Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

21 Mayıs 2023 Pazar

Cehaletin Mazeret Olanı ve Olmayanı

 

Soru: Cehaletin akide konusunda mazeret olması meselesinde görüşünüz nedir? Bize bunu açıklayın, Allah size hayırlı karşılık versin.

Şeyh Abdulaziz b. Baz’ın cevabı:

Akide en önemli meselelerden ve en büyük vaciptir. Bunun hakikati: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, rasullerine, ahiret gününe, hayrı ve şerriyle kadere iman etmektir. Allah Subhanehu’nun ibadet edilmeye hak sahibi olduğuna iman etmek ve buna şahitlik etmek de böyledir. Bu da Allah’tan başka ibadete layık hak ilah olmadığına şahitlik sözüdür. Mü’min bununla Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan başkasının hak ma’bûd olmadığına şahitlik etmektedir. Yine Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in cinlere ve insanlara gönderilmiş rasul olduğuna ve nebilerin sonuncusu olduğuna şahitlik eder. Bütün bunlar olmazsa olmazlardır ve bu, akidenin bel kemiğidir. Erkek ve kadın herkes için bu iman zorunludur. Dinin esası budur.

Aynı şekilde Allah ve rasulünün haber vermiş oldukları kıyamet, cennet, cehennem, hesap, amellerin karşılıklarının verilmesi, amel defterlerinin dağıtılması, insanların bu amel defterlerini sağlarından ve sollarından almaları, amellerin tartılması gibi Kur’ân ayetleri ve nebevî hadislerde gelenlere de iman etmek gerekir.

Bu konularda cehalet mazeret olmaz. Bilakis bunlar öğrenilip basiret sahibi olunması gereken konulardır. Müslümanlar arasında yaşayan bir kimsenin bu konularda “Ben bilmiyorum” sözü mazeret olmaz. Nitekim kendisine Allah’ın kitabı ve Nebisi sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti ulaşmıştır. Bu önemli konulardan cahil kalan kişi ilimden yüz çevirmiş sayılır ve “Gafil” ve “Mutecahil” (cahilliği kendi isteğiyle tercih etmiş) diye adlandırılır. Bu kimse mazur olmaz. Nitekim Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” (Furkan 44)

And olsun, cinlerden ve insanlardan pek çoğunu cehennem için yarattık ki onların kalpleri vardır onunla anlamazlar, gözleri vardır fakat onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler. Bunlar hayvan gibidirler, hatta daha da şaşkındırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.” (A’raf 179)

Böyleleri hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

O, kimini hidayete erdirdi kimi de sapıklığı hak etti. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları veliler edindiler. Buna rağmen kendilerini doğru yolda sanırlar.” (A’raf 30)  

Bunun gibi Allah Subhanehu’nun zalimleri cehaletleri, yüz çevirmeleri ve gafletleri sebebiyle mazur görmediği birçok ayetler vardır.

Müslümanlardan uzak olan, müslümanların bulunmadığı, Kur’ân ve sünnetin kendilerine ulaşmadığı beldelerde yaşayanlara gelince bu kimse mazurdur. Onun hükmü - eğer bu halde ölürse - kıyamet gününde imtihan edilecek olan fetret ehlinin hükmüdür. (Kıyamet günündeki bu imtihanda) İcabet eden ve emre itaat edenler cennete girerler, isyan edenler ise cehenneme girerler.

Bazı zamanlar bazı insanlara kapalı kalan; namazın bazı hükümleri, zekatın bazı hükümleri, haccın bazı hükümleri gibi meselelere gelince kişi bunlarda mazur olabilir. Bunda bir sıkıntı yok. Çünkü insanların çoğuna bu meseleler kapalı kalabilir. Herkes bu konuların fıkhını elde edemeyebilir. Bu konularda durum kolaydır. Mü’minin dininde fıkıh öğrenmesi ve ilim ehlinden sorması gerekir. Nitekim Allah Subhanehu şöyle buyurmuştur:

Bilmiyorsanız zikr ehline sorun.” (Nahl 43)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ilimsiz olarak fetva veren kimseler hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

Bilmiyorlarsa sormaları gerekmez miydi? Cahilliğin çaresi ancak sormaktır.” (Ahmed 1/330) Dârimî (752) Ebû Dâvûd (336, 337) Hâkim (1/178) el-Elbani hasen demiştir.

Yine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Allah kimin hayrını murad ederse onu dinde fakih (ilim ve kavrayış sahibi) kılar.” (Buhârî (69) Muslim (1719)

Müslümanların erkeklerine ve kadınlarına vacip olan şey, dinde fıkıh öğrenmek, kendilerine problemli gelen konuları sormak, cahillik üzere sükut etmemek, (ilimden) yüz çevirmemek ve gaflet etmemektir. Çünkü onlar Allah’a kulluk edip itaat etmeleri için yaratılmışlardır. Bunun yolu da ancak ilimledir. İlim ise gafletle ve yüzçevirmeyle elde edilemez. Bilakis cahilin ikim öğrenmesi için ilmi talep etmesi zorunludur, ilim ehline sorması zorunludur.”

Abdulaziz b. Baz Mecmu’u Fetava ve Makalatu’l-Mutenevvia (9/398)

23 Nisan 2023 Pazar

Tesbih Aleti Kullanmayı Yasaklayan Merfu Hadis

 Yuseyra radıyallahu anha’dan:

دخل علينا رسول الله صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ونحن نسبح بالتسبيح فقال ألقين -أو دعن- عنكن وعليكن بِالْأَنَامِلِ فسبحن بها فَإِنَّهُنَّ مَسْئُولَاتٌ ومُسْتَنْطَقَاتٌ

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yanımıza girdi. Biz tesbih aleti ile tesbih ediyorduk. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Bunları (tesbih aletlerini) atın (veya kendinizden uzaklaştırın) Sizlerin parmak boğumlarınızla tesbih etmeniz gerekir. Zira onlar (parmaklarınız) sorgulanacak ve konuşturulacaklardır.”[1]

Sufi bir muhaddis olan Hakîm et-Tirmizî bunu Nevadiru’l-Usul’de Abdulkuddus b. Muhammed b. Abdilkebir b. Şuayb b. El-Habhab el-Ezdî[2] – Abdullah b. Davud[3] – Hânî b. Osman[4] – Humeyda bt. Yasir[5] – ninesi Yuseyra[6] radıyallahu anha isnadıyla rivayet etmiştir. Bu isnad hasendir.

Ebû Dâvûd, Tirmizî, Ahmed, Hakim, İbn Hibban, Taberânî ve başkaları, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kadınlara tesbihleri parmak boğumlarıyla yapmalarını emrettiği şeklindeki lafzıyla rivayet etmişlerdir.[7]

Muhakkik muhaddislerin hepsi de Hani b. Osman – Humeyda – Yuseyra radıyallahu anha yoluyla gelen bu isnadı hasen ve sahih olarak değerlendirmişlerdir.

Hakîm Tirmizî’nin bu rivayeti de sika raviler yoluyla aynı isnad ile gelmiştir. Tesbih aleti kullanmayı yasaklamayı da içermesi bakımından Hakîm et-Tirmizî’nin rivayetindeki bu sahih ziyade ayrı bir öneme sahiptir.



