Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

14 Mayıs 2013 Salı

Sarık Sarmak Müstehaptır

Cabir radıyallahu anh’den: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Fetih günü Mekke’ye girerken üzerinde siyah bir sarık vardı.” (Muslim (1358) Tirmizi (1735) Nesai (2869) Ebu Davud (4076) İbn Mace (2822) sahihtir.
Sarığın ucunu iki omuz arasına sarkıtmak müstehaptır. Amr b. Hureys radıyallahu anh şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bakar gibiyim; minber üzerinde idi, siyah bir sarığı vardı. Ucunu sırtından iki omuzu arasına sarkıtmıştı.” (Muslim (1359) İbn Mace (2821)
İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sarık sardığı zaman ucunu iki omuzu arasına sarkıtırdı.” (Tirmizi (1763) İbn Hibban (6397) Taberani (12/379) hasen ligayrihi.)

Yüzden Kıl Almak mı Yoksa Kaş Almak mı Yasaklanmıştır?


4 Mayıs 2013 Cumartesi

Bid'at Ehlini Reddetmek Cihaddır!


Bid'at ve sapıklık ehlini reddetmek; tagutu reddetmektir ve en üstün cihaddandır.


  el-Mikdad b. el-Esved radıyallahu anh rivayet ediyor:  “Allah’a yemin olsun, Allah, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’i peygamberlerini gönderdiği fetret ve cahiliye dönemleri içinde en şiddetli olanında gönderdi. Putlara ibadetten daha üstün bir din görmüyorlardı. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem hak ile batılın, baba ile evladının ayırıcısı olarak geldi. Öyle ki kişi babasının, çocuğunun veya kardeşinin kâfir olduğunu görüyordu. Nitekim Allah onun kalbindeki kilidi imana açmıştı. O halde ölse cehenneme gireceğini biliyordu. Sevdiği kimse cehennemlik iken sevinemezdi. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin bebeği iyi insanlar ihsan et.” (Furkan 74)" (Ahmed (6/2-3) El-Elbani es-Sahiha (2823)>
Şeyh el-Elbani bu hadisin açıklamasında şöyle der: “Bu hadiste ayrımın bizzat kınanmış olmadığına açık bir delil vardır. Bazı insanlar, Kitap ve sünnete davetten ve Kitap ile sünnete muhalif sonradan çıkarılan şeylerden sakındırılmasından nefret ettirerek bunun vaktinin gelmediğini gerekçe gösteriyorlar. Bu davetin insanları uzaklaştırdığını ve insanların aralarını ayırdığını iddia etmeleri hak davet konusunda büyük bir cahilliktir. Her zaman ve her yerde bu davetin karşısındaki muhalefet ve çekişmeler, Allah Teâla’nın halk üzerindeki sünnetidir. Allah’ın sünnetinde değişiklik olmaz. “Eğer Rabbın dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Oysa işte ihtilaf edip durmaktadırlar. Ancak Rabbının merhamet ettikleri, (bu ihtilaftan) istisna teşkil ederler” (Hud 118-119) (es-Sahiha 6/322)
Bilmek gerekir ki, cerh ve ta’dil ile sapıklık ve bid’at ehlini reddetmek ilimlerin en şereflisi ve en gereklisidir. Zira hak batıldan; sünnet, bid’atten ve sünnet ehli, bid’at ehli olandan bu sayede ayrılır. Nitekim seleften ilim ehli bid’at ehlini reddetmişler, onların kusurlarını ve batıllarını açıklamışlar, bu konuda birçok kitaplar telif etmişlerdir. Öyle ki bu husus, her zaman ve her mekanda bid’at ehlini reddeden Ehl-i Sünnet alimlerinin menheci olmuştur. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sonradan ge­len her bir neslin arasından bu ilmi adaletli olanları yüklenip taşır. Bunlar aşırı gidenlerin tahriflerini, batıl ehlinin sahiplenmelerini ve cahillerin yanlış tevillerini bertaraf ederler." İbnul Vezir el-Yemanî Ravzu’l-Basim (1/21-23) Elbani; Tahricu’l-Mişkat (1/82-83/248)
Bu, usulü ve kaideleri olan bir ilimdir. Bunu ancak alimler yerine getirmişlerdir. Bizler onlardan nakleden ve onların menhecinde yürüyerek onların izlerine uyan kimseleriz. Allah’tan başarı ve sebat dileriz. Bu husus, iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak kapsamında olup Allah yolunda cihaddandır.
Cerh ve ta’dil ilmi iki kısma ayrılır. Hadislerin ravileri ve isnadları hakkındaki cerh ve ta’dil ilmi hususunda kitaplar yazılmış ve ravilerin durumları açıklanmıştır. İkinci kısmı ise bid’at ve sapıklık ehlini red ile şahitlikler hakkındaki cerh ve ta’dil ilmidir ki kıyamet gününe kadar devam edecektir.
Allah Azze ve Celle, Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’i hidayet ve hak din ile göndermiş, sahabeler de tertemiz hak üzere O’na tabi olmuşlardır. Sonra Kitap ve Sünnete muhalif olan bid’at fırkaları ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunun üzerine sahabeler onları reddederek karşı çıkmışlar, onların batıllarını açıklamışlar ve onlardan sakındırmışlardır. Salih selef ve onlara en güzel şekilde tabi olanlar da onların yolunda devam etmişler, birisi çıkıp din hakkında ilimsiz olarak konuştuğunda onu reddetmiş ve ondan sakındırmışlardır. Bu Allah için ve rasulü sallallahu aleyhi ve sellem için nasihattir.
Muhalifi reddetmek Ehl-i Sünnet akidesinin esaslarındandır. Bu, iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamaktır. Kitap ve sünnete muhalefet eden, bid’at ve sapıklıkları yayanlara karşı nasıl sükut edilebilir? İlim ehli, Ehl-i sünnetten ve ilim ehlinden biri olsa dahi, reddedilip yanlışının açıklanması gerektiğinde, kitap ve sünnete muhalefet eden herkesi reddetmeye devam etmişlerdir. Peki ya ehl-i sünnetten ve ilim ehlinden olmayan kimselerin, hatta Allah’a davet kapısını cehaletle ve zulümle tıkayan, haramı helal, helali haram sayan, bid’atleri yayarak hak davete karşı kafa tutanları reddetmemek nasıl düşünülebilir? Böylesini reddetmek daha önceliklidir ve dinen farzdır. Batıl hakkında sükut etmek ise ilmi gizlemektir. Şayet hata yapan ve cehaletiyle davete engel olan herkese karşı susulsa ve yanlışı açıklanmasa ortam kaosa döner ve herkes din hakkında konuşmaya başlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten yasaklayan bir ümmet bulunsun.”
“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın.”
“Asr'a yemin ederim ki, insan muhakkak hüsrandadır. Ancak îman edenler, sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler böyle değildir.”
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Din nasihattir” Sahabeler: “Kimin için?” dediler. Buyurdu ki: “Allah için, Kitabı için, rasulü için, müslümanların imamları ve geneli için” Müslim (iman 95)
“Sizden biriniz kendisi için istediği şeyi kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhari 13) Muslim (iman 71)
“Sizden her kim bir münker görürse eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle. Bu ise imanın en zayıfıdır.” (Muslim iman 78)
Adiy b. Hâtim radıyallahu anh’den: “Bir adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında hutbe verdi ve şöyle dedi: “Kim Allah’a ve rasulüne itaat ederse doğru yolu bulmuştur. Kim de bu ikisine isyan ederse sapmıştır” Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sen ne kötü bir hatipsin. “Kim de Allaha ve rasulüne isyan ederse” de.” Muslim (Cuma 48)
İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: Bir adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve bir mesele hakkında konuştu. O sırada: “Allah ve sen dilersen” dedi. Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Beni Allah’a ortak mı koştun! Yalnız Allah dilerse demelisin.” (Ahmed no:1839) Buhari Edebu’l-Mufred (783) Nesai Sunenu’l-Kubra (10759) ve başkaları rivayet etmişler, Şeyh el-Elbani sahih demiştir. es-Sahiha (139)
Ebu Vakıd el-Leysi radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Huneyn gazasına giderken müşriklerin çevresinde toplandıkları, “Zatu envat” dedikleri üzerine silah ve diğer eşyalarını astıkları bir ağaca uğradı. Müşrikler topluca onun çevresinde oturuyorlardı. Sahabeler dediler ki: “Ey Allah’ın Rasulu müşriklerin olduğu gibi bizim de bir “Zatu envat”ımız olsa iyi olmaz mı? Bize de böyle bir yer seç?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Subhanallah! Bu sizin dediğiniz kardeşim Musa’nın kavminin dediğine benzer. Onlar da “Ey Musa! Müşriklerin ilahları olduğu gibi bizim için de ilahlar edin” dediler. Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizden öncekilerin adetlerini birer birer işleyeceksiniz." (Tirmizi (2180) Ebu Ya’la (3/30) Ahmed (5/218) İbn Hibban (15/95) Taberani (3/244)
 Amr b. Yahyâ’dan: Babamı, babasından (naklen) şöyle rivayet ederken duydum: (Babam) dedi ki: "Sabah namazından önce Abdullah b. Mes'ûd'un kapısının önünde otururduk. Çıktığında, onunla beraber mescide giderdik. Neyse (bir gün) Ebû Mûsâ el-Eş'arî yanımıza geldi ve: "Ebû Abdirrahman (Abdullah b. Mes’ûd) şimdiye kadar yanınıza çıktı mı?" dedi. "Hayır" dedik. O da bizimle beraber oturdu. Nihayet (Abdullah) çıktı. Çıkınca toptan ona ayağa kalktık. Sonra Ebû Mûsâ ona şöyle dedi: "Ey Ebû Abdirrahman! Biraz önce mescidde yadırgadığın bir durum gördüm. Ama yine de, Allah'a hamd olsun, hayırdan başka bir şey görmüş değilim. (Abdullah): "Nedir o?" diye sordu. O da; "Yaşarsan birazdan göreceksin" dedi (ve) şöyle devam etti:
"Mescidde halkalar halinde, oturmuş, namazı bekleyen bir topluluk gördüm. Her halkada (idareci) bir adam, (halkadakilerin) ellerinde de çakıl taşları var. (İdareci): "Yüz defa Allahu ekber deyin" diyor, onlar da yüz defa Allahu Ekber diyorlar. Sonra, yüz defa La ilahe illallah, deyin diyor, onlar da yüz defa La ilahe illallah diyorlar. Yüz defa Subhânallah deyin diyor, onlar da yüz defa Subhânallah diyorlar."
 "Peki, onlara ne dedin?" dedi. "Senin görüşünü bekleyerek -veya "senin emrini bekleyerek"- onlara bir şey söylemedim." dedi. Dedi ki; "Onlara kötülüklerini sayıp (hesap etmelerini) emretseydin ve (bununla) iyiliklerinden hiçbir şeyin zayi edilmeyeceğine dair onlara güvence verseydin ya!" Sonra gitti, biz de onunla beraber gittik. Nihayet o, bu halkalardan birine geldi, başlarında durdu ve şöyle dedi: "Bu, yaptığınızı gördüğüm şey nedir?"
Dediler ki; "Ey Ebû Abdirrahman! (Bunlar) çakıl taşları. Onlarla Allahu Ekber, La ilahe illallah ve Subhânallah deyişleri sayıyoruz." (Bunun üzerine Abdullah b. Mes'ûd) dedi ki; "Artık kötülüklerinizi sayıp (hesap edin)! Ben, iyiliklerinizden hiç bir şeyin zayi edilmeyeceğine kefilim. Yazıklar olsun size ey Muhammed ümmeti! Ne çabuk helâk oldunuz! Peygamberinizin -salallahu aleyhi ve sellem- şu sahabesi (içinizde hâlâ) bolca bulunmakta. İşte onun elbiseleri, (henüz) eskimemiş; kapları, (henüz) kırılmamış. Canım elinde olan (Allah'a) yemin olsun ki, sizler kesinlikle (ya) Muhammed'in dininden daha doğru yolda olan bir din üzerindesiniz (-ki bu imkânsızdır) veya bir sapıklık kapısı açmaktasınız."
Onlar; "Vallahi, Ey Ebû Abdirrahman, biz, başka bir şey değil, sadece hayrı (elde etmeyi) istedik" dediler.
(O da) şöyle karşılık verdi; "Hayrı (elde etmek) isteyen niceleri vardır ki onu hiç elde edemeyeceklerdir. Rasûlullah -salallahu aleyhi ve sellem- bize haber vermişti ki; “Kur'an'ı okuyacak olan bir topluluğun (bu okuyuşları sadece dilde kalacak), onların köprücük kemiklerini ileriye geçmeyecek.” (hadisin bu kısmı hakkında;bkz.: Muslim (1/663); İbn Mâce (1/59); Ahmed (1/380, 404).el-Elbânî, es-Sahîha (2005). Vallahi, bilmiyorum, belki onların çoğu sizdendir." Sonra (Abdullah) onlardan yüz çevirdi. (Amr b. Yahya'nın dedesi) Amr b. Seleme, bundan sonra şöyle dedi: “Bu halkalardaki (insanların) çoğunu, en-Nehrevân olayında, Haricîlerin yanında bize karşı vuruşurken gördük." (Bu rivayet İbn Mes’ud radıyallahu anh’den birçok rivayet yoluyla gelmiştir. Bkz.: Darimi (1/79). Abdurrazzak (5408-5409); Ahmed, Zühd (2116); Taberânî (9/125-128 no: 8628-8639); İbn Vaddah, el-Bid’a (s.8-13 no: 9-24); Ebû Nuaym, el-Hilye (4/380-381); Ziyâ el-Makdisî, İttibau’s-Sunen (s.1); Eslem b. Sehl Bahşel, Tarihu Vasıt (s.198); Ebû Şâme el-Bâis (s.14); Suyuti el-Emru Bi’l-İttiba (s.83) İbnu’l-Cevzi Telbîsu İblîs (s.17). Heysemî, Mecmau'z-Zevâ'id’de (1/181); el-Elbânî, es-Sahîha’da (5/4) ve et-Tarhûni, Kâsımî’nin Cem’u’l-Fevâid adlı eserinin tahkikinde (s.9) sahih demişlerdir.
Bunlar ve sözün uzamaması için terk ettiğimiz daha başka pekçok deliller, hatanın reddedilmesinin ve muhalife karşı çıkmanın farz olduğunu göstermektedir. Bu konuda esas; iyiliği emretmeyi ve kötülüğü yasaklamayı emreden naslardır.
İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Sünneti emretmek ve bid’ati yasaklamak iyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktır ve bu salih amellerinden en üstünlerindendir…”
Yine İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Birisi Ahmed b. Hanbel’e şöyle dedi: “Bana; “Filan kimse şöyledir, falan kimse böyledir” demek ağır geliyor.” Bunun üzerine Ahmed dedi ki: “Sen susarsan, ben susarsam cahil kimse sahih ile sahih olmayanı nasıl bilecek?” Hata eden veya yalan söyleyen hadis ravileri hakkında konuşulmasında olduğu gibi,  dinin özel ve genel maslahatları hakkında nasihat de farzdır.
Yahya b. Said rahimehullah şöyle demiştir: “Malik, Sevrî, Leys b. Sa’d ve el-Evzâî’ye hadis hususunda itham edilen bir kimse hakkında sordum. Hepsi de: “Onun durumunu açıkla” dediler.
“Bid’at önderleri ile kitap ve sünnete aykırı görüş ve amel sahipleri de böyledir. Onların durumlarını açıklamak ve ümmeti onlardan sakındırmak müslümanların ittifakı ile farzdır. Hatta Ahmed b. Hanbel’e şöyle denilmiştir: “Oruç tutan, namaz kılan ve itikaf yapan birisi mi yoksa bid’at ehli hakkında konuşan biri mi sana daha sevimlidir?” İmam Ahmed rahimehullah dedi ki: “Eğer namaz kılar, oruç tutar ve itikaf yaparsa bunlar ancak kendisi içindir. Ama bid’at ehli hakkında konuşan müslümanların yararına bir iş yapmıştır ve bu daha faziletlidir.” (Mecmuu’l-Fetava 4/110, 28/231-232)
İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Böylece İmam Ahmed bunun müslümanların geneli ve dinleri hakkında faydalı olduğunu, bunun Allah yolunda cihaddan olduğunu açıklamıştır. Zira Allah’ın yolunun, dininin, menhecinin ve şeriatinin bu bozguncu düşmanlardan temizlenmesi, müslümanların ittifakıyla farz-ı kifayedir. Şayet Allah, bunu yerine getiren kimseler vesilesiyle o kimselerin zararını def etmeseydi elbette din ifsat olurdu. Dinin ifsat olması, düşmanın ve harp ehlinin istila etmesinden daha büyük bir fesattır. Zira onlar toprakları istila ettikleri zaman kendilerine uymayanların kalplerini ve o kalplerde olan dinleri bozamazlar. Ama bunlar öncelikle kalpleri bozarlar.”
Bu yüzden imamlarımız selefin menhecinden sapmış kimselere yağcılık yapanlardan daha fakih idiler. Hatta onların cihadını iki cihaddan en büyük olanı olarak görmüşlerdir. Nitekim Buhari ve Muslim’in şeyhi olan Yahya b. Yahya rahimehullah şöyle demiştir: “Sünneti savunmak Allah yolunda en üstün cihaddır” Muhammed b. Yahya dedi ki: “Ben Yahya’ya: “Kişi malını infak ediyor, cihadda kendisini yoruyor, bundan da mı üstün?” dedim. O dedi ki: “Evet, hem de çok üstün.” (Bunu, Nasr b. Zekeriyya – Muhammed b. Yahya ez-Zuhli – Yahya b. Yahya isnadıyla Herevî rivayet etmiştir. Siyeru Alami’n-Nubela (10/51)
Buhari’nin şeyhi el-Humeydi şöyle demiştir: “Vallahi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerini reddeden şu kimselerle savaşmam benim için türklerden olan birçok kimse ile savaşmaktan daha sevimlidir.” Burada Türkler ile o sırada kafir olan Türkleri kasdetmiştir. Nitekim bu ifadenin benzeri el-Humeydi’nin tabakasından üstte de mevcuttur. Asım b. Şumeyh şöyle demiştir: “Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh’ı yaşlanmış ve eli titrer halde gördüm. Şöyle diyordu: “Haricilerle savaşmak benim için türklerden birçok kimse ile savaşmaktan daha değerlidir.”
Bu yüzden İbn Hubeyre, Ebu Said radıyallahu anh’ın Haricilerle savaş hakkındaki hadisi hakkında şöyle demiştir: “Hadiste haricilerle savaşmanın, müşriklerle savaşmaktan öncelikli olduğu geçmektedir. Bunun hikmeti onlarla savaşmanın İslam’ın temel sermayesi, şirk ehliyle savaşmanın ise kazanç olmasıdır. Sermayenin korunması daha önceliklidir.”
Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam rahimehullah şöyle demiştir: “Sünnete sarılan kor avuçlamış gibidir. Bugün bana göre bu, Allah yolunda kılıç vurmaktan daha faziletlidir.” (Tarihu Bağdad (12/410)
İbnu’l-Kayyım şöyle demiştir: “Hüccet ile cihad ve dil ile cihad, kılıçla ve dişlerle cihaddan önceliklidir.”
Bu yüzden bid’at ehlinin reddedilmesi, onların utandırılması ve batıllarının açıklanması ilmin gereğidir. Bid’at ve sapıklık hakkında susmak ise din ve dünya hakkında münker ve bâtılın yayılması karşısında sükut etmektir. Bunun için bu ilim, dinin korunmasında en önemli ve pekiştirilmiş farzlardan birisidir.
Nitekim Sahabeler radıyallahu anhum ve onların yolunda yürüyen tabiin ve din imamları bu farzı idrak etmiş ve hakkıyla uygulamışlardır. Hafız Ebu Hatim b. Hibban el-Bustî rahimehullah şöyle demiştir: “Bu ilmin süvarileri müslümanlar için dini koruyanlar ve onları dosdoğru yola iletenlerdir. Onlar şehirlerde sünnetleri talep yolunda çölleri ve çorak arazileri aşmayı, uzun yolculuklara çıkmayı ve birçok ülkelerde dolaşmayı, yurtlarında ve vatanlarında nimetlenmeye tercih etmişlerdir. Hatta sünnetlere saptırıcı bir kimsenin saptırması girmesin diye, bir tek hadis ve tek bir kelime için günler süren fersahlarca uzak yollara gitmişlerdir. Onlar bunu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini yalandan korumak ve dine destek olmak için yapmışlardır.” (el-Mecruhin 1/27)
Hak ile batılın mücadelesinin kıyamet gününe kadar süreceği bilinen bir durumdur. Bu durumda sahabe radıyallahu anhum’un, tabiinin ve din imamlarının; şeriat-ı Muhammediyye’yi aşırıların tahriflerinden, batıl ehlinin sahiplenmelerinden ve cahillerin tevilinden koruma ve dini safiyetiyle muhafaza etme menhecinde devam etmek, bununla beraber Allah’ın farz kıldığı; halk için hakkı açıklayıp batılı reddetme görevini yerine getirmek kaçınılmaz bir zorunluluktur.
İbn Kayyım Medaricu’s-Salikin’de (1/372) şöyle demiştir: “Selef, bidat önderlerine şiddetle karşı çıkmışlar, bidat ehlini her yerde yüksek sesle ilan etmişler, onların fitnelerinden şiddetle sakındırmışlar, kötülük, zulüm ve düşmanlıklara karşı çıktıklarından daha fazlasıyla bidat ehline karşı çıkmışlardır. Çünkü bidatlerin zararı ve dini yıkması daha şiddetlidir.”
Hidayetu’l-Hiyara’da ise (s.10) şöyle demiştir: “Allah’ın kitabına ve rasulüne hakaret edenleri reddetmek, onlarla delil ve açıklamayla, dişler ve kılıçla, kalp ve gönülle cihad etmek, Allah’ın kulları üzerindeki hakkındandır. Bundan ötesinde ise hardal tanesi kadar iman yoktur.”
Allame İbn Muflih, el-Adabu’ş-Şer’iyye kitabında (1/230) şu şekilde başlık açmıştır: “Bidatleri ve sapıklıkları iptal etmenin ve bunların batıl oluşuna dair hüccet ikamesinin farz oluşu” Sonra şöyle demiştir: “Nihayetu’l-Mubtediîn’de şöyle denilmektedir: “Saptırıcı bid’atlere karşı çıkılması ve bunların batıl oluşunun açıklanması, bu bidatlerin sahiplerinin kötülüklerinin açıklanması ve reddedilmesi farzdır. Kötülüğe karşı çıkmak için sultana şikayet edebilen eder. Eğer onun karşı çıkmayacağından endişe ederse kendisi karşı çıkar.”
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Dinin düşmanların iki türdür: kafirler ve münafıklar. Allah, nebisine her iki grupla da cihad etmesini emrederek şöyle buyurmuştur: “Kafirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara sert davran” (Tevbe 73) zira Münafık toplulukları kitaba aykırı bid’atler çıkarmakta ve insanlara onu karışık göstermektedirler. İnsanlar kitabın bozulması ve dinin değiştirilmesini fark edemiyorlar. Nitekim bizden önceki kitap ehlinin dini, o dinin mensuplarının karşı çıkmadıkları tebdiller (dinde değişiklikler) ile bozulmuştu. Bidatçi topluluklar münafıklar olmasalar da münafıkları dinlemişler ve durumları onlara karışık gelmiş, onların kitaba aykırı sözlerini hak zannetmişler ve böylece münafıkların bidatlerine davet eden kimseler haline gelmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer sizinle birlikte (savaşa) çıksalardı sizi bozmaktan başka bir işe yaramazlar, içinizde fitne çıkarmak için hemen aranıza sokulurlardı; zira içinizde onlara kulak veren kimseler vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.” (Tevbe 47)

