Takıyuddin Nebhani Nizamu’l-İslami’de s.6 diyor ki: “Müslümanın Allaha iman ederken aklını kullanması vacip kılınmış, akidede taklit etmesi yasaklanmıştır. Bu yüzden akıl Allah Telaya imanda hakemdir.” “Bu yüzden her müslümanın tefekkür, arştırma ve düşünmede imanı kaynak edinmesi Allaha imanda aklı hakem kılması gerekir”
Takıyuddin Nebhani Nizamu’l-İslami’de s.7: “Allahın varlığına iman aklidir ve aklın sınırlarındadır.”
Takıyuddin Nebhani Nizamu’l-İslami’de s.9: “Aklın deliliyle kesindir ki Muhammed nebi ve rasuldür. Bu akli delil Allaha imanı, muhammedin risaletine ve Kuranın Allah kelamı olduğuna imanı gerektirir.”
Takıyuddin Nebhani Nizamu’l-İslami’de s.10: Allah’a iman akıl yoluyla olur ve bu imanın da akıl yoluyla olması zorunludur.” “iki yol ile: akıl ve kitap ile sünnet nassıyla sabit olmayan şeye inanmak haramdır. Zira akide ancak yakin ile olur.”
Takıyuddin Nebhani Nizamu’l-İslami’de s.23: fikri bir kaide insan fıtratıyla ittifak ederek akla açık gelirse o kaide sahihtir. Insan fıtratına muhalefet eder veya akla açık gelmezse o kaide batıldır.”
Nizamu’l-İslam s.114-115: “Ahlak toplumun değerlerine etki etmez. Zira toplum hayat düzeni üzerine kurulur. Onda şiarlar ve fikirler etki eder. Ahlakın bir etkisi olmaz.”
“Allahın eli onların eli üzerindedir” ayeti hakkında Takıyuddin Nebhani Şahsiyetul İslamiye’de (3/132 3/374): “Allahın kudreti onların kudretinin üzerindedir” der.
Nizamu’l-İctimai s.10, 128: “Kadın tamamen avrettir” diyen kimse hakkında: bu yaratılışı yıkmaktır der ve kadınlarla erkeklerin topluma bir araya gelmesinin, ticari alışverişlerde yardımlaşmalarının zorunlu olduğunu söyler.
Devletul islamiye s.118: “İslam akidesinde akılcıdır. Görüşlerinde ve hükümlerinde fikircidir. Akıl yoluyla iman etmeyi ve hükümleri akıl ile anlamayı farz kılmıştır.”
Devletul İslamiye (s.108) “Nassa (Kitap ve sünnete) aykırı olsa dahi halifenin koyduğu hükümlere itaat etmek vaciptir. Raşid halifeler asrında ilk müslümanların uygulamaları böyle olmuştur”
Kitabul iman s.68: Hizbut tahrir s.26: “İslam akılla inanmak ve “dediler ki” üzerine kurulmuştur. Zira islam akidesi akılcı bir akide ve siyasi bir akidedir.”
Nebhani haberi vahidler hakkında Hizbuttahririn muhalefet ettiğini itiraf ederek şöyle demiştir )el-Ummet s.9 Menşuratu’l-Hizb/Şahsiyetu’l-İslamiye 3/78: “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem vaktinde tek başına gönderilmiştir. On iki krala on iki elçi onları islama çağırmakla gönderilmiş, her biri bir yönüyle gönderilmiştir. Nitekim Muaz Yemene tek başına tebliğ için gönderilmiştir. Haberi vahide ittiba vaciptir, çünkü rasul, cemaatler gönderdiği gibi bir kişiyi de tebliğ etmekle görevlendirmiştir.
Şahsiyetul-İslamiye 3/158 “Mütevatir delil, Kurandan bir ayet dahi olsa, akılla ittifak edinceye kadar zan ifade eder”
Şahsiyetul-İslamiye 3/297: “Akıl, dini kaynaklardan ayrı, tek başına bir ölçüdür.”
Takıyuddin Nebhani Nizamu’l-İslam kitabında s.80-113 arasında düstur (anayasa) kurmuştur. Orada çoğu Kitap ve sünnete aykırı olan 182 madde vardır. Mesela 19. Maddede müslümanların partisinin yöneticileri hesaba çekecek veya ümmetin yolunca hükme ulaşacak siyasi partiler kurmak hakkındaki düsturu buna örnektir.
4. madde: bu gayeye ulaşmada hizbin gayesi hükmün yolunun ümmete teslim edilmesidir.
22. maddede “Gayri müslimlerin yöneticilerin zulümlerini şikayet etmek için şura meclisinde bulunmaları caizdir” der.
“24. Maddede akıl baliğ olan erkek ya da kadın herkesin şura meclisine üye olabileceği belirtilir.
120. maddede v fıkrasında: devlet başkanının tek başına şeri hükümler kurup, anayasa ve diğer kanunları koyabilir.”
Devletul islamiye s.107’de Nebhani diyor ki: “Bu yüzden ehli sünnet, şia, mutezile ve diğer islami fırkaların bulunması normaldir.
Hizbut tahrir s.32 ve 102’de: “Halkı müslüman olsa da müslümanların bütün ülkeleri darulküfürdür. Buün müslümanlar darul küfürde yaşamaktadırlar.”
Nidaun Har s.196: aksi caiz olduğu gibi Müslümanların parlemento meclisini gayri müslimlere vermeleri de caizdir.
24 rebiulevvel 1390 hicri tarihli soru cevapta: “Yabancı kadını şehvetli ya da şehvetsiz öpmek, musafaha etmek caizdir” fetvasını yayınladılar.
Aynı yerde 2 Muharrem 1392 hicri tarihli fetvada: “Kadının peruk ve pantolon giymesinin caiz olduğunu, bu hususta kocasını dinlemezse isyan etmiş olmayacağını yayınladılar.
Rebiussani 1390 (5/6/1970) sayısında: “Kafirin islam parlementosuna üye olması, daire başkanı olması ve müslüman devletinde kafirin komutan olması caizdir” der.
Ed-Dusiyye s.62: “Kim olursa olsun her yöneticinin bayrağı altında cihad vaciptir” der.
Menhecu Hizbit-Tahrir Fit-Tagyir s.21: “İyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak hilafeti kurmanın ve islamın dönüşünün yolu değildir.”
s.28, 31: “Hizbin bütün çalışmaları siyasidir. Öğretim, nasihat ya da irşad değil, bilakis siyasi çalışmalardır.”
Mefahimu Hizbittahrir s.67: “Bu yüzden islami daveti üstlenmiş kitle, siyasi kitledir. Ruhi, ahlaki, ilmi, ameli, öğretici veya buna benzer bir kitle olması caiz değildir. Bilakis siyasi kitle olmak zorundadırlar. Bundan dolayı hizbuttahrir siyasetle uğraşan siyasi bir partidir. Ümmetinin kültürlenmesi için islam kültürüyle amel eder.”
