Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

14 Nisan 2011 Perşembe

Hicret mi, Davet mi?

Soru:
Bismillah,
Esselamualeykum ve Rahmettullah ve Berekatuh, degerli Ebu Muaz Hocam, bu emailim uzun ama gercekten bir cevap beklemete buradaki yasayan kardesler,
siz de medya ile ve baska vasitilarla avrupadaki durumularimizi mutlaka takip ediyorsunuzdur, size kisa bir izah da bulunmak istiyorumki sorumu daha iyi anlamaniz icin, Insa Allah,
1960 larda ilk Müslümanlar almanyaya calismak icin geldiler, 1-2 sene calisip geri döneceklerdi, ve malesef gelen kisimin cogu bilgisiz ve dini yasayan kisim cok az idi, ama ilginc olan 1-2 sene gecti, ve is süreleri uzatildi, ve bugünümze kadar kaldilar. Bu dönemde hem tr den ailelerini getirdiler ve burada cocuklari olup, bugün bir kac milyonu bulduk ( diger ülkedeki Müslüman kardesler ile).
... Ve sonra dine yönelmeler oldu...
...Ilk dönem yönelmeler tasavuff ve tarikatlar ve sonra diyanet de burada kök saldi...
...genellikle Müslümanlardan kimse rahatsiz olmadi... ve Müslümanlar cogaldi bu arada...
...yaklasik 40 sene bu hal devam etti, ve Islamiyeti secenler cok az idi...
...yaklasik 10-11 senedir ilk neslin cocuklari ELHAMDULILLAH dine yönelme oldu, ve güzel olani da Sahih Sünnete, hemde hizli bir sekilde.
Ve davetciler cogaldi, Sahih Sünneti takip eden Hocalar cogaldi, ve hizli bir sekilde, Islamiyeti yilda 4000 (bilinen rakam) sirf almanyada secen oluyor ve genellikle Sahih sünnet üzere. ...
Paralell olarak birden devlet bizlere hem siyasi hemde medya yolu ile düsmanliklarini gösteriyorlar, hatta bazi sosyal faliyetleri yapamiyoruz duruma geldik...
Affedersiniz uzatim,ama büyük soru var buradaki kardeslerde...
Elhamdulillah artik cogu Müslüman anladi cogu seyleri, ki buranin dislanmis toplumu oldugumuzu. El bera ve el bera.
1) Hicret? Kimi davetciler deliller getiriyor hicretin bizlere farz oldugunu---- ki arkadaslarimdan gercekten gidenler oldu, ve digerleri gitmeyi planliyorlar.
Hicret icin bircok deliller getiriyorlar.
2) Hicretin zitti--- burada kalmak. Bunuda bazi davetciler diyiyorlar, hatta delil bile getiriyorlar, maksat burada dava yapmak, ama cogumuz bilgi sahibi degiliz.
(ikiye ayirlmis grup, 1. Hicreti savunan 2. ise tersini)
3) Avrupada olusan Islam düsmanligi ve paralell Islamin Sahih Sünnete yönelip büyümesi. Neye alamet?
Bir davetci dediki: Hadislerden anlasilgi üzere, buradan Müslümanlar sürülecekler ve Romayi ve Istanbulu feth edecekler... vs. ve bunlarin Beni Ishak dan olanlar yapacaklar dedi. Ve alimlerin degislerine göre,
---öyle dedi, Rum ehli (Avrupa) beni Ishakin soyundandirlar. (ama hangi delillere dayandigini soramadim kendilerine)
Hocam gercekten durumumuz, yani burada küfür diyarinda olmamiz ve yapmamiz olan durum, dinimizice nedir, Allah ve Rasulu ne diyor? Ne yapmamizi emir ediyorlar?
Cekallahu Khairan
Cevap:
aleykum selam ve rahmetullah ve berakatuhu
Müslüman, kafirlere ait bir ülkede dininin gereklerini yerine getirerek davet yapabilecekse orada kalması caizdir. Aksi halde caiz değildir.
Bugünlerde birçok avrupa ülkesinde kadınların yüzlerini açmaya zorlandıklarını işitiyoruz. Şayet müslüman hanımlar orada yüzlerini kapayarak tesettürlerini yerine getiremiyorlarsa orada kalmaları kesinlikle haram olur. İshak oğullarından bazı kimselerle ilgili rivayetlere gelince, bu türden kıyamet alametleri müphem/kapalı meseleler olmakla beraber, Allah Teala'nın kevnî takdirinden bir haber niteliğindedir. Bu rivayetlerden kadınların kafir ülkelerinde yüzlerini açabileceği hükmünü çıkarmak açık bir sapıklıktır, usul bilmezliktir, muhkem nasları terk edip müteşabihlere tutunmaktır.
Yine Allah Teala bu dine, nasibi olmayan kimselerle de destek olacağını bildirmiş olduğundan, haberî naslarda bazı kimselerin islamın yararında faaliyette bulunacak olmaları, onların yaptığı her işin meşru olmasını gerektirmez. Nitekim avrupada hatta türkiyede ve arap ülkelerinde dahi bir çok islam davetçisinin apaçık naslarla haram kılınmış suretleri (video, fotoğraf vb) kullanarak tertemiz islam davetini kirlettiklerini görmekteyiz. Şeytan, bu çirkin bidatle islama fayda sağladıklarına onları inandırmıştır! Hatta bazı gafiller bunu islam davetinin zaruretinden sayarak helal bile saymaktadırlar ki bundan Allah'a sığınırız! Maalesef bir ayak kayması olarak ilme nispet edilen bazı kimselerin buna fetva vermesi sebebiyle alimlerini rab edinip, bunların haramlığına dair kendilerine ulaşan naslara yüzçevirenler vardır!
İslam davetine bu çirkinliklerin karıştırılması sebebiyle davet topal ilerlemektedir. Davete yeni bir takım icabetlerin yapıldığının görülmesinin yanında, mevcut müslümanlar değerlerini kaybetmekte, şeytan da parçalıyıcı vesveselerini bu günah kapılarını kullanarak rahatça insanlar arasına yaymakta, geriye birbirine Allah için değil, menfaate dayalı sevgi besleyen, yahut bazı nefsani hesaplara dayalı düşmanlıklar sergileyen, korunması gereken bağları koparan, koparılması gereken bağları da sağlamlaştıran müslüman topluluğu kalmaktadır!
Kısacası, batıl bir yöntem kullanılarak birilerinin hidayetlerine vesile olunması, bu yöntemlerin meşru olduğunu göstermez! Allah'tan ümmete basiret vermesini ve hataları bir an önce fark edip ıslah etmemizi nasip etmesini dilerim.
Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî

7 Nisan 2011 Perşembe

Alkol Türleri, Hamr, Kola, Kurban Kesmenin Hükmü vd. Meseleler

Soru:
Esselamualeykum ve Rahmettullah ve Berekatuh,
Kiyas_ve_taklid kitabinizi okudum ve Elhamdulillah bir cok yeni bilgiler edinebilim, ama bir kac seyi tam anlamadim, o yüzden size sormak istiyorum Insa Allah:
1) S. 12- : ... Mesele sahih hadislerden sarhosluk veren her sey haram kilinmistir. Bu nassa göre sarhosluk vericilik illeti bulunan her madde bu yasaga dahildir. ...
Bizim burda kardesler arasinda bir anlasmazlik var: Mesela gazoz veya cola vs. gibi asitli iceceklerde,yine icinde yapay aroma bulunun kek vs. gibi yiyeceklerde, bunlari elde etmek icin alkoll kullaniliyor, bazi kardesler Ibn Useymin (rh) dayanarak diyorlarki, bunlarin cok icilmesi veya yenilmesi bile sarhosluk vermiyor, o yüzden caizdir diyiyorlar. Bir kismi da, manen Hadisde ... Cogu sarhos eden, azi haramdir... kaidesine bagli kalarak bunlardan uzak duruyorlar. --- Sizden ricam- dinimizce nasil darvanmamiz lazim?
2) S. 18- Cebele b. Suhaym´den rivayete göre, adamin biri Ibn Umer´e kurban kesmek vacib midir? diye sordu. O da Rasulallah(sav) ve Müslümanlar kurban kestiler dedi. Adam ayni soruyu tekrar edince söyle dedi: "Ne dedigimi anlamiyor musun? Rasulallah (sav), ondan sonrada Müslümanlar kurban kestiler.
----Muhatab israrla hüküm sormus..... . Zira nasslarda Kurban kesmek vaciptir veya Sünnettir ifadesi varit olmamistir. ...

Aklima takildi Kevser Suresinde: 2.Ayeti de: (Manen) Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!
Bu Ayet acik bir nass degil mi? Bir kardesin bu Ayet hakkinda: Namaz ile Kurban ayni zikr ediliyor dedi, ki kardes alim degil...

