Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

18 Mayıs 2018 Cuma

Tarihselci Anlayışa Reddiye 2

Dinin Naslarına Teslim Olmanın ve Kabul Etmenin Önemi

Allah Teâlâ’nın mümin kullarına en büyük nimetlerinden birisi, kendisine ulaştıran yolu onlar için karışık kılmaması, bilakis en mükemmel ve en açık şekilde ortaya koymasıdır:
لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْ أَنْفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آَيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
“Allah, kendilerine, içlerinden, âyetlerini, onlara okuyan, onları temizleyen ve onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle, müminlere şüphesiz büyük lütufta bulunmuştur. Oysa önceden onlar, apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı.” (Al-i İmran 164)
Allah Subhanehu ve Teâlâ bütün Müslümanlara “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yolu” (Fatiha 7) diye nitelediği dosdoğru yola iletmesi için her gün kendisine dua etmelerini farz kılmıştır. Ki onlar:
الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ
“Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar şehîdler ve sâlihlerle beraberdirler” (Nisa 69) Peygamberlerden sonra bu kapsama girenlerin ilki, sahabeler ve Kitap ile sünneti anlamada onlara tabi olanlardır.
 Bu yüzden Nebi sallallahu aleyhi ve sellem onların menhecine sarılmayı ve onların yolunda gitmeyi emretmiştir. El-İrbaz b. Sariye radıyallahu anh’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize bir gün sabah namazından sonra etkileyici bir öğüt verdi. Öyle ki bundan dolayı gözler yaşardı, kalpler ürperdi. Birisi: “Muhakkak ki bu veda eden bir kimsenin öğüdüdür. Ey Allah’ın rasulü! Bize ne tavsiye edersin?” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu:
أوصيكم بتقوى الله والسَّمع والطَّاعة؛ وإن تأمَّرَ عليكم عبدٌ حبشيٌّ، وإنَّه من يعش منكم بعدي فسيرى اختلافًا كثيرًا؛ فعليكم بسنَّتي وسنَّة الخلفاء الرَّاشدين المهديِّين، عضّوا عليها بالنَّواجذ، وإيَّاكم ومحدثات الأمور؛ فإنَّ كلَّ محدَثة بدعةٌ، وكلَّ بدعة ضلالةٌ
“Size Allah’tan korkmanızı, başınıza Habeş’li bir köle dahi emir tayin edilse dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Şüphesiz içinizden benden sonra yaşayacak olanlar pek çok ihtilaflar göreceklerdir. Sizlerin sünnetime ve hidayete erdirilmiş raşid halifelerimin sünnetine sarılmanız gerekir. Ona azı dişlerinizle sarılın. Sizleri (dinde) sonradan çıkarılanlardan sakındırırım. Zira (dinde) her yenilik bidattir, her bidat de sapıklıktır.”[1]
Bu hadisin içerdiği faydalardan birisi şudur: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kendisinin sünnetine ve hidayete erdirilmiş raşid halifelerinin sünnetine “azı dişleriyle sarılmayı” zikretmiş, “o ikisine sarılın” dememiştir. Bu da sünnetinin ve raşid halifelerin sünnetinin tek bir menhec ve tek yol olduğunu göstermektedir. İstenen şekilde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine sarılmak ancak; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği Kur’ân ve sünnete sahabelerinin anlayışıyla sarılmakla olur.
Kur’ân-ı Kerim ve sahih sünnet dinî hükümlerde iki temel kaynaktır. Dinin hükümlerinin vahiyden başka kaynak ve esası yoktur. O da iki türdür: Kur’ân ve sünnet.
Kur’âna gelince; Allah Azze ve Celle’nin kelâmı ve önünden ardından batılın yanaşamayacağı aziz kitabıdır. Hatalardan, yanlışlardan, ekleme ve çıkarmalardan korunmuş olup Hakîm (çok hikmet sahibi) ve Hamid (çokça övülen) olan Allah katından indirilmiştir.
O, Allah’ın sağlam ipi ve dosdoğru yoludur. Rasulüne indirdiği, alemlere hidayet olan bir kitaptır:
كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ
“Bu, insanları, Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, gâlib ve hamd edilmeye lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir Kitap'tır.” (İbrahim 1)
Onu insanlar arasında hakem kılmıştır:
وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلَّا الَّذِينَ أُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ فَهَدَى اللَّهُ الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ
“Onlarla birlikte, insanlar arasında, ihtilâf ettikleri hususlarda kendisiyle hükmetmek için hak olan Kitabı da indirmişti. Oysa kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki haset yüzünden Kitap üzerinde ihtilâfa düşenler, kendilerine Kitap verilenlerden başkası değildi. Ne var ki Allah, îman edenleri, üzerinde ihtilâf ettikleri hakka, kendi izniyle hidayet etmiştir.” (Bakara 213)
أَفَغَيْرَ اللَّهِ أَبْتَغِي حَكَمًا وَهُوَ الَّذِي أَنْزَلَ إِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلًا
“Kitabı size açıklamış olarak Allah indirmiş olduğu halde, (aramızda) Allah'tan başka hakem mi arayacağım?” (En’am 114)
Yani, helal ve haramı, dinî hükümleri, dinin esaslarını ve ayrıntılarını, açıklamasının üzerinde bir açıklama olmayan bir şekilde açıklamıştır. Onun delilinden daha açık delil, onun hükmünden daha güzel hüküm ve ondan daha düzgün söz yoktur.[2]
Sünnet ise Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözüdür. Yine onun fiilini ve ikrarını da kapsar. Bunların hepsi de uymayı gerektiren vahiydir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى * وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى * إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
“Arkadaşınız ne sapmış, ne de azmıştır. Çünkü o hevâdan konuşmaz; onun konuşması, kendisine vahy edilen vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm 2-4) Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, sapmaksızın doğru yoldadır, azmaksızın hidayet bulmuştur. Ancak doğruyu söyler, sadece doğru olanı yapar ve adil olandan başkasını ikrar etmez.
O’nun sünneti Allah’ın kendisine indirdiği hikmettir:
وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ أَنْ يُضِلُّوكَ وَمَا يُضِلُّونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِنْ شَيْءٍ وَأَنْزَلَ اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكَ عَظِيمً
“Eğer sana Allah'ın fazl-u inayeti ve rahmeti olmasaydı, o hâinlerden bir gurup seni bile şaşırtmaya kalkışırdı. Halbuki onlar, ancak kendilerini şaşırtırlar ve sana hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti indirmiş ve bilmediğin şeyleri de öğretmiştir. Allah'ın senin üzerindeki fazl-u inayeti çok büyüktür.” (Nisa 113)
Şafiî rahimehullah şöyle demiştir: “Allah kitabı zikretmiştir ki, o Kur’ândır. Hikmeti de zikretmiştir. Kur’ân ilmine vakıf olanlardan beğendiğim birinden “Hikmet, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetidir” dediğini işittim.”[3]
Allah Azze ve Celle bu hikmeti, ancak Kur’ân-ı Kerim’i açıklaması için indirmiştir. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
“Sana da, insanlara, kendilerine indirileni açıklayasın diye zikri indirdik. Belki onlar da düşünürler.” (Nahl 44)
Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân’ı tebliğ ve açıklama sürecini en güzel şekilde yerine getirmiştir. Kur’ân-ı Kerim, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın kelamıdır. Nebevî sünnet ise Kur’ân’ın beyanı ve Allah’ın rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e vahyidir. Nitekim salih selefin asrında uygulama, yerine getirme, dinleme ve itaat konusunda Kur’ân ile inen dînî hükümle Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti arasında fark gözetilmemiştir. İkisinin birbirinden ayrılmaması konusunda Allah Azze ve Celle’nin şu emrine sarılmışlardır:
وَمَا آَتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا
“Rasul size neyi verirse, onu alın; neden sizi yasaklarsa, ondan da sakının.” (Haşr 7) Delil getirmenin temelinde Kitap ile sünnetin arasını ayırmak konusunda da Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisindeki yasağından uzaklaşmışlardır:
ألا هل عسى رجل يَبْلُغُه الحديثُ عنِّي وهو متَّكئٌ على أريكته، فيقول: بيننا وبينكم كتابُ الله؛ فما وجدنا فيه حلالاً استحللناه، وما وجدنا فيه حرامًا حرَّمْناه، وإنَّ ما حرَّمَ رسولُ الله r كما حرَّم الله
“Dikkat edin! Bir adama benden bir hadis ulaştığında rahat koltuğuna oturmuş bir halde şöyle diyebilir: “Sizinle bizim aramızda Allah’ın kitabı vardır. Onda helal bulduğumuzu helal sayarız, onda haram bulduğumuzu da haram sayarız” Muhakkak ki Allah’ın rasulünün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.”[4]
Ümmet faziletli üç asır boyunca bu menhec üzerinde hareket etmişlerdir. Bu, nassı her iki türüyle öne geçirip kutsal bilmek, hidayetiyle amel etmek, onun yerine başka bir şey koymamak ve tam anlamıyla teslim olmaktır.
Dinî naslara hoşnutluk ve kabul ile teslim olmak, İslâm’ın esaslarındandır. Bu dinin temelleri ancak bununla tamamlanır. İslâm; Allah’a dıştan ve içten boyun eğerek teslim olmaktır. Bu, Allah’a kulluk ederek boyun eğmektir.[5] Lugat âlimleri şöyle derler: “Bir kimse teslim olduğu zaman “İslâm oldu” denilir.”[6]
Teslim olmak: kalbin itaat etmesi, Allah ile rasulünden gelenlere boyun eğmesi ve iman makamlarından olması sebebiyle naslara teslim olmasıdır… Bu nübüvvet/peygamberlik derecesinden sonra gelen sıddîklık mertebesinin ta kendisidir. Teslimiyet bakımından insanların en mükemmeli, sıddıklığı en mükemmel olanıdır.[7]
Allah Teâlâ’ya yüzünü teslim edip tam bir itaatle O’na boyun eğmekten daha güzel bir din, daha doğru ve daha hidayet edici bir yol yoktur.
وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ
“Allah'a kendisini teslim eden kimseden, dîn yönünden daha güzel kim olabilir?” (Nisa 125)
Bu müminin durumudur: “Teslimiyetin ve O’nun emrine boyun eğmenin kemali, O’ndan gelen haberi, “akla uygun” denilen batıl hayallerle veya şüphe ile itiraz ederek yorumlamaksızın, kişilerin görüşlerini ve zihinlerinin atıklarını onun önüne geçirmeksizin tasdik ederek kabul etmektir.”[8]
Ez-Zuhrî rahimehullah şöyle demiştir: “Risalet görevi Allah’tan, tebliğ etmek rasuldendir. Bize de teslim olmak düşer.”[9] “Teslimiyet ve boyun eğmeyi ortaya koymadıkça İslâm’a adım atılması gerçekleşmez.”[10] İlahî vahye “ancak dinlemek, itaat etmek, boyun eğmek ve kabul ile karşılık verilebilir. Bundan sonra tercih hakkımız yoktur. Tek tercih teslim olmak ve doğudakilerle batıdakiler muhalefet etseler dahi onu söylemektir.”[11] Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبِينًا
“Allah ve Rasülü bir şeye hükmettikleri zaman, mü'min erkek ve mümin kadının kendi işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah'a ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab 36)
İmanla vasıflanan kimsenin Allah ve rasulünün emirlerine uyarak onları razı edecek işlere koşturmasından ve Allah ve rasulünün yasaklarından sakınarak onları kızdıracak işlerden kaçmasından başka kendisine yakışacak ve ona layık bir davranış şekli yoktur.
Hiçbir mümin erkek ve kadının, Allah ve rasulü bizi bağlayan bir şeye hükmettikleri zaman kendi tercihlerinin olması layık değildir. Yani yapsam mı, yapmasam mı diye düşünmez. Bilakis iman etmiş olan erkek veya kadın, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerinin nefislerinden öncelikli olduğunu bilirler, Allah ve rasulünün emri karşısında nefsinin bazı arzularını engel kılmazlar.
Nitekim Allah Teâlâ mukaddes zatına yemin ederek bütün işlerinde Allah ve rasulünü hakem kılmadıkça bir kimsenin imanının sabit olmadığını ve onun ehlinden olamayacağını belirtmiştir:
فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
“Fakat hayır; Rabbine yeminler olsun ki onlar, aralarında çekiştikleri şeyler hakkında seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet göstermedikçe îman etmiş olmazlar.” (Nisa 65)
Bütün konularda nasları hakem kılmadıkça ve ona bir karşı koyma, bir müdafaa ve münakaşa olmaksızın, içten ve dıştan boyun eğip tam anlamıyla teslim olmadıkça kimsenin imanı sahih olmaz.[12]
eş-Şevkanî rahimehullah şöyle demiştir: “Bu şiddetli tehditten dolayı deriler ürperir, kalp yerinden kopar. Zira Allah Subhanehu öncelikle kendi zatına yemin ederken bu yemini nefiy harfiyle pekiştirerek “onlar iman etmiş olmazlar” buyuruyor. Böylece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i hakem kılmadıkları sürece onlardan iman sıfatını kaldırıyor. Sonra Allah Subhanehu bununla yetinmiyor ve “sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan…” buyurarak hakem kılma emrine başka bir konu ekliyor. Bu da gönüllerinde bir sıkıntının bulunmaması şartıdır. Sadece rasulü hakem kılmak ve dinlemek yeterli değildir. Kalbin samimiyetiyle razı olması, huzur bulması, gönül hoşluğuyla kalbin genişlemesi de gerekiyor. Sonra bütün bunlar da yeterli olmuyor, “teslimiyet göstermedikçe…” buyrularak içten ve dıştan boyun eğme gereği de buna ekleniyor. Sonra bu da yetmiyor, teslimiyet emri pekiştiriliyor. Kulun imanı; bu hakem kılış, verilen hükümden dolayı gönülde sıkıntı duymayış, Allah’ın hükmüne ve dinine karşı çıkma veya aykırı düşünceler olmaksızın teslim oluş gerçekleşmedikçe sabit olmaz.”[13]   
Nasların delalet ettiği şeylere teslimiyet, hakkın ehliyle bâtılın ehlini ayırt eder. İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Hak ile bâtılın, hidayet ile sapıklığın, doğru ile yanlışın ve helak yolunun ayırt edilmesindeki temel faktör şudur: Allah’ın rasulleriyle gönderdiği ve kitaplarıyla indirdiğini tabi olunması gerek hak olarak bilmektir. Bu sayede hak ile bâtılı ayırma yeteneği, hidayet, ilim ve iman elde edilir. Bundan sonra hakkı ve doğruyu bununla tasdik eder, diğer insanların sözlerini buna arz eder. Eğer buna uyarsa o haktır, aykırı düşerse o bâtıldır.”[14]
Kitap ve sünnetin naslarına teslim olmak, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik etmenin bir gereğidir. Zira Allah’ın birliğine şahitlik, O’nun ibadette birlenmesini gerektirir ki, bu da O’nun emrine, yasağına, verdiği haberlere itiraz etmeksizin ve sorular sormaksızın tam bir teslimiyet üzerine kuruludur:
لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ
“O, yaptığı şeyden sorulmaz; fakat onlar sorulurlar.” (Enbiya 23)
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in rasul oluşuna şahitliğin gereği ise onun verdiği haberleri doğrulamak, emirlerine itaat etmek, yasaklayıp sakındırdığı şeylere son vermek ve Allah’a ancak onun meşru kıldığı şeylerle ibadet etmektir.

