Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir. Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Sahihu Muslim no: 867)
Allah'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi cennetine ulaştıracak kadar taatini nasib eyle. Dünya musibetlerini hafifletecek yakîn ver. Allah'ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimiz konusunda musibete uğratma. Dünyayı en büyük endişemiz ve gayemiz kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme!" (Allahumme âmîn) Tirmizi (3502) Şeyh Elbani "Hasen" demiştir Sahihu't-Tirmizi (2783)

Başlıkları görmek için resme tıklayın

Allah'ın Azabından Kurtuluş İçin Zorunlu İki Tevhid

Allah'ın Azabından Kurtuluş İçin Zorunlu İki Tevhid
1- Rasulü Gönderenin Birlenmesi 2- Tabi Olmada Rasulün Birlenmesi (İttiba Tevhidi)

18 Nisan 2007 Çarşamba

Burhan Dedikleri Şiş ve Ateş Yalama Gösterileri Keramet midir?

Bazı tarikatlerde burhan dedikleri şiş sokma, ateş yalama, yılanla oynama gibi unsurlar var. Bunlar keramet değil midir?
Cevap: Seyyid Ahmed Rıfai uydurma bir rivayete göre güya haccetmekte olan kalabalık bir cemaatin huzurunda Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem’in Kabri şeriflerinden uzanan mübarek elini öpmüştür.
İşte bu hadiseyi izleyenlerin cezbe ile muhtelif yerlerine kılıç, şiş gibi aletler ile vurmaları burhan hadisesinin başlangıcı kabul edilegelmiştir. Bu durumu gören Ahmed er Rıfainin şöyle buyurduğu da bu rivayete eklenivermiştir;
"Ya Rabbi! Bu benim tarikatıma mahsus bir hal olarak kalsın." [1] Fakat bu rivayetin sahih bir aslına rastlayamadık. Herkes kendi meşrebince bir şeyler katmış…
Seyyid Ahmed Rıfai hakkında Abdullah Develioğlu şu malumatı verir; "Hazreti Huseyn radıyallahu anh'ın evlatlarındandır. Zahiri ve Batıni bütün ilimlerde mücehhez olup Rufai tarikatının piri ve müessisidir. 7 yaşında iken yetim kalıp dayısı yanında büyümüş ve az zamanda zamanının yeganesi olmuştur. M.1160 (H.555) yılında Hicaz'a gidip Medine'de Ravza-i Muhammediyeyi ziyarete gelmiş ve yanık bir lisanla;
"Esselamu aleyke ya ceddi" diye selam vermiş, Ravzai Mutahhare'den:
"Ve aleykesselam ya veledi" cevabı gelmiştir. O zaman aşk ve hal galebesiyle ağlayarak:
في حالة البعد روحي كنت أرسلها
تقبل الأرض عني و هي نائبتي
و هذه دولة لأشباح قد حضرت
فأمدد يمينك كي تحظي بها شفتي
Uzak halde ruhumu gönderiyordum,
Vekilim olarak toprağınızı öpüyordu,
Şimdi bedenim ve ruhumla huzurunuzdayım,
Sağ elinizi uzatın da dudaklarım da nasibini alsın.
Dedi. Bir de peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sağ eli uzatıldı. Seyyid Ahmed radıyallahu anh o mübarek eli öptü.
Şayet nakledilen bu olay doğru ise, sadece bir elin görüldüğü zikredilmektedir. Bu elin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e ait olduğuna kim, nasıl karar vermiştir?
Hacı Zihni efendinin Tuhfetur Ragıb adlı eserinde yazdığına göre bu kıssa tevatür derecesinde şöhret bulmuştur.[2] Keramat-ı Evliya hakkında yapılan rivayetlerin en sahihidir. Bu hadiseye orada bulunan elli binden ziyade kimse şahit olmuştur.. . (Ne hikmetse bu hikayeyi sadece sufiyye fırkası nakleder. Nerede bu elli bin kişi!? .)
Mufassal hal tercemesi hususi kitaplarda olduğu gibi Kitabul Yevakıt, Nurul Ebsar, Tuhfetur Ragıb gibi eserlerde de vardır. Eserleri; Burhanul Müeyyed, Mecalisi Ahmediyye, Hikemir Rıfai gibilerdir. Bunlar matbudur. İmam Rıfai'nin aslı Arabdır. Evlad-ı Nebevidendir. Vasıt ile Basra arasında bulunan Bataih'de Ummü Abide adlı köyde doğmuş ve bir çok halk kendi tarikına girmişlerdir.
