Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

26 Nisan 2007 Perşembe

Selefin Vela Hakkındaki Görüşleri

Selefin Vela Hakkındaki Görüşleri

Bu konuda seleften gelen sözler oldukça çoktur. Ancak biz burada bunlardan sadece bazılarını alacağız.
İbni Abbas Al-i İmran Suresinin 118 ve 119. ayetlerini şu şekilde yorumlamıştır:
"Bir takım müslümanlar, aralarındaki cahiliye dönemine ait münasebet ve anlaşmalar sebebiyle yahudilere gidip geliyor, onlarla buluşuyorlardı. İşte Allah (c.c.) bu ayeti indirerek, müslümanların arasına fitne sokabilecekleri endişesiyle, onlarla dostluk kurmayı yasakladı. Bundan sonra onlarla sadece münafıklar dostluklarına devam ettiler." (İbni Ebu Hatim)
Ömer'e (r.a.):
"Şurada, Hire Halkından bir takım gençler var, hıfzları güçlü, aynı zamanda yazı yazmasını da iyi biliyorlar. Acaba onlardan birini kendine (devlet işlerinde) yardımcı olarak alsan olmaz mı?" diye soruldu. Ömer (r.a.) şu cevabı verdi:
"Böyle yapmam durumunda, mü'minleri bırakıp da başkalarını sırdaş edinmiş olurum." (İbni Ebu Şeybe)
İbni Kesir der ki:
"İşte bu ayetle birlikte bu eser (selefe ait söz), zimmet ehline devletin yazım işlerinde görev vermenin caiz olmadığına delildir."
Rebi' b. Süleyman der ki:
"Mü'minleri bırakıp da münafıkları dost edinerek onları içişlerinize karıştırmayın."
Kurtubi Tefsiri'nde bu ayetle ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır:
"Yüce Allah, bu ayette mü'minlerin; kafir, yahudi yada heva ve heveslerinin esiri olanlardan hiçbirisini dost ve sırdaş edinmemelerini istiyor. Bunların müslümanların arasına girip işlerine karışmalarına, görüş beyan etmelerine, herhangi bir iş ve hizmette görev almalarına izin verilmemesini emrediyor.
Nitekim, şöyle bir söz vardır:
"Kim senin dininin ve mezhebinin aksine bir tutum içindeyse, onu dost ve sırdaş edinmen doğru değildir."
Yine denilir ki:
"Kişiyi değil, arkadaşının kim olduğunu sor
Çünkü her kişi arkadaşıyla kıyaslanır."
Ebu Hureyre (r.a.)'den Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Kişi, dostunun dini üzeredir. Kiminle dostluk ettiğinize dikkat edin." (Ebu Davud Edeb: 4883, Tirmizi: 45. Ahmed: 2/303 - 334. Hakim 4/171.)
İbni Abbas'tan gelen rivayet ise şöyledir:
"İnsanlara dostlarına göre itibar gösterin."
Daha sonra "... Onlar sizi bozmaktan geri durmazlar..." (Al-i İmran: 3/118) ayetiyle ilgili olarak şöyle der: "Ayette yer alan "habal" kelimesi; "ifsad etmek, bozmak" manasındadır. Dolayısıyla buradaki mana; "Onlar sizi bozmaktan bıkmazlar, hep sizi ifsad etmek isterler." şeklindedir.
Ebu Musa el-Eşari, bir hesapla ilgili olarak Ömer'e (r.a.) gider ve yazılı kağıdı önüne bırakır. Bu durum Ömer'i (r.a.) şaşırtır ve Ebu Musa'ya şöyle der:
"Senin katibin nerede, bu yazdıklarını halka okuyup duyursa ya?" Bunun üzerine Ebu Musa:
"O mescide giremez." der. Ömer (r.a.):
"Neden, adam cünüp mü?" der. Ebu Musa:
"Hayır, o hristiyandır." diye cevap verince, Ömer (r.a.) kendisini azarlar ve:
"Allah onları uzaklaştırmışken, siz onlara ikramda bulunmayın. Allah onları hain olarak bildirmişken, sizler onlara güvenmeyin." der.
İmam Muhammed b. Veddah'ın kitabında ise şöyle denilir:
"Kim bid'at sahibiyle birlikte oturursa, o, İslam'ın yıkılması için onunla birlikte hareket etmiştir."
İmam Evzai de şöyle diyor:
"Sizin seleflerinizin kalpleri onlardan tiksinir, halkı onların bid'atlerine karşı uyarırlardı."
Hasan el-Basri de diyor ki:
"Bid'at sahibiyle birlikte oturma! Çünkü o kalbini rahatsız (hasta) eder."
İbrahim de şöyle diyor:
"Bid'at ehliyle birlikte oturmayın, onlarla konuşmayın. Çünkü ben kalplerinizin rahatsızlanmasından korkarım."
İşte tüm bu eserleri İbni Veddah rivayet etmiştir.
Muhammed b. Abdu'l Vehhab da şöyle diyor:
"Selefin bid'at ve dalalet ehliyle ilgili düşmanlıkları son haddine varmıştır. Eğer, selef bu şekilde konuşuyor, dalalet ehline düşmanlık konusunda bu kadar şiddetli tavır takınıyor, onlarla beraber bulunmayı ve oturmayı yasaklıyorsa, o zaman kafir ve münafıklarla beraber hareket etmenin, onlarla birlikte oturmanın manasını var sen düşün. Sapık ve cahil olup, Allah'a (c.c.) ve Rasulü'ne (s.a.v.) iman etmeyenlerin yanında yer alanların durumunu kendin değerlendir. Onların işlerine koşturanlar, maslahatları için çaba sarfedenler, Kıyamet Gününde de onlarla birlikte olmazlar mı? İşte kafir ya da münafık olduklarını bildikleri halde onları savunan, onları iyi ve güzel bulan, onların İslam'a karşı takındıkları tavırları bile bile onlarla birlikte hareket edenler, onların yandaşlarından ve Kıyamet Gününde onlarla birlikte olacak olanlardırlar.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"(Yüce Allah meleklerine emreder) Toplayın o zalimleri, onların eşlerini ve taptıklarını!" (Saffat: 37/22)
"Nefisler çiftleştiği zaman." (Tekvir: 81/7)
"Kişi, ancak sevdiği kavimle birlikte haşrolunur " (Taberani, İbni Münzir)
Allah (c.c.), kafirleri dost ve sırdaş edinmeyi şiddetle yasaklıyor. Aynı zamanda, onlarla dost olup, onları sırdaş tutanların da onlardan olacaklarını haber veriyor. Nitekim, bununla ilgili olarak Rasulullah'tan da (s.a.v.) birçok hadis rivayet edilmiştir. Rasulullah (s.a.v.):
"Bir toplumu seven, kesinlikle onlarla beraber haşrolunur" buyurmuştur.
Yine daha önceki sayfalarda Kitap, Sünnet ve eserlerden verdiğimiz delillerden de anlaşılacağı gibi, kim yasaklanmasına rağmen müşrikleri sever ve onları dost ve sırdaş edinirse onlarla aynı konumdadır. Ve onlarla birlikte Cehennem ateşinde yanacaktır. Gazabından ve cezasının şiddetinden Allah'a (c.c.) sığınırız.

