi: “Sen bizimle beraber isen bunu anlayabilirdin. Allah sana bereket versin.
Soruyu soran: “Ben sürekli seninle beraberim, lakin sen sahur ezanından bahsetmiştin.
Şeyh el-Elbani: “Akşam ezanından da. Akşam ezanından da bahsettik, akşam iftarda acele etmek ve namaz için acele etmekten de bahsettik. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ümmetim iftarda acele ettikleri sürece hayır üzere bulunmaya devam eder” hadisini de rivayet ettik. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yolculukta sahabeden birine “bize iftarlığımızı getir” dediğini anlattık. Adam: “Ey Allah’ın rasulü, gündüz önünde” demişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona: “Getir” dedi. Bu sahabe: “Birimiz devesine binse güneşi görür” dedi. Yani (Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem) güneş kaybolur kaybolmaz iftarda acele ediyordu. Yine fatihayı ezberlediğimiz gibi ezberlememiz gereken bir hadis söylemiştik. O da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisidir: “Gece şuradan yönelip, gündüz şuradan gittiğinde ve güneş battığında oruçlu iftar etmiştir” İftarda hiç beklemeden acele etmek gerekir.”
Soruyu soran dedi ki: “Kişi bir toplulukla beraber bulunuyor, bu topluluktakilerin hiçbiri iftar etmiyor, bu kimsenin kendi başına iftar etmesi olur mu? Gecenin gittiğini nasıl bilecek?
Şeyh el-Elbani: “Allah sana bereket versin. Az önce Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Kim İslam’da güzel bir sünnet başlatırsa” hadisini anlattık. Bu adam vaktin girdiğini yani iftar vaktinin girdiğini biliyorsa, bir de buna şunu ekle: bunu sırf iftarda acele etme sünnetini bildiği için yapıyorsa, bu insanların önünde bardağı alıp içtiğinde, hurma alıp yediğinde güzel bir sünnet mi başlatmış olur, kötü bir çığır mı açmış olur?
Soruyu soran: “Elbette güzel (sünnet başlatmış olur)…
Şeyh el-Elbani: Evet, Allah sana bereket versin
Soruyu soran: Onlar sana “bizim ezanı beklememiz de güzel bir sünnet diyecekler.
Şeyh el-Elbani: Allah sana bereket versin, burada ikinci bir konuya geçiyoruz. Eğer onların bekledikleri ezan vaktinde okunuyorsa hiç kimsenin ezandan önce yemesi caiz olmaz. Lakin biz bugünkü ezandan bahsediyoruz. Zannederim bugünkü ezanın güneşin batmasından on dakika sonra okunduğunu işitmişsindir
Soruyu soran: Kişi bugünkü ezandan bahsediyor, önceki ezanı kastetmiyo
Şeyh el-Elbani: Öyleyse bu şekildeki bir ezanı beklemek sünnet değildir. Bilakis sünnete muhaliftir…

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)