Yine onların durumlarını açıklamak zorunludur. Hatta onların fitnesi daha büyüktür. Zira onlarda, kendilerine dostluk gösterilmesini gerektiren iman vardır fakat münafıkların dini bozmak için çıkardıkları bidatlere girmişlerdir. Bu bidatlerden sakındırılması zorunludur. Bu husus onların isimlerini ve şahıslarını zikretmeyi de gerektirebilir. Hatta şayet bu bidatleri bir münafıktan almış olmasalar da bunların dinden olduğu için hidayet ve iyilik olduğunu söylerler.  Şayet durum böyle olmasaydı bile yine onun açıklanması gerekirdi. Bu yüzden hadis ve rivayet hususunda hata eden, görüş ve fetva hususunda hata eden ve zühd ve ibadet hususunda hata kimselerin durumlarını açıklamak farzdır. Hata eden kişi hatası bağışlanmış ve içtihadından dolayı ecir almış bir müçtehit dahi olsa durum böyledir. Kişinin kendisi söz ve ameliyle muhalefet etse dahi, Kitap ve sünnetin delalet ettiği söz ve ameli açıklamak zorundadır.” İbn Teymiyye el-Fetava 28/231-232)

İbnu’l-Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “Kalplerin iki kalbe döndüğünü açıkladıktan sonra; bir kalp Allah’ı isimleri ve sıfatlarıyla bilir, bunları Allah Azze ve Celle’nin muradına göre tahrifsiz, ta’tilsiz, tekyifsiz ve temsilsiz olarak ispat eder. Bir kalp de şüphe, tartışma ve kelam ile doludur, bunları bilmeye itiraz eder ve tahrif eder. Bu kimse ehli hadis tarafından tekfir edilir, bidatçi ve sapık görülür. Bu yüzden Allah’ın sıfatlarını cisimleştirme ve benzetme yaparak ispat etmeye kalkar. Bu ikinci kalp hakkında şöyle denir: Bundan ve imanda bunun benzerlerinden büyük bir musibet yoktur. Kur’an ve sünnete karşı ondan kötü suç yoktur. Kalp, el ve dil ile buna karşı cihad etmek Rahman’ın en sevdiği ameldir. Bu mizanda en ağır gelecek olan cihaddır.  Hüccet ve dil ile yapılan cihad, kılıç ve dişlerle yapılan cihaddan önceliklidir. Bu yüzden Allah Teâlâ el ile cihadın olmadığı Mekke döneminde inen surelerde, sakındırarak ve kınayarak şöyle buyurmuştur: “Kafirlere itaat etme ve onlara karşı büyük bir cihad ver.” (Furkan 52) Allah Teâlâ müslümanların arasında yaşamalarına rağmen münafıklarla cihad edilmesini ve onlara sert davranılmasını emretmiştir: “Ey nebi! Kafirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir ki, o ne kötü varış yeridir” (Tevbe 73) İlim ve hüccet ile cihad, nebilerin, rasullerin ve Allah’ın hidayet ve başarıya tahsis ettiği seçkin kullarının cihadıdır.

Kalemlerin en şereflisi bidat ve sapıklık ehlini reddetme kalemidir.

İbnu’l-Kayyım rahimehullah, kalemlerin türlerini açıklarken şöyle demiştir: “On ikinci kalem; kapsamlı kalemdir. Bu, batıl ehlini reddeden ve sünneti yücelten kalemdir. Batıl ehlinin batıllarını farklı türleri ve cinslerine göre ortaya çıkarır, onların çelişkilerini ve haktan çıkıp batıla girişlerini açıklar. İşte bu kalem, kalemler arasında  tıpkı insanlar arasındaki krallar gibidir. Bu kalemin sahipleri Rasul ile gelenlerle desteklenen hüccet ehlidir. Rasulün düşmanlarına karşı harbeder. Onlar Allah’a hikmet ve güzel öğütle davet ederler. Allah’ın yolundan cedel ve tartışma türleriyle çıkanlarla mücadele ederler. Bu kalemin sahipleri her batıl ehliyle savaşırlar ve rasule muhalefet eden herkesin düşmanıdırlar. Onların yeri başka, diğer kalem sahiplerinin yeri başkadır.” (et-Tıbyan Fi Aksami’l-Kur’an s.132)

Abdulaziz Alu’ş-Şeyh’in fetvası:

Soru: “Şöyle diyen kimse hakkında ne dersiniz: Bidat ve sapıklık ehlini reddetmek, selefin üzerinde durdukları şeylerden değildi. Reddiyeler yazmışlarsa da bunların ilim talebelerinden başkasına yayılması uygun değildir”

Cevap: Bidat ehline reddiye vermek Allah yolunda cihaddandır ve dine dinden olmayan şeylerin yapışmasını önlemektendir. Bu konuda kitaplar basılması ve dağıtılması hak davet ve Allah yolunda cihaddir. Bidatçileri reddetmek için kitaplar basmanın ve dağıtmanın sonradan çıkma bidat olduğunu iddia eden hatalıdır. Zira Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Ey Nebi! Kafirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara sert davran” (Tevbe 73) Cihad el ile, dil ile ve mal ile olur. Dil ile cihad; bu dini her türlü şüphe ve batıllardan savunmak ve himaye etmektir. Bidatlerden sakındırma ve hakka davet etmek de böyledir. Bu yüzden İmam Ahmed ve başkaları bidatçilerden sakındırdıkları kitaplar yazmışlardır. İmam Ahmed er-Reddu Ale’z-Zenadika risalesini yazmış, onların şüphelerini açıklamış ve herbirine cevap vermiştir. Buhari rahimehullah Halku Ef’ali’l-İbad kitabını yazmış, diğer islam imamları da bidatçileri reddetmek, batıllarını çürütmek ve aleyhlerine hucceti ikame etmek için kitaplar telif etmişlerdir. Aynı şekilde Şeyhulislam İbn Teymiyye, Rafizilere “Minhacu’s-Sunneti’n-Nebeviyye Fi Nakdi Kelami’ş-Şia ve’l-Kaderiye” kitabını yazmış ve onların batıl ve sapıklıklarını açıklamıştır.” (Ceridetu’r-Riyadi’s-Suudiyye, 4 Muharrem 1424 Cuma sayı: 12674, Fetava’l-Muhimme Fi Tabsiri’l-Umme’den)
Ebu Muaz

30 Nisan 2013 Salı

Kıyas Taraftarlarının Belini Büken Reddiye


videoyu hazırlayan Mustafa el-İzmirî kardeşe teşekkür ederim

26 Şubat 2013 Salı

Mustafa İslamoğlu, İblis’ten Bir Adım Öne Geçti!

