Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

18 Mayıs 2018 Cuma

Tarihselci Anlayışa Reddiye 7

Bu Ekolün Metotlarını Üzerine Bina Ettiği Esaslar

Modern Batıniye ekolünün üzerine kurulduğu esaslar ve temeller ile bunları yaymak ve revaç sağlamak için çekici vesileleri vardır. Bu esasların en önemlileri şunlardır:

Birincisi: Şer’î Nassın Delaletinin Mutlak Olarak Zannî Olduğu Görüşü

Bu ekolün mensupları Kitap ve sünnetteki şer’î nassın mutlak olarak delaleti zanni olan bir nas olduğunu, sadece tek bir anlama ihtimali olmadığını, bilakis birçok anlamlara ihtimalinin açık olduğunu kabul ederler.
Sadece tek delaleti olan muhkem bir nas yoktur.[1] Bunun üzerine yani şer’î nas hakkındaki anlayışlara saygı göstermek gerekir. Zira onun doğru olması mümkündür. Anlayışlardan biri doğru olup diğeri hatalı değildir. Bilakis bütün anlayışlar doğrudur.[2]
 “Kur’ân, bütün anlamlara açık olan bir nastır. Tefsir veya yorumlardan herhangi birinin bu anlamları kilitlemesi veya son şeklini vermesi mümkün değildir.”[3] Nitekim Arkun böyle demiştir.
Buna göre, hiç kimsenin başkaları dışında yalnız kendisinin ulaştığı anlayışın doğru olduğunu iddia etmeye hakkı yoktur. Hatta bu anlayış üzerinde ümmet icma etmiş olsa dahi böyledir.
Arkun’un bu sözleri, müçtehit alimlerin dil açısından birçok anlamlara delalet eden şer’i nasların tek anlamına bakmaya çağıramayacakları anlamına gelir. Bilakis her fert, bu nassın delalet ettiği anlamlardan beğendiği özel anlayışı seçip, ona davet edebilme özgürlüğüne sahiptir. Bu konuda sadece vicdanını hakem kılar.[4]
Bu yüzden şöyle der: “Hayal ettiğim yorumlama biçimi, bütün yönelişler içerisinde amaçsız ve hedefsiz olacak derecede hür bir yorumlamadır. Bu yorum tarzı her insanın gönlünde bulunmaktadır.”[5]
Onlardan biri de şöyle der: “Nas, herkese uygun ve her açıdan ve her seviyeden bakışa müsaittir.”[6]
Bu ekolün destekçileri şu sloganı yükseltirler: “Nas mukaddestir, yorum özgürdür” Nasları uygun gördüğü şekilde yorumlamak her Müslümanın hakkıdır. Buna göre Allah Teâlâ’nın:
وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ
“Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar” (Nur 31) ayetindeki ceyb: yaka kelimesini bir kimse bir anlamda anlarken, bir başkası başka anlamda anlayabilir, üçüncü bir şahıs da daha başka anlayabilir. Her biri bir yorumdur. Bu ayet hakkında selefin anlayışı ise sadece bu yorumlardan biridir ve bağlayıcı değildir!
Mesela Şahrur bu ayet ile kastedilenin iki tabakadan olmasını anlamıştır: buna göre kadının örtüsü, eş-Şahrurî mezhebine göre sadece cinsel organın, göğüslerin ve koltuk altlarının örtülmesinden ibarettir!![7] Dizlerinin yarısına kadar inen elbise giyen ve göğüslerle koltuk altlarını örten kadın, Allah’ın rızasına kavuşmak ve emirlerini gerçekleştirmek için gizlenen kadındır!!
Allah Teâlâ’nın:
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا
“Erkek ve kadın hırsızın ellerini kesin…” (Maide 38) ayetini şöyle tefsir ederler: “Yani mesela hapsetmekte olduğu gibi, onların ellerini hırsızlıktan çektirin demektir.”[8]
Bir başkası da şöyle der: “Onlara değerli bir hayat yaşatarak hırsızlıktan ellerini çektirin anlamındadır.”
Allah Teâla’nın:
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ
“O'nun vechinden başka her şey yok olacaktır” (Kasas 88) ayetini, varlıkların kendi zıtlarını taşıdığı şeklinde anlarlar. Madde, zıddını da beraberinde taşır. Bu yüzden kâinat yok olacak, değişikliğe uğrayacak ve helak olacaktır. Lakin o maddelerin helaki başka maddelere dönüşmesi şeklinde olur derler.
Diğer bir örnek: Allah Teâla’nın:
خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا
“Sizi tek bir nefisten yaratan, yine ondan eşini meydana getiren…” (Nisa 1) ayetini şöyle anlarlar: Tek bir nefis: protondur, eşi de elektrondur.[9]
Başkaları da Allah Teâla’nın:
إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى
“Ben, senin Rabbınım! Pabuçlarını çıkar; sen, mukaddes vadide, Tuvâ'dasın.” (Taha 12) ayetinde pabuçlar ile kastedilenin nefis ile beden olduğunu ve nefsin hevası ile bedenin lezzetlerini terk etmenin kastedildiğini anlamışlardır.[10]
Bu ekolün nasları tefsire dair metotlarına devam edecek olsak bu iş sınırı olmayan görüşlere ve fikirlere sürükler. Zira onların görüşlerine göre anlamlardan birini kayıtlayacak bir kanun yoktur.
Dedikleri gibi Kur’ân bütün anlamlara açık bir kitap olursa, onun iman edenler için bir minhac ve bir yol olması için indirilmesinin ne faydası olur? Buna karşılık herhangi bir insanın nasları tıp, hendese ve diğer ilimlere göre anlaması, sonra amaçsız ve hedefsiz derecede olan bu heveslerin uygulama alanlarında her yönelişe karşı çarpışma hakkı var mıdır?
Şüphesiz bu ekolün üzerine kurulduğu bu giriş şayet nasların yorumlanmasında uygulanırsa toplum hayatı tamamen çöker.
وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ بَلْ أَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَ
“Eğer hak, onların hevâ ve heveslerine tâbi olsaydı, gökler, yer ve içindeki herkes, mutlaka boğulurdu. Oysa biz onlara, şân ve şereflerini ihtiva eden Kur'ân'ı getirdik; fakat onlar, bundan yüz çevirmektedirler.” (Muminun 71)
Çünkü bu hayat, insanların üzerine koydukları lügavi delaletle üzerine kurulmuş olup, aralarındaki anlaşma ile tamamlanır. Şayet bu ortadan kalkarsa herkes nasları kültürel gelişiminin gerektirdiği kendisine has yorumla anlar. Sonuçta hiçkimse diğerinin anlayışını kabul etmez. Böylece dindarlık bir tarafa, aralarındaki bağlar ve yardımlaşma da ortadan kalkar.
Herkes kendisine özel yorum yapınca kanun adamları, kanun hükümlerini bu yorumlarla nasıl uygulayacaklar?
Herkesin kendisine göre bir yorumu olunca bu kanunla insanları nasıl muhakeme edecekler?
Onlar öğretmenlerinin veya kendilerine tebliğde bulunan yazarın anladığından farklı anlayınca öğretmenler nasıl öğretim yapacaklar?
Bu fikrin sahiplerinden biri öğrencilerini imtihan ederken el-Mutenebbi’nin Seyfuddevle’ye övgü kasidesini sunsa, sonra öğrenciler cevap verirken modern yorum ekolünden olduklarını hatırlasalar ve onlardan biri el-Mutenebbi’nin bütün sözlerini istiare ve alaya almaya yorumlayarak “Bu bir hicviyedir” yazsa,
Bir başkası da: “Bu duygusal bir gazeldir. El-Mutenebbi, Seyfuddevle’yi gerçeği bulamayan bir kadın şekline sokmuştur” yazsa,
Üçüncü bir öğrenci de: “Bu kaside şairin kendisini övmesi hakkındadır. Fakat başkasına bir övgü gibi hayal ettirmektedir. Bu kasidede geçen Seyfuddevle, el-Mutenebbi’nin sadece alt benliğidir” yazsa,
Dördüncü öğrenci de boş bir kağıt sunsa,
Öğretmenin, kendi mezhebine göre öğrencilerinden birinin cevabını doğrulaması nasıl mümkün olacaktır? Zira onları herhangi bir ölçü ile değerlendirecek olsa kendisiyle çelişmiş olur. Öğrenciler de ona: “Bize nasıl kendi anlayışınla hükmedersin? Hâlbuki bize her yorumun uygun olduğunu öğrettin” derler.
Bu yeni yorum mantığıyla hareket edilirse mutlaka kaos olur. Hatta boş kağıda dahi not verilmesi verekir. Çünkü öğrencinin cevap vermemesi de, kültürün her nassına karşı modern bir kışkırtma tepkisi ve el-Mütenebbi’nin şair kişiliğine karşı tam bir protesto olarak değerlendirilir.[11]
Şüphesiz bu kaosun son noktası ve toplumsal öğretim hayatının yıkımının son aşamasıdır. Şayet durum onların iddia ettikleri gibi, anlattıklarımıza benzer şekilde olsaydı, dinin naslarının bir faydası ve Kur’ân’ın arap diline has kılınmasının da bir önemi olmazdı.
Allah’ın indirdiği, uyulması için özelleştirdiği, ona teslim olmayı emrettiği ve yüzçevrilmesinden dolayı cezalandırdığı vahiydeki ilahî maksadın her kişinin dilediği anlama bırakılmasını akıl hiç kabul eder mi?
Vahyin özünün ve anlamlarının esaslarının, yorumu üzerinde toplulukların çelişmelerinin kökeni olduğu düşünülebilir mi?