[1] Hakîm et-Tirmizî Nevadiru’l-Usul (405)

[2] Sikadır. Buhârî ricalindendir. Bkz.: Tehzibu’l-Kemal (3496)

[3] Sika, hüccettir. Buhârî ricalindendir. Bkz.: Tehzibu’t-Tehzib (2/500)

[4] Makbuldür, İbn Hibban tevsik etmiştir. Ebû Dâvûd ve Tirmizî ricalindendir. Bkz.: Tehzibu’t-Tehzib (11/21)

[5] Tabiinin orta tabakasından makbule bir raviyedir. Hanî b. Osman’ın annesidir. İbn Hibban tevsik etmiştir. Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin ricalindendir. Bkz.: Tehzibu’t-Tehzib (12/413)

[6] Yuseyra veya Nuseyra yahut Busra yahut Useyra radıyallahu anha muhacirattan olan sahabiyedir. Bkz.: Tehzibu’t-Tehzib (12/458)

[7] Ebû Dâvûd (1501) Tirmizî (3486, 3583) Ahmed (6/370) Hâkim (1/732) İbn Hibban (3/122) Taberânî Mu'cemu'l-Kebîr (25/74) Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (5/182) Taberani ed-Dua (1771-72) İbn Ebî Âsım el-Âhâd ve'l-Mesânî (3285) İbn Ebî Şeybe (2/160, 6/53) Beyhakî Daavat (2/51) Abd b. Humeyd (1570) Hatib Tarih (4/384, 10/143) İbn Hacer Netaicu’l-Efkar (1/72)

21 Nisan 2023 Cuma

22 Nisan/1 Şevval Cumartesi Ramazan Bayramı Hutbesi

 

İhlasın Zorunluluğu

Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukabadî

Bismillahirrahmanirrahim.

Hamd Allah içindir. O’na hamd eder, O’ndan yardım ister ve O’ndan bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah kimi hidayet etmişse onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırmışsa onu hidayet edecek yoktur. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın kulu ve rasulüdür. O’nu bütün dinlere üstün kılmak için hidayet ve hak din ile göndermiştir. O da risalet görevini tebliğ etmiş, emaneti eda etmiş ve ümmete nasihat etmiştir. Allah’ım! O’na, ailesine, ashabına ve kıyamet gününe kadar onun yolunda giderek hidayetine tabi olanlara salat ve selam et, onlara bereket ver.

Bundan sonra:

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Yedi kişi var, Allah onları hiçbir gölgenin olmadığı Kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler:

-Adil imam,

-Allah'a ibadet içinde yetişen genç,

-Tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse,

-Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi,

-Güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde; "Ben Allah'tan korkarım" deyip icabet etmeyen kimse,

-Allah'ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.

-Sağ elinin verdiğini sol elinden gizleyerek sadaka veren"[1]

Adil İmam: Devlet yöneticisi, hükmünde insanların kimsenin engel olmayacağı bir yetkiye sahiptir. Hükmünde adaleti, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyi tercih ederse bunu ancak Allah için ihlastan dolayı yapmıştır. Şeytan bir yöneticiyi saptırmak için en çok adaletten uzaklaştırmak için hileler kurar.  Ancak şeytanın ihlaslı kullara yetkisi olmadığı için ihlaslı bir yönetici adaleti uygulamayı başarır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Şeytan ise şöyle demişti; "Rabbıml Beni azdırmış olman dolayısıyla yeryüzündeki günâhları Âdemoğulları için süsleyecek ve hepsini azdıracağım Ancak içlerinden ihlâslı kılınan kulların müstesna. Rabbı da buyurmuştu ki: "Vazgeçilmesi mümkün olmayan dosdoğru yol budur. Sana uyan azgınlar dışında, senin kullarım üzerinde hiçbir gücün yoktur” (Hicr 39-42)

Burada adil imam ifadesinin kapsamına insanlar üzerinde yetki sahibi olan herkes dâhildir. Mesela vali, iş yeri patronu, şef, müdür vb. bu kapsama girdiği gibi insanlara dinlerini öğretme konusunda imam olan bir önder, aile reisi, çocukları üzerinde kocasının vekili olan anne de dâhildir. Zira bunlar da sorumlu oldukları kimselere karşı birer imamdırlar.

Bunun delili Müslim’in şu rivayetidir: “Şüphesiz adalet yapanlar Allah katında Rahmanın sağında nurdan minberler üzerinde olacaklardır. Onlar hükümlerinde, ailelerinde ve yetkisi kendisine verilen konularda adalet yapanlardır.”

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Her biriniz çobansınız ve her biriniz sürüsünden mesuldür” buyurmuştur. O halde herkes, kendisine yetki verilen konuda, şeytanın kendisini adaletten saptırmaması için Allah Azze ve Celle’ye karşı ihlaslı olmalıdır.

Adalet; ifrattan (aşırı gitmekten) ve tefritten (kusurlu davranıp geri kalmaktan) uzak olmak, dengeyi muhafaza etmektir.

Her fert, bedenin imamı olan kalbine ihlası hâkim kılmalı, kalbinin vücut üzerinde Allah’ın indirdikleriyle hükmetmesini sağlamalıdır. Şüphesiz beden üzerinde Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen bir kalp de, adaletten sapan bir kalptir. Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler, zalimlerin, fasıkların ve kâfirlerin ta kendileridir. Allah’ın hükümlerini uygulamaya kişi önce kendi nefsinden başlamalıdır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi; “vücutta bir et parçası vardır ki, o düzgün olursa organların amelleri de düzgün olur, o et parçası bozuk olursa organların amelleri de bozuk olur. Dikkat edin o et parçası kalptir.”

Organlarımızdan ve dillerimizden sadır olan bozuk ameller, kalplerimizin bozukluklarından kaynaklanmaktadır. Organlarımızdan sadır olan isyanlar, adalete aykırıdır. Adaletin zıddı ise zulümdür. Zulümlerin en büyüğü ise şirktir. Nitekim Lokman aleyhi's-selâm oğluna şöyle demiştir:

Ey oğulcuğum! Allah'a sakın şirk koşma; zira şirk en büyük zulümdür” (Lokman 13) Muhakkak ki azalardan meydana gelen şirk, kalpte en büyük bozulmanın, adaletten en büyük sapmanın bir göstergesidir.

Bazen kalp şirk şubeleriyle bozulmuş halde iken organlardan düzgün amel de meydana gelebilir. İşte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmeti adına en çok korktuğu şeylerden birisi de budur: gizli şirk ki o riyadır. Kalp Allah Azze ve Celle için ihlas üzere olmadığı halde organlar, Allah için amel ediyormuş gibi görünür. Şayet kalpte meydana geldiği halde organlarda gözükmeyen bu bozulma, iman edilmesi gereken esasların yerine gelmemiş olması sebebiyle meydana gelmişse, kalp Allah Azze ve Celle’yi hakkıyla takdir etmediği halde organlar bunun aksine amel ediyorsa, kalp cenneti arzulamayıp, cehennemden korkmadığı halde, organların amelleri cenneti arzulayanların ve cehennemden sakınanların amellerini işliyorsa, kalp, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiklerine boyun eğmediği halde, organlar sünnete tabi olmuş gibi görünüyorsa işte bu münafığın halidir!

