Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Darussune Kitapları

Öne Çıkan Yayın

Âlimler Hakkında Dengesiz Tutumlar

Bazı kimseler ilim ehlinin bazı muhalefetlerine dair yaptığım uyarılardan dolayı şahsıma karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdir. Ben...

Daru's-Sunne Ders Programı


Çarşamba
Saat 19:00 Şeytanın Akidevî Tuzakları
Saat 20:00 el-Câddetu'l-Beydâ Şerhi

Cumartesi
Saat 19:00 Yâkûtetu'l-Mesânid Şerhi
Saat: 20:00 Sahih Tefsir Şerhi



18 Mayıs 2018 Cuma

Tarihselci Anlayışa Reddiye 8

İkinci Esas: Ümmetin Alimlerinin Şer’î Nasları Anlayışlarının Boşa Çıkarılması

Bu onların; “Selefin şer’î nasları anlayışları, nassın taşıdığı ihtimallere dair yorumlardan biri olmaktan öteye geçmez, dolayısıyla hiçkimseyi bağlamaz” şeklindeki sözlerinin neticesidir.
Et-Turabî şöyle der: “Salih selefin dinle ilgili olarak geride bıraktıkları bütün fikrî miras, bağlayıcı değildir, sadece faydalanılabilecek bir kültürdür”[1]
Bu ifade, kibar olanıdır. Başkaları ise Sahabe’nin anlayışının hatalı anlayış olduğunu[2] ve bugüne kadar nakledilegeldiğini, onların İslâm’ın hak yönünden gafil olduklarını açıkça söylerler.[3]
Selefin anlayışı ile alay ederek şöyle derler: “Çöl bedevilerinin Kur’ân ve sünnet anlayışı ile ne zamana kadar devam edeceğiz?”
İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Öncekileri cahil ve ahmak saymak ve onların ümmî bir topluluk olduğuna, onların Allah’ı bilmenin hakikati konusunda derinleşmediklerine, ilahî ilmin inceliklerini akledemediklerine inanmak, sonrakilerin bütün bu konularda başarılı olan üstün kimseler olduğuna inanmak… İnsan bu görüşü düşündüğü zaman bunun ne kadar ileri boyutta bir cahillik, hatta sapıklık olduğunu anlar.”[4]
Onların bu durumu münafıkların haline benzer:
وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آَمِنُوا كَمَا آَمَنَ النَّاسُ قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَا آَمَنَ السُّفَهَاءُ أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلَكِنْ لَا يَعْلَمُونَ
Onlara “siz de insanların inandıkları gibi inanın” denildiği zaman, “biz, beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanıyoruz?” derler. Oysa bilesin ki, asıl beyinsizler onlardır; fakat (bunu) bilmezler.” (Bakara 13)
Bu ayette kastedilenler sahabelerdir. Onlara hakaret eden, onlara beyinsizlik, ilim ve hikmet eksikliği nispet eden herkes ayetin ifadesiyle asıl beyinsiz olanlardır. “Bütün bunlar selef’in gerçek değerini ve bilgilerinin derinliğini, onların kendilerini zora koşmalarının azlığını ve basiretlerinin kemalini anlamak imkânından mahrumdurlar. Allah’a yemin ederim, onlardan sonra gelenlerin ayrıcalıkları sadece kendilerini zora koşmak ve selef’in asıllarına riayet etmeye, kaidelerini tesbit edip düğüm noktalarını bağlamaya gayret ettiği hususların kıyıları, köşeleriyle uğraşmaktan ibaret olmuştur. Selef’in bütün gayretleri her hususta en üstün maksatlara talib olmaya yönelikti. O bakımdan öncekilerin hali ayrı, onların hali ayrıdır. Allah herbir şeyin kadrini ve ölçüsünü ayrı ayrı tesbit etmiştir.”[5]
Bazıları sahabelerin ve selefin şer’î nasları anlayışlarının, onların asrındaki hayat şartlarına ve kültürlerine uygun olduğunu, ancak asrımıza uygun olmadığını iddia etmişlerdir. Bu batıl bir görüştür. Zira Kur’ân nasları, bu dili bilenlerin anlayabileceği sınırlı anlamlar içeren arap dilinde inmiştir:
إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآَنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Biz onu iyice anlayasınız diye arapça bir Kur'ân olarak indirdik” (Yusuf 2) Sonra sünnet, onun lügavi anlamlarını artırmak ve açıklamak üzere gelmiştir.
Sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabeleri bu nasları Kur’ân ve sünnetin indiği dillerine, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den işittiklerine ve ayetlerin nüzulüne sebep olan durumlardan şahit olduklarına ve bu konuda zikredilen hadislere göre anlamışlardır.
Sonra müslümanların imamlarından ve alimlerinden topluluklar, kendilerinden sonra gelen topluluklara Kitap ve sünnet naslarının anlayışlarını aktarmışlardır. Bu anlayışa onların eserleri delalet etmektedir. Onların nasları kendi asırlarındaki kültüre göre tefsir etmiş oldukları görüşü, tarihi gerçeklerin iptal ettiği bir kuruntudan ibarettir.