[1] Bkz.: Tayyib Teyzînî, en-Nassu’l-Kur’ânî (261) Ali Harb, Nakdu’n-Nas (20)
[2] Bkz.: Hasen Hanefi, et-Turas ve’t-Tecdid (112)
[3] El-Arkun, Tarihiyetu’l-Fikri’l-Arabi’l-İslâmî (145)
[4] Bazıları bu görüşte aşırı giderek İslâm toplumunda yaşayan gayri Müslimlerin de Kur’ânı kendi kültürlerine ve inançlarına göre tefsir edebilme hakları olduğunu belirtmişlerdir. Bkz.: Tayyib Teyzinî, en-Nassu’l-Kur’ânî (226)
[5] El-Arkun, el-Fikru’l-Usulî ve İstihaletu’t-Te’sil (76)
[6] Ali Harb, Nakdu’l-Hakika (45)
[7] El-Kitab ve’l-Kur’ân (604) burun ve gözlere gelince, bu bakış açısına göre açıkta kalan cuyub/yakalardandır ve örtülmesi gerekmez!
[8] Muhammed Şahrur, Nahvu Usuli Cedide (99-103)
[9] Abdurrazzak Nevfel, el-Kur’ân ve İlmu’l-Hadis (136) Lakin ayetin devamındaki şu açık ifadelerden gafil kalmıştır: “İkisinden de birçok erkek ve kadınlar türeten…” (Nisa 1) Muhakkak ki buradaki hitap varlıklara değil yalnızca insanlaradır.
[10] Mustafa Mahmud, el-Kur’ân Muhaveletun Li-Fehmi Asri (135)
[11] Mustefad min Şebeketi’t-Tefsir ve’d-Dirasati’l-Kur’âniyye