3) S.75 "Alî (rh) da şöyle demiştir: "Sizi bazı kimselerin yaptığını sünnet edinmekten sakındırırım. Çünkü bir kimse Cennetliklerin amelini işler sonra Allah‟nin kendisi hakkında ilmine döner de bu sefer Cehennemliklerin amellerini işler ve Cehennemlik olarak ölür. Yine bir kimse Cehennemliklerin amelini işler daha sonra Allah‟nin kendisi hakkında ilmine döner bu seferde Cennetliklerin amelini işler ve Cennetliklerden uzak olarak ölür.‟
Son cümleyi anlayamadim...bu seferde Cennetliklerin amelini işler ve Cennetliklerden uzak olarak ölür.‟

4) S.78 ... Hem de fetvayı veren kişinin hem hata hem de isabet edeceğini bilip dururken! Eğer fer'i mese-leleri ezberlediğinden dolayı asıl ve manayı bilmediği halde fetva vermesini caiz görüyorsa onu genel olarak herkesin caiz görmesi gerekir ki bu da cehalet ve Kur'ân'ı Kerîm'e karşı gelmek olarak kendisine yeter.
Altini cizmis oldugum cümle: Burada tam kim kastediliyor?
Cevap

aleykum selam ve rahmetullah ve berakatuhu

1- kola gibi içeceklerde alkol tespit edilmesiyle ilgili olarak şunlar sözkonusu:
a- Kur'anda yasaklanan madde "hamr yani sarhoş eden" maddelerdir. alkol türlerinden ise bazıları sarhoş edici özelliktedir. zira bazı meyvelerden elde edilen sıvılara da kimyada alkol, polialkol gibi isimler verilmekle beraber sarhoş edici özellikte değildir. sarhoş edici olan alkol: Etil alkol veya Etanol türüdür. Metil alkol ve propil alkol (propanol) türü sarhoşluk vermese de öldürücü bir zehir türüdür. diğer bazı türleri: Setil alkol (kozmetikte kullanılır), gliserin (propan triol), fenil etanol (gül yağından elde edilir), Butil alkol (Butanol: mısırın mayalanmasından elde edilir), Benzil alkol (parfumeride kullanılır)
b- Eğer tespit edilen alkol, sarhoş edici, hamr kapsamında olan etanol gibi alkol türünden ise, burada şuna dikkat edilir: Bu alkol bilinçli olarak mı konulmuştur yoksa kolanın üretilmesi için katılan maddelerin karışımından dolayı mı bu madde ortaya çıkmıştır?
şayet kasten etanol olarak katılmışsa bu haramdır. Bu, azı da çoğu da haram kılınan bir maddedir.
Ancak kasten katılmamış da, bu madde karışımdan dolayı düşük miktarda ortaya çıkmışsa ve bu madde (kola) bir bütün halinde çok içildiğinde de sarhoş etmiyorsa bu, haram kılınan hamr'dan değildir. ancak çok içildiğinde sarhoş etme niteliği varsa şüphesiz bu haramdır. Şeyh İbn Useymin Rahimehullah'ın da kastettiği bu olsa gerek. Bu meselede benim anladığım budur. Allah en iyi bilendir.
Not: Bu yazının yayınlanmasından bir müddet sonra Fransa'dan bir kardeşimiz Coca Cola firmasının bir yetkilisinin kola özütüne doğrudan etil alkol katıldığını söylediğini nakletmiştir. Bu durumda Coca Cola markalı kolayı içmek caiz değildir.
2- Kevser suresindeki "Fesalli lirabbike venhar" ifadesi selef tarafından çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Sahabe ve tabiinden bazı alimler "Kurban kes" diye tercüme edilen "venhar" kelimesini; namazda ellerini göğüs üzerinde bağla demektir şeklinde açıklamışlardır. bir kısmı, kurban bayramında kurbanı, namazı kıldıktan sonra kes demektir şeklinde açıklamışlardır. Bu ayette kurban kesilmesinin emredilmesi hususu ise açık değildir. çünkü buradaki emirden maksat, namazı yalnız Allah için kıldığın gibi kurban ibadetini yalnızca Allah'a has kılarak yerine getir demektir. Nitekim kurban kesmenin farz olduğunu savunan müçtehit alimler de görüşlerini desteklemek için bu ayetten ziyade, Ebu Hureyre radıyallahu anh'ın kendisine ait olduğu tespit edilen mevkuf bir haberin, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e ait olduğuna dair zayıf bir rivayeti öne sürerek delil getirmişlerdir. Araştırmacı alimler merfu olarak rivayet edilen bu haberin aslında mevkuf olduğunu ispat etmişlerdir. bu haber: "İmkanı olduğu halde kurban kesmeyen namazgahımıza yaklaşmasın" sözüdür.

3- Bu maddede sorduğunuz soru, kitabın dizgisi sırasındaki sehven yapılan bir hatadır. Allah'tan affımı dilerim. o cümlenin doğrusu: "...cennetliklerin amelini işler ve cehennemliklerden uzak olarak ölür" olacaktı. bu vesileyle bu hatamı da buradan uyararak düzeltmeme vesile olduğunuz için teşekkür ederim.

4 - Eğer fer'i meseleleri ezberlediğinden dolayı asıl ve manayı bilmediği halde fetva vermesini caiz görüyorsa onu genel olarak herkesin caiz görmesi gerekir ki bu da cehalet ve Kur‟ân‟ı Kerîm‟e karşı gelmek olarak kendisine yeter.

Yani bir kimse dinin usulünü, temel meseleleri bilmediği halde, sırf fer'î meseleleri, dinin ayrıntılarıyla ilgili bazı meseleleri ezberlemesinden dolayı kendisinin veya birkimsenin fetva vermesini caiz görüyorsa, herkes için de bunu caiz görmesi gerekir. bu büyük bir yanlıştır. Çünkü bu kimseler dinin ayrıntılarında kıyas yaparak müçtehit alimlerin verdikleri fetvaları kıyaslarına dayanak yaparlar. ama o müçtehidin hangi nassa dayanarak bu fetvayı verdiğini ve bu nassın asıl manasını bilmemektedir. böylece bu gibi kıyaslarla aslında naslarda kastedilmeyen anlamlar ortaya çıkarılır ve hiçkimse bunu fark etmeden Allah'ın indirdiğinden başka hükümler dine sokuşturulmuş olur. Bu asırlardır islam aleminin müptela olduğu büyük bir şerdir. zaman zaman sesli derslerimizde verdiğim bir örnek bu maddeyi daha kolay anlamanıza yardımcı olur inşallah. Yahudilerin detaycı alimleri Tevratta cumartesi yasaklarından biri olarak dal kırma yasağını görürler ve cumartesi günü ata binmeyi yasaklarlar. "Çünkü ata binen, onu kamçılamak için dal kırar" derler. bunların ardından gelenler, kendilerinden önceki alimlerinin kitabında bu hükmü görünce: "Cumartesi günü bisiklete binmek de yasaktır. çünkü bisiklet de at gibi bir binektir" derler. böylece Allah'ın indirmediği iki hükmü dinlerine eklemiş olurlar. - Allah'ın indirdiği tevratta dal kırma yasağı var mıdır, yoksa tahrif edildiğinden eklenen bir şey midir, onu da bilmiyorum.
Allah ilminizi ve anlayışınızı artırsın.
Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş el-Çubukâbâdî

7 Mart 2011 Pazartesi

Yürüyüşler hakkında bir soru ve cevabı

Soru: Hocam Suudi Arabistan başta olmak üzere tüm Arap ülkelerindeki resmi ulema, gösterilerin haram olduğuna dair fetva verdi. Arap âleminde ulema, gösterilerin ve protestoların haram ya da helal olup olmadığını tartışıyor. Resmi ulema gösterilerin ve protestoların haram olduğuna yönelik fetva verirken, bağımsız âlimler de bunun helal olduğunu ve haram kılan ulemayı da Allah’a havale ettiklerini açıkladı.
Suudi Arabistan Büyük Alimler Heyeti, Pazar günü (6-3-2011) yayımladığı fetvada, sokaklara çıkıp gösteri yapmanın haram olduğunu açıkladı.
Hocam siz bu konuda neler söyle bilirsiniz sizce bu fetva doğru mu yoksa yalnış mı ?

