Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı

Pazartesi
Saat 20:00 Sahih Tefsir Şerhi (Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)

Çarşamba
Saat 20:00 ez-Zeberced Şerhi (Youtube kanalından canlı yayınlanmaktadır)
Saat 21:30 Hadis Usulü 1. Seviye (Mustalah İlmi - Muderris: Ebu Leylâ)

Cumartesi
Saat: 19:00 Hadis Usulü 4. Seviye (İlmi Meseleleri Tahkikte Hadis Ehlinin Menheci)
Saat: 20:30 el-Albaniyyât Şerhi


9 Mart 2017 Perşembe

Çağın Yeni Putları - 2 -

İkinci Put: Akıl

İnsanî akla hürmet edip onunla izzet bulan ve ona dayanan İslam akidesi gibi bir akide yoktur. Yine aklın değerini İslam’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerim gibi ortaya koyan başka bir kitap da yoktur. Hatta Kur’ân aklı, yaratılış gayesini gerçekleştirmeye çokça yönlendirmektedir. Bu yüzden:
لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Umulur ki aklederler” (Bakara 73)
لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Tefekkür eden bir topluluk için” (Ra’d 3)
لِقَوْمٍ يَفْقَهُونَ
Kavrayan bir topluluk için” (En’âm 98) ve buna benzer ayetlerde Kur’ân’ın aklı defalarca imana davet ettiği görülür.
İslam’ın tefekkür ve aklı kullanmaya dair emrini, nasları ahmaklık, kabalık, yüz çevirme ve cahillikle karşılamamaya dair yönlendirmelerini pekiştirmeye ihtiyaç yoktur. Bilakis bize nasları bütün duyularımızla, önünü arkasını iyice düşünerek karşılamayı emretmiştir. Allah Azze ve Celle kullarını şöyle nitelemiştir:
وَالَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا
Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” (Furkan 73) Bilakis onlar işiterek, görerek, şuurlu kulaklarla, basiretli gözlerle istifade ederek naslara yönelirler. Nitekim düşünüp ibret almaya teşvik edilmekteyiz:
فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِ
Ey basiret sahipleri! İbret alın!” (Haşr 2)
Yine bilinmektedir ki müslüman, İslam hükümleriyle mükelleftir. Hesap ve azap ancak tercih yetkisi olan akıl sahipleri için söz konusudur. Bu yüzden deli, çocuk ve uyku, bayılma, unutma gibi sebeplerle aklı devrede olmayan kimselerden mükellefiyetin düştüğünü gösteren naslar gelmiştir. Nitekim Aişe radiyallahu anha, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثَلَاثَةٍ: عَنِ النَّائِمِ حَتَّى يَسْتَيْقِظَ وَعَنِ الصَّبِيِّ حَتَّى يَحْتَلِمَ وَعَنِ الْمَجْنُونِ حَتَّى يَعْقِلَ أَوْ يُفِيقَ
Kalem üç kişiden kaldırılmıştır. Uyanıncaya kadar uyuyandan, ihtilam oluncaya kadar çocuktan ve aklı kendisine dönünceye kadar mecnundan.”[1]
Ebu Zerr radiyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
إِنَّ اللَّهَ قَدْ تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِي الْخَطَأَ، وَالنِّسْيَانَ، وَمَا اسْتُكْرِهُوا عَلَيْهِ
Muhakkak ki Allah, ümmetimi hata, unutma ve baskı altında yaptırıldıkları şeylerden dolayı sorumlu tutmamıştır.”[2]
Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
إِنَّ اللَّهَ تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِي مَا حَدَّثَتْ بِهِ أَنْفُسَهَا، مَا لَمْ تَعْمَلْ أَوْ تَتَكَلَّمْ
Muhakkak ki Allah ümmetim için gönüllerinden geçirip de işlemedikleri veya dile getirmedikleri şeyi affetmiştir.”[3]
Lakin akla verdiği bütün bu değer ve önemle birlikte İslâm, aklın sapmaması için aşmaması gereken sınırlar koymuştur. İslâm, akla teslim olmasını, hikmetini ve sebebini bilmese bile dinin açık emirlerine uymasını emretmiştir. Nitekim Allah’a karşı işlenen ilk isyan bu emre uymamak sebebiyle işlenmiştir. Allah Subhanehu ve Teâlâ İblis’e, Âdem aleyhi's-selâm’a secde etmesini emrettiği zaman o büyüklenmiş, isyan etmiş ve kendi görüşünü ortaya koyarak kendi yaratılışı ile Âdem aleyhi's-selâm’ın yaratılışını karşılaştırmış, şöyle demiştir:
قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ
Ben ondan daha hayırlıyım, çünkü beni ateşten yarattın onu ise çamurdan yarattın” dedi.” (A’râf 12) Hangi sebeple ona secde edeceğini öğrenmek isteyerek emre uymadı. Onun görüşüne göre kendisi daha faziletli idi ve onun aklı buradaki sebebi idrak edemediği için emre uymayı reddetti. Bu bir isyan idi ve cezalandırıldı.
İmam İbnu’l-Cevzi rahimehullah şöyle demiştir: “Başlarında İblisin geldiği, bugünün tabiriyle “aydın” denilen birçok insan, idraki kıt, sathî akıllarıyla avunup ilâhî hikmete itiraz etmişlerdir. Şeytan da ateşi çamurdan üstün görüp itiraz etmişti. Hatta ilme nispet edilen kimselerden, bu konuda ayağı kayıp Allah Teâlâ’nın birçok fiillerinin hikmetten uzak olduğunu iddia ederek itiraz bataklığında boğulan çok kimse gördük. Bunun sebebi, olayları sathî akıl, adetler ve alışkanlıklar etkisinde kalarak Allah’ın fiillerini mahlûkun fiileri ile kıyaslamalarıdır.”[4]
Bu yüzden İslam, akılı idrak edemediği ve idrakine ulaşamayacağı; Allah’ın zatı, ruhların mahiyeti ve benzeri konulara dalmaktan yasaklamıştır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
تَفَكَّرُوا فِي آلاءِ اللَّهِ وَلا تَفَكَّرُوا فِي اللَّهِ
Allah’ın nimetleri hakkında tefekkür edin, Allah’ın zatı hakkında fikir yürütmeyin.”[5] Yine şöyle buyurmuştur:
لَا يَزَالُ النَّاسُ يَتَسَاءَلُونَ حَتَّى يُقَالَ: هَذَا خَلَقَ اللهُ الْخَلْقَ، فَمَنْ خَلَقَ اللهَ؟ فَمَنْ وَجَدَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا، فَلْيَقُلْ: آمَنْتُ بِاللهِ وَرُسُلِهِ
İnsanlar sorular sormaya devam eder, sonunda: “Mahlûkatı Allah yarattı, peki Allah’ı kim yarattı?” derler. Kim böyle bir şey hissederse hemen: “Allah’a ve rasullerine iman ettim” desin.”[6]
Ruh hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا
Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: “Ruh, rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” (İsrâ 85) Ruhun mahiyeti hakkındaki cevap, aklın idrak edebileceği meselelerden olmadığı için verilmemiştir. Yine cennet ve nimetleri, cehennem ve azabı gibi keyfiyeti gaybî olan konular da aklın idrak edebileceği şeyler değildir.
İslâm’ın ilk asırlarından beri müslümanlar bu şekilde devam edegelmişler, aklın değerini ve mertebesini bilip korumuş ve aklın kapasitesinden olmayan şeylerden de sakınmışlardır.
Müslümanlar akla en güzel görevi vermişler, medeniyetler kurmuşlar, dünya ve ahiretleri için en güzel şekilde imar etmişler, ilimlerin ortaya çıkarılması, içtihad esaslarının kurulması ve ferî meselelerin detaylandırılmasında aklı kullanmışlar, sapmalardan akıl ile sakınmışlardır. Maddeciler, Dehrîler ve felsefecilere karşı mantık ve akıl ile reddiyeler vermişler, aklın kullanılması hususunda orta yolu tutmuşlardır.
Akıl daima İslam’ın ve vahyin ekseninde hareket eder. Nitekim İmam Gazali bu manaya işaret ederek şöyle demiştir: “Aklın görevi; nübüvvete şahitlik edip onu tasdik etmek ve kendisinin acizliğini itiraf etmektir. Akıl amellerden, sözlerden, ahlaktan ve akidelerden faydalı olanı ve zararlı olanı bilemez. Lakin öğrenir, anlar ve tasdik eder. Akıl dinin hizmetinde ve ona itaat halinde olmalıdır. Nitekim halkın tamamı vahyin aklın yönlendiricisi olduğu hususunda icma etmişlerdir. Din aklı doğru olana sevk edicidir.”