Mecelletu’l-Va’y dergisi sayı 26/ 3.yıl Haziran 1409/1989’da Humeyni’nin Hükümetu’l-İslamiye kitabını övmektedir Halbuki kafir Humeyni s.52’de: “İmamların mukarreb meleklerden ve rasul peygamberlerden üstün olduğu, bütün peygamberlerin alemdeki inanç direğini sağlamlaştırmak için geldiklerini, lakin onların hatta Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de bunda başarını olamadıklarını, adalet direğini sağlamlaştıracak olan Mehdinin ise bunları başaracağını yazmaktadır.
Duâ
29 Ocak 2010 Cuma
6 Ocak 2010 Çarşamba
Küllerinin Savrulmasını Vasiyet Eden Adam Hadisi/Elbani
Küllerinin Savrulmasını Vasiyet Eden Adam Hadisi
Şeyh Muhammed Nasıruddin el-Elbani Rahimehullah
Terceme: Ebu Muaz el-Çubukabadî
Elbani Sahiha 3048.- “Sizden öncekilerden birisi tevhid dışında hiçbir hayır işlememişti. Ölüm zamanı yaklaştığında ailesine “Bakın! Ben öldüğüm zaman cesedimi yakın, küllerimi rüzgarlı bir günde (yarısını karada, yarısını denizde savurun. Vallahi eğer Allah buna kadir olursa alemlerde kimseye etmediği bir azap ile bana azap eder)” dedi. Öldüğü zaman dediğini yaptılar. (Allah karaya emretti ve karada olanlar bir araya geldi. Denize emretti ve denizde olanlar bir araya geldi.) Bunun üzerine o Allahın elinde (ayağa) kalktı. Allah Azze ve Celle buyurdu ki: “Ey Adem oğlu! Seni böyle yapmaya iten sebep nedir?” dedi ki: “Ey rabbim! Bunun sebebi senden korkumdur” (Diğer rivayette: Sen de biliyorsun ki senden korktuğumdan dolayı böyle yaptım şeklindedir) Bunun üzerine o, tevhid dışında hiçbir iyi amel işlemediği halde bağışlandı.)
Bunu Ahmed (2/304); Ebu Kamil – Hammad - Sabit – Ebu Rafi – Ebu Hureyre radıyallahu anh yoluyla rivayet ettiler. Bir çok kimse de bunu el-Hasen ve İbn Sirin yoluyla Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiler.
Derim ki: Bu isnad sahih olup Ebu Hureyre radıyallahu anh’e kadar kesintisiz ulaşmaktadır. Ravileri güvenilir olup, Ebu Kamil dışındakileri Müslim’in ricalindendirler. Ebu Kamil’in ismi ise Muzaffer b. Mudrik el-Horasani’dir. O hafız ve ittifakla güvenilir bir ravidir.
Hammad ise; Hammad b. Seleme’dir. Bu hadis Hammad’dan iki ayrı isnad ile gelmiştir:
1- Asım b. Behdele – Ebu Vail – Abdullah b. Vail – Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh yoluyla: Ahmed (1/398) mevkuf olarak rivayet etmiştir. (Yine Ebu Ya’la (5105) diğer bir tarikle İbn Mesud radıyallahu anh’den mevkuf olarak rivayet etmiştir. Şahitleriyle isnadı hasendir.) anlaşılacağı üzere bu hükmen merfudur. Ahmed rahmetullahi aleyh sanki bu rivayetin ardından Hammad – Sabit – Ebu Rafi – Ebu Hureyre radıyallahu anh – Nebi sallallahu aleyhi ve sellem tariki ile aynısını rivayet ederek, bunun merfu olduğuna işaret etmek istemiştir.
2- Ebu Kaz’a’ – Hakim b. Muaviye – babası – Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yoluyla: “Sizden öncekilerden birine Allah mal ve çocuklarını çoğaltmış, uzun zaman yaşamıştı. Ölüm zamanı gelince dedi ki: “Ey çocuklarım! Sizin için nasıl babalık ettim?” Onlar: “Hayırlı bir baba oldun” dediler. “Bana itaat eder misiniz?” dedi. “Evet” dediler. “Bakın, öldüğüm zaman kömür gibi oluncaya kadar beni yakın” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Bunu yaptılar. Sonra “Havanda ezin” – eliyle bunu işaret etti – Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Bunu da yaptılar” dedi ki: “Sonra rüzgarlı bir günde denize (küllerimi) savurun. Umulur ki Allah beni yok eder.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “- Vallahi -Bunu da yaptılar. Allah Teala’nın kabzasında olduğu halde Allah ona: “Ey Ademoğlu! Seni böyle yapmaya iten sebep nedir?” buyurdu. Dedi ki: “Ya rab, Sana olan korkum” dedi. Buyurdu ki: “Bunun üzerine Allah onu bu sebeple bağışladı.”
Ahmed (4/447, 5/3) Taberani Mu’cemu’l-Kebir (19/427 no 1073)
Derim ki: Bu isnad sahihtir. Bütün ravileri güvenilirdir.
Diyorum ki: Hammad b. Seleme’nin bu hadisi üç ayrı isnadla, üç farklı sahabeden rivayet etmesi, kendisinin büyük hafızlardan biri olduğunu gösterdiği gibi, hadisin sahabeler arasında meşhur olduğunu da gösterir. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den gelen bu rivayeti diğer iki sahabeden gelen rivayetler pekiştirmektedir.
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den gelen rivayet yollarına gelince:
1- Ebu Zinad – A’rec – Ebu Hureyre radıyallahu anh’den merfuan benzerini rivayet etti
Bunu Malik (1/238) Buhari (7506) Muslim (8/97) Hatib Tarih’te (4/389) İbn Abdilberr et-Temhid (18/38) hepsi Malik yoluyla rivayet ettiler. Ziyadeler Müslim’e aittir.
2- ez-Zuhri – Humeyd b. Abdirrahman – Ebu Hureyre radıyallahu anh
Bunu Buhari (3481) Muslim (8/97-98) Nesai (1/294) İbn Mace (4255) Abdurrazzak Musannef’te (11/283 no 20548) Ahmed (2/269) İbn Sa’ad Zevaidu’z-Zühd’de (372/1056) rivayet ettiler.
Sahabelerden:
1 ve 2- Huzeyfe b. el-Yeman radıyallahu anh merfuan benzerini rivayet etti. Ukbe b. Amr: “Ben de öyle dediğini işittim. O adam kefen soyucusu idi” dedi.
Bunu Buhari (3452) Ahmed (5/395) Beyhaki Şuab (5/430 no7160) Taberani (17/231-235) rivayet ettiler.