 
Boynuz kulağı geçermiş. İblisin boynuzu gibi türeyen Mustafa İslamoğlu’nun, dininde basiret üzere olanların malumu olduğu üzere sözlerinin yarısından fazlası Allah’ın dinine küfürle doludur. Allah’ın dinine karşı aklını put edinen müşriklerin ilki o değildir lakin, bu yoldan kafir olanların ilki İblis’i kader inkarıyla geride bırakmıştır. Zira İblis kaderi inkar etmiyor, Allah Azze ve Celle’ye: “Beni saptırmana karşılık…” diyordu… İslamoğlu ise; sapmak da, hidayet olmak da insanın kendisine aittir demekte, böylece insanın kendi kaderinin yaratıcısı olduğunu söyleyerek, rububiyet sıfatı olan yaratıcılıkta, insanı Allah’a ortak koşmaktadır.
Kadın-erkek karışıklığı gibi aleni fasıklığına ve facirliğine gözyumarak veya bu büyük cürmü küçük görerek O’nun seminerlerine katılanlar, M. İslamoğlunun salyalarından kuduza yakalanmakta, ameldeki müşkülat, akidedeki bitikliğin habercisi olmaktadır. Kuduz köpek gibi şuursuz havlamalar arttı, bunları zehirleyecek belediyeler de iş yapmıyor!
Yine bir kardeşimiz, M.İslamoğlu’nun esmau’l-husna serisi olarak dokuduğu, örümcek ağından ibaret yeni bir tuzağı haber verdi. Muhakkak ki örümceğin ağı pek zayıftır. Kendisine M. İslamoğlunun neresinden tutulsa elde kalacağını söyledimse de, mezkur kaydı dinlediğimde birkaç cümle yazmadan geçemedim.
İslamoğlu, Buhari ve Muslim’in rivayet ettikleri şu kudsi hadisi örnek veriyor: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Adem oğlu dehre (zamana) söverek bana eziyet ediyor. Dehr benim. Emir benim elimdedir, geceyi ve gündüzü ben çeviririm.”
(Buhari, Kitabu’t-Tefsir (8/574 no: 4826) Kitabu’t-Tevhid (13/464 no: 7491) Muslim, Kitabu’l-Edeb (4/1762 no: 2246)
Sonra bu hadisin isnadı sahih, metni batıl bir hadis olduğunu iddia ediyor ve bu iddiasına Casiye 24. Ayetini delil getiriyor. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Demişlerdir ki: "Dünya hayatımızdan başka hiçbir şey yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yokluğa sürükler". Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece böyle zannediyorlar”
Yukarıda zikredilen hadisin, bu ayete aykırı olduğunu iddia ediyor ve hadislerin isnadları ne kadar sahih olursa olsun, mutlaka Kur’âna arz edilmesi gerektiğini öne sürüyor, sünnetin vahiy kaynaklı olduğunu söyleyen ehl-i sünnete harp ilan ediyor ve bu hadisi inkar etmeyenleri “hiç Kur’an okumamakla” itham ediyor!
Ey insaf ve basiret sahipleri! Burada aykırılık nerede, siz görüyor musunuz? Yoksa Mustafa İslamoğlunun anlayıştan mahrum edilmişliğini mi görüyorsunuz?
Allah Azze ve Celle, Cahiliyye halkının bir kısmı olan ve kendilerine “Dehrîler” denilen kimselerin sözlerini zikrediyor. Peki kimdir Dehrî’ler? Onlar, Rabbin varlığını ve ahireti inkar edenlerdir. Bu yüzden: “"Dünya hayatımızdan başka hiçbir şey yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yokluğa sürükler"demişlerdir. M. İslamoğlunun bu hakikatten habersiz olması imkansızdır. O yalnızca her zamanki gibi laf ebeliğini sürdüyor.
Hatta Tabiin müfessirlerinden İkrime Casiye 24. Ayetinde geçen Dehri’lerin sözlerini: “Allah'tan başka bizi kimse helak etmiyor” diye açıklamıştır. (Kurtubi, 16/171)
Bu açıklamaya göre dehri’lerin sözlerinde karşı çıkılan onların, hayatı yalnızca dünya hayatından ibaret saymaları, ahireti inkar etmeleridir.
Şayet Dehri’ler, rabbi kabul etmeyen kimseler olduklarından “bizi ancak zaman helak ediyor” demiş olsalar dahi, burada hadis ile ayet arasında bir çelişki yoktur. Zira Rabbin varlığını inkar edenin “bizi ancak zaman helak eder” demesi ile Rabbi kabul eden bir kimsenin “bizi ancak zaman helak eder” demesi arasında dağlar kadar fark vardır.
Rabbi inkar edenin bu sözü söylemesi, hadiseleri zamana nispet etmesi manasına gelir ve onun küfrü, yalnız bu sözü söylemesinden dolayı değil, rabbi inkar etmesinden dolayıdır. Ancak rabbi kabul ve itiraf eden bir kimsenin bu sözü söylemesi halinde bu, zamanın yaratıcısına nispet edilir ve ancak zamana sövülmesi veya kadere isyan içermesi halinde bu söz kabahat sayılır.  
Şimdi gelelim can alıcı noktaya! Ayete aykırı olduğu iddia edilen Kudsi hadiste ne deniliyordu? “Adem oğlu dehre (zamana) söverek bana eziyet ediyor. Dehr benim. Emir benim elimdedir, geceyi ve gündüzü ben çeviririm.”
Nitekim, Ebu Hureyre radıyallahu anh, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğunu rivayet etmekle­dir: “Cahiliye dönemi insanları bizi gece ve gündüzden başkası helak etmi­yor. Bizi helak eden, öldüren ve bize hayat veren odur, diyorlar ve dehre sö­vüyorlardı. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Ademoğlu dehre (zamana) söverek bana eziyet veriyor. Halbuki dehr Benim, iş Benim elimdedir. Ge­ceyi ve gündüzü ben evirip çeviririm.”
(Taberi, (22/79) Darekutni İlel (8/81) el-Esbehani, el-Hucce (53) ez-Zinbâi, Hadisu İbni’l-Muneyyir (el yazma no: 37) Mukbil b. Hadi, Sahihu’l-Musned min Esbabi’n-Nuzul (s.203) isnadı sahihtir.)
Görüldüğü gibi hadis ile ayet arasında bir zıtlık yoktur. Lakin hadis, ayette kastedileni açıklamaktadır. Bazı alimler, bu hadis sebebiyle Allah’ın isimlerinden birinin “ed-Dehr” olduğunu söylemişlerdir.
“Dehr benim” sözünün anlamı hakkında Hafız İbn Hacer, Fethu’l-Bari’de (8/575) şöyle demiştir: “el-Hattabi dedi ki: “Bunun anlamı; “Ben dehrin (zamanın) sahibiyim, dehre (zamana) nispet edilen işleri yöneten, çekip çeviren benim” demektir. Kim dehre söverse, onun sövmesi, bu işlerin faili olana döner. Onların faili ise Rab Teâlâ’dır.”
Nevevi (15/3) şöyle demiştir: “Araplar, başlarına ölüm, ihtiyarlık, malın telef olması veya bunlara benzer belalı bir olay veya musibetler geldiği dehre söverler, “Ey kötü zaman” veya buna benzer sözler söylerlerdi. Kastedilen; olayların failine sövmeyin demektir. Zira sizler onun failine söverseniz, Allah Teâlâ’ya sövmüş olursunuz. Çünkü olayların faili ve belaları indiren Allah Teâlâ’dır. Dehr ise zaman demektir. Zamanın bir fiili yoktur. Bilakis o Allah Teâlâ’nın yarattığı şeylerden olan bir mahlûktur.
“Allah dehrin (zamanın) kendisidir” sözünün anlamı ise; başa gelenlerin ve olayların faili, kâinatın yaratıcısı olan Allah Teâlâ’dır demektir. Allah en iyi bilendir.”
Görüldüğü ve anlaşıldığı üzere, Kur’an okuyucusu olduğunu iddia eden bu zümre, Kur’ân’ı sünnetten ve nübüvvetten uzak bir anlayışlarıyla okuduklarından “Kur’an ile” sapmakta ve saptırmaktadırlar. Bu Kur’ân’ın özelliğidir. Evlere kapılarından girmeyenleri dışarı atar! Kur’ân, iblis uydularının açıklaması için değil, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e indirilen zikirle açıklanması için indirilmiştir.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyrulmuştur: “Sana da, insanlara, kendilerine indirileni açıklayasın diye zikri indirdik. Belki onlar da düşünürler” (Nahl 44)
Bu zikr, Allah tarafından indirilen ve kıyamete kadar korunacağı vaad edilen zikirdir. Bu zikir, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetidir. Şayet bu zikir korunmamış olsaydı, Kur’an da korunmamış olurdu. Nitekim, Kur’ân’ı, onun beyanı olan zikirden; sünnetten ayıranlar Kur’an’ı koruyamamışlar, iblis taifesinin tahriflerine hedef yapmışlardır.
Allah’ım! Ne kadar sabırlısın ve hilmin ne kadar yücedir! Benim sabredemeyişim ve düşmanlarına karşı sertliğim, kullarına yakışan acizliğimdendir. Senin düşmanlarına mühlet vermen yüce kemalindendir! Sabırdaki bu acizliğimizi, düşmanlarına karşı sertlik göstermeyi vacip kılmakla şereflendiren Allah’a hamd olsun.
Subhanekallahumme ve bihamdike ve eşhedu en la ilahe illa ente vahdeke la şerike leke ve estağfiruke ve etubu ileyk.
Ebu Muaz

