Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

20 Ocak 2022 Perşembe

Onları Artık Yüzlerindeki Maskelerden Tanıyorsun!

 

Bismillah.

İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah’ı gazaplandıran şeye uydular ve O’nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar; bundan dolayı amellerini boşa çıkardı. Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah’ın kinlerini hiç çıkarmayacağını mı sandılar? Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından tanırsın. And olsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın. Şüphesiz Allah, amellerinizi bilir.” (Muhammed 28-30)

Tezgahını yaymış ve geri planda kimlerin revaç gösterdiğini sıkı takip eden Deccal ve askerleri önce yüz kitabı anlamına gelen Facebook adlı ağını attı, sonra bunu öte dünya anlamına gelen Metaverse adıyla değiştirerek sanal dinini açıkça ilan etti. Facebook belasına müptela olup terk edemeyenler Deccalin bu sahte cennet ve sahte cehennem içeren dinine tabi olmaktan da kendilerini kurtaramıyorlar.

Yüz kitabı! Yani face book! Ne kadar ilginç değil mi? Korona komplosu ve deccalin kullarının yüzlerine maskeler geçirivermesi! Her gün yenisi deşifre olan hakikatlere “komplo teorisi” diyen budala zihniyet, hurafe oluşu apaçık ortada olan komplolara nasıl geliverdi? Çünkü yüz kitabına tabi olanlara yüzler tanımlandı, kalpler boşaltıldı, cennet ve cehennem algıları dünya odaklı hale getirildi. Artık onların görünen yüzleri, gözleri, kulakları var ama hakkı göremezler, işitemezler, kalpleri “like” için kullanılan emojiden ibaret! İdrak edemezler! Kendilerine kul olanları “köpek gibi aşılayacağız” diye açık açık ilan ettiler, Deccale kul olmuş kitleler kendi istekleriyle – onların deyimiyle - “köpek gibi” gidip aşı oldular! Sosyal hayatı tamamen ortadan kaldıran, insanları evlerine hapseden, dolayısıyla dinlerinin şiarlarından da uzaklaştıran bu toplu hipnoz, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Hastalık bulaşması yoktur” diye defalarca ilan ettiği ve bize mütevatir yollarla gelen hadisinde açıkça reddedilen bir batıl inanç üzerinden kurgulanmıştır! 

Nitekim deniliyor ki, radyo icat edildiğinde insanların radyoya fazla ilgisi yoktu. İspanyol gribi diye bir yalan uyduruldu, hastalığın bulaştığına ve öldürdüğüne inandırılarak insanlar korkutuldu, panik atak sebebiyle insanlar öldüler, maske ve mesafeye mecbur edildi, evlerinde kalıp radyo dinlemek zorunda kaldılar. Bu sayede de istedikleri algı operasyonunu yapabildiler. Şimdi yeni ve kapsamlı komplonun adı Great Reset! Vasıtası: Meta Verse!

Şayet müslüman olduğunu zannettiğin o kitleler müslüman olsaydı Deccal’in böyle ucuz komploları tutmazdı! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “Hastalık bulaşması yoktur” hadisi mütevatirdir, yani her müslüman mutlaka işitmiştir yahut okumuştur, bütün hadis kitaplarında vardır, işitmiş olmak zorundadır. Yahut kendini müslüman sandığı halde İslam ile, İslam’ın öğretileri ile hiçbir alakası olmayan bir hayat tarzı seçtiğinden ayet, hadis işitemeyeceği ortamlarda münafıkça yaşamaktadır!

Bu hadisi işittiği halde, hadise teviller yapmış olan âlimler duvarını aşıp da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünü, sonrakilerin yorumlarıyla rendelenmemiş, saf haliyle tedebbür etmeyi akletmemiş kimselerden de olabilir! İblisin “Scientism” yani bilimcilik diye bir din kurduğunu, bu dinin mensuplarının İblis’in Allah’ın indirdiği dine karşı savaşmak amacıyla teorilerle karmaşık hale getirdiği zırvaları “Bilim” diye sunmaya çalıştıklarını da bilmiyor olabilir! Sonra da “Din ile Bilim çelişmez” sözünü asıl edinip, Allah’ın rasulüyle gönderdiği hakikatleri, İblis’in “Bilim” diye pazarlamaya çalıştığı şeylerle tartmaya, ya dinin getirdiklerini inkâr etmeye yahut daha kötüsü ve sinsi olanı: hak ile bâtılı sentezlemeye kalkar!

Evet en tehlikeli kâfirler bu sonuncu kısımdakilerdir! İman ve müslümanlık iddiasında bulundukları halde İslam’ın öğretileri içerisine bâtılı sokuşturanlar! Yoksa en büyük İslam şiarı olan cemaatle namaz nasıl yasaklanabilirdi? Sonra formu değiştirtilerek maskeli ve mesafeli uyduruk bir namaz şekline nasıl getirilebilirdi? Ebu Said Yarbuzi denen zındık da bu işe çanak tutanlardandı ve mürtet olarak geberdi gitti! Hem de yanında birçok kimsenin dinden çıkmasına vesile oldu!

Hakka karşı en pis kibir yapanlar bu sınıftır! Hadiste geldiği gibi:  Ebu Hureyre radiyallahu anh'den:

أَنَّ رَجُلا أَتَى رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم َ وَكَانَ رَجُلا جَمِيلا فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّي رَجُلٌ حُبِّبَ إِلَيَّ الْجَمَالَ وَأُعْطِيتُ مِنْهُ مَا تَرَى حَتَّى مَا أُحِبُّ أَنْ يَفُوقَنِي أَحَدٌ إِمَّا قَالَ بِشِرَاكِ نَعْلِي وَإِمَّا قَالَ بِشَسَعِ نَعْلِي أَفَمِنَ الْكِبْرِ ذَلِكَ؟ قَالَ لا وَلَكِنَّ الْكِبْرَ مَنْ بَطَرَ الْحَقَّ وَغَمَصَ النَّاسَ

“Yakışıklı bir adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e gelip dedi ki: “Ey Allah'ın rasulü! Ben kendisine güzellik sevdirilen bir adamım. Gördüğün gibi ondan bana da verilmiştir. Hatta bu konuda bir kimsenin benden üstün olmasını, ayakkabımın bağını bile geçmesini istemiyorum. Bu kibirden midir?” Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi:

Hayır, fakat kibir, hakkı inkâr eden ve insanları küçük gören kimsenin yaptığıdır.”[1] Bu hadisin İbn Mes’ud radiyallahu anh’den gelen varyantında böyle bir kibrin sahibini cennete girmekten alıkoyduğu vurgulanmaktadır. Hakkı getiren insanları küçümsediği için hakkı inkar etmek!

Güya müşterinin biri kitapçıda bir hadis kitabını almak ister, sonra bakar ki tercüme veya telif eden olan Ebu Muaz’ın adını görür ve der ki: “Bu maske takmaya şirk diyen adam değil mi! Onun kitabını almam!” Çirkin tabiatlı bir kimsenin daha hakka ulaşıp da onu manipüle etmesine mani olmakta benim adımı vesile kılan Allah’a hamd olsun!

Lakin buradaki manipülasyonda dikkat edilecek kısım şurası: “Maske takmaya şirk diyen adam!” Tevhide davet iddiasında bulunan bu zihniyet sahipleri, mutlaka Muhammed b. Abdilvehhab’ın Kitabu’t-Tevhid’ini okudular, hatta şerhlerini de dersler yaptılar!

Acaba Huzeyfe radiyallahu anh’den gelen bir rivayet gördükleri zaman: “Bir adamın koluna bağladığı bir ipe şirk diyen bu adamın rivayetlerini kabul etmem” mi diyor?

Yahut İbn Mes’ud radiyallahu anh’den gelen bir rivayet gördükleri zaman: “Ağrının dindirilmesi için bağlanmış bir ip hakkında: “Abdullah ve ailesi şirkten beridir” diyen bir adamın rivayetini kabul etmem” mi diyor?

Hatta daha da ileri giderek zayıflık için tedbir amacıyla bileğine bir bilezik takmış olan kimseye: “Şayet bu halde ölseydin kurtulamazdın” diyen, boynunda asılı bir şey bulunan bir adamın biatini kabul etmeyerek “O boynunda olduğu sürece o bir müşriktir” diyen “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerini kabul edemem” mi diyor?!

Halleri bunları söylese de, dilleri açık açık bu sözleri diyemez, ama Ebu Muaz hakkında söyleseler ne gam? Keşke karşı çıktıkları yalnızca Ebu Muaz olsa da, kendileri vahye tabi olarak kurtulmuş olsalar..

Ebu Muaz; dünya düz ve dönmüyor diyen, Ebu Hanife’ye dil uzatan, hastalık bulaşması kuruntusuyla maske takmaya şirk diyen bir adam olduğu için itibarsızlaştırmaya çalıştığınız bir adam olsa dahi ona bu sözleri söyleten delilleri ve hakikatleri gizlemeye gücünüz yetmeyecek.

Devlet dairelerine, şuralara buralara girebilmek için maske takmakta devam edeceksiniz! 