Nesai ve İbn Hibban (2/22 no 650) yalnızca Huzeyfe radıyallahu anh’den rivayet ettiler. Bu Buhari’nin (6480) rivayetidir.
3- Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den benzerini rivayet etti. Onun lafzında: “Şayet Allah kadir olursa azap eder” ifadesi vardır. yine orada: “Bunun üzerine verdikleri sözü yerine getirdiler” ifadesi vardır.
Bunu Buhari (6481 ve 7508) Muslim, İbn Hibban (649) Ahmed (3/69, 70, 77-78) İbn Abdilberr (11/39) Taberani (6/306) rivayet ettiler.
Ebu Ya’la Müsned’inde (2/284 no 1001 ve 8/469 no 5055) zayıf olan diğer rivayet yolları ile Ebu Said radıyallahu anh’den muhtasar olarak rivayet etti.
4- Selman radıyallahu anh’den:
Bunu Taberani (6/306 no:6123) Ebu Said radıyallahu anh hadisinin ardından “Aynı metinle” diyerek rivayet etti. Sonra şöyle dedi: “Benzerini rivayet etti. Orada “Küllerimin yarısını karada yarısını denizde savurun” dedi.
Yine Buhari (6481) Ebu Said radıyallahu anh hadisinin sonunda Selman radıyallahu anh’den diyerek zikretti. Ancak bu ziyadelerin tamamını zikretmiştir. Buziyade müttefakun aleyh olan – daha önce geçtiği gibi - Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinde sabittir. Sahih oluşunda şüphe yoktur.
Bil ki, konumuz olan hadiste “Tevhid dışında” ifadesi, sahih isnadla gelmiş olmasına rağmen, Hafız İbn Abdilberr dirayet bakımından sahih olduğunu belirtse de rivayet bakımından şüphe ortaya koymuştur. Sanki o isnadına vakıf olmamış gibidir. Zira Ebu Rafi – Ebu Hureyre radıyallahu anh’den diyerek muallak şekilde zikretmiş ve şöyle demiştir (18/40):
“Bu lafız – eğer sahihse – bu adamın iman etmiş biri olduğu hususundaki müşkülü kaldırmaktadır. Nakil yönünden sahih olmasa da anlam yönünden sahihtir. Usul bunu destekler ve düşünce bunu gerektirir. Zira kafir olarak ölenlerin bağışlanmaları mümkün değildir. Çünkü Allah Azze ve Celle bunu haber vererek kafir olarak ölen hakkında: “Kendisine şirk koşanı bağışlamaz” buyurmuştur. Bu konuda kıble ehli arasında ihtilaf yoktur.
Adamın mümin olduğunun delili: “Neden böyle yaptın” sorusuna: “Sana olan korkum ya rabbi” demesidir. Haşyet (korku) ancak sadık bir müminde bulunur. Hatta alim müminde bulunur. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Allahtan ancak alim kulları korkar” (Fatır 28) dediler ki: “Allah’tan korkan iman etmiş ve onu bilmiş demektir. O’ndan korkmayı hafife alan ise ona iman etmemiştir. Doğruluk kendisine ilham edilen anlayışlı kimse için bu husus gayet açıktır.
“Şayet Allah buna güç yetirirse” sözüne gelince, alimler bunun anlamında ihtilaf ettiler. Dediler ki: “Bu adam Allah Azze ve Celle’nin kudret gibi bazı sıfatlarını bilmiyordu. Allah’ın dilediği herşeye güç yetireceğini bilmiyordu. Dediler ki: “Allah Azze ve Celle’nin sıfatlarından birini bilmeyip diğer sıfatlarına iman eden ve bilen cehaletiyle Allah’ın sıfatlarından birini bilmemesiyle kafir olmaz.” Dediler ki: “Kafir ancak hakka karşı inat edendir. Bilmeyen kafir değildir.” İşte bu, önceki alimlerin ve onların yolunda giden sonrakilerin yoludur.
Diğerleri de dediler ki: “Allah buna kadir olursa” sözü ile güç yetirme anlamında (kudret) değil, kaza anlamında kader kastedilmiştir.” Dediler ki: “Bu, Allah teala’nın Zi’n-Nun hakkındaki şu ayeti gibidir: “Gazaplı halde gidince buna kadir olamayacağımızı sandı”
Alimlerin bu kelimebin tevili hakkında iki görüşü vardır:
1- Bu takdir ve kaza anlamındadır.
2- Taktir (cimrilik) ve baskı anlamındadır.
Alimlerin bütün bu söyledikleri mümkündür. İki açıklamadan birine göre takdiri: “Bu adam “Eğer Allah’ın takdirinde böyle geçmişse her suçluya suçundan dolayı azap eder. Beni de Allah, suçumdan dolayı alemlerde kimseye yapmadığı azapla cezalandırır”
İkinci açıklamaya göre ise takdiri şöyledir: “Vallahi Allah bana günahlarıma karşılık olarak sıkıntı verir ve hesabımı zorlaştırır.” Dedi. Sonra korkusunda aşırı giderek ölümünden sonra yakılmasını emretti.
Bu adamın Allah’ın sıfatlarından olan, ilim ve kudreti hakkındaki cehaletine gelince, bu imandan çıkarıcı değildir. Görmez misin ki Ömer b. el-Hattab, İmran b. Husayn ve sahabeden bir topluluk (radıyallahu anhum) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kader hakkında sorular sordular. Müslümanlardan hiçkimseye göre onların bu sorularıyla kafir olduklarını söylemek veya sordukları esnada mümin olmadıklarını söylemek mümkün değildir.
Leys – Ebu Kubeyl – Şufey el-Asbahi – Abdullah b. Amr b. el-As radıyallahu anhuma’dan kader hakkındaki hadisi rivayet etti. Orada Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının: “İş bitirilmişse ne işleyelim?” dedikleri geçmektedir.
(Bunu Ahmed ve sahih kaydıyla Tirmizi rivayet etmişlerdir. Es-Sahiha’da (848) Mişkat’ta (96) tahrici yapılmıştır. İşaret edilen İmran radıyallahu anh hadisi ise Buhari ve Müslim’in rivayetidir. Bu hadis Zılalu’l-Cenne’de (412, 413) tahric edilmiştir. Yine aynı eserde Ömer radıyallahu anh hadisi (170) numarada tahric edilmiştir.)
İşte onlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabeleri idi. Aynı zamanda alimlerin en üstünleri idiler. Bilmeyen kimseler olarak, öğrenmek için kaderi sordular. İnatçının sorusu gibi inatla sormadılar. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de onlara bilmedikleri şeyi öğretti. Öğrenmeden önce bu konudaki cahillikleri ise kendilerine bir zarar vermedi. Şayet bir an bile bundan cahil kalınmasında bir genişlik olmasaydı bütün bunlar imana şehadet ile birlikte mutlaka öğretilirdi. İslama girmelerinden sonra da bundan sorumlu tutulurlar, islamın altıncı bir şartı olarak bu da sayılırdı. Allahtan yardım isteyerek bunu iyi düşünmelisin.