Aklı Putlaştırmanın Örnekleri

Bu asırda insanın değerinin insan tarafından takdir edilmesi gerektiği ve bir ilaha ihtiyaç olmadığı iddiası üzerine kurulu beşerî laiklik ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda da beşerî akıl hakem haline gelmiş, insanlığın meseleleri hakkında belirleyici unsur olarak ilahî hidayet değil de, akıl tayin edilmiştir. Yani Allah değil de akıl kendisine ibadet edilen bir ilah olmuş, akıl mutlak hüküm kaynağı kabul edilmiştir.
Akıl, onun sınırlı olduğunun itiraf edilmesiyle beraber, şayet tam bir bilgiye aklın ulaşabileceği iddia edilecek olsaydı, elbette ilmi araştırma ölçülerinin bir kenara bırakılması, deneylerin iptal edilmesi gerekirdi. İnsan, daha fazla bilgiye ancak aklın sınırını ve bilmediğini itiraf etmekle ihtiyaç duyar.
Bütün bunların da ötesinde, insanın aklı, beşer tabiatında olduğu gibi değişime açıktır. Bunun da sonucu olarak dün helal gördüğünü yarın haram görebilir, bugün rezillik olarak gördüğü şeyi ileride güzel görebilir. Geçmişte kutsal saydığı şeylerle hali hazırda alay edebilmektedir.
Akla nas gibi yetki veren akılcılık akımı, insanın hevâsını Rahman Azze ve Celle’nin hidayetinin makamına koymaktadır. Böylece beşerî teoriler, rabbani kesinliklerin üzerine hükmedici konuma getirilmektedir. Böyle bir şeyi ise ne bir müslüman söyler, ne de akıl sahibi olan herhangi bir kimse. Akılcılık akımının mensupları, dine muhakeme olmaktan çok akla muhakeme olurlar. Hatta aklî delilleri dinî delillerin önüne geçirir ve akla uymayan hadisleri, sahih olsalar dahi yalanlarlar, akla uymayan ayetleri, açık olsalar dahi tevil eder, Kur’an ibarelerini kendi görüşlerine boyun eğdirirler. Aklın yetki ve otoritesinin, hakkında dinden bir delil gelmese dahi güzeli ve çirkini belirleyebileceğini söylerler.
Hatta Şeyh Muhammed Abduh genelleme ve mugalata yaparak şöyle demiştir: “Kendilerine itibar edilmeyecek bir azınlık (!) dışında İslam ümmeti, akıl ile nakil çatıştığı zaman aklın delalet ettiği şeyin alınacağında ittifak etmişlerdir.”[7]
Aynı sapıklığı Mu’tezile/Batinî karışımı bir akımın önderi olan Said Nursî, Muhakemat kitabının ilk mukaddimesinde şöyle dile getiriyor: “Takarrur etmiş usûldendir: Akıl ve nakil taâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”[8]
Bu akılcılık akımının cüretkârlığı onlardan birinin şöyle demesine kadar ileri gitmiştir: “Beşeriyet, yeryüzündeki yönetimini semadan üstlenecek kimselere muhtaç sayılmaz. Nitekim insanlık, rüşdüne ermiştir. Şu an kendi meselelerini kendisi halledebilir(!)”
Aklın, sahih ve sarih nassın önüne geçirilmesinin sonucu olarak, bazı hükümlerin veya çoğunluğunun dinde kararlaştırıldığı, bunların ilmin ilerlemiş olduğu bu zamana uygun olmadığı şeklindeki sözlerini söylemişlerdir. Bununla; zina edenin recmedilmesi, hırsızın elinin kesilmesi, mürtedlik hükümleri, miras hükümleri gibi dinî hükümleri kastetmektedirler.
Hatta onlardan biri cüretinde daha da ileri giderek şöyle demiştir: “Okuma yazma bilmeyen tek kişinin şahitliği nasıl olur da iki kadının şahitliğine denk olur? Hâlbuki bu kadınlardan her biri yüksekokul diplomasına sahiptir.” Onlara göre bu, akla uymayan ve kabul edilemeyecek bir şeydir. “Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar.” (Kehf 5) Akılcıların çoğu, haklarına Kur’ân ayetleri bulunmasına rağmen kabir azabını, cinlerin varlığını, meleklerin varlığını ve bütün hissî mucizeleri inkâr etmektedirler.
Eski ve yeni Mu’tezile’nin sapkınlıkları, İslam’ın kolaylık ve müsamahakârlığını, onun geniş Kur’ânî menhecini suistimal etmiştir. Şüphe yok ki bu tavrın hedefinde yaratıcıyı, vahyi ve nübüvveti inkâr vardır. Aklın din üzerine hâkim kılınmasına zemin hazırlayıp, asrın hevâlarını temize çekmeyi ve sapkın toplumlar ortaya koymayı amaçlamaktadırlar.[9]

