Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 ez-Zeria Şerhi
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 el-Albaniyyât Şerhi
Saat 20:00 Sahih Tefsir Şerhi
(Dersler Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)
https://www.youtube.com/channel/UCC_Lmx060zjKmHNfEBTIbWw



21 Temmuz 2014 Pazartesi

Hakkın Dışında Sapıklıktan, Cemaatin Dışında da Fırkadan Başka Bir Şey Yoktur

İrbaz b. Sariye radıyallahu anh’den: "Bir gün Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bize namaz kıldırdı, sonra yüzünü bize çevirerek, gözleri yaşartan, kalpleri yerinden oynatan son derece güzel ve tesirli bir öğüt verdi. İçimizden biri dedi ki: “Ey Allah’ın Rasulü! Sanki bu bize veda eden birinin öğütü gibi geldi. Bize tavsiyen nedir?” Şöyle buyurdu: “Size Allah'tan korkmanızı, dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Habeşî bir köle bile (başınıza geçse) ona itaat etmelisiniz. Çünkü benden sonra yaşayanlar birçok ihtilaf görecekler. Onun için benim sünnetime, hidayete ermiş doğru yolda olan râşid halifelerin sünnetine sarılın. Ona sımsıkı sarılın, azı dişleriyle ısırıp bırakmayın. Sonradan icad edilmiş işlerden uzak durun. Çünkü sonradan icad edilmiş her şey bid'attir. Her bid'at de sapıklıktır." (Tirmizî ve Ebû Dâvud)
Allah Azze ve Celle Hud suresi 115-122. Ayetlerinde şöyle buyurur:

“ Sabret; şüphesiz Allah, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez. 
Sizden önceki nesillerden aklı başında olanlar, (küfürleriyle zulmedenleri) yeryüzünde fesad çıkarmaktan alıkoyamazlar mı idi? Halbuki onlar arasında kurtardıklarımızdan ancak çok azı bunu yapmış; o zulmedenler ise, kendilerini ifsad eden nimetlerin peşine düşmüşler ve suçlu olmuşlardır.
Yoksa Rabbın, ahalisi ıslah edici kimseler olan şehirleri zulm ile helak edecek değildir.'
Eğer Rabbın dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Oysa, işte ihtilaf edip durmaktadırlar. Ancak Rabbının merhamet ettikleri, (bu ihtilaftan) istisna teşkil ederler. Zaten Allah, insanları bunun için yaratmıştır.
Ve böylece, Rabbının "muhakkak cehennemi bütün cin ve insanlarla dolduracağım" sözü yerine gelmiş olacaktır.
Peygamberlerin haberlerinden sana anlattığımız bütün bu kıssalarla senin kalbini pekiştiriyoruz. Ayrıca bu kıssalardan, sana (dînin esasını teşkil eden) hak ile, mü'minler için bir öğüt ve ibret gelmiştir.
İman etmeyenlere de ki: "Gücünüzün yettiğince işleyin. Biz de (gücümüzün yettiğince Allah'ın bize verdiği görevi) yapacağız.
"(Neticeyi) bekleyin; biz de bekleyeceğiz."
