Sitemizin Araç Kutusunu İndirin
Allah'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi cennetine ulaştıracak kadar taatini nasib eyle. Dünya musibetlerini hafifletecek yakîn ver. Allah'ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimiz konusunda musibete uğratma. Dünyayı en büyük endişemiz ve gayemiz kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme!" (Allahumme âmîn) =Tirmizi (3502)=

YAZI ARŞİVİ

18 Nisan 2007 Çarşamba

Vahdeti Vucud

Nebi b. Turhan’ın Vahdet-i Vücud Risalesi:
Bismillahirrahmanirrahim
(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
Zalimlerin kendisi hakkında söyledikleri şeylerden münezzeh olan yüce Allah’a hamd olsun. Sürekli salat ve selam, hakkı pervasızca haykıran, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen Hz. Peygamber (s.a.v.)’e, Ehl-i Beytine, şeriatını koruyan yakınlarına, dinini savunan ashabına olsun.
Asıl konuya gelince, hiçbir şeye muhtaç olmayan yüce Allah’a mahtaç olan Nebî bin Turhan b. Turmuş es-Sinabî şu gerçeklere değinmek ister.
Ey inananlar! Şu gerçeği oldukça iyi bilmelisiniz ki, tasavvuf ehlinin mezhebi, batıl, asılsız bir mezheptir. Bunların dalalet ve sapıklıkları, yetmiş iki fırkanın sapıklığından daha tehlikelidir. İşte bu bakımdan tasavvuf ehlinin görüşlerini bilmek gereği vardır. Böylece müminler, tehlikeden kurtulmuş ve sakınmış olsunlar. Hem tasavvuf ehlinden, hem bunların meclislerinden ve hem de bağlı bulundukları görüşten uzak kalabilsinler. Çünkü bunların hem kendileri sapık ve hem de birçoklarını saptırıyorlar. Bizim burada sözünü ettiğimiz görüş, “Füsûsu’l-Hikem” adlı kitabın yazarı İbn Arabî’nin mezhebi ve görüşüdür. Doğrusu onun ortaya koyduğu görüş, büyük bir felaket ve musibettir. Bu bakımdan tertemiz olan şeriata bağlanıp sarılın ki, cehennem ateşinden kurtulmuş olasınız.
Bu öğüdü, konuyu iyice bilenlerden dinleyin ve kabullenin. Çünkü sözünü ettiğimiz görüşün sahipleri kafirdirler. Haktan sapmışlardır. Hem sapa sağlam şeriatten ve dosdoğru yoldan da çıkanlardır. Bunlar hüsrana uğrayan şeytanın tarafında, onun ekibinde yer alanlardır.
Şu gerçeği iyice bilmelisiniz ki, Füsûs adlı eserin sahibi Muhiddîn Arabî, ilk zamanlarda kendi çağının en değerli bilginlerinden, alimlerinden, ileri gelen şeyhlerindendi. Ancak son zamanlarında ise kendisi kafirlerin lideri durumuna geçmiştir. Çünkü ona göre puta tapan ile Allah’a ibadet eden arasında hiçbir ayırım yoktur. O bunun için, der ki: “Mümkinlerden herhangi bir şeye tapanlar, aslında Allah’a ibadet ediyorlar.” Nitekim Füsûs adlı kitabında da: “Doğrusu münezzeh olan Hak (Allah), müşebbeh olan halkın kendisidir” demektedir. Ayrıca puta secde eden kimse, Muhiddin Arabî’ye göre, putu red ve inkar edenlere göre daha bilgilicedir. Yine kendisi şunları söylüyor: “Putlara ibadet etmeyi terketmek aslında cehaletten kaynaklanan bir şeydir.” Ayrıca Füsûs’unda Hz. Nûh (a.s.)’un kavmiyle ilgili olarak şu görüşlere