Kimin Aklı Hakem Olacak?

Akılların farklılığı, akla dayanmayı batıl kılar. Şayet aklı hakem kılacak olursak ona şartlar ve ölçüler belirlemeliyiz. Bize kimin aklı hakem olacak? Seçkinlerin aklı mı, yoksa avamın aklı mı? Selefînin aklı mı yoksa Sufi’nin aklı mı? Usulcü’nün aklı mı yoksa felsefecinin aklı mı?
Hangi topluluğun aklı hakem olmalı? Faziletli topluluklarınki mi, onlardan sonra gelenlerinki mi?
Sonra, muhakkak ki aklın istikametinde bir menhec vardır, yalpalamasında başka menhecler vardır. Cahiliyye aklı, İslamî akıldan başkadır.
Cahilî Avrupa aklı livatayı, anneleri ve kızları nikâhlamayı güzel görmüştür!
İslamî menhecden sapmış olanların aklı, Kur’âniyyun fırkasının yaptığı gibi, sünneti tamamen iptal etmiştir!
Soruların cevabı şöyle demektir: Muhakeme olmamız gereken akıl;
İstikametin ve eğriliği olmayan dosdoğru çizginin gereklerini gözeten, hevâyı bilmeyen ve onun musallat olamadığı, naslardan yüz çevirmeyen, delillere teslim olan, delillerinde selefî, Allah Teâlâ tarafından temize çekilmiş, vahiyle irşad edilmiş, tertemiz bürhanlar ile yol alan bir akıl olmalıdır! Bu da; Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in aklıdır!

Son Söz:

Muhakkak ki akıl ne kadar geniş ve büyük olsa da, kuruntular sahrasında kaybolur. Aklın hareket alanı nasları anlamak ve manalarını idrak etmek, ona mutlak bir şekilde teslim olmak, sonra bu nasların gösterdiği yolda ilerlemek ile sınırlıdır. Ama vahye denk sayılırsa bu, beşeri bir kibirlenmeden dolayıdır. Bu kibir, sahiplerini akıllarıyla gaybın bilinmezlerini karşılamaya güç yetirebilmeyi hayal ettirir. O zaman da akıl, dünya hayatının bazı zorlukları karşısında aciz bir şekilde durup kalır.
Akıl, Allah Azze ve Celle’den bir nimettir. Bu nimet de tıpkı diğer nimetlerde olduğu gibi, insanın Allah’a şükretmesini gerektirir. Bu nimetin şükrü; aklın Allah’a itaatkâr olması, helal ile haramı ayırmada, Allah’ın diğer nimetlerini ve mahlukâtını tefekkür etmede kullanılması ve bütün bunların da kitap ve sünnet ile kayıtlı olması, aklın, kitap ve sünnetin gösterdiği yolda yürümesidir. Aklın kitap ve sünnete kayıt koyucu olması veya onlar üzerine hâkim kılınması bu nimete nankörlüktür ve aklı Allah Azze ve Celle dışında bir ilah edinmektir!
Yine aklın insanın iyiliğine olan şeylere yönlendirilmesinde bağımsız olduğunu iddia etmek de bâtıl ve düşük bir iddiadır. Nitekim ilâhî vahyin yönlendirmesine uymayan milletlerin ve halkların çoğunda aklın yönlendirmesinin kendilerine bir fayda sağlamadığını görürüz. Onlar sapmış ve helâk olmuşlardır. Bu konuda Kur’ân’da Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:
وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَا إِنْ مَكَّنَّاكُمْ فِيهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَةً فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَا أَبْصَارُهُمْ وَلَا أَفْئِدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ
And olsun ki size vermediğimiz imkânları onlara vermiş idik. Onlara işitme, görme ve gönüller verdik. Ancak ne işitme, ne görme ve ne gönülleri kendilerine herhangi bir şey sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay edegeldikleri şey, onları çepeçevre kuşattı.” (Ahkâf 26)
Böyledir, çünkü akıllar insanın hayatında kendi menfaatine olup alması gereken herşeyi bilemez. Yine insana hayatında zararı olup uzaklaşması gereken herşeyi de bilemez. Kendisine zarar verecek şeylerden ancak ilahî dinin ve vahyin nurunun ışığında kurtulabilir. Zira akıllar, gözün görme hissinin bir aleti olduğu gibi, bir idrak aleti olmanın dışına çıkamaz. Gözü çıkarsan kendi başına görmez. Ne kadar kuvvetli ve sağlam olursa olsun, göz sadece aydınlıkta görebilir. Zifiri karanlıkta asla göremez. Her durumda akıl da tamamen göz organı gibidir. Göz ancak aydınlıkta ve ışık bulunan bir ortamda görebildiği gibi, akıl da ancak ilahî dinin ışığında ve Allah Teâlâ’nın nebilere ve rasullerine gönderdiği vahyin aydınlığında idrak edebilir. Kim bundan başkasını iddia ederse ancak mugalata yapmış, hata ve sapıklığıyla kibirlenmiş olur.
- inşallah yazı 3. put: Fikir Hürriyeti maddesi ile devam edecek -

[1] Sahih. Ahmed (6/100, 101, 144) Tayalisi (1485) İbn Hibbân (1/355) Hâkim (2/67) İbn Carud el-Munteka (148, 808) Ebû Dâvûd (4398) Nesâî (3432) İbn Mâce (2041) Dârimî (2342)
[2] Sahih. İbn Mâce (2043)
[3] Sahih. Buhârî (5269, 6664) Muslim (127)
[4] Saydu’l-Hâtır (s.419)
[5] Sahih ligayrihi. İbn Ebî Hâtim Tefsir (12111) Taberânî Evsat (6/250) Beyhakî Şuab (1/136) Ebu’ş-Şeyh el-Azamet (1) el-Lalkai İtikad (927) el-Elbani es-Sahiha (1788)
[6] Sahih. Buhârî (7296) Muslim (134) Ebû Dâvûd (4721)
[7] Bkz.: Fehd er-Rumî, Menhecu’l-Medreseti’l-Akliyye Fi’t-Tefsir.
[8] Said Nursi, Muhakemat (s.12)
[9] Bkz.: Enver el-Cundî, el-Muameretu Ale’l-İslam (s.42)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)