Tarihselci Anlayışa Reddiye 6

Dinin Naslarını Yeniden Yorumlama Daveti

Şüphesiz bu asırda ortaya çıkan fitnelerden birisi de eski Batınîlerin metodunun modern şekillerde diriltilmesidir: Dinin naslarını yeniden yorumlama daveti! Bu yeniden yorumlama onların iddialarına göre modern hayatın gelişmeleriyle birlikte uyumlu olacaktır.
Bu davetin hedefi, dinin bütün naslarını yeniden yorumlamayı kapsamaktadır. Dinin esaslarından ve ayrıntılarından hiçbir şey bu yorumların dışında kalmayacaktır. Hatta İslâm’daki tevhid konusunun da te’vil edilmesi ve yeniden yorumlanması mümkündür.[1]
Nitekim bu yeni yorumlar Kur’ân ve sünnetin anlamlarını tahrife ve dinin kesin konularıyla çelişmeye götürmüş, hatta kararlaştırılmış sabit esaslarla çatışmıştır.
Bu yönelişin tehlikeleri iki açıdan gelmektedir:
Birincisi: Bu davet, bu dine mensup olduklarını ortaya koyan insanların elleriyle öne sürülmektedir. Hatta insanların çoğu katında davetlerinin kabul görmesi için bazılarına “İslâm mütefekkiri” denilir.
Bu plan, dinin naslarıyla eğlenerek tahrif etmeleri ve hakiki içeriğinden boşaltılarak istedikleri içeriği koymaları için İslâm binasını içinden değiştirmek üzere kurulmuştur. Onlar fikirlerini ve görüşlerini dinin anlaşılmasında içtihattan kaynaklanan İslâmî bir görünüm içinde ortaya atarlar.
Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bu gibi kimselerden sakındırmıştır. Huzeyfe b. El-Yeman radıyallahu anh’den: “İnsanlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hayırdan sorarlardı. Ben ise yetişirim korkusuyla şer/kötülükler hakkında sorardım. Dedim ki:
“Ey Allah’ın rasulü! Bizler cahiliyye ve şer içindeydik. Allah bize bu hayrı getirdi. Bu hayırdan sonra şer var mıdır?
“Evet” buyurdu. Dedim ki:
“Bu şerden sonra hayır dönemi olacak mı?”
“Evet, onda bulanıklık da olacak” buyurdu.
“Onun bulanıklığı nedir?” dedim.
“Bir topluluk benim yolumdan başka bir yol tutacaklar. Onları tanır ve karşı çıkarsın” buyurdu.
“Bu hayırdan sonra şer olacak mı?” diye sordum.
“Evet, cehennem kapılarına çağıran davetçiler olacak, kendilerine icabet edenleri oraya atacaklar” buyurdu.
“Ey Allah’ın rasulü! Bize onları anlat” dedim.
“Onlar bizim derimizden olup, bizim dilimizden konuşacaklar” buyurdu.[2]
Onlar da bizim delil getirdiğimiz nasları delil getirirler, onları inkar etmezler. Lakin salih selefin açıkladığından başka türlü açıklarlar.
İkincisi: Bu olgu, bugünkü İslâm aleminde ortaya çıkıp gelişmiş, farklı İslâmî Arap topraklarından fertler bu daveti ortaya koymuşlar, onların görüşlerini kabul ile karşılayan gazete gibi yayın araçlarını ele geçirmişler ve onlara karşılık üstüne karşılık verilerek itiraz edilmiştir.
Modernistler, yenilikçiler, liberaller ve İslâmcı liberaller onlardandır. Bunlar da batı felsefesinin mezheplerine bölünmüşlerdir ve dinin naslarını bu mezheplerin görüşlerine boyun eğdirmek için atışlar yapmaktadırlar.
Neredeyse İslâm beldelerinin tamamında bu grubun temsilcilerinden ve onların sütlerinden beslenip yollarından giden bağlıları bulunmaktadır.
Bu eski bir davetin yenilenmesidir. Bu davet eskidir, çünkü tarihte bu davetin kökeni mevcuttur. Nitekim bu ümmette daha önce de nasları batıl tevillerle anlamlarından tahrif etmeye kalkışanlar olmuştur.
Bu davet yenidir, çünkü bu batıl hedef için köklü esaslar, kaideler ve metotlar üzerine kurulmuştur. Bu, onların arzu ve isteklerine uygun batıl anlamlar ve hedeflenen kötülük için çare üreten, bunlar için dayanaklar icad eden bir fabrikadır.
Bu yöneliş, bu asırda ortaya atılan sloganların en tehlikelilerini taşımaktadır. O da: “İslâm’da yenilik ve modernizm” sloganıdır. Onlar bununla bizden üzerinde ümmetin icma ettiği Kur’ân ve sünnet anlamlarını terk etmemizi, salih selefin anlayışından farklı, içinde yaşadığımız asra uygun yeni anlayışlarla anlamamızı istiyorlar.
Bu yüzden Muhammed Arkun’a ihtimal taşımayan:
لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ
 “Erkeğe, kadının iki katı kadardır” (Nisa 11) ayeti gibi açık naslara karşı nasıl muamele edileceği sorulduğunda şöyle demiştir: “Bu gibi durumlarda Kur’ân’ın yeniden tefsir edilmesinden başka bir şey yapmak mümkün değildir. Kadına da adil taksim yapılmadan bu şekilde kabul etmeye devam etmemizin imkanı yoktur!! Nassın hayal aleminde şekillendirilmesi mümkün olmazsa değiştirerek amel etmek gerekir.”[3]
Muhammed Şahrur şöyle der: “Mal ve şehvetlerle alakalı her konuda Allah’ın rasulü Muhammed’e vahyedilen şer’î naslara bağlı kalma zorunluluğu yoktur. Her defasında bu dinî nasların gerçekle uyuşmadığını, ilerlemeye, öne geçmeye ve refaha engel olduğunu görüyoruz. Bunlardan uzaklaşmaktan başka yolumuz yoktur.”[4]
Gerçeğe uyum ve batılı yaşam tarzı isteği, batının felsefe ekollerinin etkisi[5], üniversitelerinde düşmanların baskısıyla devam eden dersler ve din hakkındaki bilgisizlik bu sapmış ekolün ortaya çıkmasının sebeplerindendir.