Yani diyeceksiniz ki: “Müşrikler putlarına atla deve kurban etmemizi isteseydi bu şirki koşmazdık ama sinek kurban edebiliriz, çünkü maddi külfeti yok!” 

Yahut “Aşı olmamızı isterlerse olmayız çünkü bu öldürebilir, sakat bırakabilir, ama maske takmakta ne var canım?” Öyle mi facebook cemaati?!



[1] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Hatibu’l-Bagdadi el-Esmau’l-Mubheme (5/369) Ebû Dâvûd (4092) Buhârî Edebu’l-Mufred (556) Hâkim (4/201) İbn Hibbân (12/281) Beyhaki Şuab (5/161) el-Elbani es-Sahiha (4/168) Mukbil b. Hadi Sahihu’l-Musned (1299)

6 Ocak 2022 Perşembe

Sunenu Ebi Davud’un Matbu Nüshasından Düşmüş Olan Hadisler

 Daha önce Ebû Dâvûd’un Sünen’inin matbu olmayan rivayet nüshalarında geçen namazın sonundaki selamda her iki tarafa selamda da “ve berakatuh” ziyadesinin sabit olduğuna dair tahkiki yayınlamıştım. Burada çeşitli kaynaklarda Ebû Dâvûd’un Sünen’ine nispet edildiği halde matbu nüshadan düşmüş olan diğer bazı rivayetlerin tahkikini sunacağım.

1- Mizzî rahimehullah Tehzibu’l-Kemal’de (24/147) Kesir b. Kalîb’in hal tercemesinde şöyle demiştir: “Ebu Davud onun bir hadisini rivayet etmiştir” sonra Mizzi, kendi isnadıyla bu hadisi şöylece rivayet etmiştir: Kesir (b. Kalib) el-A’rac es-Sadefî rahimehullah dedi ki:

سَمِعْتُ أَبَا فَاطِمَةَ وهُوَ مَعَنَا بِذِي الصَّوَارِي يَقُولُ قال رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَا أَبَا فَاطِمَةَ أَكْثِرْ مِنَ السُّجُودِ فَإِنَّهُ لَيَسَ مِنْ مُسْلِمٍ يَسْجُدُ لِلَّهِ سَجْدَةً إِلا رَفَعَهُ اللَّهُ بِهَا دَرَجَةً

“Zu’s-Savari’de bizimle beraber olan Ebu Fatıma radiyallahu anh’ı şöyle derken işittim: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Ey Ebu Fatıma! Secdeleri artır. Zira Allah için bir secde yapan hiçbir Müslüman yoktur ki Allah bununla onun bir derecesini yükseltmiş olmasın.”[1]

Mizzi bu rivayetin ardından dedi ki: “Bu hadisi ancak Ebu’t-Tayyib b. el-Uşnani’nin tek başına Ebu Davud’dan rivayeti olarak bulduk…” Yine Mizzi Tuhfetu’l-Eşraf’ta (9/240) bu hadisi zikredip: “Ebû Dâvûd salat bölümünde rivayet etti” demiştir. Ancak bu rivayet Ebû Dâvûd’un Süneninin matbu nüshasında yoktur.

2- Mizzî Tuhfetu’l-Eşraf’ta (4/423) Ebu Davud’un ilim kitabında şu hadisi rivayet ettiğini zikretmiştir:

مَنْ قَالَ فِي الْقُرْآنِ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ

Kim Kur’ân hakkında ilimsiz olarak konuşursa cehennemde oturacağı yeri hazırlasın.”[2] Mizzi dedi ki: “Ebû Dâvûd bunu İlim’de Musedded – Ebu Avane – Abdula’la – Said b. Cubeyr – İbn Abbas radiyallahu anhuma yoluyla merfu olarak rivayet etti…”

İbn Kesir de Tefsir’inde (Huveyni tahkiki 1/123) “Bu hadisi Ebû Dâvûd Musedded – Ebu Avane – Abdula’la yoluyla merfuan rivayet etti” dedi. El-Huveyni dedi ki: “Bu hadis Ebû Dâvûd’un Süneninin elimizdeki nüshalarında mevcut değildir. Çünkü bu el-Lu’luî’nin rivayetidir. İbnu’l-Abd’in rivayetinde de yer aldığını Iraki Tahricu’l-İhya’da (1/37) ve ez-Zubeydi el-İthaf’ta (4/526) zikretmiştir. İbnu’l-Abd; Sunenu Ebi Davud’un ravilerinden biri olan Ali b. el-Hasen b. el-Abd el-Ensari’dir.”

3- Tuhfetu’l-Eşraf’ta (8030) şöyle zikredilir:

أن ابن عمر كَانَ  يَضَعُ يَدَيْهِ قَبْلَ رُكْبَتَيْهِ زاد ابن يحيى في حديثه: وكان رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَفْعَلُ ذَلِكَ.

“İbn Ömer radiyallahu anhuma secde ettiği zaman ellerini dizlerinden önce yere koyardı.” İbn Yahya rivayetinde: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de böyle yapardı”[3] ziyadesi vardır. Bunu Ebû Dâvûd salat bölümünde sika bir şeyh olan İshak Ebu Yakub ve Muhammed b. Yahya – Esbag yoluyla rivayet etti. Ebû Dâvûd dedi ki: “Abdulaziz, Ubeydullah’tan münker hadisler rivayet etti.” 

İshak Ebu Yakub; İbn Ebi İsrail’dir. Bu hadis Sunenu Ebi Davud’un İbnu’l-Abd rivayetinde olup, Ebu’l-Kasım’ın Sünen rivayetinde mevcut değildir.  

4- Hafız Abdurrahim el-Irakî el-Mustahrac Ale’l-Mustedrek’te (s.95) beşinci meclis olarak kendi isnadıyla İbn Abbas radiyallahu anhuma’dan şu hadisi rivayet etti:

أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يَلْتَفِتُ فِي صَلَاتِهِ يَمِينًا وَشِمَالًا وَلَا يَلْوِي عُنُقَهُ خَلْفَ ظَهْرِهِ

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem namazda sağa ve sola bakar, boynunu sırtının arkasına çevirmezdi.”[4] Sonra dedi ki: “Bu hadis hasendir…. Ebu’t-Tayyib el-Uşnani’nin (Sunenu Ebi Davud) rivayetinde; Ebû Dâvûd – Ahmed b. Muhammed b. Sabit el-Mervezi – el-Fadl b. Musa yoluyla tahric etti. Bunu Mizzi el-Atraf’ta zikretti. El-Lu’luî ve İbn Dase’nin (Sunenu Ebi Davud) rivayetlerinde mevcut değildir. Yine İbnu’l-Uşnani’nin rivayetinde; Hennad – Veki – Abdullah b. Said – bir adam - İkrime – Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şeklinde mürsel olarak yer almıştır. Bu daha doğrudur. İbn Hibbân Sahih’inde Muhammed b. İshak b. Huzeyme – el-Huseyn b. Hureys yoluyla rivayet etmiştir…”

5- İbn Abdilberr et-Temhid’de (8/278) Abdullah b. Muhammed – Muhammed b. Bekr (İbn Dâse) – Ebû Dâvûd – el-Hasen b. Ali el-Vasiti – Huşeym – Abdullah b. Abdirrahman b. Ka’b el-Ensari – babası – dedesi yoluyla şöyle rivayet etti:

أَنَّهُ كَانَ عِنْدَ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ فَقَرَأَ رَجُلٌ مِنْ بَعْدِ مَا رَأَوُا الْآيَاتِ لَيَسْجُنَّهُ عَتَّى حِينٍ (فَقَالَ عُمَرُ مَنْ أَقْرَأَكَهَا قَالَ أَقْرَأَنِيهَا ابْنُ مَسْعُودٍ فَقَالَ لَهُ عُمَرُ حَتَّى حِينٍ) وَكَتَبَ إِلَى ابْنِ مَسْعُودٍ أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ الْقُرْآنَ بِلِسَانِ قُرَيْشٍ فَإِذَا أتاك كتابي هذا فأقرىء النَّاسَ بِلُغَةِ قُرَيْشٍ وَلَا تُقْرِئْهُمْ بِلُغَةِ هُذَيْلٍ والسلام

“Ka’b radiyallahu anh, Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh’ın yanında idi. Bir adam (Yusuf suresi 35. âyetini) ; “Leyescunnehu attâ hîn” şeklinde okudu. Bunun üzerine Ömer radiyallahu anh: “Kim bu şekilde okuttu?” dedi. O da: “Bana İbn Mes’ud radiyallahu anh okuttu dedi.” Ömer radiyallahu anh ona: “Hattâ hîn” şeklindedir” dedi ve İbn Mes’ud radiyallahu anh’e şöyle yazdı: “Bundan sonra. Muhakkak ki Allah Kur’ân’ı Kureyş lisanıyla indirdi. Bu mektubum sana ulaşınca insanları Kureyş lügatine göre okut. Onlara Huzeyl lugatiyle okutma. Vesselam.”[5]

Ebu Şame Murşidu’l-Veciz’de (s.101) dedi ki: “İbn Abdilberr et-Temhid’de uzunca rivayet ederek: “Sünenu Ebi Davud’da, Ömer radiyallahu anh’ın İbn Mes’ud radiyallahu anh’e yazdığı mektubu zikretmiştir…”

Bu rivayet Ebû Dâvûd’un matbu nüshasında yoktur. İbn Abdilberr ise Sunenu Ebi Davud ravilerinden biri olan İbn Dase yoluyla rivayet etmiştir.