[1] Tirmizi (2600) Ebu Davud (3991) el-Elbani, Sahihu’l-Cami’de (4314) sahih demiştir.
[2] Tefsiru’s-Sa’dî (270)
[3] Er-Risale (78)
[4] Tirmizi (2664) İbn Mace (12) el-Elbani sahih demiştir (2657)
[5] Buna karşılık Muhammed Arkun şöyle demiştir: “İslâm kelimesini Fransızcaya tercüme ederken “hudû yani Allah’a boyun eğmek” anlamını vermekle haddi aşmışlardır. Hatta teslim olmak anlamını vermişlerdir. Lakin bu son anlam asla doğru değildir. Mümin, Allah’ın önünde teslim olan değildir. O, Allah’a yakınlaşma isteğiyle ve Allah’ın kendisine vereceği ilhama aidiyet hareketiyle hasret duymaktır.”  El-Fikru’l-İslâmî Nakd ve İçtihad (53) Bu sözüyle İslâm kelimesinin bağlayıcı anlamını yok etmek istemiştir.
[6] Mecmûu’l-Fetava (7/263, 362) özetle.
[7] Medaricu’s-Salikin (2/148)
[8] Medaricu’s-Salikin (2/387)
[9] Buhari cezm sigasıyla muallâk olarak: (6/2737) Hatib bunu el-Camiu Li Ahlaki’r-Ravî ve Adabu’s-Samî’de (2/111) mevsul olarak rivayet etmiştir. Bkz.: Tağliku’t-Ta’lik (5/366)
[10] El-Akidetu’t-Tahaviye (201)
[11] İbnu’l-Kayyım, er-Ruh (136)
[12] Tefsiru İbn Kesir (2/349)
[13] Fethu’l-Kadir (1/484)
[14] Mecmuu’l-Fetava (13/135)

Tarihselci Anlayışa Reddiye 1

Nasların anlamlarını tahrif ve olması gerekenden farklı te’vil etme mücadelesi eski bir mücadeledir. Sahabe radıyallahu anhum ecmain asrında şer’î nasları tefsir etmek ve Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabelerinin anlayışından farklı şekilde anlamak isteyen Haricilerin boynuzunun görünmesinden itibaren başlamıştır.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının üzerinde bulundukları yola aykırı garip sözler ve şaz birtakım görüşler ortaya koydular. Müslümanları günah ve masiyet sebebiyle tekfir ettiler. Sahabe topluluğuna karşı ayaklandılar. Müminlerin emiri Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh Allah’ın kitabı hakkında bu tahrif edilmiş yeni bidatçi anlayış ve yorumlar sebebiyle onlara karşı savaşmıştır.
Bu yüzden İbn Abbas radıyallahu anhuma onlarla tartışırken şöyle demiştir: “Sizin yanınıza Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in muhacirlerden ve ensar’dan olan ashabının ve Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in amcasının oğlu ve damadının yanından geliyorum. Kur’ân onlara inmiştir. Kur’ân’ın yorumunu onlar sizden iyi bilirler. Aranızda ise onlardan kimse yoktur.”[1]
Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bu mücadelenin nasların anlamlarını tahrif edenlerle/bozanlarla, onları Allah’ın indirdiği maksada uygun şekilde anlayan sahabeler ve onlara güzellikle uyanlar arasında meydana geleceğini haber vermişti. Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh şöyle demiştir: “Bizler Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i bekleyerek oturuyorduk. Hanımlarından birinin evinden çıkarak yanımıza geldi. Biz de onunla beraber kalktık. Ayakkabısının bağı koptu ve onu tamir etmek için Ali radıyallahu anh geride kaldı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yürümeye başlayınca biz de yürüdük. Sonra durup bekledi ve biz de durduk. Ardından şöyle buyurdu:
إنَّ منكم مَن يقاتل على تأويل هذا القرآن، كما قاتلت على تنزيله
“Şüphesiz içinizde bu Kur’ân’ın indirilmesi üzerine savaşanlar olduğu gibi te’vili/yorumu hakkında savaşacak olan da vardır.” Aramızda bulunan Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma’ya baktık. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
لا، ولكنَّه خاصف النَّعل
“Hayır. O, ayakkabıyı tamir eden kişidir.” Hemen onu müjdelemeye gittik. Sanki o da bunu işitmiş gibiydi.[2]
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem tıpkı İslâm’ın başında Kur’ânın nüzulünü ve onun Allah katından olduğunu ispat için kendisinin savaşması gibi, ümmetinden cihad edenlerin de, Kur’ân ve sünnet’in tefsiri ve anlayışı konusunda insanları bu iki esası doğru anlamaya çevirmek için savaşacaklarını haber vermiştir.
Tahrif ve batıl te’vil ehliyle olan savaş, asırlar ve günler devam ettikçe duraklamamış, her zaman onun davetçileri ve sahipleri bulunmuştur.
İçinde bulunduğumuz zamanda da yazar ve düşünürlerden bazı topluluklar, Allah’ın dinini tahrif amacıyla çeşitli sloganlar altında tahrif sancağını yükseltmekte, İslâmı çağın gereklerine göre yeniden anlamak gerektiğini öne sürmektedirler.
Bazen: “İslâm düşüncesinin yenilenmesi” sloganını atarlar.
Bazen de: “Dini söylemlerin yenilenmesi”ne davet ederler.
Bugün onların “Farklı okuyuşlar”a davet ettiklerini görürsünüz. Bununla, bize iddialarına göre hayattaki gelişmeler ve asrın değişimlerine uyum sağlamak üzere İslâm’a yeni bir bakış getirmeleri için dinin naslarını yeniden gözden geçirmeyi talep ederler.
Bu dinin düşmanları, ümmetin sabah akşam okumakta ve dinlemekte oldukları iki vahyin (Kitap ve sünnetin) naslarını Allah Azze ve Celle’nin korumaya kefil olduğunu anlamışlardır. Bu yüzden dinin naslarının anlamlarını ve delalet ettiği hususları tahrif etmekten başka giriş yolu bulamamışlardır. Bu ise Allah Teâlâ’nın haklarında şöyle buyurduğu Yahudilerin metoduna uymaktır:
يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللَّهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
“Allah'ın kelâmını dinlerlerdi de, sonra akılları erdiği halde, onu bile bile tahrif ederlerdi” (Bakara 75)
“Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bu ümmetin kendisinden öncekilerin âdetlerine adım adım uyacaklarını haber verdiğinden, onların arasında sözleri yerinden kaydıran, Allah’ın haber verdiği veya emrettiği hususlarda Kitap ve sünnetin anlamlarını değiştirenler de olacaktır…”[3]
İşte bu zamanda dinî nassın anlamını tahrif ve te’vil etme mücadelesi de Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in verdiği haberi doğrulamaktadır. Vahyin hem lafız hem de anlam olarak korunmasında Allah Azze ve Celle’nin vaadinin gerçekleşmesi için, o tahrifçilere engel olan ve bozuk bakışlarını reddeden samimi ve sadık Müslümanlar bu ümmette bulunmaya devam edecektir.