[1] Muhammed Arkun Tevhid düşüncesiyle münakaşa ederek şöyle diyor: “… Ben bu düşünce ile bunlardan dönmek gerektiğini söylemiyorum. Bundan Allah’a sığınırım. Tevhidde, İslâm’ın çeşitliliğini tecelli ettiren mutlak münezzehlik vardır. Ben sadece yeniden yorumlanmasını söylüyorum.  Yani orta çağlara hâkim olanlardan farklı şekilde yorumlanmasını söylüyorum… Burada bütün İslâm kültürüne müracaat etme ve İslâm’da yeni bir ilahiyat anlayışı kurulması konusunda büyük çekişmelerin meydana gelmesi mümkündür.” Kadaya Fi Nakdi’l-Akli’d-Dînî (281)
[2] Buhari (7084) Muslim (1847)
[3] Fransız Dergisi: “Observateur Nouvel” Şubat 1986 sayısındaki bir röportajdan.
[4] El-Kitab ve’l-Kur’ân (445)
[5] Batı medeniyetinden şiddetle gözleri kamaşan yazılarında ve sanki münakaşa kabul etmeyen hakikatlermiş gibi uygulanan teorilerinde bu durum açıktır. Hatta bazıları Kur’ân’ı bu teorilere göre tefsir etmeyi amaçlamıştır. Şehrur şöyle diyor: “Büyük bilgin Charles Darwin’in “Türlerin kökeni” teorisi yorum için yani insanın yaratılışı hakkındaki ayetlerin tevili için seçkin bir örnektir.” El-Kitab ve’l-Kur’ân (195)