21 Nisan 2007 Cumartesi

La İlahe İllallah’ın Manası Ve Gereği

La İlahe İllallah’ın manası:
Tek ilah’tan başka kulluk edilecek başka bir ilah yoktur. O tek olan ilah da, şeriki olmayan yüce Allah’tır. Çünkü ibadete layık olan, ancak O’dur.
Bu kelimenin gereği, Allah’ın (c.c.) dışındaki bütün sahte ilahları reddetmektir.
Zira Allah (c.c.) dışındaki mabutların ilahlık iddiası batıldır. Çünkü O’ndan başka bir şey ibadete (dua edilmeye, emir ve yasak koymaya, nizam tespit etmeye) layık değildir.
Uluhiyetin başkaları için reddedilmesi, ilahlığı sadece ortağı olmayan Allah’a (c.c.) ait kılmayı ve O’nun yanında ikinci bir ilah edinmemeyi gerektirir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayın...” (Nisa: 4/36)
“Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa (La İlahe İllallah’a) yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara: 2/256)
“... Biz her ümmete, yalnız Allah’a kulluk etmeleri ve tağuttan da sakınmaları için Rasul gönderdik.” (Nahl: 16/36)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kim La İlahe İllallah der ve Allah’tan başka tapınılanları reddederse malı ve kanı haram olur...” (Müslim, İman: 8.)
Bütün rasullerin kavimlerini davet ettikleri söz şudur:
“... Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur...” (A’raf: 7/59)
İbn-i Receb (Allah ona rahmet eylesin) şöyle demiştir:
“İlah; yüceliğiyle, aşk ve muhabbetiyle korku ve ümidiyle kendisine güvenilen, tevekkül edilip dayanılarak kendisinden istenilen, kendisine dua ve yakarışta bulunulan, itaat edilip isyan edilmeyendir. Tüm bunlar ancak aziz ve celil olan yüce Allah’a yaraşır.”
İşte bu sebeple; Rasulullah (s.a.v.) Kureyş müşriklerine:
“La ilahe illallah” deyiniz, dediğinde müşriklerin cevabı;
“İlahları tek bir ilah mı kıldı? Gerçekten bu çok acaip bir şey” (Sa’d: 38/5) demek olmuştur.
Kelime-i Şehadet’in genel manası Allah’ın (c.c.) dışında ibadet edilenleri reddeder ve batıl kılar. Yani tağutu red ve Allah’a (c.c.) iman etmeyi gerektirir.
Tağutu reddetmek, Allah’ın (c.c.) emir ve yasağına ters düşen emirlerde bulunan kişi ve kurumları, hevayı ve şeytanı reddetmektir. “La ilahe illallah” ın manasıyla birlikte gereğini de yerine getirmek, ibadette Allah’ı (c.c.) birleyerek O’na benzer tutulanları terketmektir.
Kul, “La ilahe illallah” dediğinde; ibadette Allah’ı (c.c.) birlediğini, Allah’tan (c.c.) başkalarına, putlara, kabirlere, evliyalara ve salihlere ibadet etmenin batıl olduğunu ilan eder.
“La ilahe illallah” ın gereği, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığını, yaratıcı, kudret sahibi ve her şeye kadir olanın Allah (c.c.) olduğunu kabul etmek, Allah’tan (c.c.) başka hiç kimsenin hakimiyet hakkı olmadığına inanmaktır. Çünkü hakimiyet yalnız Allah’a (c.c.) aittir. Kim, “La ilahe illallah” ı bu şekilde inanarak açıklarsa mutlak olarak tevhidin hakkını vermiş olur.
Allah’a (c.c.) yaklaşmak için ölülere kurban kesen, türbelere yardımda bulunan, kabirlerin etrafını tavaf eden ve adak adayanlar, Allah’ın (c.c.) yaratıcı ve her şeyin sahibi olduğuna inansalar bile, ilk Arap müşrikleri gibi Allah’a (c.c.) şirk koşmuş olurlar. Mekke müşrikleri, kabirlere ve putlara tapmadıklarını söylüyor fakat uygulamada aksini yapıyorlardı. Onlar yaratıcı ve rızık verici olduğuna inanmadıkları halde, sırf kendilerini Allah’a (c.c.) daha çok yaklaştırsınlar diye salih olduğuna inandıkları bazı kişilere ibadet ediyorlardı.
Hakimiyet, “La ilahe illallah”ın gerçek manasının tamamını değil sadece bir cüzünü oluşturur. Çünkü ibadette şirk koşan bir kimsenin, şeriatın hükmünü kabul etmesinin bir faydası yoktur. Şayet “La ilahe illallah” ın manası onların zannettiği gibi olsaydı, Rasulullah (s.a.v.) ile müşrikler arasında herhangi bir mücadele olmaz, onlar da Rasulullah’a (s.a.v.) bağlanırlardı.
Böyle bir durumda, Rasulullah (s.a.v.) onlara:
“Allah’ın varlığını ve her şeye kadir olduğunu tasdik edin. Hukuki, meselelerde şeriatın hükmüne tabi olun” der ve onları ibadetlerinde serbest bırakırdı. O zaman Allah Rasulü’ne tabi olurlardı.
Bunlar, Arap lisanının ehli olan bir kavim oldukları için “La ilahe illallah” ın putları tapmayı reddettiğini ve sadece lafzi bir mana taşımadığını anlıyorlardı. Bundan dolayıdır ki bu kelimeden nefret ederek uzaklaştılar ve şöyle dediler:
“... İlahları tek bir ilah mı kıldı? Şüphesiz bu çok acaip bir şey...” (Sa’d: 38/5)
Allah (c.c.) onları şöyle vasfediyor:
“Onlara “La ilahe illallah” denildiği zaman kibirlenirlerdi ve “mecnun bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz.” derlerdi.” (Saffat: 37/35-36)
Onlar, “La ilahe illallah”ın Allah’ın (c.c.) dışında ibadet edilen her şeyi reddetmek, ibadette sadece Allah’ı (c.c.) birleme manasına geldiğini çok iyi biliyorlardı.
Şayet müşrikler “La ilahe illallah” dedikleri halde putlara ibadet etmeye devam etselerdi, kendi içlerinde çelişkiye düşerek bundan rahatsız olurlardı.
Günümüzde kabirlere ibadet edenler, bu şiddetli çelişkiden hiç rahatsız olmuyor, onlar “La ilahe illallah” demelerine rağmen bir çok ibadeti ölülere yapmaya devam ediyorlar.
Ebu Cehil ve Ebu Leheb, bu kelimenin manasını günümüzde kabirlere ibadet edenlerden çok daha iyi biliyorlardı. Onların bile eli kurudu!
Sonuç olarak:
Kim bu kelimeyi, manasını bilerek söyler, gereğiyle amel edip açık ve gizli şirkten kaçınırsa, ibadeti tam bir itikatla yalnız Allah’a (c.c.) has kılıp bununla amel ederse, işte o gerçek bir mümindir.
Kim “La ilahe illallah” deyip inanmadığı halde zahiren amel ederse, o da münafıktır. Kim bu kelimeyi diliyle söyler fakat onu bozacak amellerden birini işler ve Allah’a (c.c.) şirk koşarsa o da müşriktir.
“La ilahe illallah” kelimesinden kastedilen; manasını bilip bu mananın gerektirdiği şekilde Allah’a (c.c.) ibadet etmektir.
İbadet, muamelat ve bütün meselelerde Allah’ın (c.c.) hükümlerini kabul edip, beşeri kanunları reddetmek, insan ve cin şeytanlarının revaca çıkardığı bütün hurafeleri ve bidatleri ortadan kaldırmak bu kelimenin ameli gereklerindendir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Yoksa onların dinden Allah’ın izin vermediği bir şeyi kendileri için din gösteren ortakları mı vardır?” (Şura: 42/21)
“... Eğer siz onlara itaat ederseniz, muhakkak ki müşrikler olursunuz...” (En’am: 6/121)
“... Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih’i Rabler edindiler.” (Tevbe: 9/31)
Nebi (s.a.v.) bu ayeti kerimeyi okudu. Bunun üzerine Adiyy b. Hatem Rasulullah’a (s.a.v.) dedi ki:
“Muhakkak onlar, onlara ibadet etmiyorlar ki.
Rasulullah (s.a.v.):
“Onlar Allah’ın helal kıldığı bir şeyi haram, haram kıldığı bir şeyi helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?” dedi.
Adiyy b. Hatim: “Evet,” deyince,
Rasulullah (s.a.v.):
“İşte böylece onlara ibadet ediyorlar.” buyurdu. (Tirmizi, Tefsir: 10; Taberi: 14/210 (61632-61634); Suyuti, Durru’l-Mensur: 3/230; Beyhaki, Sünenü’l-Kübra.)
Şeyh Abdurrahman b. Hasan dedi ki:
“Allah’tan başkalarına itaat etmekle alimlerini rabler edindiler. Aynı olaylar bu ümmetin içinde de vuku bulmaktadır. Bu ise en büyük şirk olup, “La ilahe illallah” ın manasını ortadan kaldırır.”
Bu kelimeyi söyleyen bir kimsenin, beşeri kanunlarla muhakeme olmayı da reddetmesi gerekir. Çünkü sadece Allah’ın kitabıyla hükmolunmak, onun dışında kalan beşeri sistemleri terketmek vaciptir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“... Eğer bir şeyde ihtilafa düşerseniz onu Allah’a ve Rasulü’ne götürün.” (Nisa: 4/59)
“Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun hakkında hüküm vermek hakkı Allah’ındır. İşte benim Rabbim olan Allah O’dur...” (Şura: 26/10)
Allah (c.c.) kendi indirdiği şeriatle hükmetmeyenler hakkında kafir, fasık, zalim diye hüküm vermiştir. Allah’ın (c.c.) indirdiğinin dışında hüküm veren kişide iman yoktur.
“La ilahe illallah” müslümanların yaşamlarının her yönüne hakim olması gereken bir hayat nizamıdır.
Bazılarının zannetikleri gibi, sadece manasını anlamadan gereğiyle amel etmeden, sabah ve akşam virdlerinde bereket için tekrar edilen bir söyleyişten ibaret değildir.
“La ilahe illallah”ın gereklerine bağlılık, Allahû Teala’nın isim ve sıfatlarına Allah (c.c.) ve Rasûlünün (s.a.v.) bildirdiği şekilde iman etmeyi gerektirir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin. Onun isimlerinde ilhad etmeyin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.” (A’raf: 7/180)
Abdurrahman b. Hasan dedi ki:
“Arap dilinde ilhad kelimesinin manası, Allah Teala’nın isim ve sıfatları hakkında sapmaya meyletmek ve yalana yönelmektir.
Bilerek veya bilmeyerek birtakım tevillerle Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarının hak olan manasını inkar etmek ve O’nu mahlukata benzetmektir.”
Her kim Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarını bozar, tevil eder veya kabul etmez, Celil olan manalarına delalet eden manasını ortadan kaldırırsa, Cehmiyye, Mutezile, Eş’ariler gibi La ilahe illallah’ın delaletine muhalefet etmiş olur. Çünkü ilah, isim ve sıfatlarıyla dua edilen ve vesile olunandır. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“... En güzel isimler Allah’ındır. Onunla O’na dua edin...” (A’raf: 7 /180)
İsim ve sıfatları olmayan nasıl ilah olur? Kendisine ne ile ve nasıl dua eder?" (Fethu’l-Mecid: 237-238)
İmam ibn-i Kayyım dedi ki;
“İnsanlar ahkam ayetlerinin tefsirinde ihtilafa düştüler. Fakat Allah’ın (c.c.) sıfatlarıyla ilgili ayet ve hadislerin herhangi birinde ihtilafa düşmediler, bilakis sahabe ve tabiin bu ayetlerin manasını anladılar ve gereğiyle amel ettiler.
Kur’an’da bulunan ahkam ayetlerinin manasını ilim ehlinden başkası anlayamaz, fakat sıfat ile ilgili ayetlerin manasını bütün insanlar anlayabilirler. Bundan kastettiğim mananın kefiyetinin değil de aslının anlaşılmasıdır.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-salikin: 1/29-30.)
“Bu konu selim fıtrat ve semavi kitaplarla bilinen bir konudur. Kemal sıfatlarını yitiren ilah, müdebbir ve rab olamaz. Bilakis eksikliği sebebiyle kendisiyle alay edilir.
Hamd, ezelde ve ebedde celal ve kemal sıfatlara sahip olana aittir. Çünkü hamd’e layık olan sadece O’dur. (Muhtasar Sevaiku’l-Mürsele: 1/10.)
Allah’ın (c.c.) kemal sıfatlara sahip olduğuna ve bütün noksan sıfatlardan ve mahlukata benzemekten uzak olduğuna mutlaka inanmak gerekir.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-salikin: 1/26.)

"LA İLAHE İLLALLAH" DİYEN TEKFİR EDİLİR Mİ?

