Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

30 Ocak 2026 Cuma

Ana Dilini Dahi Anlamayan Arap Dilini Anlayabilir mi Hiç?

Önceki yazımda keskin kılıçlar kanalından çığırtkanlık yapan taklitçi zihniyetin nasıl bir şirk içinde olduklarını kendilerine de gösterebilmek için tuzak içeren bir cümle kurmuş ve şöyle demiştim: “…benim gibi Türkiye asıllı birinin müctehid, âlim veya muhaddis olmasını ya kabullenemiyor veya hazmedemiyorlar…” Bu cümleye sazan gibi atlayacaklarından emindim, öyle de oldu. Hemen “mehdilik iddia edenler gibi bu da müçtehitlik iddia ediyor” diye basmışlar yaygarayı…

Evet yukarıdaki cümlem Türkçe bir cümle, şahsım hakkında kullandığım ifade yalnızca Türkiye asıllı olmamla ilgili benzetmedir. Onların anladığı şekilde iddiada bulunsaydım cümlem şöyle olurdu: “Türkiye asıllı olduğum için benim müçtehid olmamı kabullenemiyorlar….” Bu cümlenin de altına imzamı atarım, lakin cümleyi önceki şekliyle kurmamın sebebi, keskin kıllar kanalındakilerin daha ana dilleri olan Türkçeyi doğru anlayamadıklarını, dolayısıyla Arapça ilmî metinleri de bu şekilde çarpık anladıklarını ortaya koymaktır.

İkinci ve en önemli nokta da, taklitçilerin nasıl bir şirk içerisinde olduklarını anlamaları için vesile olmasıdır. Şöyle ki, Allah’a hamd olsun, ben zaten müçtehidim ve ilimle iştigal eden her müslümana da müçtehid olmayı farz görüyorum. İlimle iştigale güç yetiremeyen müslümanlara ise taklidi haram, alimin deliline ittibayı farz görüyorum.

Lakin keskin kıçlar kanalındakiler müçtehit kelimesine öyle kutsal bir anlam yüklüyorlar ki müçtehit denecek kişi din koyma konusunda peygamber mertebesine eşdeğerdir! Çünkü onların dinlerinde re’y ve kıyaslarla içtihat yapılmakta, yani Allah’ın indirdiğinden ve rasulün getirdiğinden başkasıyla din konulmaktadır! Şu halde müçtehid denecek kişi de böylesi kutsal, kusursuz bir şahsiyet olmalıdır! Bu yüzden içtihadın kapısının da artık kapandığına inananlar vardır. Çünkü onlara göre Ebu Hanife, Şafii, Ahmed ve Malik’ten sonra artık yeni bir müçtehit (nebi) gelmeyecektir!!

Bana gelince, benim tabi olduğum dinde re’y ve kıyaslara yer yoktur. Dinimde yalnızca Kur’ân ve sahih sünnet vardır, bu iki kaynağı salih selefin menheci dışına çıkmadan alıp uygulamak vardır. Dolayısıyla içtihadımın da nihayeti rey ve kıyasla hüküm ortaya koyamaz.

Benim dinimde ancak vahyin nasları üzerinde içtihat edilebilir. Hangi ayet veya hadisin muhkem olduğu, hangisinin mensuh olduğu, hangisinin umum, hangisinin husus olduğu, hangisinin delaleti üzerinde icma edilip hangisinin delaleti üzerinde ihtilaf edildiği, rivayetlerin hangisinin sahih, hangisinin sakim olduğu gibi konular üzerinde, ilmim nispetinde içtihat ederim.

Benim yaptığım içtihat haşa din koymak için değil, rasulün beyan ettiği dindeki hükmü ortaya koymak için çaba sarfetmektir. İşte bunlar da her ilimle uğraşana farz olan şeylerdir. Avam da ilim ehline, içtihatla ulaşmış olduğu sahih ve sarih delilleri sorar ve alimden öğrenmiş olduğu muteber delillere tabi olur. Alimin kendi re’y ve kanaatlerine değil!

Lakin taklitçilerin zihnindeki müçtehid, nebilerle eş mertebededir. Bu yüzden Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine karşı imam edindikleri şahısların reyleriyle muhalefet ve itirazda bulunurlar, imamların reyleriyle dini hükümler koyarlar, ayet ve hadisin genel ifadesini imamların reyleriyle tahsis ederler, yahut hususi nasları reylerle genişletirler.

Keskin kıllar şafii mezhebini taklit ettiklerini iddia ediyorlar, basit bir misal vereyim: Namazı terk edenin dünyadaki cezası sizin mezhepte nedir? Şafii mezhebinde namazı terk edenin küfrüne hükmetmezler, lakin had cezası olarak öldürülmesine hükmederler. Peki bu had cezası Kur’ân’dan mı, sünnetten mi, raşid halifelerin uygulamasından mı, yoksa imam Şafii’nin kendi re’yinden mi?

Haydi Hanbeliler namazı terk edenin mürted olacağına hükmediyorlar ve mürtedin haddini namazı terk edene de uyguluyorlar. Naslarda buna bir yol vardır.

Hatta Hanefilerin namazı terk edene uygulayacağı sopa cezası hakkında da imamın takdiriyle on sopaya kadar ta’zir cezası uygulanabileceğini ifade eden hadiste delil vardır.

Peki ya Şafiiler namazı terk edenin irtidadına hükmetmediklerine göre had cezası olarak ölüm cezasını neye dayanarak veriyorlar?

Şayet imam Şafii’nin vahiy almadığını, bunu re’yiyle içtihat ederek söylediğini itiraf ediyorsanız, bu Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin ta kendisi değil mi?  

Re’y ve kıyas ancak kitap ve sünnette mevcut olan bir hükmü daha iyi anlamak için başvurulacak bir enstürüman olabilir, lakin dinde mevcut olmayan bir hükmü re’y ve kıyasla ortaya koymak, Allah’ın izin vermediği bir din koymadır ve küfürdür.

Tıpkı sigaraya haram hükmü verenlerin yaptıkları gibi. Hatta sigaraya haram ya da mekruh hükmü uyduranlar ne bir ayete, ne bir hadise ne de bir kıyasa dayanabilirler! Çünkü kıyası meşru görenlere göre sigaranın fer olarak kıyaslanıp da haram ya da mekruh hükmünün verilebileceği bir asıl da yoktur. Sigaradan hoşlanmayanların kendi işkembelerinden re’yde bulundukları kokuşmuş görüşlerden başka dayanakları yoktur. Bu kokuşmuş görüşlerle Allah’ın dininde hükmediliyor ne dersiniz?

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)