Tarihselci Anlayışa Reddiye 5

Öncekilerden bazılarının nasları anlamada sapmalarına örnekler[1]
Zekatı vermeyenler: Onlar Allah Teâlâ’nın:
خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلَاتَكَ سَكَنٌ لَهُمْ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
“Müslümanların mallarından (belirli miktarda) bir sadaka al ki, bununla onları temizleyesin ve (nefislerini) yükseltesin; onlara duâ da et; zira senin duan, onlar için bir rahatlıktır. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir: her şeyi hakkıyla bilendir.” (Tevbe 103) ayetinin sadece Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e zekat vermeyi gerektirdiğini, vefatından sonra zekatın söz konusu olmadığını iddia ettiler.
Bu yüzden Ebu Bekr es-Sıddîk radıyallahu anh onlarla savaştı.
Batınî Karmatîler:
Namazı; dua eden kimsenin selamet yurduna ulaşması olarak yorumladılar.
Zekatı; hikmetin hak sahiplerine ulaştırılması olarak yorumladılar.
Orucu; sırlarını gizlemek olarak yorumladılar.
Haccı; şeyhlerine yolculuk etmek olarak yorumladılar.
Cenneti; dünyada lezzetlerden faydalanmak, cehennemi de kurallara bağlanıp onun ağırlığı altına girmek olarak yorumladılar.
Felsefeci Batınîler melekleri ve şeytanları iyi nefisle kötü nefsin kuvvetleri olarak yorumladılar.
Ahiret, berzah, cennet ve cehennem ile ilgili nasların avam halkın anlamaları için kullanılan misaller olduklarını, bunların bir hakikatinin olmadığını söylemişlerdir.
Mu’tezile:  Allah Teâlâ’nın:
وَكَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا
“Allah, Musa'ya da hitab ederek (onunla) konuştu” (Nisa 164) ayetindeki kelam/konuşmayı; imtihan tırnaklarıyla ve fitnelerin pençeleriyle yaralamak olarak yorumladılar.[2]
Bazı aşırı sufiler Allah Teâlâ’nın:
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
“Sana yakîn/ölüm gelinceye kadar rabbine ibadet et” (Hicr 99) ayetini şöyle yorumlamışlardır: “Bu Allah’a yakınlıkta belirli bir mertebeye ulaşman demektir. O mertebeye ulaştığın zaman mükellefiyet senden kalkar.”
Veya Allah Teâlâ’nın:
وَإِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ
“Göğün nasıl yükseltildiğine bakmazlar mı?” (Gaşiye 18) ayetini şöyle yorumlamışlardır: “Ruhların gayb âlemlerinde nasıl gezdiklerine bakmaz mısınız” demektir.
وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ
“Dağların nasıl dikildiğine…” (Gaşiye 19) ayetiyle de Allah Teâla ariflerin kalplerinin marifeti nasıl taşıdıklarına işaret ediyor demişlerdir.[3]
Sufilerden birine raks etmenin delili sorulduğu zaman şöyle demiştir:
إِذَا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزَالَهَا
“Yer şiddetle sarsıldığı zaman…” (Zilzal 1)[4]
Bazı aşırılar Allah Teâlâ’nın şu ayetinde boğazlanması istenen sığırın müminlerin annesi Aişe radıyallahu anha olduğunu yorumlamışlardır:
وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةً
“Mûsâ kavmine "Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor" dediğinde…” (Bakara 67)
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ
“İki denizi birbirine kavuşmaları için salıvermiştir” (Rahman 19) ayetinde iki deniz ile kastedilenin; Ali ve Fatıma olduğunu söylemişler,
يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ
“Her iki denizden de inci ve mercan çıkar” (Rahman 22) ayetinde kastedilenin de el-Hasen ile el-Huseyn olduğunu söylemişlerdir.
Kur’ân’daki lanetli ağacın Ümeyye oğulları olduğunu söylemişlerdir.
Bazıları Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in:
إنه لا نَبيَّ بعدي
“Benden sonra bir nebi yoktur”[5] hadisinin, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra “la: yoktur” adında bir peygamber geleceğinin müjdesi olarak yorumlamışlardır.
Bazıları:
مَنْ بَدَّلَ دينَه فاقتلوه
“Dinini değiştireni öldürünüz”[6] hadisine Yahudilikten veya Hristiyanlıktan İslâm’a geçenlerin de dahil olduğunu ve öldürülmesinin gerektiğini söylemişlerdir!!
Dinin naslarının anlamlarının tahrif edilmesi olgusu zaman boyunca kesintiye uğramamış ve şu zamanımıza kadar da sürmeye devam etmektedir.


