Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

Öne Çıkan Yayın

Sosyal Medyada “Ebu Muaz” Künyesini Kullananlar Hakkında Uyarı

Facebook, İnstagram, Twitter gibi sosyal medya programlarında “Ebu Muaz” künyesini kullanan veya “Darussunne” adıyla Facebook yayını yapa...

18 Mayıs 2018 Cuma

Tarihselci Anlayışa Reddiye 14

Şer’î Nasları Anlamaya Ehil Olanlar Kimlerdir?

Beyan etmesi ve açıklaması zorunlu olan konulardan birisi, şer’î nasların iki kısma ayrılmasıdır:
Birincisi: delaleti açık olan sarih naslar. Kur’ân ve sünnet naslarının geneli böyledir. Kur’ân her insan için ortada, apaçıktır. Nitekim İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle demiştir: “Tefsirin dört açısı vardır:
- Arap dilinden bilinen yönü,
- Hiç kimseye bilmemesi mazeret olmayan tefsir,
- Alimlerin bildiği tefsir
- Sadece Allah’ın bildiği tefsir. Kim bunu bildiğini iddia ederse yalan söylemiştir.[1]
Kur’ân’ın bir kısmını, okuyan herkes anlar. Zira anlaması zor değildir. Helal açıktır, haram açıktır. Had cezaları, dinin farzları, kıssalar ve ibretler de böyledir. Bu kısım, Kur’ân’ın en büyük kısmını oluşturmaktadır ve anlaşılması kolaydır.
Kur’ân’da; emir, yasak ve haber olarak hakka delaleti apaçık, açıklayıcı ayetler vardır.[2] Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
بَلْ هُوَ آَيَاتٌ بَيِّنَاتٌ
Hayır, Kur’ân apaçık âyetlerdir” (Ankebut 49)
قُرْآَنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Belki sakınırlar diye, hiçbir ihtilafı bulunmayan arapça bir Kur'ân olarak…” (Zumer 27) Yani onu lafızları açık, özellikle arap olaranlara anlamları kolay, arapça Kur’ân kıldık demektir.[3]
İbn Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “Kur’ân’ın lafızları genelde bu şekildedir. Bu lafızlardan Allah’ın ve rasulünün maksadını kesin olarak anlarız. Aynı şekilde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in de Allah katından tebliğ ettiğini kesin olarak biliriz. Kur’ân’ın anlamlarının genelinden Allah’ın muradının haber vermek veya talep olduğu bilinir. Hatta Allah’ın kelamındaki murad, konuşan herkesin kelamındaki muraddan daha açık ve daha net anlaşılır. Zira ilmin mükemmelliği, açıklayanın açıklamasındaki, hidayetindeki, irşadındaki ve Kur’ân’ın kolaylığındaki mükemmelliktendir. Kur’ân’ı ezberlemek, anlamak, amel etmek ve okumak kolaydır.”[4] 
İkincisi: delaleti ince olan naslar:
İlim ve içtihat ehlinin üzerinde düşünerek onlardan meseleleri ve hükümleri istinbat edip çıkardıkları naslar bunlardır. Ehli olmayanların istinbat iddiasıyla karışıklık çıkarmalarını engellemek için âlimler, içtihat ve istinbatta bulunacak kimselere, çaba ve gayreti oranında hükme vukufiyet sağlamaya layık olmayı sağlayan, bu konuda bir araya getirmeleri gereken kayıtlar ve şartlar koymuşlardır. Bu kayıt ve şartlar, şeriat koyucunun emir, yasak, haber gibi hitaplarından bilinen arap dili kaidelerinden çıkarılmıştır.
Bu nasların delaleti açık değildir. Nitekim âlimler mesela şu ayette olduğu gibi ihtilaf edebilmişlerdir:
وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنْفُسِهِنَّ ثَلَاثَةَ قُرُوءٍ
Boşanmış kadınlar, kendi başlarına üç hayız (veya temizlik) süresi beklerler” (Bakara 228) Bu ayette geçen “kar’” kelimesi hem temizlik hem de hayız anlamına gelmektedir.
Bu ihtilaf, sahibinin bir ecir veya iki ecir kazanması etrafında dönen içtihat dairesinde bir ihtilaftır. Uydu kanalı, radyo, televizyon, dergi ve gazeteler gibi çeşitli yayın araçlarına ait bazı tartışma programlarında bu konu ele alınmaktadır. Bazıları öfke kendisini sıkıştırınca, dinin herkesin malı olduğu görüşünü tartışırlar. Hiç kimsenin yorumlamayı tekeline alma veya insanlara farz kılma hakkı yoktur. Zira İslâm’da papalık da yoktur, hahamlık da yoktur!
Bu söz, kendisiyle batılın istendiği hak bir sözdür. Hak olan şudur: Din, hükümlerinin uygulanması ve onlarla amel edilmesi bakımından kimseye özel değildir. Batıl olan da şudur: nasları herkesin kendi hevasına yorumlamasına açık hale getirmek! Çünkü nasları herkes canının istediği gibi yorumlar! Şüphesiz bu da ümmetin parçalanmasına ve nasların hüküm çıkarmaya ehli olmayan kimselerin ellerinde oyuncak olmasına sebep olur.
Ümmetin sahabeden ve onlardan sonrakilerden olan müçtehidlerini hafife almaya götüren, hak olan içtihat ve dikkatin konusu olan görüş ve fetvada karışıklığa sebep olan davetin ortaya çıkmasının sonucu budur.
Bu sorunu Hafız İbn Receb rahimehullah değerlendirmiş ve şikayet ederek şöyle demiştir: “Allah için şaşılacak şey! Dünya sanatlarından, insanların bilmediği ve yaparken şahit olmadıkları birini bildiğini iddia etse elbette onu yalanlarlar. Malları konusunda ona güvenmezler ve onu bildiğini iddia ettiği sanat alanında çalıştırmazlar. Peki, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ilmini yazdığına, bu ilmin ehliyle oturduğuna ve dersini gördüğüne şahit olmadıkları birinin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrini bildiğini iddia etmesi nasıl olur?
Allah için hayret! Akıl sahipleri dinleri hakkında ona hükmettirip yalan iddiasıyla onu bozan bu kimsenin iddiasını nasıl kabul ederler!”[5]

