Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



16 Ocak 2015 Cuma

Suikast Saldırıları Hakkında Müslümanlara Uyarı!



Son günlerde özellikle Fransa’da meydana gelen olaylar sebebiyle İslam’da suikast saldırılarının hükmü meselesi, din konusunda ilimsizce konuşmayı meslek edinen kimselerin tekrar dillerine düşmüş, cahiller kuru gürültüyle alimlerin sözlerine baskın gelmeye çalışmaktadırlar. Kulaktan dolma olarak haberdar oldukları, sahihini zayıfını bilmedikleri deliller zikretmekte, rivayetlere kaynak olarak aslen hadis kaynağı olmayan eser isimleri vermektedirler.

Menhec olarak mezhep taklidini savunan, kendilerinin istinbat ve içtihat ehli olmadıklarını itiraf eden kimselerin, ümmetin genelini ilgilendiren konularda müsrifçe ahkâmlar saçmaları samimiyetsizliktir. Ey Müslümanlar! Allah’tan korkun! “Bilmediğin şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi sorguya çekilecektir.” (İsra 36)

Onlara güven yahut korku verici bir haber geldiği zaman, onu hemen yaymışlardır. Halbuki o haberi Peygambere ve mü'minlerden olan emir sahiplerine götürselerdi, onlardan (kendi ihtisasları dâhilinde) hüküm çıkaranlar, onu bilirler (ve daha iyi değerlendirirler)di. Allah'ın, sizin üzerinizdeki fazlu inayeti ve merhameti olmasaydı, çok azınız müstesna (hepiniz de) şeytana uyardınız” (Nisa 83)

Ka’b b. Eşref Suikasti Hakkında:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Müslümanların yöneticisi idi. Kab b. El-Eşref’i öldürmeye teşvik eden O idi ve O Allah’ın rasulü, Müslümanların yöneticisi idi. Ama bugün bu işleri yapanlar bu iki vasfa da sahip değillerdir.

Yönetici onlara anlaşmasını bozan bir anlaşmalıyı öldürmek için izin verdi mi?

Hem onlar Ka’b b. El-Eşref’in durumunu bu emirden önce de bilen sahabelerden daha mı gayretliler? Sahabelerden hiçbiri kendi başına onu öldürmeye gitmemişti. Şüphesiz onlar – Allah onlardan razı olsun – bunu yöneticileri olan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem izin vermeden yapmamışlardır. İzin verdiğinde bunu gerçekleştirdiler. Allah onlardan razı olsun ve bizleri doğru yola iletsin.

Şeyh Salih b. Fevzan el-Fevzan hafazahullah, bu delili getirenlere cevap olarak şöyle demiştir: “Ka’b’ın öldürülmesi kıssasında suikast saldırılarının caiz olmasına bir delil yoktur. Zira Ka’b b. El-Eşref’in öldürülmesi Müslümanların yöneticisi olan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emriyle gerçekleştirilmişti. Ka’b, anlaşma kapsamında olan halktan idi. Anlaşmaya ihanet edince, Müslümanları onun kötülüklerinden korumak için öldürülmesine izin verilmesi gerekli oldu. Onun öldürülmesi yöneticinin izni olmaksızın, insanların ferdî olarak veya onlardan bir cemaatin tasarrufuyla gerçekleşmemiştir. Bugün bu alanda bilinen suikast saldırıları ise böyle değildir. Bu taşkınlığı İslam onaylamaz. Çünkü bu, İslam ve Müslümanlar hakkında büyük kötülüklere sebep olur.”[1]

  Ka’b b. El-Eşref öldürüldüğünde müminler kuvvetli idiler. Bu olaydan sonra Yahudilerin kuvveti kırılmıştır. Onlardan her biri ancak korkarak sabahlamışlardır. Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın es-Sarimu’l-Meslul’da anlattıklarına bakınız.[2]

O zaman Müslümanlar kuvvetli olmaları ve Yahudilere karşı koyabilecek hazırlıklarının bulunması sebebiyle Ka’b’ı öldürdüklerini ilan etmişlerdi.

Ama bugün onlar birçok ülkelerde yaptıkları patlatma ve suikast saldırılarından sonra kaçıyorlar ve onların dışındaki suçsuz kimseler de bu yüzden şiddetli belalara uğruyorlar.

Yine Müslümanlar – bu günlerde görüldüğü gibi – misilleme yapacak güce sahip değildirler. Düşmanların bu kimselerin yaptıkları sebebiyle dininize ve ümmetinize musallat olmaları güzel görülebilir mi?

Eğer: “Onlar bu saldırılardan önce zaten bize karşı musallat olmuşlardır” denilirse,

Ümmetin yükünü hafifletmeye çalışmanız mı yoksa daha da ağırlaştırmaya çalışmanız mı gerekir? Kötülüğün azaltılması dinî bir hedef değil midir? Yoksa durum şöyle dedikleri gibi midir?: “Onlara kumaş dokudum, fakat onlar için kumaş dokuyacak kimse görmedim. Bunun üzerine dokuma tezgâhımı kırdım."