Üçüncü Esas: Şer’î Nasların Tarihsel Olduğu Görüşü

 Bunun anlamı; şer’î nasların içerdiği emirlerin ve yasakların sadece vahyin nüzulü esnasında hayatta olanlara yönelik olmasıdır. Yahut onların durumları; üzerlerine Kur’ân’ın indiği kimselerin haline benzeyen kimselere yöneliktir. Ama onlardan sonra gelenler ve onların yaşadığı olaylardan farklı şeyler yaşayanlar şer’î nassın kapsamında değillerdir.
Genel olarak hayatlarında insanların pozisyonları – bugünkü hayatlarında olduğu gibi – değiştiğinde nassın içerdiği hükümler emir ve yasak olarak onları ilgilendirmez. Onların, bunlardan farklı anlayışları din edinmeleri ve bu dini kendileri hakkında doğru saymaları gerekir. Diğer hükümler ise nüzul zamanındaki muhataplar hakkında doğru din idi. et-Turabî şöyle diyor: “Bizler talak/boşanma ve evlilik hükümlerine yeni bir bakış getirmeye, çağdaş toplumsal ilimlerden bu konuda faydalanmaya ve buna göre miras fıkhını düzenlemeye şiddetle muhtacız…”[6]
Onlardan biri şöyle der: “Kur’ân-ı Kerim’in kadına karşı konumu belirli bir çağa özel konumdur. Bu kurallar belli bir çağ hakkındadır. Bu gibi şeylerin içinde bulunduğumuz asırda uygulanması mümkün değildir.”[7]
Bir başkası şöyle der: “Bizler eski nasların eski toplumlarla alakasının kopuk olmadığını biliyoruz. Şüphesiz bu naslarda ifade edilen hüküm düzeni, kadının yeri, insan hak ve görevleri ve dinin yönetimle alakası eskiden bulunan fakat devam etmeyen ve şu an ihtiyacımız olmayan bir konumu ifade eder.”
Bazıları ibadetlerin ve muamelelerin ayrıntıntılarından farz kılınan şeylerin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında Hicaz çevresinin gereklerinin bir eseri olduğu, bunların başka çevrelerde geçerli olmadığı görüşündedirler.[8] Bugün insan bu farzları kendisinin bulunduğu yeni ortamların gereklerine göre yerine getirebilir. Kur’ân’daki “Ey insanlar!” şeklindeki hitapta “İnsanlar ile kastedilen, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in etrafındaki, onun ağzından Kur’ân’ı ilk defa işiten ilk cemaatti.”[9]
Onlardan biri şöyle diyor: “Yine kendi zamanında bağlayıcı olan bazı fıkhi kanunlara yeniden bakmamız yerinde olur. Evrensel siyasi fikrin gelişmelerinden sonra bunları öylece uygulamayı düşünmek imkânsızdır. Bunların başında da “Zimmet ehli fıkhı” gelmektedir… Önceki zamanlarla alakalı olan bu gibi fıkıhları uygulayamayız.”
“Şimdiki çağdaş konumumuzdan tamamen farklı olup, kendi toplumsal konumunda bağlayıcı olan iktisadî fıkıh kanunlarını da yeniden gözden geçirmeyi” talep ediyor. “Bunların başında da çağdaş ekonomiyi temsil eden banka uygulamaları gelmektedir. Mesela o zamanlar zayıfların ve muhtaçların ihtiyaçlarının, günlük kazançlarından alınan vergilerle pahalanmasından ve böylece borçlarının birikerek ipotek ettikleri evlerini ve tarlalarını korumak amacıyla haram kılınan; sermaye malları üzerinden işletilen faiz böyledir.”[10]