Tarikatında bulunanlardan tuhaf haller zuhur eder ki; diri diri yılanı yutarlar, ateşte kızartılmış fırınlara girerler ve ateşi söndürürler, aslanlara binip gezerler ve karınlarına ve avuçlarına şiş sokarlar ve bunun gibi nice harikalar yaparlar. Bu harikaların hokkabazlıkla münasebeti yoktur. Zira ateşte iken fotoğrafları çekildiğinde olduğu gibi çıkıyor.[3] Hokkabazların buna benzer gösterilerinin hilelerini fotoğraf meydana çıkarıyor." [4]
Sihir hakkında yanlış bir bilgilenme olduğu ortadadır. Olağanüstü bir olayın sihir mi, yoksa keramet mi olduğu hususunda fotoğraf nasıl ölçü kabul edilebilir? Yukarıdaki sözleri yazan cahil, deccal hakkındaki hadisleri hiç mi duymamış? Hindistan’da peygamberlik iddiasında bulunan Sai Baba adındaki deccallerden biri kendisine tabi olanlarla birlikte yaptığı seansta ağızlarından altın çıkarıyorlar. Ben bunu gazetedeki ve internetteki fotoğraflarda gördüm.
Hüseyin Vassaf Efendi “Mecalisu İmam Rufai” adlı eserden şöyle naklediyor: “Tarikatı Aliyyelerinin bazı dervişanında ateşin hassasiyet-i ihrakiyyesini (yakıcılığını) izale etmek, yılan ve akreb gibi yaratılışında incitmek olan hayvanatın tabiatının değişmesi, kesici aletlerin kesişini tesirsiz bırakıp kimseye dahi zarar vermemek, öldürücü zehir olsa tesir etmemek gibi harikalar bugün nasıl meşhur oluyor ise, ilm-ü maarifte akranlarından üstünlüğüne delalet eden eserleri de görülür ki, bu büyük eserler ve apaçık harikalar insaf ile değerlendirilirse , inat bırakılıp yakınlık gösterilirse , büyük alimlerden ve Salihlerden Muhammed Bin Ebi Bekr El-Mavsilî’nin tarihinde beyan ettiği üzere hazreti Pir’in zamanında dergah-ı şerifi Ulemayı Din için medrese olduğu gibi , (tasavvuf yolunda) salikler için bir riyazethane olduğu, kendisinin de irfan ehli için benzersiz bir rehber olduğu teslim olunur…ilh..[5]
Mecelle şarihlerinden Hacı Reşit Paşa da Tasavvuf adlı risalesinde der ki; “Rıfai hazretlerinin yüce şanı ve kerametleri kıyamet gününe kadar ünlü olup hatta zamanımızda en fakir bir dervişi bile Pirin himmetiyle ateşe girse yakmaz, kendisini yılanlar akrepler soksa zarar etmez, bıçaklar kesmez, öldürücü bir zehir içse tesir eylemez.”[6]
Şeyhul İslam İbni Teymiyye bürhan hadisesinin Ahmed Rıfaiden sonra çıktığını belirterek karşı çıkmış, böyle bir tavrı Said Havva şöyle eleştirmiştir;
“Mutasavvıflar arasında kerametin varlığını inkar etmek yersizlik ve ilimden uzaklıktır. İnkara yol açan şeylerin başında da Rıfai Tarikatı mensuplarının başvurduğu şeyler gelir. Mesela; ateşin tesir etmemesi, kendilerine sıkılan kurşunun veya vurulan kılıçların zarar vermemesi gibi harika hadiselerdir.
Bu meşhur bir vakadır. Karşı çıkan çok kişi gördükten sonra inkardan vazgeçmiştir. Bunların sihir olması mümkün değildir. Çünkü sihir sebepler aleminin bir hadisesidir. Halbuki bu vaka’da sebepler ortadan kalkmaktadır. Bunların ruhi riyazat kabilinden olması da mümkün değildir. Ruhi riyazata başvurmadan da bunlar yapılmakta, hatta şeyhten biat alamayan birinde de bu harikalar meydana gelmektedir.
Bir Hıristiyan bana karşılaştığı bir vakayı anlattı. Esasında bu vaka malum ve meşhurdur. Bir müddet sonra aynı vakayı başkasından da dinledim, daha sonra vakanın kahramanı ile karşılaştım. Bir adamın sırtına harbeyi (şişi) nasıl batırıp çıkardığını ve adama hiçbir şey olmadığını uzun uzadıya anlattı.
Rıfai Tarikatı mensupları elinde meydana gelen bu harikalar Cenab-ı Hakkın bu ümmete büyük ihsanı cümlesindendir. Çünkü bu vakayı görenler için Peygamberlerin mucizelerini ve evliyanın kerametlerini ispat etmede bir delil olmaktadır.
Müslümanlardan birinin tuttuğu ateşin tesir etmediğini görenler İbrahim Aleyhisselam’a ateşin nasıl tesir etmediğini, yine karnına kılıcı batırıp sırtından çıkaran ve iz ve yara meydana gelmediğini gören Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Şakkus-Sadr (göğsünün yarılıp yıkanması) mucizesini inkar edebilir mi?