Onun organları, insanların yanında imanın ve islamın göstergesi olan ameller işler. Lakin kalbi, organlarının yaptıklarına katılmamaktadır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabına hitaben;

Sizler için kapkaranlık bir gecede, simsiyah bir kayanın üzerindeki siyah bir karıncanın adımlarından bile daha gizli olan şirkten korkarım” diyerek ürkütücü bir ifadeyle anlattığı durum budur. Kalp ile organlar arasındaki tutarsızlık amel boyutunda olursa bu büyük bir günah olan riyakârlıktır ve akide (inanç esasları) konusunda olursa bu da küfür olan münafıklıktır.

İşte bu sıfatlara sahip olan bir insan, kendisini şeytandan ihlas kalkanıyla korumadığı için rabbiyle yalnız kaldığı anlarda, Rabbinden başka kimsenin kendini görmediği anlarda adaleti yerine getiremez. Nefsi üzerinde adil bir imam olamaz.

İnsan, nefsi üzerinde adil imam olmak için kalbi üzerinde ihlas mücadelesini elden bırakmamalı, şeytana en ufak bir kapıyı açık bırakmamalıdır. Şüphesiz şeytan insanın kurdudur ve onu en büyük faziletten alıkoymak için sürekli fırsat kollar. İhlas sahibi olduğu halde ibadetler yapan bir kimse dahi asla kendisine güvenmemeli, gaflete düşmemeli, şeytanın tuzağından emin olmamalıdır. Çünkü şu aktaracağım hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem münafıklardan ve riya ile amel edenlerden değil, ihlas ile amel edenlerin düşebileceği bir vartaya dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır.

Ümmetimden birtakım kimseleri bilirim ki onlar kıyamet günü Tihâme dağları kadar (çok) ve bembeyaz (yâni tertemiz) sevaplar getirirler de Allah (Azze ve Celle) o sevapları saçılmış toz eder (yani mahveder, kabul etmez). Sevbân (Radıyallâhu anh):

“Ey Allah’ın rasulü! Bilmeyerek onlardan olmamamız için bize onların sıfatlarını söyle ve bize onların durumunu açıkla” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

Bilmiş olunuz ki onlar sizin (din) kardeşleriniz ve sizin cinsiniz­den (bir takım insanlar)dır. Sizin aldığınız gibi onlar geceden (ibâ­detten nasiplerini) de alırlar. Lâkin onlar, Allah'ın yasak kıldığı şeyler­le tenha yerde başbaşa kaldıkları zaman o yasakların sınırlarını çiğ­nerler” buyurdu.[2]

- Allah’a ibadet içinde yetişen genç, bunu ancak ihlas ile elde eder. Gençlik, şeytanın insanı isyana çağırdığı en verimli çağdır. Allah’a isyan için sıhhat, kuvvet ve imkânın en bol bulunduğu çağıdır. Lakin beklemesi en zorlu olan, insanların terlerinin gırtlaklarına kadar ulaşacağı, başka hiçbir gölgenin olmadığı günde Rahman’ın gölgesini hak eden genç, rabbi Azze ve Celle’yi razı etmeyi, nefsinin gayri meşru olan bütün istek ve arzularına tercih ederek, Allah’a kulluk etmenin zevkini yaşayan, ihlasından dolayı bunu başaran gençtir.

-Tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse de, mescid dışında bulunan birçok dünyevi arzulara bel bağlamayan, mescidde iken sudaki balık gibi, mescidin dışında ise havasız kalıp boğulur gibi hisseden, bir an önce tekrar mescide dönüp ibadet etmeyi arzulayan, Rabbine ibadetten haz duyan kimsedir. Şüphesiz bunun sebebi de kalbinde yerleşmiş bulunan ihlastır.

-Allah için birbirlerini seven, bir araya geldiklerinde ve ayrıldıklarında bu sevgiyi koruyan iki kişi. Bu iki kişi birbirlerine karşı sevgilerini herhangi bir menfaate dayandırmadıkları, yalnız Allah’ın rızasını umarak sevdikleri için ihlası elde etmişlerdir. Bu samimi sevgi onlar bir arada oldukları zaman devam ettiği gibi, meclisten ayrıldıkları veya ölüm aralarını ayırdığı zaman da devam eder. Onlar, arzularının zıddına dahi olsa, eğer Allah’ın rızası bunu gerektirmişse şahsi kinlerini bir tarafa atıp, birbirlerini sevmişler, birbirilerinden gördükleri olumsuzluklar, Allah için sevmeye ve bir araya gelmelerine mani olmamış, yokluklarında da Allah Azze ve Celle’ye ihlas için temin ettikleri bu sevgiyi yitirmemişlerdir.

Onları ortaklık, ticaret gibi başka bir şey değil, Allah Azze ve Celle’ye itaat bir araya getirir, meclislerinde boş sözler değil, ilim müzakere ederler, gıybet, dedikodu çekiştirme yapmaz, müzik gibi haram meşgalelere dalmaz, Allah’ı zikrederler. Birbirlerinden ayrıldıklarında meclislere kefaret olan zikri yaparak ve birbirlerine selam vererek ayrılırlar.

Biri, diğerinde olan nimete haset etmez, bilakis onda bulunan nimetin devam etmesini diler. Birbirlerinin gıyabında hayır duada bulunurlar. Her biri kendisi için arzuladığı hayrı, kardeşi için de arzular. Bu ikisinden daha fazla nimete mazhar olan biri, diğerine karşı büyüklenmez, onu küçümsemez, elinde bulunan hayrı onunla paylaşır. Münafıkça davranıp kardeşinde kusur araştırmaz, kusur gördüğünde kardeşinin mazereti olduğunu düşünür ve o kusuru örter.

İhlas bunu gerektirdiğine göre, şeytan daima kulun bu şuurdan gafil kalmasını kollayacak, nefsin arzusunu rabbin rızasının önüne geçirmek için her yolu deneyecektir. Allah rızası için değil de başka bir menfaat için olan sevgiler ise ancak menfaat devam ettiği sürece bir araya getirir, ayrıldıklarında veya menfaat bulunmadığı zaman bu sevgi devam etmez.

-Güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde; "Ben Allah'tan korkarım" deyip icabet etmeyen kimse.  Kul böyle bir haldeyken kendisini Allah’tan başka gören kimse yoktur. O anda nefsinin arzuladığı günahı işlemesine Allah Azze ve Celle’nin korkusu dışında bir engel bulunmamaktadır. Fakat hadiste övülen bu kul, nefsinin isteğine sırf Allah Azze ve Celle’den takvasındaki ihlasından dolayı uymaz.

-Allah'ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse. İnsanların görmediği yerde tek başına kul, ihlasa en yakın, riyadan en uzak bir haldedir. Bu kulun yalnızken Allah’ı zikrettiği esnada gözlerinden yaş boşanması Allah Azze ve Celle’den korkusundaki ihlastandır.

İmam Sahnun rahimehullah şöyle der: “Seni açıkta şeytana düşman iken, gizlide şeytanın arkadaşı olmaktan sakındırırım.”