yer veriyor: “Eğer onlar Ved, Süva’, Yeğûs, Yeûk ve Nesr adlı putlarına ibadeti terketselerdi, terkettikleri ölçüde hakkı bilmez olurlardı.” Yine Füsûs kitabında şu ifadelere yer veriyor: “Aslında ne kadar puta tapanlar varsa, hepsi Allah’a ibadet ediyorlar.” Nitekim kendisi yine aynı kitabında Hz. Hûd (a.s.)’un kavmiyle ilgili olarak şu ifadeleri zikrediyor: “Onlar, kurb’ten yani yakınlıktan oluştular, böylece arada uzaklık denen şey kalktı. Bunlar için cehennemin adı yok oldu. Dolayısıyla tümü kurb yani Allah’a yakınlık nimetleriyle kurtuluşa erdiler. Bu da onların bunu haketleri yönündendir.” Yine Füsûs’unda diyor ki: “Kim ilahlık davasına kalkışırsa, o bu davasında doğrudur.” Evet bu ve benzeri şeriata aykırı bir çok ifadeler kullanmaktadır. Aslında Muhiddîn Arabî’nin bu gibi ifadeleri kullanmaktan amacı, Vacibu’l-Vücud olan zat ki o bizzat Allah’ın kendisidir. İşte bu, aynı zamanda tüm mümkünlerin de vücududur, kendisidir. Evet savunduğu düşünce budur. Eğer savunduğu düşünce bu olmasaydı. O zaman söylediği: “Mümkünlerden herhangi bir şeye tapanların tümü, Allah’a ibadet etmiştir” sözünün bir anlamı kalmazdı. Oysa gayet açıktır ki, mabudun feyzi, tapınılan bir ilah olamaz. Böylesi bir inançtan Allah’a sığınırız.
İşte onun bu saçmalıklarından dolayı döneminin şeriat erbabı, onun küfrüne ve ilhadına hükmetmişlerdir. Daha sonra bu yüzden boynu vurulmuştur. Nitekim en değerli âlimlerden, kendi döneminin müftüsü olan Sadi Çelebî de Muhiddîn Arabî’nin küfrüne ve ilhadına dair fetva vermiştir. Bundan sonra gelen ve yine en değerli alimlerden olan ve bulunduğu dönemin de müftüsü bulunan Çûy zade (Çivizade) de onun küfrüne ve ilhadına ilişkin fetva vermiştir. Yani bizim zamanımızda kim bu türden görüşleri yayar ve onun itikadı gibi inanırsa, bunların da kafirliklerine ilişkin fetva vermiştir. Çünkü Muhiddîn Arabî İslâm dinini yıkmıştır. Her iki dünyada da onun hasmı sadece Allah’dır. Dünyada hasmı olduğuna ilişkin kanıt, boynunun vurulması suretiyle kendisinin ortadan kaldırılması, helakidir. Ahirette de yandaşlarıyla birlikte, dostlarıyla beraber en acıklı azapla cezalandırılacaktır. Evet durumu böyle olacaktır eğer, dostları da onun inancı üzere idiyseler. Çünkü vücudiye mezhebini ortaya atan İbn Arabî’dir. Nitekim demiştir ki:
“Vacibin hakikatı, mutlak vücuttur. O da Allah’ın zatının aynıdır yani kendisidir. Bu da tüm mümkün varlıkların vücududur. Yani zahirdeki mümkünlerin vücududur. Bu sözden çıkan sonuç şöyle olmaktadır. Mümkünlerden olan her şey vaciptir. Nitekim kendisi bunu kendi sözleriyle Füsûs adlı kitabında söylemiştir. Demiştir ki: “Mevcudatta şekil ve suret olarak Hakk’ın sereyanı, hareket etmesi olmasaydı, şu alemin bir varlığı yani vücudu olmazdı.” Yine bu sözden çıkan sonuç şöyle olmaktadır. “Vacibin mümkünlerin vücudunda yani varlığında bir tesiri yani etkisi ve fonksiyonu yoktur.” Çünkü bu şeyler ona göre bizzat vacibin kendisidir.