Hud 117-118. Ayetleri hakkında Katade rahimehullah şöyle demiştir: “Rahmet ehli olanlar; memleketleri ve bedenleri ayrı olsalar dahi cemaat ehli olanlardır. Masiyet ehli olanlar ise; memleketleri ve bedenleri bir arada olsa dahi ayrılık ehli olanlardır.” (Taberi 15/533 isnadı sahih)
İbn Hibban, sahihinde şöyle demiştir: “Cemaatin emredilmesi umumi bir ifade olup, kastedilen özel manadır. Zira şüphesiz ki cemaat; Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabının icmaıdır. Kim onların bulunduğu yol üzerinde olur ve onlardan sonra gelenlerden ayrılırsa cemaatten ayrılmış olmaz. Sahabenin yolundan ayrılan ve onlardan sonrakilere tabi olan, cemaatten ayrılmış olur. Sahabeden sonra cemaat; sayıları az dahi olsa kendilerinde din, akıl ve ilmin bir araya geldiği, hevayı (kitap ve sünnete aykırı inanç ve amelleri) terk etmekte devam eden kimselerdir. Cemaat; sayıları çok olan insan kalabalığı demek değildir.” (Sahihu İbn Hibban 14/124)
Ebu Şame rahimehullah şöyle demiştir: “Her nerede cemaatten ayrılmamak emrediliyorsa, bununla kastedilen; haktan ayrılmamak ve ona tabi olmaktır. Hakka sarılan az, ona muhalefet eden çok olsa dahi böyledir. Zira hak; ilk cemaat olan Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabının üzerinde bulundukları cemaattir. Onlardan sonraki batıl ehlinin çokluğuna itibar edilmez.” (el-Bais)
Şeyh Salih el-Bekrî şöyle demiştir: “Zamanımızda cemaat; Şeyh Abdulaziz b. Baz, Allame muhaddis Muhammed Nasıruddin el-Elbani, Yemen diyarının muhaddisi Şeyh Mukbil b. Hadi el-Vadii, Allame fakih Muhammed b. Salih el-Useymin, Bidat ehlinden intikam alıcı Şeyh Rebi b. Hadi el-Medhali, Allame Salih el-Fevzan ve kitap ve sünnete tabi olup savunmada onların yolunu tutanlardır.”
Bunlardan sonra bölünüp parçalanma ile sonuçlanan her ihtilafın üç sebebi vardır. Bazen bu sebeplerin hepsi bir arada, bazen ayrı ayrı bulunur.
1- Bu sebeplerden birincisi, insanın kendisinin -o dereceye ulaşmadığı halde- ilim adamı ve dinde içtihat derecesinde olduğuna inanması veya başkaları tarafından onun öyle olduğuna inanılma­sıdır. Bu inanç üzere hareket etmek suretiyle görüşü görüş, ihtilafı ihtilaf sayılmaya başlar. Fakat bu bazen cüzî ve fer'i bir meselede, bazen de külli ve dinin temel meselelerinden birinde olur. Dinin aslı ile ilgili olanı ya inançla ilgili veya amelî bir asıl olur.
Bu kimseyi görürsün ki dinin teferruatıyla ilgili bir meseleyi almış, dinin külli esaslarını yıkmak için kullanıyor. Ele aldığı şey­lerin manasını kapsamlı olarak kavramadan, amaçlarını köklü olarak anlamadan ilk bakışta aklına doğanı söyler. İşte bu bid'atçı­dır. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu hadisi bu hususta uyarıda bulunmaktadır. "Allah ilmi (bir eşyayı çıkarıp alır gibi) insanlardan çekip almaz. Fakat âlimleri vefat ettirmek suretiyle ilmi yok eder. Tâ ki âlim kalmayınca insanlar, başlarına câhil kimseleri geçirirler. Bun­lara sorular sorulunca bilgisiz olarak fetva verirler; hem kendileri sapar, hem de soranları saptırırlar.” (Buhari ve Muslim)
Âlimlerden bazısının dediğine göre bu hadisin takdiri şöyledir: İnsanlara âlim kimselerden asla zarar gelmemiştir. Ancak insanlar arasındaki âlimler ölünce bilgisi olmayan kimseler fetva verirler. İnsanlara bunlardan zarar gelmiştir.
Bu yorumu şöyle değerlendiren de olmuştur: Güvenilir kimse asla hainlik yapmaz. Fakat güvenli olmayan kimselere emanet ve­rilince onlar hainlik yaparlar. Biz de şöyle diyoruz: Âlim kimse bid'at işlemez. Fakat âlim olmadığı halde fetva verenler bid'at işlerler.
Mâlik b. Enes diyor ki: Bir gün Rabîa şiddetli bir şekilde ağlamıştı. Kendisine: Başına bir belâ mı geldi? denildiğinde: Hayır! Fakat bilgisi olmayan kimseye fetva soruldu, cevabını verdi.