Bunlar usulden anlayarak sunduğum şeylerdir. Nitekim bu konudaki bütün hadis yorumlarında içtihat ettim ve bundan başka bir şeye ulaşamadım. Kendimi temize çekmiyorum. Her bilenin üstünde bir bilen vardır. başarılı kılan Allah’tır.
Bütün bunlar Hafız İbn Abdilberr’in oldukça sağlam açıklamalarıdır ve bunlar kendisinin ilimde ve dinin hem usulü hem de füruu konusunda bir imam olduğunu göstermektedir. Allah ona İslam ve müslümanlar adına hayırlı karşılıklar versin.
Özetle: Kefen soyucusu olan adam tevhid ehli bir mümindi ve çocuklarına yakılmasını emretmişti. Bu ya Allah Teala’nın kendisinin küllerini bir araya getirme kudretini bilmediğinden – bana göre bu uzak bir ihtimaldir – ya da Rabbinin azabına olan aşırı korkusundan kaynaklanmıştı. Bu korku, İbn Mulakkin’in de dediği gibi anlayışını örtmüştü. (Fethu’l-Bari 11/314) Kıssa hakkındaki bütün rivayet yollarının toplamından benim tercih ettiğim anlam da budur. Allah Subhanehu ve Teala en iyi bilendir.
Her iki açıklama da eşittir. Kesin olan şu ki, bu adam tevhidini ortadan kaldırıp imandan küfre çıkaran bir iş yapmamıştır. Bunun örneklerinden birisi de, üzerinde yiyecek ve içeceği bulunan bineğini kaybedip, tekrar bulduğunda sevincinin şiddetinden dolayı: “Allah’ım sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” diyen kimsedir.
(Bunu Müslim (8/93) Begavi şerhus-Sunne (5/87) Enes radıyallahu anh’den rivayet etmişlerdir. Hafız İraki Tahricu’l-İhya’da (4/5) Müslim’in Numan b. Beşir’den bu ziyade ile rivayet ettiğini zikretmiştir. Bu bir yanılgıdır. Numan b. Beşir’in rivayetinde bu ziyade yoktur. Bunu Ahmed (4/273, 275) Numan radıyallahu anh’den rivayet etmiştir. Yine Buhari ve Muslim diğer bir yol ile Enes radıyallahu anh’den muhtasar olarak rivayet ettiler. Buhari ve Müslim İbn Mesud radıyallahu anh’den uzun bir metinle rivayet ettiler. Ancak Buhari bunu mevkuf olarak zikretmiştir. Müslim, İbn Hibban (2/9 no 620) Ahmed (2/316, 500) Ebu Hureyre radıyallahu anh’den Enes radıyallahu anh’in rivayetinin benzerini muhtasar olarak rivayet ettiler.)
Bütün bunlar, kendilerinde bulunan sığ bir ilimle aldanmış gençlerden oluşan iki gruba çok kuvvetli bir reddiyedir.
Birinci grup: Cehaletin hiçbir şekilde mazeret olmadığını söyleyenlerdir. Hatta onların muasır olanlarından biri bu konuda risale yazmıştır! Usulün ve detaylı nasların gerektirdiği doğru şudur: Müslümanlardan olup, saf, ilmî bir islam ortamında yaşayan kimselerin, - fakihlerin dedikleri gibi - dinde zorunlu olarak bilinmesi gereken hükümlerden cahil kalması, mazur görülmez. Zira davet kendisine ulaşmış ve hüccet ikame edilmiştir. Ama davetin ulaşmadığı kafir bir toplumda yaşayan veya tebliğ ulaşıp müslüman olan, lakin islama yeni girmiş olması sebebiyle bu hükümlerden bazılarını bilemeyen yahut Kitap ve sünneti bilen ilim ehlinden kendisine tebliğ edecek kimseyi bulamayan kimseler mazur görülürler. – bana göre – bugün şirk, bidat ve hurafelerin yaygınlaştırıldığı, cehaletin galip geldiği bazı islami ülkeler de bu konumdadırlar. Kendilerine üzerinde bulundukları sapıklığı açıklayacak bir alim bulamamaktadırlar. Veya böyle alimler bulunsa da onun davet ve tebliği çoğuna ulaşmamıştır. Yine hak davet kendilerine ulaşmadığı için bunlar da öncekiler gibi mazurdurlar. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Sizi ve ulaştığı herkesi bununla uyarmak için” yine: “Bir rasul göndermedikçe azap edici değiliz.” Buna benzer deliller alimlerin, fetret ehlinin ister fert, ister kabile ve gruplar halinde olsunlar, sorumlu tutulmayacaklarına dair görüş bildirmelerini gerektirmiştir. Zira zahirinden anlaşıldığı gibi illetleri ortaktır. Bu husus ilim ve görüş sahiplerine gizli kalmamaktadır.
Buradan da İslam ve müslümanlar hakkında gayretli olan her müslümanın sorumluluğunun ne kadar büyük olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu sorumluluk, kendilerini islam davetçisi olarak isimlendiren İslami grup ve cemaatlerin omuzlarına yüklenmiştir. Sonra onlar, bununla birlikte müslümanları kendi cahilliklerine ve islamı doğru anlamaktan gafil oluşlarına davet etmektedirler. Bir vesileyle cahillerden birinin bana dediği gibi, sanki onlar hal diliyle şöyle demektedirler: “İnsanları gafil hallerinde bırakalım” Hatta bunun hadisi şerif olduğunu bile iddia ederler! Veya bazı ülkelerdeki avam halkın dediği gibi: “Herkes dini üzerindedir, Allah yardım eder” derler. Bu büyük bir hatadır! Keşke bilselerdi. Lakin “Bir şeyi kendisi kaybeden onu başkasına veremez” diyen doğru söylemiştir!