[1] Nesai Sunenu’l-Kubra (8575) el-Vadiî Sahihu’l-Musned’de (711) hasen olduğunu söylemiştir.
[2] Ahmed (11276) Nesai Sunenu’l-Kubra (8541) Heysemi, Mecmau’z-Zevaid’de (9/136) şöyle demiştir: “Güvenilir bir ravi olan Fıtr b. Halife dışındaki ravileri sahih’in ricalidir.” Elbani es-Silsiletu’s-Sahiha’da (2487) sahih demiştir.
[3] Mecmûu’l-Fetava (25/130)

17 Mayıs 2018 Perşembe

İlahiyat Fakültesi Okumak Caiz midir?


Bir müslümanın, adına; İmam-Hatip Lisesi, İlahiyat Fakültesi, İslami medrese denilen yerlerde öğrenim görmeyi caiz görmesi düşünülemez. Zira bu açık bir sapıklık ve bid’attir. Sünnete uygun eğitim, mescidlerde olmak zorundadır.

Bugün müslümanların mescidlerinin, Diyanet gibi münafık kuruluşların istilası altında bulunuyor olması, bid’at yollara başvurup; İmam Hatip, Dernek veya İlahiyat fakültesi gibi müslümanlara tuzak olarak kurulmuş okullara müracaat etmesini meşru kılmaz.

Yine Suudi Arabistan, Mısır, Suriye gibi ülkelerdeki dini fakülteler de aynı şekilde bid’at olan okullardır.  Bid’at okullarından hayır çıkması beklenemez.

Bugüne kadar, yerli ya da yabancı hiçbir ilahiyat fakültesinden akidesi düzgün bir kimse çıkmamıştır, çıkmayacaktır da. el-Elbani, Mukbil, İbn Useymin, Bin Baz, Fevzan, Rebi b. Hadi, Zeyd el-Medhali, Abdulmuhsin Abbad en ehvenleri ve samimileri görünse de bunların da birçok bidat ve sapmış yorumları kitaplarında, fetvalarında mevcuttur.

Kâfir demokratik rejimlerin dünyevi ilimlere dair okullarına da çocukları göndermek, çocukların fıtratlarını hain, fasık, facir hatta ateist öğretmenler tarafından bozulmasına arz etmek, okullarda mevcut bulunan şirk ve küfür eylemlerine katılmalarını salık vermek, küfür olan inançlarla temiz zihinlerinin, kız erkek karışımı ile hayâlarının bozulmasına sebebiyet vermek, her müslümanın takdir edeceği gibi asla caiz olamaz, hiçbir müslüman bundan razı olamaz. Müslüman olduğunu iddia eden zındıklar bundan hariçtir.

Birçok aciz müslüman, “Madem meşru yollarla mescidlerde müslümanların eğitim verme imkânları yok, o zaman çocukların eğitim meselesini ne yapacağız?” diye endişeye düşerek çocuklarını ya küfür okullarına gönderiyor, ya tarikatçı sapıkların, süleymancıların, nurcuların, mahmutçuların, menzilcilerin yahut el-Kaideci, Nusracı tekfircilerin, dernekçi bidatçilerin kurslarında bid’at ehline teslim ediyor! Hâlbuki Allah’a yemin olsun, bu okulların veya kursların hiçbirine göndermeyip sözde cahil(!) kalması daha hayırlıdır!

Okullar dünya ilimlerinde ilim vermiyor, zira eğitim müfredatı cehaletin ta kendisidir. Bid’at ehlinin dernekleri ve kurslarına gelince, onlar da hak ile batılı karıştırarak pislik ortaya koymaktadırlar.

Yapılması gereken, öncelikle Allah’a tevekkül edip güvenmektir. Allah’a ve rasulüne muhalif işlere girişerek güya Allah razı edilmez! Derdiniz nedir, çocukların yetişmesi mi gerçekten? Bunu Allah’a ve rasulüne muhalefet ederek mi yapacaksınız? Yoksaaa… derdiniz elâleme yüzünüzün düşmemesi mi? Gerçekçi olun! Samimi olun!

Türkiyedeki İlahiyat fakültelerine gelince, müslüman doğru bir akideyle bu fakültelere girse üç kesimin yaylım ateşi arasında kalır:

1- Gelenekçi (Traditionalist) akım: mezhepleri, kıyası, tarikatleri dolayısıyla köklü bid’atleri savunur. Ebu Bekir Sifil, İhsan Şenocak adlı sarhoş gibi konuşan dengesiz, Nurettin Yıldız, Nihat Hatipoğlu, Mustafa Karataş, Cübbeli Züppe gibi bid’ât tagutları bu cephenin meşhur isimlerindendir.