Genel Tavsiyeler

Nasların yeniden yorumlanması görüşünde olanların birçok ekolleri vardır. Bunların her biri, sahibinin bozukluğu veya karıştırmaya isteği oranında nasları doğru anlamaktan uzaklaşır ve yakınlaşırlar. Bu yüzden yorumunda güzel bir şey amaçlayan bazıları nasları yeniden yorumlama görüşünde olanlara tabi olabilmektedirler. Bunun için önce küçük başlayıp sonra büyüyen bu kaymadan şiddetle sakınmak gerekir.
Bu konuda tavsiyelerden bazıları şu şekildedir:
1- Kişinin kendisi için sahih dini ilim yolunu tercih etmesi, müteşabihleri muhkemlere arz ederek ve hepsinin Allah katından olduğuna iman ederek müteşabihlere tabi olmamakla övülen köklü ilim sahiplerinden ilim dinlemek ve onlarda okumak.
2- Fitnelerden kurtulmak için Allah’a çokça dua etmek.
Şüphesiz insanın içine girdiği zaman onu hak ve doğru zannetmesi fitnelerin özelliklerindendir. Fitnelerden insanları kurtarmada en önemli unsur; sadakatle Allah Teâlâ’ya sığınmak ve fitneden kurtulmayı istemektir.
Bu konuda sapmaktan korunmak için dualardan birisi şudur:
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا
Rabbımız! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi (bu yoldan) saptırma” (Al-i İmran 8) Bu dua, sapmışların durumunu açıklayan şu ayetten sonra gelmektedir:
فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ
Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler, fitne çıkarmak ve (heveslerine uygun) tevilini yapmak için müteşâbih olan âyetlere tâbi olurlar.” (Al-i İmran 7)
Kulun rabbinden kendisini sapıklığa düşürmemesini istemesi en önemli korunma sebeplerindendir.
3- Sakının ve sakındırın!
Tahrifçilerle muamelede nebevî tavsiyelerden birisi, alay etmek yoluyla olsa da onların kitaplarını okumaktan uzaklaşmaktır. Zira bu kitaplar çengele benzer.
Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Deccal’e yetişenlerin ondan uzaklaşmarını, kendilerine güvenmemelerini tavsiye etmiştir.
Nitekim hissî hastalıkların isabet ettiği yerlerden uzaklaşmayı emreden birçok nebevî naslar gelmiştir. Kulun, kalbe bulaşan ve orada – Allah’a sığınırız - imanı zayıflatan veya eksilten hastalık sebeplerinden uzaklaşması daha önceliklidir.
Şafiî rahimehullah şöyle demiştir: “Malik’e hevâ ehlinden birini geldiğinde ona: “Ben dinimden bir delil üzereyim. Sen ise şüphedesin. Şüphenle beraber git ve senin gibi olanla tartış.”[6]
Malik rahimehullah şöyle demiştir: “Birinden daha tartışmacı biri geldikçe bu tartışmasından dolayı Cibril aleyhi's-selam’ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiğini terk mi edeceğiz?”[7]
Ömer b. Abdilaziz rahimehullah şöyle demiştir: “Ey insanlar! Şüphesiz peygamberinizden sonra bir peygamber yoktur, kitabınızdan sonra bir kitap yoktur, sünnetinizden sonra bir sünnet yoktur ve ümmetinizden sonra da bir ümmet yoktur. Dikkat edin! Muhakkak ki helal, Allah’ın kitabında, peygamberinin diliyle helal kıldıklarıdır ve bu kıyamet gününe kadar helaldir. Dikkat edin! Muhakkak ki haram, Allah’ın kitabında peygamberinin diliyle haram kıldıklarıdır ve bu kıyamet gününe kadar devam edecektir.”[8]