Ka’b b. El-Eşref haince öldürülmemiştir. Nevevi’nin Muslim şerhinde[3] Kadı Iyaz’dan – Allah her ikisine de rahmet etsin - naklettiği sözlere bakın. Fakat bugün yapılanlar hainlik kapsamının dışında kalmaz.

Sahabe sadece Ka’b’ı öldürmüştür. Zira sadece onun öldürülmesine izin verilmişti. Ama bu kimseler yaş ya da kuru her şeyi yok ediyorlar. Çünkü patlatma eylemlerinin ne yuları ne de gemi vardır!

Geçen açıklamalar, aynı zamanda Yahudi Ebu Rafi Sellam b. Ebi’l-Hukayk’ın ve benzerlerinin öldürülmesini delil getirenlere de bir cevaptır. Allah en iyi bilendir.

Burada iki önemli mesele vardır:

Birincisi: Had cezalarını kim uygular? Yönetici mi, yoksa halktan herkes uygulayabilir mi?

İkincisi: Yönetici had cezalarını uygulamazsa halktan birileri – ayrıntıya gitmeksizin – onu uygulayabilir mi?

Birinci meseleye gelince:

Ehl-i Sünnet’in zikrettiği görüş şudur: Had cezalarını uygulama hakkı başkalarının değil, yalnız yöneticinin hakkıdır. Kimsenin bu konuda çekişmesi caiz değildir. Nitekim İmam Ahmed b. Hanbel rahimehullah şöyle demiştir: “Fe’y’in taksimi ve had cezalarının uygulanması yöneticilere aittir. Hiç kimse bu konuda onları eleştiremez ve onlarla çekişemez.”[4]

İbnu’l-Medinî rahimehullah da aynısını dile getirerek şöyle demiştir[5]: “Fe’y’in taksimi ve had cezalarının uygulanması yöneticilere aittir. Hiç kimse bu konuda onları eleştiremez ve onlarla çekişemez.”[6]

El-Lalkâî, İbnu’l-Medinî’den bir kimsenin haricilere ve hırsızlara karşı kendisini savunabileceğini söylediğini ve şöyle dediğini nakleder: “Bütün rivayetler bunların öldürülmesini değil, sadece vuruşulmasını emretmektedir. Ona had cezasını kendisi uygulayamaz. Lakin onun durumunu Allah’ın yönetici kıldığı kimseye havale eder ve o da bu konuda hükmeder.”

Nitekim Kadı allame Şevkanî rahimehullah bu konuda icma olduğunu açıklayarak şöyle demiştir:

“Lakin bu görevin yöneticiye ait olduğuna şu husus ile delil getirmek mümkündür: Bize mütevatir olarak geldiğine göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem zamanında, onun huzurunda ve onun emriyle olması dışında hiç kimse had cezası uygulamamıştır. Raşid halifeler döneminde ve onlardan sonraki bütün asırlarda ve şehirlerde de durum böyleydi. Art arda gelen asırlarda durum böyle devam etmiştir. Bütün bunlar had cezalarını uygulama işinin yöneticiye ait olduğunu göstermektedir. Yöneticinin veya İslam sultanlarının bulunduğu zaman had cezalarını onlar uygular. Eğer İslam yöneticisi veya Allah’ın hadlerini uygulayacak kimse yoksa bu farz Müslümanlara farz- kifaye olur. Bu cezalar bir kimseden ancak uygulanmakla düşer. Bu farzlığın aslı Müslümanlara yönelik olarak kalmaya devam eder..”[7]

Fıkıh kitaplarına[8] bakan âlimlerin sözlerinin bu nakledilenlerin dışına çıkmadığını görür. Ancak kölesine veya cariyesine karşı efendinin durumu bundan hariçtir. Bu konunun ayrıntılarına girmenin yeri burası değildir.

Şemsuddin Ebu’l-Ferac el-Makdisi’nin Şerhu’l-Kebir’deki şu sözleriyle icma iddiasına delil getirilmiştir: “Bir mesele: Had cezasını yönetici veya onun görevlendirdiği kişiden başkasının uygulaması caiz değildir.” Zira bu Allah Teâla’nın hakkıdır ve bu mesele içtihada muhtaçtır. Bu işi hakkıyla yerine getiremeyecek kimseye güvenilemez…” Sonra re’y ehlinin köle veya cariyeye had cezasının efendisi tarafından uygulanmasını yasaklamalarını ve bu görevin de yöneticiye ait olduğu görüşlerini zikreder. Onlar derler ki: “…Çünkü had cezası ancak delil ve ikrar ile farz olur. Bunun için; şahitlerin adil olması, hep birlikte gelmeleri veya aynı mecliste bulunmaları, zinanın hakikatinin zikredilmesi ve diğerleri gibi bir fakihin bilmesi gereken şartlar gözetilir. Yine bir fakih, bu konudaki ihtilafları, bu konudaki doğru görüşü, ikrarı vb. bilmelidir. Tıpkı hür kimselerin had cezalarında olduğu gibi bu görev yöneticiye veya onun görevlendirdiği kimseye havale edilir…”[9]