2- Modernist Evrenselciler: Bunlar Kur’an’ın evrensel olduğunu söylerken, kendi bozuk akıllarıyla Kur’an ve çağ arasında bir denge kurmaya çalışıp, oluşturdukları zihniyete aykırı olan hadisleri Kur’an’a aykırı olmakla nitelerler ve neredeyse sünnete hiç müracaat etmezler. Onlara göre Kur’an’ın kendi içinde bir sistematiği varmış (!) Muhammed Esed, Mustafa İslamoğlu, Caner Tıslayan, Mehmet Okuyan, Edip Yüksel vb. gibi zındık tağutlar da bu cephenin kahramanlarındandır.

3- Modernist Hermonetikçi (Tarihselci) akım: Bunlar Kur’an’da ve hadislerde geçen herşeyin dinden olmadığını savunurlar. Her dönemin Kur’an ve sünnete; kendine göre bir anlayış sunma hakkı olduğunu ve bunların hepsinin kendi dönemleri içinde doğru kabul edilmesi gerektiğini savunurlar. Yani anlaşılır bir ifadeyle, insanların yaşadıkları gibi inanmalarına cevaz verirler. Görünüşte hadislerin inkâr edilmesine karşı çıkar gibidirler, lakin hakikat böyle değildir. Evrenselciler vahyin, kendilerine uymayan lafızları üzerinde tahrifat yapıp inkâr ederlerken, Tarihselciler lafızları korur, manalar üzerinde tahrifat ve inkârda bulunurlar. Mustafa Öztürk, İsrafil Balcı vb. zındık tagutlar da bu cephenin kahramanlarına örnek verilebilir.

2. ve 3. Maddedekiler genel olarak hadis ve sünnet inkârcıları diye tanımlanmakta, onların karşısında da 1. Gruptakilerin sünnet savunucusu olduğu zannedilmektedir.
Ankara Okulu diye bir ekol var ki başlarında M. Sait Hatipoğlu, Hayreddin Kırbaşoğlu, Bünyamin Erul, Mehmet Görmez, M. Emin Özafşar, Hidayet Şefkatli Tuksal gibi zındıklar gelir, bu üç gruptan hangisine gireceğini şaşıran şaşkın koyunlar gibidirler.
Yine Abdulaziz Bayındır, Harun Ünal gibi evrenselcilik ile tarihselcilik arasında bocalayan diğer münafık gruplar da vardır.

Hakikatte bunların hepsi de Allah’a ve rasulüne muhalefet eden, kitabın ve sünnetin düşmanı, şeytanın dostu, yalancı, samimiyetsiz, fasık kimselerdir. En ehvenlerinden görünen Mustafa Öztürk dahi, habis tezlerine davet edebilmek için türlü yalanlar söylemekte mesela İmam Ahmed ile Fahreddin Razi denen zındığın aynı mezhepten olduğunu iddia edebilmektedir!!!

Bunlar rasule muhalefette birleşmişlerdir! Allah fasıklığı ve facirliği onların suratlarına koymuştur, uyanın da ibret alın diye ey Müslümanlar! Onlar ya sakallarını traş ederler yahut Nureddin Yıldız, Bayındır, İslamoğlu münafıkları gibi kısaltırlar! Hepsi de video ve kamera karşısına çıkarlar! Hâlbuki suret yapmak şirktir, onlar bunda sakınca görmezler! Çoğu Pantolon, ceket, kravat giyerek kâfirlere benzerler, baş açık gezer sarık sarmazlar! Müslümana benzemekten utanırlar! Kitapsız kâfirlere benzemeyi tercih ederler. Çünkü kalpleri onlara meyletmiştir! Şayet kalpleri Allah rasulünün ve ashabının sevgisine meyletseydi, onlara benzemeye çalışırlardı.

Kısaca söylemek gerekirse, kendinizi ve aile fertlerinizi cehennemin ateşinden korumak istiyorsanız sakın çocuklarınızı okullara, derneklere, Kuran Kurslarına, imam hatiplere, ilahiyatlara, suuda, mısıra, amerikaya vb. okumaya göndermeyin! Göndermişseniz derhal tevbe edin, bundan hemen, ölmeden önce vazgeçin. Öğretmen, diyanet mensubu imam, müezzin, vaiz, ilahiyat fakültesinde okutman, öğrenci gibi görevlerdeyseniz derhal Allah’a tevbe edin, bu görevleri hemen terk edin, Allah’a yönelin.  Samimi olur, Allah’tan sakınırsanız Allah size daha hayırlı kapılar açacaktır.

Ey Ümmî Nebi’nin Ümmeti! Ahirete karşı dünyayı tercih ederek göz göre göre ateşe atlamayın! Acizlik üzere sabretmek, Allah’a ve rasulüne muhalefetten hayırlıdır.

11 Mayıs 2018 Cuma

Emek Sermaye Ortaklığında Faizli Bir Yol Hakkında Uyarı


Soru: “Ticaret yapan kişi bir işçiye bir milyon veriyor ve ona diyor ki; “Bir sene sonra bir milyonu ve yapılan kârın yarısını iade et.” Bu fiilin hükmü nedir?

Abdulhamid el-Hacuri’nin cevabı: Bu fiil batıldır, caiz değildir. Bu meselede (caiz olması için) üç şartın yerine gelmesi gerekir:

1- Kâr (önceden) sınırlandırılmamalıdır. Ancak “Yapılacak kârdan bana yüzde on ver” demesinde sakınca yoktur. Ama “Bana her ay yüzde on vereceksin” demesi caiz değildir.

2- Anaparanın tamamını iade etmesini ve garanti etmesini şart koşmamalıdır.

3- Haram bir şeyin ticareti yapılmamalıdır.

Şuan müslümanların birçoğu bu faizli yolu kullanmaktadır. Eğer malını mudarebe (emek sermaye ortaklığıyla ticaret) yapmak istersen: “İşte bu malım, onu benim için şöyle şöyle işlet, edilecek kâr oranında da sana şu vardır” dersin. Ortaklığı bitirmek istediğinizde de o andaki malın, artmış ya da eksilmiş ise, neyse onu alırsın. Ama “on bin, yirmi bin” gibi belirli bir nakit ile sınırlandırmak caiz değildir. Lakin yapılan kârdan yüzde yirmi, yüzde on, yüzde on beş gibi miktarlar istemekte sakınca yoktur.

10 Mayıs 2018 Perşembe

Sosyal Medyada “Ebu Muaz” Künyesini Kullananlar Hakkında Uyarı


Facebook, İnstagram, Twitter gibi sosyal medya programlarında “Ebu Muaz” künyesini kullanan veya “Darussunne” adıyla Facebook yayını yapanlarla hiçbir alakamız yoktur.
Facebook ve Twitter gibi kanalları kullanmayı da caiz görmüyor ve bunun müslüman ümmet aleyhine kâfirler için ajanlık suçu işlemek olduğunu düşünüyorum.