[1] Sahih. Ebû Dâvûd’a nispetle: Mizzi Tehzibu’l-Kemal (24/147) Ahmed (3/428) Buhârî Tarih (7/206) Abdullah b. el-Mubarek Musned (69) Abdullah b. el-Mubarek ez-Zuhd (1296) Mervezi Tazimu Kadri’s-Salat (291) Dulabi el-Kuna ve’l-Esma (284) İbn Bişran Emali (1628) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (22/323) İbn Abdilhakem Futuhu Mısr (s.136, 342) İbn Yunus Tarih (1/407) el-Elbani es-Sahiha (1519)

[2] Muslim'in şartına göre sahih. Vahidî el-Vesit (4) Vahidî’nin isnadı; Leys b. Ebi Suleym – el-Hasen – Said b. Cubeyr – İbn Abbas radiyallahu anhuma şeklindedir.

* Abdula’lâ b. Amir es-Sa’lebi – Said b. Cubeyr – İbn Abbas radiyallahu anhuma yoluyla: “Kim Kur’an’ı şahsi görüşüyle tefsir ederse…” lafzıyla: Taberî Tefsir (1/72) Tirmizî (2950) Ahmed (1/233, 269, 323) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (8085) Bezzar (11/61, 288) Taberânî (12/35) Ebû Ya'lâ (4/228) Mustagfiri Fadailu’l-Kur’ân (306) Tahavî Şerhu Muşkili'l-Âsâr (392) İbn Hazm el-İhkam (6/210) İbn Hazm el-Muhalla (3/202) Beyhakî Şuab (2/423) İb Asakir Tarih (51/94) İbn Hacer el-Ucab Fi Beyani’l-Esbab (s.51) el-Iraki Tahricu’l-İhya (1/61)

* Atâ – İbn Abbas radiyallahu anhuma yoluyla “Kim Kur’ân’ı re’yi ile tefsir ederse…” lafzıyla: İbn Hibbân es-Sikat (8/368)

* Yine bu lafızla Leys b. Ebi Suleym – Bekr b. Şihab – Said b. Cubeyr - İbn Abbas radiyallahu anhuma yoluyla: Taberî Tefsir (17/2)

[3] Muslim'in şartına göre sahih. İbn Huzeyme (627) Tahavi Şerhu Meani’l-Asar (1/254) Darekutni (1/344) Hâkim (1/348) İbnu’l-Munzir el-Evsat (1430) Beyhaki (2/100) Hazimî el-İtibar (s.77) el-Elbani İrvau’l-Galil (2/77) Buhârî muallak olarak zikretmiştir. Bu isnadda Esbag b. el-Ferac Buhârî ricalindendir. Ona; Muhriz b. Seleme ve Abdullah b. Vehb mutabaat etmişlerdir

[4] Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Tirmizî (587) Ahmed (1/275, 306) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (529, 1124) İbn Huzeyme (485, 871) İbn Hibbân (6/67) Hâkim (1/362, 387) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (11/298) Begavi Şerhu’s-Sunne (737) Taberânî (11/223) Beyhakî (2/14)

[5] Zayıf. Ebu Bekr el-Enbari İzahu’l-Vakf ve’l-İbtida (6) Hatib Tarih (3/306) Ömer b. Şebbe Tarihu’l-Medine (2/711, 3/1010) Ebu Cafer Muhammed b. Sa’dan en-Nahvi el-Vakf ve’l-İbtida (s.69) İbn Abdilber et-Temhid (8/278) Makrizi İmtau’l-Esma (4/265) isnadında Abdullah b. Abdirrahman b. Ka’b meçhuldür.

31 Aralık 2021 Cuma

Aşı Olmak ve Tedavi Olmanın Hükmü Hakkında

 Aşı veya Tedavi Olmanın Hükmü

Fetva: Üstad Doktor Hâkim el-Mutayrî Tercüme: Ebu Muaz

Fetva tarihi: Cemadilâhira 1442 h./Şubat 2021 m.

Soru: Hükümetlerin halkları, insanî haklarının ve doğal hayat ilişkilerinin sağlanması için aşı olmaya mecbur tutmasının hükmü nedir? Kendisine zarar verdiğini ve ölümüne sebep olacağını bildiği halde aşı olmak zorunda kalan kimse günaha girmiş olur mu?

Cevap: Hamd âlemlerin rabbi Allah içindir. Allah’ın salat ve selamı nebimiz Muhammed’e, ailesinin ve ashabının üzerine olsun. Bundan sonra:

Fakihlerin çoğunluğu hastanın tedavi olmasının vacip olmadığı görüşündedir. Hatta Kadı Iyaz bu konuda icma olduğunu iddia etmiştir.

Bunun sebebi şudur: Bedenleri hasta eden, hastalıktan koruyan ve şifa veren Allah’tır. Kişi sabrettiği zaman bu kendisi için daha hayırlıdır. Bazılarının acıya tahammül etmekten aciz olması sebebiyle tıp ve tedavi de ona mubah kılınmıştır. Şifanın kesin olmaması ve tedaviden zarar görme imkanı sebebiyle bu vacip kılınmamıştır.  

Şeyhulislam İbn Teymiyye bunun illetlerini Fetava’l-Kubra’da (1/388) şöyle açıklamıştır:

“Tedavi olmak şu sebeplerden dolayı zaruret değildir:

Birincisi: Hastalardan birçoğu veya çoğunluğu tedavi olmadıkları halde şifa bulmaktadırlar. Özellikle kırsallarda ve şehirden uzakta yaşayanlarda böyledir. Allah, onların bedenlerinde yaratmış olduğu kuvvetli tabiat sebebiyle onlara şifa vermekte, hastalığı kaldırmaktadır. Onlara hareket ve çalışma türünden işleri kolaylaştırmıştır. Yahut kabul gören bir dua, faydalı rukye, kuvvetli kalp, güzel bir tevekkül veya daha başka ilaç dışında birçok sebeplerle şifa vermektedir. Ama yemek zarurettir. Allah canlıların bedenlerinin ancak gıda ile ayakta durmasını belirlemiştir. Şayet bu olmazsa ölür. Böylece sabit oluyor ki tedavinin zaruretle alakası yoktur.

İkincisi: Zaruret halinde yemek yemek vaciptir. Mesruk rahimehullah şöyle demiştir: “Leş yemek zorunda kalan kimse yemez de ölürse cehenneme girer.” Tedavi ise vacip değildir. Kim bu konuda tartışacak olursa ona sünnette sabit olan şu delili getiririz: Siyah kadını Nebî sallallahu aleyhi ve sellem belaya sabredip cennete girmesi ile afiyet bulması için dua etmesi arasında tercihte bırakmıştır. O da belayı ve cenneti tercih etmiştir. şayet hastalığın kaldırılması açlığın giderilmesinde olduğu gibi vacip olsaydı onu bu konuda muhayyer bırakmazdı. Yine hummânın Kuba halkında kalması ve ümmetinin ta’n (savaşta vurulma) ve taûn (cinlerin saldırısıyla meydana gelen vebâ) ile ölmeleri için dua etmesi, taundan kaçmayı yasaklaması da böyledir. Yine Eyyub aleyhi's-selâm ve Allah’ın diğer nebileri belalara uğramışlar ve belaya sabretmişler, bunu giderecek sebeplere tutunmamışlardır. 

Salih selefin halleri de böyleydi. Ebu Bekr es-Sıddık radiyallahu anh kendisine: “Senin için tabip çağırmayalım mı?” dediklerinde şöyle demiştir: “Beni gördü!” Dediler ki: “Peki sana ne dedi?” Ebu Bekr radiyallahu anh dedi ki: “Muhakkak ki ben dilediğimi yapanım” dedi.”

Bunun bir benzeri de Kufelilerin en üstünlerinden biri olan er-Rebi b. Huseym rahimehullah’tan rivayet edilmiştir. Raşid halife Ömer b. Abdilaziz rahimehullah ve sayılamayacak kadar çok kimseden de rivayet edilmiştir. Seleften kimsenin tedaviyi vacip gördüğü bilinmemektedir. Fazilet ve marifet ehlinden birçok kimse ancak tedaviyi terk etmeyi, Allah’ın seçtiği şeyi tercih etmeyi ve buna razı olup teslim olmayı daha faziletli görmüşlerdir. Her ne kadar ashabından bazısı tedaviyi vacip, bazısı müstehap görse de İmam Ahmed tedaviyi terkin daha faziletli olduğunu belirtmiştir. Böylece imam Ahmed selefin çoğunun yolunu tercih etmiş, Allah’ın yarattığı ve kulları için sünnetlerinden kıldığı sebeplere tutunmuştur.