Bu mesele cidden önemli olup ona karşı zalimane tavır takınmak doğru değildir. Çünkü bu vakalar münkirlere karşı bir delil olmaktadır…”[7]
Said Havva burada sihirin ne olduğunu bilmediğini veya bunu yanlış bildiğini ortaya koymuştur. Sihir sadece göz yanılması değildir. Sihrin tarihi hakkında şu satırları okuyunuz;
Sihirin Doğuşu
Sihir, tabiat kuvvetleriyle insanlar arasında birtakım gizli ilişkilerin bulunduğu ve tabiattaki bütün varlıkların insanın anlayış gücünü aşan, bilinemeyen gizli kuvvetler tarafından yönetildiği inancından doğdu. Totem dinleri çağındaki din görevlileri ve rahipler kendilerinde gizli kuvvetlerle ilişki kurabilmek için bir gücün bulunduğunu ileri sürdüler. Her olayın bir totemin yönetiminde bulunduğunu ortaya atan, totemlerin kötü etkilerinden kurtulmak için onların iradesine bağlanmayı gerekli sayan bu görevliler birtakım otlardan, köklerden, kabuklardan, sıvılardan ilaç yapma yolunu buldular. Bu konuda en önemli etkiyi insan hastalıklarını gideren bitkiler, özü bilinmeyen maden suları yapıyordu. Bunlarda gizli güçlerin bulunduğu inancı doğdu.
İşte sihirin kaynağı bu bitkiler ve sulardaki yapılan ilk ilaçlardır. Zamanla bunların gizliliğine yalnız rahiplerin akıl erdirdikleri inancı yayıldı. Böylece tapınaklar ilk sihir yapma merkezleri durumuna geldi. İlk sihir yapanlar da bu rahipler ve din görevlileri oldu. Halk bunların tabiatüstü güçler taşıdığına, insanları etkileyen gizli güçlerle yakın ilişkiler kurduklarına inanmağa, onlara karşı korku ile karışık bir saygı duymağa başladı. Totemler, totemleri temsil ettiğine inanılan kalıntılar (kemikler, kabuklar, boynuzlar, bitkiler) ilk sihir yapma araçları oldu. Zamanla daha belirgin bir nitelik kazanan sihir tek tanrıcı dinlere de geçti. Din kitapları, kutsal sözler, bu konuda kullanılan birer araç niteliği kazandı. Eski İran'da, Çin'de, Hindistan'da, Mezopotamya, Anadolu ve Mısır'da, özellikle Keldanîlerde sihir gizli bir meslek durumuna geldi"[8] Adı geçen yerlerde büyücülüğün durumu kısaca şöyleydi.
Mezopotamya'da: Mezopotamya'da yaşamış olan Keldanîler yıldızlara taparlar, kâinatı idare edenlerin yıldızlar olduğunu, hayır ve şerrin onlardan geldiğine inanırlardı.
Semavi güçlerin yerdeki güçlerle birleşmesi sonucu mucizeler meydana geldiğini söylerlerdi.
Keldaniler büyücülüğün ve kâhinliğin sırrını bilmekle ün yapmıştı. Gerçekten, büyücüler Sümer-Akad medeniyetinden beri gelip geçmiş bütün bir büyücüler dizisinin mirasçılarıydı.
Büyücüler Mezopotamya'nın din adamları sınıfındandılar. Eridu Tanrısı Ea ile oğlu Babil Tanrısı Marduk'un koruyuculuğu altında bulunuyor ve insanların çevrili olduğu düşman güçlerle mücadele etmekle uğraşıyorlardı. Birtakım büyücüler, büyünün karşı durmak zorunda olduğu pek çok kötülüklerle suçlandırılıyordu. Birçok şeytanla da, okuyup üflemek veya şeytan kovma törenleri düzenlemekle mücadele ediliyordu.
Keldanileri Tevhid (tek Allah inancı) yoluna davet için Yüce Allah, Hz. İbrahim'i peygamber olarak gönderdi. Fakat onlar Hz.İbrahim'i kabul etmek istemediler. Nitekim Hz. İbrahim (a.s.)'i ateşe attıran da bunların krallarından Nemrut'tur[9]
Mısır'da: Mısırlılar caiz olan büyü ile caiz olmayan büyü ayırımı yaparlardı ve büyüyle, ölüm veya hayat konusunda etkili olabileceklerini, ruhlara başvurarak istediklerini elde edebileceklerini ve tabiatın güçlerini kendilerine bağımlı kılabileceklerini düşünüyorlardı. Bir bilime benzetilebilen ve meşru, yani caiz olan büyü, insanları zararlı hayvanlardan, hastalıklardan vb.den korumak amacını güdüyordu. Bu büyü, okuyup üfleyerek veya muskalar yazarak ve belirli törenlerle yapılırdı. Ölüleri ululamanın kökü de yine büyüye dayanıyordu.
İbraniler'de: Çok zaman yabancı halklardan duyulan korkunun yol açmış olduğu büyü uygulamalarından Tevrat'ta sık sık söz edilir: "Ve Musa tunçtan bir yılan yaptı, ve onu sırık üstüne koydu ve vaki oldu ki, yılanın ısırdığı bir adam tunç yılana bakarsa yaşardı" (Tevrat).