Youtube kanalına gelince,  “Ebu Muaz” künyesi kullanan tekfirci Mürcielerin(*) de bulunduğu görülmüştür. Bu kişilerle ne şahsen ne de akide olarak bir bağımız yoktur. Böyle habis Mürcielerin ve diğer bütün bid’at ehlinin sohbetlerinin dinlenilmesi de caiz değildir.

* Türkiye’de, fırkalar ve görüşleri hakkındaki cahillik sebebiyle tekfir etmenin haricilik, tekfir etmemenin ise mürcielik olduğu zannedilmektedir. Hâlbuki Türkiye’de “Harici” olarak bilinen tekfircilerin geneli habis Mürcie fırkasındandırlar. Ebu Hanife’yi savunmakla da kendilerini ele verirler. Bu fırkaya göre kişi ya mümindir, ya kâfirdir. Münafıklık tanımında selefe muhalefet ederler. Münafıkların mürted kâfir olduğu görüşündedirler. Kitap ve sünnette imana aykırı olduğu belirtilen nifak fiillerini, küfür ve irtidat olarak görürler. Bu yüzden mahkemelere her türlü başvuru, çocukların rejim okullarına gönderilmesi, gönüllü askerlik, polislik vb. nifak eylemlerini doğrudan tekfire malzeme edinirler. Bunlar Harici zannedilmelerine rağmen, (Ebu Hanzala, Murat Gezenler, Ebu Ubeyde, Musa vb.) aslında Mürcie’nin bir sınıfıdırlar.
Nifak ve fısk eylemlerinden dolayı nasıl olsa tekfir edilmiyor diye bu fiilleri sakıncasızmış gibi değerlendiren, hatta T.C.’nin demokratik küfür parlementosuna milletvekili olarak girmeye dahi cevaz veren kimseler (Ubeydullah Sırtlan, Ebu Zerka vb.) de yine Mürcie’nin gulatından hatta iman konusunda Cehmîleşmiş diğer bir zındık sınıfıdır.   
Bununla birlikte oy kullanmaya, Esad vb. yönetcilere karşı ayaklanmaya cevaz verenler (Ebu Said Yarbuzi, Taceddin Zozik, Abdullah Solcu vb.) Haricilerin menheci üzerinde olmalarına rağmen, bunların Mürcie oldukları zannedilmektedir.
Mürcielik itikadî, Haricilik siyasi bir mezheptir. İtikadında Mürcie’lik bulunanlar, bunu siyasi alana taşıdıklarında (oy kullanma, yöneticiye ayaklanma, miting ve konferanslarla siyasî kargaşalara bulaşmakla) Haricilerle birleşirler.
Muasır bid’at davetçilerinin Haricilik ile Mürcie arasında gidip gelmeleri, bu fırkaların sınırlarının belirsizliğinden değil, adı geçen davetçilerin akidelerindeki istikrarsızlık, sözleriyle fiilleri arasındaki tutarsızlık ve menheclerinde Mutezile meşrebini izlemeleri sebebiyledir.
Kur’ân ve sünnet naslarına itikadî ve amelî olarak, selefin menheci üzere tabi olma konusunda hassas davranmayan herkes mutlaka sapıklık fırkalarına dahil olmaktadır.
İman, küfür, nifak, fısk, bid’at, vela ve berâ, fiil ile fâil ayrımı gibi meselelerde Haricilik, Mutezile ve Mürcie fırkalarından olmamak için doğru ilme ulaşmak isteyenler, Türkçe’de bu meselede selefin menhecine uygun yazılmış, şimdilik tek doğru kaynak olan; “Haricilik ve Mürcie Arasında Tekfir Sapması” adlı kitabıma müracaat etmelidir.  

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Fitnede Savaştan Geri Durmak Hakkında


Ömer b. Abdilaziz rahimehullah şöyle demiştir:
إِذَا كَانَ لَكَ إِمَامٌ يَعْمَلُ بِكِتَابِ اللَّهِ وَسُنَّةِ رَسُولِ اللَّهِ، فَقَاتِلْ مَعَ إِمَامِكَ، وَإِذَا كَانَ عَلَيْكَ إِمَامٌ لَا يَعْمَلُ بِكِتَابِ اللَّهِ وَلَا سُنَّةِ رَسُولِ اللَّهِ فَخَرَجَ عَلَيْهِ خَارِجِيُّ يَدْعُو إِلَى كِتَابِ اللَّهِ وَسُنَّةِ رَسُولِ اللَّهِ فَاجْلِسْ فِي بَيْتِكَ
“Eğer Allah’ın kitabı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetiyle amel eden bir yöneticin varsa onun yanında savaş. Eğer üzerinde Allah’ın kitabıyle ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetiyle amet etmeyen bir yönetici olur da, Allah’ın kitabına ve rasulün sünnetine davet eden bir Haricî, ona karşı ayaklanırsa evinde otur (fitneye bulaşma).”
Nuaym b. Hammad, el-Fiten’de (no:458) rivayet etmiştir.
* Nuaym b. Hammad rahimehullah hakkında özet bilgi:
Ahmed b. Hanbel: “Sika” demiştir.[1]
Ebu Zekeriyya: “Sika, saduk. Ben onu insanların en iyi bileniyim” demiştir.[2]
Yahya b. Main: “Sikadır, hata eder” demiştir.[3]
Darekutni: “Sünnette imamdır, çok yanılır” demiştir.[4]
Müteşeddidlerden olan İbn Ebi Hâtim: “Mahalluhu’s-sıdk” demiştir.[5]
Müteşeddidlerden en-Nesâî: “Zayıf, sika değil” demiştir.[6]
el-Ezdî, Nuaym b. Hammad’ı Ebu Hanife aleyhinde uydurma hikayeler anlatmakla itham etmiştir. Lakin el-Ezdi'nin kendisi bid’at ehlinden olup, rivayet hususunda cerh edilmiş biridir ve onun cerhine itibar edilmemektedir. Çünkü bu ilimde söz sahibi münekkid imamların sika olduğunu belirttikleri birçok kimseyi  hiçbir delile dayanmadan sağdan soldan işittikleriyle cerh etmiştir. Nuaym b. Hammad'ı cerh etme sebebi olarak öne sürdüğü şeyin de iftira olduğu apaçıktır. Nuaym b. Hammad'ın hata ettiğini ifade eden imamlar, onun kesinlikle yalan söylemediğini, dürüst birisi olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Ebu Hanife'ye gelince, Cehmiyye ve Mürcielik bid'atinin yanı sıra, hadis ilmindeki şiddetli zayıflığı diğer imamlar tarafından da belirtilmiş bir husustur. El-Ezdî'nin Nuaym b. Hammad'ı eleştirmesinde böyle bir taassubun yattığı ortadadır. 
Mesleme b. Kasım, İbn Yunus, İbn Hibban gibi bazı münekkid alimler Nuaym b. Hammad’ı yanılma ve çok hata etme ile eleştirmişlerdir. Yine bazı âlimler Nuaym b. Hammad’ı; İsa b. Yunus, Ebu İsme Nuh b. Ebi Meryem, Bakiyye b. el-Velid, Rişdeyn b. Sa’d, Velid b. Muslim gibi rivayet konusunda eleştirilmiş bazı ravilerden rivayette bulunması sebebiyle eleştirmişlerdir. Bunlar bir raviyi, hele Nuaym b. Hammad gibi büyük bir imamı, yaralayıcı eleştiriler değildir. Nitekim İbn Adiy, Nuaym b. Hammad'ın hata ettiği rivayetleri tek tek zikretmiş, diğer rivayetlerinin düzgün olduğunu belirtmiştir.
Nuaym b. Hammad, İmam Buhârî’nin hocalarındandır. Buhârî, Nuaym b. hammad’dan mutabaat için rivayette bulunmuştur. İmam Muslim de Sahih'inin mukaddimesinde Nuaym b. Hammad’dan rivayette bulunmuştur. Netice olarak Nuaym b. Hammad rahimehullah, mutedil imamlar tarafından sika ve saduk mertebesinde değerlendirilmiş, yanılgılarına da uyarı yapılmıştır.


