Önceki yazımda keskin kılıçlar kanalından çığırtkanlık yapan taklitçi zihniyetin nasıl bir şirk içinde olduklarını kendilerine de gösterebilmek için tuzak içeren bir cümle kurmuş ve şöyle demiştim: “…benim gibi Türkiye asıllı birinin müctehid, âlim veya muhaddis olmasını ya kabullenemiyor veya hazmedemiyorlar…” Bu cümleye sazan gibi atlayacaklarından emindim, öyle de oldu. Hemen “mehdilik iddia edenler gibi bu da müçtehitlik iddia ediyor” diye basmışlar yaygarayı…
Evet yukarıdaki
cümlem Türkçe bir cümle, şahsım hakkında kullandığım ifade yalnızca Türkiye
asıllı olmamla ilgili benzetmedir. Onların anladığı şekilde iddiada bulunsaydım
cümlem şöyle olurdu: “Türkiye asıllı olduğum için benim müçtehid olmamı
kabullenemiyorlar….” Bu cümlenin de altına imzamı atarım, lakin cümleyi
önceki şekliyle kurmamın sebebi, keskin kıllar kanalındakilerin daha ana
dilleri olan Türkçeyi doğru anlayamadıklarını, dolayısıyla Arapça ilmî
metinleri de bu şekilde çarpık anladıklarını ortaya koymaktır.
İkinci ve en
önemli nokta da, taklitçilerin nasıl bir şirk içerisinde olduklarını anlamaları
için vesile olmasıdır. Şöyle ki, Allah’a hamd olsun, ben zaten müçtehidim ve
ilimle iştigal eden her müslümana da müçtehid olmayı farz görüyorum. İlimle
iştigale güç yetiremeyen müslümanlara ise taklidi haram, alimin deliline
ittibayı farz görüyorum.
Lakin keskin
kıçlar kanalındakiler müçtehit kelimesine öyle kutsal bir anlam yüklüyorlar ki
müçtehit denecek kişi din koyma konusunda peygamber mertebesine eşdeğerdir! Çünkü
onların dinlerinde re’y ve kıyaslarla içtihat yapılmakta, yani Allah’ın indirdiğinden
ve rasulün getirdiğinden başkasıyla din konulmaktadır! Şu halde müçtehid
denecek kişi de böylesi kutsal, kusursuz bir şahsiyet olmalıdır! Bu yüzden
içtihadın kapısının da artık kapandığına inananlar vardır. Çünkü onlara göre Ebu
Hanife, Şafii, Ahmed ve Malik’ten sonra artık yeni bir müçtehit (nebi)
gelmeyecektir!!
Bana gelince,
benim tabi olduğum dinde re’y ve kıyaslara yer yoktur. Dinimde yalnızca Kur’ân
ve sahih sünnet vardır, bu iki kaynağı salih selefin menheci dışına çıkmadan
alıp uygulamak vardır. Dolayısıyla içtihadımın da nihayeti rey ve kıyasla hüküm
ortaya koyamaz.
Benim dinimde
ancak vahyin nasları üzerinde içtihat edilebilir. Hangi ayet veya hadisin
muhkem olduğu, hangisinin mensuh olduğu, hangisinin umum, hangisinin husus
olduğu, hangisinin delaleti üzerinde icma edilip hangisinin delaleti üzerinde
ihtilaf edildiği, rivayetlerin hangisinin sahih, hangisinin sakim olduğu gibi
konular üzerinde, ilmim nispetinde içtihat ederim.
Benim yaptığım
içtihat haşa din koymak için değil, rasulün beyan ettiği dindeki hükmü ortaya
koymak için çaba sarfetmektir. İşte bunlar da her ilimle uğraşana farz olan
şeylerdir. Avam da ilim ehline, içtihatla ulaşmış olduğu sahih ve sarih
delilleri sorar ve alimden öğrenmiş olduğu muteber delillere tabi olur. Alimin
kendi re’y ve kanaatlerine değil!
Lakin taklitçilerin zihnindeki müçtehid, nebilerle eş mertebededir. Bu yüzden Rasulullah sallallahu
aleyhi ve sellem’in hadisine karşı imam edindikleri şahısların reyleriyle
muhalefet ve itirazda bulunurlar, imamların reyleriyle dini hükümler koyarlar,
ayet ve hadisin genel ifadesini imamların reyleriyle tahsis ederler, yahut
hususi nasları reylerle genişletirler.
Keskin kıllar
şafii mezhebini taklit ettiklerini iddia ediyorlar, basit bir misal vereyim:
Namazı terk edenin dünyadaki cezası sizin mezhepte nedir? Şafii mezhebinde namazı
terk edenin küfrüne hükmetmezler, lakin had cezası olarak öldürülmesine
hükmederler. Peki bu had cezası Kur’ân’dan mı, sünnetten mi, raşid halifelerin
uygulamasından mı, yoksa imam Şafii’nin kendi re’yinden mi?
Haydi Hanbeliler namazı
terk edenin mürted olacağına hükmediyorlar ve mürtedin haddini namazı terk
edene de uyguluyorlar. Naslarda buna bir yol vardır.
Hatta Hanefilerin
namazı terk edene uygulayacağı sopa cezası hakkında da imamın takdiriyle on
sopaya kadar ta’zir cezası uygulanabileceğini ifade eden hadiste delil vardır.
Peki ya Şafiiler
namazı terk edenin irtidadına hükmetmediklerine göre had cezası olarak ölüm
cezasını neye dayanarak veriyorlar?
Şayet imam Şafii’nin
vahiy almadığını, bunu re’yiyle içtihat ederek söylediğini itiraf ediyorsanız,
bu Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin ta kendisi değil mi?
Re’y ve kıyas
ancak kitap ve sünnette mevcut olan bir hükmü daha iyi anlamak için başvurulacak
bir enstürüman olabilir, lakin dinde mevcut olmayan bir hükmü re’y ve kıyasla
ortaya koymak, Allah’ın izin vermediği bir din koymadır ve küfürdür.
Tıpkı sigaraya
haram hükmü verenlerin yaptıkları gibi. Hatta sigaraya haram ya da mekruh hükmü
uyduranlar ne bir ayete, ne bir hadise ne de bir kıyasa dayanabilirler! Çünkü
kıyası meşru görenlere göre sigaranın fer olarak kıyaslanıp da haram ya da
mekruh hükmünün verilebileceği bir asıl da yoktur. Sigaradan hoşlanmayanların
kendi işkembelerinden re’yde bulundukları kokuşmuş görüşlerden başka
dayanakları yoktur. Bu kokuşmuş görüşlerle Allah’ın dininde hükmediliyor ne
dersiniz?