18 Şubat 2013 Pazartesi

İngiliz Casusunun İtirafları Kitabı Hakkında

Uydurma bir Kitap üzerinden gereksiz bir Nefret

(Bu yazı, habis Rafizilerden biri tarafından Tevhid davetine düşmanlık için uydurulan ve H. Hilmi Işık tarafından Türkçeye tercüme edilen "İngiliz Casusunun İtirafları" adlı düzmece bir kitabın, selefî olmayan  birinin gözüyle bir değerlendirmesidir)

Salı, 28 Şubat 2012 19:24
Olaylar bazen tahminlerin tersine hızlı gelişir. Bazen de beklentilerin aksine oldukça yavaş. Hızlı gelişim sürecinde puzzle’ ın parçalarını görebilmeniz ve bütüne bağlayabilmeniz zorlaşırken, aksi süreçte de parçaları ilişkilendirmeniz güçleşir. İşte Dünya gerçeklerini çözebilmenin sihirli anahtarı da  özü de bu detayda gizlidir. Geçtiğimiz günlerde FYROM yani “eski Yugoslav Cumhuriyeti olan Makedonya” devleti sınırları içerisinde bıraktığımız Resne kentinde çirkin ve bir o kadar da sinir bozucu bir hadise vuku buldu. Sözde festival bahanesi ile birkaç kendini bilmez burka giyerek İslam’a hakarette bulundu. Kendini bilmez birkaç kişi de taşıdıkları pankart ve haykırdıkları sloganlar ile çoğunluğu Müslüman olan Resne şehrindeki inananları tahkir ve tahrike çalıştı. Sonucunda ne oldu dersiniz? Aslında ben iyi biliyorum ki, hiçbir şey olmadı. Çünkü Resne’de sokakta bir Ramazan günü Allah’a küfredecek olsanız size en fazla ayı oynatıyormuşsunuzcasına döner bakarlar. Hepsi bu. Fazlası değil. Karanlıktan birileri bir iki güzel adres seçti. Seçtikleri bu adreslerdeki iki kiliseyi kundakladılar. Oradaki Müslümanların bu tür bir eylemi yapacak eylem tecrübesi ve asabi hafızaları dahi yoktur. Ancak önceden hazır tutulan yafta hemen devreye sokuldu. Yafta, Vahhabilerin kiliseleri kundakladığıydı. Alın size hiç yoktan kriz mimarlığı. Gelin şimdi bu hadisenin gideceği yerlere dair izlerini birlikte sürelim. Ancak öncelikle hafızamızı bir tazeleyelim. 11 Eylül 2001 yılında ikiz kulelere saldırı yapılır. Çarpan uçağın, pilotu tarafından kontrol edilmediği bellidir. Zira bundan aylar evvel ABD, uzaktan insansız uçak uçuşunu başarı ile tamamlamıştı. İçerisinde pilot varsa da yoksa da bu uçaklar uzaktan kontrol edilebiliyordu. Buna dayanarak o uçakları da pilotunun kontrol etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Konuyu daha fazla irdelemek isteyenler “zeitgeist” isimli belgeseli tekrar tekrar izleyebilirler.
Biz gelelim asıl konumuza.

11 EYLÜL MİLAT OLDU

11 Eylül saldırıları sonucunda, Müslümanlara yönelik bu fitne ile birçok ülkede adeta cadı avı başlatıldı. Olayın müsebbipleri önceden yazılmış senaryo gereği çoktan belliydi bile. Sakallı, cüppeli kim varsa hepsi zan altındaydı. Önce Amerika’dakileri ardından ise Avrupa’dakileri potansiyel terörist ilan ettiler. Sadece sakallılar değil sakalsızlar bile kendilerine bu tip bir unvan yapıştırılmasın diye diken üzerinde uzun süre yaşamak zorunda bırakıldılar.
Arnavutluk! Sene 2000’li yılların başları. Enver Hoca’nın yıktığı 1600 küsur camiinin sadece 450 kadarı zar zor inşa edilebilmiş. Bunun da yaklaşık 300 kadarı Arap vakıflarının mali desteği ile gerçekleşmişti. Ancak bu destek çok mühimdi. Zira camii inşa etmek, onun giderlerini temin etmenin yanında sadece bir detay. Öyle ki hacca gitmeye parası dahi olmayan bu ülkede kalan bir avuç dindar yaşlı o senelerde Arap hükümetleri tarafından ücretsiz hacca kabul ediliyordu. Kısacası ülkede dini yayma konusunda fırsat eşitliği vardı. Müslümanlar da Hıristiyan misyonerler gibi rahatça tebliğ edebiliyorlardı dinlerini. Her gün 20-30 kişi Hıristiyan olurken, 50-100 kadarı da Müslüman oluyordu. Çünkü Arnavut kimliği ve tarihi üzerinde İslami hafıza henüz yok olmamıştı ve İslam, onların alışık oldukları bir şarkının tınıları kadar yakındı.
11 Eylül saldırıları bahane edilerek ülkede “Müslümanlara karşı bir art niyetimiz yok biz sadece Vahhabileri, teröristleri topluyoruz” adı altında tüm Müslüman vakıflar kapatılarak üyeleri sınır dışı edildi. Arnavutluk bir kez daha misyonerlere teslimdi. Bu kez camii giderlerini, imam maaşlarını dahi ödeyemeyen bir Arnavut İslam toplumu ile karşı karşıya kalındı. Takriben 40 bin kadar anası babası Müslüman Arnavut Hıristiyan oldu. İtalya’ya giden ve orada bir İtalyan ile evlenerek çocuklarını vaftiz eden yüz binler ise bu sayının dışında. Arnavutluğa gittiğinizde domuz eti yenmeyen bir cadde göremezsiniz. Aslında Tiran sokaklarında yiyeceğiniz ortalama bir sosis, salam ve et mutlaka domuz içerir. Ama sadece bir tek caddedeki dükkânlar hariçtir. Rruga Kavaje yani Kavaye Caddesi. Hallal yazan dükkânlar, kasaplar, pizzacılar ile burası Müslüman’ım diyen insanların alarm veren mideleri ile sığınabilecekleri tek güvenli limandır. Kavaye Caddesi mi? Hayır efendim olmaz! O da ne? Bizim Türkler bu caddede pek dolaşmıyorlar nedense. Sebebi?