Şurası da gayet açıktır ki, bir şeyin kendi nefsine, zatına etkisinin mümteni oluşu yani olamazlığı burada sözkonusu olmaktadır. Yine bu sözden anlaşılan şudur. Sanii, yaratanı tatil etmek, yok saymak, kabul etmemektir. Oysa yüce Allah bu gibi şeylerden yüce ve münezzehtir. Ayrıca tüm peygamberleri de, semavî tüm kitapları da yalanlamak oluyor.
Şurası iyice bilinmelidir ki, hulûliye ve vücudiye gibi tasavvuf mezheplerinin tümü Füsûs sahibi Muhiddîn Arabî’nin mezhebi gibidir. Çünkü bu, onların en büyük akıl hocalarıdır. (Bkz. Hayatu’l-Kulûb, Bap: 38)
Salat ve selam Hz. Muhammed’e, Ehl-i Beyt’ine ve ashabınadır. Bunu tamama erdiren yüce Allah’a hamdolsun. Tüm halkların efendisi olan bizim peygamberimiz Muhammed’e salat ve selam olsun.[1]
[1] İbn Kemal Paşa’nın yardımcısı Nebî b. Turhan (Abdulbarî b. Turhan) b. Turmuş es-Sinabî, Vahdet-i Vücud, Tevhid Yayınları.
Abdulgani En-Nablusi'nin İlahı
"Sana biat edenler, ancak Allah'a biat ediyorlar" (Feth, 10) âyetini izah ederken en-Nablusi şöyle diyor:
"Yüce Allah peygamber Muhammed'in Allah olduğunu, biatının da Allah'ın biatı ve biat için uzatılan elinin Allah'ın eli olduğunu haber vermiştir."
Yüce Allah'ın Hz. Musa'ya "Ben seni seçtim" (Taha, 13) âyetini de şöyle açıklıyor: "Ben olman için ve ben sen olmam için, benden sana vahyedileni dinle. Bu da gafil insanın kendi nefsiyle konuşmasına benziyor, o nefsiyle konuşuyor ve nefsi onunla konuşuyor."
Yine yüce Allah'ın Hz. Musa'ya "Benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendi sevgimi lutfettim" (Taha, 39) âyetini açıklarken de şöyle diyor: "Zatımı sana giydirdim ki onunla ben görünürüm ve sen kaybolursun. Sen görünürsün, ben kaybolurum. İkisi iki değil, bir kişidirler."
en-Nablusi kadar utanmadan yalan söyleyen ve batılı tervic etmek için iftirayı meslek edinen kimse görmedim. Vahdeti vücud inançlarında tasavvufçuların Kur'ân ve Sünnete bağlı kaldıklarını söyleyerek şöyle diyor:
"Rabbimizi tanımada, Kur'ân'da kendisinin kullandığını kullanmada, peygamberin onun için kullandığını kullanmada, azığımız ve dayanağımız Kur'ân-ı Kerîm ve Rasûlullah'ın sünnetine sarılmaktır."
Edepsizce küfürle yetinmemiş, ona çok adi bir iftirayı eklemiştir. Vahdeti vücuda sarılmada azık ve dayanağının Kur'ân olduğuna, iftira etmiştir. İnanıyorum ki en -Nablusi'nin akidesinden habersiz olarak naklettiğimiz son parağrafı okuyan bir kimse, onun kalbi hakkın nuru ile taşan bir mümin olduğuna inanır. Bütün tasavvufçular böyledir. Her duruma uygun bir kıyafet giydirir ve okuyucuyu memnun edecek bir süs verir. Ne zaman ona inanırsa, onu avlar ve öldürür. Çünkü hepsi anlatımda batıla hak elbisesi giydirirler.