İkinci grup: Bunlar bu asırda türemiştir. Çok az şey dışında şer’î ilme sahip değildirler. Özellikle de fıkıh usulü ve Kitap ile sünnetten Salih Selefin menhecine göre ilmi kaideler ile ilgili meseleleri bilmezler. Bununla beraber bildikleriyle mağrur olurlar. Büyük alimleri ve fakihleri kötü anlyış ve onlardan sadır olan hata sebebiyle bidatçilikle hatta bazen kafirlikle suçlamaya başlarlar. Onlar hakkında “ne vecibe ne de anlaşma” (Tevbe 8) gözetirler. Alimlerin tamamında bulunan iman, salah ve ilimlerinden bir bildikleri yoktur. Cehaletleri sebebiyle sahibini imandan çıkaran küfrün hakikatini bilmezler. Dikkat edin, sahibini imandan çıkaran küfür; hüccet ve ilim kendisine ulaştıktan sonra inkar etmektir. Nitekim Allah Teala firavunun kavmi hakkında şöyle buyurmuştur: “Nitekim kendilerine apaçık delillerimiz gelince, "bu, besbelli bir sihirdir" demişlerdi. Gönülleri, o delillerin hak olduğuna kanaat getirdiği halde, sırf zulüm ve kibir yüzünden onları inkâr etmişlerdi” (Neml 13-14) Küfredenler hakkında da şöyle buyrulmuştur: “Allah'ın düşmanları için hazırlanan bu ceza ateştir. Orası, âyetlerimizi inkâr etmiş olmaları sebebiyle onlar için ebediyyen kalacakları bir yerdir.” (Fussilet 28) Bu yüzden Şeyhulislam İbn Teymiyye fetvalarından birinde (Mecmuu’l-Fetava 16/434) şöyle demiştir:
“Sünnete muhalefet eden herkesin tekfiri caiz değildir. Her hata eden kafir değildir. Özellikle de üzerinde ümmetin çokça tartıştığı konularda..”
Burada Allah’ın kelamının mahluk olmadığı meselesi, Allah’ın ahirette görülmesi, Allah’ın arşı üzerine istivası, mahlukatının üzerinde olması gibi meselelere işaret etmiştir. Bunlara iman etmek vacip, inkarı küfürdür. Lakin Mutezile, Hariciler ve Eşariler gibilerin bir şüphe ile düştükleri tevillerden dolayı, kendilerine hüccet ikame edilip de inat etmedikleri sürece tekfir edilmeleri caiz değildir.
İşte önümüzdeki kefen soyucusu örneği de buna örnektir. Allah’ın yeniden diriltmeye kudretinden şüphe etmiş olmasına rağmen bağışlanmıştır. Zira bunu inatla inkar eden biri değildir. Bilakis Allah’a ve dirilişe iman eden birisiydi. Fakat detaylarda cahilliği vardı. Şeyhulislam bu hadisi Sahih’teki rivayetle naklettikten sınra bunun mütevatir olduğunu söyler ve şöyle der (12/491):
“Burada iki önemli esas vardır:
1- Allah Teala ile ilgili: O’nun her şeye kadir olmasına iman
2- Ahiret günü ile ilgili: Allah’ın bu ölüyü diriltmesi ve amellerinin karşılığını vermesine iman. Genel manada Allah’a ve yine genel manada ahiret gününe, Allah’ın ölümden sonra sevap ve ceza olarak karşılık vereceğine iman etmiş olmakla beraber salih amel de işlemişti. Bu salih amel günahından dolayı Allah’ın cezalandırmasından korkusu idi. Allah onu, Allah’a ve ahiret gününe imanı ve salih ameli sebebiyle bağışladı.”
Bu yüzden ben bu gençlere alimleri bidatçilikle ve kafirlikle suçlamaktan sakınmalarını öğütlüyorum. Gerektiği gibi ilmi tahsil edinceye kadar talep etmeye devam etsinler. Nefisleriyle aldanmasınlar. Alimlerin hakkını ve bu konudaki önceliklerini tanısınlar. Özellikle de Şeyhulislam İbn Teymiyye, öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye gibi salih selefin menhecinde olan alimlerin hakkını tanısınlar! Mecmuu’l-Fetava’ya baktıklarında ilimle dolup taştığını göreceklerdir. Özellikle de oldukça önemli olan tekfir bölümlerinde, mutlak tekfirle muayyen tekfiri ayırt etmesinde bunu açıkça görürler. Böylesi gençlere şöyle der:
“Muayyen (belli) bir şahıs hakkında tekfirin şartları ve engellerini iyice düşünmezler. Mutlak (genel) tekfir, muayyen (belli şahsın) tekfirini gerektirmez! Ancak şartlar yerine gelir ve maniler ortadan kalkarsa belli şahsın tekfiri söz konusu olabilir. Bunu İmam Ahmed ve bu genellemeleri yapan, fakat bu sözleri konuşan şahısları tekfir etmeyen imamlar böylece açıklamışlardır.”
Yani burada kastettiği: “Kur’an mahluktur”, “Allah ahirette görülmez” ve benzerlerini diyenlerdir.
Diyorum ki: bu farka dair söylenenler, bu önemli konuda ayırıcı bir çizgidir. Bu sebeple ben gençlere el-Mecmuu’l-Fetava’yı (12/464-501) iyi okuyup anlamalarını tavsiye ediyorum. Bu bölümün sonunda şunları söylemektedir:
“Bunu anladıysan, şu cahillerin ve benzerlerinin muayyen tekfirde bulunmaları – onların kafir olduklarına hükmetmeleri – hususunda öne atılmak caiz değildir. Ancak Bidat davetçilerinin sözlerinin küfür olduğunda şüphe olmasa dahi, onlardan birine rasule muhalefet ettiklerini açıkça ortaya koyan risalet hücceti ikame edilir.
Aynı şekilde bu bidatlerden bazısı diğerinden daha şiddetli olsa da, muayyen şahısların topluca tekfirinde de bu durum geçerlidir. Bidatçilerden bazısında iman bulunurken diğerinde bulunmayabilir. Hiçkimsenin müslümanlardan birini – hata ve yanlış yapsa da – hüccet ikame edilip hak kendisine apaçık hale gelmedikçe tekfir etmesi caiz değildir. İmanı kesin olarak sabit olan birinin imanı şüphe ile ortadan kaldırılamaz. Bilakis bu, ancak hüccet ikamesinden ve şüphenin ortadan kaldırılmasından sonra gerçekleşir.”
Böylece hadiste tevhid ehli bir kimsenin, bazen namaz ve benzeri amelî rükünler gibi, imanın gerektirdiklerine aykırı hareket etse de ateşte sonsuz kalmayacağına delil vardır. mütevatir olarak gelen şefaat hadislerinde Allah’ın şefaat edecek kimselere kalbinde zerre kadar iman bulunan kimseleri ateşten çıkarmalarını emredeceği bildirilmiştir. Bu hususu, Ebu Said radıyallahu anh’ın rivayet ettiği, Allah’ın hiçbir hayır işlememiş bazı insanları ateşten çıkarmayı emredeceğine dair hadis desteklemektedir. Bu hadisin tahrici ve bu konuya delil olmasına dair açıklama ileride gelecektir. Bu aynı zamanda namazın vacip olduğuna inandığı halde terk eden kimsenin ateşten çıkacağına dair açık ve sahih bir delildir. 3054 nolu hadise bakınız.