İnsanlar temelde iki gruptur:
Şükredenler ve nankörlük edenler.
Bir kısmı Allah'ı (c.c.) tevhid edip, kurbanını O'nun adına keser, bir kısmı da başkası adına kurban keser, tağutlara adak adar, def, tanbur ve benzeri çalgılar çalarlar.
Yine bir kısmı namaz kılar, zekat verir, oruç tutar, hacca gider, Allah'tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına, O'nun ortağı bulunmadığına şehadet eder, ihlaslı bir şekilde Allah'ı (c.c.) tevhid eder, nankörlük etmez, Hanif dininin kendisiyle diriltildiği Muhammed'i (s.a.v.) Allah'ın (c.c.) kulu ve rasulü kabul ederek şehadette bulunur, bir kısmı da bunlardan yüz çevirirler.
"La ilahe illallah" kelimesi:
Cennet yurdunun anahtarı, İslam ve takva kelimesidir. En sağlam kulptur. Gökler ve yer onun sayesinde ayakta durur. Allah (c.c.) tüm mahlukatı bunun için yaratmış, bunun için cihat edilmiştir. Bu, Allah'ın (c.c.) kulları üzerindeki hakkıdır. Küfür diyarı iman diyarından bununla ayrılmıştır. Son sözü bu kelime olan kişi Cennete girer. Bu, insanın can ve mal güvenliğini sağlayan, onu kabir ve Cehennem azabından koruyan kelimedir. Yine bu, kendisiyle Cennete girilen, kişiyi Allah'a (c.c.) ulaştıran, sayesinde insanların mutlu, bedbaht, makbul ve kovulan olarak ayrıldıkları kelimedir.
Bu kelimenin ifade ettiği mana gereğince yerine getirilmez ve bunu sevmeyenler düşman bilinmezse, bu kelimeye sevgi ve dostluk gösterilmiş olmaz.
Rasulullah (s.a.v.), ancak bu kelimeyi sevenlerin imamıdır. Rasulullah'ı (s.a.v.) sevmek ve ona tabi olmak ancak bu kelimeyi sevmekle mümkün olur.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"...Şimdi gördünüz mü siz ve eski atalarınız neye tapıyorsunuz? Onlar benim düşmanlarımdır. Yalnız alemlerin Rabbi benim dostumdur." (Şuara: 26/75-77)
Beraat (ayrılma) olmaksızın velayet olmaz. Allah'a (c.c.) dost olabilmenin yolu, düşmanlarından uzak durmak ve onlarla bağları koparmaktan geçer.
Dolayısıyla Allah'tan (c.c.) başka tüm mabudlardan uzaklaşmadıkça Allah'ın (c.c.) dostluğu kazanılamaz. İşte "La ilahe illallah" ın manası budur.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Bir zaman İbrahim, babasına ve milletine demişti ki: 'Beni yaratan hariç sizin taptıklarınızdan uzağım. O, bana doğru yolu gösterecektir.' Bunu ardında kalacak bir söz yaptı ki, belki (Allah'a) dönerler." (Zuhruf: 43/26-28)
Haniflerin imamı İbrahim (a.s.), bu sözü kendisine tabi olanlara, onlar da kendilerinden sonrakilere miras bıraktılar. Diğer peygamberler de böyle yaptılar.
Allah (c.c), Rasûlullah'ı (s.a.v.) peygamber olarak gönderdiğinde, ona insanları bu kelimeye ve bu iki temele davet etmesini emretti.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"De ki: "Ey kafirler! Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz. Ben de sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz. O halde sizin dininiz size, benim dinim banadır." (Kafirun: 109/1-6)
Rasûlullah (s.a.v.), müşrikleri 'La ilahe illallah' demeye davet ettiğinde, onlar bunun ne anlama geldiğini çok iyi bildikleri için şöyle karşılık verdiler:
"İlahları tek bir ilah mı yaptı? Bu şaşılacak bir şeydir." (Sad:38/5)
Nitekim Rasûlullah (s.a.v.), amcası Ebu Talib'e, vefatı sırasında:
"Amcacığım! Gel "La ilahe illallah" de" telkininde bulununca orada bulunan Ebu Cehil ile Abdullah b. Ebu Ümeyye hemen:
"Sen Abdülmuttalib'in dinini terk mi ediyorsun?" diye itiraz ettiler.
(Buhari Menakıbul Ensar: 40, Eyman: 19, Tefsir: Tevbe Suresi, Kasas Suresi, Müslim İman: 24, Ahmed: 5/433.)
Çünkü onlar bu sözün ne manaya geldiğini çok iyi biliyorlardı. Bu kelimede dostluk ve uzaklaşma (tevelli ve teberri) bulunmaktadır.
Allah (c.c), peygamberine, kitap ehlini de bu kelimeye davet etmesini emrederek şöyle buyurdu:
"De ki: "Ey kitap ehli! Ancak Allah'a kulluk etmek, O'na hiçbir şeyi eş koşmamak ve Allah'ı bırakıp birbirimizi rab edinmemek üzere sizinle bizim aramızda ortak bir kelimeye gelin..." (Al-i İmran: 3/64)
Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Kim "La ilahe illallah" der ve Allah'tan başka ibadet edilenleri reddederse, malı ve canı teminat altındadır. Hesabı da Aziz ve Celil olan Allah'a kalmıştır. "(Müslim İman: 23, Ahmed: 3/472.)
Böylece aklanmışların yanlışları ile inkarcıların delillerinin geçersizliği ortaya çıkmış oldu. Çünkü daha önceki sayfalarda da anlatıldığı gibi, 'La ilahe illallah' kelimesinin manası inkar ve kabul olmak üzere iki yönlüdür. Bunlar; Allah (c.c.) için dostluk ve Allah (c.c.) için düşmanlıktır. Ayrıca bu düşmanlık buğzetmeyi ve ayrılığı da gerektirmektedir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"İbrahim ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: 'Biz sizden ve Allah'tan başka ibadet ettiklerinizden uzağız. Sizi tekfir ettik. Siz sadece Allah'a iman edinceye kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir..." (Mümtahine: 60/4)
İbrahim'den (a.s.) başka, Rasulullah (s.a.v.) ile ashabının kavimlerinden ayrılıp uzaklaşmaları ve onlara düşmanlık göstermeleri de bizim için örnek oluşturmaktadır. Sa'd (r.a.) ile annesi arasında geçen olay da bunu açık bir şekilde gösteren bir olaydır.
Yine yüce Rabbimizin İbrahim'le (a.s.) ilgili olarak haber verdiği şu ifadeler de bizim için örnek oluşturmaktadır:
"Sizden ve Allah'tan başka ibadet ettiğiniz şeylerden uzaklaşıyoruz..." (Meryem: 19/48)
Yüce Allah Ashab-ı Kehf hakkında da şöyle buyuruyor:
"Madem ki siz, onlardan ve onların Allah'ın dışında ibadet ettikleri varlıklardan uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının..." (Kehf: 18/16)
Allah (c.c), bu muhkem ayetlerde onların öncelikle müşriklerden ayrıldıklarını, mabudlarından önce müşriklerle ilgi ve alakalarını kopardıklarını haber veriyor.
Şimdi bu gerçekler karşısında günümüzün alimleri (!) neredeler?
Bu kelimenin manasını dünün cahil kafirlerinin bildikleri kadar bile kavrayamıyor ve gerekleriyle amel etmiyorlar. Halbuki Allah'ın (c.c), mülkünde hiçbir ortağı olmayıp tek olduğu ve O'ndan başka ibadete layık ilah bulunmadığını bildirmek için din, tevhid kelimesiyle gönderildi, nebi ve rasulleri de bununla Allah'ın (c.c.) şanını yücelttiler.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Bil ki, Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur..." (Muhammed: 47/19)
Bu ayet, hicretin sekizinci yılında Medine'de inmiştir. Yine meşhur bir hadiste, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Musa (a.s.) şöyle dedi:
"Rabbim! Bana Seni hatırlayabileceğim ve onunla Sana dua edebileceğim bir şey öğret." Allah (c.c.) şöyle buyurdu:
"La ilahe illallah de." Musa (a.s.):
"Rabbim! Tüm kulların bunu söylüyorlar" dedi. Allah (c.c.) da şöyle buyurdu:
"Ey Musa! Eğer yedi kat gök, benden başka onları mamur eden (onlarda bulunan) her şey ve yedi kat arz terazinin bir kefesine, 'La ilahe illallah' da öteki kefesine konulsa, kesinlikle 'La ilahe illallah'ın bulunduğu kefe ağır basardı."
Kendi nefsine öğüt vermek isteyen kimse, bu kelimenin ne kadar yüce bir manaya sahip olduğunu düşünsün. Bu kelimeyi sadece dille söylemek yeterli değildir, bu kelimenin faziletini elde etmek isteyen kişinin onun şartlarını yerine getirmesi gerekir. Nitekim yukarıdaki hadiste görüldüğü gibi Musa (a.s.) bile onun faziletini tam olarak anlayamamıştır.
Dikkat edilirse konuya ilişkin ayet ve hadisler oldukça fazladır. Biz bunların sadece bir kısmını ele aldık. Sarihler (şerh edenler) ve diğer İslam alimleri bu konuyla ilgili o kadar çok şey söylemişlerdir ki, bunların hepsini buraya sığdırmamız mümkün değildir. Ancak bunların kapsamlı manası şöyledir:
"La ilahe" demek:
"(Allah'tan başka) Gerçek manada ibadet edilecek ilah yoktur" demektir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Elif, Lam, Ra. (Bu sana indirilen) Hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından Allah'tan başkasına ibadet etmeyesiniz diye ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır." (Hud: 11/1-2)
Hikmet sahibi (Hakim) ve her şeyden haberdar (Habir) olan Allah (c.c), bu Kitabı ayetleri muhkem (sağlamlaştırılmış) ve mufassal (açıklanmış) bir kitap olarak indirdiğini ve ancak kendisine ibadet edilmesi gerektiğini bildiriyor. Çünkü "Allah'tan başkasına ibadet etmeyin" ifadesi, yalnızca Allah'a (c.c.) ibadet etmeyi gerektirir. Aynı zamanda kitap da bunun için indirilmiştir. İşte bu "Lailahe illallah" kelimesinin manasıdır.
Lügatta ilah kelimesinin, "velihe - elihe" den alınmış olduğu belirtilmektedir.
Buna göre:
İlah; "Kalplerin saygı, korku, umut, dua, tevekkül, tevbe ve sonsuz sevgiyle kendisine bağlandığı şey" demektir.
Öyleyse her türlü saygıya layık olan yâlnızca Allah'tır (c.c). İşte bunun içindir ki, sadece O'nun adıyla yemin edilir.
"Lailahe illallah" in sırrı, bu sayılanlar ve bunlara bağlı unsurlarla Allah'ı (c.c.) birlemektir.
"İlah" bir şeye yönelmeyi gerektiren bir sıfattır.
Dolayısıyla kim ibadet, tazim ve teberrük türlerinden biriyle bir şeye yönelirse, onu ilah edinmiş demektir.
Ebu Vakid el-Leysi der ki:
"Rasulullah (s.a.v.) ile birlikte Huneyn'e gidiyorduk. Biz küfürden yeni dönmüştük. Müşriklerin gölgelenip silahlarını astıkları, "Zat-ı Envat" adında bir ağaçları vardı. Biz de bir ağaç gölgeliğine gitmiştik. Dedik ki:
"Ey Allah'ın Rasulü! Bizim için müşriklerin Zat-ı Envat'ı gibi bir Zat-ı Envat yapsan olmaz mı?"
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.):
"Allahu Ekber! Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, siz tıpkı İsrailoğullarının Musa'ya (a.s.):
"Sen de bizim için onların ilahları gibi bir ilah yap" dedikleri gibi dediniz. Siz, kesinlikle sizden öncekilerin yollarını izleyeceksiniz." buyurdu ve bunu üç kez tekrarladı." (Tirmizi Fiten: 181, Ahmed: 5/218.Tirmizi sahih olduğunu belirtmiştir.)
İlahın özelliklerinden birisi de, sadece kendisine sığınılması ve kendisinden başkasına asla itaat edilmemesidir.
İşte "La ilahe illallah" a şehadet ancak bunları bilip yapmakla gerçekleşir. Çünkü bir şeyi gerçekleştiren kimse, o şeye ta gönülden inanıp söz ve davranışlarıyla o şeye bağlı olan kimse demektir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Şahitliklerini gereği gibi yaparlar." (Mearic: 70/33)
Ancak anlatılan özellikleri taşıyan kimseler şahitliklerini gereği gibi yerine getirirler. Çünkü ruhun hayata kavuşması ancak bu kelimeyle mümkündür. Tıpkı bedenin vücut bulmasının ruha bağlı olması gibi.
Kullar için bundan daha yararlı ne olabilir ki?
Kullar tam anlamıyla Allah'a (c.c.) yönelecek, O'nun zikriyle meşgul olacak, O'nun tevhidiyle nimetlenecek, sevgi ve tercihlerini hep O'nun rızasına bağlayacaklar ve varlıkları böyle bir ahlak içinde eriyecektir. İşte bunlardan bazıları hiçbir azap gömleksizin hesapsız olarak Cennete gireceklerdir.
Nitekim Rasulullah (s.a.v.) onları şöyle tanıtır:
"Onlar; rukye yapmayanlar, şifanın (Allah'tan olduğuna inanıp) dağlamaktan olduğuna inanmayanlar, uğursuzluğa inanmayanlar ve her hususta yalnız Allah'a tevekkül edenlerdir." (Müslim İman: 374, Tirmizi İman: 17.)
Hakkıyla "Lailahe illallah" diyen kimseler, dünya nimetlerine, kabir nimetlerine ve Cennet nimetlerine kavuşurlar. Allah (c.c.) onlara ebedi Cehennem ateşini haram kılmıştır. Dolayısıyla kul bunların ne kadarını yapar, bu kelimeyle ne ölçüde amel ederse, yakini (imanı), gidişatı ve sabrı da o ölçüde azalır ya da artar. Dünyada sebatın anlamı, bu kelimenin gerçekleştirilmesidir. Ahirette sırattan geçmesi de bu kelimeyi gereğince yaşayıp, yaşamaması ölçüsündedir. Allah'tan (c.c.) bizi bu yolda sabit kılmasını dileriz. Bize ve müslümanlara vefatımız sırasında bununla nefes vermeyi nasip etsin. Bize rahmetiyle muamelede bulunsun. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir.
Soruyu üç şekilde ele alacağız:
Birincisi: Allah (c.c), cihadı emretmiş, bunun hikmetini, hangi durumda dokunulmazlık olacağını ve bunların gerekçelerini de bize bildirmiştir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Fitne (şirk) ortadan kalkıp din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın!..." (Enfal: 8/39)
"Din" kelimesi genel anlamda bir isimdir. Allah (c.c), Rasulullah (s.a.v.) bununla görevlendirip göndermiştir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"...O halde sen dini Allah'a has kılarak (ihlas ile) O'na ibadet et. Dikkat edin, halis din Allah'ındır..." (Zümer: 39/2-3)
"Oysa onlar, dini yalnız O'na has kılmakla ... emrolunmuşlardı." (Beyyine: 98/5)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
"Kıyamete yakın bir dönemde kılıçla gönderildim ki, Allah'a, şirk koşularak ibadet edilmesin." (Ahmed: 2/50, İbni Teymiyye İktizaü's-sırati'l-müstakim: 94, İbni Hacer Fethü'l-Bari: 10/230, Albani İrvaü'l-Ğalil: 1264)
İkincisi: Allah (c.c), tüm müşriklerle topyekün savaşmayı emrederek şöyle buyurmuştur:
"...Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün! Onları yakalayıp, hapsedin ve her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer (şirkten) tevbe eder, namazı dosdoğru kılar ve zekatı da verirlerse yollarını serbest bırakın..." (Tevbe: 9/5)
Yüce Allah, İslam'ın görünen tüm şartlarını yerine getirmedikleri müddetçe müşriklerin, serbest bırakılmamalarını bildiriyor. Bu şartlar ise üç tanedir:
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Oysa onlara dini yalnız O'na has kılan hanifler olarak Allah'a ibadet etmeleri, namaz kılmaları ve zekat vermeleri emredilmişti..." (Beyyine: 98/5)
Rasulullah (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:
"İnsanlarla, Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhâmmed'in Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet edinceye ve namaz kılıp zekat verinceye kadar savaşmakla emrolundum. Eğer bunu yaparlarsa, alınması gereken bir hak müstesna canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Onların hesabı ise Aziz ve Celil olan Allah'a aittir." (Buhari İman: 17, Salat: 28, Zekat: 1, Cihad: 102, İ'tisam: 2/28. Müslim İman: 32-36, Ebu Davud Cihad: 95, Tirmizi Tefsir Sure: 88. İbn Mace Fiten: 1-3, Darimi Siyer: 10, Ahmed: 4/8)
Rasulullah (s.a.v.), Muaz'ı (ra.) Yemen'e gönderdiğinde, Yemenliler'i hadiste geçen üç şarta davet etmesini emretmiş ve onu bu hususta tekrar tekrar uyarmıştır. Onun halifeleri de -Allah kendilerinden razı olsun- buna sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. Ebu Bekir (r.a.), "Lailahe illallah" demelerine rağmen zekat vermekten kaçınanlarla savaşmıştır.
Üçüncüsü: Ebu Mabed Mikdad b. Esved diyor ki:
"Rasulullah'a (s.a.v.) şöyle dedim:
"Ey Allah'ın Rasulü! Müşriklerden biriyle karşılıklı savaşsak ve iki elimden birini koparsa, sonra da bir ağacın arkasına sığınarak, "Ben Allah için müslüman oldum" dese, onu öldüreyim mi, ne buyurursun?"
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Hayır, eğer sen onu öldürecek olursan, o senin onu öldürmeden önceki yerinde, sen de onun bundan önceki yerinde olursun." (Buhari Diyetler: 1, Megazi: 12, Müslim İman: 155, Ebu Davud Cihad: 95)
Bunun manası şudur:
O, senin can ve mal güvenliğinin olduğu zamanki durumunda (yani canına kastedilen bir müslüman konumunda) olur, sen de onun durumuna düşersin. Yani sen, bir müslümanı öldürdüğün için hakkında kısas gerekir ve onun varislerine mubah olursun. Yoksa dinini değiştirmiş olmazsın. Yine de en iyisini Allah (c.c.) bilir.
Bir müslümanın, değerini bilip manalarını gereğince kavramasının yanında, bu kelimeye gönülden inanması, diliyle inandığını söylemesi ve azalarıyla da bunun gereklerini yerine getirmesi icap eder. Eğer bu sayılanlardan birisini ihlal edecek olursa, müslüman olamaz. Hatta müslüman olup gereğince amel ettiği halde, sonradan söz, fiil veya inanç bakımından bu anlatılanlarla çelişen bir duruma düşerse, eski yaptıklarının da bir yararını göremez. Tebük Seferinde münafıkların yaptıkları alaycı konuşmalarla ilgili olarak Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
"Boşuna özür dilemeyin, çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kafir oldunuz..." (Tevbe: 9/66)
"...Halbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve müslüman olduktan sonra kafir oldular..." (Tevbe: 9/74)
Şimdi bu gerçekleri günümüz insanında nerede bulabiliriz?
Onlar bu kelimeyi eğlenircesine (haşa) saçma bir ifade olarak söylüyorlar ve bu İslam ve iman olarak kabul ediliyor. Oysa onlar, Allah'ın (c.c.) insanlar üzerindeki hakkı olan bu tevhidi tahrif ettiler. Bunu bırakıp bir takım putlara, türbelere yönelir oldular. Farzları ve İslam'ın diğer şartlarını hiçe sayıp umursamaz oldular. Onlar bid'at ve isyanı süslü gösterdiler.
Allah (c.c), "Lailahe illallah" kelimesini "Takva" kelimesi diye isimlendirdi. Oysa bunlar, onu "facir" kelimesi durumuna getirdiler.
Bir müşrikle ancak daha önce sunduğumuz muhkem ayetlerde açıklanan İslam'ın açık ve net esaslarını yerine getirdiği zaman savaşmak caiz olmaz. Bunları yerine getirenler can ve mal güvenliklerini sağlamış olurlar. Allah (c.c), bu muhkem ayetleri savaş emrini verdikten sonra zikretmiştir. Nitekim, açık ve sahih hadislerde de böyle açıklanmıştır. Allah (c.c), başta tevhidi ele alarak, şirkin terk edilmesini emretmiş, sonra da şunları zikretmiştir:
"...Namazı dosdoğru kılar, zekatı da verirlerse..." (Tevbe: 9/5)
İşte o zaman
"...Artık yollarını serbest bırakın..." (Tevbe: 9/5)
Bir başka ayetinde de şöyle buyurmuştur:
"...Din tümüyle Allah'ın oluncaya kadar..." (Enfal: 8/39)
Rasûlullah (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:
"...Bunu yapmaları durumunda, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslam'ın hakkı müstesna."
İşte bu anlatılanları yerine getirdikleri takdirde kişilerin dokunulmazlıkları vardır. Ümmetin selefi de bunu yapmışlardır ve bu, müçtehit imamların da -Allah hepsinden razı olsun- kabul ettikleri gerçektir.
Meseleyi bilenlere gelince; bunlar da söz, fiil ya da başka bir şeyle dinlerini terk eder veya İslam'a girmeme gibi bir durum sergilerlerse, hadislerde de belirtildiği gibi, dokunulmazlıkları, can ve mal güvenlikleri ortadan kalkar. Ancak tevhid kelimesini yani İslam'ın gereklerini yerine getirenler bu dokunulmazlık hakkından yararlanmış olurlar.
Bu üç ana temelden ayrılan topluluklara karşı ise derhal savaş açılır. Bunlardan:
Tevhid: Allah'ın kulları üzerindeki halis ve hususi hakkıdır.
Namaz: Küfür ile İslam'ı ayıran tek rükündür.
Zekat: Ashabın, terkedenlerle savaştıkları bir ibadettir.
Ayrıca İslam alimleri de bu konuda ittifak etmişlerdir. Bütün yazar, şarih ve fakihler bunu böyle açıklamışlardır. Bu ifadeler, onların kitaplarında gayet açıktır. Eğer bazı kimseler "Lailahe illallah" deyip de, gereğini yapmaz ya da kimi hükümleri uygulayıp kimisini uygulamazlarsa, onlar hakkında gereken neyse yapılır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Allah kime hidayet ederse, işte o hakka ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse, artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın." (Kehf: 18/17)