İbn Kayyım rahimehullah da şöyle der: “Arifler; yalnızken işlenen günahların ters yüz olmanın temeli olduğu ve gizlide ibadetin en büyük sebat sebeplerinden olduğu hususunda icma etmişlerdir. O halde ey ihlası elde etmek isteyen kul! Yalnız kaldığın vakitleri şeytana dost olup Rabbine isyan etmek için değil, Allahı zikredip muhabbet ve haşyet duyguları içinde gözyaşını akıtmak için fırsat bilmelisin!

-Sağ elinin verdiğini sol eli görmeyecek şekilde sadaka veren. Sağ elinin verdiğini sol elinden gizlemek, nafile sadakayı gizlemedeki mübalağadır. Bunu işleyen kul, bu üstün amelini yalnızca Allah Azze ve Celle’nin bilmesini isteyerek ihlaslı davranmıştır. Bunu ihlas ile yapan kul, en yakınlarından, eşinden, çocuklarından, yakın dostlarından dahi gizler. Hatta kendisine sadaka verdiği kimseden dahi gizler. Nitekim Zeynulabidin Ali b. Huseyn rahimehullah, senelerce muhtaç kimselerin kapılarına gizlice yiyecek bırakmış, insanlar bu hayrı kimin işlediğini ancak Zeynulabidin’in vefat etmesi sebebiyle anlayabilmişlerdir.

Bütün bu sayılan amellerde ihlas ile beraber kimisinde sabır, kimisinde takva, kimisinde muhabbet, kimisinde haşyet, kimisinde tevekkül vb. kalbî ameller iştirak etmiştir. Ancak hepsinde ortak olan özellik ihlastır. Yani ameli Allah Azze ve Celle’ye has kılmak, yalnızca rabbin kerim veçhini murad etmektir. İşte bu da ihsandır ki o; kulun her an rabbini görür gibi ibadet etmesidir. Zira kendisi O’nu görmese de O kendisini her an görmektedir.

İman ve İslam hasletlerini yerine getiren bir kul, işte bu misalleri anlatılan ihsanı da yerine getirmedikçe dinini tamamlayamaz. Zira meşhur Cibril hadisinde iman ve islam tarif edildikten sonra ihsan da anlattığımız gibi tarif edilmiş, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu hadise hakkında “Soru soran kişi Cibril idi, size dininizi öğretmeye geldi” buyurmuştur.



[1] Buhari, Ezan 36, Zekât 16, Rikâk 24, Hudûd 19; Müslim 91, (1031); Muvatta 14, (952, 953); Tirmizi, Zühd 53, (2392); Nesâi, Kudât 2, (8, 222, 223).

[2] İbn Mace 4245, Sevban radıyallahu anh’den. Elbani ve Şeyh Mukbil sahih demişlerdir

29 Mart 2023 Çarşamba

Cahiliyyede Dahi Düz Dünyaya İman Eden Muvahhid: Zeyd b. Amr b. Nufeyl

 Halkının % 99’u kâfir, müşrik ve sapıklardan oluşan Türkiye’de yaşayanlar için rol model; Zeyd b. Amr b. Nufeyl radıyallahu anh'ın biyografisini İbn Kesir el-Bidaye ve’n-Nihaye’de (2/316-329) şöyle anlatır: (el-Bidaye Tercümesi: 2/380-388 – tercümedeki fahiş hataları tashih ederek aktardım ve düzelttiğim önemli hataların arapça metinlerini verdim.)

Şeceresi şöyledir: Zeyd b. Amr b. Nüfeyl b. Abduluzza b. Rabah (veya: Riyah) b. Abdillah b. Kurz b. Rezah b. Adiyy b. Ka'b b. Lueyy el-Kureyşî el-Adevî.

Ömer radıyallahu anh'ın babası el-Hattab, Zeyd b. Amr b. Nufeyl'in amcası aynı za­manda ana bir kardeşiydi. Bu şöyle olmuştu: Zeyd'in babası Amr b. Nufeyl, babası Nufeyl'in ölümünden sonra üvey annesiyle evlenmişti. O zamana göre böyle bir evlilik normaldi. Bu kadın, Zeyd'in dedesi Nufeyl ile evliyken el-Hattab'ı doğurmuştu. Bu rivayet, Zubeyr b. Bekkar ile Muhammed b. İshak'a aittir.

Zeyd b. Amr, putlara ibadet etmeyi bırakmış ve putperestlikten ay­rılmıştı. Yalnız Allah’ın adına kesilmiş olmayan hayvanların etini yemezdi.

Yunus b. Bukeyr, Ebu Bekr radıyallahu anh'ın kızı Esma radıyallahu anha’nın şöyle dediğini riva­yet eder: “Zeyd b. Amr b. Nufeyl'in -sırtını Ka'be'nin duvarına yaslanmış vaziyette- şöyle dediğini işittim:

يا معشر قريش والذي نفس زيد بيده ما أصبح أحد منكم على دين إبراهيم غيري ثم يقول اللهم إني لو أعلم أحب الوجوه إليك عبدتك به ولكني لا أعلم ثم يسجد على راحلته

“Ey Kureyş topluluğu! Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, aranızda benden başka İbrahim'in dinin­de bulunan hiç kimse yoktur. Allah’ım! Hangi yolu daha çok sevdiğini bilseydim onunla sana ibadet ederdim. Ama bilmiyorum.” Sonra bineği üzerinde secde ediyordu.

Ebu Usame de Hişam'dan böyle bir rivayette bulunmuş ve rivayeti­ne şunları eklemiştir: “Ka'be'ye doğru namaz kılar ve şöyle derdi:

“Benim rabbim, İbrahim'in rabbidir. Benim dinim, İbrahim'in dinidir.”

Zeyd b. Amr b. Nufeyl, diri diri toprağa gömülecek olan kızların gö­mülmelerine engel olup hayatta kalmalarına çabalardı. Bir kimse, ken­di kızını toprağa diri diri gömüp öldürmek istediğinde ona şöyle derdi:

“Bunu öldürme. Bana ver, ben kendisine bakarım, büyüdüğünde ister­sen geri alırsın, istersen bırakırsın.”

Yunus b. Bukeyr, Muhammed b. İshak'tan şöyle bir rivayette bulu­nur: “Şu bir kaç kişi Kureyş’lilerden kaçıp gitmişlerdi:

Zeyd b. Amr b. Nufeyl,

Varaka b. Nevfel b. Esed b. Abdiluzza,

Osman b. Huveyris b. Esed b. Abdiluzza,

Ubeydullah b. Cahş b. Riab b. Ya'mur b. Sabre b. Murre b. Kebîr b. Ğunm b. Dudan b. Esed b. Huzeyme,

Annesi Umeyye bt. Abdilmuttalib,

Kızkardeşi Zeynep bt. Cahş -ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, azat­lısı Zeyd'in boşamasından sonra kendisiyle evlenmişti.-

İşte bunlar, bayramlarda önünde kurban kesilen ve Kureyş'e ait olan bir putun ya­nında toplanan Kureyşli bir topluluğun yanına vardılar. Bunlar, cema­atten ayrılıp bir kenara çekilerek birbirlerine şöyle dediler:

تصادقوا وليكتم بعضكم على بعض فقال قائلهم تعلمن والله ما قومكم على شيء لقد أخطئوا دين إبراهيم وخالفوه ما وثن يعبد لا يضر ولا ينفع؟! فابتغوا لأنفسكم

“Samimi olun ve birbirinizi saklayın.” Sözcüleri şöyle dedi:

“Vallahi, kavminizin bir şey üzerinde olmadığını biliyorsunuz, İbrahim'in dininden sapmış, zarar veya fayda veremeyen putlara ibadet ederek İbrahim aleyhi's-selâm’a muhalefet etmişlerdir. Kendiniz için hakkı arayın.”