Cevap: Bizim arap ülkelerindeki son olaylar çıkmadan önceki zamanlarda bildiğimiz de bu gösterilerin haram olduğu şeklinde idi. Acaba bu fetvaya karşı çıktığı söylenen alim(!)ler bu fetvalar çok önceden verilmiş olmasına rağmen itiraz etmek yeni mi akıllarına geldi? Bu ayaklanmalar ve gösteriler amerikanın tahrikleridir. Ehl-i Sünnet, Huseyin Radıyallahu anh'ın Yezid'e karşı  ayaklanması, Muhammed Nefsu'z-Zekiyye olayı vb. ayaklanmaları tecrübe ettikten sonra yönetime karşı ayaklanmaların faydadan çok zarar getirdiği hususunda ittifak etmişler ve yöneticiye karşı isyan etmeme ehli sünnetin bir kaidesi haline gelmiştir.
Yöneticiye ayaklanmanın caiz olması için de bazı şartlar tayin etmişlerdir. bunların başlıcaları; yöneticinin apaçık bir küfürle kafir olması, ona karşı ayaklanacakların yöneticiyle en azından eşit güce sahip olması, bu yöneticinin yerine salih bir müslüman yönetici getirebilecek güce sahip olmaları - günümüzdekiler gibi demokrasi küfrünü talep etmeleri değil tabi ki! -, ve maslahat mefsedet değerlendirmesi yapılarak bu ayaklanmaların getireceği maslahatın, mefsedetlerinden baskın gelmesi.. 
 Yürüyüş ve ayaklanmaların sözkonusu olduğu  ülkelerdeki yöneticiler elbette gayri islami tutumlar içinde bulunan zalim diktatörlerdir. Lakin onlara ayaklananlara baktığımızda hepsi demokrasi istiyorlar! Görünen o ki Amerika ve tuzak kurucu kafirler insanları demokrasiden razı etmek için bir takım çabalar içindeler. Hatta Türkiye'nin de bu oyunlara numune gösterilerek "Ilımlı İslam" modelinde, demokrat müslüman (!) prototipi olarak sunulduğuna şahit oluyoruz. 
Taguti düzenler altında ezilen müslümanlar İslam'ın yönetimini arzu ve talep etmekle mükellefler iken, bunun için gerekli adımları atmadılar. Taguta sövmekle ve tekfir etmekle yetindiler, ıslah ve eğitim çalışmalarına ağırlık vermediler. Kafir dünya düzeni de müslümanlara aba altından sopa göstererek önce baskıcı yüzünü sonra da zehirli havada nefes aldıran demokrat yüzünü gösterdi! Dikkat edin! Bu müslümanlar için en büyük tehlikedir! Zira demokrasinin imkanları ile müslümanlar bir rehavete kapılırlarsa bir daha islami yönetimi benimsemezler, insanları islama davet etmeleri zorlaşır. Çünkü İslam, demokrasi küfrünün serbestlik verdiği hevaya ve şehvetlere uyma türünden bazı olumsuzlukları engelleyecektir. Bugün demokrasi için bu yürüyüşlerin meşru olduğuna fetva veren müslümanların ya dar düşünceli ya da oyuna getirilmiş kimseler olduğunu düşünmekteyim. Allah basiret versin.
* Bu yazıma şöyle bir itiraz yapılması mümkündür: Daha önce seçimler yapılırken tıpkı protesto yürüyüşlerinin demokrasinin bir metodu olması gibi, diğer bir demokrasi metodu olan oy kullanmanın da, mevcut dayatmacı küfrün altında kalmaktansa oy kullanarak zulmün bir kısmını def etmek yani iki kötülükten hafif olanını tercih etmek olduğunu ve bu düşünceyle oy verenlerin değil küfre nispet edilemeyeceğini söylemiştik. Zira bu şartlarda oy kullanan, islam'a karşı demokrasiyi değil, dayatmacı küfre karşı demokrasiyi tercih etmiş oluyor. Peki oy kullanma hakkında böyle düşündüğümüze göre aynı mantıkla hareket edecek olursak, neden protesto yürüyüşlerine karşı çıkılmaktadır?
Bunun sebebi iki fiil arasındaki maslahatların ve mefsedetlerin farklılığıdır. Yöneticiye karşı ayaklanmalarda müslümanların maddi ve manevi büyük zararları olmaktadır. Mevcut durumda da Salih selefin menhecine göre tevhid daveti tam anlamıyla ulaşmamıştır. İnsanlar sahih islam konusunda gerektiği gibi bir bilgiye sahip değillerdir. Sahih bilgi tam anlamıyla ikame olmadığı için de batıl metodlara dayalı birçok islam anlayışına sahip fırkalar yayılmıştır.
Oy kullanma neticesinde müslümanlar demokrasiden tevhid daveti adına fayda elde edebileceklerse, bunun akabinde insanların demokrasiden razı olmaları tehlikesine karşı tedbirleri alabileceklerse ve bunun neticesinde müslümanlar önceki durumlarından daha fazla zarar görmeyeceklerse buna domuz eti yemek zorunda kalanın muztarlığı kadar ruhsat vardır. Ancak zaruretler miktarlarına göre tayin edilir. Yürüyüşler, yöneticiler aleyhinde propagandalar, ayaklanma ve benzer eylemlerde ise müslümanların önceki bulundukları durumdan daha fazla zarara uğramaları ve bunları telafi edemez hale gelmeleri, üstelik müslümanların yaşadığı ülkelerdeki kuvvetin zayıflamasıyla - Irakta olduğu gibi - kafir devletlere yem haline gelmeleri söz konusu olur.
Bu yürüyüş ve protestoları yapanlar demokrasi istediklerini ve bu ayaklanmalarının dini bir gayeye dayanmadığını açıkça ifade etmektedirler. Oy kullananlara gelince, bunlardan kimisi demokrasi ya da diğer küfür ideolojilerini istemekte, kimisi de gücünün yettiği kadarıyla zulmü def etmesini oy kullanmakta gördüğü için bunu yapmaktadır.
Son olarak şunu hatırlatmakta fayda var: Ebu Hureyre radıyallahu anh "Ben Allah rasulünden iki kap dolusu ilim aldım, birini size yaydım, diğerini de açıklasam boynumuz vurursunuz" demiştir. (Buhari ilim 42)
Ebu Hureyre radıyallahu anh, "Allah'ım bana sefihlerin idareci olduğu zamanları gösterme" diye dua ederdi. nitekim hicri 60 senesinde vefat etmiş ve 61 yılında da Huseyn radıylallahu anh'ın Yezid'e karşı ayaklanması ve şehit edilmesi gerçekleşmiştir. Her ne kadar İbn Ömer, Ebu Said radıyallahu anhum gibi sahabeler bu ayaklanmasının doğru olmadığını nasihat etmişlerse de Huseyn radıyallahu anh onları dinlememiştir. Allah rasulü ise Müslümanlar için daha faydalı bir metod uygulayan Hasen radıyallahu anh'ın tavrını övmüştü.
Demek istediğim şu ki, Ebu Hureyre radıyallahu anh'ın açıklamadığı kısımda fitneler ve zalim idarecilerin bilgisi vardı. Allah rasulü bunları herkese açıklamamıştı. Zalim idarecileri bilmek ve onları heryerde kötülemek asıl gaye olsaydı Allah rasülü bunları herkese açıklardı. Aynı şekilde Ebu Hureyre radıyallahu anh de bu gayeye uygun hareket etmiş ve toplumun ıslahının idarecilerin ıslahından önce geldiğini bildiğinden böyle hareket etmişti.
İdarecilerin ıslahını hedef edinen insanlar ise toplumlarındaki tehlikelere gafil kalmaktadırlar. İdarecileri hedef aldıklarından olsa gerek, idarecilerin otoritesini sarsan yürüyüş ve protestolara sevinirlerken, bu idarecilere ayaklananların başka bir küfür olan demokrasiyi talep ettiklerini görmezden gelmektedirler.
Yine sırf oy kullananlara kafir dediği için Ahmet Kalkan adlı mutezile tagutunu öve öve bitiremeyenler, onun hadis inkarcılığını ve batıl akidelerini görmezden gelmektedirler. Fahreddin Razi vb. bidat ehli kimseleri hoşlarına giden açıklamalarından dolayı göklere çıkarmalarına karşılık Şeyh Elbani, Şeyh Mukbil b. Hadi, İbn Useymin, Abdulaziz b. Baz gibi asrın en önemli ehl-i sünnet alimlerini karalamakta hatta tekfir dahi etmektedirler!
Ey Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in ümmeti! Hislerin insanı ne kadar kör ettiğini görmez misiniz? Hisleri akıl ile kontrol altına almak, aklı da Kitap, sünnet ve salih selefin menheci ile kontrol altına almak mecburiyetimiz vardır. Allah yardımcımız olsun.
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî

5 Şubat 2011 Cumartesi

Duâ ve zikirleri, belirli bir sayı ile sınırlı tutmak, dînde vârid olmamıştır

Soru:  Örneğin: 29 defa "Yâ Latîf", 306 defa "Yâ Kahhâr" ve 450 defa "Hasbunallahu ve ni'mel-vekîl" demek gibi, duâ ve zikirleri yapmanın esası (dînde delili) nedir? Bu duâ ve zikirleri yapmak doğru mudur, yoksa değil midir? Çünkü ben, Kur'an ve sünnette bu duâ ve zikirlerin yapıldığına dâir bir şey bulamadım.
Hamd, yalnızca Allah'adır.

Bu sayı ve miktardaki bu duâ ve zikirlerin, hiçbir doğru esası bilinmemektedir. Bu duâ ve zikirler, bazı bid'atçıların, genellikle de tasavvufçuların belirledikleri (uydurdukları) sayı ve miktarlardır. Bu kimseler, duâ ve zikirlerin sayı ve miktarını, kendi yanlarından belirleyip şöyle demektedirler:
"Kim bu duâyı, şu şu kadar yaparsa, şu şu kadar ona fayda verir ve onu şu şu kadar korur."
"Kim, falanca duâ veya zikri okursa, şu şu kadar sevap kazanır."
Bilindiği gibi,vahiy yolu olmadan bu gibi şeyleri bilmek mümkün değildir.Bu konudaki kâide şudur:
Duâ ve zikirler iki kısımdır:
Birincisi:
Kur'an ve sünnette vârid olan (gelen) duâ ve zikirler, ya belirli bir zaman veya belirli bir mekan veyahut da belirli bir durum ile sınırlıdır. Bu kısım duâ ve zikirlerin; zamanı veya durumu veya mekanı veya lafzı veyahut da onunla duâ edenin haline göre, hiçbir fazlalık veya noksanlık olmadan geldiği gibi yapılmasıdır.
İkincisi:
Hiçbir zaman veya mekan ile sınırlı olmayan mutlak olan bütün duâ ve zikirlerdir ki bunun iki hali vardır:

1. Bu duâ ve zikirlerin, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den gelmiş olduğu lafzıyla yapılması, belirli bir zaman veya mekana has kılınmaması veyahut da belirli bir sayı ile sınırlı olunmamasıdır.