DÖRT MEZHEPTEN BİRİNE UYMAK ŞART MIDIR?

Allah (c.c.) kullarına, Rableri tarafından kendilerine indirilene uymalarını, Rasûlullah'a (s.a.v.) bağlanmalarını emretmiş ve bu gerçeği Kitabının birçok yerinde zikretmiştir. Bir kimsenin Rasûlullah'tan (s.a.v.) başkasını kendisine önder seçmemesi gerekir. Fakat insanlar bu hususa paramparça oldular ve hiziplere bölündüler.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "...Her grup, kendisinde bulunan ile sevinip övünmektedir." (Mü'minun: 53)
İttiba (tabi olmak, bağlanmak) ve iktida (uymak) da çeşit çeşittir. Bunlardan bazıları haramdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onlara (müşrik ve kafirlere): 'Allah'ın indirdiğine uyun' denildiği zaman, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' dediler. Ya ataları bir şey anlamamış ve doğruyu da bulamamış idiyseler." (Bakara: 170)
"Senden önce hangi memlekete uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın varlıklıları, 'Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız' derlerdi." (Zuhruf: 23)
"Onlara 'Allah'ın indirdiğine ve Rasul'e gelin' denildiği zaman, 'Babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter' derler." (Maide: 104)
"Yüzleri ateşte çevrildiği gün, 'Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, peygambere de itaat etseydik' derler. 'Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar' derler." (Ahzab: 66-67)
Taklidin bir çeşidi de din bilginlerini ve rahipleri rabler edinmektir. Bu şekildeki taklit şirktir.
Ebu Bekir el-Hallal, "el-Cami" adlı eserinde böyle bir taklidin fesadı ve reddi hakkında bir bölüm açmıştır.
Ebu Ömer İbn Abdilberr der ki: "Allah (c.c), Kitabının bir çok yerinde taklidi yermiştir." Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Allah'ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını) ve rahiplerini rabler edindiler..." (Tevbe: 31)
Bu ayetle ilgili olarak Huzeyfe r.a. ile başkalarından şöyle rivayet edilmiştir: "Allah'ı bırakıp da onlara ibadet etmeyin. Çünkü onlar helali haram, haramı helal kıldılar, diğerleri de onlara uydu."
Adiy b. Hatim  r.a. de der ki: "Boynumda haç asılı olduğu halde Rasulullah (s.a.v.)'e gittim. Rasulullah (s.a.v.):
"Ey Adiy! Şu putu boynundan çıkar at." buyurdu. Tevbe Suresini okuyordu: "Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler..." ayetine gelince: "Ey Allah'ın Rasulü! Biz onlara ibadet etmedik" dedim. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Hayır, dediğin gibi değil. Allah'ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram kıldıklarında siz de bunlara itaat etmiyor muydunuz?" "Elbette" dedim. "İşte bu, onlara ibadet etmektir." dedi. (Tirmizi Tefsir: 3094, İbni Cerir et-Taberi: 14/210, . Suyuti ed-Dürrü'l-Mensur: 3/230.)
Ebu'l-Buhteri de şöyle diyor: "Onlar halka, Allah'ı (c.c.) bırakıp da kendilerine ibadet etmelerini emretselerdi, halk onlara itaat etmezdi. Ancak onlar, Allah'ın (c.c.) helal kıldıklarını haram ve haram kıldıklarını helal kıldılar, halk da onlara itaat etti. İşte bu da onları rab edinmektir."
İşte bu girişi anlayan kimse, dört mezhebin durumuyla ilgili olarak, bizimle halk arasında herhangi bir ihtilafın söz konusu olmadığını anlar. Bizimle onlar arasında ancak, hak ile çeliştikleri takdirde tartışma olabilir. İnsanlardan bazıları hep haram işler, heva ve heveslerine, şehevi duygularına uyarlar. Aynı zamanda bu mezheplerden birine mensup olduklarını da söylerler. Oysa durum hiç de öyle değildir. Eğer birileri çıkıp bir şeye bağlı olduğunu söylediği halde, ondan bir eser taşımıyorsa, bunun ona bir yarar sağladığı düşünülemez. Mesela; hristiyanlar İsa'ya (a.s.), Yahudiler de Musa'ya (a.s.) bağlı olduklarını söyledikleri halde, bunun onlara hiçbir faydası yoktur.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Sonra seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy ve bilmeyenlerin isteklerine uyma. Çünkü onlar Allah'a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdırlar. Allah da takva sahiplerinin dostudur. Bu (Kur'an), kalp gözü açık insanlar ve kesin olarak inanan bir topluluk için hidayet ve rahmettir. Yoksa kötülük işleyenler kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimselerle bir tutacağımızı mı sandılar?..." (Casiye: 18-21)
"Heva ve hevesini ilah edinen ve Allah'ın, bilgisine rağmen saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?" (Casiye: 23)
"Eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar sırf heveslerine uymaktadırlar..." (Kasas: 50)
İbni Kayyım der ki: "Allah (c.c), tüm yolları iki yolda topladı:
1 - Ya Rasulullah'ın (s.a.v.) şeriatine uymak -ki Allah (c.c.) kendisini o şeriatle gönderdi ve kulları için de bunu istedi.
2 - Ya da kendi heva ve hevesini ilah edinmiş olmak.
Nitekim, önceki ayette de bu gerçek vurgulanmıştı. Allah (c.c.) bizleri yeni yeni fikir ve düşüncelerden, sapık ve saptırıcı hevalardan korusun, bunların hepsinden Allah'a (c.c.) sığınırız."
Mezhep imamlarına gelince; -Allah kendilerinden razı olsun- onlar hidayet önderidirler.
Onları taklit etmek konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Kimisi taklidi kabul etmeyerek:
"İnsanlar ikiye ayrılırlar: Cahil ve sıradan insanların görevi, dinlerinin gereğini en iyi bir şekilde yapmak için, dinlerini öğrenmek olmalıdır. Bir mezhebe bağlanıp kalması söz konusu değildir. Bunların durumu, okuma-yazma bilmediği halde 'okuma-yazma biliyorum' deyip de okuyup yazamayan bir ümmi gibidir. Şimdi düşün:
Adam 'Ben şu mezheptenim' diyor; ama onu bilip sahih ve zayıf olanını ayırt edemiyor. Fakih ve bilgi sahibi olan kimseye gelince; böyle bir kişinin elinde delil olmaksızın bir şey hakkında karar vermesi mümkün değildir.
Bu alimlere göre taklit ancak zaruret olduğunda gereklidir. Eğer zaruret yoksa taklit geçerli değildir.
Bir grup da -ki bunlar fakihlerin çoğunluğunu oluştururlar- bu konuda orta yolu tutmuşlar, mezhep imamlarının söylediklerinin dışına pek çıkmamışlardır. Çünkü bunlara göre, bu imamlar kendilerine sünnetten bir şey ulaşmadıkça mazurdurlar.
Nitekim işin bu yönünü Şeyhülislam İbni Teymiyye, "Refü'l-Melam an Eimmeti'l-Alam" adlı değerli eserinde açıklamıştır. Onlar eldeki nasslar çerçevesinde yapabileceklerini yaptılar ve hep Sünnete bağlı kaldılar. Sünnetten anlayıp, çıkarabildikleri sonuçlar çerçevesinde gerekeni yaptılar. İşte bunlar, imamların bağlıları ve bu ümmetin kurtuluş ehlidirler. Çünkü imamlar -Allah kendilerinden razı olsun- onları Sünnete uygun olan konular dışında kendilerini taklit etmekten men etmişlerdir. Buna uymak onların üzerine bir vecibedir. İşte bu delile tabi oluş, övgüye değer olan tabi oluştur. Şimdi imamların sözlerinden bazılarını sunalım:
İbni Kasım, Malik'in (r.h.) şöyle dediğini rivayet ediyor: "Değerli bir kişi de olsa, bir kişinin söylediği her söze uyulur diye bir şey yoktur. Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: "...Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele..." (Zümer: 17-18)
Ebu Yusuf (r.h.) şöyle der: "Hiç kimsenin, nereden aldığımızı bilmeden bizim sözümüzle konuşması (fetva vermesi) caiz değildir."
Ebu Hanife (r.h.) da şöyle der: "Bu bir rey (görüş)dir. Kim daha hayırlı bir rey getirirse, onu kabul ederiz." Yine der ki: "Bir kimsenin sözü ile, Resulûllah'ın (s.a.v.) sözü bir mi?"
İmam Malik (r.h.) şöyle der: "İnsanların sözü hem alır hem de geri çevrilir (reddedilir). Ancak şu kabrin sahibi Muhammed'in (s.a.v.) sözü başka. O reddedilmez."
Malik (r.h.) şunu da söylemiştir: "Bir kimse, İbrahim en-Nehai'nin sözünü Ömer b. Hattab'ın sözüne tercih ederse, bundan dolayı tevbe etmesi gerekir. Peki ya İbrahim en-Nehai ve benzerlerinin sözünü, Rasulullah'ın (s.a.v.) sözüne tercih ederse, ne demeli?"
İmam Şafii (r.h.) şöyle der: "Hiçbir delil olmaksızın ilim iddiasında bulunan kimse, geceleyin odun demetleri toplarken aralarında zehirli kobra yılanı da toplayan kimse gibidir ki, yılan kendisini sokup zehirleyecektir de, adamın bundan haberi yoktur."
Yine İmam Şafii (r.h.) şöyle demiştir: "Eğer hadis sahihse, benim mezhebim odur. Başkası değil."
Ebu Davud der ki: "Ahmed b. Hanbel'e: "Evzai mi, Malik mi taklit edilmeye daha layıktır?" diye sordum. Dedi ki: "Dinin konusunda bunlardan hiç birisini taklit etme. Ancak Rasûlullah (s.a.v.) ve ashabından geleni al"
Bir başka rivayet de şöyledir: "Onların aldığı kaynaktan al."
Yine İmam Ahmed (r.h.) der ki: "Başkalarını taklit etmek kişinin fıkhının azlığına delildir."
Taklidin dördüncü çeşidi de kötülenip yerilmiştir ki, taklit konusunda aşırılığa kaçmak ve dört mezhepten birine saplanıp kalmak gibi şeyler bu bölüme girer.
Bazı kişiler: "Mezhebe muhalefet etmek caiz değildir, her ne şekilde olursa olsun kesinlikle mezhebe uyulmalıdır." derler. Bunlar, her imamı kendisine uymak açısından adeta peygamber konumuna getirmişlerdir. İşte bu, dini değiştirmektir.
Ahmed (r.h.) şöyle diyor: "Hadisin isnadını ve sahihliğini bildikleri halde Süfyan'ın reyine uyanlara şaşarım, oysa Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "...Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar." (Nur: 63)
İbni Abbas der ki: "Yakında gökten üzerinize taş yağacağından endişe etmekteyim. Ben "Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu" diyorum, siz "Ebu Bekir ve Ömer şöyle dedi" diyorsunuz."
Süfyan b. Uyeyne diyor ki: "Rabia yüzünü (başını) kapatarak oturup ağlamaya başladı. Kendisine: "Seni ağlatan nedir?" diye sordum. Şu cevabı verdi: "Açıkça riya, gizli bir şehvet, halkın alimler katında anaları yanındaki çocuklar gibi olması. Kendilerini neden men ediyorlarsa, hemen ondan uzaklaşıyor, neyi emrediyorlarsa derhal onu yapıyorlar."
Abdullah b. Mu'temir de şöyle diyor: "Doğrusu güdülen bir hayvan ile taklitçi bir insan arasında fark yoktur."
İbni Mes'ud der ki: "Hiç biriniz başkasını taklit edip, taklit ettiği adam inanırsa inanır, inkar ederse inkar eder bir halde olmayın. Çünkü hiç kimse kötülükte örnek alınmaz."
Yine der ki: "Ya öğreten ol, ya da öğrenen. İkisi arasında asalak geçinen olma."
Bunun benzeri Ali'den (r.a.) de rivayet edilmiştir. Bu iki mesele üzerinde daha çok söz söylenebilir. Ancak biz sadece konuya değinip geçtik.
Alemlerin Rabbine hamdolsun. Muhammed'e (s.a.v.), ehli beytine ve ashabına salat ve selam olsun.