Buhari'de Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Kıyametten önce aldatıcı yıllar olacaktır. Bu yıllarda yalancı tasdik edilecek, doğru kimse yalanlanacak, güvenilen kimseler hâin sayılacak, emanetler hainlere verilecek, basit insanlar söz sahibi olacaktır.”
Basit kimseden maksat, halkın yönetimi hususunda konuşmaya ehil olmadığı halde kamu ile ilgili hususlarda konuşan kimsedir.
Rivayet olunduğuna göre Ömer radıyallahu anh şöyle demiştir: “İnsanların ne zaman helak olacağını iyice bildim: Fıkıh bilgisi küçükten geldiği zaman büyük olanlar küçüklerin söylediklerini kabul etmezler. Fıkıh bilgisi büyükten geldiği zaman küçük ona uyar, her ikisi de hidayete erişirler.”
Abdullah b. Mes'ud'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İnsanlar ilmi büyüklerinden aldıkları sürece hayır içerisinde olurlar. Bilgiyi küçüklerinden ve kötülerinden aldıkları zaman helak olurlar.”
Âlimler Ömer radıyallahu anh'ın yukardaki sözündeki "küçük" ile neyi kasdettiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. İbn'ul Mübarek bu konuda şöyle demiştir: “Onlar bid'at ehli olan kimselerdir. Bu uygun bir yorumdur. Çünkü bid'atçılar ilimde küçük kimselerdir. Böyle oldukları için bidat ehli olmuşlardır.”
el-Bâci şöyle demiştir: "Küçükler"in ilim sahibi olmayanlar olma ihtimali vardır." "Ömer radıyallahu anh (yaşça) küçük olanlarla danışmalarda bulunurdu. Olgun ve genç yaşlardaki kıraat âlimleri Ömer radıyallahu anh'ın danıştığı kimseler idi." "Küçükler"den maksat, durumu iyi olmayan ve değersiz kimselerdir. Bu duruma düşmek dini ve insaniyeti bir kenara atmakla olur.  Ama dine ve insaniyete sarılanların şanı yücelir ve değeri artar"
İbn Vehb'in Hasen'den maktu' bir senetle naklettiği şu rivayet, bu yorumu açıklamaktadır:   “Bilgi olmaksızın bir şey yapan yol olmaksızın yürüyen kimse gibidir. Bilgi olmaksızın bir şey yapan, yararlı şeyler yaptığından çok, zararlı şeyler yapar. O halde öyle bir bilgi öğreniniz ki ibadeti devre dışı bırakarak zarar vermesin. Öyle bir ibadet, yapınız ki bilgiyi devre dışı bırakarak zarar vermesin. Çünkü bir topluluk, bilgiyi bırakarak ibadete yöneldiler ve Muhammed ümmetine kılıç çektiler. -Allah daha iyi bilir ya' Şayet, bilgi sahibi olsalardı, bilgileri onları yaptıklarına götürmezdi. -Bu sözleri ile Haricileri kastediyor- Çünkü onlar  derinlemesine bilgi sahibi olmaksızın Kur'an okudular. Hadiste işaret edildiği üzere ".... Onlar kur'an okurlar. Fakat okudukları gırtlaklarını geçmez..."
Mekhul'ün şöyle dediği rivayet, edilmiştir: Çobanların fıkıh bilginliğine kalkışması dini ve dünyayı bozar. Aptalların fıkıh bilginliğine kalkışması ise dini bozar.
Firyâbî diyor ki: Süfyan-ı Sevri Nebatlıların ilimle uğraşıp bir şeyler yazdıklarını görünce (öfkeden) yüzü bozulurdu. Orada dedim ki: Ey Abdullah'ın babası! Bunların ilmi yazdıklarını görmek sana zor geliyor. O bana şöyle dedi: İlim Araplarda ve insanların efendisi olan kimselerde idi. İlim bunlardan çıkıp Nebatlılara ve kafası çalışmayan kimselere geçince din bozuldu!”