[1] Bu konuda geniş bilgi için bkz.: Dr. Muhammed Levh, Cinayetu’t-Te’vili’l-Fasid.
[2] El-Keşşaf (1/624)
[3] Es-Sulemî, Hakaiku’t-Tefsir (365)
[4] Siyeru A’lami’n-Nubela (23/225)
[5] Buhari (3455) Muslim (1842)
[6] Buhari (3017)

Tarihselci Anlayışa Reddiye 4

Dinin Naslarına Düşmanlık Edenlerin Konumları

Vahyi dinleme, itaat etme, teslim olma, kabul etme ve ona boyun eğme konusunda selefin tavrından örnekler bu şekildedir. Peki, onların hasımlarının özellikle de şu sonrakilerin tavırlarını nasıl görüyorsun?
Cevap: Onlar iki mertebededirler:
Birincisi: Vahyin kitap ve sünnetteki naslarını inkar edenler. Onlar da üç sınıftır. Bir sınıfı dinin nassını özet ve ayrıntılı olarak reddeder. Bir sınıfı akıllarına aykırı olan nasları reddederler. Bir sınıfı da modern ilimler diye iddia ettikleri bazı ilimlere ve tecrübelere karşı çelişen nasları reddederler.
Eğer reddetmekten aciz kalırlarsa hevalarına aykırı düşen nasların sahihliği hakkında şüphe uyandırırlar.
İkincisi: İnsanların dinlerini korumalarından korkarak vahyin te’vili ve anlamlarının tahrifi perdesi altında gizlenirler.
Birinci mertebe nassın lafzını temelinden yalanlamak üzerine kuruludur.
İkinci mertebe ise – ki bu daha tehlikelidir – nassın Allah ve rasulü tarafından kastedilen anlamını yalanlamaktır.
Bu iki mertebede bulunanlar hakikatte dinin Allah ve rasulüne teslim olarak boyun eğmek olan aslına karşı direnmek ve itiraz etmeyi amaçlarlar. Buradaki inkar, inat etmek ve nassın lafzına boyun eğmemek içindir. Yine buradaki te’vil de inat ve nassın anlamına boyun eğmemek içindir.
Boyun eğmek ve teslim olmak dinin aslının tamamıdır. Bunun hakikati, nassın lafzına da, anlamına da tam anlamıyla boyun eğmektir.
Bidatlerin ve sapmaların tarihini düşünen, İslâm’a mensup olanların sapıklıklarının çoğunun vahyi inkar yoluyla gerçekleşmediğini anlar. Ancak naslarının anlamlarını Allah ve rasulünün kastettiklerinin dışında yorumladıklarından sapmışlardır. Heva ehlinin çoğunun metodu budur. Nasları reddetme konusunda hilelerden aciz kaldıkları zaman, tevile sığınmışlardır ki, bu hakikatte tahrif ve naslarla oynamaktır.
Nasların lafızlarını olduğu gibi bırakıp anlamlarını tahrif etmek Allah Teâlâ’nın şöyle nitelediği Yahudilerin adetidir:
يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللَّهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
“Halbuki onlardan bir grup, Allah'ın kelâmını dinlerlerdi de, sonra akılları erdiği halde, onu bile bile tahrif ederlerdi.” (Bakara 75)
“Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bu ümmetin kendilerinden öncekilerin adetlerine adım adım tabi olacaklarını haber verdiğinden, onlarda sözleri yerinden kaydırarak tahrif edenler olduğu gibi, Allah’ın Kitap ve sünnetle haber verdiklerinin veya emrettiklerinin anlamı da değiştirilecektir…”[1]
İşte bu, insanların çoğunun sapmasına sebep büyük kaymaların yoludur.