Bu söz ile İmam Ahmed ve İbnu’l-Medini’nin sözleri muhaliflerin görüşüne aykırıdır. Zira onların sözündeki: “Had cezalarının yöneticilere ait olması geçmiştir” ifadesi, ilim ehlinin görüşünün bu şekilde geçtiğine ve müminlerin yolunun bu olduğuna bir delildir. Nitekim Şevkanî bunu açıkça belirtmiştir. Bu konuda yöneticilerle çekişen için şu durumlar söz konusudur:

1- Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in esaslarına muhalefet etmiştir.

2- Anlaşılacağı gibi, yöneticilere karşı fitnelerin kapısını açmıştır.

3- Müslümanlar arasında kargaşa kapısını açmıştır. Zira had cezalarının uygulanması içtihada muhtaçtır. Had cezasını hakkıyla yerine getiremeyecek kimselere bu konuda güvenilemez. Bu işin yöneticiye bırakılması gerekir.[10]

Aksi takdirde bu çekişme kapısını açar. Bunun fitneye götüreceğinde bir şüphe yoktur. Bazen bu, cahiliyye naralarının atılmasına, ırkçılığa, grupçuluğa, mezhepçiliğe ve benzerlerine sebep olur. Ama yönetici içtihadını uygulayacak kuvvete sahiptir. Bu işi yönetici uyguladığı zaman bahsedilen kötülüklerden yana ona güvenilir. Allah en iyi bilendir.

Sizler bugün Müslümanların yöneticileri veya onların vekilleri misiniz? Bu konuda yöneticilerle çekişmek için deliliniz nedir? Sünnet ve seleften gelen uygulama, bu işte çekişilemeyeceğini göstermektedir. Sizler selefe tabi olanlar mısınız?

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah da yöneticilerin zulmüne sabretmeyi emreden hadisler zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Onların zulümlerine sabretmek, onların haklarını vermek ve mazlumun hakkını Allah’tan istemek emredilmekle beraber, mazlumun bu gibi hallerde isyan ederek savaşmasına izin verilmemiştir. Çünkü böyle bir durumda savaşmak fitnedir. “Malı uğrunda öldürülen şehittir, dini uğrunda öldürülen şehittir” buyrulmuştur. Şayet hırsızla vuruşursa bu fitne olmaz. Çünkü bütün insanlar bu konuda yardımcı olurlar. Zalim kimse dışında halktan kimse zarar görmez. Yöneticilerle savaşmak ise bunun tam aksinedir. Zira bunda fitne vardır. Onların zulmünden daha büyük kapsamlı bir kötülüğe sebep olur. Bu konuda meşru olanı sabretmektir.”[11]

İkinci Mesele: Yönetici had cezalarını uygulamazsa bakılır; hisbe ehli/polislerin bunu uygulama imkânları var mıdır? Veya bu, büyük âlimler ve benzerleri tarafından, ağır basan kötülük bir tarafa, büyük kötülüklere sebep olmadan uygulanabiliyor mu? Şüphesiz bu meselenin ayrıntıları vardır. Eğer bunu yerine getirmeye imkân varsa zalim engellenir, mazluma yardım edilir. – Daha önce geçtiği gibi - yönetici veya halka karşı bir kötülük meydana gelmeksizin kötülüğün kapısı kapatılır. Delillerin genel ifadelerine ve dinin kaidelerine uygun olan budur. Nitekim Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir[12]:

   “Doğru görüş, “Eğer bunu adaletle yerine getirmeye güç yetirebilirlerse, had cezalarını yalnızca yönetici ve onun vekilleri uygulayabilir” diyenin görüşüdür. Fakihlerin dedikleri gibi bu iş yöneticiye aittir. Bu konuda sadece yönetici adil olabilir ve güç yetirebilir… Aynı şekilde, yönetici had cezalarını uygulamazsa veya ondan aciz kalırsa, başkasının bu cezayı uygulama imkânı var diye bu işin ona havale edilmesi gerekmez…”

“Bu farzlarda asıl, onun en güzel şekilde yerine getirilmesidir. Yönetici tarafından yerine getirilmesi mümkün olduğu zaman ikinci bir kişiye ihtiyaç olmaz. Şayet bunu yönetici yerine getirmezse ve bu cezaların uygulanması, uygulanmamasından daha büyük kötülük getirmeyecekse sultandan başkaları uygular. Zira bu iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak kapsamındadır. Eğer bu cezaların uygulanması halinde yönetici veya halk hakkında daha fazla kötülük meydana gelecekse, bir kötülük daha kötüsüyle giderilmez. Allah en iyi bilendir.”[13]

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın kararı delillere ve kaidelere uygundur. Bir şeyin tamamı ele geçmezse, ele geçen kısmı terk edilmez. Maslahatları ve mefsedetleri gözetmek dinde önemli bir meseledir. Ancak bu meselenin kayıtları ve şartları vardır. Kapı herkese açık değildir.

Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah’ın koyduğu şartlarla beraber zikrettiği şeylerde ümmete zarar verecek bir kötülük yoktur. Muhaliflerin yaptıklarında ise daha önce zikredilen kötülükler söz konusudur.  Zira yönetici aciz olursa had cezalarının uygulanmasında fitne olmaz. Çünkü o zayıf ve acizdir. Eğer yönetici bunu yerine getirmiyorsa, Şeyhulislam fitneden selamette olmayı şart koşmuştur.  Yine halkın da fitneden salim olmalarını şart koşmuştur. Bu, onun kararlaştırdığı görüşün tamamındandır. Allah’a hamd olsun.

Aksi halde maslhatların ve mefsedetlerin ancak dinin ölçülerine göre takdir edileceğinin bilinmesi gerekir. Büyük âlimler bu alanın uzmanlarıdır. Bu kapı herkese açık değildir.

Muasırların yaptıkları şeyler kötülükler olarak geri dönmektedir. Bu nerede, imamların menheci nerede?

Her hâlükârda, Şeyhulislam’ın zikrettiği şartlardan birinin yerine gelmemesi halinde halktan fertler, kötülükleri engellemek için had cezalarını uygulamayı terk ederler.

Muhtemelen bu sebeple fazilet sahibi Şeyh Salih el-Fevzan hafazahullah şöyle demiştir: “Özetle, had cezalarının uygulanması sultanın yetkilerindendir. Eğer Müslümanların sultanı bulunmuyorsa iyiliği emredip kötülüğü yasaklamakla, Allah Teâla’ya hikmet ve güzel öğüt ile davet etmekle ve en güzel olan mücadele ile yetinilir. Fertlerin had cezalarını uygulamaları caiz değildir. Çünkü bu – anlattığımız gibi – karışıklığa ve fitnelerin meydana gelmesine sebep olur. Bunda, ele geçecek maslahattan daha büyük kötülükler vardır. Kabul edilen din kurallarından birisi, kötülüklerin engellenmesinin, iyiliklerin elde edilmesinden önce gelmesidir.”[14] 

Şeyh Abdulaziz b. Baz rahimehullah, kendilerine güvence verilenlerden kabalık edenler hakkında sorulan bir soruya cevap verirken onların şer’î mahkemeye havale edileceklerini zikretmiştir. Şer’î bir mahkeme olmadığı zaman ne yapılacağı sorulunca da şöyle cevap vermiştir: “Şer’î bir mahkeme bulunmazsa sadece nasihat edilir. Yöneticilere nasihat edilir ve onlar hayra yönlendirilirler. Bu konuda Allah’ın diniyle hükmetmelerine kadar onlarla yardımlaşılır. Ama iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan el uzatır, öldürür veya vurursa bu caiz değildir. Lakin yöneticilerle Allah’ın kullarına Allah’ın diniyle hükmetmelerine kadar en güzel şekilde yardımlaşılır. Aksi halde nasihat etmek, onu hayra yönlendirmek, kötülüğe en güzel şekilde karşı çıkmak gerekir. Yapılması gereken budur. Allah Teâla: “Allah’tan gücünüz yettiği kadar sakının” (Tegabun 16) buyurmuştur. Çünkü el ile karşı çıkmak, öldürmek veya dövmek daha fazla kötülüğe sebep olur. bu konuyu bilen hiç kimse şüphe etmez ki, bu daha büyük kötülük getirir.”[15]

Şayet şöyle denilirse:  Bazı sahabelerin bazı günah işleyen kimseleri had cezası olarak öldürdüklerine dair rivayetler gelmiştir. Bunlardan birisi de şudur:

Ömer b. El-Hattab radıyallahu anh Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e muhakeme olmayı kabul etmekten yüz çeviren birini öldürmüştür.

Hafsa bt. Ömer radıyallahu anha sihir yapan bir cariyenin öldürülmesini emretmiştir.

Cundeb el-Hayr b. Ka’b el-Ezdî radıyallahu anh – sahabeden oluşu hakkında ihtiaf bulunsa da – bir sihirbazı öldürmüştür.

A’mâ bir adam Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e hakaret eden bir cariyeyi öldürmüştür.

Cevap: Bu kıssalardan bazısı sahih olarak gelmiş, bazısı ise sahih değildir.

Selefin uygulamasında genel durum, had cezalarını sultana bırakmak ve bu konuda onunla çekişmemektir.