Üçüncüsü: Tedavinin sonucu kesin değildir. Bilakis hastalıklardan bir çoğunda hastalığın def edilmesi zannı bulunmaz. Bu tedavi terk edildiğinde de kimse ölmez. Zorunlu kalınan yiyeceği terk etmek ise böyle değildir. Allah’ın kulları ve mahlukatı üzerindeki sünnetinin hükmüyle bundaki durum kesindir.

Dördüncüsü: Hastalığın çeşitli tedavileri olur. helal kılınmış olanlar, haram kılınmış olanlara ihtiyaç bırakmaz. Helalden bir şifanın veya ilacın bulunmuyor olması mümkün değildir. Hastalığı indiren ölüm dışında her derdin devasını da indirmiştir. İlacın yalnızca haram kılınan şeylerde olması mümkün değildir. Allah bundan münezzehtir, O Rauf ve Rahim’dir. Nitekim şu hadis buna işaret etmektedir: “Muhakkak ki Allah ümmetimin şifasını onlara haram kıldığı şeyde kılmamıştır.”

 Açlık zaruretinde olan kimse ise böyle değildir. Helalden yiyecek bulunmadığı takdirde bu kimsenin herhangi bir yiyeceği yemesinin mubah olduğunda ittifak vardır. Eğer bu durum tedavide de söz konusu olursa bu nadir bir surettir. Çünkü (ölümcül) hastalık, açlıktan çok ender görülen bir durumdur ve haramdan olan bir ilacın hastalığı giderecek olması kesin değildir. Geçen açıklamalardan dolayı burada bir çelişki yoktur.

Beşincisi: Bu konuda fıkhın şöyle bir bölümü vardır: “Muhakkak ki Allah Teâlâ insanları yemek ve gıdaya muhtaç kılmıştır. Açlıklarını ancak yiyecek sınıfından bir şeyle giderebilirler. Nitekim bizi açlık zaruretini giderecek şeylere yönlendirmiş ve öğretmiştir.”

Hastalığa gelince o, açık ve gizli, ruhani ve cismani bazı sebeplerle giderilebilir. Hastalığı giderecek olan ilaç tayin edilmiş değildir. Sonra tedavi türleri de bedenlerin türlerine göre belirlenmiş değildir. Belli bir tür ilaç da insanların çoğuna gizli kalmaktadır. Onu bu uzmanlık dalıyla uğraşan anlayış ve akıl sahibi olan, ömrünü bunları öğrenmek için harcayan özel bazı kimseler bilmektedir. Sonra hastalığın türü ve hakikati gizli kalabildiği gibi tedavisi ve şifası da gizli kalabilmektedir. Böylece hastalığı giderecek sebepler birbirinden farklı olabilmektedir. Açlık zaruretini giderecek olan sebepler ise böyle değildir. Bundan dolayı bunların hükümleri de anlattığımız üzere birbirinden farklıdır. Böylece haramı mubah kılan hacet ve zarurete dair zikredilen kıyaslara karşı cevap da zahir olmuştur.”

Yine Şeyhulislam İbn Temiyye Fetava’l-Kubra’da (3/10) şöyle demiştir: “Tabiplerin: “Bu kişi hastalıktan ancak bu belirli ilacı almakla kurtulur” şeklindeki sözü cahilce bir sözdür. Allah'ı ve rasulünü bilmeyi bir kenara bırakın, aslen tıbbı bilen bir kimse de bunu diyemez. Zira âdeten doymayı gerektiren belli bir sebebin bulunması gibi,  âdeten şifayı gerekli kılan belli bir sebep yoktur. Bazı insanları Allah tedavi söz konusu olmaksızın şifaya kavuşturur. Kimine haram ya da helal olan cismani ilaçlarla şifa verir. Nitekim kişi bunları kullandığı halde şartın yerine gelmemesi veya bir mani bulunması sebebiyle şifaya da ulaşamayabilir. Yemek yeme ise böyle değildir. Zira yemek, doymanın bir sebebidir. Bundan dolayı Allah mecbur kalana habis bir şeyi yemeyi zaruret anında mubah kılmıştır. Zira açlık başka şeyle değil, bununla giderilir. Kişi bunu yemezse açlıktan ölebilir veya hastalanabilir. Maksada götüren yol belli olduğundan Allah onu mubah kılmıştır. Habis şeylerle tedavi ise böyle değildir.

Hatta şöyle denilebilir: “Kim habis şeylerle tedavi olarak şifa bulmaya çalışırsa bu onun kalbinin hasta olduğunu gösterir. Bu da imanındaki sorundur. Zira şayet Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in iman eden ümmetinden ise Allah onun şifasını haram kıldığı bir şeyde vermez. Bu yüzden leş veya benzeri bir şey yemek zorunda kalan kimsenin ondan yemesinin vacip olduğu görüşü, dört mezhep imamlarından meşhur bir görüş iken, helal ile tedaviyi dahi âlimlerin çoğunluğu vacip görmemişlerdir. İhtilaf ettikleri şey; (helal bir şeyle) tedavi olmanın mı yoksa tevekkül yoluyla tedaviyi terk etmenin mi daha üstün olduğu hususundadır.

Allah, leşi, kanı, domuz etini ve başka şeyleri haram kılarken bunları ancak mecbur kalan kimseye, haddi aşmadan alması şartıyla mubah kılmıştır. Diğer bir ayette de şöyle buyurmuştur: “Her kim son derece açlık halinde çaresiz kalırsa, günaha meyletmediği halde muhakkak ki Allah Ğafûr ve Rahîm’dir” (Maide 3) Bilinmektedir ki tedavi olan kimse haramla tedaviye mecbur değildir. Böylece bunun ona helal olmadığı anlaşılır.

Zaruret sebebiyle değil de, ipek elbise giymek gibi hacet sebebiyle mubah olanlara gelince:  Sahih’te şöyle sabit olmuştur: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ez-Zubeyr ve Abdurrahman b. Avf radiyallahu anhuma’ya kendilerinde olan kaşıntı sebebiyle ipek elbise giymelerine ruhsat vermiştir.” Bu, alimlerin görüşlerinden sahih olana göre caizdir. Çünkü ipek elbise ancak ona ihtiyaç olmadığı zaman haramdır. Bu yüzden kadınlara süslenme ihtiyaçları sebebiyle mubah kılınmıştır. Örtünmek için kadınlara mutlak olarak mubah olan tedavi için de mubah, hatta daha evladır. İpek elbise israf, övünme ve böbürlenme sebebi olduğu için (erkeklere) haram kılınmıştır. Buna ihtiyaç olduğu zaman ise mesela soğukta veya örtünmek için giyecek ipekten başka elbise bulunmazsa mubah olur.”

Fakihlerin genelinin tedavinin mubah olduğu ve vacip olmadığı görüşüne binaen hasta olan kimse dilerse tedavi olur veya tedaviyi terk eder. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirecek şeylere devam eder ve şimdi yahut daha sonra kendisini zayıflatıp zarar verecek olan, hatta kendisini öldürebilecek olan tedaviden uzak durur. Kendisi veya başkası hakkında tasarrufa sahip olan kendisidir. Dilerse sabredip hastalıktan ölse dahi ecir kazanır!

Nitekim Buhârî’nin Sahih’inde Atâ b. Ebi Rabah rahimehullah’tan şöyle rivayet edilmiştir: “İbn Abbas radiyallahu anhuma bana dedi ki: “Sana cennetlik bir kadını göstereyim mi?” ben: “Evet” dedi. Dedi ki: “Şu siyah kadındır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve dedi ki: “Ben sara hastasıyım ve (nöbet geldiğinde) üzerim açılıyır. Benim için Allah’a dua et.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Dilersen sabret, sana cennet vardır. dilersen sana afiyet vermesi için Allah’a dua edeyim.” Kadın dedi ki: “Sabrederim. Ancak üzerimin açılmaması için Allah’a dua et.” Bunun üzerine ona dua etti.”

Muslim’in Sahih’inde Cabir b. Abdillah radiyallahu anhuma’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ummu’s-Saib veya Ummu’l-Museyyeb’in yanına girdi ve buyurdu ki: “Neyin var ey Ummu’s-Saib (veya ey Ummu’l-Museyyeb)! Titriyor musun?” Dedi ki: “Hummâ (ateş nöbeti) var. Allah ona bereket vermesin!” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Hummâya sövme! Zira o körüğün demirdeki pası giderdiği gibi âdemoğullarından günahları giderir.”

Hastalıktan dolayı tedavi olmak ya da olmamak meşru olduğuna göre bir kimseyi tedavi olmaya zorlamak, fakihlerin geneline göre haramdır. Hasta olmayan Müslümanın ise hastalığa uğraması endişesiyle tedaviye zorlanmasının haram olduğu daha önceliklidir!

Halkın insanî haklarından mahrum edilerek korona aşısı olmaya mecbur bırakılmaları, özellikle insan haklarına karşı bir taşkınlık ve engellenmesi gereken bir suçtur.

Tedavi veya korunma babında aşı olmakta veya Allah’a tevekkül ederek veya aşının zararından uzak durmak için aşı olmayı terk etmekte bir sakınca yoktur. Eğer aşı olmaya mecbur bırakılır da bundan dolayı kişi zarara uğrarsa buna mecbur bırakan kimsenin tazmin etmesi gerekir. Aşı sebebiyle ölüm olursa zorlayan kimseye kısas uygulanması gerekir!