20 Aralık 2009 Pazar
Seyyid Kutub ve Ehl-i Sünnete Aykırı Bazı Sözleri
Sesli derslerin birinde Seyyid Kutub'un ehli sünnete aykırı bazı görüşlerinin olduğunu zikrettiğimi duyan bazı kardeşler beni iftira etmekle itham ettiler. Bahsi geçen bu husus benden çok daha önce ilim ehli tarafından tespit edilip, hakkında bir çok reddiyelerin kaleme alındığı bir konudur. Bana sorulan husus Seyyid Kutub'un vahdeti vucud akidesi ile ilgili olduğundan ilgili açıklamaları aşağıda naklediyorum:
1- Seyyid Kutub – Allah taksiratını affetsin - Fi Zılali’l-Kur’an’da – Taha suresinin ilk ayetlerini tefsir ederken -(4/2328) şöyle diyor:
(( القرآن ظاهرة كونية كالأرض ولسماوات ))
“Kur’an, yer ve gökler gibi kevni (yaratılmış) olarak ortadadır”
Bu Kur’anın mahluk olduğu görüşüdür ki Cehmilerin ve diğer bazı sapık fırkaların görüşüdür.
2- Kur’an ayetlerini Fi Zılali’l-Kur’an kitabında “musiki usluba sahip olmakla vasıflamıştır. Şems, Fecr, Gaşiye, Tarık, kıyamet surelerinde olduğu gibi.
3- Allah Teala’yı A’la suresinde s.3883 “es-Sani': yapıcı” diyerek vasıflıyor. Allah, bu söylenenden yücedir.
4- Yine (6/4002) ihlas suresi 1. Ayetinin tefsirinde şöyle demiştir:
في تفسير ( قل هو الله أحد ) : (( إنها أحدية الوجود؛ فليس هناك حقيقة إلا حقيقته، وليس هناك وجود حقيقي إلا وجوده، وكل موجود آخر فإنما يستمد وجوده من ذلك الوجود الحقيقي ))
“Bu varlığın birliğidir. Burada O’nun hakikatinden başka hakikat yoktur. O’nun varlığından başka hakiki varlık yoktur. Her varlığın sonu vardır. Sadece onun varlığı kalıcıdır, bundan dolayı varlığı hakikidir.” İşte bu vahdeti vucud inancıdır.
5- Yine Seyyid Kutub, Hadid suresinin ilk ayetlerinin tefsirinde sufilerin vahdeti vucuda dair görüşlerini bu ayetlerden aldıklarını söylerek görüşlerini zikreder ve herhangi bir reddiye vermez.
Allame Şeyh Muhammed b. Salih el-Useymin rahimehullah şöyle demiştir: “Onun tefsirinde (yani Seyyid Kutub’un Fi Zılal’de) İhlas suresini okudum. Orada Ehli sünnet ve’l-cemaatin üzerinde bulundukları yola aykırı büyük bir söz etmiş! Çünkü onun tefsiri vahdeti vücud inancını göstermektedir. (Beraatu Ulemai’l-Ümme s 42)
Muhaddis Şeyh Elbani rahimehullah şöyle demiştir: “Seyyid Kutubun sufilerin sözlerini nakletmesinden, onun vahdeti vücud görüşünü dile getirmesinden başka bir şey anlamak mümkün değildir.” (Beraatu Ulemail’l-Umme s.37)
6 Aralık 2009 Pazar
Talat Koçyiğit'in bir hatırası
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakultesinin hadis bölümünü işgal eden, hadis inkarcısı mutezilelerin, Türkiye'de hadis ilmine hatrı sayılır hizmetleri olan Talat Koçyiğit ile yaptıkları ve sapıklık yayan dergileri "İslamiyat"'ta yayınladıkları bir söyleşide, muşarun ileyh şu anısını nakletmektedir:
...Aslında ilahiyatla hiç ilgisi olmayan kimseler, dinî konularda fetvalar veriyorlar. Maalesef, bizim Türkiye’deki en büyük hastalık bu. Bakıyorsun, adamın din konusunda herhangi bir bilgisi yok; ama din hakkında, dinin herhangi bir konusu hakkında “Hayır, o öyle değil; böyledir!” diye hüküm verebiliyor. Bir hukukçu, bakıyorsunuz, “Şöyle davranmak veya davranmamak lazım!” diye açık açık fetva verebiliyor. Bir hukukçu, bir tabip, İslami konularla hiç ilgilenmemişse nasıl fetva verebilir? Bir asker, aynı şekilde, İslami konularda bir Kur’an hükmünü nasıl inkar edebilir? Ama maalesef bu hâdiseler ülkemizde yaşanıyor. Maalesef, Kenan Evren’in durumu da böyleydi. Üniversite’de, bir yönetim kurulu toplantısında idik. Bir ara rektör dışarı çıktı ve geri döndü; bana, “Talat Hoca, fakültene Sayın Cumhurbaşkanı geliyor; hemen git, ben de geliyorum.” dedi. Ben Fakülte’ye geldiğimde, Fakülte’ye de haber vermiş olacaklar ki, hazırlık başlamıştı. Bazı yerleri siliyor, temizliyorlardı. Dekanlığa girdim; oradan yolu gözlüyorum. Biraz sonra konvoy göründü. Biz de dışarıya çıktık. Arkalarından ancak yukarıya birinci kata çıktıklarında yetişebildik. “Dekanlık aşağıda sayın Cumhurbaşkanım” dedim. Koridoru geçerek diğer merdivenlerden aşağı indik. Cumhurbaşkanı makama oturdu. Karşıdaki kanepeye de rektör oturdu. Bazı öğretim üyesi arkadaşlar da onların karşısında ayakta duruyorlar. Ben de Cumhurbaşkanı’nın yanında ayakta duruyorken, rektör bir ara otur diye işaret etti. Ben de sandalyeye oturdum. Kenan Evren başörtüsüyle alâkalı konuşuyor: Başörtüsüne ne gerek varmış; tarak olmadığı için saçlar taranamıyormuş, bu yüzden eskiden örtü varmış... Bu gibi sözler söylüyor. Bu arada ben de, bunun Kur’an’da metnen mevcut bir Allah emri olduğunu söylemek için izin istiyorum; ancak, o dönüp bakmıyor bile. Başörtüsünden bahsettikten sonra, benim “Müsaade eder misiniz Sayın Cumhurbaşkanım” demelerime rağmen, uzun süre konuşmasına devam ediyor; nihayet, başörtüsü meselesini bıraktı ve içki meselesine geldi. “İçki de bunun gibi,” dedi “içki, çok içenler için haram kılınmış; çok içilmesi haram. Dışarıdan misafirler, cumhurbaşkanları geliyor; onlarla, sağlığına deyip bir kadeh içiyoruz, sarhoş olmuyoruz. Bu kadar içilirse haram olmaz; bu kadar içki haram sayılmaz.” dedi. Ben yine başladım: “Müsaade buyurur musunuz Sayın Cumhurbaşkanım” diye. Kendileri içki hakkında konuşmaya yine devam ettiler; artık fetva veriyorlar. Karşısında