Bu dinin hükümlerini hiç kimsenin bozmaya veya değiştirmeye hakkı yoktur. Kim bunu yaparsa varacağı yer kötüdür ve müminlerin yolundan başkasına tabi olmuştur.
4- Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimselere saygı ve dosdoğru yolda onların ardından gitmek.
İlmiyle amel eden alimlerin hayat hikayelerini okumak, onların ilme ve kendilerinden önceki sahabeden ve tabiinden olan imamlara tabi olmaya olan hırslarını, amel etmeye sarılıp tartışmayı terk etmedeki gayretlerini öğrenmek.
Bu okumalar onları sevmeyi, onlara uymayı, saygı göstermeyi, onların haklarını vermeyi ve onlara karşı hakaret ederek karalayanlardan nefret etmeyi sağlayan en önemli unsurlardandır.
5- İlimle amel etmeye hırslı olmak.
Zira Allah’a ilmiyle amel ederek ibadet eden, Allah’a itaat etmiş olur ve Allah’ın kendisini hak üzerinde sebat ettirmesine, bidatlerden ve dinde sonradan çıkan yeniliklerden kötülüklere düşmeye karşı korumasına layık olur. Allah ona ilminde bereket verir.
Nasları yeniden yorumlamaya çağıranların hayat hikayelerine bakan onların dinsiz olmasalar da, dinle amel etmekten ve düzgün gidişattan insanların en uzakları olduklarını görür.[9]
Amel ve ibadette kusurlu davranmak bakımından onlara benzeyenler, sonlarının da onlar gibi olmasından sakınsınlar.
6- Günah işlediğinde onu temize çekme.
Allah’ın günaha düşmekle müptela kıldığı kimsenin günahtan daha kötü olan bir sonuca düşmekten şiddetle sakınması gerekir. Bu sonuç: o günahı temize çekmeye çalışmak veya onu mubah sayan kimseyi araştırmaktır. Zira nasları yeniden yorumlamanın temelinde haramı helal saymak ve şehevî arzuların kapısını açmak vardır.
İbn Kayyım rahimehullah şöyle demiştir:
“Subhanallah! Vahyin naslarından ve hidayeti kaynağından almaktan yüz çevirenler ne kadar hazinelerden mahrum oluyorlar! Kalplerin hayatından ve basiretlerin aydınlığından neler kaybediyorlar!?
Düşünce kazmasıyla çıkardıkları görüşlerle yetiniyorlar.
Aralarında işlerini pay edip bölüşüyorlar.
Birbirlerine aldatmak için süslü sözler söylüyorlar. Bu yüzden Kur’ân’ı terk edilmiş olarak bırakıyorlar.
Kalplerinde Kur’ânın öğretileri eskimiştir. Onu öğrenmiyor, hafızalarındaki hatıralarını unutuyor ve imar etmiyorlar.
Onun sancakları ellerinden düşmüştür, kaldırmıyorlar.
Ufuklarından onun yıldızları kayboldu, görmüyorlar.
Görüşlerinin karanlığı ve bağıyla birleştiği zaman güneşleri tutuldu, onu tutamıyorlar
Vahyin naslarını gerçek yetkisinden ayırdılar, onu yakînden uzaklaştırdılar.
Tahrif ve batıl yorumların tozlarıyla onu kirlettiler, başarısız ordularını dolap üzerine dolapla ona karşı çıkarmaya devam ediyorlar.
Kınanmış topluluğa misafir gelmesi gibi onlara misafir geldi, ona layık olan saygı ve ikramda bulunmadılar. Onu uzağa attılar. Lakin kaynağından uzaklaştırmaktan acizdirler ve şöyle derler: “Bizim yanımızdan geçemezsin, mecbur kalırsan ancak mecaz yoluyla geçersin
Nasları bu zamanlardaki aciz halifenin konumuna indirdiler. Onun adına basılan para ve onun adına okunan hutbe vardır, lakin geçerli bir hükmü ve yetkisi yoktur”[10]