2. Bu duâ zikirlerin, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den gelmiş olmaması, aksine kişinin kendi yanından getirmesi veya seleften nakledilmiş olmasıdır. Bir kulun bu duâ ve zikirleri yapması, beş şartla câizdir:
Birincisi:
Duâ ve zikir, en güzel ve en açık lafızlardan seçilmelidir. Çünkü bu makam, kulun, Rabbi ve ma'budu Allah Teâlâ'ya yalvarıp yakarma makamıdır.
İkincisi:
Duâ ve zikrin lafızları, Arapça anlama uygun olmalıdır.
Üçüncüsü:
Örneğin; Allah Teâlâ'dan başkasından yardım ve imdat dilemek gibi, duâ ve zikir, dînî bakımdan sakıncalı şeylerden uzak olmalıdır.
Dördüncüsü:
Duâ ve zikir mutlak olmalı, herhangi bir zaman veya durum veyahut da mekan ile sınırlı olmamalıdır.


Beşincisi:
Bu duâ ve zikir, sünnet haline getirilmemeli ve buna devam edilmemelidir.(Bekr Ebu Zeyd; "Tashihu'd-Duâ"; s: 42) adlı kitaptan özetle.


Yukarıda anlatılanlara göre, soruda zikredilen lafızlar (sözler), Kur'an ve sünnette geçen şer'î (dînî) lafızlardır, fakat bu sayılarla (miktarlarla) sınırlandırılmış olması, dînde sonradan çıkarılan bir durumdur ve buna devam edip bağlı kalmak doğru değildir. Aksine insan, duâsı sırasında bu lafızlarla duâ etmeli ve Allah Teâlâ'ya bütün güzel isimleriyle yalvarıp yakarmalıdır.Fakat kendi yanından Allah Teâlâ'nın güzel isimlerinden bazını belirli bir sayı veya belirli bir zaman ile sınırlandıramaz.Aksine biz, dînde gelen özel şekline bağlı kalmalıyız. Bize belirli bir şekilde gelmeyen duâ ve zikri, kendi yanımızdan belirli bir zaman veya mekanla sınırlı kılamayız. Çünkü bu davranışta, nübüvvet (peygamberlik) makamına (Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in hakkına) tecavüz vardır.

Allah Teâlâ en iyi bilendir.

Muhammed Salih el-Muneccid

5 Ocak 2011 Çarşamba

Bereket Neden Gitti?

Şeyh Muhammed Nasıruddin el-Elbanî rahimehullah
Tercüme: Ebu Muaz
Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Biriniz yemek yediği zaman elini yalamadan veya yalatmadan silmesin. Tabağını yalamadan veya yalatmadan kaldırmasın. Zira bereket yemeğin sonundadır.” Sahihtir. Bkz.: es-Sahiha (391)
Bu hadiste yemek yemenin farz olan edeplerinden güzel bir edep vardır. Dikkat edin, o parmakları yalamak ve tabağı bunlarla sıyırmaktır. Nitekim bugün Müslümanların çoğu yaratıcılarını itiraf edip O’nun nimetlerine şükretmeyen kafir Avrupalıların adetlerinden ve onların maddeciliğe dayalı edeplerinden etkilenerek buna karşı çıkmaktadırlar. Müslümanların onları bu konuda taklit etmekten sakınmaları gerekir. Aksi halde onlardan olurlar. Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem: “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa onlardandır” buyurmuştur. Yemek esnasında ağzını ve parmaklarını silmek için peçete kullanmamalısın!
Ben bunun ancak farz olduğunu söylüyorum! Zira Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in emri ve bunun terk edilmesini yasaklaması bu hükmü gerektirir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrine uy, yasaklarından sakın ve mü’min ol! Bilerek veya bilmeyerek Allah’ın yolundan çevirmeye çalışanların alay etmelerine aldırma!
Cabir b. Abdillah radıyallahu anhuma’dan: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Biriniz yemek yerken lokması elinden düşerse onu temizlesin ve yesin. Şeytana bırakmasın. Elini yalamadıkça mendil ile silmesin. Zira kişi yemeğinin hangi kısmının kendisine bereketli olacağını bilemez. Şüphesiz şeytan insanları – veya insanı – her konuda gözetler. Hatta yiyeceğinde ve yemek yemesinde dahi gözetler. Tabağı yalamadıkça veya yalatmadıkça kaldırmayın. Zira yemeğin sonunda bereket vardır.” Sahihtir. Bkz.: es-Sahiha (1404)
Bugün Müslümanların çoğunun, özellikle de batı adetlerinden etkilenen ve Avrupayı taklit edenlerin şeytanın sırtını mallarının bir kısmıyla sıvazladıklarını, bunu düşmanlıkla da değil, bilakis kendi tercihleriyle yaptıklarını görmek gerçekten çok üzücüdür! Bunu ancak sünneti bilmemelerinden
veya ihmalkârlıklarından yapmaktadırlar. Sofralarında nasıl ayrı ayrı durduklarını görmüyor musun? Onlardan her biri  - zaruret olmadığı halde – kendisine özel ayrı tabaklarda yemek yiyorlar. En azından yan komşusuyla bile ortak yemiyorlar. Bu ise hadise aykırıdır. (Hadiste: “Yemeğinizi birleşerek yeyin, üzerine Allah Teala’nın ismini zikredin ki Allah size bereketli kılsın” buyrulmuştur. Bkz. Es-Sahiha 664)
Yine onlardan birinin lokması düşse onu alıp temizlemesi ve yemesi gerekir. Nitekim onların arasında bulunan, laik geçinen felsefeciler, o lokmanın mikroplarla kirlendiği iddiasıyla onu yemenin caiz olmadığını söylerler! Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ona bulaşanı temizleyip yesin, şeytana bırakmasın” hadisine muhalefet ederler!
Sonra onlar parmaklarını yalamazlar! Bilakis onların çoğu bunu zevksizlik ve yemek yeme edebini çiğnemek olarak kabul ederler! Bu yüzden sofralarına ince kağıtlardan yapılmış ve peçete denilen mendiller koyarlar! Onlardan biri parmağında veya ağzında iğrenç bir şey gördüğünde bu hadise muhalefet ederek hemen bu mendillere sarılır!
Tabağı yalamaya gelince, burada yalamakla kastedilen, tabağın üzerindekileri parmaklarla sıyırıp yalamaktır. Şüphesiz onlar bunu son derece ayıplarlar. Bunu yapana cimrilik, yemekte açgözlülük gibi sıfatlar nispet ederler. Bu hadisi işitmeyen kimselere şaşılmaz. Onlar cahillerdir. Asıl şaşılacak olanı, bu hadisi bildikleri halde onlara uyum sağlayan ve onlara yağcılık edenlerin durumudur!
Sonra da herkes kazançlarından ve rızıklarından bereketin kalktığını şikâyet ediyor! Kendilerine bolluk gelse dahi farkına varamıyorlar! Bunun sebebi peygamberlerinin sünnetine tabi olmaktan yüz çevirmeleri ve dinlerinin düşmanlarını hayat tarzlarında ve yaşantılarında taklit etmiş olmalarıdır! Ey Müslümanlar! Sünnete uyun sünnete!
Ey îman edenler! Sizi, size hayat verecek şeye davet ettiklerinde Allah'a ve Rasûlüne icabet edin. Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz, mutlaka O'na varıp toplanacaksınız.” (Enfal 24)

2 Ocak 2011 Pazar

Sünnet İnkarcılarının Çelişki İddialarına Cevaplar

Sünnet İnkarcılarının Şüphelerine
Cevaplar

Şüphesiz hamd Allah içindir. O’na hamd eder, O’ndan yardım ister ve O’ndan bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayet ettiğini saptıracak yoktur ve O’nun saptırdığını hidayet edecek yoktur. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve rasulüdür.
Bundan sonra,
İslam’da başka milletlerde bulunmayan üstünlüklerden birisi isnad sistemidir. Bu ümmetin peygamberine nispet edilen söz, fiil ve takrirler, şahitler zinciri diyebileceğimiz isnad sistemi ile nakledilir. Bu üstünlüğe Kitap ehli mensupları çokça haset etmişler, bu sisteme leke kondurmak için
müsteşrik/oryantalist araştırmacılar yetiştirmişler ve ümmet arasına şüphe virüsleri enjekte etmek üzere görevlendirilmişlerdir. Bu virüsün yayılma alanı ülkemizde daha çok akademik çevreler olmuş, hadis kürsüleri dahi bu mikrobu taşıyan hastalıklı şahsiyetlere tahsis edilerek adete HABİS KÜRSÜSÜ haline getirilmiştir.
Avam’ın akademik üslupla ortaya atılan şüpheleri anlamadıklarını gördüklerinden Ferec Hüdür gibi Süryani misyonerleri aracılığıyla da Kütübü Sitte’nin Kur’an’a Arzı adıyla hiçbir ilmi değeri olmayan zırvaları, nasıl olsa hakkı araştırmaktan uzak gördükleri halka yutturabilmek için yaymışlardır. Yine avamı hedef alması için Mustafa İslamoğlu gibi gizli şii, aleni mutezililer de
bu habis mikrobun yayılmasına hizmet etmektedirler.
Kardeşlerimden birisi bana aşağıdaki şüphelerin bulunduğu bir yazıyı nakleden e-mail gönderdi ve cevap hazırlamamı rica etti. Bunun üzerine ben de kısaca ortaya konulmaya çalışılan şüpheleri gidermeye çalıştım. Mesele hakkında detaylar için Alah’tan Bir Nur ve Kitab-ı Mubin –Sünnet Mudafaası adlı çalışmamı tavsiye ediyorum.
Muvaffakiyet Allah’tandır.
Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş 