Bunun üzerine yola koyulup yeryüzünde dolaşmaya ve İbra­him aleyhi's-selâm'ın dini olan Hanîf dinini aramaya başladılar. Bunlardan Varaka b. Nevfel, Hristiyanlığı seçti, o dinin sağlam bir mensubu oldu. Hristiyanlardan, o dinle ilgili kitapları istedi. Ehl-i Kitap’tan çok ilimler elde etti. Bunlardan Zeyd b. Amr b. Nufeyl'den daha müstakim ve daha sebatlı bi­ri yoktu. Putlarla ilgisini kesti. Hristiyanlıktan, Yahudilikten ve diğer dinlerden uzaklaştı. Sadece İbrahim aleyhi's-selâm'ın dini olan Hanîf dinine bağ­landı. Diğer ilahlardan kopup sıyrılarak Allah’ı birledi.

Kendi kavminden insanların kestiği hayvanları yemiyordu. Onların içinde bu­lunduğu yaşantıdan uzaklaşarak kendilerini protesto ediyordu. El-Hat­tab, ona çok eziyet etmişti. Mekke'nin yukarı taraflarına götürüp Kureyş'in ayak takımı ve beyinsizlerine teslim ederek:

“Sakın, bunun Mek­ke'ye girmesine müsaade etmeyin!” demişti. Zeyd, ancak onlardan gizli olarak Mekke'ye giriyor, farkedilince de dışarı çıkarılıyordu. Dinlerini bozmasından veya kendilerinden birinin ona uymasından korkulduğu için, ona çok eziyet ediyorlardı.

Musa b. Ukbe dedi ki: “Takdir ettiğim bir adam, Zeyd b. Amr b. Nufeyl'den bahsederken onun, Kureyş’lilerin kurban kesişlerini beğen­mediğini ve onlara şöyle dediğini anlatıyordu:

الشاة خلقها الله وأنزل لها من السماء ماء وأنبت لها من الأرض لم تذبحوها على غير اسم الله؟

“Koyunu, Allah yarattı, gökten onun için su indirdi, yerden onun için ot bitirdi. Böyleyken onu keserken, ne diye üzerine Allah'tan baş­kasının adını anıyorsunuz?”

İşin önemine dikkat çekmek ve bu yaptıkla­rından ötürü onları protesto etmek için böyle konuşmuştu.

Yunus b. Bukeyr, İbn İshak'ın şöyle dediğini rivayet eder: “Zeyd b. Amr b. Nufeyl, İbrahim aleyhi's-selâm'ın dini olan Hanîf dinini aramak maksadıy­la yeryüzünde dolaşmaya niyetlenmişti. Karısı Safiye bt. Hadramî, onun yola çıkmaya hazırlandığını her gördükçe, koşup durumu el-Hattab b. Nufeyl'e haber veriyordu. Nihayet bir gün Zeyd, ilk kitap ehli birisin­den olan İbrahim'in dinini arayıp sorarak Musul ve Cezire'ye geldi. Son­ra Şam'a vardı. Orada dolaşırken Belka mıntıkasındaki bir kilisede Hristiyanlıkla ilgili bilgilerin kaynağı durumunda olan bir rahibin yanı­na gitti. Ona, İbrahim aleyhi's-selâm'ın dini olan Hanif dinini sordu. Rahip ona dedi ki:

“Öyle bir dini soruyorsun ki, bu gün seni ona ulaştıracak bir kimseyi bulamazsın. Onu bilenler çürümüş, onu tanıyanlar yok olup gitmiştir. Yalnız sana şunu derim ki, bir nebî ortaya çıkmak üzeredir.”

Zeyd, Yahudiliğe ve Hristiyanlığa bakmış, ama onları beğenmemişti. Rahibin sözlerini tamamlamasından hemen sonra Mekke'ye doğru ale­lacele yola koyuldu. Lahm mıntıkasına vardığında üzerine saldırıp onu öldürdüler. Varaka, onun ölümü üzerine şu mersiyeyi söylemişti:

“Ey İbn Amr, doğruyu buldun, güzel yaptın. Benzersiz Rabb'e inandığından ve dahi, Tağutlarını putlarını terk ettiğinden dolayı, Kızgın ateşli tandırdan uzak durdun. İnsan, yerin altında yetmiş derede de olsa, Rabb'inin rahmeti kendisine ulaşabilir.”

Muhammed b. Osman b. Ebi Şeybe'nin, İbn Ömer radıyallahu anhuma'dan rivayet ettiği­ne göre, Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Cahiliye döneminde de dindar bir kimseymiş. Allah'a bağlanmanın yollarını ararmış. Hatta bir defasında sefere çıktığında bir Yahudiye uğrayıp ona:

“Beni de kendinle birlikte dinine sokmanı arzu ediyorum” demiş. Yahudi, ona şöyle demiş:

“Allah'ın ga­zabından hisseni alıncaya kadar seni dinime sokmam!” Zeyd ise:

“Ben zaten Allah'ın gazabından kaçıyorum” demiş ve tekrar yola koyularak bir Hristiyana uğramış, ona da:

“Beni de kendinle birlikte dinine sokma­nı arzu ediyorum” demiş. Hristiyan ise, ona şöyle demiş:

“Sapıklıktan payını alıncaya kadar seni dinime sokmam” Zeyd ise:

“Ben zaten sapık­lıktan kaçıyorum” demiş. Hristiyan:

“Sana öyle bir din göstereceğim ki, ona tabi olursan doğru yolu bulursun” deyince, Zeyd:

“O hangi dindir?” diye sormuş. O da:

“İbrahim'in dini” diye cevap vermiş. Bu defa Zeyd şöyle şahadet getirmiş:

“Allah’ım! Şahid ol. Ben, İbrahim'in dinindeyim. O din üzerine yaşayacak ve o din üzerine öleceğim.”

Zeyd b. Amr'ın bu durumu Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e anlatıldığında şöyle bu­yurdu:

Kıyamet gününde o, tek başına bir ümmet olacaktır.”

Muhammed b. Sa'd, Zeyd b. Amr b. Nufeyl'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Yahudilik ve Hristiyanlığı inceledim. İkisinden de aradığımı bulamadım. Bir zamanlar Şam ve yöresinde bulunuyordum. Orada bu­lunan bir manastıra uğrayıp rahiple görüştüm. Ona gurbette olduğu­mu, kavmimden uzaklaştığımı, putperestlikten, Yahudilik ve Hristiyanlıktan hoşlanmadığımı anlattım. Bana şu cevabı verdi:

“Ey Mekke’lilerin kardeşi! Öyle sanıyorum ki, sen İbrahim'in dinini arıyor­sun. Aslmda sen, bu güne kadar hiç kimsenin bağlanmadığı bir dini isti­yorsun. O da baban İbrahim'in dinidir. O Hanif idi. Yahudi ya da Hristi­yan değildi. Memleketindeki Ka'be'ye yönelerek namaz kılıp secde eder­di. Memleketine dön. Allah, memleketinde, kavminden birini nebî olarak gönderecektir. O, İbrahim'in dinini getirecektir. O, Allah ka­tında yaratıkların en hayırlısıdır.”