da İlahiyat Fakültesi’nin hocaları var. Sözünü nihayet bitirdi ve bana döndü, ne söyleyeceksen söyle, der gibi... Bunun üzerine, ben başörtüsü meselesine hiç girmedim. Fakat içki meselesiyle ilgili olarak bazı hususları açıklamaya çalıştım. “İçki üç safhada haram kılınmıştır. Nazil olan ayetlerden ilki, ‘içkinin faydası da vardır zararı da vardır; ancak, zararı faydasından büyüktür’ demiştir. Bu ayet nazil olunca, Müslümanlar büyük ölçüde içkiden uzaklaşmıştır. Ondan sonra aradan bir süre geçinde, bir gün bir sahabi cemaate namaz kıldırırken içkili olduğu için ayeti yanlış okumuş; bu hâdise üzerine, ‘sarhoş olduğunuz zaman namaza yaklaşmayın’ ayeti nazil olmuş; ancak, bu ayet nazil olmakla beraber, içki henüz mutlak haram kılınmamıştır. Dolayısıyla, bazı kimseler içkiyi bıraksa bile, bazıları devam etmiştir. Ancak, içenlerin sayısı bir hayli de azalmıştır; çünkü ‘sarhoş olduğunuz zaman namaza yaklaşmayın’ dendiği için, içki içme vakti kısıtlanmıştır. Bunları göz önünde bulunduran pek çok Müslüman içkiyi terk etmişlerdi. Nihayet aradan belli bir süre geçinde, Müslümanlar içkiyi terk etmeye de alıştırılmış bir hâldeyken, içkinin kesinlikle haram olduğunu ifade eden ayet nazil olmuştur. Bu noktada artık içki haramdır. Azı da çoğu da fark etmez. Pislik her zaman pisliktir; çoğu pislik olanın azı da pisliktir; azı içilince, pislik, pislik olmaktan çıkmaz.” İşte bunları söyledim. Orada hiçbir şey söylemedi; tepkisi ortaya daha sonra çıktı –ben öyle düşünüyorum. Ondan sonra kalktı; koridorları geçerken rastladığı kız öğrencilere, “Başınızı örtmeniz için burada sizi zorluyorlar mı?” diye sordu. Kızlar, “Hayır! Biz İslam’ın emri olduğu için örtünüyoruz.” dediler. Sonra kütüphaneye indik; kütüphanede oturan bir kız öğrenciye, “Başını örtmeyi annen baban mı söyledi yoksa burada mı söylediler?” diye sorunca “Hayır! Burada Kur’an, tefsir okuyorum; onlar bize Allah’ın emrini söylüyorlar. Ben de onu yerine getiriyorum.” dedi. Daha sonra Fakülte’den çıktık; Cumhurbaşkanı, arabasına binip ayrılacağı zaman, rektör arabanın penceresine yaklaştı, rektöre bir şeyler söyledi ve sonra da ayrıldı. Aradan ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Bir bayram arifesi Uşak’a gitmek için izin istedim. Rektör “Gitme! Fakülte yalnız kalmasın.” anlamında bir şeyler söyledi. Nedense bu benim garibime gitti; bana dokundu. Tarık Somer’le aramız çok iyi olduğu için, “İsterseniz, istifa dilekçesi yazayım da öyle gideyim,” diye şaka vari sözler söyledim. “Zaten böyle bir şey var; söyleyeyim mi söylemeyeyim mi? Ancak, aramızda kalsın; kimseye söyleme.” dedi. “Sen, Cumhurbaşkanı geldiği zaman ona birtakım sözler söylemiştin; Cumhurbaşkanı o zaman ayrılırken arabanın camından ‘Bu dekanı buradan al!’ demişti bana. Fakat ben ‘Şimdi dekanı buradan alırsam, bu bazı infiallere sebep olur; yakında görev süresi bitecek, o zaman dekanı değiştiririz.’ dedim ve işi hallettim.” dedi. Aradan pek geçmedi, hallettiler ve Fakülte’de başka profesörler olduğu hâlde, Fakülte’den birini değil de, Meliha (Anbarcıoğlu) Hanım’ı dekan yaptılar.
http://www.davetci.com/d_soylesi/rop_tkocyigit.htm
23 Kasım 2009 Pazartesi
Müslüman Her Durumda Temizdir ve Her Durumda Mushafı Eline Alarak Okuyabilir
Kur’an’a dokunmadan abdestsiz olarak okumanın caiz olduğunda alimler ittifak etmişlerdir. Mushafa abdestsiz olarak dokunmak hususunda ihtilaf edilmiştir.(Bkz.: İbni Ebi Şeybe (1/125vd.) Abdurrazzak (1/265)
Bunun haram olduğunu söylemek için mutlaka Kitap veya sahih sünnetten delil bulunması gerekir. Lakin buna dair sahih bir delil varid olmamıştır. Cünüp veya hayızlının Kuran okumasına gelince, bu konuda da ihtilaf edilmiştir. Yine bu hususta Kitap ve sünnetten açık bir delil bulunmadığı için haram olduğu söylenemez. Bilakis müslüman kişi, abdestsiz halinde, cünüp veya hayızlı halinde dahi temiz olduğu için bunun caiz olması doğruya daha yakındır. Yine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in müşrik devlet başkanlarına gönderdiği mektuplarda tam ayet yazdırması, bunun caiz olduğunu gösteren hususlardır. Ancak mushafa taharet üzere okumanın müstehap olduğuna işaret eden deliller de varid olmuştur:
وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ أَخْبَرَنِى أَبُو سُفْيَانَ أَنَّ هِرَقْلَ دَعَا بِكِتَابِ النَّبِىِّ - صلى الله عليه وسلم - فَقَرَأَ فَإِذَا فِيهِ « بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَ ( يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ ) » . الآيَةَ
İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki; Bana Ebu Sufyan haber verdi ki; Hirakl, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in mektubunu getirtti ve okuduğunda şunların yazılı olduğunu gördü: “Bismillahirrahmanirrahim. Ey ehl-i kitab! Ortak kelimeye geliniz…” Ayetin tamamını okudu (Buhari (1/78, 6/128, 8/186) Buhari Halku Ef’ali’l-İbad (496-500) İbn Hazm el-Muhalla’da (1/82)
İbn Hazm el-Muhalla’da (1/82); Bunu isnadıyla İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet etmiş ve arkasından şöyle demiştir: “İşte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem içinde bu ayetin yazılı olduğu mektubu hristiyan birine göndermiştir.”