[1] Hatib Tarih (13/312) İbn Hacer Tehzib (5/636) Mizzi Tehzib (29/470)
[2] Hatib Tarih (13/313) Zehebi Mizan (4/267) İbn Hacer Tehzih (5/636)
[3] Zehebi Mizan (4/267) İbn Hacer Tehzib (5/636)
[4] Hatib Tarih (13/306)
[5] El-Cerh ve’t-Ta’dil (8/2125)
[6] Zehebi Mizan (4/268) İbn Hacer Tehzib (5/637)

27 Nisan 2018 Cuma

Ay ve Güneş Tutulmalarının Vakti Hakkında


Dünyanın döndüğü ve güneşin sabit olduğuna inanan bazı kimseler, düz ve sabit dünya inancına karşı, Nasa’nın ay ve güneş tutulmalarının vaktini bilmesini ileri sürüyorlar.
Bilinmektedir ki ay ve güneş tutulmaları, kuyruklu yıldız halley’in dünyaya uğraması ve diğer hadiseler bugün gelişmiş teleskoplarla ince bir şekilde hesaplanmaktadır. Nitekim bu gözlem ve hesaplar eskiden de yapılıyordu. Avrupa Kopernik ve Galileo’dan sonra dünyanın döndüğünü kabul etmeye başladı. Ay ve güneş tutulmalarının vaktinin hesabı ise, dünyanın düz ve sabit olduğuna inanıldığı zamanlardan beri biliniyordu.
İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Hesapla bilinenlere gelince; ilkbahar, yaz, son bahar, kış gibi mevsimleri bilmek böyledir. Güneş, burçların hizasına geldiği zaman: “Güneş falan burçtadır” derler…” Sonra şöyle der: “Hesap ehli güneş tutulması ve ay tutulmasının vakti hakkında ittifak ettikleri zaman neredeyse bunda hata etmezler.”[1]
Allah Teâlâ güneş ve ay tutulması için kevnî bir sünnet kılmıştır. Nitekim bu tutulmaların; 18 yıl, 10 gün 7 saat, 43 dakika müddet ile tekrar ettiğini zikrederler. Bu yüzden gelecekteki ve geçmişteki onlarca hatta yüzlerce yıla ait ay ve güneş tutulmalarının vaktini hesap etmek mümkündür.
Bu yol ile tutulma zamanını tespit etmek gayet kolaydır. Bu yüzden bu zamanda bu tutulma vakitleri kesin bir şekilde bilinir durumdadır. İlk müslümanlar, astronomi konusunda öncü idiler. Astronomi ilmini ve esaslarını müslümanlardan almışlardır. Bu yüzden bazı yıldızların, latin harfleriyle yazılsa da hâla arap dilindeki ismiyle zikredildiğini görürüz.
Halley kuyruklu yıldızını batılılar Miladi 1682 yılında keşfetmişlerdir. Hâlbuki Şair Ebu Temmam Amuriyye fethine dair yazdığı kasidesinde, Müneccimlerin Mu’tasım’a batı cihetinde bir kuyruklu bir yıldızın çıkacağını haber verdiklerini zikreder. Ebu Temmam hicri 228, miladi 843 yılında ölmüştür. Batılılar ise “Halley” adını verdikleri kuyruklu yıldızı 1682 yılında ancak keşfetmişlerdir.
El-Velid b. Muslim rahimehullah hicri 145 yılında kuyruklu bir yıldız gördünü söylemiştir. (Nuaym b. Hammad, el-Fiten 639)
İbnu’l-Esir, Tarih’inde bu kuyruklu yıldızın hicri 222 yılında görüldüğünü zikretmiştir. Yani 76 yıl sonra görülmüştür. Müslümanlar batılılardan 8 asır önce bu kuyruklu yıldızı biliyorlardı. Aynı şekilde ay ve güneş tutulmalarını da hesap yoluyla biliyorlardı. Bu gayb bilgisi değildir.
Güneş ve ay tutulmalarının düzenli olarak tekrar etme süresine dair bilgiler Saros devresi adı verilen bir cetvelde belirlenmektedir. Bu süre 18 yıl, 10 gün, 7 saat, 43 dakikadır. Eskiden beri bu sistem bilinmekte ve tutulmalar buna göre hesap edilmektedir. 17 Ekim 1986 tarihinde saat 22:18’de tam ay tutulması meydana gelmiştir. Buna 18 yıl eklendiğinde 27 Ekim 2004 tarihinde, saat 06:01’deki tutulma tespit edilmiş olur. Nitekim bu tutulmaya şahit olduk. Aynı şekilde doğu asyada 23 Eylül 1987 sabah saat 06’da güneş tutulması olmuştur. Buna Saros devresi eklendiği zaman 3 Ekim 2005 saat 13:54’teki tutulmanın vakti tespit edilmiş olur. Dolayısıyla tutulmaların vaktini bilmek için insanların Nasa’ya ihtiyacı yoktur!
Yine kuyruklu yıldızın ne zaman geçeceği de, dünyanın sabit olup, güneşin dünya etrafında dönmesi esası üzere hesap edilmektedir. Böylece dakikasına kadar doğru bir şekilde hesaplanmaktadır.
Aynı şekilde güneş ve ay tutulmaları da bu şekilde dakik olarak hesaplanmaktadır. Geçmişteki âlimleri bu doğru sonuçlara götüren şey, onların dünyanın sabit ve güneşin döndüğü şeklindeki doğru inançları idi.  Onlar sahih inaçlarına göre hareket ediyorlardı. Lakin asrımızdakiler; akidemizi ve rabbimizin kitabını desteklemekte tereddüt ediyorlar! Şüphesiz Kur’ân ve sünnet, güneşin döndüğü ve hareket ettiği, dünyanın ise sabit, hareketsiz olduğunu kesin bir şekilde ifade etmiştir.