Şia Mensubuna Nasihat

ŞİÂ MENSUBUNA NASİHAT
Yazan
EbuBekr el-Cezâirî
Tercüme
Muhammed Şahin

İTHÂF

Fikri ve vicdânı hür, hakkı ve hayrı seven, doğruyu bilmek ve öğrenmek arzusunda olan her şiâ mensubuna!
Özet olarak yazdığım bu kitapçığı her şiâ mensubuna ithâf ediyor ve ondan sadece bunu okumasını, okurken de ona nasihat etmekten başka bir amacımın olmadığına inanmasını ümit ederim.
Vesselâm…
Ebubekir el-Cezâirî
Mescid-i Nebevî Vaizi
ÖNSÖZ
Allah’ın adıyla.Hamd, Allah’adır.Salât ve selâm, Allah’ın elçisi peygamberimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına olsun.
Açıkça söylemek gerekirse ben, -ki hakkın söylenmesi gerekir- ehli beyt şiâsını, ehli beyti sevmekte aşırıya gidip onları savunan, dînin bazı tâli meselelerinde yakın veya uzak yorumlar nedeniyle ehli sünnete muhâlefet eden bir topluluk olarak biliyordum.
Bu nedenle, bazı kardeşlerin onları fâsık ilân etmelerine, kimi zaman da onları İslâm dâiresinden çıkarmalarına (tekfîr etmelerine) kızıyor,hatta çok üzülüyordum.Lâkin bu durum fazla uzun sürmedi ki kardeşlerimizden birisi ehli beyt şiâsı hakkında doğru hüküm verebilmem için onlara âit olan bir kitabı okumamı tavsiye etti.
Kitabın seçimi olarak da şiâ mezhebinin isbâtı konusunda sözüne en çok itibar edilen bir kimse olan Küleynî’nin “el-Kâfî fî Usûli’d-dîn” adlı kitabı oldu.
Küleynî’nin kitabını okuyup ilmî gerçeklerle neticeye vardıktan sonra, şiâya karşı duygusal dav-randığımdan dolayı beni hatalı gören, ehli sünnetle doğru veya yanlış sebeplerle İslâm dînine mensup olduklarını söyleyen bu topluluk arasında var olan bazı kırgınlıkların giderilmesini ümit ederek onlara şirin görünmek istediğimden dolayı beni ayıplayıp bu durumu hoş karşılamayan kardeşlerimden özür dilememi gerekli kıldı.
İşte, şiâ mezhebinin isbâtı konusunda şiânın güvendiği en önemli kitaptan derlediğim gerçekleri takdim ediyor ve bütün şiâ toplumunu, bu gerçekleri samimîyet ve insafla düşünmeye, ardından da şiâ mezhebi ve bu mezhebe mensup olmak konusunda hüküm vermeye çağırıyorum.
Eğer bu mezhebin hak olduğuna ve ona mensup olmanın doğru olduğuna hüküm verirse,şiâ mezhebine mensup olan herkes,mezhebini yaşamaya devam etsin.
Yok, eğer bu mezhebin temelsiz ve bâtıl olduğuna, bu mezhebe mensup olmanın çirkin olduğuna hüküm verirse, her şiâ mensubuna düşen görev; kendi kendine nasihat ederek kurtuluşunu istemek için bu mezhebi terkederek ondan uzaklaşmasıdır.
Milyonlarca müslümana yeten Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve elçisi Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’in sünneti, ona da yeter.
Yine, gerçek ortaya çıktıktan sonra bir müslümanın katı bir taklitçilik veya milliyetçilik taassubu gütmesinden veyahut dünyevî menfaatını korumak uğruna bâtılda ısrar etmesinden Allah-azze ve celle-’ye sığınırım.
Böyle yapan kimse, hem kendisini aldatmış, hem de nifak ve hilekâr bir yol edinmiş olur.Böylelikle evlâtlarını, kardeşlerini ve kendisinden sonra gelecek nesilleri haktan yüz çevirerek bâtıla, sünnetten uzaklaştırarak bidata, gerçek İslâm dîninden çirkin mezhebine ileterek fitneye sebep olmuş olur.


Ey Şiâ Mensubu!
Aşağıda sayacağım ilmî gerçekler, inandığın mezhebinin esâsı ve dîninin kâideleridir.Seni ve kavmini, İslâm adına İslâm’dan, hak adına haktan uzaklaştırmak için, sana ve senden önceki nesillere bu esâs ve kâideleri koyan hilekâr ve kâtil eller, azgın ve şerli nefislerdir.

Ey Şiâ Mensubu!
İşte, inandığın mezhebin temel taşı ve şiânın ana kaynağı durumunda olan “el-Kâfî fî Usûli’d-dîn” adlı kitabın içerdiği yedi gerçeği sana takdim ediyorum.Bu gerçeklere bir göz atıp iyice düşünmelisin.
Allah Teâlâ’dan, bu gerçekleri okuduktan sonra sana, hakkı hak olarak göstermesini ve onu inanç olarak yaşamanda sana yardımcı olmasını, yaşarken de her türlü zorluklara karşı dayanma gücünü vermesini dilerim.
Şüphesiz ki Allah Teâlâ’dan, başka hakkıyla ibâdet edilecek bir ilâh yoktur.Ve O’ndan başka her şeye yücü yeten de yoktur.
BİRİNCİ GERÇEK
Tevrât, Zebûr ve İncîl gibi ilâhî kitapların birer nüshâsının Ehli Beyt âlimlerinde bulunduğun-dan Ehli Beyt ve şiâsı Kur’ân-ı Kerîm’e ihtiyaç duymamaktadırlar (!) :
Ey Şiâ Mensubu!
Bu gerçeği pekiştiren ve senin de inanmanı gerektiren olay; “el-Kâfî fî Usûli’d-dîn” adlı kitapta haber verilen husustur.
Kitabın yazarı Küleynî bu konuda şöyle der :
“İmamların ellerinde, Allah tarafından indirilmiş kitapların hepsi bulunmaktadır.İmamlar, değişik dillerde olmasına rağmen bu kitapları okuyup anladıklarına dâir bölüm ”( [1])
Küleynî, bu hususta Ebu Abdillah’dan([2]) rivâyet edilen iki hadîsi delîl göstermektedir.Buna göre, Ebu Abdillâh, -güyâ - İncîl, Tevrât ve Zebûr’u Süryânice okuyormuş !!!
Yazarın bu sözünün arkasında yatan niyeti bellidir.Bu ise ehli beyt ve onun şiâsının bu konuda imamlara tâbi olduğudur. Dolayısıyla imamlar,önceki peygamberlere inen kitapları bildik-erinden Kur’ân’a ihtiyaç duymayabilirler.
Bu inanç,şiâyı İslâm ve müslümanlardan ayıran çok büyük bir tehlikedir.Hiç şüphe yok ki, angi sebeple olursa olsun Kur’âna ihtiyaç olmadığına inanmak, insanı İslâm dâiresinden çıkarıp müslümanlardan uzaklaştırır.Şiânın bu düşünce ve inancı, İslâm ümmetini inanç esâsları, ahkâm ve âdâbı konusunda birbirine bağlayan ve onları tek bir ümmet yapan Kurân’dan yüz çevirmek demek değil midir ?
Yine, tahrif olunarak hükmü ortadan kaldırılan kitapları okuyarak onlara önem vermek ve içindeki-lere göre yaşamak, Kurân’dan yüz çevirmek demek değil midir ?
Kurân’dan yüz çevirmek, İslâm dîninden çıkış ve küfür sayılmaz mı ?
Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-, Hz. Ömer’in-Allah ondan râzı olsun- elinde Tevrât’tan bir sayfa gördüğünde onu yırtmış ve ona: “Size, berrak ve tertemiz Kur’ânı getirmedim mi?” dediği halde, tahrif olunmuş ve hükmü ortadan kaldırılmış kitapları okumak nasıl câiz olur ?
Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem- Hz. Ömer’in-Allah ondan râzı olsun- Tevrât’tan koparılan o sayfaya bakması-na dahi râzı olmuyorsa, temiz ehli beytten birisinin, eski kitapların hepsini toplaması ve değişik dillerde olmasına rağmen onlara yönelip onları okuması hiç düşünülebilinir mi? Hem bunları niçin yapsın ki ?
Acaba o kitaplara bir ihtiyacı olduğundan dolayı mı, yoksa bunun ardında istediği başka bir şey mi vardır?
Allah’a yemin olsun ki bunun ardında yatan amaç; İslâmı ve müslümanları ortadan kaldırmak için âlemlerin Rabbi olan Allah’ın elçisinin ehli beytine yapılan iftiradan başka bir şey değildir.
Son olarak, şiâya mensup herkesin şunu bilmesi gerekir ki hangi sebeple olursa olsun bir insanın Kur’anın tamamına veya bir kısmına ihtiyaç olmadığına inanması, onun İslâm dîninden çıkması ve mürted olması demektir.Bu inanç, sâhibini İslâm dîni ve müslümanlarla olan bağını koparır.
O Kur’an ki, Allah Teâlâ onu hiçbir noksanlık veya fazlalık olmaksızın müslümanların gönüllerinde günümüze kadar koru-duğu ve sonsuza dek öyle kalacak olan, vahîy emîni Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın Allah Teâlâ tarafından, peygamberlerin efendisi Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’e indirdiği, Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-, ashâbı ve onlardan sonra gelen milyonlarca müslümanın tevâtür yoluyla günümüze kadar okudukları bir kitaptır.
Nitekim Allah Teâlâ Kur’anı koruma görevinin kendisinde olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır :

[سورة الحجر الآية :9]
“Şüphesiz ki Zikr’i (Kur’an’ı) (Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’e) biz indirdik ve onu (bir değişikliğe uğratılarak ilâve edilmekten veya noksanlaştırılmaktan veyahut da bir kısmının kayba uğratılmasından) koruyacak olan da yalnızca biziz.” [3]

İKİNCİ GERÇEK
Sahâbeden Hz. Ali-Allah ondan râzı olsun- ve ehl­i beyt imamlarından başka hiç kimsenin Kur’an’ı toplayıp ezberlemediği inancı (!) :
Küleynî, adı geçen kitabında bu inancı zikretmiş ve kendisinin de bu inanca sâhip olduğunu belirterek şu olayı delîl göstermiştir:
“Câbir b. Yezîd el-Cû’fî’den rivâyet olunduğuna göre, o şöyle der: Ebu Câfer-aleyhisselâm-’ı şöyle derken işittim:Kur’an’ın tamamını topladığını iddiâ eden yalancıdır. Kur’an’ı nâzil olduğu gibi Ali b. Ebî Tâlib ve ondan sonra gelen imamlardan başka hiç kimse toplayıp ezberlememiştir.” [4]

Ey Şiâ Mensubu!
Şimdi bilmelisin ki -Allah Teâlâ , beni ve seni hak dînine ve dosdoğru yoluna iletsin- bu inanç yani ehli beyt imamların-dan başka müslümanlardan hiç kimsenin Kur’anı toplayıp ezberlemediğine inanmak; bozuk ve bâtıl bir inançtır.
Bu inancı yerleştiren kimsenin niyeti; ehli beyt ve şiâsı dışın-daki müslümanları tekfir etmektir.Böyle inanmak ve düşünmek; bu inancın ne kadar bozuk ve bâtıl, aynı zamanda ne kadar şerli olduğunu göstermektedir.Bunun şerrinden Allah’a sığınırız.