Kim bir kimseyi aşı olmaya zorlar ve kişi aşı sebebiyle ölürse onun katili olmuştur ve diyet gerekir. Tabiplere güvenerek aşıya teşvik eden ama mecbur bırakmayan kimseye ise bir şey gerekmez.

Allah’a tevekkül dışında bir sebepten dolayı yemek yemeyi terk etmeye teşvik eden ise böyle değildir. Şüphesiz hastalığın bulaşması diye bir şey yoktur. Allah’ın takdirine sabretmek veya ondan korunmak için, bedeninin aşıya tahammül edemeyeceğinden korkarak aşı olmayan ve hastalıktan ölen kimsenin dinen aleyhine bir durum söz konusu değildir.

15 Ekim 2021 Cuma

Kör Vicdanlara Fırlatılan Oklar!



 Korona Palavrası Sebebiyle Maske Takmanın ve Aşı Olmanın Şirk ve Küfür Oluşuna İtiraz Eden Anlayışsızların Kör Vicdanlarına!

Konuyla ilgili ayet ve hadisler daha önce defaatle zikredildi, ayrıntılı risale de yayınlandı elhamdulillah. Maske takma özelinde, temimenin şirk olduğunu ifade eden hadis açık ve yeterli iken bulanık suda avlanmaya çalışan iblis piyonları, milyonlarca ahmağı basit şüphelerle aldatmayı başardı! Paganizm propagandacılarının maskenin tedbir olduğunu iddia etmeleri bu basit sapkın şüphelerden biridir ve böyle bir şüpheye ancak kalbinde imandan nasip kalmamış ahmaklar aldanır. Nazar boncuğu ve muskaların da tedbir olduğuna inananlar da zaten bu türden müşriklerdir.

Bu yüzden en sıradan ahmak müşriklerin dahi anlayabileceği ve en aptal insanlara dahi hüccetin ikame olacağı şekilde izah etmek gerekirse, korona komplosunun önemli bir takım yönlerini ele alalım:

1- Hastalığın bulaşması meselesi: Naslarda kesin bir dille hastalığın bulaşması inancı nefyedilmiştir. Çünkü Allah Azze ve Celle her kişide hastalığı ayrı ayrı yaratır. Bazen hastalığın etkeni kirli hava olur, bazen Taun’da olduğu gibi cinlerin saldırısı olur, bazen sulardan ve yiyeceklerden zehirlenme olur. Fakat bu etkenlere maruz kalan herkes mutlaka hasta olacak diye bir kural yoktur. Allah bir kimsenin hasta olmasını dilemişse o kimse bu etkenlere maruz kalmasa da hasta olur. Bu yüzden bir kimsenin salgın hastalıktan korunmak için zehirli olduğu anlaşılan sudan veya yiyecekten uzak durması meşrudur. Fakat Allah’a tevekkül ederek uzak durmayabilir de. Böyle bir tevekkül vacip olmasa da imanın kuvvetinden kaynaklanır. Çünkü bu kimse bilir ki Allah’ın ezelde yazdığı şey kendisine mutlaka isabet edecek, yazmadığı ise isabet etmeyecektir. Yani Allah kendisine o salgın hastalığı yazmışsa o zehirli maddeden uzak dursa bile kendisine o hastalık isabet eder, Allah ona böyle bir şey takdir etmediyse o zehiri yese de kendisine hastalık isabet etmez. Nitekim Halid b. Velid radiyallahu anh’ın kendisine ikram edilen zehiri Allah’a tevekkül ederek ve Allah’ı zikrederek içmesi ve bundan bir zarar görmemesi böyle kuvvetli bir tevekkülün neticesidir.

Bilimciliği ve tıbbı Paganizm dininin malzemesi halinde getirenler ise; hastalığın etkeninin, asla varlığını ispat edemedikleri virüsler olduğunu, virüslerin isabet ettikleri kimselerde mutlaka hastalık peydah edeceğini iddia ederler.  Hatta Abdurrahman Dilikaypak, Dr. Bilgehan Bilge vb. gibi plandemi aleyhtarı gibi görünen şirk ehli manipülatör piyonların akideleri de farklı değildir. Bu yüzden paganistlerin, kendilerine düşmanlık etmeleri için görevlendirdikleri bu zayıflatılmış aktivistler de aslında İblis’in gayesine hizmet etmekte olduklarından, cemaatle namazların, haccın yasaklanması, safların ayrıldığı namaz uydurulması gibi bariz küfürlere karşı temel bir karşı duruş göstermemişler, hatta mütevatir hadislerden dolayı dinde bilinmesi zorunlu bir kural olan: “Hastalık bulaşması inancının cahiliyye küfründen olduğu” esasını asla ağızlarına dahi almamışlardır!

Sıradan bir gribin, medya marifetiyle korku pompalanarak panik atağın eşlik ettiği vehmî nefes darlıklarına sebep olduğu, bu tuzağa düşerek hastanelere başvuranların da ilaçlarla göz göre göre katledildiği bir senaryo adım adım işlendi. İnsanlar hipokondri tuzağına düşürüldü, hastalıklarının öldürücü olduğuna inandırıldı. 

“Peki ya sıradan dediğimiz, eskiden bildiğimiz bu gribin vakıası nedir?” denilecek olursa, çünkü bir kimse grip oluyor, sonra sarılıp temas ettiği kimselerden hepsinde olmasa da çoğunda da grip meydana geliyor!  İşte burada yukarıda zikrettiğimiz kader inancı devreye girmelidir. Allah’ın grip olmasını dilediği kimseler grip oluyor, dilemediği kimseler olmuyor, bu kadar basit. Meselenin cahiliyye inancı olan kısmı ise: “Ben falan gripli kimse ile temas ettiğim için grip oldum, temas etmeseydim grip olmayacaktım” şeklinde bir zanna kapılmasıdır! İşte bu cahiliyye inancıdır! İslam’ın bu hurafeye verdiği cevap ise, kendisine uyuzlu bir devenin bütün sürüyü uyuz etmesi şeklinde getirilen şüpheye Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in verdiği: “Peki ilk deveyi uyuz eden kimdir?” şeklindeki istifhamî cevabıdır.

Böylesi bir cahilî düşüncenin insanlar arasında yaygın olması sebebiyle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, hastalıklı hayvanın sağlıklı hayvanın yanına sokulmasını nehyetmiştir. Çünkü olur da Allah diğer hayvanların da hastalanmasını takdir etmişse, kişi bu cahiliyye kuruntusuna yenik düşebilir ve bundan dolayı da başkalarını itham edebilirdi.

Evet, hastalığın bulaşması konusunda bu cahiliyye inancının bertaraf edilmediği bir ortamda insanların hastalığın bulaştığı zannına sebebiyet vermemek için gripli kimseden uzak durmakta sakınca yoktur, Allah’a tevekkül ederek uzak durmamak ise daha üstündür.

2- Bu izahtan sonra gelelim namazların yasaklanması, safların arasına mesafe konması, hacc farizasının iptali meselesine: Her müslümanın şuna itikad etmesi zorunludur:  Hastalıkları yaratan Allah’tır, hastalıklardan koruyan da Allah’tır. Allah’ın emri olan cemaatle namaz, Cuma namazı, safları birleştirme ve hac gibi dinde bilinmesi zorunlu farz şiarları, Allah’ın takdir ettiği bir şeyden uzaklaşma bahanesiyle iptal etmek hangi imana, hangi akla sığar? Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Her nerede olsanız sağlamlaştırılmış yüksek kalelerde de olsanız ölüm size yetişir. Onlara bir iyilik gelse: “Bu, Allah’tandır.” derler. Kendilerine bir kötülük dokununca: “Bu, senin tarafındandır!” derler. De ki: “Hepsi Allah tarafındandır.” O halde bu topluma ne oluyor da hiç söz anlamaya yanaşmıyorlar?!” (Nisa 78)

Cemaatle namazı, safları birleştirmeyi ve haccı terk etmek Allah’ın takdir ettiği bir şeyden kurtulmak için midir, yoksa takdir etmediği bir şeyden kaçmak için midir? 

Yoksa Allah’tan başka yaratıcı mı varsayıyorlar? 

Halbuki tam aksine, eğer hastalığı yaratmanın Allah’tan olduğunu kabul ediyorlarsa, ondan korunmak için yine Allah’ın emirlerine sarılmak gerekmez mi? 

Neden paganist D.S.Ö’nün atadığı kafir, din düşmanı bilim kurulu üyelerinin “bilim” diye pazarlamaya çalıştıkları hurafelere aldanıyorlar? 

Çünkü kalpleri imandan ve hakikatten fersah fersah uzaklaşmıştır, bu yüzden sarih küfür amelleri kendilerinden sadır oluyor! 

Evet, İblis şimdilik galip gelmiş, dünyanın % 99’unu bu küfre sözde bilim tuzağıyla düşürmüştür! 