Bu nakledilen rivayetler yukarda geçen yoruma göre değerlen­dirilince mesele daha doğru anlaşılır. Zira küçük kelimesinin dış görünüşe göre yorumlanması problem yaratır. Felsefeci bidatçıları veya pek çok bid'atçıyı incelediğin zaman onların çeşitli milletlerden esir alınan kimselerin çocukları olduklarını görürsün.
Yahut Arapçada köklü bilgisi olmayanlardandır. Yakın bir gele­cekte Allah'ın kitabı yanlış anlaşılacaktır. Nitekim dinin amaçlarını derinlemesine inceleyip öğrenmeyen de onları yanlış anlayacaktır.
2- İhtilafa düşmenin sebeplerinden ikincisi hevaya uymaktır. Bundan dolayıdır ki bid'atçilere "heva ve heveslerine uyan kimseler" denmiştir. Çünkü onlar keyfi arzularına uyarak, dini delil­lere ihtiyaç duyup onlara itimad ederek hükümleri dini delillerden çıkarmadılar. Bilakis keyfi arzularına öncelik verip, kendi görüş­lerine itimad ettiler. Ancak bundan sonradır ki bir de dini delillere baktılar. Bunların pek çoğu bir şeyin güzel veya çirkin olduğuna akılları ile karar veren ve felsefecilere ve başkalarına meyleden­lerdir. Yöneticilerden korktuğu, veya yöneticilerden dünyalık elde etmek istediği, veya bir mevki elde etmek istediği için keyfi onurlarına uyanlar da bu gruba dahildir. Sultanlara eşlik eden kimselerin naklettiğine ve ilim adamlarının bildirdiğine göre bunlar insanların arzularına göre eğilim içinde olurlar ve istedikleri yönde yorumlar yaparlar.
Bunlardan birinciler, pek çok sahih hadisi akılları ile reddet­mişlerdir. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'den sahih olarak rivayet edilenler hakkın­da kötü zan beslemiş, kendi bozuk görüşleri hakkında ise hüsnü zan sahibi olmuşlardır. Bunun sonucu olarak sırat, mizan, haşir, cennet, nimeti, cehennemde cesedin azap görmesi gibi ahiretle ilgili pek çok durumları reddetmişlerdir. Ahirette Allah'ın görülmesini ve benzeri hususları inkar etmişlerdir. Bunlar bilakis aklı, bir mesele hakkında -o mesele ile ilgili olarak din ne demiş olursa olsun- din koyucu yerine koymuşlardır. Hatta din, akıl tarafından hükmedilen meseleyi açıklayıcı bile olsa yine de aklı o hususta din koyucu gibi benimse­mişlerdir.
Diğerleri ise ana yoldan çıkmış, dinin isteğine aykırı da olsa ara yollara sapmışlardır. Böyle yapmaları ya dostuna bir iyilik yapmak, ya düşmanına üstün gelmek veya kendisine menfaat sağlamak hususunda hırslı davranmaktan dolayıdır. ..
Heva ve hevese uymak dosdoğru yoldan sapmanın aslıdır. Allah Teâlâ buyurur ki: "Sana kitabı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın esasıdır. Diğerleri de rnüteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşer­ler..." (Ali imran 7)
Bunların özelliği odur ki apaçık şeyleri bırakıp bizzat gerçeğin tersine müteşâbih'in peşine düşerler.
İbn Vehb'in tahric ettiğine göre Abdullah b. Abbas'a Haricîler ve Kuran hakkında söyledikleri anlatıldığında şöyle dedi: "Onlar Kur'an'ın muhkemine inanır, müteşabihinde kendilerini helak eder­ler." İbn Abbas bunu söyledikten sonra (yukarıdaki) âyeti okudu. Heva ve hevese uymanın kötülüğünü, kur'an'daki şu ayet göstermekledir:  "Hevasını ilah edinen... kimseyi gördün mü” Kur'an'da hevâ kelimesi, ancak kötülemek maksadı ile zikredil­miştir.