SELEFİ DİĞER ADIYLA VAHHABİ

Çünkü bu helalci dükkânların tamamı selefi. Yani bizim deyimimizle Vahhabi.
Hani şu seneler önce okumuş olduğumuz kitap ile öğrendiğimiz insanlar.
“Bir İngiliz casusunun itirafları” M. Sıddık Gümüş imzalı bu kitabın yazarı ise gerçekte Hüseyin Hilmi Işık'ın ta kendisi idi. Cemaatini Selefiliğe (vahhabiliğe) karşı bilinçlendirmek için yazdığı bu kitap ile çocukluk yıllarımda yakaladığım her Suudi Arabistanlı’ya size Necidli Muhammed denen sahtekârın iç yüzünü anlatayım diyordum. Onlar da neye uğradıklarını anlamadan muhatap kaldıkları bu diyalog ile meseleyi çözmeye çalışıyorlardı. Kimisi cevap dahi vermiyor kimisi ise gülümseyip geçiyordu. Zaman geçtiğinde ve bilimsel araştırmanın ne demek olduğunu anladığımda her yazının kaynağını araştırmanın önemini kavradım. Kaynağına doğru takip ettiğinizde elinizde bir hiç var ise işte o vakit inandıklarınız ve doğru bildikleriniz aslında uydurma şeyler çıkabiliyor.
bu kitap da bundan farklı değildi. Baştan sona uydurma ve kaynaksız. İçerisinde anlatılanlar ise her şeyden önce çocuk kurgusu ile yazılmış yığınla palavra.
İngilizler'in 1700'lü yıllarda Arap yarımadasında bu mezhebi yaymalarından bahsediliyor. Ancak İngilizler ile o tarihte bırakın düşmanlığı diplomatik ilişkimiz var mıydı? diye de soruyor insan kitabı okurken. Hele hele beni en çok etkileyen kısmı ise İngiltere'de müstemlekeler yani sömürgeler bakanlığında oluşturulan kozmik oda kısmı idi. O kısmı kaçırmadan okumanızı öneririm. Çok eğlenceli bulacaksınız. Buna bir zamanlar inanarak okuduk işin komik tarafı esas eğlenceli olanı buydu. Güleriz ağlanacak halimize deriz ya. Yani İngiliz casusu ne casus ise, hem ülkesine sadık olarak ölüyor, hem gavur gidiyor ve hem de devlet sırrı falan da bırakmıyor bu itiraflarla. Dahası bu itirafları kime yapmış, neye yapmış? Hangi kitabı neşretmiş, kime bir belge bırakmış? Bu bilgi de yok. Hempher adında bu bölgede herhangi bir İngiliz casusu da yok tarihte. İşin enteresan tarafı Hempher bir isim de değil. Soy isim. Jonathan Hempher mı? Alex Hempher mı? Bernard Hempher mı? Yok bu kitapta Hempher denen kahraman bir isim sadece. O yıllarda kullanılan İngiliz isimleri içerisinde böyle bir isim de yok. Yani örnek verecek olursak Anıl, Berke, Orkun gibi isimleri nasıl Osmanlı döneminde, İstanbul’un fetih günlerinde duymanız saçma geliyorsa ve ne kadar imkansız ise işte bu ismi de İngiliz literatüründe, hele hele o günlerde bulmanız o kadar imkansızdı. Dedik ya bu zaten isim de değil.
M.Sıddık Gümüş Hakikat Kitabevi 1993. İşte milyonlarca insan ile alay eden bir kitap. Entellektüalite ile ilim ile, bilimsel dayanak ile ve gerçeklerle alay edercesine yazılmış bir kitap. Tarihi açıdan ve coğrafi açıdan baktığımızda ise kitap'ta 100'den fazla mantık hatasına rastlıyoruz. Kurgu da hayli bozuk. İnandık mı? Ziyadesiyle hem de efendim. Tadından da yenmiyordu üstelik. O zamanlar televizyonu, bankası ve holdingi olan ünlü bir cemaatin sağa sola pazarladığı bir kitaptı. Şimdilerde ne bankasını ve  ne de televizyonunu görmüyorum onların.
Belki de attıkları iftiradır batışlarına sebep olan. Çünkü bu kitabın hiçbir delili yoktu ve tamamı uydurma olan bir kitabı milletin hafızasına bu kadar kolay yerleştirebildiler. Bazen “hırsızı tutun” diyen hırsızları görmekten uzaktır millet.
Bazen esas casusluk bu şekilde yapılır. Bir takım insanları bilmeden okumadan onlar hakkındaki ilk bilgiyi hiçbir delile dayanmayan ve arkasında hiçbir bibliyografyası olmayan bir kitaptan okursanız geleceğimiz nokta da farklı olamaz. Vahhabilik mi? Ben de sizin kadar yabancısıyım. Ama cadı avı ile onları düşman ilan etmek yerine haklarını da vermek gerekir bu insanların. Vahhabilik ne İngilizler tarafından kuruldu ne de İslam’a zararları var. Hizmetleri olduğuna da inanıyorum. Para için din değiştirme örneklerinin görüldüğü Filipinler'in, Bangladeş'in, Endonezya'nın ormanlık, çamurlu ücra köylerinde insanlar temiz sıcacık bir mescidde din eğitimi almış imamların ardında saf tutabiliyorlarsa bu büyük bir şeydir. Daha modern bir örnek vermek gerekirse ABD’de ve Avrupa’da İslamı kabul eden Joshua Evans örneği gibi onlarca eğitimli ve hitabetli ünlü figüre sahipler ve kendi çapında hizmet etmeye çalışıyorlar. Ben dahi eğer Tiran’da bu insanlar sayesinde karnımı doyurabilecek üç beş yer bulabiliyorsam, “Sezar’ın hakkını Sezar’a verecek”  kadar da adaletli olmak durumundayız. Onlardan olmasak dahi onlardan olmayışımızın delili palavralarla dolu bir uydurma fasikül olmamalı. Ben, Türk İslam düşüncesi ile hayatına tat katan bir insanım. Selefilik, en başta kültürel olarak bana, dağlar kadar uzak bir kavram. O kılık ve kıyafet ve o sakal, o prototip ortam bana uymuyor. Tamamen estetik bir düşünce benimkisi. En azından ben açıklamamı kendimce ve dürüstçe yapabiliyorum. Şimdi fotoğrafa tekrar bakın.
Dünyada kritik hangi bölge varsa orada Müslüman cemaatler birbirine yabancı ve virüs gözüyle bakıyorlar. Mısır’da Müslüman Kardeşler Partisi ve Selefi Partisi mecliste birbirlerine girmek üzreler. Sancak’ta Müslümanlar birleşmeye başladığında Muammer Zukorliç Efendi’yi Vahhabileri ülkeye sokmakla itham ettiler. Bosna’da ise sözde “Vahhabiler içerisindeki terörist potansiyelli uyuyan hücreleri sınır dışı ediyoruz” bahanesi ile orada savaşmış ve o topraklarda evlilik yapmış onca insanı sürdüler ve sınır dışı ettiler. FYROM denen ülkede, Resne’de ise bu menfur gösteriyi düzenleyip bir karanlık el ile kiliseleri ateşe verdiler. Belki de sebebi geçtiğimiz sene içerisinde Resne gibi küçük bir yerleşmede Müslüman olan kızlı erkekli yirmi yedi Makedon gençtir.
Şimdi ne yapalım? Düşman mı olalım kardeş bildiklerimize? Haydi av mevsimi.
Ya uydurma kitapları, ya da kendilerince elinden gelen hizmeti yapmakta olan selefi kardeşlerimizi çöpe atacağız. Milyonlarca insan çöpe kolay girmiyor ama dengeli bir bakış ile bakmanın zamanıdır derim. Selefilik tarihi ve geleneksel yaşantımıza uymuyor ve bir parça ters gelebilir. Ama “Yalancılık” ise bütün değerlerimize ters. Bir doğruyu yalan ile savunamayız. Bu millet tarihinin hiçbir döneminde yalandan ikbal ummadı. İsterse bir cemaat önderliği yapmış olsun, hiçbir amatör yazarın yazdığı bir iki mesnetsiz satır ile doğrularımızı komik hale getirmesine de prim vermemeliyiz. Bunları birilerinin söylemesi gerekiyordu.
Saygılar, sevgiler.

31 Ocak 2013 Perşembe

Fıkıh Usulü Hakkındaki Bir İftiraya Cevap



Bazı kardeşlerimiz, selefin menhecine muhalefet eden iki muasırın arasında geçen bir konuşma kaydının internette yayınlandığını ve bu konuşmada benim ismimin geçtiğini bildirdiler ve konuyla ilgili bir cevap vermemi talep ettiler.

Bahsi geçen konuşmayı dinledim. Konuşmanın bir yerinde “On dört asırdır kelamcılardan alınan fıkıh usulü üzerinde ittifak edilmiş, tek ebu muaz buna karşı çıkarak bir fıkıh usulü yazmıştır” ya da bu manada bir söz söylenmiştir.

Bu iddia birçok yönden yanlışlar içermektedir:

1- Bu sözün sahibi de itiraf edecektir ki, kelamcıların ortaya koydukları fıkıh usulü, ne sahabe asrında ne tabiin asrında, ne tebeu’t-tabiin ve ne de ilk müçtehit imamlar zamanında yoktu. O halde sözün sahibinin beni sanki on dört asırlık bir icmaya muhalefet etmiş gibi lanse etmesini; şayet sözün sahibi buradaki hatalı ifadeyi itiraf etmezse bunda bir kasıt olduğunu düşünür ve hem bana, hem de hadis ehli menhecinden ayrılmayan imamlara iftira olarak kabul ederim. Bunun vebalini yüklenmek de kendisine yeter, üstüne bir şey söylemeye ihtiyaç duymam.