Ömer radıyallahu anh’ın öldürdüğü münafık hakkındaki kıssa sahih değildir. Bilakis sahih olan rivayetlere de aykırıdır. Nitekim Ömer radıyallahu anh, Hatıb’ın öldürülmesi için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den izin istemiştir. Bununla beraber onun öldürülmeyi hak ettiğine inanıyordu. Bunun gibi bazı hallerde Ömer radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bazı insanları, kendiliğinden öldürmek için öne atılmaksızın, izin istemişti.

Zikredilen bazı şeylere karşı çıkanlardan biri müminlerin emiri Osman radıyallahu anh’dır. O zaman Osman radıyallahu anh, Abdurrahman b. Zeyd’e sihir yapan cariyeyi öldürmesini emreden Hafsa radıyallahu anha’ya karşı çıkmıştır:

Ahmed’in[16] rivayet ettiğine göre bu haber Osman radıyallahu anh’e ulaşınca o buna karşı çıkmıştır. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer radıyallahu anhuma gelmiş, cariyenin durumunu haber vermiştir. Der ki: “Sanki Osman kendisinin izni olmadan bu iş yapıldığı için karşı çıkıyor gibiydi”

İbn Ebi Şeybe’nin[17] rivayetine göre bu haber Osman radıyallahu anh’a ulaşınca şiddetle karşı çıkmıştı. İbn Ömer radıyallahu anhuma ona gelmiş ve o cariyenin sihirbaz olduğunu ve bunu itiraf ettiğini söylemişti. Onun yaptığı büyüyü bulmuşlardı. Osman radıyallahu anh buna sadece kendisinin izni olmadan öldürüldüğü için karşı çıkıyor gibiydi.

Beyhaki’nin[18] rivayetinde; bu haber Osman radıyallahu anh’e ulaşınca buna öfkelendi. İbn Ömer radıyallahu anhuma ona geldi ve şöyle dedi: “O cariye sihirbaz idi. Sihir yaptığını da itiraf etti ve o büyüyü çıkardım.” Bunun üzerine Osman radıyallahu anh vazgeçti. İbn Ömer radıyallahu anhuma dedi ki: “Sanki kendisinin emri olmadan öldürüldüğü için öfkelenmişti.”

Şerhu’l-Kebir[19] adlı kitabın sahibi de bununla delil getirerek şöyle demiştir: “Hafsa radıyallahu anha’nın fiiline gelince, Osman radıyallahu anh ona karşı çıkmış ve bu kendisine ağır gelmiştir…”

Bu, müminlerin emiri olan Osman radıyallahu anh’ın Hafsa radıyallahu anha’ya sihirbaz cariyeyi kendisinin izni olmadan öldürmesinden dolayı karşı çıktığına dair açık bir delildir. Şayet Hafsa radıyallahu anha’nın fiilinin caiz olduğunda ittifak olsaydı Osman radıyallahu anh ona şiddetle öfkelenmezdi.

Şerhu’l-Kebir’de[20], efendinin, cariyeyi sopayla cezalandıracağı, ancak bir rivayette el kesme veya öldürmenin sultan tarafından yapılacağı geçer. Zira efendi kölenin sahibidir. Şafii’nin mezhebinin zahiri de budur…”

Sahabe ve onlardan sonrakiler ihtilaf ettikleri zaman onların sözlerinden harici delillerle, âlimlerin çoğunluğunun görüşüyle, dinin kaideleri ve ruhuyla destekleneni tercih ederiz. Bütün bunlar had cezalarını uygulama işinin sultana bırakılmasını ve bu konuda çekişmemek gerektiğini desteklemektedir.

Yine şöyle denilir: Hafsa radıyallahu anha tevilde bulunmuştur. Cariyesi hakkında bu tevili yapmaya daha hak sahibidir. Çünkü o, cariyesini te’dib edebilir, ona had cezası uygulayabilir. İbn Ömer radıyallahu anhuma’nın: “Onun cariyesi sihirbaz idi ve sihir yaptığını itiraf etti, o büyüyü çıkardım” demesi de bunu destekler. Allah en iyi bilendir.

Sizler yöneticiler misiniz yoksa had cezası uyguladığınız kimseler köleleriniz ve cariyeleriniz olup siz onların efendileri misiniz?

Siz ne onlardan ne de bunlardan olmadığınıza göre, Hafsa radıyallahu anha kıssasını neden delil getiriyorsunuz? Çoğunluğun buna ruhsat vermediğini, Osman radıyallahu anh’ın buna karşı çıktığını ve Hafsa radıyallahu anha’nın cariyesinin sihirbaz olması sebebiyle onu öldürdüğüne delil getirdiğini görüyorsunuz. Bütün bunlar sizin aleyhinizdedir!