Bu inancın bozuk ve bâtıl olduğunu şöyle izâh edebiliriz:
1. Osman b. Affân, Ubeyy b. Ka’b, Zeyd b. Sâbit ve Abdullah b. Mesud-Allah onlardan râzı olsun- gibi sahâbenin mushafları ve Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’in ashâbından yüzlercesinin Kur’anı ezberleyip topladıkları halde, onları yalanlamak; onların günâhkâr ve sözlerinde adâletsiz olduklarını gerektirir.Temiz ehli beytten hiç kimse bunu söylemez.Bunu, ancak fitne çıkararak müslümanların arasını açmak isteyen,İslâm düşmanları söylerler.

2. Ehli beyt şiâsının dışındaki müslümanların genelinin Kur’anın bir kısmıyla amel edip diğer kısmını terkettiklerinden dolayı dalâlette olmaları ki bunun küfür ve dalâlet olduğunda hiç şüphe yoktur.Çünkü müslümanlar, Allah’ın indirdiği Kur’anın hepsiyle değil de bir kısmıyla Allah’a ibâdet etmiş sayılmakta-dırlar.Buna göre, müslümanların sâhip olup da yaşayamadıkları Kur’anın diğer kısmında akâid, ibâdetler, âdâb ve ahkâm ile ilgili âyetlerin olması mümkündür.

3. Bu inanç, Allah’ın şu sözünü yalanlamayı gerektirir:

[سورة الحجر الآية :9]
“Şüphesiz ki Zikr’i (Kur’an’ı) (Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’e) biz indirdik ve onu (bir değişikliğe uğratılarak ilâve edilmekten veya noksanlaştırılmaktan veyahut da bir kısmının kayba uğratılmasından) koruyacak olan da yalnızca biziz.” [5]
Allah Teâlâ’yı yalanlamak ise küfürdür. Hem de ne küfür!!!

4. Allah’ın kitabını müslümanların hepsine değil de yalnızca kendi şiâsından dilediklerine has kılıp saklamak ehli beyte câiz midir?
Ehli beytin münezzeh olduğu bu hareket, Allah Teâlâ’nın rahmetini gizleyip, ona tek başına sâhip olmak ve onu gasbetmek demek değil midir?
Allahım! Biz bilmekteyiz ki elçin Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem- ve ehli beytin bu yalanından uzaktır.
Allahım! Elçin Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’in ehli beytine yalan isnad edip onlara iftirâ edenlere lânet et.

5. Bu inanç, sadece şiânın hak sâhibi ve hak üzere olduğunu gerektirir.Çünkü şiâ; -iddiâlarına göre- Kur’anın noksansız olarak tamamına sadece kendileri sâhiptirler.Böylece onlar, Allah Teâlâ’nın indirdiğinin tamamıyla Allah’a ibâdet etmekte, diğer müslümanlar ise Kur’anın çoğundan ve ondaki hidâyetten mahrum olduklarından dolayı dalâlettedirler.

Ey Şiâ Mensubu!
Bu gibi saçmalıkları aklı selim birisi söylemekten münezzeh olduğu halde İslâm’a ve müslümanlara mensup birisi nasıl söylesin.
Şüphesiz ki Allah Teâlâ, Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem- vefât etmeden Kur’anın inişini kemâle erdirip açıklamasını tamamlamış, müslümanlar da onu gönüllerinde ezberleyerek yazıya dökmüşlerdir.
Böylece Kur’an, müslümanlar arasında yayılarak hepsine ulaşmış ve herkes tarafından ezberlen-miştir.Kur’anın toplanıp ezberlenmesi konusunda ehli beyt ile diğer müslümanlar arasında hiçbir fark yoktur.
O halde nasıl olur da; “Kur’anı ehli beyt’ten başka hiç kimse toplayıp ezberlememiştir.Bunu iddiâ eden yalancıdır” denilebilir ?
Bunu söyleyene meydan okunsa ve kendisine şu soru sorulsa hâli nice olur dersiniz:
“Ehli beyt şiâsına has olan bu Kur’an’dan bize bir sûre veya bir kaç sûre gösterebilir misin ? ”
Allahım! Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim ki bu, büyük bir iftirâdır.


ÜÇÜNCÜ GERÇEK
Geçmiş peygamberlerden geriye kalan taş ve âsâ gibi eserlere bütün müslümanların değil de yalnızca ehl­i beyt ve şiâsının sâhip olması (!) :
Bu gerçeği doğrulayıp isbât eden olay yine, “el-Kâfî fî Usûli’d-dîn” adlı kitabın yazarı Küleynî’nin rivâyet ettiği kıssadır.
Küleynî şöyle der:
“Ebu Basîr, Ebu Câfer-aleyhisselâm-’dan rivâyet ettiğine göre, Ebu Câfer şöyle der: Mü’minlerin emîri Ali-aleyhis-selâm- karanlık bir gecede mırıldanarak dışarı çıkıp şöyle demeye başlar: Hım… Hım... Karanlık bir gece…İmam Ali,üzerinde Âdem’in gömleği,parmağında Süleyman’ın yüzüğü ve elinde Musa’nın âsâsı olduğu halde huzurunuza çıktı.”
Küleynî yine şöyle rivâyet eder:
“Ebu Hamza, Ebu Abdillah-aleyhis-selâm-’ı şöyle derken işittim der: Musa’nın levhâları ile âsâsı bizdedir. Bizler, peygamberlerin vârisleriyiz!” [6]

Ey Şiâ Mensubu!
Bu inanç, özellikle de bu üçüncü gerçekte belirtilen inanç, birçok konuda son derece bozuk ve çirkin hükümleri kabul etmeni gerektirir ki senin gibi akıl sâhibi birisinin bunlardan uzaklaşması ve bunları kabul etmemesi gerekir.

Bu bozuk ve çirkin hükümleri şöyle sıralamak mümkündür :

1. Hz.Ali’nin-Allah ondan râzı olsun- şu sözünü yalanla-maktır: O’na: “Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem- siz ehli beytine özel bir şey ayırdı mı?” diye sorulduğunda,o;“ Şu kılıcımın kınındaki şeyden başka bir şey ayırmadı.” demiş ve içerisinde dört şey yazılı bulunan sayfayı çıkarmıştır. [7]

2. Bu sözü Hz. Ali’ye-Allah ondan râzı olsun- nisbet ettiklerinden dolayı ona iftira etmişlerdir.

3. Bu inanç, sâhibinin ne kadar aşağılayıcı bir davranış içerisinde bulunduğunu, bu inancının ne kadar saçma olduğunu, akıl yönünden de noksan olduğunu ve kendisine dahi saygısız olduğunu göstermektedir.
Örneğin Küleynî’ye:
“Hz. Süleyman’ın yüzüğü, Hz.Musa’nın âsâsı veya Musa’ya indirilen levhâlar nerededir?” diye sorulsa hiçbir cevap veremez ve iddiâ ettiği şeyler-den hiç birisini getirmeye gücü yetmez.Bundan da anlaşılmaktadır ki kıssa baştan sona kadar yalan ve düzmecedir.
Bundan daha açık olarak şöyle söylenebilir:
“O halde-iddiâ ettiğin- Hz.Musa’nın âsâsı ile Hz.Süleyman’ın yüzüğü gibi mucizeler ehli beyt şiâsının elindeydi de tarih boyunca senden önceki ehli beyt şiâsı, birçok ezâ ve cefâya maruz kalmasına rağmen, niçin düşmanlarını yoketmek için bunları kullanmadılar?

4. Bu yalan dolu rezâletin arkasında yatan hedef; şiânın hidâyet, kendilerine düşmanlık eden ehli sünnet müslümanla-rının dalâlet üzere olduklarını ispatlamak içindir.Bundan da kastın; İslâm ümmetinden ayrı bir durumda bulunan şiânın, bu topluluğun ileri gelenleri ile bunların gerisindeki art niyetli ve çirkin arzulu insanların, İslâmı yıkmak ve müslümanların birliğini parçalamak uğruna bir hayatı gerçekleştirmek için bu mezhebi kalıcı kılmasıdır.
Bu bozuk ve şerli bir gâyeyi gerçekleştirmek için inanılan bu inanç ne kötü bir inanç, buna inanan veya râzı olan insan da ne kötü insandır.

DÖRDÜNCÜ GERÇEK
Bütün müslümanların değil de sadece ehli beyt ve şiâsının ilâhî ve nebevî bilgilere sâhip oldukları inancı (!) :
Bu gerçeğin kaynağı da yine “el-Kâfî fî Usûli’d-dîn” adlı kitabın yazarı Küleynî’dir.[8]
Küleynî şöyle der:
“Ebu Basîr’den rivâyet olunduğuna göre, o şöyle der: Ebu Abdillah-aleyhisselâm-’ın huzuruna girdim. O’na: Canım sana fedâ olsun.Senin şiân Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’in Ali-aleyhisselâm–’a ilimden bin kapı öğrettiğini, her kapıdan da bin kapı açıldığını söylüyorlar” dedim.
Bunun üzerine,Ebu Abdillah-aleyhisselâm- ona şöyle dedi: “Yâ Ebâ Muhammed! Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem– Ali-aleyhisselâm-’a bin kapı öğretti.Her kapıdan da O’na bin kapı açılır.”
Ebu Basîr: “Bu, benim söylediğim söz gibidir ” dedim.
Ebu Abdillah: “Yâ Ebâ Muhammed! Bizde bir câmia vardır ki onun ne olduğunu bilirler mi? ”dedi.
Ebu Basîr:“Canım sana fedâ olsun!Câmia nedir?” diye sordum.
Ebu Abdillah: “Câmia, uzunluğu Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem-’in dirseği gibi yetmiş dirsek boyunda olan bir sahifedir.Ali -aleyhisselâm-, o sahifeyi ağzından çıkan sözleri, helâl ve haramı, insanların ihtiyaç duyacakları her şeyi, hatta vurma sonucu vücutta bırakılan bir çiziğin diyetini dahi sağ eliyle yazmıştır.”
Ebu Basîr: “Allah’a yemîn ederim ki ilim dediğin işte budur! dedim” dedi.
Ebu Abdillah:“O öyle bir ilimdir ki önceki gibi değildir” dedi.
Ardından bir süre sustuktan sonra şöyle devam etti: “Bizde, ‘Cefr’ vardır.Cefrin ne olduğunu bilirler mi?
“Cefr:Deriden yapılmış öyle bir kaptır ki onda peygamberlerin, vasîyet edenlerin ve İsrâil oğullarından gelmiş geçmiş bütün âlimlerin ilimleri vardır.”
Ebu Basîr: “Allah’a yemîn ederim ki ilim dediğin işte budur! dedim” dedi.
Ebu Abdillah:“O öyle bir ilimdir ki önceki gibi değildir” dedi.
Ardından bir süre sustuktan sonra şöyle devam etti: “Bizde Fâtıma-aleyhesselâm- mushafı (Kur’anı) vardır. Fâtıma mushafının ne olduğunu bilirler mi? ”
Ebu Basîr: “Fâtıma mushafı nedir? dedim” dedi.
Ebu Abdillah: “O öyle bir mushaftır ki sizin şu Kur’anınızın üç katı kadardır!Allâh’a yemin ederim ki o mushafta sizin Kur’anı-nızdan bir harf dahi yoktur.”
Ebu Basîr: “Allah’a yemîn ederim ki ilim dediğin işte budur! dedim ” dedi.
Ebu Abdillah: “O öyle bir ilimdir ki önceki gibi değildir” dedi.
Ardından bir süre sustuktan sonra şöyle devam etti: “Bizde öyle bir ilim vardır ki geçmişte olmuş,şu anda olan ve kıyâmete kadar olacak olayların ilmi vardır!”[9]

Şimdi, bu bâtıl inancın gerçek sonucunu şöyle sıralamak mümkündür:

1. Allah Teâlâ’nın kitabına ihtiyaç duymamak apaçık küfürdür.

2. Bütün müslümanların değil de sadece ehli beyt şiâsının her türlü bilgilere sâhip olması ki bu hareket, Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem-’e nisbet edilen apaçık bir ihânettir.Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem-’e ihânet nisbet etmenin küfür olduğunda şüphe yoktur, tartışma da kabul etmez.