Hintlilerde: Büyü, Veda dininin en gösterişli ve önemli törenlerinde yer alır. Bu törenlerde büyü uygulaması geceleri mırıltı halinde belli sözler söylenerek yapılırdı. Büyü için kullanılan araçlar da, çeşitli bitkiler, merhemler, ölülere ait eşya gibi şeylerdi. Aşk büyüleri, hastalıkların iyileşmesi ve şeytan kovmak için yapılan büyü ve uygulamalar da büyük bir yer tutar. Yoga çileciliği birçok bakımdan veda büyücülüğüne benzer.
Yunan ve Roma'da: Klasik eski çağ büyücülüğü sık sık yabancı tanrıların yardımına başvuruyordu. Ama Hekate yine de büyü tanrıçasıydı. Tesalya büyücülerle doluydu. İlkel Roma dinine çok sayıda büyü uygulaması miras bırakmış olan Etrüskler için de, durum bunun eşidir. Roma İmparatorluğu devrinde, doğu, özellikle de Mısır ve Keldani kaynaklı boş inançlar kendini göstermeğe başladı. Bunun üzerine birçok büyücü Roma'ya üşüştü. İmparatorlar, hizmetlerinden yararlanmakla birlikte, onlara kötü davranmaktan da geri kalmadılar. Tiberius, büyü yapmakla suçlanan azat edilmiş 4.000 köleyi Sardunya'ya sürdü. Apuleius, bir büyücülük suçlamasına karşı kendini savunmak zorunda kalmıştı.
Yahudi dininde: XII. yy.da birtakım kabbalacı'lar, tılsımlar kullanan mistik bir akımın doğmasına yol açtılar. Doğu Avrupa'da hahamların mucize yapmak gücünde olduğuna inanılıyordu.
İslâm dini öncesi Arabistan'da büyü, müslümanlıktan önce geçerli birtakım uygulamalarla, Arapların yakın ilişkisi olan (musevîler, İranlılar, Yunanlılar gibi) halklardan alınmış aynı çeşitten anlayışların bir karışımıdır. Bunlar, tütsüleme, tılsım ve muska, okuyup üflemek, yıldızlara bakarak geleceği söylemek, içine yerleştirilen sayılar yatay veya dikey olarak toplandığında hep aynı sayıyı veren büyülü kareler düzenlemek vb. gibi uygulamalardı. Sayıların ve harflerin gizli değerlerinden yararlanarak geleceği okumak demek olan cifir, bu konuda kitaplar yazılmasına yol açmıştır"[10]
Nitekim "CİFİR" ilmiyle uğraşanların iddia ettiklerine göre: her devirde nazil olmuş bulunan mukaddes kitabın orijinalini meydana getiren kelimelerin her birine 8 hadim (hizmetli) vazifeli kılınmıştır... Bunların 4'ü ulvî yani melek cinsinden; 4'ü de suflî yani cin cinsindendir.
Bu kelimelerin "Cifir ilmi" denilen bir ilmin verdiği hesaplara göre çeşitli rakamlarla tekrarlanışı o kelimenin vazifeli olan cinini harekete geçirir ve tesirini sevkedildiği kimse üzerinde icra eder...
İşte büyü denilen hâdise, bir kelime veya kelime grubunun belli bir sayıda, bazen de bazı yan çalışmalarla birlikte okunmasıyla birlikte meydana gelmektedir...
Ancak burada önemli bir faktör olan "zaman" mefhumunun da büyük rolü olmaktadır... Zira, zamanın yani günün 24 saatinin de ayrı ayrı rolleri bulunmaktadır bu işte...
İşte insan, bir kelimeyi veya kelime grubunu devamlı olarak okuduğu zaman, neşrettiği bu elektromanyetik dalgalan âdeta bir şifre şekline sokmaktadır ki bununla da o şifreye en yakın yapıdaki bir cin ile temas kurmuş olmaktadır...
İşte bu temas neticesinde o şifre durumundaki elektromanyetik dalgalar, kendisine en yakın yapıdaki cine tesir etmekte ve iyi düzenlenebildiği takdirde onu istenilen şey i yapmaya mecbur kılmaktadır...
İnsanın belirli bir kelime veya kelime grubuna belirli oranda devam etmesi sonunda beyin vasıtasıyla yaymış olduğu elektromanyetik dalgalar, o dalga boyuna uygun yapıdaki cinni istenilen şeyi yapmaya mecbur bırakıyor, demiştik... İşte cinnin kendisinden istenileni yapmaması halinde ise, o kişinin o duaya veya kelime grubuna devamlı halinde neşretmiş olduğu elektromanyetik güç yapısı bazı ışınlardan yapılmış olan cinin tahribine yani kaba bir tabirle yanmasına yolaçmaktadır...