Cündüb el-Ezdî sihirbazı öldürdüğünde Velid b. Ukbe b. Ebi Muayt Cündüb’ün hapsedilmesine emir vermişti.[21] O bir sahabe idi ve Osman radıyallahu anh onu Kufe valisi olarak atamıştı. Bu da onun Cündüb’e karşı çıktığını göstermektedir. Nitekim bu Osman radıyallahu anh’ın emriyle olmuştur. Çünkü Velid, Osman radıyallahu anh’ın Kufe valisi idi. Allah en iyi bilendir.

Bazıları, bazı kâfirlere, yöneticiye başvurmaksızın suikast saldırısı yapmanın caiz olduğuna şunu delil getirmişlerdir: Ebu Davud, Nesaî ve başkaları[22] İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan şu hadisi rivayet etmişlerdir:

Âmâ bir adamın bir ümmü veledi/kendisine çocuk yapan cariyesi vardı, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e söver, onun hakkında yakışıksız şeyler söylerdi. Âmâ onu bundan nehyeder, fakat ka­dın vazgeçmez, âma yine onu men eder ama dinlemezdi. Kadın bir gece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında yakışıksız şeyler söylemeye, ona sövmeye başladı. Bunun üzerine âmâ hançeri aldı kadının karnına sapladı ve üzeri­ne yüklenip onu öldürdü. Ayakları arasına bir çocuk düştü. Kadın orayı kana buladı. Sabah olunca olay Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e anlatıldı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem halkı topla­yıp şöyle dedi:

Yapacağını yapmış olan şu adamı Allah’a havale ediyorum, şüphesiz benim onda bir hakkım var, ama ayağa kalkarsa müstesna.” Bunun üzerine âmâ kalktı, safları yararak ve titreyerek Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in önüne gelip oturdu ve:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Ben o cariyenin sahibiyim. Sana söver ve senin hakkında çirkin sözler söylerdi. Onu nehyederdim dinlemez, men ederdim vazgeç­mezdi. Benim ondan inci tanesi gibi iki oğlum var. O bana karşı da yumuşaktı. Dün gece yine sana sövmeye ve hakkında çirkin sözler söyle­meye başladı. Ben de hançeri alıp karnına sapladım, üzerine yüklenip onu öldürdüm!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

Dikkat edin! Şahid olunuz ki o kadının kanı hederdir” buyurdu.

Diyorlar ki, “Bu a’mâ cariyesini Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e sövdüğü için öldürdü ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona karşı çıkmadı. Biz de Müslümanların ülkelerine giren bu kimselerin çoğunun ülkelerimize bu cariyeden daha fazla zarar verdiklerini görüyoruz. Onları öldürdüğümüz için bize neden karşı çıkıyor ve onların durumunu yöneticilere bırakmamızı neden gerekli kılıyorsunuz?

Bu şüpheye inşaallah birkaç açıdan cevap verilecektir:

Birincisi: Kadı’nın – özellikle kanlar hususunda - ancak delil ile hükmedebileceği bilinmektedir. Bu kıssada da Nebi sallallahu aleyhi ve sellem – adam katil olmakla beraber – a’mâ adamın sözüyle amel etmiştir. Bu hüküm Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e hastır. Çünkü diğer kadıların aksine, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in delillere başvurmadan kendi bilgisiyle hüküm vermesi caizdir. Bu da ancak Allah Azze ve Celle’nin Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e vahyetmesi ile olmaktadır.

Nitekim es-Sindî Sunenu’n-Nesaî ta’likinde[23] şöyle demiştir: “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem vahiy ile o adamın doğru söylediğinden haberdar edilmiş olabilir.”

Şayet: Bu delilsiz olarak hadisin tahsis edilmesidir denilecek olursa

Cevap: Bunu Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözü tahsis etmektedir: “Şayet insanlara iddia ettikleri her şey verilecek olsaydı, insanlar kişilerin kanlarını ve mallarını iddia ederlerdi. Lakin yemin, iddia edene düşer.”[24] Hadis, sadece iddiaya itibar edilmeyeceğine delil olmaktadır.

Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz sizler davalarınızı bana getiriyorsunuz. Biriniz delilini diğerininkinden daha kuvvetli sunabilir ve onun lehine hükmedebilirim…[25]

Bu, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in insanlar arasında delil ile hükmettiğini göstermektedir. Nitekim bazen kendi bilgisiyle hüküm vermiştir. Bu da kendisine has özelliklerdendir. İlim ehlinin tercih edilen görüşüne göre başkaları bu hükümde değildir.

İkincisi: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in halktan fertlere ölümü hak edenleri öldürmeleri için ruhsat vermediğini gösteren hususlardan birisi, a’mâ adamın insanları yararak ve titreyerek gelmesidir. Yani yaptığından dolayı korkuyordu. Bir rivayette: “sallanarak geldi” şeklindedir. Bu, yürüyüşte sarsılmak demektir. Şayet a’mâ adam yaptığı şeyin ruhsat verilmiş bir fiil olduğunu bilse, bunun sonucundan ve Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in öfkelenmesinden korkmazdı.