 Had cezalarıyla ilgili hükümler ancak o zamandaki toplumun şartları için geçerli idi. Zira toplum başlangıç halindeydi ve güvenliği sağlayacak bir devlet yoktu. İnsanlar intikam için birbirlerine saldırıyorlardı. Had cezalarının uygulanması “kötülükleri azaltıyor ve zarardan koruyordu. Çünkü onlarda bulunan vahşiliğe karşılık olarak o dönemdeki toplumun korunması için daha kötü, daha caydırıcı ve daha kaba uygulamalar gerekiyordu.”[11]
Bu da şu demektir: toplum şartları değişir, güvenliği sağlayan bir devlet bulunur ve hapishaneler bolca mevcut olursa Kur’ân’ın içerdiği had cezası hükümlerinden dolayı muhataplar için bu Kur’ân nassı bağlayıcı değildir.[12]
Onların iddialarına göre örtünme emri bu asra, kadının konumuna, özgürlüğüne, okullar, üniversiteler, iş alanları, idari görevler ve ticaret gibi toplum hayatının parçalarında kadınların da katılmasına uygun değildir.[13]  
Hatta bu asırda ibadetler bile değişime uygundur! Kur’ân’ın nazil olduğu zamandaki müslümanların ibadet şekli bağlayıcı değildir. Çünkü onlardan sonra gelenler için hayat şartları değişmiştir. Hatta onların bu ibadetleri yeni şartlarına uygun şekillerde yerine getirmeleri de mümkündür.
Mesela Nebi sallallahu aleyhi ve sellem “namazını belirli bir şekilde kılardı. Ancak bu müslümanların da her yerde, her zaman ve her şartta aynı şekilde kılmak zorunda oldukları anlamına gelmez…”[14]
Bu girişe göre bu yorum şer’î nasların sabit bir anlamının olmamasıyla son bulacaktır. Bir zamanda bulunanlardan talep edilen anlayış, başkalarına göre talep edilen bir anlayış olmayacaktır. Onlara göre talep edilmeyen bir anlayış da, başkalarına göre talep edilen bir anlayış olacaktır. Sonuçta zamanlar arasında kültürler bozulacaktır.[15]
Bu sapıklığın sebebi, Kur’ân ve sünnet naslarını, diğer beşeri metinler gibi değerlendiren bakış açısıyla anlamaları ve Kur’ân ve sünnet naslarını da o metinler hakkında yaptıkları yorumlar gibi yorumlayarak tarihin ve onun değişmesinin gereklerine nasları boyun eğdirmeleridir.
Bu yüzden Nasr Hamid Ebu Zeyd şöyle diyor: “Şüphesiz Kur’ân nassı mukaddes bir nas olsa da, nas olmanın dışına çıkmaz. Bu yüzden diğer edebî metinlerde olduğu gibi edebî tenkidin kaidelerine boyun eğmesi gerekir.”[16]
Arkun şöyle der: “Şüphesiz Kur’ân, Tevrat, İncil, Budizm ve Hinduizm metinleri gibi aynı seviyede sorunlar, bol kaynaklı anlamlar içeren naslardan başka bir şey değildir. Bu büyük nasları temel alan her nas, belirli tarihi kapsamına göre değer kazanır. Nitekim gelecekte başka bir kapsamda da olabilir.”[17]
Burada karıştırma vardır. Allah’ın kitabı, tahrif edilmiş veya beşer tarafından yazılmış o kitaplarla nasıl eşit görülebilir? Olmuş ve olacak şeyleri bildiren, alemlerin rabbinin kelamı, çok az bir bilgiye sahip olan insan sözüyle nasıl kıyaslanabilir? Şüphesiz Allah’ın kelamının belli bir zaman ile sınırlanıp kayıtlanması mümkün değildir. Çünkü Allah onu insanlar için her zaman ve mekanda anayasa olması için indirmiştir. O kulları için bütün zamanlarda ve durumlarda uygun olanı bilir. O’na hiçbir şey gizli kalmaz ve O işitendir, görendir.
Onlara şöyle deriz: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” (Bakara 140)