Dünyalarını dinlerinden önde tutan çanak yalayıcısı çakma hoca takımı da bu işte öncülük etmişler, absürt fetvalar vermişlerdir! Tıpkı dün demokratik seçimlerde oy kullanmaya cevaz vermeleri gibi, tıpkı dün İslam’ın şehitlik kavramı ile demokrasi küfrünü bir araya getirerek: “demokrasi şehitliği” diye bir terim daha katmaları, demokrasi küfrünün yüceltildiği meydanlara “Okçular tepesi” yakıştırması yapmaları gibi!  

3- Maske ve aşı konularının meşru tedbir zannedilmesi hakkında azim bir yanılgıyı da defalarca açıklamış olmama rağmen burada şunları söyleyeyim: Hastalık bulaşması ve kadere iman konusu yukarıdaki izahlardan da anlaşılmış olmalıdır. Maske konusu ise çoğunluğun bilmediği veya akledemediği bazı hakikatlerin geçerli bir şüphe arz edebileceği mahiyet taşıyor. Hakkımda yapılan bazı dedikodular kulağıma geliyor, maske takmaktan dolayı tekfir ettiğim söyleniyormuş! Bu konuda da açık açık yazdım, tekrar edeyim, maskeden dolayı değil, Cuma ve cemaatle namazların yasaklanmasını onaylamaktan dolayı tekfir ediyorum. Bu sebeplerden dolayı tekfir etmeyeni de tekfir ediyorum! Maske takmak ise söz konusu farzları yasaklayanları onaylamanın zahirdeki bir sembolüdür. Aynı zamanda paganist din düşmanlarının safında olmanın bir sembolüdür. İblis’e ve avanesine itaat etmenin bir sembolüdür. Tanımadığım, müslüman olduğunu bilmediğim kimselerde de zahirlerine göre hükmetme mecburiyetim vardır. Kim düşmanların safında ise dünya hükmü bakımından onların hükmünü alır. Kim "maske tak", "pcr testine gir", "aşı ol", "hes kodu göster" diyosa o da kâfirlerdendir. İslam düşmanlarının safındadır! Malının, canının haramlığı söz konusu değildir. Çünkü İslam’a ve müslümanlara karşı savaş içindedir!

Plandemiyi reddediyorum, maskenin koruduğuna inanmıyorum, ama dayatmalardan dolayı zaruri işlerim için maske takıyorum” diyenler ise gafil, cahil veya zaruretin olmadığı bazı durumlarda fasık kimselerdendir, böylelerini tekfir etmiyorum! Bunlar itikadında olmasa da fiillerinde müşriklere benzedikleri için fasıktırlar yahut gerçekten zaruretleri bulunması hasebiyle mazur da olabilirler. Dünyayı tercih için MRNA aşısı olanlar ise artık resmen Deccalin mülkiyetli kölesi olmuşlardır, henüz onlar için İslam'a geri dönüş imkanı dahi net değil. Zira vücuda giren bu maddeyi çıkaracak net bir yol henüz bilinmiyor. 

Evet, maskenin hakikatine gelince, bugün artık herkes maskelerde, pcr test kitlerinde ve aşılarda grafen denilen maddenin olduğunu biliyor. Grafenin ne olduğunu internetten kolayca bulabilirsiniz. Nokta kadar olan bu maddeler vücuda girip ısısıyla karşılaşınca ip gibi uzuyor ve hareket ediyorlar. MRNA aşıları ile de belki bu grafenlerin yönlendirilmesi planlanıyor. 5G veya 6G ile de vücuda aşılarla dâhil edilen MRNA kontrolü hedefleniyor. Maske, PCR testi veya aşı yoluyla vücuda girerek DNA yapısına dahil olan bu maddeler, insanı genetiği değiştirilmiş bir varlık saymaya sebebiyet veriyor ve kişi uluslararası kanunlar önünde patent sahibinin (ki onlar İblis’in taşeronlarıdır) resmi mülkü haline geliyor!

Bunlar düne kadar komplo teorisi denilerek savsaklandı, hâlbuki bunları yıllar öncesinde resmi yayın organlarında ima etmişlerdi, şimdilerde de iblise tabi olan hükümetlerce, resmi diller tarafından bangır bangır ilan ediyorlar. Fakat hala uyuyan derin uykusuna devam ediyor, koyun postu giymiş aç kurtlara hüsnü zan edip kendilerini onların kucağına atmakta yarışıyorlar!

Bizler ise bizim de, onların da rabbi olan Allah’ın yüce kudretine olan imanımızla onların oynadıkları tiyatroyu ve Great Reset tuzaklarını ciddiye almıyoruz! Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Deccali haber verdiği gibi, onun için özenle hazırlandığına şahit olduğumuz bu düzenlerin işaretlerini de haber vermiş, küfrün ve küfür ehlinin zelil akibetini de müjdelemiştir. Bize düşen asıl iş o ki, vahye teslimiyette sebat etmek ve iman ehlinin saflarında kalmaya azmetmektir. Dünya menfaatleri için maske takarak, pcr testi veya aşı olarak ahireti harap etmemek, imanda direnmektir!

 

23 Eylül 2021 Perşembe

Şeytanın Düşmanlığı


Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

﴿ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ * قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ ﴾

 “Böylece ikisini de aldatarak düşürtüp ağacı tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yapraklarından üst üste yapıştırmaya başladılar. Rableri de o ikisine: “Ben size bu iki ağacı yasaklamadım mı? Muhakkak ki şeytan sizin için apaçık bir düşmandır, demedim mi?” buyurdu. Dediler ki: “Rabbimiz biz nefsimize zulmettik bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen muhakkak ki hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (A’raf 22-23)

﴿ يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ ﴾

Ey Âdemoğulları! Şeytan ana-babanızın avret yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini sıyırarak onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de fitneye düşürmesin! Çünkü gerçekten o ve taraftarları sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Muhakkak ki biz şeytanları iman etmeyenlerin velileri kıldık.” (A’raf 27)

﴿ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ *  إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ  ﴾

Ey insanlar! Allah'ın vâdi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı da Allah hakkında sizi kandırmasın! Çünkü şeytan, sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman sayın. O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.” (Fatır 5-6)

﴿ وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ*  إِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّوءِ وَالْفَحْشَاء وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ  ﴾

Ey insanlar! Yeryüzündeki helal ve temiz olan şeylerden yiyin; şeytanın adımlarına uymayın! Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. Size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara 168-169)

﴿ الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُم بِالْفَحْشَاء وَاللّهُ يَعِدُكُم مَّغْفِرَةً مِّنْهُ وَفَضْلًا وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ ﴾

 “Şeytan size fakirliği vaad eder ve size çirkin şeyleri emreder. Allah ise kendisinden bir mağfiret ve lütuf vaad ediyor. Şüphesiz Allah Vasi'dir, Alîm'dir.” (Bakara 268)

﴿ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ ﴾

Şeytan onlara yaptıkları işleri güzel gösterip onları doğru yoldan çıkardı..” (Ankebut 38)"

﴿ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ ﴾

 “Fakat onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yaptıklarını süslü gösterdi.” (En’am 43)

﴿ قَالَ رَبِّ بِمَا أَغْوَيْتَنِي لأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَلأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ ﴾

 “Dedi ki: “Rabbim! Beni saptırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!”” (Hicr 39)

﴿ إِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ ﴾

 “Fısıltı ancak iman edenleri kederlendirmek için şeytandandır. Oysa Allah’ın izni olmaksızın o, onlara hiçbir şeyle zarar veremez. O halde mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” (Mucadile 10)

﴿ اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَأَنْسَاهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ أُولَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ ﴾

 “Şeytan onları kuşatmış; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların kendileridir.” (Mucadile 19)

﴿ إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ ﴾

 “İşte o şeytandır ki ancak kendi velilerini korkutur; eğer mü’min iseniz onlardan korkmayın, benden korkun!” (Al-i İmran 175)

﴿ إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَن ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلاَةِ ﴾

Muhakkak ki şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.” (Maide 91)

﴿ وَقُل لِّعِبَادِي يَقُولُواْ الَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ الشَّيْطَانَ يَنزَغُ بَيْنَهُمْ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلإِنْسَانِ عَدُوًّا مُّبِينًا ﴾

 “Kullarıma söyle; sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” (İsra 53)

﴿ إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ ﴾

Gerçek şu ki: İman edip de yalnız rablerine tevekkül edenler üzerinde onun bir hâkimiyeti yoktur.” (Nahl 99)

﴿ فَقَاتِلُوا أَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا ﴾

 “O halde şeytanın velileri ile savaşın! Muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa 76)

﴿ وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ ﴾

Sana şeytandan bir vesvese gelirse hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, Semî’dir, Alîm’dir.” (A’raf 200)

 Ukbe b. Amir radiyallahu anh’den:

بينا أنا أسيرُ معَ رسولِ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسلَّمَ بينَ الجَحفَةِ والأبواءِ إذ غشِيتنا ريحٌ وظُلمةٌ شديدةٌ فجعلَ رسولُ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسلَّمَ يتعوَّذُ بـ ﴿ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ ﴾ و﴿ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ﴾ ويقولُ يا عقبةُ تعوَّذْ بهما فما تعوَّذَ متعوِّذٌ بمثلِهما قالَ وسمعتُهُ يؤمُّنا بهما في الصَّلاةِ

“Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber Cuhfe ile Ebvâ arasında yürüyordum. Bizi bir fırtına ve şiddetli karanlık kuşattı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Felak ve Nas sureleriyle sığınmaya başladı. Şöyle buyurdu:

Ey Ukbe! Bu iki sure ile Allah’a sığın. Zira sığınan bir kimse bu ikisi gibisiyle sığınmamıştır.” O günümüzde bu sureleri namazda da okuduğunu işittim. Ebû Dâvûd rivayet etti, el-Elbani sahih dedi.