Yunus, İbn İshak'ın şöyle dediğini rivayet eder: “Zeyd b. Amr b. Nufeyl ailesinden birinden bana şunu anlattılar:

“Zeyd, Ka'be'ye girdiğin­de ayakta durarak şöyle demişti:

“Senin buyruğuna âmâdeyim Allah'ım! Sana ibadet eder, sana kul olurum. Sen, gerçek rabsin. İbrahim'in sığındığına sığındım. Hani o şöyle demişti: “Burnumu senin huzurunda yere sürüyorum. Beni ne kadar zora sürsen de katlanırım. Kibir değil, iyilik isterim. Çok sıcak zamanda yürüyen kişi, rahat rahat konuşan kimse gibi değildir.”

Ebu Davud et-Tayalisî'nin anlattığına göre Zeyd b. Amr ile Varaka b. Nevfel, din aramak maksadıyla yola koyularak Musul'daki bir rahibe uğramışlar. Rahip, Zeyd b. Amr'a sormuş:

“Ey deve sahibi! Nereden geliyorsun?”

“İbrahim oğullarının (Mekke’lilerin) yanından.”

“Aradığın nedir?”

“Din arıyorum.”

“Geri dön. Çünkü aradığın din, yakında senin toprağında ortaya çı­kacaktır! Varaka, Hristiyanlığa girdi. Ama ben, gerçek bir Hristiyan olmaya azmettim. Ne var ki o bana uymadı. Geri döndü. Dönerken de şöyle diyordu:

“Senin buyruğuna âmâdeyim Allah'ım! Sana ibadet eder, sana kul olurum. Sen, gerçek rabsin. Kibir değil, iyilik isterim. Çok sı­cak zamanda yürüyen, rahat rahat konuşan gibi değildir. İbrahim'in inandığına inandım. Hani o şöyle diyordu: “Burnumu senin huzurunda yere sürüyorum. Beni, ne kadar zora sürsen de katlanırım.” Sonra yere kapanıp secde ediyordu.

Zeyd'in on oğlundan biri olan Said, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına gele­rek:

“Ey Allah’ın rasulü! Babam, sana anlatıldığı ve senin de bildiğin gibidir. O'nun için bağışlanma dile” dedi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de şu cevabı vermişti:

Evet, kıyamet gününde o, tek başına bir ümmet olarak haşrolunacaktır."

Zeyd b. Amr, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in -peygamberliğinden önce - yanına gelmişti. O esnada Zeyd b. Harise de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında bulunmak­taydı. İkisi, önlerindeki sofradan yemekteydiler. Ona da buyur ettilerse de Zeyd b. Amr şöyle cevap verdi:

“Ey kardeşim oğlu! Ben, putlar adına kesilen hayvanların etinden yemem.”

Muhammed b. Sa'd, (isnadıyla) Hacir b. Ebi İhab'ın şöyle dediğini rivayet eder:

“Şam'dan dönüşünden sonra Zeyd b. Amr'ı, Buvane putunun yanında iken gördüm. Güneşi araştırıyordu. Zeval vakti olunca, Ka'be'ye yönelip iki secdeli bir rek’at namaz kıldı. Sonra şöyle dedi:

“Bu, İbrahim ile İsma­il'in kıblesidir. Taşa ibadet etmem ve ona namaz kılmam. Putlar adına kesilen hayvanların etlerini yemem. Fal oklarıyla kısmet aramam. Ölünceye kadar ancak bu Beyt'e yönelerek namaz kılarım.” Zeyd b. Amr b. Nufeyl, hac eder, arafede vakfe yapar, telbiye getirir ve şöyle derdi:

“Buyur Allah’ım buyur. Senin ortağın ve dengin yoktur.” Böyle de­dikten sonra yaya olarak Arafat dağından inip Müzdelife'ye gider. Gi­derken şöyle derdi:

“Buyur Allah'ım buyur. Sana kul, sana köle olur ve sana ibadet ede­rim.”

Vakidî, Amir b. Rebia'nın şöyle dediğini rivayet eder: “Zeyd b. Amr b. Nufeyl'in şöyle dediğini işittim:

“İsmail neslinden, Abdulmuttalib evladından bir nebinin gelmesini bekliyorum. Ama onun zamanı­na ulaşabileceğimi sanmıyorum. Ona inanıyor, onu tasdik ediyor ve onun nebi olduğuna tanıklık ediyorum. Eğer ömrün vefa eder de onu görürsen, benden ona selam söyle. Onun özelliklerini sana anlatacağını ki, onu görünce tanımakta güçlük çekmeyesin.” Ben de:

“Öyleyse anlat” dedim. Anlatmaya başladı ve dedi ki:

“O öyle bir adam­dır ki boyu ne uzun, ne de kısadır. Saçı ne çoktur, ne de azdır. Gözünde hep kızarıklık vardır. İki omuzu arasında nübüvvet mührü bulu­nur. Adı Ahmed'dir. Bu şehirde doğacak ve yine bu şehirde nebî ola­caktır. Sonra kavmi, getirdiği dinden hoşlanmayıp onu buradan çıkara­caktır. Nihayet o da Medine'ye hicret edecek ve dini orada zuhur edecek­tir. Sakın ona karşı aldatılmayasın. Çünkü ben, İbrahim'in dinini ara­mak amacıyla birçok beldeleri dolaştım. Kendilerine bu konuda soru sorduğum Yahudi, Hristiyan, Mecusi herkes, bana:

“Aradığın bu din, ileride gelecektir” dediler. Bu dinin peygamberiyle ilgili olarak sana an­lattığım vasıfları, ayniyle bana anlatarak:

“Ondan başka gelecek bir nebî yoktur” dediler.

Amir b. Rebia dedi ki: “Ben Müslüman olunca, Zeyd b. Amr'ın sözle­rini ve selamını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e naklettim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, onun selamını aldı, ona şefkat etti ve:

Onu Cennet'te eteklerini sürüyerek dolaşırken gör­düm” dedi.

Sahihu Buharî'de Abdullah b. Ömer radıyallahu anhuma'dan rivayet edildiğine göre kendisine risalet gelmeden önce Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke'nin batı yakasındaki Beltah vadisinin aşağı taraflarında Zeyd b. Amr b. Nufeyl ile karşılaşmış. O esnada Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e yemek getirilmiş, Zeyd'e de: “Buyur” denilmiş, ama o, bu yemeği yemeyip şöyle demiş:

“Putlarınız adı­na kestiğiniz hayvanların etlerini yemem. Üzerine Allah adı anılmadan kesilen hayvanların etlerini yemem!”