İbnu’l-Kayyım rahimehullah şöyle demiştir:
İslâm’da belanın aslı işte budur
Tahrif ve iptal ederek tevil etmek!
İbn Burhan bozuk tevilin kötülüklerini şu sözüyle özetlemiştir: “Ayağı kayanın ayağı ancak bozuk tevil yüzünden kaymıştır.”[2]
Ümmetler peygamberlerine karşı ancak tevil sebebiyle karşı çıkmadılar mı?
Ümmette büyük ya da küçük fitneler ancak tevil sebebiyle meydana gelmediler mi?
Fitnelerde Müslümanların kanları ancak tevil sebebiyle dökülmedi mi?[3]
Te’vilin kapısı geniştir. O kapıdan zındıklar İslâm’ı yıkmak için girmişler, nasları tahrif ederek zahir anlamlarından çevirmişler ve diledikleri anlamlara yorumlamışlardır.
Bişr el-Merîsî şöyle demiştir: “Sözlerimize karşı Kur’ân’dan daha fazla çelişen bir şey yoktur. Zahirde onu kabul ederiz, sonra te’vil ile zahirinden çeviririz.”[4]
İbn Ebi’l-İzz el-Hanefî rahimehullah şöyle demiştir: “Tahrifçiler naslara bununla (te’vil ile) musallat oldular ve: “Bizler görüşümüze aykırı olanları te’vil ederiz” dediler. Böylece kabul edilmesini sağlamak için süsleyerek tahriflerine te’vil adını verdiler.”[5]
Müslümanlar tarih boyunca fırkaların ve fertlerin nasların anlamlarını tahrif etme yolunu tuttuklarını, onları sapmış fikirlerine uydurabilmek için te’vil ettiklerini bilmektedirler. Mesela Mu’tezile, Haricîler, Batınî fırkaları ve bazı tasavvufçular böyledirler. Din meselelerinden birini ancak te’vil ederek terk etmişlerdir.[6] Şayet Allah’ın bu dini himayesi ve gözetimi olmasaydı onun ayırıcı özellikleri eskir ve sınırları kaybolurdu.
Nitekim sapıklar farzları anlamlarından uzaklaştırmışlar, takipçileri için bunları sırtlarının arkasına atmayı kolaylaştırmışlar, haramları isyankarların işlemeye cesaretleneceği şekilde te’vil etmişlerdir. Kabir azabı ve nimetleri, kıyamet ve kıyamet halleri, ahiret, haşir, mizan, cennet ve cehennem hakkındaki nasları te’vil ederek kulların gönüllerinde nasların etkilerini kaybettirmişlerdir.
Sıfat naslarını, kulların rableriyle olan bağlarını zayıflatacak şekilde tevil ederek nasların heybetini yok ettiler. Onları te’vilcilerin ellerinde oyuncak haline getirdiler. Te’vilin çeşitli türleriyle onları değiştirmek için gece gündüz çalıştılar.”[7]


[1] Mecmuu’l-Fetava (25/130)
[2] Zerkeşî, el-Bahru’l-Muhit’te (4/317) ondan nakletmiştir.
[3] İ’lamu’l-Muvakkiîn An Rabbi’l-Alemin (5/127)
[4] Der’u’t-Tearuz (3/9)
[5] Şerhu Akideti’t-Tahaviye (232)
[6] Hatta Hasen Hanefi şu görüştedir: “Te’vili mümkün olmayan hiçbir nas yoktur. Burada te’vil ile kastedilen; nassın hakikî anlamından mecazi anlamına bir karineden dolayı çıkarılması zorunluluğu değildir. Bilakis nas için güncel içerik konulmasıdır. Zira nas, içerik olmaksızın ters çevrilir.” Bkz.: Mine’l-Akide İle’s-Sevre (1/397-398)
[7] Bkz.: Ömer Suleyman el-Aşkar, et-Te’vil ve Huturetuhu kitabının mukaddimesi.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)