Allah'ın kitabına kin ve nefret savaşı açan sapık, bütün fırka ve inanç mensupları bu şekildedir. Allah'ın vahyini açıkça yalanlamıyor, öldürücü ikiyüzlülüğüyle hedeflerini maskeleyip, lafızlarını kutsallaştırdığını söyliyerek, onlara Allah'ın hiç cevaz vermediği ve Kur'ân'la hiçbir ilişkisi bulunmıyan manalar giydiriyor. Bu kılıfla bakarsınız küfrün anlamının iman ve batılın, hakkın kendisi olduğunu söylüyor. Onun için bunların Allah'ın sözünü yalanlamada en alçak ve en korkunç olduğu görülür. Küfrünün sinsiliğinde Bahailik ve davetinin deccallığında Kadiyanilik, söylediklerimin en açık delilidir. İkisi de Allah'ın kitabına ve Rasûlü'nün sünnetine inandığını iddia ettiği halde bakarsanız Allah'ın, Rasûlü'nün ve Kur'ân'ın en amansız düşmanları onlardır.
Tasavvufçuların Kendi Kitaplarına İmanı
Tasavvufçular şurada, burada ve her yerde İslâm için tuzak kurmaktadırlar. Kendi kitaplarına sarsılmaz bir inada dayanan imanla inanırlar. Bu inanç bütün kalplerini, duygularını, düşüncelerini ve zihinlerini istila ederek esir gibi kıskıvrak bağlar. Bir hurafe veya mitolojiye işaret eden her harfine inanır, bir saçmalığı yayan her kelimeye kutsal bir kitabın âyetleri gibi bağlanırlar. Ancak onlar için sevgi beslemiş, onları sevmiştir. Ahtapotları ancak onunla kalpleri kuşatmıştır. Ruhların hayat damarlarını ancak örümceklerinin zehirli salyaları kurutmuştur.
Ama ne zaman müminlerle karşılaşırlarsa, kitaplarına bu hurafe ve sapık şeylerin sonradan sokulduğunu iddia ederler. Fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında da "Biz müminleri saptırıyoruz" derler. Böyle değilse, tağutlarıyla beraber bütün tasavvufçulara sesleniyorum, acaba onlardan birtek kişi inandıkları kitaplarının asılsız ve sonradan uydurulduğunu yahut bu kitaplara inanmadıklarını söyleyebilir mi? Veya bu kitapların dolup taştığı küfürleri red ettiğini söyleyecek bir yiğit aralarından çıkar mı? Yahut bu kitapların sonradan uydurulduğu veya başkaları tarafından onlara bu saçmalıkların karıştırıldığına dair birileri bize bir delil, bir belge veya bir şahit getirebilir mi?
Bütün dünyaya ilan ediyor ve iddia ediyorum ki, bu kitaplar sonradan uydurulmuş veya onlara başkaları bu saçmalıkları karıştırmış değildir. Gerçek tarih buna şahittir, sahih naklin tevatürü buna tanıktır.
Bununla beraber onların uydurulduğunu veya başkaları gibi şeyleri bazı onlara karıştırdığını varsayalım. Sizler bunlara bağlanıp meyhanecinin şaraba, kadehe ve kafayı bulmaya inandığı gibi inandıktan ve kutsal birer kitap gibi üzerinde titredikten sonra, başkaları tarafından uydurulduğu veya ilaveler yapıldığını kabul etmek neyinize yarıyacaktır!Ama sonradan uydurulmuş yahut yabancı şeyler karıştırılmış, savunması elinizdeki son zırhtır. Yıldırım çarpmışa çeviren hakkın darbesi karşısında şaşkına dönen ve kaçacak delik arıyan tasavvufçuların sığındığı son sığınak! Aslında bu iddia, suçlunun işlediği cinayetin cezasından kurtulmak için iftira ettiği yalan bir şahitlikten başka bir şey değildir. Zira bugüne kadar hiçbir tasavvufçunun bir tasavvuf kitabında söylenen hurafe ve sapıklıkların İslâm'a aykırı olduğunu ve red edilmesi gerektiğini söylediği görülmemiştir. Böyle söyleyenler olmuşsa, bunlar ancak göstermelik tasavvufçular veya tasavvuf bataklığında henüz batmamış olanlardır.