Nasıl ki bir radyo istasyonunun yaptığı neşriyat, başka bir istasyonun daha kuvvetli şekilde yaptığı neşriyatla bozulmakta ise; aynı şekilde insanın bu çalışmalarla yaptığı elektromanyetik dalgalar da cinlerin ölümüne yolaçmaktadır.
Bu sebeple cinler, belirli bir çalışmaya devam eden ve kendisim yakıcı elektromanyetik dalgalar neşredebilecek güçteki kimselerin emri altına girmek zorunda kalmakta ve ister istemez "BÜYÜCÜ" dediğimiz kişilerin emirlerini yerine getirme işine tabi olmaktadırlar..."[11] Böyle diyor CİFİR işleriyle uğraşanlar!..
Bir kimse falan şifreyi bir yere yazsa ve üzerine de "Ya Allah, Ya Hakim, Ya Adl, Ya Settar, Ya Kayyum", duasını 278 veya 518 defa okursa veya bir yere yazıp üzerinde taşırsa, Cenab-ı Hak o kimseyi her türlü tehlikeden korur. Her dileğini de yerine getirirmiş.
Yazdığı bir şifre hakkında; bir elbise üzerine çizilip onunla herhangi bir makam çıkılırsa, o makamda hiçbir işi geri çevrilmezmiş[12]
"Tılsımcılar, mal ve mülkün tılsım-muska ile her türlü âfet ve kazalardan korunacağını da telkin ediyorlar. "Seyyid" Süleyman el-Hüseynî şöyle diyor:
"Bu vefkı şerifi (tılsımı), bir kağıt üzerine yazıp, herhangi bir şeyin üzerine konulursa Cenab-ı Allah onu hıfz ve sıyanet buyurur."
Bu tılsımlarda esma-i hüsnâ, âyet-i kerime ve dualar sui-istimal edilmektedir. Bunların, cahil halkı kandırmak için kullanılmakta olduğuna şüphe yoktur. Mesela; gösterilen bir koruyucu tılsımın Allah'ın "Hafiz" adı üzerine yapıldığı iddia edilmektedir. Esma-i hüsnânın her biri üzerine birer, ikişer tılsım yapılıp ayet-i kerime ile karışık efsunlar yazılmaktadır. Mü'minlerin, bunlara karşı "haza buhtanün azim" yani, "bu çok büyük bir iftiradır" demeleri icabeder.”[13] Zira bu hurafeler, müslümanların inancına, sağlığına, malına ve canına zarar verecek zırvalardır.
"Görülüyor ki tılsımlar, harfler ve rakamlar ile yapılmaktadır. Efsun ve tılsım kitaplarına göre harfler ve onların ifade ettikleri rakamlar tabiatüstü esrarengiz kudrete mâliktir. Harfler "ebced, hevvez"deki sıraya göre adet ifade ederler...
Yazı tarihi tetkikleriyle ispat edilmiştir ki, "ebced, hevvez..." aslında hecâ harflerinin sırasını göstermek ve sırf harfleri hatırda tutmak için tertip edilmiş, manasız sözlerden (mühmelât) ibarettir. Her şeyde esrar arayan uydurma meraklıları bu "ebced" deki mühmelâtın Şuayib Peygamber zamanında yaşamış olan altı Medyen hükümdarının adları olduğunu söylemişler ve yazmışlardır. "Kelemen" de bunların başkanı imiş. "Ebced" bir rivayete göre Yunan hekimlerinden birinin adı imiş... Halbuki bu "ebced..." Aramî alfabesindeki harflerin sırasını gösteren manasız sözlerdir.
Bu alfabe sırası Aramîlerden, Nabatilara, onlardan da cahiliyet çağı Araplarına geçmiştir. Aynı kaynaktan gelen İbranî, Süryanî, Yunan ve Lâtin alfabelerinde de bu sıra, gelenek olarak, muhafaza edilmiştir. Araplar, biribirine şekil bakımından benzeyen harfleri yanyana koymak maksadıyla bu "a, b, c" sırasını bozmuşlarsa da, eski sırayı "abced hevvez" altı mühmelâtından muhafaza etmişlerdir. Harfleri, rakam gibi kullanırken de bu "ebced"deki sıraya riayet etmişler ve Arapçaya mahsus altı harf için de iki mühmel söz uydurup ilave etmişlerdir.
Yukarıda adı geçen üfürükçülük kitaplarında gördüğümüz harflerin büyük bir kısmı esma-i hüsnâ harfleri ve rakamları da, bu harflerin "ebced" hesabına göre ifade ettikleri sayıyı göstermektedir. Bazı tılsımlarda ise bu "ebced" hesabı tutmuyor."[14]
Yazı işaretlerinin (hiyeroglif, harf, rakam) esrarengiz sihri kuvvet ihtiva ettiğine inanan en eski kaynağı, tarihin karanlık devirlerine kadar uzanmaktadır.