2- Birinci maddede anlattığım husus malum ve kabul edilen bir durum olduğuna göre, hiç kimsenin üstünlüğüne şahitlik edilmiş olan ilk üç asırdan sonra kelamcılar tarafından ortaya konulmuş usul kaidelerini ümmete bağlayıcı kılmaya hakkı yoktur.

3- Sözün sahibi, Altın Kaideler adlı kitabımı kastetmektedir. Bu kitabımı internette web sayfamda pdf formatında yayınlamaktayım ve herkesin mütalaasına açıktır. Bu kitabı okuyanlar açıkça göreceklerdir ki, zikrettiğim bütün kaideler ya vahyin naslarından ve sahabenin menhecinden istinbat edilmiş, yahut ehl-i hadis alimleri tarafından Kur’an ve sünnete arz edilerek ikrar edilmiş kaidelerdir. Her kaide için de, nereden aldığımı belirterek kaynağını zikretmiş bulunuyorum. Bu da gösteriyor ki, kitapta zikrettiğim hiçbir kaideyi – haşa – kendim uydurmadım, benden önceki hadis ehlinden naklettim. Dolayısıyla Allaha hamd olsun, on dört asırlık hiçbir icmaya muhalefetim söz konusu değildir. Bilakis bu çalışmamda delile değil de zanna uyan çoğunluğun muhalefetine itibar etmeksizin, İslam tarihinin taklit, cehalet ve vahye muhalefet karanlığına gömüldüğü dönemlerinde, her asırda gelen müceddidlerin vahye ittibayı ihya ve dinin tagyir edilmiş değerlerini ıslah için  mücadelede tuttukları yolu esas aldım.

4- Bu konuda kelamcıların metoduna muhalif olarak fıkıh usulü eserini ilk olarak da ben koymadım. Lakin hadis ehlinin tarzı ile mezhepçi fakihlerin tarzı aynı olmadığı için İmam Şafii’nin er-Risale’si, Hatib el-Bağdadi’nin el-Fakih ve’l-Mutefekkih’i, İbn Abdilberr’in Camiu Beyani’l-İlm’i, İbn Hazm’ın el-İhkam’ı vd. eserler, konuya kelamcılardan devraldıkları gözlük çerçevesinin dışından bakamayanlar için fıkıh usulü adına bir şey ifade etmeyebilir. Hatta Buhari ve diğer muhaddislerin hadis kitaplarında koydukları bab başlıklarını ve akide ile ameli meseleleri birbirinden ayrı görmeyen selefin Usulu İtikadi Ehli’s-Sunne, el-İbane, Sarihu’s-Sunne, Zemmu’l-Kelam, Savnu’l-Mantık gibi akide kitabı olmakla daha fazla meşhur olan kitaplarını dahi bu konuda değerlendirmeyebilirler. Bunun neticesi olarak da muteahhirinden; yemen müceddidleri San’ani ve Şevkani’nin, hicaz müceddidi Muhammed b. Abdilvehhab’ın, muhaddislerin edibi Şankıti’nin, Mağrib diyarının müceddidi Takıyuddin Hilali’nin, hind-pakistan bölgesi müceddidlerinden Sıddık Hasen’in, Mubarekfuri ve Bediuddin Şah, Sindi’nin, yemen diyarının muhaddisi Şeyh Mukbil’in ve şam diyarının muhaddisi el-Elbani’nin – Allah hepsine rahmet etsin - fıkıh usulüne dair söz ve eserlerini, kabuk bağlamış zihniyetlerine muhalif gördüklerinden, “şaz görüşler” olarak değerlendirebilir, İbn Useymin ve İbn Baz – rahimehumallah – gibi, büyük hamleleri olmasına rağmen, içinde bulundukları olumsuz şartların tam anlamıyla dışına çıkamamış alimleri de kendileriyle aynı çerçeve içinde görebilirler.

5-  Biz hadis ehli olarak, kelamcı ve felsefecilerin çizdiği sınırlarda gezinen “şaz” tanımının üzerine sifon çekeriz. Bizim, içine batıl karışmamış olan asrı saadet döneminden bildiğimiz şazlık; çoğunluğa değil, delile muhalefettir. Batıl içinde debelenenlerin şazlık tarifinde ölçüsü ise; delile muvafık olsun ya da muhalif olsun, aldırmaksızın; cumhura muhalefettir. Tıpkı demokratik sistemlerde olduğu gibi! Zira demokrasilerde de halkın çoğunluğunun görüşü esas alınır ve buna aykırı olanlar muhalif – şaz kabul edilir. Böyle bir tanımı Kur’an, sünnet ve sahabenin menheci reddeder.

Kitaptan delili: Allah Azze ve Celle: “Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar” (En’am 116)  Bu manada daha birçok ayet vardır, malum ve meşhurdur.

Sünnetten delili: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekkeli cumhura muhalefet etmekle ortaya koyduğu sünnet bizim için din olmuştur.

Sahabe menhecinden delili: Ebu Hureyre radıyallahu anh ve diğer sahabelerin, başkalarının işitmediği ve bilmediği hadisleri rivayet etmeye devam etmeleri, bu konuda boğazlarına kılıç dayansa bile bundan vazgeçmeyeceklerini söylemeleri, İbn Abbas radıyallahu anhuma'nın Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma'nın uygulamasının aksine hadisle amel etmesi, İbn Mesud radıyallahu anh’ın: “Tek başına bile olsan, Kur’an ve sünnete uyduğun sürece cemaat sensin, hak seninledir” demesidir. Bunların tahricini adı geçen Altın Kaideler Şerhi çalışmamda görebilirsiniz.

6- Minare çalmak bizim işimiz olmadığı için ona kılıf uydurmaya çalışmakla da uğraşacak değiliz. Dolayısıyla “Bütün fıkıh usulü kitapları ya kelamcıların yazdıkları kitaplardır ya da onlardan faydalanılarak derlenmiş kitaplardır” sözü, biz hadis ehli selefileri işkale sokmaz. Bunun altında ezilecek olan olsa olsa mezhepçilik pisliği içinde yüzen, batıl kıyası savunan ve “selefiyiz” diye halkı aldatan sahtekarlardır. Çünkü bizim selefte gördüğümüz; akide ile fıkhı birbirinden ayırmadıklarıdır. Onlar fıkhı ve ameli meseleleri akide ve imanın dışında görmedikleri için fıkıh usulü diye ayrı bir branş oluşturmamışlardır. Bu yüzden selefte ve hakiki selefilerde “Fıkıh usulü kitabı” adıyla bir kitap aramak, zihinlere çöreklenmiş kötü alışkanlıkların eseridir. Allahın hakka hidayet ettiği kimseler için bütün faydalı ilimler Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerindedir. Hadislerden bağımsız ne bir tefsir, ne akide, ne fıkıh ve ne de edep ilimleri edinmek mümkündür. Geçmişte kelamcıların bir çoğuna bu hakikati görmek nasip edilmiş ve onlar geçmişlerine kalem çekerek hadise yönelmişlerdir. Ancak görünen o ki, hâlâ çöplüklerde gezenler sahiplerinin üzerine kalem çektiği müsveddeleri tecrübe etmek istiyorlar!

7- Bahsi geçen iki konuşmacı aslen, cehaletin özür sayılıp sayılmaması meselesinde bir zemin üzerinde buluşma çabasıyla fıkıh usulü konusu üzerinde münazara yapmaktadırlar. Benim bid’at ehliyle münazaraya dahil olma gibi bir niyetim yoktur. Zira Selefin menhecinde bu metod kınanmıştır. Lakin hakkı arzu edenler için şu tavsiyeyi yapabilirim: Din, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem hayatta iken tamamlandı ve bütün asırlarda ihtiyaç olan herşeyi kapsayacak şekilde kamil olduğu bildirildi. Ne arıyorsak, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatında olanlarda bulmaya çalışmak gerekir. Bunu yaptığımız takdirde ortak zemin oluşur. Bunun dışındaki her zeminden bizler uzağız.

Ebu Muaz el-Çubukabadî

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)