[1] Mecmuu’l-Fetava (24/257)

23 Nisan 2018 Pazartesi

Münafıkların Dünyada Müslüman Hükmünde Olmaları


Cabir b. Abdillah radiyallahu anhuma şöyle demiştir:
لَمْ نَكُنْ نُسَمِّي الْمُنَافِقِينَ كُفَّارًا عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
“Bizler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında münafıkları “Kâfirler” diye isimlendirmezdik."
Bunu Ebu Ya'la (4/88) Muslim'in şartına göre sahih bir isnad ile rivayet etmiştir.


İbn Abbas radıyallahu anhuma Bakara suresi 17. Ayeti hakkında şöyle demiştir:

هَذَا مَثَلٌ ضَرَبَهُ اللَّهُ لِلْمُنَافِقِينَ أَنَّهُمْ كَانُوا يَعْتَزُّونَ بِالْإِسْلَامِ فَيُنَاكِحُهُمُ الْمُسْلِمُونَ وَيُوَارِثُونَهُمْ وَيُقَاسِمُونَهُمُ الْفَيْءَ، فَلَمَّا مَاتُوا سَلَبَهُمُ اللَّهُ ذَلِكَ الْعِزَّ كَمَا سَلَبَ صَاحِبَ النَّارِ ضَوْءُهُ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ، يَقُومُ فِي عَذَابٍ
“Allah burada münafıkları misal vermiştir. Onlar İslam ile izzet bulurlar, Müslümanları nikâhlarlar, onlara varis olurlar, ganimetten pay alırlar. Öldükleri zaman ise Allah onlardan bu izzeti alır, tıpkı ışık sahibinden ışığın alınması gibi karanlıkta, yani azapta bırakır. Onlar (münafıklar) hidayeti göremez, söyleyemez ve anlamazlar. Onlar belalar getiren ve şimşekler çakan yağmura tutulmuş gibidir.”
 
Bunu Taberi Tefsir'inde (1/337, 348, 369) ve İbn Ebî Hâtim Tefsir'inde (158, 167, 172) hasen isnadla rivayet etmişlerdir.

16 Nisan 2018 Pazartesi

Şiilerin Sünnete Muhalefet Ettiklerini İtiraf Etmeleri


Şia’nın Şeyh Saduk diye meşhur Rafızî imamlarından Ebu Cafer Muhammed b. Ali b. el-Huseyn İbn Babuye el-Kummî, el-Hisal adlı kitabında (s.93 hadis no:30) “Üç Kişiden Kalem Kaldırılmıştır” başlığı altında şu hadisi zikrediyor:

حدثنا الحسن بن محمد السكوني قال: حدثنا الحضرمي قال: حدثنا إبراهيم بن أبي معاوية قال: حدثنا أبي، عن الاعمش، عن أبي ظبيان قال: اتي عمر بامرأة مجنونة قد فجرت فأمر برجمها فمروا بها على علي بن أبي طالب عليه السلام فقال: ما هذه؟ قالوا: مجنونة فجرت، فأمر بها عمر أن ترجم، فقال: لا تعجلوا فأتى عمر فقال له: أما علمت أن القلم رفع عن ثلاثة: عن الصبي حتى يحتلم، وعن المجنون حتى يفيق، وعن النائم حتى يستيقظ.

 “Bize el-Hasen b. Muhammed es-Sukunî tahdis etti, dedi ki: bize el-Hadramî (Muhammed b. Abdillah) tahdis etti, dedi ki: bize İbrahim b. Ebi Muaviye tahdis etti, dedi ki: bize babam el-A’meş’ten, o Ebu Zabyan’dan şöyle dediğini tahdis etti: “Ömer radiyallahu anh’e zina etmiş olan mecnune bir kadın getirildi. Onun recmedilmesini emretti. Bu kadın Ali b. Ebi Talib radiyallahu anh’ın yanından geçirilirken Ali radiyallahu anh: “Buna ne olmuş?” dedi. Dediler ki: “O bir mecnunedir. Zina etmiş. Ömer radiyallahu anh de onun recmedilmesini emretti.” Ali radiyallahu anh dedi ki: “Acele etmeyin.” Ömer radiyallahu anh’e gitti ve dedi ki: “Bilmiyor musun ki kalem üç kişiden kaldırılmıştır: ihtilam oluncaya kadar çocuktan, kendine gelinceye kadar mecnundan ve uyanıncaya kadar uyuyandan.”

Bu hadise açıklama olarak Şeyh Saduk İbn Babuye şöyle demiştir:

جاء هذا الحديث هكذا والاصل في هذا قول أهل البيت عليهم السلام المجنون إذا زنى حد، والمجنونة إذا زنت لا تحد لان المجنون يأتي والمجنونة تؤتى

“Hadis bu şekilde gelmiştir. Bu görüşte asıl olan Ehli beytin görüşü; mecnun (deli erkek) zina ettiği zaman ona had uygulanır. Mecnune (deli kadın) zina ettiği zaman ise ona had uygulanmaz. Çünkü mecnun fiili işleyendir, mecnune ise fiil kendisine karşı işlenendir.”

Şeyh Saduk’un zikrettiği bu hadis ve kıssanın isnadındaki bütün raviler, Darekutni’nin zayıf olduğunu belirttiği; el-Hasen b. Muhammed es-Sukuni dışında, ehl-i sünnet indinde de makbul, sika ve saduk ravilerdir. Bu kıssa ve hadis Ehl-i Sünnet hadis kaynaklarında bu tarikle ve daha başka sahih yollarla gelmiştir. Ebu Zabyan – Ali radiyallahu anh yoluyla Ahmed (1/155, 158) Tayalisi (90) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (7344-45) Ebû Ya'lâ (587) ve Ebu Zabyan – İbn Abbas radiyallahu anhuma – Ali radiyallahu anh yoluyla, Ebû Dâvûd (4399-4402), İbn Huzeyme (1003, 3048) Hakim (1/389, 2/68, 4/430) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (7343) İbn Hibbân (143) Beyhakî (4/269, 8/265) ve başkaları tarafından sahih isnadla rivayet edilmiştir.
Şialar nezdinde de sahih kabul edilen ve üstelik bizzat Ali radiyallahu anh’den rivayet edilen bu hadisin lafzında görüldüğü gibi “Mecnun” kimseden kalem kaldırıldığı, yani onda had cezası ehliyeti bulunmadığı ifade edilmiştir. Şiiler (Caferîyye/İmamîyye)  ise bütün diğer mezhep mutaassıbı (Hanefi, Şafii, Hanbeli, Maliki, Zahiri, Zeydî, Hâdevî vb.) sapıkların ve mutezilî münafıkların yaptıkları gibi, çirkef görüşlerini, habis yorumlarını ve rezil kelamlarını Allah ve rasulünün önüne geçirerek nasıl şenî bir terbiyesizlikte bulunduklarını bu kadar net bir şekilde itiraf etmektedirler!

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)