﴿ وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحْضُرُونِ ﴾

Ve de ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım, Rabbim!” (Mu’minun 97-98)

17 Eylül 2021 Cuma

Cebriyye’ye Reddiye

 Cebriyye’nin Ortaya Çıkışı:

Cebriyye:  Horasan emiri Silm b. Ahvaz tarafından 128 yılında öldürülen el-Cehm b. Safvan’a tabi olanlardır.[1]

Cebriyye diye isimlendirilmelerinin sebebi onların şöyle demeleridir: “Kul fiillerinde özgür değil, zorunludur. Hakiki fail Allah Teâlâ’dır. Allah Teâlâ kulları imana veya küfre zorlar.”[2]

Cebr’in (zorlamanın) manası: İnsanların irade ve istekleri olmaksızın bir şeyi yapmaya mecbur edilmeleridir. Cebriyye insanların fiillerinde seçim hakkı olmadığı, bir şeyi değiştirmeye de güçlerinin bulunmadığı, fiillerin ancak Allah’a ait olduğu, kulların yaptıkları şeyleri Allah’ın yaptırdığı görüşündedirler. Böylece mutlak olarak kulların bütün fiillerini Allah’a isnad ederler. Kul iman ettiğinde veya kafir olduğunda iman ve küfür Allah’tandır derler. Taat veya masiyet ancak mecaz yoluyla kula nispet edilir, hakiki fail Allah Subhanehu’dur, çünkü kul bir şeyi değiştirmeye güç yetiremez derler.[3]

Yine Cebriyye der ki: “Kul müyesserdir, asla bir tercihi yoktur. O rüzgarda salınan bir yaprak gibidir. Bundan dolayı onun hesap ve ceza hususunda küfür ve isyan hatta şirk fiili işlese bile Allah Teâlâ’ya yalnızca kalbiyle iman etmesi yeterlidir.” Allah onların söylediklerinden münezzehtir. Onlara göre Allah’a ortak koşan kimse Allah’ı bildiği sürece mü’mindir! Onlar Cebriyye’nin gulatı (aşırıları)dır. Çünkü onlar fiilin tamamen Allah Teâlâ’ya ait olduğu görüşünde olduklarından kullara kalpte bilmek dışında bir hesabın olmayacağını iddia ediyorlar. Onlara göre Allah Subhanehu’yu bilen kurtulur, Allah’ı inkar eden helak olur! Cebriyye mezhebi en pis ve en bâtıl mezheplerdendir. Çünkü Allah Teâlâ’yı kullarına zalim kılarlar! Allah Teâlâ Cebriyyenin gulatının söylediklerinden yücedir!

İmam İbn Hazm rahimehullah şöyle demiştir: “İnsanlar imanın mahiyeti hakkında ihtilaf ettiler. Bir topluluk imanın Allah Teâlâ’yı yalnızca kalp ile bilmek olduğunu iddia etti. Yahudilik, Hristiyanlık ve diğer küfürleri diliyle ve ibadetleriyle izhar etse bile Allah Teâlâ’yı kalbiyle bildiği zaman onun cennetlik bir Müslüman olduğunu iddia ettiler. Bu el-Cehm b. Safvan’ın görüşüdür.”[4]

Cebriyye’nin Kur’ân Ayetlerine Bozuk Yorumları:

1- Cebriyye’den bazıları toplanıp kaderden bahsettiler ve Hüdhüd’ün: “Şeytan onlara amellerini süsledi” (Neml 24) sözünü zikrettiler. Onlardan biri dedi ki: “Hüdhüd Kaderî idi. Ameli o kavme, süslemeyi ise şeytana nispet etti. Hâlbuki bunların hepsi Allah’ın fiilidir”(!)

2- Cebriyye’den birine Allah Teâlâ’nın: “İman etselerdi ne olurdu?” (Nisa 39) ayeti soruldu. Dedi ki: “Onlarla alay ediliyor.” Denildi ki: “O zaman şu ayetin manası nedir: “Şükreder ve iman ederseniz Allah size ne diye azab etsin?” (Nisa 147) dedi ki: “Bu fiilde kazandıkları bir günah yoktur. Bilakis başlangıçta küfretmişlerdir. Sonra bundan dolayı azap görürler.”

3- Cebriyye’den biri işlediği bir günahtan dolayı eleştirilince dedi ki: “Eğer O’nun emrine isyan etmişsem ben yine O’nun iradesine itaat etmişimdir.”

4- Bir kârî Cebriyye’den birinin yanında şu ayeti okudu: “Dedi ki: Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?” (Sad 75) dedi ki: “Onu alıkoyan Allah’tır. Şayet İblis bunu söyleseydi doğru söylemiş olurdu. Fakat İblis mazeretini açıklamada hata etti. Şayet ben orada olsaydım: “Sen alıkoydun” derdim.”

5- Cebriyye’den birisi: “Semud’a gelince, onları hidayet ettik. Onlar ise körlüğü hidayete tercih ettiler” (Fussilet 17) ayetinin okunduğunu işitince şöyle dedi: “Bu bir şey değildir. Bilakis Allah onları saptırdı ve kör etti.”

5- Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah şöyle dedi: “Cebriyye’nin şeylerinden birini azarladım. Bana dedi ki: “Muhabbet, kalpte sevilen dışında her şeyi yakan bir ateştir. Kainat tamamen O’nun muradıdır. Ondan hangi şeye buğz eder ki?” Ben de ona dedim ki: “Eğer sevilen, kainatta bazılarına buğz eder, onlara düşmanlık eder ve lanet eder de sen de onları sever ve veli edinirsen sevilenin dostu mu yoksa düşmanı mı olursun?” Dedi ki: “Taş yutmuş gibi oldum.”[5]

Cebriyye’nin Getirdiği Şüphelere Cevaplar:

1- Cebriyye bâtıl mezheplerine Allah Teâlâ’nın şu ayetini delil getirmişlerdir: “Attığın zaman sen atmadın. Lakin Allah attı.” (Enfal 17) dediler ki: “Bu ayet fiilin insana ait olmadığına, ancak Allah’a ait olduğuna delildir. Çünkü atan Allah’tır.”

Bu şüphenin cevabı:

Alimler dediler ki: Ayetin anlamı şöyledir: “Hedefe sen isabet ettirmedin. Lakin hedefe isabet ettirmeye muvaffak kılan Allah’tır. Sen attığında isabet ettirmeye muvaffak kılan Allah Teâlâ’dır.”

2- Cebriyye bâtıl mezheplerine amelin cennete girmeye bir sebep olmadığını ifade eden şu hadisi delil getirdiler: Buhârî ve Muslim Aişe radiyallahu anha’dan Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet ettiler: “Hiç kimse cennete ameliyle giremez.” Dediler ki: “Sen de mi ey Allah’ın rasulü?” Buyurdu ki: “Ben de. Ancak Allah beni mağfiret ve rahmetine daldırmıştır.”[6]

Cebriyye der ki: “Bu hadis amellerin bir etkisi olmadığına delildir. Ameller cennete girme sebebi değildir. Buna göre ameller insandan değildir. İnsanın herhangi bir ameli yoktur. onların bir hareketi yoktur. Bilakis o hareket ettirilendir. İşinde mağluptür. Onu Allah’ın iradesi hareket ettirir. Tıpkı ağacın kendi tercihiyle hareket etmemesi gibi.”

Bu şüphenin cevabı:

İmam İbnu’l-Kayyım rahimehullah bu hadisle ilgili olarak şöyle demiştir: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem cennete girişin hiç kimsenin amelinin karşılığı olmadığını haber vermiştir. Şayet Allah Subhanehu’nun kulunu rahmetiyle cennete sokması olmasa sadece kulun ameli onun cennete girmesine bedel olamazdı. Zira onun amelleri Allah’ın sevip razı olduğu şekilde meydana gelmiş olsa da, Allah’ın dünya yurdunda vermiş olduğu nimetlerini karşılamazdı. Hatta şayet hesap edilse bütün amelleri Allah’ın nimetlerinin çok azını karşılar, geriye şükür gerektiren nimetler kalırdı. Şayet bu durumda ona azap etse bundan dolayı Allah ona zulmetmiş olmazdı. Eğer ona rahmet ederse, Allah’ın rahmeti kulun amelinden hayırlı olurdu.”[7]

Ebû Dâvûd, Ubey b. Ka’b radiyallahu anh’den Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Şayet Allah göklerinin ve yerinin halklarına azap edecek olsa onlara zulmetmiş olmaz. Şayet onlara rahmet ederse elbette rahmeti onların amellerinden hayırlı olur.”[8]

İmam İbnu’l-Cevzî rahimehullah bu hadis ile Allah Teâlâ’nın: “İşte yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cennet budur” (Zuhruf 72) ayetinin arasını cem ederek şöyle demiştir:

“Burada dört cevap vardır:

Birincisi: Amele başarılı kılınmak Allah’ın rahmetindendir. Şayet Allah’ın rahmeti olmasa ne iman ne de kurtuluşu kazandıran taat meydana gelir.