Yine, a’mâ adam başlangıçta yaptığı şeyi itiraf etmemiştir. Bilakis oturanlarla beraber oturmuş, yaptığı şeyi ancak Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in insanlara: “Yapacağını yapan adamı Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz benim onun üzerinde bir hakkım vardır. Ancak kendisi kalkarsa müstesna” diyerek yaptığı vaazından sonra haber vermiştir. Bu da a’mâ adamın bu işte ruhsat verilmediğini bildiğini gösterir.  

Üçüncüsü: A’mâ adam, ümmü veled cariyesini kendisine ait olduğu için, had cezasını gerektiren bir suç işlediğinde efendisi olarak onu cezalandırabileceği ve öldürebileceği görüşünde idi. Bununla beraber, daha önce açıklandığı gibi bu, tercih edilmeyen bir görüştür. Sizler ise yönetici olmadığınız gibi Müslümanlardan ve diğerlerinden öldürdüğünüz kimselerin efendileri de değilsiniz!

Dördüncüsü: Şayet bu hükmün insanlardan fertlere de caiz olduğunu kabul edersek, şüphe yok ki olacak olan olur. Şayet bu durum daha büyük kötülüklere sebep olmasaydı, meydana gelenler bunun aksine bir şekilde gerçekleşmezdi. Anlaşmalı kimseleri halktan fertler öldürürse bu büyük bir kötülüğe sebep olur. Vakıa sizlerin Müslümanları ve diğerlerini öldürmekle kalmadığınızın en büyük şahididir. Bilakis sizler kendinizi de öldürmektesiniz! Delil nerede, iddia nerede?

Bu fikirlerin sahiplerinden birisi maksadını gerçekleştirmekten aciz kaldığında kendisini öldürmeye ve imkân bulursa kendisiyle beraber aynı fikre ortak olduğu kardeşlerini de öldürmeye kalkışıyor. Yakalanıp sırlarının ortaya çıkarılmasından korkuyorlar. Böylece birçok suçları bir araya getirmiş oluyorlar. Bu, âlimlerin menhecini terk edip dinini oradan buradan öğrenenlerin akibetidir. Kötü sondan Allah’a sığınırız!

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in “Muhammed arkadaşlarını öldürüyor” dememeleri için İbn Selul’ü öldürmeyi terk ettiğini bilmiyorlar mı? Halbuki İbn Selul, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e söverek öldürülmeyi hak etmişti.

Allah Azze ve Celle’nin şu ayetini bilmiyorlar mı? “Müşriklerin Allah'tan başka yalvardıkları putlara sövmeyin ki, onlar da haddi aşarak bilmeden Allah'a sövmesinler” (En’am 108)

Bu kimseler; “Kâfirlerin kurban olduğunu açıklamayanlar bozguna uğramışlardır” diyor. Peki bu nasıl oluyor? Halbuki ayet zayıflık hallerinde müşriklerin öldürülmesi bir tarafa, onlara sövmekten dahi yasaklamaktadır! Kur’an yenilgiye ve başarısızlığa mı davet ediyor? Zayıflık haliyle kuvvet halini ayırt etmiyorlar mı?

Bunlar bize bu kimselerin fıkhının, selefin oldukça önem verdiği bu konuda nereye vardığını göstermektedir.

Şeyhulislam rahimehullah’ın şu sözlerini[26] düşünün: “Maslahatlarla mefsedetler ve iyiliklerle kötülükler çelişirse veya bunlar karışırsa bunlardan ağır basanının tercih edilmesi gerekir. Zira emir ve yasaklama maslahatın elde edilmesini ve mefsedetlerin def edilmesini içeriyorsa buna çelişen duruma bakılır; eğer kaçırılan maslahatlar veya meydana gelen mefsedetler daha çoksa bu emredilen bir şey olmaz. Hatta mefsedeti maslahatından çok ise bu haram olur. Lakin maslahatlar ve mefsedetler dinin ölçüleriyle tartılır. İnsan naslara tabi olmaya ne zaman güç yetirirse bundan sapamaz. Aksi halde benzerlerini bilerek görüşüyle içtihat eder. Bundan ve hükümlere delaletinden haberdar olan kimsenin naslara ihtiyaç duyması azdır”

Şeyhulislam’ın sözlerindeki maksat açıktır. Burada maksadın şu olduğu kabul edilmiştir: kişi başka bir nas ile çelişmedikçe nas ile amel eder. Daha önemli olan bir şeyi kaçırmadığı sürece veya delilin yasakladığı daha kötü bir şey meydana gelmediği sürece delil ile amel eder. Ama naslar çelişirse maslahatlarla mefsedetleri tartar. Bütün bunlarda ölçü dindir. Naslardan haberdar olan maslahatları ve mefsedetleri bilmede başarılı olur. Bu konudaki sahih araştırmadan sonra daha önemli bir farzı yerine getirmek için bir farzı terk eden kimse dinin naslarına tabi olmuştur. Nasların dışına çıkmış olmaz.