3. Hz.Ali’nin-Allah ondan râzı olsun- şu sözünü yalanla-maktır: “Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-, biz ehli beytine bir şey ayırmadı.”
Bir müslümana yalan isnâd etmek nasıl haram olup asla câiz değilse, Hz. Ali’ye-Allah ondan râzı olsun- yalan isnâd etmek de haramdır ve asla câiz değildir.

4. Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’e yalan isnâd etmek ki bu, Allah katında günâhların en büyüğü ve en çirkinidir.Çünkü Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Bana yalan isnâd etmek, sizden birinize yalan isnâd etmek gibi değildir.Her kim, bana bilerek yalan isnâd ederse, Cehenneme girsin.”

5. Hz. Fâtıma’ya-Allah ondan râzı olsun- has olup bu Kur’anın üç katına denk olan Fâtıma mushafı olduğunu ve bu mushafta elimizdeki Kur’andan bir harf dahi olmadığını söyleyerek Hz. Fâtıma’ya iftirâ etmektir.
6. Bu inanç sâhibinin, ilâhî ve nebevî bilgilere sâhip olduğundan dolayı kendisinin hidâyet, diğer müslümanların ise bundan mahrum olarak dalâlet üzere olduklarına inanmasıyla kendisinin müslümanlardan olması veya müslümanların cemaatından sayılması mümkün değildir.

7. Son olarak, Allah Teâlâ’nın ondan başkasını dîn olarak asla kabul etmeyeceği İslâm dînine böyle saçma-sapan, bâtıl ve çirkin yalan nisbet edilebilinir mi ?
Oysa Allah Teâlâ bu konuda öyle buyurmaktadır:


[سورة آل عمران الآية :85]
“Her kim, İslâm dîninden başka bir dîn isterse, o dîn ondan asla kabul edilmeyecektir. Ve o, âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” [10]

O halde, Ey Şiâ Mensubu!
Bu büyük bataklıktan hep birlikte kurtulmak için benimle beraber şöyle söyler misin:
“Allahım! Biz, kullarını saptırmak, İslâmı yoketmek ve elçin Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’in ümmetini parçalamak için sana, peygamberine ve temiz ehli beytine iftira edenleri terkedip onlardan uzaklaşıyoruz.”


BEŞİNCİ GERÇEK
Musa Kâzım’ın, şiâ için kendisini fedâ ettiği inancı :
Bu gerçeği de yine Küleynî “el-Kâfî fî Usûli’d-dîn” adlı kitabında zikretmektedir.
Küleynî, adı geçen kitabında şöyle rivâyet eder:
“Ebu Hasan Musa Kâzım, -şiânın on iki imamının yedincisidir- şöyle der: Allah Teâlâ şiâya hiddetlenince, kendimi veya şiâyı fedâ etmem konusunda beni serbest kıldı.Ben de kendimi fedâ ederek onları ölümden kurtardım.” [11]

Ey Şiâ Mensubu!
Şimdi, buna inanmanı gerektiren, inandıktan sonra da içerdiği söz ve anlam bakımından doğrulamanı zorunlu kılan bu hikâyenin kaynağı nedir ?
Musa Kâzım-Allah ona rahmet etsin- kendisine tâbi olanları (şiâyı) kurtarma uğruna, Allah’ın şiâyı bağışlayıp cennete hesapsız girdirmesi için kendisini fedâ ederek canına kıyacak ve Allah Teâlâ da buna râzı olacak!!!

Ey Şiâ Mensubu!
Allah Teâlâ, beni ve seni sevdiği ve râzı olduğu şeylerde muvaffak kılsın, inanç, söz ve davranışının düzgün olması için bu iftirayı iyice düşünmelisin. Haktan uzak olması, doğrulukla hiçbir alakasının olmamasından dolayı buna iftiradan başka bir şey demiyorum.Bu iftirayı iyice düşündükten sonra ona inanan bir insanın ne kadar büyük günâhlar işlemeyi gerekli kıldığını görürsün.
Allah’ı Rab, İslâmı dîn, Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’i nebî ve rasûl olarak bildiğin sürece bu günâhların hiçbirisinin sana nisbet edilmesine veya senin ona nisbet edilmene asla râzı olmazsın.
Bu büyük günâhlar şunlardır :
1. Allah Teâlâ’nın:

[سورة الأنعام من الآية :93]
“Allah’a yalan isnâdında bulunarak O’na iftirâ edenden daha zâlim kim olabilir ” [12]
buyurduğu halde, O’nun Musa Kâzım’a vahyederek şiâya hiddetlendiğini ve Musa Kâzım’a,ya kendisini ya da şiâsını fedâ etmesi konusunda serbest kıldığını, Musa Kâzım’ın da şiâyı kurtarmak uğruna kendisini fedâ ettiğini iddiâ etmek, yemin ederim ki Allah Teâlâ’ya yapılan en büyük iftirâdır.

2. Musa Kâzım’a-Allah ona rahmet etsin- yalan isnâdında bulunarak bu sözle ona iftirâ etmektir.Allah’a yemin ederim ki Musa Kâzım bu iftiradan uzaktır.

3. Musa Kâzım’ın peygamber olduğuna inanmaktır. Allah’a yemin ederim ki Musa Kâzım, ne bir nebî ne de bir rasûldür.Allah’ın Musa Kâzım’a hiddetlendiğini, kendisini veya şiâsını fedâ etmesi konusunda muhayyer kıldığını haber vermesi, Musa Kâzım’ın da şiâsı için kendisini fedâ ederek ölmeye râzı olduğunu söyleyen kimsenin bu sözünden Musa Kâzım’ın peygamber olduğu açıkça anlaşılır!!!
Bilindiği gibi müslümanlar, Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’den sonra peygamber olduğuna veya geleceğine inanan kimsenin, Allah Teâlâ’nın şu sözünü yalanladığından dolayı kâfir olduğunda hemfikirdirler.

[سورة الأحزاب الآية :40]
“Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-, sizden hiç birinizin babası değildir.Lâkin O, Allâh’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusu-dur. (O’ndan sonra kıyâmete kadar peygamber gelmeyecektir.) ” [13]

4. Hıristiyanların Hz. İsâ’nın insanlığı kurtarma uğruna çarmıha gerilerek kendisini fedâ ettiğine inandıkları gibi, şiânın da bu gerçeğe inanarak hıristiyanlıkla aynı inancı paylaşmış olmasıdır ki –güya- İsâ-aleyhisselâm- insanların işledikleri günâhlara keffâret olması için kendisini fedâ ederek çarmıha gerilmeye râzı olmuş, dolayısıyla onları Allah’ın gazâbı ve acıklı azabından kurtarmak için kendisini fedâ etmiştir.Şiâ da aynı şekilde buna inanmaktadır.Zira dediğimiz gibi şiâ, Allah Teâlâ’nın Musa Kâzım’ın şiâsını helâk edeceğini dolayısıyla ya şiâsını ya da kendisini öldürüp fedâ etmesi konusunda Musa Kâzım’ı serbest kıldığını, Musa Kâzım’ın da Allah’ın şiâya hiddetlenip azap etmemesi için kendisini fedâ ederek şiâyı kurtarmaya râzı olduğuna inanmaktadır.
O halde, şiâ ile hıristiyanlar inanç olarak birdirler.
Hıristiyanlar, Allah Teâlâ’nın kitabı Kur’anın açık ifâdesiyle kâfirdirler.Bir şiâ mensubu, îmân ettikten sonra kâfir olmaya hiç râzı olur mu ?

Ey Şiâ Mensubu!
Andolsun ki seni öyle bir iş için hazırlamışlar ki bir bilebilsen,
Başıboş kalmış hayvan gibi onlara av olmaktan kendini uzak tut.

Ey Şiâ Mensubu!
Son olarak sana şunu tavsiye ediyorum:
Bu saçma-sapan ve bâtıl şeylerden uzaklaşıp kendini kurtar.Allah Teâlâ’nın dosdoğru yolu olan gerçek mü’minlerin yolunu tut.

ALTINCI GERÇEK
Şiâ imamlarının günâh işlemedikleri (ismet), onlara vahiy geldiği ve kendilerine itaat edilmesi gerekliliği konularında -Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’e helâl olan dörtten fazla kadınla evlenme dışında- Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem- ile aynı konumda oldukları inancı (!) :
Şiâ imamlarının Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem- ile aynı konumda olduğu inancını yine “el-Kâfî fî Usûli’d-dîn” adlı kitabın yazarı Küleynî iki şekilde rivâyet etmiştir.
Birinci rivâyette Küleynî şöyle der:
“Mufaddal,Ebu Abdillah’ın yanındayken ona şöyle der: “Canım sana fedâ olsun.Bana söyler misin? Allah, kullarının bir insana itaat etmesini farz kıldığı halde, o insana semâdan vahyin gelmesini engeller mi?
Ebu Abdillâh: “Hayır, Allah kullarının bir insana itaat etmesini emrettikten sonra o insandan semânın haberini -vahyi- engellemekten kullarına daha cömert, daha merhametli ve daha şefkâtlidir.”[14]

Bu rivâyetin gösterdiği anlam şudur:
Allah’ın, insanların hepsine Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’e itaat etmelerini farz kıldığı gibi, şiâ imamlarına da mutlak olarak itaat etmelerini farz kılmış olmasıdır.Buna göre şiâ imamlarına vahiy gelmekte,onlar sabah-akşam gökten haber almak-tadırlar.Böylelikle şiâ imamları, nebî ve rasûldürler veya aynen onlar gibidirler.Onlardan hiçbir farkları yoktur.
Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’den sonra peygamber olduğuna ve ona vahiy geldiğine inanmak, İslâm’dan dönmek olup müslümanların oybirliğiyle küfürdür.İnancıyla iftihar eden bir şiâ mensubu nasıl olur da kendisine iftirâ eden ve İslâm’dan uzak bir şekilde kâfir olarak yaşamayı zorunlu kılan bir inanca inanır. Onun amacı bu bâtıl inanca inanmak değildir.Çünkü şiâ mensubu bir kimse, îmân edip müslüman olmak ve müslüman-lardan olmaktan başka bir şeyi düşünemez.
Allahım! Bu insanları senden koparan ve senin yolundan saptıran kâtil elleri kes!
İkinci rivâyette Küleynî şöyle der :
“Muhammed b.Sâlim’den rivâyet olunduğuna göre o şöyle der : Ebu Abdillah-aleyhisselâm-’ı şöyle derken işittim:“İmamlar, Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in konumundadırlar.Ancak onlar, peygamber değillerdir.Yine Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem-’e helâl olan dörtten fazla kadınla evlenmek onlara helâl değildir.Bunun dışındaki konu-larda onlar,Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’in konumundadırlar.”[15]
Bu rivâyet, görünüşte bazı çelişkilerle dolu olmasına rağmen birinci rivâyetteki gibi, imamların masum olduklarını, onlara itaat etmenin gerekliliğini ve onlara vahiy indiğini onaylamaktadır.Çünkü “İmamlar, -dörtten fazla kadınla evlenmek dışında-, Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem- ile aynı konumdadırlar” sözü, onlara vahiy geldiği, onların masum oldukları, onlara itaat etmenin farz olduğu ve Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem-’e verilen her türlü kemâliyet ve özelliklerin onlara da verildiğini açıkça göstermektedir.
Ey Şiâ Mensubu!
Bu iftirâ ve süslü yalanın altında yatan gerçek hedef şudur:
İslâmı ve müslümanları yok etmek, şiâyı İslâm ve müslümanlardan ayırmaktır.Çünkü şiânın yanında, -güya- müslümanlardaki Kur’an-ı Kerîm ve Sünneti Nebevîye’den daha üstün olan ve bu ikisine ihtiyaç duymayacakları Fâtıma mushafı,Cefr,Câmia, geçmiş peygamberlerin ilimleri ve masum imamlara inen vahiy vardır.O imamlar ki dörtten fazla kadınla evlenmek dışında Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem- ile aynı konumdadırlar.Ayrıca bunun dışında, bu inanca sâhip olan şiâyı İslâm’dan soyutlayan ve hamura düşen kılın hamurdan kolayca ayıklandığı gibi onları müslümanlardan ayıklayan daha nice sebepler de vardır.
İslâm adına İslâm ümmetinden kıymetli bir parçasını koparıp, birçok insanı ehli beyte yardım adına ehli beytin yolundan uzaklaştıran şerli ruhlara Allah lânet etsin.