Şüpheler ve Cevapları

Bilinmeyen şeylerden korkulur. Bilinmeyen şeyler kutsanır. Bilinmeyenlerin çelişkileri
gözükmez. Herkes hadis kitaplarından bahseder, bazıları isimlerini de bilir. Bunlardan en çok bilinen 6 tanesinin isimleri şöyledir: Buhari, Müslim,Tirmizi, Ebu Davud, Nesai, İbn Mace dir. Bir kitap Allah’tan ise, çelişkili olamaz (4/82). İçlerinde, Kuranla uyan hadisler olduğu gibi, aşağıdaki çelişkili hadisler(sözler) de vardır. Peygamber hakkında söylenen sözler, çok önemlidir. Çünkü Aişe annenin söylediği gibi, Peygambere iftira atan, Allah’a iftira atmış olur.
 Cevap: Allah’tan gelen vahiyde elbette çelişki olmaz. Kur’an-ı Kerim ve onun beyanı olan; Allah rasulünün sahih sünneti de Allah’tan birer vahiydir. Nitekim Allah Teala: “O’nun
konuştukları hevasından değil, ancak kendisine bildirilen vahiy iledir” (Necm 3-4) buyurmuştur. Burada Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in konuştukları genel bir ifadeyle, “nataka” fiiliyle bildirilmiştir. Bu fiil onun ağzından çıkan (Kuran veya Kur’an dışı) her sözü kapsar. Ancak Rasulullah ümmetine: “Siz dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz. Ama size dininiz hakkında bir şey söylersem onu alın” (Muslim) buyurarak sadece din ve teşri alanında söylediklerinin bu vahyin kapsamında olduğuna işaret etmiştir.
Allah Teala: “Zikri muhakkak ki biz indirdik ve onun koruyacak olan da elbet biziz” (Hicr 9) buyurmuştur.
Allah Teala Nahl 44. Ayetinde de: “Sana da zikri indirdik ki, insanlara kendilerine ne indirildiğini beyan edesin” buyurmuştur.
Bu iki ayet zikrin yani Kur’anın beyanı olan sahih sünnetin korunmasının da Allah Teala tarafından üstlenildiğini ifade etmektedir. Çünkü kıyamete kadar korunması vaad edilen zikir (Kur’an), Nahl 44’te belirtildiği gibi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in beyanı olmaksızın anlaşılamaz. Bu durumda, beyanı korunmaksızın sadece Kur’anın korunması anlamsız olurdu.
Hadis kitaplarını, Kuran gibi kabul etmek yanlıştır. Onlarda yazanları Allah’ın sözü gibi kabul etmek yanlıştır. İçlerinde, Peygamberin söylemiş olabileceği sözler olduğu gibi, Onun söylememiş olduğu sözler de vardır. Çünkü bu kitaplar, Peygamberden 200 yıl sonra toplanmıştır.
Cevap: Hadis kitaplarında yazılı bulunanları Allah’ın sözü olarak kimse kabul etmemektedir. Sünnetin vahiy kaynaklı olduğunda icma etmiş bulunan Ehl-i sünnete göre sünnet vahy-i gayri metluvdur. Yani vahyi metluv olan Kur’an birebir Allah Teala’nın kelamıdır. Sahih sünnet ise, anlam olarak içeriği Alah tarafından vahyedilen, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin bu anlama ifade kalıbı giydirdiği sözlerdir. Yani birebir lafızlar Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olan, anlam içeriği de vahyedilmiş olan sözlerdir. Yahut Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in tasarrufta bulunup da Allah Teala tarafından ikaz edilmeyen hususlar hükmen vahiy kabul edilir. Çünkü Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kendiliğinden yaptığı ve söylediği hususlarda hata etmesi halinde Allah Teala tarafından vahiyle uyarılırdır.
Hadislerin Peygamber’den 200 yıl sonra yazılmaya başlandığı iddiası da hasetçi ehl-i kitab müsteşriklerinin iddiasıdır. Bu konuda sahabe asrından beri hadislerin yazılmış olduğuna dair delil belgeler tespit edilmiş durumdadır. Muhammed Hamidullah’ın ve Mustafa el-A’zaminin bu konularda yaptıkları bazı çalışmalar Türkçe’ye de terceme edilmiş bulunuyor.
Hadis kitaplarının her biri, kendi içerisinde çelişkiler barındırdığı gibi, birbiriyle de çelişki içerisinde bulunabilmektedirler. Buhari’nin kabul ettiği pek çok hadisi, Müslim sahih kabul etmeyerek kabul etmediği olmuştur, Tirmizi ve diğerlerinin birbiri arasındaki ilişkiler için de aynı şey geçerlidir.
Cevap: Hadis kitaplarında bulunan çelişkiler kısımlara ayrılır. Mesela bazı hadis kitaplarında zayıf ve asılsız rivayetler bulunmaktadır. Hadis ilimlerinde uzman alimler sahih olmayan hadisleri ve bunların neden sahih olmadıklarını açıklamışlardır. Zayıf ve asılsız rivayetlerin sahih rivayetlere karşı çelişki arz etmesinin önemi yoktur.
Sahih hadisler arasında çelişki gibi görünen hususlar da, ya birinin diğerini nesh etmiş olması, ya birinin umum ifadesine diğerinin tahsiste bulunması, ya birinin mutlak (kayıtsız ve şartsız) bildirdiğini diğerinin takyid etmesi (kayda ve şarta bağlaması) gibi sebeplerden ötürü çelişki değildir. Muhaddislerden birinin sahih kabul ettiği bir hadis hakkında diğer bir muhaddisin itirazda bulunması da iddia sahiplerinin lehine bir delil değildir. Çünkü bütün muhaddisler bir hadisin sahih olabilmesi için beş şartı taşıması gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu beş şart: hadisin isnadının muttasıl olması (yani bütün ravilerin birbirine yetişmiş, birbirlerinden hadis almış olmalarının ispatı), adaletu’r-ruvvat (yani bütün ravilerinin adalet sıfatına sahip olmaları, yalan veya daha başka büyük günahları açıktan işlememeleri), zabtu’r-ruvvat (yani rivayet ettikleri şeyi aldıkları gibi muhafaza edebilme yeteneği, ezber dirayeti), isnadında bir illetin (tedlis gibi gizli bir kusurun) bulunmaması, isnadının şaz olmaması (yani ravileri güvenilir olsalar dahi, kendilerinden daha güvenilir olan ravilere aykırı rivayette bulunmamaları)
Bir hadise sahih diyen bu beş şartı tespit ettiğinden sahih demiştir. Ona itiraz eden ise, sahih diyenin ulaşamadığı bir bilgiye sahip olduğundan itiraz etmiş olabilir. Bu sebeple itirazında dayandığı gerekçelerin haklılığı araştırılır.

Ayakta mı su içmeli, oturarak mı??