Zira yazının mahiyetini bilmeyen kavimler, yazıyı keşfeden kavimlerin deri, tahta, tablet ve başka nesnelere çizdikleri çizgilerle konuşup gaipten haber aldıklarına ve bu acaip çizgilerde tabiatüstü esrarlı kudred bulunduğuna inanıyorlardı'[15]
Bu inanç ve korkunun cahil halk arasında bugün bile tesirini sürdürdüğünü görüyoruz. Bazı okuma-yazma bilmeyen cahil kimseler, herhangi bir muskayı alıp atmak, ya da kağıdını yırtmak istediğiniz zaman, "aman çarpılırsın" diyerek size muskalarını vermek veya açtırmak istemezler.
Muska tılsım kitapları incelendiğinde öyle anlamsız melek, cin, şeytan ve Peygamber adlarına rastlarsınız ki anlamlarını hiçbir dil ve lügatta bulamazsınız.İşte bunlara örnekler:
a) Melek Adları:"Hımtıhılgıyail, Similhiyail, Hırhıyail, Sıfıryail"
b) Cin ve Şeytan adları: "Hışıtışalkikuş, Keşikşeliğuş, Bihelhelşituş."
c) Peygamber Adlan:"Heryail, Tefyail, Beclail, Cerfiyail..."
Yukarıda örneklerim verdiğimiz melaike, cin ve peygamber adlarına bakılınca bunların genellikle "İL" ile biten yahudi adlarına benzediklerini görüyoruz. Sebebi ise; Şems'ül Maarif yazarı Ahmed El-Buni'nin, İspanya "KABBALİST'leriyle yakın ilişki kurduğu ve bu isimleri onlardan öğrenmiş olmasıdır.
Kabbalah[16]; yahudilerin mistik ve iskolastik felsefeleridir. Bu felsefeye göre Yahudi alfabesindeki 22 harfin ve ifade ettikleri rakamların mistik ve sihri mahiyetleri vardır. Din kitaplarında zikredilen Tanrı adları ve sıfatlarını iyi kullanmak şartiyle, her türlü harikalar yapmak mümkündür. Bu kabbalah marifetleri nesilden nesile gizli bilgi olarak, seçkin çömezlere öğretildi. 13. yüzyıldan sonra kitap halinde yazılmaya başlandı. İspanya ve Güney Fransa'daki en cahil yahudiler arasında yayıldı. İspanya yahudilerinden de müslümanlara geçti. İşte Ahmet el-Buni bu yol ile efsunları öğrendi.[17] Oysa yukarıda adları geçen melek, cin ve peygamber adlarının hiçbirisinin İslâmiyetle ilişkisi yoktur. Cümlesi uydurma ve hayali adlardır, hurafedir.
BURHAN NE ZAMAN ÇIKTI?
Burhan hadisesinin “Ahmed er-Rıfai’den sonraki bir zamanda icad edilmiştir” sözüne gelince deriz ki; bu şüphesiz doğrudur. Burhan hadisesinin Moğol istilalarından sonra rıfai tarikatına girdiği tesbit edilmiştir. Bu vakanın Ahmed er-Rıfainin zamanında cereyan ettiğine dair hiçbir delil yoktur. Bir takım zayıf iddialar ise şunlardır;
1- İbni Kesir, İbni Hallikan'ın Vefayatul Ayan adlı tarihinden nakleder; "Müridlerinin alevlenen tandıra girmek gibi acaib halleri vardı. Tandırların ve fırınların içinde ateş yandığı halde oynarlar, yılan ve akrepleri ellerinde tutarlardı…"[18]
Cevap: Bu, bunların Seyyid Ahmed Rıfai zamanında icra edildiğini göstermez. Sonradan çıkarılmıştır. Hafız Zehebî de Siyeri A’lam’da bunu belirtmiştir.
2- İbni Cevzi'nin torunu Şeyh Şemseddin Miratuz Zaman'da der ki; "Şeyh Ahmed er-Rifai hazretlerinin Müritleri, vahşi hayvanların sırtına binip gezer, yılanları ellerine alıp oynatırlardı. Biri yüksek bir ağacın tepesinden kendini atardı da ona hiçbir şey olmazdı…"[19]
Cevap: bu da sonraki müridlerin çıkardığı işlerdendir. Sıbt İbnül Cevzi Ahmed Er Rıfai’nin zamanına yetişmemiştir.
3- Sözüne asla itimat edilmeyen yalancı gezgin İbni Batuta Seyahatname'sinde; "…Yatsı namazından sonra Şeyh Ahmed'le zikre başladılar. Sonra odundan bir taht hazırlanırken ilahi söylemeye başladılar. Müteakiben bu tahtı ateşe verdiler ve raks ederek ortasına girdiler. Onlardan birisi ateşin içinde yuvarlanıyor ve bir diğeri de ateşi ağzına alıyor ve ağzında söndürüyordu. Ahmediye cemaatindeki bu adet yalnız onlara mahsustu. Hatta onların içerisinde büyük yılanları, dişleri ile parça parça eden kimseler de vardı.[20]
Cevap: İbni Batuta hicri 703 senesinde doğmuştur ve Seyyid Ahmed Rıfai’nin zamanına yetişmiş olması düşünülemez. Ayrıca o, sözüne güvenilir biri de değildir. Yalancılığı tescillidir.