Zeyd b. Amr, Kureyşlilerin putlar adına hayvan kesmelerini kına­yarak şöyle derdi:

“Koyunu yaratan Allah'tır. Onun için gökten su indi­rip, yerden ot bitiren de Allah'tır. Sonra kalkıp bu nimetleri inkâr edi­yor, hayvanları Allah'tan başkası adına kesip günaha giriyorsunuz!”

Musa b. Ukbe, İbn Ömer radıyallahu anhuma'nın şöyle dediğini rivayet etti: “Zeyd b. Amr b. Nufeyl dini sorup araştırmak için Şam'a gitmiş. Bir Yahudi bilginine uğrayıp ona Yahudilik dinini sorarak şöyle demiş:

“Ben sizin dininize girmeye karar verdim ve girmeye de hazırım.” Bilgin:

“Allah'ın gazabın­dan payını almadıkça dinimize giremezsin!” deyince Zeyd şu karşılığı vermiş:

“Zaten ben de Allah'ın gazabından kaçıyorum. O'nun gazabını yüklenmem, buna gücüm de yetmez. Bana, başka bir yol gösteremez mi­sin?” deyince bilgin:

“Bilemiyorum. Sen, ancak Hanif dinine girebilir­sin” der. Bunun üzerine Zeyd:

“Haniflik nedir?” diye sormuş, o da şu ce­vabı vermiş:

“Haniflik, İbrahim aleyhi's-selâm’ın dinidir. İbrahim, ne Ya­hudi, ne de Hristiyandı. Sadece Allah'a ibadet ederdi.”

Zeyd, Yahudi bilginin yanından ayrılıp yola devam etti. Hristiyanlardan bir âlimle karşılaştı. Ona da aynı şeyleri anlattı. Bilgin:

“Allah'ın lânetinden payını almadıkça dinimize giremezsin!” deyince Zeyd şöyle dedi:

“Zaten ben, Allah'ın lânetinden kaçıyorum. O'nun lânet ve gaza­bından asla birşey yüklenemem. Buna gücüm de yetmez. Sen, bana baş­ka bir alternatif gösterebilir misin?” Âlim:

“Bilemiyorum. Sen, ancak Hanîf olabilirsin” deyince, Zeyd:

“Haniflik nedir?” diye sordu. Âlim, şu cevabı verdi:

“Haniflik, İbrahim'in dinidir. O, ne Yahudi, ne de Hristiyandı. Sadece Allah'a ibadet ederdi.” Zeyd, bilginlerin İbrahim aleyhi's-selâm hakkındaki görüş ve düşüncelerini alınca dışarı çıkıp elleri­ni göğe kaldırdı ve:

“Allah’ım, sen şahid ol ki ben, İbrahim'in dinindeyim.”

Hişam b. Urve, Ebu Bekr radıyallahu anh'ın kızı Esma radıyallahu anh'nın şöyle dediğini riva­yet etmiş:

“Zeyd b. Amr b. Nufeyl'in sırtım Ka'be duvarına dayayarak şöyle dediğini gördüm:

“Ey Kureyş topluluğu! Allah'a and olsun ki, ara­nızda benden başka İbrahim'in dininde kimse yoktur.”

Zeyd b. Amr b. Nufeyl, kızların diri diri toprağa gömülmelerine en­gel olurdu. Bir kimsenin, kendi kızını diri diri toprağa gömmek üzere ol­duğunu gördüğünde ona:

“Kızını öldürme. Onun geçimini ben temin ederim” der ve kız çocuğunu onun elinden alırdı. Çocuk gelişip büyü­yünce babasına:

“İstersen kızını alabilirsin. Yoksa ben, onun geçimini sağlarım” derdi.

Abdurrahman b. Ebi'z-Zinad, Esma bt. Ebi Bekr radıyallahu anhuma'nın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Zeyd b. Amr'ı, sırtını Ka'be'ye yaslayarak şöyle derken gördüm:

“Ey Kureyş topluluğu! Zinadan sakının. Çünkü o, yoksulluğun meydana gelmesine sebeb olur.”

İbn Asakir, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, Zeyd b. Amr hakkında şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Kıyamet gününde o, tek başına bir ümmet olarak diriltilecektir.”

Muhammed b. Osman b. Ebi Şeybe, Cabir radıyallahu anh’ın şöyle dediğini ri­vayet eder:

 سئل رسول الله صلى الله عليه وسلم عن زيد بن عمرو بن نفيل أنه كان يستقبل القبلة في الجاهلية ويقول إلهي إله إبراهيم وديني دين إبراهيم ويسجد فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم يحشر ذاك أمة وحده بيني وبين عيسى ابن مريم

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e Zeyd b. Amr b. Nufeyl hakkında soruldu. Zeyd Cahiliye döneminde Ka’be’ye yönelerek:

“İlahım, İb­rahim'in ilahıdır. Dinim, İbrahim'in dinidir” der ve secde ederdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Benimle Meryem oğlu İsa arasında o, tek başına bir ümmet olarak haşrolunacaktır.”

Vakidî, Said b. El-Museyyeb'in, Zeyd b. Amr b. Nufeyl hakkında şöyle dediğini rivayet eder:

“Vahyin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmeye başlama­sından beş sene önce Kureyş’liler Ka'be'yi yemden inşa ederlerken Zeyd vefat etti. O, kendisinin İbrahim aleyhi's-selâm'ın dinine bağlı olduğunu söylüyor­du. Oğlu Said, Müslüman olup Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmuştu. Said ve Ömer radıyallahu anhuma, birlikte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gelerek Zeyd'in duru­munu ondan sormuşlardı. O da şöyle buyurmuştu:

Allah, onu bağışla­sın ve ona rahmet etsin. O, İbrahim'in dini üzere ölmüştür.”

Vakidî der ki: O günden sonra Müslümanlar, onu hep rahmetle an­mış ve kendisi için bağışlanma dilemişlerdir. Sonra Said b. El-Museyyeb de şöyle demiştir:

“Allah onu bağışlasın ve ona rahmet etsin.”

Muhammed b. Sa'd'ın, Vakidî'den naklen anlattığına göre Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Mekke'de vefat etmiş ve Hira dağının eteklerinde bir ye­re defnedilmiştir. Daha önce anlatıldığına göre, Zeyd b. Amr, Şam'a bağ­lı Belka mıntıkasında, Meyfaa denen yerde Lahm oğullarının saldırısı neticesinde ölmüştür. Doğrusunu Allah bilir.

El-Bagendî, Aişe radıyallahu anha’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakleder:

Cennet'e girdim. Orada Zeyd b. Amr b. Nufeyl'e ait uzun dallı, iki büyük ağaç gördüm.”

Zeyd b. Amr b. Nufeyl, kendi şiirlerinin birinde şöyle demiş:

إلى الله أهدي مدحتي وثنائيا وقولا رضيا لا يني الدهر باقيا إلى الملك الأعلى الذي ليس فوقه إله ولا رب يكون مدانيا

“Zaman devam ettikçe övgü ve sitayişlerimi, beğenilen sözlerimi, kendisinden daha üst bir melik ve kendisinin üzerinde bir ilah bulunmayan, kendisine denk bir rab bulunmayan Allah'a hediye ve ithaf ediyorum.”