Resûlullah’a zemzemden sundum ayakta olduğu halde içti. (Buhâri,Müslim,Tirmizi,Nesâi).
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Resûlullah şöyle buyurdular: Sizden kimse sakın ayakta içmesin. Kim unutarak içerse hemen kussun.(Müslim)
Cevap:  Ayakta su içmeme yasağı genel bir yasaktır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zemzemi ayakta içmiş olması ayakta içmenin ya zemzeme ait bir özellik, yahut da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ait bir özellik olmasına delalet eder. Rasulullah’ın ümmetine sözlü olarak bildirdiği şeylere uymak, kendisinin fiili olarak yaptıklarına uymaktan
önceliklidir.  Bu iki sahih hadis arasında çelişki söz konusu değildir.
Gümüş kap kullanabilir miyiz, kullanamaz mıyız?
Rasûlullah şöyle buyurdu: Gümüş kaptan bir şey içen kişi var ya, muhakkak o kişi karnına ancak cehennem ateşini göndermektedir . (Buhâri)
Enes ibn Mâlik(r.a.)’ten: Peygamber’in su bardağı kırıldı, akabinde kırık yerine gümüşten bir bardak edindi dediğini tahdis etti.Râvi Âsım el-Ahvel: Ben bu kadehi gördüm ve ondan su içtim, demiştir. (Buhâri)
 Cevap: Altın ve gümüş kaplardan yeme ve içme yasaklanarak haram kılınmıştır. Enes b. Malik radıyallahu anh’ın hadisinde ise iddia sahibi, aklısıra çelişki ispat edebilmek için kasten
çarpıtma yapmıştır. Çünkü rivayetin aslı şöyledir:
عَنْ عَاصِمٍ الأَحْوَلِ
قَالَ رَأَيْتُ قَدَحَ النَّبِىِّ - صلى الله عليه وسلم - عِنْدَ أَنَسِ بْنِ
مَالِكٍ ، وَكَانَ قَدِ انْصَدَعَ فَسَلْسَلَهُ بِفِضَّةٍ قَالَ وَهْوَ قَدَحٌ
جَيِّدٌ عَرِيضٌ مِنْ نُضَارٍ . قَالَ قَالَ أَنَسٌ لَقَدْ سَقَيْتُ رَسُولَ
اللَّهِ - صلى الله عليه وسلم - فِى هَذَا الْقَدَحِ أَكْثَرَ مِنْ كَذَا وَكَذَا
. قَالَ وَقَالَ ابْنُ سِيرِينَ إِنَّهُ كَانَ فِيهِ حَلْقَةٌ مِنْ حَدِيدٍ
فَأَرَادَ أَنَسٌ أَنْ يَجْعَلَ مَكَانَهَا حَلْقَةً مِنْ ذَهَبٍ أَوْ فِضَّةٍ
فَقَالَ لَهُ أَبُو طَلْحَةَ لاَ تُغَيِّرَنَّ شَيْئًا صَنَعَهُ رَسُولُ اللَّهِ -
صلى الله عليه وسلم - فَتَرَكَهُ
Asım el-Ahvel’den: Enes b. Malik’te Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in bardağını gördüm. Bardak çatlamıştı ve gümüşten bir telle bağlanmıştı. Bu, güzel, geniş ve Nudar ağacından yapılmış bir bardaktı. Enes dedi ki: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bu bardaktan şu kadar çok su verdim. İbni Sirin dedi ki; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Enes’de bulunan bardağında demir bir halka vardı. Enes r.a. onu altın veya gümüş bir halka ile değiştirmek istedi. Ebu Talha radıyallahu anh dedi ki; “Sakın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı nesneyi değiştirme!” bunun üzerine Enes radıyallahu anh bundan vazgeçti.[1] 
Görüldüğü gibi, iddia sahibi yalan değil, yalanlar uydurarak çarpıtmıştır. Birincisi
çatlayan bardağı değiştirme fiilini peygambere nispet etmiştir. İkincisi bunun gerçekleştiğini, gümüş kap kullandığını söylemiştir. Halbuki Buhari’nin rivayetinde bu fiil Enes radıyallahu anh’e aittir fakat olay, iddia sahibinin ifitra ettiği şekilde gerçekleşmemiştir. Çatlayan bardakta demirden bir halka vardı ve Enes radıyallahu anh bunu altın veya gümüş bir halka ile değiştirmek istemişti. Ebu Talha uyarınca bundan vazgeçmiş ve Asım el-Ahvel’in bildirdiğine göre (bardağın dış kısmına giydirilen) gümüş halka yerine gümüşten bir tel ile onu bağlamıştır. 
İddia edilen çelişkiden eser dahi yoktur. Bilakis iddia sahibinin yalanıyla, niyetindeki habislik ortaya çıkmıştır.
Kabın içine solunmalı mı, solunmamalı mı?
Peygamber kabın içine solumaktan nehiy buyurmuştur. (Müslim)
Enes’ten Rasûlullah, kabın içine üç defa solurmuş. (Müslim).
 Enes şöyle demiş: Resûlullah içtiği şeyin içine üç defa solar ve: Bu daha kandırıcı, daha sâlim
ve afiyetlidir. buyururdu. Enes: İşte bende içilen şeyin içine üç defa soluyorum. demiş.(Müslim)
Cevap: İddia sahibi yine habis bir yalan söylemektedir. Kabın içine nefes vermek yasaklanmış, Rasulullah’ın içeceği üç nefeste içtiği bildirilmiştir. Hadisin metni şöyledir:

إِذَا شَرِبَ أَحَدُكُمْ فَلاَ
يَتَنَفَّسْ فِى الإِنَاءِ
“Biriniz bir şey içtiğinde kabın içine solumasın.”
كَانَ أَنَسٌ يَتَنَفَّسُ فِى
الإِنَاءِ مَرَّتَيْنِ أَوْ ثَلاَثًا ، وَزَعَمَ أَنَّ النَّبِىَّ - صلى الله عليه
وسلم - كَانَ يَتَنَفَّسُ ثَلاَثًا
“Enes bir kaptan içerken iki veya üç defa nefes alır ve Nebi sallallahu aleyhi ve sellemin üç nefeste içtiğini söylerdi.”
Kabın içine nefes vermek başka bir şey, içeceği üç nefeste/solukta içmek başka bir şeydir. Peki ya zıtlık nerede?
Nitekim Ebu Hureyre’nin şu rivayeti durumu açıklamaktadır:

لا يتنفس أحدكم فى الإناء إذا شرب ،
ولكن إذا أراد أن يتنفس فليؤخره عن فيه ، ثم يتنفس
“Biriniz bir kaptan içeceği zaman nefes vermesin. Lakin nefes almak istediğinde kabı ağzından uzaklaştırıp öyle nefes versin” (Hakim Müstedrek 4/155)

Çekirge yenilir mi, yenilmez mi?

Resûlullah ile beraber gazveye çıkmıştık. Gazve esnasında Rasul ile birlikte çekirge yedik. (Buhâri,Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvud,Nesâi).
Resûlullah’a çekirgeler sorulmuştu: Onlar, Allah’ın en kalabalık ordularıdır. Onu ne yerim ne de haram kılarım buyurdular. (Ebû Dâvud)
Cevap:  İddia sahibi çelişki bulabilmek için kendini yırtsa da bu hadislerde bir çelişki yoktur. Birinci hadiste ravi, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerinin çekirge yediklerine karşı çıkmadığını ifade etmektedir. İkinci hadiste de Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in çekirge
yemekten tabiaten hoşlanmadığını ama ümmetine haram kılmadığını belirtmiştir.
عَنْ أَبِى يَعْفُورٍ قَالَ
سَمِعْتُ ابْنَ أَبِى أَوْفَى - رضى الله عنهما - قَالَ غَزَوْنَا مَعَ النَّبِىِّ
- صلى الله عليه وسلم - سَبْعَ غَزَوَاتٍ أَوْ سِتًّا ، كُنَّا نَأْكُلُ مَعَهُ
الْجَرَادَ
Ebu Ya’fur’dan: İbn Ebi Evfa radıyallahu anhuma’nın şöyle dediğini işittim: “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber yedi veya altı savaşa katıldık. Biz onun yanında çekirgeleri yerdik”
Bu hadiste Allah rasulünün çekirge yediğine dair bir tasrih yoktur. “maahu” kelimesi, Peygamberin de onlarla birlikte yediğine yorumlansa dahi yine çelişki yoktur. Çünkü peygamber çekirgeyi haram kılmamış, kendisi hoşlanmadığı için yememiştir. Ancak zor durumda kalındığında herkes hoşlanmadığı bazı şeyleri yemek durumunda kalabilir. “Yemem” dediği vakit ise yemek zorunda olmadığı bir vakittir. Hülasa, burada da çelişki söz konusu değildir.

At ve eşek eti yenilebilir mi
yenilemez mi?

Biz, Resûlullah zamanında bir at kestik. O zaman Medine’de idik. Hepimiz onu yedik. (Buhari,Müslim,Nesâi).
 Heyber(in fethi) zamanında at ve vahşi eşek(eti) yedik. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ehli eşek(etin)i yasakladı ve ata müsaade etti. (EbûDâvud, Nesâi,Tirmizi).  
Resûlullah, at ve eşek etini yemeyi yasakladı. (Ebû Dâvud, Nesai)
Cevap: bu rivayetlerden sadece ehlî eşek etinin yasaklanması sahihtir. At ve vahşi eşek (zebra) etinin yasaklandığını ifade eden sahih bir rivayet yoktur. İddia sahibinin Ebu Davud ve Nesai’ye atfettiği hadis zayıftır ve sahih hadis karşısında bunlar çelişki olarak sunulamaz.

Yemek yerken, ortadan mı kendi
tarafımızdan mı yemeli?

Bir gün Rasûlullah’in berâberinde bir yemek yedim ve yemek tabağının her tarafından yemeğe başladım. Bunun üzerine Rasûlullah bana: Sana yakın olan yerden ye! buyurdu. (Buhâri)
 Bir terzi, hazırladığı bir yemeğe Rasûlullah’ı davet etti. Enes dedi ki: Ben de Rasûlullah’ın berâberinde gittim. Yemek sırasında ben Rasûlullah’ın tabağın etrafında kabakları araştırırken gördüm. Yine Enes: Artık o günden itibâren ben kabağı sevmekten ayrılmadım, dedi. (Buhâri)
Cevap: Yemeği önünden yemek genel emirdir. Nebi sallallahu aleyhi ve sellemin yemeğin içindeki kabak tanelerini araştırması da, kabağa olan sevgisini göstermektedir. İddia sahibi Buhari’nin ikinci hadise koyduğu başlığa baksaydı çelişki diye bunu ortaya koymazdı. Gerçi kendisi bakmıştır lakin insanlar nasıl olsa bakmazlar, ben de şüpheye düşürmüş olurum düşüncesiyle hareket etmiştir. Buhari ikinci hadis için şu başlığı atmıştır:
باب مَنْ تَتَبَّعَ
حَوَالَىِ الْقَصْعَةِ مَعَ صَاحِبِهِ ، إِذَا لَمْ يَعْرِفْ مِنْهُ كَرَاهِيَةً
“Arkadaşının hoşnutsuzluk göstermeyeceğini bildiği zaman tabağın etrafından yemek babı”
Böylece ilk hadiste geçen yasağın mutlak olup, bu hadisin onu kayda bağladığını anlarız ve aralarında çelişki olmadığını görmüş oluruz.