Şeyhulislam rahimehullah şöyle demiştir[27]: “İyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak en büyük farzlardan veya müstehaplardan olduğuna göre bunun maslahatının mefsedetine ağır basması zorunludur. Çünkü rasuller bunun için gönderilmiş, kitaplar bunun için indirilmiştir. Allah fesadı sevmez. Bilakis Allah’ın bütün emirleri maslahatın kendisidir. Nitekim Allah Teâla iyiliği ve iman edip salih ameller işleyen ıslahatçıları övmüş, fesadı ve fesatçıları birçok yerde kötülemiştir. İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamanın mefsedeti, maslahatından fazla ise bir farz terk edilmiş yahut bir haram işlenmiş olsa dahi Allah onu emretmemiştir.”

Yine şöyle der[28]: “Lakin şayet kötülüğe karşı çıkmak, ancak ondan daha çirkin olanıyla devam ediyorsa, kötülüğün bu şekilde giderilmesi de bir kötülüktür. İyilik, ancak mefsedeti maslahatından fazla olan karşı çıkmayla elde edilebiliyorsa, bu iyiliği bu şekilde kazanmaya çalışmak da bir kötülük olur.”






[1] Fetava’l-Eimme Fi’n-Nevazili’l-Mudelheme (101)’den naklen.


[2] (2/411-412)


[3] (12/371)


[4] Abdus b. Malik el-Attar’ın Ahmed b. Hanbel’den rivayet ettiği Usulu’s-Sunne (s.66 no:30) bkz.: el-Lalkâî, Şerhu Usuli İtikadi Ehl-i’s-Sunne (1-2/160)


[5] El-Lâlkâî (1-2/168)


[6] (1-2/169)


[7] Vebilu’l-Gamam Ala Şifau’l-Evam (2/332) Muhammed Subhi Hallak hafazahullah’ın tahkikiyle, Mektebetu İbn Teymiyye ve Mektebetu’l-İlm baskısı. Bkz.: Ebu’l-Hasen Yahya b. Ebi’l-Hayr el-İmranî eş-Şafiî el-Yemenî – vefatı hicri 558) el-Beyan Fi Mezhebi’l-İmam Şafiî (12/376) Kasım b. Muhammed en-Nurî tahkikiyle, Daru’l-Minhac baskısı.


[8] Mesela Şemsuddin el-Makdisi’nin Şerhu’l-Kebir’ine (26/175-176) bakınız. Tahkik: Şeyh Abdullah b. Abdulmuhsin et-Turkî. Hecr baskısı.


[9] (26/170, 172 mesele no: 4371, 4372) Tahkik: Abdullah b. Abdulmuhsin et-Turkî, Hecr baskısı.


[10] Bkz.: el-Muknî (26/170-171) Tahkik: Dr. Et-Turkî


[11] El-İstikamet (1/35-36)


[12] Mecmuu’l-Fetava (34/176)


[13] Buna benzer açıklamalar için Şeyh İbn Baz rahimehullah’ın sözlerine bakınız Mecmuun Fetava ve Makalatun Mutenevvia (6/64-65)


[14] Fetava’l-Eimme Fi’n-Nevazili’l-Mudelheme (170)


[15] Fetava’l-Eimme Fi’n-Nevazili’l-Mudelheme (s.67-68)


[16] El-Müsned (1779) isnadı sahihtir.


[17] El-Musannef (9/416 no:7961, 10/135-136 no: 9029) kıssanın aslı için bkz.: el-Muvatta ve Abdurrazzak’ın Musannef’i.


[18] Es-Sunenu’l-Kubra (8/136)


[19] (26/176) Tahkik: Şeyh Abdullah b. Abdulmuhsin et-Turkî, Hecr baskısı.


[20] (26/175-176)


[21] Bkz.: el-İsabe (1/615-616). Cundub b. Ka’b el-Ezdî’nin hal tercemesi.


[22] Ebu Davud (4361) Nesai (4070) Bkz.: Keşfu’l-Gumme Beyanu Hasaisi Rasulillah sallallahu aleyhi ve sellem ve’l-Umme kitabının tahrici (s.234) isnadı sahihtir.


[23] (4/108) Daru’l-Fikr baskısı.


[24] Buhari (4552) Muslim (1711) “Delil getirmek iddia edene düşer” ziyadesi ile rivayeti için bkz.: İrvau’l-Galil (4261)


[25] Buhari (6967) Muslim (1713)


[26] Mecmuu’l-Fetava (28/129)


[27] El-Emru bi’l-Ma’ruf ve’n-Nehyu Ani’l-Munker (s.17)


[28] Minhacu’s-Sunne (4/536)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)