4- Ayrıca; Ahmed Eflaki, Menakıbul Arifin adlı eserinde; Taceddin Rıfai[21]’nin bürhan yaptıklarını açıkça anlatmıştır.[22]
Cevap: Taceddin Rıfai’nin Ahmed er Rıfai’den sonra yaşadığı malumdur.
Ayrıca bu malum vakada sansasyon peşinde koşan yalancı medyanın iddialarının aksine, kesinlikle acı hissetmek, kendine işkence etmek gibi bir durum söz konusu değildir.
Günümüzdeki rıfaiyye fırkasının mensupları tıpkı kendilerinden önceki şeyhler gibi bir takım daireler içine yazılmış tılsımlar ile sihir yaparak bunu gerçekleştirmektedirler. Bu yüzdendir ki, bu tılsımı kullanması için icazet verilenler dışındakilere burhan yaptırmazlar.
Bir takım harikalar göstermek asla kişinin Allah katında hayırlı bir kul olduğunu göstermez! Müslüman keramete(!) aldanan değil, istikamete itibar eden kimsedir. Zira Allah’ın düşmanları olan şeytan ve deccal gibileri de üstün haller göstermektedir. Sahih hadiste de geldiği gibi, Deccal bir mü’mini iki parçaya kesecek ve tekrar birleştirecektir.
Keramet ile istidraç arasındaki bu farka dikkat etmeyen saf Müslümanlar, Mesnevisine “Allah katından indirilme bir Kur’an” diyerek onu porno hikayelerle dolduran, Şemsi Tebrizi için şarabın helal olduğuna fetva veren, müzik ve raks gibi fuhşiyatı helal sayan Celaleddin Rumi’yi, “Allah kadında tecelli etti de onunla oynaştım” diyen ve şarap içen Şemsi Tebrizi’yi, Hz Hasen ve Huseyn’in peygamber olduğunu iddia eden Niyazi Mısri’yi, “Firavun en büyük muvahhiddir” ve “Cehennemde azap yoktur” diyen Muhyiddin Arabi’yi, uydurma hadislere ve bidatlere cevaz veren İsmail Hakkı Bursevi’yi, “Ben Kur’an’ın aynısını yazarım” diyen ve Allah’ın kendisine hulul ettiğini söyleyen Hallac el Mansur’u, necaset içinde gezen farzları yerine getirmeyen meczupları, din ahkamına hiç önem vermeyen kalenderîleri ve Melamileri Allah dostu zannetmişlerdir. Bundan Allah’a sığınırız.
Adı geçen şahısların eserlerine bunların sonradan sokulduğunu söylemek zorunda kalan tasavvufçular, vahdeti vucud gibi pisliklerin yer aldığı bu kitapları yine de övmekte, öğreti ve ekollerinde başucu kitabı edinmektedirler.
Mesela sufiler gibi mutezile fırkasından olan Said Nursi; “Ben Celaleddin Rumi zamanında yaşasaydım mesneviyi yazardım. O benim asrımda yaşasaydı Risale-i Nurları yazardı.” Diyebilmektedir.
Şeyhul İslam İbni Teymiye der ki; “Bazı kişilerin harikulade bir olay olarak ateşe girmeleri hususuna da dokunalım;
Kur’ana sarılmayan herkes, bunların fitnesine maruzdur ve bunlar kendilerini görenleri saptırıcıdır. Nitekim Deccalin elinde ortaya çıkan olağanüstü hadiseler sebebiyle de insanlar fitneye maruz kalırlar. Durum şudur ki;
Kimin elinde olağanüstü bir hadise meydana gelirse, bu kişi Şeriat kıstası ile ölçülür. Eğer istikamet üzere ise keramettir. İstikamet üzere değilse, onun elinde vuku bulan şey fitnedir. Cenabı hak böylelerinin elinde cereyan eden olaylarla, nasipsiz kişileri sapıklığa uğratır. Şer’i şerife uyanlar ise, şayet böylelerinden havada uçanları, su üzerinde yürüyenleri görseler bile bilirler ki, bütün bunlar kullar için fitneden başka bir şey değildir.”[23]
Böylece anlaşılmış oluyor ki, zikrullaha musiki aletleri, raks gibi şeyler karıştıran bidatçilerin elinde zuhur eden burhan hadisesi keramet değil, fitnedir. Kitap ve sünnete sıkı sarılan zahitlerde zuhur edeni ise keramettir.
Netice olarak diyebiliriz ki; Bürhan hadisesi ve bunun merasimler halinde, bir takım tılsımlar ile devam ettirilmesi ise büyük bir fitnedir. İşte bu sihirdir, sihir yapmak ise küfürdür.