[1] Tefsiru’t-Taberi (1/75)
[2] Tefsiru İbn Kesir (6/286)
[3] Tefsiru’s-Sa’di (723)
[4] Es-Savaiku’l-Mursele (2/636)
[5] El-Hukmu’l-Cedire bi’l-İzaa (20)
[6] Siyeru A’lam’in-Nubela (8/99)
[7] Hilyetu’l-Evliya (6/324)
[8] İbn Sa’d Tabakat (5/340) el-İ’tisam (1/86)
[9] Hasen Hanefi, “Mine’l-Akide ile’s-Sevre” adlı kitabının başında şöyle diyor: “Öncekiler akidelerini ya yöneticilerin isteklerine göre, ya bir velinin ya da peygamberin salih rüyasından sonra yahut da istihareden sonra kurmuşlardır. Bizler ise “Akideden devrime” inancımızı, herhangi bir kimsenin talebi, rüyası veya istiharesi üzerine kurmuyoruz. Nitekim öncekiler Allah’tan yardım istiyorlardı. Bizler ise insanın anlama ve çalışma gücünden yardım istiyoruz.” Mine’l-Akide İle’s-Sevre (44, 50) yine şöyle der: “Durumumuz hamd edilecek ve övülecek şekilde değildir” A.g.e (11) Bu cümleyle Allah Teâlâ’ya hamd etmekten uzaklaşıyor ve Allah subhanehu’ya hamd etmekten kaçınıyor.
[10] İctimau’l-Cuyuşi’l-İslâmiyye (41)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)