Vehb kanalı ile Tâvus'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yüce Allah Kur'an'da "heva" yi nerede zikretmişse mutlaka kötülemiştir. Nitekim Kasas suresi 50. ayetinde şöyle buyurulmuştur: ".... Allah'tan bir hidayet olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir?" Aynı anlamda başka âyetler de vardır.
Abdurrahman b. Mehdi'den rivayet edildiğine göre bir adam İbrahim Nehaî'ye şöyle bir soru sordu: "Hevâlardan hangisi daha hayırlıdır?" Nehaî bu soruyu şöyle cevaplandırdı: Allah heva denilen şeylerden hiçbirini zerre kadar hayırlı kılmamıştır. Heva ve heves denilen şey şeytanın süslemesinden ibarettir. İlk durumdan (selefin yolundan) başka (uyulacak) şey yoktur." Nehaî bu (ilk durum) sözü ile selefi salihin yaşantısını kastetmiştir.
Sevrî'den rivayet edildiğine göre bir adam İbn Abbas'a gelerek şöyle dedi: "Ben senin hevâ'na uyacağım" İbn Abbas şöyle buyurdu: "Hevâ'nın hepsi sapıklıktır. Senin hevân da ne demek oluyor"?
3- İhtilafa düşme sebeplerinden üçüncüsü, gerçeğe aykırı ve bozuk da olsa geleneklere bağlılıktır. Bu maddede ele alınan husus babalardan ve yaşlılardan görü­lene uymaktır. Bu kötü bir taklittir. Yüce Allah kitabında bunu kötülemiştir: "...babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız..."
" Ben size babalarınızı üzerinde bulduğunuz­dan daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız?) deyince, dediler ki: Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz."
"İbrahim: Peki, dedi; yalvardığınızda onlar (putlar) sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı? Şöyle cevap verdiler: Hayır! Ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.
Görülüyor ki (İbrahim aleyhi's-selâm) onları açık bir delil gös­termeleri için uyarmış onlar ise sadece babaları taklide sarılmışlar­dır. İşte bu husus, daha önce geçen hadisteki "insanlar cahil başkan­lar edinirler." ifadesinin gereğidir. Bu hadis aynı zamanda nasıl olur­sa olsun, birtakım kimselerin yolunun izleneceğini göstermektedir.
Rivayet olunduğuna göre Ali radıyallahu anh şöyle demiştir: "Sakın birtakım adamların yolundan gitmeyin. Çünkü adam vardır; cennetlik kimselerin yaptıklarını yapar. Sonra Allah'ın o konudaki (ezeli) bilgisinden dolayı tersine döner de cehennem halkının yaptıklarını yapar ve cehennemlik olarak ölür. Adam vardır; cehennemlik kim­selerin yaptıklarını yapar. Sonra Allah'ın o konudaki (ezeli) bilgisin­den dolayı tersine döner ve cennet halkının yaptıklarından yapar ve cennetlik olarak ölür. Şayet mutlaka birilerinin yolundan gidecek iseniz, dirilerin değil, ölülerin yolundan gidiniz."
Ali radıyallahu anh'ın bu sözü din konusunda ihtiyatlı olmanın gerekliliğini gösteriyor. Bir insanın başkasının yaptığına, o konuda ne olduğu anlayıp hikmetini sormadıkça kesinlikle itimat etmesi layık değildir. Çünkü belki yaptığına güvenilen kimse sünnete aykırı bir şey yapmaktadır. Bundan dolayıdır ki şöyle denilmiştik "Bilgili kişinin yaptığına bakmayın, lakin (ona neyi ve niçin yaptığını) sorun sizi doğrulasın."