Ömer adındaki bir deccalin dergahına gittiğim yıllarda, etrafında toplanmış olan bidatçı rıfailerin bürhan yaptığına çok şahid oldum. Zikir meclisi diye düzenlenen merasimlerde çalgılar çalınır, eşekler gibi raks edilirdi. Kitap ve sünnete aykırı pek çok itikadlar sözkonusu idi. Ölülerden yardım istenerek şirk koşulurdu. Şeyhlere masumiyet atfedilir, tarikatı terk edenlerin de kafir olacağı söylenerek müridlere psikolojik bir baskı uygulanırdı. Takkelerinin tepesine daire şeklinde yazılmış tılsımlar dikiyorlardı. Kur’an ve Sünnet İlmini perde olarak gören, keşfi alıp Kur’an ve Sünnet hükümlerini reddeden bir zihniyetten ne beklenebilir ki!..
Allah’ın, Kitap ve sünnete bağlı, istikamet sahibi Salih kullarına lutfettiği Keramet ise haktır, inkarına yol yoktur. Ancak keramet, Allah’ın kuluna dilediği ve lutfettiği ölçüdedir, yoksa tasavvufçuların arasında yaygın olduğu gibi keramet sahibinin dilediği gibi keramet gösterme serbestliği yoktur. Nitekim Ömer radıyallahu anh Allah tarafından konuşturularak kilometrelerce uzaktaki Sariye radıyallahu anh’e seslenmiş, onu uyarmış, hutbeden indiğinde ne demek istediği kendisine sorulduğunda, söylediği sözü hatırlamamış, birlik seferinden döndüğünde ancak bunun bir keramet olduğu anlaşılmış, fakat aynı Ömer radıyallahu anh, kendisini sırtından bıçaklayarak öldüren haini görememiştir.
[1] Sabri Yılmaz ,İstanbul Ve Anadolu Evliyaları(1/176) H.Kamil Yılmaz İslam Tasavvufu(s528)
[2] bk.: İmam Suyuti Şereful Muhattem(s.11)
[3] Brian Ward adlı araştırmacının Altıncı Duyu adıyla terceme edilip Remzi Kitabevi tarafından basılan kitabında ipe tırmanan bazı Hint fakirlerinin fotoğrafı çekildiğinde, fotoğrafta böyle bir hadisenin gerçekleşmediği, ipe tırmandığı zannedilen adamın çalılıklar arkasına kaçıyor vaziyette görüldüğü belirtiliyor, bunun kitlesel bir büyü olduğu kaydediliyor.
[4] Abdullah Develioğlu Büyük İnsanlar(s44-45)
[5] Sefine-i Evliya (1/196) [Osmanlıca kelimeleri sadeleştirdik.]
[6] Hacı Reşit Paşa Tasavvuf( s.116)
[7] Said Havva Ruh Terbiyemiz (s.326-8)
[8] Meydan Larousse, Büyü Maddesi.
[9] Daha geniş bilgi için Bak: Tecrid-i Sarih(8/225-228)
[10] Meydan Larousse, Büyü Maddesi
[11] Ruh, İnsan, Cin, Ahmed Hulusi, 3. Baskı, s. 142-145
[12] Kur'ân-ı Kerimin Havas ve Esrarı, Imam-ı Yafiî s. 496-497
[13] Hurafeler ve Menşeleri, s. 65-66
[14] a.g.e., s. 57-58
[15] a.g.e., s. 59-60
[16] Kabbalah: Rivayet, gelenek anlamına gelmektedir
[17] Hurafeler ve Menşeleri, s. 58-59
[18] İbni Kesir ElBidaye ven-Nihaye(terc.:12/545) İbni Hallikan Vefayatul Ayan(1/154) Nurul Ebsar(s.252) Yunus EsSamarrai Seyyid Ahmed erRıfai Hayatı ve Eserleri(Terc.:Münir Atalar s.32)
[19] Sıbt İbni Cevzi Mir'atuz Zaman(s370) Muhammed Bin Yahya EtTadifi Kalaidul Cevahir(s228) Nebhani Camiul Keramatil Evliya(2/280) Yunus esSamarrai A.g.e.(s.33)
[20] İbni Batuta er Rıhle(Seyahatname s.195) Es Samarrai A.g.e.(s33)
[21] Hayatı , diğer bürhanları ve kerametleri hakkında bkz.: İslam Alimleri Ansiklopedisi(9/300-302) Nebhani Camiül Keramatil Evliya(1/370 tercemesi; 2/463) İbni Kesir ElBidaye(14/87)
[22] Ahmed Eflaki Menakıbul Arifin(2/299)
[23] İbni Teymiye Mecmuul Fetava(4/25-26)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vahdeke la şerîke leke estağfiruke ve etûbu ileyk" (İbn Bişrân Emâlî, 291, Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)

Kitaplar

Cevâmiu'l-Kelîm Programı