Peygamber soğan yer miydi, yemez
miydi?

Bazen Resûlullah içerisinde yeşil sebzeler bulunan tencere getirilirdi de onda koku bulunur ve (ne olduğunu) sorardı. Kendisine sebze nev’inden ne olduğu haber verilince, tencereyi, beraberindeki arkadaşlarından birin göstererek ona vermelerini söylerdi.Peygamber, onun yemekten çekindiğini görünce: Sen bana bakma, ye! Zira ben senin gibi değilim, senin konuşmadığın (meleklerle) konuşuyorum derdi. (Buhâri, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizi,Nesâi)
 Hz. Aişe (r.a.) soğan hususunda sordum. Şu cevabı verdi: Resulullah en son yediği yemekte soğan vardı. (Ebu Davut)
 Cevap: İddia sahibi yine kasıtlı olarak çarpıtma yapmaktadır. Çelişki olarak sunmaya çalıştığı ikinci hadisin kaynağı olan Ebu Davud’un süneninde şu rivayet sahih bir isnadla gelmiştir:
عَنْ عَلِىٍّ عَلَيْهِ
السَّلاَمُ قَالَ نُهِىَ عَنْ أَكْلِ الثُّومِ إِلاَّ مَطْبُوخًا.
Ali aleyhisselam’dan: “Pişirilmiş olması haricinde soğan yemekten yasaklandı”
Bu hadis pişirilmiş soğanda Allah rasulünün hiçbir sakınca görmediğini ifade etmektedir. Aişe radıyallahu anha hadisine gelince, onun da isnadı zayıftır!
Netice de Aişe hadisi sahih olsaydı dahi çelişki sözkonusu olmayacaktı. Allaha hamd olsun.
Saç beyazlığı iyi mi kötü mü?
Hz. İbrahim, misafir ağırlayan ilk kimse idi. Keza o ilk sünnet olan kimseydi. Bıyığını kesenlerin ilki, saçında aklık görünenlerin ilki de o idi. Ak saçları görünce: Ya Rabbi bu nedir? diye sormuş; Rabbi de: Bu vakardır ey İbrahim! demiş. O da Rabbim! Öyleyse vakarımı artır! diyerek duada bulunmuştur.(Muvatta,Buhâri,Müslim)
 Enes (r.a.) anlattığına göre, Resûlullah saçında ki aklardan sorulunca (Enes) şöyle cevap vermiştir: Allah O’ nu beyazla çirkinleştirmemiştir. Bir rivayette de şöyle demiştir: O, kişinin başında ve
sakalında bulunan beyazları yolmasını mekruh addederdi. Beyaz kıl (onda nâdirdi ve sadece) alt dudağında, şakaklarında ve başında bir nebzecik vardı derdi. (Müslim)
 Cevap: Burada Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in çelişkili bir şey söylediğine dair hiçbir delil yoktur. İkinci rivayette “Beyazla çirkinleştirmemiştir” sözü Enes radıyallahu anh’e aittir.

Sakalları uzatmalı mı, kısaltmalı
mı?

Resûlullah buyurdular ki: Bıyıkları kazıyın, sakalları serbest bırakın. (Buhâri, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizi, ,Nesâi) Resûlullah sakalından enine ve boyuna alırdı. (Tirmizi)
 Cevap: “Rasulullahın sakalları serbest bırakma emri sahihtir, kendisinin sakalından enine ve boyuna aldığına dair rivayet ise uydurma bir rivayettir. Çelişki söz konusu değildir. Allaha hamd olsun.

Sarı kıyafet giyilmeli mi
giyilmemeli mi?

 İbnu Ömer, sakalını sufre denen sarı boya ile boyar ve derdi ki: Ben, Resûlullah’ı gördüm, sakalını bununla boyamıştı, en çok sevdiği boya da bu idi. Bununla elbisesini boyadığı da olurdu. (Ebû Dâvud,Nesâi)
İbnu Amr İbni’l-As anlatıyor: Resûlullah üzerimde sarıya boyanmış iki giysi görmüştü. Derhal: Bunu giymeni annen mi sana emretti? diye sordu. Ben: Bunları yıkayayım mı, ey Allah’ın Resulü dedim. Hatta yak onları! buyurdular. Bir rivayette: Bu, kâfirlerin kıyâfetidir, sakın bunları giyme! buyurdular denmiştir. (Müslim, Ebû DâvudNesâi)
Cevap: İbn Ömer radıyallahu anhuma sakalını sufreyle boyar, bu boya elbisesine de işlerdi. Elbisesini sufre ile boyama fiili Allah rasulüne değil, İbn Ömere ait bir fiildir. Yukarıdaki terceme hatalıdır. Hadisin metni şöyle:
أَنَّ ابْنَ عُمَرَ كَانَ
يَصْبُغُ لِحْيَتَهُ بِالصُّفْرَةِ حَتَّى تَمْتَلِئَ ثِيَابُهُ مِنْ الصُّفْرَةِ
فَقِيلَ لَهُ لِمَ تَصْبُغُ بِالصُّفْرَةِ فَقَالَ إِنِّي رَأَيْتُ رَسُولَ
اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَصْبُغُ بِهَا وَلَمْ يَكُنْ شَيْءٌ
أَحَبُّ إِلَيْهِ مِنْهَا وَقَدْ كَانَ يَصْبُغُ ثِيَابَهُ كُلَّهَا حَتَّى عِمَامَتَهُ
İbn Ömer sakalını sufre ile boyar, hatta elbisesine dahi bu boya sinerdi. Ona denildi ki: “Neden sufre ile boyuyorsun?” dedi ki: “Ben Rasulullah’ın bununla (sakalını) boyadığını gördüm”. İbn Ömer için bundan sevimli bir şey yoktu. Hatta bütün elbiseleri ve sarığı dahi (saç ve sakalına
sürdüğü sufre sebebiyle) boya olurdu”
Görüldüğü gibi çelişki yoktur.

Altın yüzük takılabilir mi,
takılamaz mı?

Ömer Süheyb’e Niye parmağında altın yüzük görüyorum ? dedi. Beriki: Onu senden daha hayırlı olan da gördü, ama ayıplamadı deyince, Hz. Ömer: O da kimmiş? dedi. Süheyb: Resûlullah! cevabını verdi. (Nesâi)
Peygamber evvelâ altından bir mühür yaptırdı. Bunu takındığı zamân yazılı kaşını avucunun içine alırdı. Peygamber’in elinde altın yüzük gören insanlar da altından yüzükler yaptırdılar. Bunun üzerine Peygamber minbere çıktı da hamd ve senâ etti ve akabinde: - Ben bu altından mühür
yüzüğü yaptırmıştım. Fakat ben onu bundan sonra takmayacağım buyurdu da, parmağından
onu çıkarıp attı. Bunun üzerine insanlar da altın yüzüklerini ellerinden çıkarıp kırdılar
. Râvi Cüveyriye: Ben Nâfi’nin Yüzüğü sağ eline takardı dediğini kuvvetle sanıyorum, demiştir. (Buhari)
Resûlullah’ın yanına, parmağında demir yüzük bulunan bir adam uğramıştı. (Yüzüğü görünce) Niye bazılarının üzerinde ateş ehlinin süsünü görüyorum! buyurdu. Adam derhal onu çıkarıp attı. Sonra parmağında sarı renkli (pirinç) yüzük taşıyor olduğu halde geldi. Bu seferde: Niye sende putların kokusunu hissediyorum? dedi. Bilahare adam altın yüzük takmış olarak geldi. Bu sefer de: Sende niye cennet ehlinin süsünü görüyorum? dedi. Bunun üzerine adam: Öyleyse yüzüğüm neden olsun? diye sordu. Gümüşten dedi. Ancak ağırlığı bir miskale ulaşmasın. (Tirmizi,Ebû Dâvud,Nesâi)
Resûlullah bir adamın elinde altından bir yüzük gördü. Onu çıkarıp attı ve: Biriniz tutup ateşten bir parçayı alıp eline koyuyor! buyurdu.: Resûlullah gidince adama:Yüzüğünü al (başka sûrette) ondan faydalan dediler. O: Hayır! Vallâhi ebediyen almayacağım, onu: Resûlullah attı dedi.( Müslim)
Resûlullah’a Habeş kralı Necâşi’den hediyeler geldi. İçerisinde Habeşi kaşlı bir de altın yüzük vardı. Resûlullah onu bir çöple veya tiksinerek bir parmağıyla aldı. Kızı Zeyneb’in kızı Ümâme Bintu Ebi’l-Âs’ı çağırıp: Yavrucağım al şunu, takın! dedi. (Ebû Dâvud)
Resûlullah buyurdular ki: Dünyada ipeği, ahrette nasibi olmayanlar giyer. ( Buhâri, Müslim,Nesâi)
Cevap: Bu hadislerde çelişki yoktur. Altın takmak önce müsaade edilen bir şey iken erkeklere yasaklanmış ve sahabeler de bu yasağa uymuşlardır. Suheyb'in yasaktan haberdar olamamış olması problem teşkil etmez.
Ama iddia sahibinin maksadı, altın ve ipeği ahirette nasibi olmayan giyerse neden kadınlar giyiyor? demek ise, buna da şöyle deriz: dünyada altın ve ipeği giyerek ahirette nasipsiz kalacak olanlar erkeklerdir. Çünkü bunların kadınlar için meşru olduğunu ifade eden hadisler vardır. Altın ve ipek yalnız erkeklere haram kılınmıştır.
[1] Buhari(eşribe 30, humus 5)

31 Aralık 2010 Cuma

Miladi Takvim Kullanmak

Miladi takvimi kullanmak, kâfirlere dostluk beslemek sayılır mı?