[1] Tecdidu’l-Fikri’l-İslâmî (105)
[2] Muhammed Arkun’un Fransa’da verdiği bir konferansta Fransız düşünürlerden biri müdahale eder. Bu düşünür Arnolds’tır. O şöyle der: “Bu fikrin merkezinin Muhammed Arkun olduğuna inanıyorum. Bu konu hakkında geçmişte de bizimle tartıştınız. Şöyle ki; İslâm Tarih’inde Teolojik terkipler ve donuk şeriat kanunları bulunmaktadır. Bunlar ve birçok ihtimallere açık ve zengin olan Kur’ân öğretileri değiştirilebilir. İnsanlığın bunları kıyamet gününe kadar yeniden değerlendirmesi mümkündür… İnanıyorum ki bunları söylerken pekçok doğru şeyler de söylemektedir. Lakin ben, bütün o derslerine devam eden fakihlerin, âlimlerin, müfessirlerin bakışları ve onlarca nasları olsa da bunu savunacağım. Muhammed Arkun’a o fakihlerin gerçekten aktif olduklarını, Kur’ân naslarını harekete geçirdiklerini ve tefsirleriyle canlandırdıklarını, hatta bugün onların buldukları dışında insanî ilimler adıyla dahi yeni bir şey bulmamızı zorlaştırdıklarını hatırlatacağım…” Sonra şöyle der: “Klasik çağdaki İslâm müfessirleri, Kur’ân ayetlerinden söylenebilecek herşeyi veya ayetlerin içerdiği hükümleri çıkarmaya yetenekli idiler. Bu yüzden diyorum ki: batılı metotları benimseyen modern müslümanlar, önceki seleflerinin metotlarıyla yetinenlerden daha özgürdürler. Bu onları dikkate ulaştırır. Çünkü onlar, Kur’ân ayetlerini, insanî ilimlere tabi olan bu metotlara bağlayarak arındırırlar. Bunu Muhammed Arkun yapabilir.” Bkz.: Muhammed Arkun, el-Fikru’l-İslâmî Nakd ve İçtihad (326-327) Tercüme: Haşim Salih
[3] Nitekim Abdulmecid eş-Şerafi bu fikrin açıklanması için bir kitap yazmıştır. Bu kitaba, içeriğine delalet edecek şekilde: “el-İslâm Beyne’r-Risalet ve’t-Tarih” başlığını koymuştur. Buna göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ile gelen İslâm, tarihte gerçekleşen İslâm değildir!
[4] Mecmuu’l-Fetava (5/10)
[5] Şerhu’t-Tahaviye (76)
[6] Hasen et-Turabî, Tecdîdu Usuli’l-Fıkhi’l-İslâmî (21)
[7] İkbal Bereke, Hivaru Havle Kadaya İslâmiyye (102)
[8] Abdulmecid eş-Şerafi, el-İslâm Beyne’r-Risalet ve’t-Tarih (61)
[9] Arkun, el-Fikru’l-İslâmî (30)
[10] Tecdidu’l-Hitabi’d-Dinî başlıklı makale; Ceridetu’r-Riyaz, 24.9.1427 hicri.
[11] Muhammed eş-Şerafi, el-İslâm ve’l-Hurriyeti’l-İltibasi’t-Tarihi (89)
[12] Nitekim birçok devletler hırsızlık cezasını iptal etmişler, onun yerine hapis gibi beşeri cezalar tayin etmişlerdir. Peki, sonuç ne oldu? Hapishaneler yüz binlerce hırsızla doldu. Zira koydukları ceza kanunları caydırıcı değildir. Daha da kötüleşen bu belaya da asla engel olmayacaktır.
[13] Bugün şahit olunan gerçekler, örtünen kadınların da, kendilerinin değer ve yaratılışlarına uygun olan bütün ilim ve iş alanlarında görev almalarının uygun olduğunu ispatlamıştır.
[14] Abdulmecid eş-Şerafi, el-İslâm Beyne’r-Risalet ve’t-Tarih (62-63)
[15] Nasr Hamid Ebu Zeyd, en-Nas, es-Sulta el-Hakikat (139)
[16] Nasr Ebu Zeyd, Mefhumu’n-Nas Dirase Fi Ulumi’l-Kur’ân (24) Hatta Kur’ân’ın beşerî olduğunu, Allah’ın kelamı olmadığını açıkça söyler. Bkz.: Nakdu’l-Hitabi’d-Dini (139)
[17] Muhammed Arkun, el-Fikru’l-Usuli (36)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)