İkincisi: Kölenin efendisine fayda vermesi efendisinin hakkıdır. Ne zaman ona karşılık olarak nimette bulunursa bu onun lütfundan olur.

Üçüncüsü: Bazı hadislerde kişinin cennete Allah’ın rahmetiyle girdiği, cennetteki derecelere ise amellerle ulaştığı bildirilmiştir.

Dördüncüsü: Taat amelleri sınırlı zamanlarda işlenir. Sevap ise tükenmez. Tükenmeyen nimetler amellerin karşılığı olamaz.”[9]

İmam İbn Hacer el-Askalanî rahimehullah da söz konusu hadis ile Zuhruf 72. Ayetinin arasını cem ederken şöyle demiştir:

“Hadis; amel edenin cennete girmek için faydalanamadığı, kabul görmeyen amele yorumlanır. Bu durumda ameli kabul edip etmemek Allah Teâlâ’ya aittir. Allah ancak rahmet ettiklerinin amelini kabul eder. Buna göre: “Yaptıklarınız sebebiyle cennete girin” (Nahl 32) ayeti; kabul edilen ameller hakkındadır.”[10]

Cebriyye’ye Reddiye

İbn Useymin Cebriyye’ye cevap olarak şöyle demiştir: “Bizler taatleri kendi tercihlerimizle işliyoruz, bizi kimsenin zorladığını hissetmiyoruz. Günahları da aynı şekilde kendi tercihlerimizle işliyoruz. Bir kimsenin bizi zorladığını hissetmiyoruz. İnsanın fiilinin kendi iradesinden kaynaklandığının vahiyden ve vakıadan delili vardır.

Vahiyden delili: Bu konuda ayetler çoktur. Allah Teâlâ’nın şu kavli bunlardan biridir: “Kiminiz dünyayı istiyordu, içinizde ahireti isteyen de vardı.” (Al-i İmran 152)

Allah’ın vechini arzulayarak infak ettikleriniz” (Bakara 272)

Buhârî ve Muslim Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh’den, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Ameller ancak niyetlerledir. Her kişiye de ancak niyet ettiği şey vardır.”[11]

Kulun fiilinin kendi tercihiyle meydana geldiğine dair sayılamayacak kadar çok delil vardır. Lakin bu tercih Allah’ın dilemesine bağlıdır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (İnsan 30)

Vakıadan delil: Muhakkak ki her insan bazı fiiller işler ve hiç kimsenin kendisini bunu yapmaya zorladığını hissetmez. Derse kendi tercihiyle katılır, derse gelmezse kendi tercihiyle gelmez. Bu yüzden şayet fiil onun tercihiyle meydana gelmeseydi kula nispet edilmez, hiçbir suçu da olmazdı.

Ebû Dâvûd, Ali b. Ebi Talib radiyallahu anh’den Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, ihtilam oluncaya kadar çocuktan ve akıllanıncaya kadar deliden.”[12]

Allah Azze ve Celle Ashab-ı Kehf’in çevirilmelerini onlara değil, bilakis kendisine nispet etmiş, şöyle buyurmuştur: “Onları sağa ve sola çeviriyorduk” (Kehf 18) “Onlar dönüyorlardı” dememiştir. Çünkü bunda onların bir iradesi yoktu. Uyuyan kimsenin iradesi yoktur. Bu yüzden kişi uykuda karısını boşasa boşaması geçerli olmaz. Çünkü kendi iradesi olmasan meydana geldiği için fiil ona nispet edilmez.

Yine şayet ne söylediğinin farkında olmayacak kadar sarhoş olan kimsenin boşaması da gerçekleşmez. Nefsine hâkim olamayacak kadar şiddetli öfke halinde olan kimse karısını boşasa bu talak da gerçekleşmez. Çünkü iradesi olmadan meydana gelmiştir. Bir şey irade olmaksızın meydana geliyorsa dinen onun hükmü yoktur. Buradan ortaya çıkıyor ki, bizden iradeyle meydana gelen bir şeyin geçerli olacağı Kur’an ile sabittir.”[13]

Günahlara Mazeret Getiren Cebriyye’ye Reddiye:

İmam Nevevî rahimehullah şöyle demiştir: “Şayet şöyle denilecek olursa: “Günahkar olan kimse: “Günahlarımız Allah’ın bize takdir ettiği şeylerdir” derse o kimse kınanmaktan ve cezadan kurtulamaz. Eğer söylediği şeyde samimi ise cevap şudur: Muhakkak ki bu günah sahibi mükellefiyet diyarındadır. Onun üzerinde mükelleflere uygulanan ceza, kınanma gibi hükümler devam eder. Ona yapılan bu uygulamalar başkalarını böyle fiillerden sakındırmak içindir. O kimse ölmediği sürece sakındırılmaya muhtaçtır.”[14]

İbn Useymin şöyle demiştir: “Kulların taat ve masiyet olarak bütün fiilleri Allah’ın yaratmasıyladır. Lakin bu durum bu günahı işleyen kimse için bir mazeret değildir. Bunun birçok delillerinden bazıları şunlardır:

1- Allah ameli kula nispet etmiş ve onun kazancı kılmıştır. Şöyle buyurmuştur: “Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir” (Mu’min 17) Şayet bu fiilde onun tercihi olmasaydı ona nispet edilmezdi.

2- Allah kula emir ve yasaklarda bulunmuş, onu ancak gücünün yettiği şeylerle yükümlü kılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah hiçbir nefsi gücünün yetmediği şeyle yükümlü kılmaz.” (Bakara 286) Yine şöyle buyurmuştur: “Gücünüz yettiği kadarıyla Allah’tan sakının.” (Tegabun 16) Şayet kul zorlanmış olsaydı, bir şeyi yapmaya veya terk etmeye gücü yetmeyen konumunda olurdu. Çünkü zorlanan kimse bundan kurtulmaya güç yetiremeyendir.

3- Herkes tercihle işlenen amel ile mecburen yapılan amel arasındaki farkı bilir. Tercihle yapılan amel, ondan kurtulmaya güç yetirilen ameldir.

4- Günah işleyen kimse günaha girişmeden önce kendisine takdir edileni bilmemektedir ve o onu yapmaya veya terk etmeye imkân sahibidir. Bilinmeyen bir kader, yapılan yanlışa nasıl mazeret getirilebilir? Bu durumda doğru amel eden kimsenin de: “Bana takdir edilen buymuş” demesinin ne ayrıcalığı olur?

5- Allah mazeret kalmaması için rasuller gönderdiğini haber vermiştir. Şöyle buyurmuştur: “İnsanların rasullerden sonra Allah’a karşı bir mazereti olmasın diye” (Nisa 165)

Şayet kader günah işleyen kimseye bir mazeret olsaydı rasullerin gönderilmesi ile bu mazeret ortadan kalkmazdı. O zaman Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarının ancak bir şeyi işlemeye veya terk etmeye imkanı olan kimseye söz konusu olduğunu biliriz. Muhakkak ki O günaha zorlamaz ve taati terk etmeye mecbur bırakmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Allah hiçbir nefsi gücünün yetmediği şeyle yükümlü kılmaz.” (Bakara 286)

Gücünüz yettiği kadarıyla Allah’tan sakının.” (Tegabun 16)

Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir” (Mu’min 17)

Bu ayetler delalet ediyor ki; kulun fiili ve kazancı vardır. İyilikleri sevapla, kötülükleri ceza ile karşılık görür. Bu da Allah’ın kaza ve kaderiyle meydana gelir.”[15]



[1] İbn Ebi’l-İz el-Hanefi Şerhu’l-Akideti’t-Tahaviyye (2/349)

[2] Şehristani el-Milel ve’n-Nahl (1/87)

[3] Ebu’l-Hasen el-Eşari Makalatu’l-İslamiyyin (1/338)

[4] İbn Hazm el-Fazl Fi’l-Milel ve’n-Nahl (3/105)

[5] Hişam Abdulkadir Muhtasaru Mearici’l-Kabul (s.290)

[6] Buhârî (6467) Muslim (2816)

[7] Miftahu Dari’s-Seade (s.18)

[8] Sahih. el-Elbani Sahihu Suneni Ebi Davud (3932)

[9] İbn Hacer el-Askalani Fethu’l-Bari (11/301-302)

[10] Fethu’l-Bari (11/302)

[11] Buhârî (1) Muslim (1907)

[12] Sahih. el-Elbani Sahihu Suneni Ebi Davud (3703)

[13] İbn Useymin Şerhu’l-Akideti’s-Sefariniyye (s.335)

[14] Nevevi Şerhu Sahihi Muslim (8/454)

[15] İbn Useymin Şerhu Lum’ati’l-İtikad (s.93-94)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)