Bu şiirin, Ümeyye b. Ebi's-Salt'a ait olduğunu söyleyenler de olmuş­tur. Doğrusunu Allah bilir.

Muhammed b. İshak, Zubeyr b. Bekkar ve di­ğerlerinin rivayetlerine göre Zeyd b. Amr, tevhide dair bir şiirinde de şöyle demiştir:

وأسلمت وجهي لمن أسلمت له الأرض تحمل صخرا ثقالا دحاها فلما استوت شدها سواء وأرسى عليها الجبالا وأسلمت وجهي لمن أسلمت له المزن تحمل عذبا زلالا إذا هي سيقت إلى بلدة أطاعت فصبت عليها سجالا وأسلمت وجهي لمن أسلمت له الريح تصرف حالا فحالا 

“Ağır kayalar yüklenen yerin teslim olduğu Allah'a teslim oldum.  O yer ki, onu düzledi, o dümdüz olunca onu, sabitlemek için üzerine dağlar yerleştirdi. Tatlı ve berrak suları taşıyan bulutların yöneldiği Allah'a teslim oldum. O bulutlar ki, her nereye sevk edilirlerse, emre itaat ederler, gönderildikleri beldelere sağanak sağanak yağmur yağdırırlar. Rüzgârların kendisine teslim olduğu Allah'a teslim oldum. O rüzgârlar ki, halden hale dönüp giderler.”

Muhammed b. İshak, Hişam b. Urve'nin şöyle dediğini rivayet eder: Babam rivayet etti ki, Zeyd b. Amr, bir şiirinde şöyle demiştir:

“İşler taksim edilirken bin rabbe mi yoksa bir rabbe mi tapacağım?

Lat ile Uzza'yı tamamen bıraktım. Dayanıklı ve sabırlı kimse işte böyle yapar.

Ne Uzza'ya, ne de iki kızına tapmam.

Amr oğullarının putlarını da ziyaret etmem.

Daha önce uzun zaman tanrımız olan Ganem'e de tap­mam.

Çünkü o zaman aklım az idi. Şaşkındım.

Gecelerde ve gündüz­lerde hayret edilecek haller vardır.

Basiret sahibi kimseler bunu görür ve bilirler ki,

Allah, günahkâr birçok kimseyi yok etmiştir.

Kav­min iyiliği sebebiyle diğerlerine ilişmemiştir.

Onlardan küçük çocuklar çoğalır.

Bir ara adam tökezleyip kayar ve bir gün döner.

Parlak ve yeşil dalın gelişip büyümesi gibi.

Ama ben, bağışlayıcı rabbimin günahımı bağışlaması için,

Rabbim olan Rahman'a ibadet ediyorum.

Rabbinizden sakının. Takvayı muhafaza edin,

Muhafaza ettiğiniz sürece helak olmazsınız.

İyi kimselerin diyarlarının Cennet olduğunu görür­sün.

Kâfirler için çılgın alevli kızgın bir ateş vardır.

Dünyada rüsvay ola­cak, ölünce de kalpleri sıkıştıran zorluklarla karşılaşacaktır.”

Hişam b. Urve, Esma bt. Ebi Bekr radıyallahu anhuma’nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Zeyd b. Amr b. Nufeyl, bir şiirinde şöyle demişti:

عزلت الجن والجنان عني كذلك يفعل الجلد الصبور

فلا العزى أدين ولا ابنتيها  ولا صنمي بني طسم أدير

ولا غنما أدين وكان ربا لنا في الدهر إذ حلمي صغير

أربا واحدا أم ألف رب   أدين إذا تقسمت الأمور 

ألم تعلم بأن الله أفنى رجالا كان شأنهم الفجور   

وأبقى آخرين ببر قوم  فيربو منهم الطفل الصغير    

 وبينا المرء يعثر ثاب يوما كما يتروح الغصن النضير

“Cinleri ve deliliği kendimden uzaklaştırdım. Dayanıklı ve sabırlı kimse, işte böyle ya­par.

Ne Uzza'ya taparım ne de iki kızına. Tasem oğullarının da putu­nun etrafında dolaşmam.

Daha önce aklımız az iken uzun zaman ilah edinmiş olduğumuz Ganem'e de tapmam.  

İşler taksim edildiği za­man bin rabbe mi, yoksa bir rabbe mi tapacağım?

Bilmez misin ki Al­lah, günahkâr adamları helâk etmiştir

Diğerlerine de kavmin iyiliği sebebiyle ilişmemiştir de onlardan küçük bir çocuk yetişir

Sonra kişi tö­kezler de parlak ve yeşil dalın gelişip büyü­mesi gibi döner gelir.”

Esma bt. Ebi Bekr radıyallahu anhuma, Varaka b. Nevfel'in şöyle dediğini riva­yet eder:

“Ey İbn Amr, doğruyu buldun, iyi ettin,

Kızgın ateşli tandırdan uzaklaştın

Çünkü sen, benzersiz rabbe taptın,

Dağların cinlerini de olduğu gibi bıraktın.

Korkulu bir yere indiğimde derim ki:

Bana acı, acı, çünkü cinlerin umudu sensin.

İlahım, rabbimiz ve umudum sensin!

Kişi, yetmiş dere yerin altında olsa bile,

Rabbinin rahmeti yine ulaşır.

Dualara icabet edene taparım, hiç işitmeyene tapmam.

Her mabedde namaz kılarken ben derim ki:

Mübareksin, senin adını anıp dua edenleri çoğalttım.”

Daha önce de belirtildiği gibi Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Varaka b. Nevfel, Osman b. Huveyris ve Ubeydullah b. Cahş birlikte Şam'a gitmişler­di. Zeyd hariç diğerleri Hristiyanlığa girmişler. Zeyd, hiç bir dine girmeyip fitrat üzere kalmakta devam etmiş, bir ve ortaksız olan Allah'a ibadet etmiş, önce de anlattığımız gibi İbrahim aleyhi's-selâm’ın dinine elden geldi­ğince uymaya çalışmıştı.

Varaka b. Nevfel'e gelince, onunla ilgili bilgileri, bi'set konusunun baş kısmında nakledeceğiz. Osman b. Huveyris, Kayser’in yanında ölünceye dek Şam'da ikamet etmişti.

Umevî’nin onunla ilgili olarak an­lattığı tuhaf bir haber vardır. Özet olarak şöyledir: Osman b. Huveyris, Kayser’in yanına geldiğinde kendi kavminden gördüğü eziyetleri anlatıp şikâyette bulundu.

Bunun üzerine Kayser, Şam Araplarının meliki İbn Cefne'ye mek­tup yazarak, Kureyş’lilerle savaşmak üzere Osman'ı takviye için bir or­du göndermesini emretti. Araplar, Mekke'nin önemli ve azametli bir yer olduğunu, Allah'ın fil sahiplerine neler yaptığını bildiklerinden dolayı, bu işten vazgeçmesi için İbn Cefne'ye mektup yazdılar. Bunun üzerine İbn Cefne, boyalı ve zehirli bir gömleği Osman'a giydirip öldürdü. Zeyd b. Amr b. Nufeyl de Osman için bir mersiye söyledi. Vefatı, bi'setten otuz yıl ka­dar öncedir. Doğruyu Allah Subhanehu daha iyi bilir.

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)