YEDİNCİ GERÇEK
Ehli beyt ile birlikte Selman, Ammâr ve Bilâl gibi pek az sayıda sahabenin dışında, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ölümünden sonra ashâbının dînden dönerek kâfir oldukları inancı (!) :
Şiânın ileri gelen fakih ve âlimleri neredeyse bu konuda ittifak etmişlerdir.Çünkü bu konuda yazdıkları eserleri böyle söylemekte ve kitapları açıkça bunu dile getirmektedir.İnançları gereği farz olan takiyye dışında çoğunlukla bunu îlân etmeyen hiç kimse yoktur.
Bu gerçeği pekiştirmek amacıyla şu delîlleri sunuyoruz: “Ravdatu’l-Kâfî ” adlı kitabın da yazarı olan Küleynî, bu kitabın 202. sayfasında şöyle diyor:
“Hanan’dan, O babasından, O da Ebu Câfer’den rivâyet ettiğine göre, Ebu Câfer şöyle der: “Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra üç kişi -Mikdâd, Selmân ve Ebu Zer- dışında insanlar dînden döndüler.”
“es-Sâfî ” adlı tefsir kitabında -ki bu kitap, şiânın en meşhûr ve en kıymetli tefsîr kitaplarından olup en çok itibâr edilen bir eserdir- bu konuda pek çok rivâyet zikredilmiş, bu rivâyetlerin çoğu da bu inancı yani “Ehli beyt ile birlikte Selman, Ammâr ve Bilâl-Allah onlardan râzı olsun- gibi pek az sayıda sahabenin dışında, Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’in ölümünden sonra ashâbının dînden dönerek kâfir oldukları inancını” teyid etmektedir.
Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in-Allah her ikisinden de râzı olsun- şiâ kitaplarında, şiânın onları tekfir etmeleri konusunda sayılamayacak kadar pek çok rivâyetler vardır.
İşte bunlardan birisinde Küleynî adı geçen kitabının 20. sayfasında şöyle diyor:
“Ebu Câfer’e, Ebubekir ve Ömer hakkında sordum. Ebu Câfer: Tevbe etmeden ve mü’minlerin emîri Ali’ye yaptıklarını hatırlamadan dünyadan ayrıldılar.Allah’ın, meleklerin ve insanların hepsinin lâneti onların üzerine olsun, dedi !!!”
Aynı kitabın 107. sayfasında şöyle rivâyet etmektedir:
“Ebu Câfer:Bana, Ebubekir ve Ömer’i mi soruyor-sun?Yemîn ederim ki Ebubekir ve Ömer münâfık oldular, Allah’ın kelâmına karşı çıktılar ve Rasûlullah ile alay ettiler.Bu sebeple onlar, kâfirdirler.Allah’ın, meleklerin ve insanların hepsinin lâneti onların üzerine olsun.”!!!

Ey Şiâ Mensubu!
Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’in ashâbına kâfir olup dînden döndüler demek hiç akıl kârı mıdır ?
Onlar ki Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’in havârî-leri,dîninin yardımcıları ve O’nun şeriatını omuzlarında taşıyan kimselerdir.
Onlar ki Allah Teâlâ’nın Kur’anda kendilerinden râzı olduğunu belirttiği, peygamberi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in lisânıyla da onları cennetle müjdelediği, dînini onlarla koruduğu, müslümanları onlarla güçlü kıldığı ve kıyâmete kadar dünyada isimlerinin kalıcı olmasını sağladığı kimselerdir.


Ey Şiâ Mensubu!
Rabbine yemîn ederek bana söyler misin?
Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’in ashâbını tekfîr edip onlara lânet okumak ve onlardan uzaklaşma-nın bir hedef ve gâyesi yok mudur ?

Tabiî ki vardır Ey Şiâ Mensubu!
Öyle bir hedefi var ki hem de ne hedef! Yine öyle bir gâyesi var ki hem de ne gâye!!!
Allah’a yemin ederim ki bu hedef ve gâye şudur:
Yahûdîlik, mecûsîlik ve diğer her türlü şirk ve putperestliğin düşmanı olan İslâm dînini ortadan kaldırma hedef ve gâyesidir!!!
İşte bu, İslâm’ın temelini ortadan kaldırdığı, tahtını yerle bir edip kalıntılarını ortadan kaldırdığı, Allah Teâlâ’nın izniyle de sonsuza dek öyle kalacak olan, mecûsî kisrâ devletini yeniden kurma hedef ve gâyesidir.
Müslümanların ikinci halîfesi Hz. Ömer’in-Allah ondan râzı olsun- mecûsi bir genç tarafından öldürülmesi, sana cevap olarak yetmez mi?
Fitne bayrağını üçüncü halîfe Hz. Osman’ın-Allah ondan râzı olsun- aleyhine açarak, onun bu yolda kurban gitmesine ve müslümanların diyârında ilk defa fitne ve şerrin yayılmasına sebep olan yahûdî asıllı Abdullâh b. Sebe değil midir?
Bu uğursuz fitneden, şiâ şeytanı tâ o zaman doğmuş, velâyet ve imâmet adlı bidat bayraklarını İslâm ve müslümanların üzerinde birer kılıç gibi kullanmışlardır.
Onlar velâyete çağırmakla, Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’in ashâbını tekfîr edip onları lânetlemişler, onlardan râzı olan ve “Allah onlardan râzı olsun” diyen müslümanları da lânetleyip tekfîr etmişlerdir. İmâmet adlı bidat ile İslâm hilâfetinin aleyhine her türlü hile ve desîseler düzenlenerek müslümanlar arasında helâk edici savaşlar alevlendirilmiş, müslü-manların kanları akıtılmış, binâlar yıkılmış, İslâm ve müslümanlar paramparça bir hayat yaşamışlar,diğer düşmanlarına düşmanlık besledikleri gibi müslüman-lara da düşmanlık beslemişler, kâfir olan hasımlarına hasımlık yaptıkları gibi İslâma mensup olan herkese de hasımlık yapmışlardır.

Ey Şiâ Mensubu!
Yukarıda zikrettiğimiz esâsa göre şiâ, bu inancı yerleştirmiş ve bir mezhep edinmiştir.Böylece İslâm dîninden ayrı, esâsları, prensipleri, kitabı, sünneti, ilmi ve bilgisi olan müstakil bir dîn haline gelmiştir.Bu söylediklerimizi doğrulayan şeyler bu kitapçıkta daha önce zikredilmişti. Şiânın, velâyet adıyla müslümanları parçalamak, onlar arasında fitne ve şer tohumları ekmek ve müslümanlara düşmanlık beslediğine dâir art niyetin veya kötü bir amacın olmasa dahi bu anlattıklarımıza tekrar bakıp iyice düşünmelisin.
“Müslümanlar” denilmesine en lâyık olan ehli sünnet müslümanlarından Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’in ehli beytin-den hoşlanmayan hiç birisini bulamazsınız.
O halde, şiâ topluluğu daha -önce de belirttiğimiz gibi- müslümanlara düşmanlık besleyerek bilakis onları tekfîr edip lânetlemekle, niçin sadece kendisinin velâyet hakkına sahip olduğunu iddiâ ederek onu kendisine hedef ve gâye edinmektedir ?
İmâmet olayı da alay etmek ve abesle iştiğal değil midir?
Öyle ki İslâm dîni, müslümanlara kendilerini Allah’ın şeriatı ve peygamberinin sünnetine göre yönetecek kimseyi seçme emrini verdiği, müslüman-ların da devlet başkanlığı yapabilecek, kendilerini yönetmeye lâyık ve yeterli gördükleri kimseyi seçtik-leri halde,şiâ buna “hayır, devlet başkanlığı yapacak kimsenin, vasîyet edilen ve bizzat adı belirtilen, masum ve kendisine vahiy gelen bir kimse olması gerekir” demektedir.
Müslümanlar böyle bir devlet başkanını ne zaman bulacaklar acaba ?
Bu sebeple mi şiâ müslümanlara lânet edip onlara düşmanlık besleyip onlardan ayrılmaktadır ?

O halde Ey şiâ mensubu!
“Velâyet” ve “İmâmet” akîdesi, müslümanları saptırmak ve aldatmaktan başka bir şey değildir.

Bundan da amaç şudur:
İslâm dînini yıkmak ve müslümanları parçala-maktır. O halde, kendini bu bâtıl inanç, yıkıcı ve karanlık mezhepten kurtararak onlardan uzaklaşmaz mısın?

Ey Şiâ Mensubu!
Bilmen gerekir ki sen, kendi nefsini ve âileni kurtarmakla sorumlusun.O halde öncelikle onları Allah Teâlâ’nın azabından kurtarmaya çalış ve bilmen gerekir ki bu, ancak doğru îmân ve sâlih amelle gerçekleşir.Doğru îmân, sâlih amel gibidir.Doğru îmân ile sâlih ameli de ancak Allah’ın kitabında ve Rasûlü Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’in sünnetinde bulabilirsin. Sen, ehli sünnet vel-cemaatin sahasına kaçıp sığınmadıkça ve karanlık şiâ mezhebinin hapsinde bulunduğun sürece doğru îmân ve sâlih ameli elde edemezsin.Müslümanları saptırmak ve ifsad etmek için şiâ mezhebine çağıranların tersine, her türlü bâtıl te’vilden uzak, doğru îmân ve sâlih ameli, ancak Allah’ın kitabında bulursun.
Yine, peygamberin sahîh sünnetini, yalandan ve şiâ mezhebine çağıranlardan uzak bulacaksın.Doğru îmânla sağlam İslâm akîdesini ancak bu şekilde kazanabilirsin.Bu da ancak Allah’ın kullarına vâdettiği cenneti kazanıp kurtuluşa ermeleri için meşrû kıldığı, kullarının nefislerini temize çıkardığı sâlih amelle olur.

Ey Şiâ Mensubu!
Allah’ın kitabı ile Rasûlü Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’in sünnetinin geniş sahasına hicret et. Zirâ orada güç ve kuvvetine kavuşarak rahatlıkla dolaşa-bileceğin çok yer ve bol rızık bulursun.
Son olarak, sende veya başka birisinde olan bir şeyi elde etmek veyahut senden veya herhangi birisinden korktuğum için bu nasihati takdim etmedi-ğimi bilmelisin.
Allah’a yemîn ederim ki hayır, bunun için yapmadım. Bunu, sadece İslâm kardeşliği ve Allah rızâsı için,kitabı için,rasûlü için,müslüman yöneticilerle avam tabakasına nasihat etmek için yaptım.
Sana bu nasihati takdim etmeme neden olan şey, işte budur.
Allah Teâlâ’dan,kalbini bu nasihata açmasını ve onunla seni dünya ve âhiret saadetine iletmesini dilerim.

-----------------------
[1] el-Kâfî fî Usûli’d-dîn, Kitabul-Hucce,cilt: 1, sayfa: 207
[2] Ebu Abdillâh; Câfer Sâdık’ın künyesidir. (Mütercim)
[3] Hicr Sûresi : 9
[4] el-Kâfî fî Usûli’d-dîn, Kitabul-Hucce,cilt: 1, sayfa: 26

[5] Hicr Sûresi : 9
[6] el-Kâfî fî Usûli’d-dîn, Kitabul-Hucce,cilt: 1, sayfa: 227
[7] Buhârî, Müslim ve diğer hadîs âlimleri bu dört şeyi kitaplarında zikretmişlerdir.Buna göre Hz.Ali’nin-Allah ondan râzı olsun- kılıcının kınından çıkardığı sayfada şu dört şey yazılıydı:
1. Allah’tan başkası adına kurban kesene Allah lânet etsin.
2. Tarla veya arazinin sınır taşını çalan veya değiştirene Allah lânet etsin.
3. Anne ve babasına lânet edene Allah lânet etsin.(Bu lânet, dolaylı yoldan da olabilir: Örneğin bir kimsenin başkasının anne ve babasına lânet etmesi,anne ve babasına lânet edilen kimse de onun anne ve babasına lânet ederse,işte bir kimsenin anne ve babasına lânet etmesi demektir.)
4. Kendisine had cezası uygulanmasın diye yeryüzünde olay çıkaran kimseyi yanında barındıran kimseye Allah lânet etsin.(Mütercim)
[8] el-Kâfî fî Usûli’d-dîn, Kitabul-Hucce,cilt: 1, sayfa: 138

[9] Küleynî’nin sözü burada bitmektedir
[10] Âl-i İmrân Sûresi: 85
[11] el-Kâfî fî Usûli’d-dîn, Kitabul-Hucce,cilt: 1, sayfa: 260
[12] En’am Sûresi : 93
[13] Ahzâb Sûresi : 40
[14] el-Kâfî fî Usûli’d-dîn, Kitabul-Hucce,cilt: 1, sayfa: 229
[15] el-Kâfî fî Usûli’d-dîn, Kitabul-Hucce,cilt: 1, sayfa: 270

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)