Yine demişlerdir ki: Bir kimsenin bir şey yaptığını görüp aynısını yapmak, düşünce zayıflığıdır. Çünkü o kimse yaptığını belki unutarak yapmıştır. …
Ali radıyallahu anh'ın ".... mutlaka birilerinin yolundan gideceksiniz..." sözü bu konuda ince bir nüktedir. Bununla sahabe sözü ile fetvası alınıp, güvenilir olup da sahabe gibi olanlar kastedilmektedir. Onların durumunda olmayanlara gelince, bunlara uyulmaz. Bir insanın, hakkında iyi kanaatleri olan bir kimsenin yaptığını görüp, herhangi bir araştırma yapmaksızın, ona uyup ibadet hususunda ona güvenmesi gibi. Onun yaptığı iş, meşru olacağı gibi, meşru olmaya­bilir de. Böyle birinin yaptığını Allah'ın dininde hüccet saymak, durum hakkında bilgi almaksızın ve fetva ehli kimselere bu işin hükmünü sormaksızın yapılmış ise sapıklığın tâ kendisidir.
Bid'ate bulaşan halktan kimselerden ve son devir insanlarından pek çoğu bu yolu tutmaktadır. Buna bir de cahil veya âlimlerin derecesine gelmemiş bir şeyh'in arkasından gitmek eklenebilir. Şeyh bir iş yapar, ona uyan da onun yaptığını ibadet sanır. Şeyhin yaptığı ne olursa olsun; dine uygun olsun, aykırı olsun aldırmadan ona uyar ve şeyhinin davranışını kendisine yol gösterdiği kimse için hüccet sayar ve şöyle der: "Filan şeyh evliyadandır ve o bunu yapıyor. O, zahiri ilimleri bilen âlimlerden uyulmaya daha çok layıktır."
Bu davranış, gerçekte hata etsin, doğru davransın, hakkında iyi zan beslediği kimseyi taklid etmeye yönelik bir davranıştır. Bunu yapanlarla atalarına uyanlar eşittir. Bunların yegâne yaptıkları şunu söylemekten ibarettir: babalarımız ve şeyhlerimiz bu gibi işleri boşuna bir şey alarak yapmıyor. Bunlar babalarının ve şeyhlerinin yaptıklarının bir delile dayanmadığını gördükleri halde "bu işler delil ve belgelere dayanmaktadır" derler” (Şatıbi’nin el-İtisam'ından özetle.)
Alimlerin ölümüyle ilmin kalkmasından sonra cahil önderler edinme uyarısı, asrımızda nurcuların uydurduğu, Türkiye’de kendilerini Selefi zanneden mutaassıplarından oluşan Deyyusiyye fırkasının onlardan iktibas ettikleri “abilik” bid’atini yahut dernek başkanlarını akla getirmektedir. İlim ehli olmadıkları halde yaşça büyük olmaları veya tecrübeleri sebebiyle “abiler” söz sahibi edilirler, hatta ilim ehli olanlar da fırkanın başındaki şeyhe taassup eden “abiler” vasıtasıyla kontrol altında tutulur. Bu yanlış tutum, “büyüklerin nasihatine kulak verilmesi”, “bereketin büyüklerle beraber olduğu” nasihatiyle süslenir, büyükler ile kastedilen ilim ehli olduğu hususu savsaklanır ve fırkanın başındaki şahıstan başka bir ilim ehlinin insanlara hakkı ulaştırması engellenir. Fırkanın önderi vefat edecek olsa bu “abi”lerin her biri birer önder ediniliverir. Zaten o hayatta iken de bu abiler hak etmedikleri halde “hoca” sayılmakta idiler ve hadlerine olmayan fetvalar vermeye alışmışlardı. Arapça bilmeyen hatta Kur’an okumasını düzeltmek için dahi öğrenme tevazuuna katlanarak hiçbir hoca önünde diz çökmemiş, farklı yerlerdeki grupçuklar tarafından koltukları kabartılmış ve kendisini söz sahibi kabul eden bu abiler “ilim ehli” sanılır hale gelir. Bu abilerin her biri artık, fırka liderinin vefatını bekleyen yeni bir fırka adayıdır.
Kardeşlerimize tavsiyemiz bu fırkalardan derhal uzaklaşmaları ve kendilerini Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sahabesinin cemaatine katacak ilme tabi olmalarıdır.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)