Hamd, yalnızca Allah'adır.
Hayır. Miladi takvimi kullanmak, kâfirlere dostluk beslemek sayılmaz, fakat onlara benzemeye çalışmak sayılır.
Sahâbe -Allah onlardan râzı olsun-, kendi dönemlerinde miladi takvim olmasına rağmen onu kullanmamışlar, aksine miladi takvimi kullanmayı bırakıp hicri takvime yönelmişlerdir. Bu ise müslümanların, kâfirlerin âdetlerinden, gelenek ve göreneklerinden olan şeylerden tamamen ayrı olmaları gerektiğine ve miladi takvimin onların dînlerinin bir sembolü olduğuna bir delildir. Çünkü miladi takvim, Mesih'in (İsa -aleyhisselâm-'ın) doğumunu yüceltmeyi ve bu doğum yıldönümünü yılbaşında kutlamayı sembolize eder. Bu ise, bir bid'attır ve bu bid'atı çıkaranlar da hıristiyanlardır.
Bu sebeple biz, onların bu gelenek ve göreneklerine katılamayız, onları bu gibi şeylere teşvik de edemeyiz.
Eğer biz onların tarihini kullanırsak, bunun anlamı; onlara benzemeye çalışıyoruz demektir.
Allah'a hamd olsun, muhâcir ve ensârın hazır bulunduğu bir zamanda mü'minlerin emiri, râşid halife Ömer b. Hattab'ın -Allah ondan râzı olsun- bizim için koyduğu hicri takvim vardır. Bu takvim bizim için yeterlidir.
Değerli âlim Salih el-Fevzân; "el-Muntekâ", c: 1, s: 257.

Demokrasi Partilerinin Mensupları Ehli Sünnetten Olamazlar

إدخال الحزبيين وأصحاب الديمقراطية في أهل السنة(1)


السؤال: هل الحزبيون وأصحاب الديمقراطية داخلون في أهل السنة؟

الإجابة:

من كان منهم على ذلك عن عقيدة ليس من أهل السنة؛ لأن هذه الأفكار تتعارض مع أهل السنة ومع منهجهم المأخوذ من كتاب الله وسنة رسوله صلى الله عليه وآله وسلم على طريقة السلف الصالح رضوان الله عليهم، والله عز وجل يقول: ﴿فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلالُ﴾; [يونس:32].


(1) المدارس الثلاث-3، دماج - دار الحديث، ولم يذكر تاريخ الفتوى في الشريط.

Şeyh Yahya el-Hacuri Hafazahullah'a soruldu:
Particiler ve Demokrasi görüşünün sahipleri ehl-i sünnet'ten midirler?
Cevap:  Onlardan olanlar akidede Ehl-i Sünnet'ten değildirler. zira bu fikirler Ehli Sünnet ile çelişir. Ehl-i sünnetin menheci Allah'ın Kitabından, Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinden ve salih selefin (Allah hepsinden razı olsun) yolundan alınmıştır. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: "Haktan sonra sapıklıktan başka ne var ki?" (Yunus 34) 
http://www.sh-yahia.net/show_books_40.html

21 Aralık 2010 Salı

Yemeğe Başlarken Nasıl Besmele Çekmeliyiz?

Semura b. Cundub radıyallahu anh’den: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Size bir hadis söylediğim zaman ona ekleme yapmayın! Sözlerin en güzeli şu dört sözdür ki, bunlar Kur’an’dandır. Hangisiyle başlasan fark etmez: “Subhanallah, elhamdülillah, la ilahe illallah ve Allahu ekber..”


Sahihtir. Bkz.: es-Sahiha (346)

Şeyh Elbani Rahimehullah şöyle demiştir:
Hadiste açık edepler ve derin faydalar vardır. Bunların en önemlisi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine ekleme yapmaktan yasaklanmasıdır. Hadisin anlamına uygun da olsa rivayet ve naklinde ekleme yapmak yasaklanmıştır. Şüphesiz bu, ecri artırmak amacıyla ibadet içeren bir ekleme yapılması halinde yasaklığın daha öncelikli olduğuna delalet eder. Bu eklemelerin en açığı Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den sabit olan zikirlere yapılan eklemelerdir. Mesela yemeğe başlarken besmeleye: “er-Rahmani’r-rahim” ziyadesini eklemeleri buna örnektir. Müslümanın bunu yapması caiz değildir. Zira Nebi sallallahu aleyhi ve sellem: “Bismillah de” buyurmuştur. (es-Sahiha 344) buna ekleme yaparak yemeğe başlarken “Bismillahirrahmanirrahim” demek caiz değildir. Çünkü bu nassa fiil eklemek olur. Bunun yasaklanması daha önceliklidir. Çünkü Nebi sallallahu aleyhi ve sellem fiili öğretirken: “Bismillah de” buyurmuştur. Fiilin vesilesi olan bu öğretimde ekleme yapmak caiz olmadığına göre, asıl amaç olan fiilde ekleme yapmanın yasak olması daha önceliklidir. Görmüyor musun İbn Ömer radıyallahu anhuma, hapşırdıktan sonra Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e salat okumayı ekleyen adama, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in öğrettiği fiile aykırı olması gerekçesiyle karşı çıkmış ve şöyle demiştir: “Ben de Allah’a hamd olsun, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e selam olsun diyorum, lakin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize böyle öğretmedi. Bizden biri hapşırdığı zaman: “Her durumda Allah’a hamd olsun” dememizi öğretti.” Demiştir. Bunu Hakim (4/265-266) rivayet etmiş ve “İsnadı sahihtir” demiştir. Zehebi de onu onaylar. Dedikleri gibi sahih veya sahihe yakındır. Bkz.: el-Mişkat (4744), el-İrva (3/345)

Geçen açıklamaları iyi anladıysan, bu hadis din ve ibadete ekleme yapmayı reddeden birçok delillerden biridir. Bunu düşün ve aklında tut. Zira – inşallah - muhalifleri ikna etme konusunda Allah seni bununla faydalandıracaktır. Allah bizi de sizi de dosdoğru yoluna hidayet etsin.

Yolunda Gitmeyen Birşeyler Var!




Evet, yolunda gitmeyen bir şeyler var ve her birimizin nefsine dönüp bu gidişattaki payımızı düşünmemiz gerekiyor...
İşe şuradan başlayabiliriz:
Ümmetin selefi (Allah onlardan razı olsun) birbirlerini yüzlerine karşı övmezler, hatta gördükleri kusurları düzeltme amacıyla yüze karşı söylemekten çekinmezler, yanlarında bulunmayan kardeşlerinin ise faziletlerini zikrederler, gıybete müsaade etmezlerdi. Kendilerini yüzlerine karşı övenleri ise itham ederler, Allah rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in tavsiyesine uyarak meddahların/yüze karşı övenleri, gayelerinden mahrum ederlerdi...
Bizler bu hasletlere tamamen zıt hareket etmiyor muyuz?
 
1- Birbirimizi (kusurları da olsa) yüzüne karşı övüyoruz.

2- Bizi övenleri kendimize yaklaştırıyor, övmeyenleri uzaklaştırıyoruz

3- Birbirimizin kusurlarını ancak gıyaben zikrediyor, bunda da ıslah amacını değil, başkalarını gözden düşürme amacını güdüyoruz?

4- Yanımızda olmayan kardeşlerimizin faziletlerinden bahsedilse onu susturuyor ve aslında onun kötülüklerinin daha fazla olduğunu(!) gündeme getirebiliyoruz!

5- Biz yapmasak bile başkalarının yaptığı gıybeti dinlemek hoşumuza gidiyor(!)

6- Bizi övenleri değil, övmeyenleri itham ediyoruz?

Bu hasletlerden hiçbiri sende yoksa Allah sana mübarek etsin, sen Selefin ahlakının güzel bir temsilcisisin!

Ama hepsine ya da bazısına müptela olmuşsan kötü gidişatta sen de pay sahibisin demektir.
Allah Azze ve Celle beni de sizleri de sevmediği hasletlerden uzaklaştırsın, sevdiği hasletleri sevdirsin ve güzel hasletlerden hissedar kılsın.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)