وَكَانَ النَّبِىُّ - صلى الله عليه وسلم - يَذْكُرُ اللَّهَ عَلَى كُلِّ أَحْيَانِهِ
İmam Buhari ve başkalarının Aişe radıyallahu anha’dan rivayetine göre “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem her durumda Allah’ı zikrederdi” demiştir. Kuran okumak, Allah’ı zikretmenin en kâmil şekillerindendir. Bu hadiste “her durumda zikrederdi” ifadesi genel olup bunu tahsis eden bir ibare gelmemiştir.
وَقَالَ إِبْرَاهِيمُ لاَ بَأْسَ أَنْ تَقْرَأَ الآيَةَ
İbrahim en-Nehaî; “Hayızlı kadının ayet okumasında sakınca yoktur” demiştir (Buhari (Hayız 7) İbn Hacer’in Fethul Bari’de belirttiğine göre bunun benzeri İmam Malik’ten de rivayet edilmiştir.
Said Bin Cübeyr , İkrime, Said b. El-Museyyeb , Davud, İbn Hazm , Buhari , Taberi, İbnul Münzir ve başka âlimler cünübün Kur’an okumasında sakınca görmemişlerdir. (İbn Ebi Şeybe (1/126) Abdurrazzak (1/261 no: 1310) İbn Hazm el-Muhalla (1/82) Buhari (Hayz 7) El-Evsat (1/313) El-Begavi Şethus Sünne (2/43) Elbani Temamul Minneh (s.118) İrvaul Galil (2/245) Fetaval Ezher (8/88, 419)
حدثنا محمد بن إسماعيل ، ثنا زياد بن أيوب ، ثنا أبو عبيدة ، ثنا عبيد بن عبيدة ، من بني عباب الناجي قال : قرأ ابن عباس شيئا من القرآن وهو جنب فقيل له في ذلك فقال : ما في جوفي أكثر من ذلك
İbn Munzir el-Evsat no: 601; Ubeyd b. Ubeyde dedi ki: “İbn Abbas radıyallahu anhuma cünüp iken Kurandan bir şey okudu. Ona bu konuda sorulunca şöyle dedi: “Benim ezberimde bundan fazlası vardır.”
حدثنا موسى بن هارون ، أنا إسحاق بن راهويه ، أنا بقية ، عن شعيب ، عن الزهري ، عن عبد الرحمن بن مكمل ، عن ابن عباس ، قال : لا بأس أن يقرأ الجنب الآية ونحوها
İbn Munzir el-Evsat no: 602; İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki: “Cünübün bir ayet veya bunun gibisini okumasında sakınca yoktur”
قَرَأت عَلَى فَاطِمَة بنت مُحَمَّد الْهَادِي أخْبركُم أَبُو نصر بن الشِّيرَازِيّ فِي كِتَابه عَن شيخ الْإِسْلَام أبي حَفْص السهروردي أَنا أَبُو زرْعَة الْمَقْدِسِي أَنا عَبدُوس بن عبد الله أَنا أَبُو بكر الطوسي ثَنَا أَبُو الْعَبَّاس الْأَصَم ثَنَا أَبُو عتبَة ثَنَا بَقِيَّة ثَنَا شُعَيْب عَن الزُّهْرِيّ عَن عبد الله بن عبد الرَّحْمَن بن مكمل ((أَنه سمع ابْن عَبَّاس يَقُول لَا بَأْس أَن يقْرَأ الْجنب الْآيَة وَنَحْوهَا))
İbn Hacer Tağliku’t-Ta’lik’te isnadıyla Abdullah b. Abdirrahman b. Mükemil’den rivayet ediyor; İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki: “Cünübün bir ayet veya benzer miktarda okumasında sakınca yoktur. (Tağliku’t-Ta’lik (2/171)
وحدثونا عن محمود بن آدم ، ثنا الفضل بن موسى ، ثنا الحسين يعني ابن واقد ، عن يزيد النحوي ، عن عكرمة ، عن ابن عباس ، أنه كان يقرأ ورده وهو جنب
İbn Munzir el-Evsat no: 603; İkrime dedi ki: “İbn Abbas cünüp olduğu halde virdlerini (hergün okumayı adet edindiği ayetleri ve zikirleri) okurdu” İbn Hacer Tağliku’t-Ta’likte isnadının sahih olduğunu söylemiştir.
وَأما قَول ابْن عَبَّاس فَقَالَ ابْن أبي شيبَة فِي المُصَنّف حَدثنَا الثَّقَفِيّ عَن خَالِد عَن عِكْرِمَة عَن ابْن عَبَّاس ((أَنه كَانَ لَا يرَى بَأْسا أَن يقْرَأ الْجنب الْآيَة والآيتين))
İbn Hacer Tağliku’t-Ta’lik’te; İkrime’den: “İbn Abbas radıyallahu anhuma cünübün bir veya iki ayet okumasında sakınca görmezdi.” Tağliku’t-Ta’lik (2/171)
حدثنا عثمان بن نمير ، ثنا عتبة بن عبد الله ، أنا أبو غانم وهو يونس بن نافع ، عن أبي مجلز ، قال : دخلت على ابن عباس فقلت له : أيقرأ الجنب القرآن ؟ قال : دخلت علي وقد قرأت سبع القرآن وأنا جنب وكان عكرمة لا يرى بأسا للجنب أن يقرأ القرآن ، وقيل لسعيد بن المسيب : أيقرأ الجنب القرآن ؟ قال : نعم أليس في جوفه
İbn Munzir el-Evsat no: 604; Ebu Miclez’den; “İbn Abbas radıyallahu anhuma’nın yanına girdim ve ona; “Cünüp Kur’an okuyabilir mi?” diye sordum. Dedi ki; “Sen girdiğinde ben cünüp olduğum halde Kur’anın yedide birini okumuştum.” İkrime de cünübün Kur’an okumasında sakınca görmezdi. Said b. El-Museyyeb’e: “Cünüp Kur’an okuyabilir mi?” diye soruldu. Dedi ki: “Evet, zaten ezberinde bulunmuyor mu?”
عَنْ نَصْرٍ الْبَاهِلِيِّ. قَالَ: كَانَ ابْنُ عَبَّاسٍ يَقْرَأُ الْبَقَرَةَ وَهُوَ جُنُبٌ
İbn Hazm el-Muhalla’da (1/79) Nasr el-Bahili’den rivayet ediyor: “İbn Abbas radıyallahu anhuma cünüp iken Bakara suresini okudu”
Abdestsiz olarak Mushaf’a dokunulamayacağını söyleyen âlimler şu hadisleri delil getirirler;
1- Amr Bin Hazm radıyallahu anh’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Kur’an’a ancak temiz olan kimse dokunabilir.” (Darekutni (1/121) Beyhaki (1/87) Elbani el-İrva (122) Busayri İthaf (726) Metalibul Aliye (91) sahihtir.)
Ancak bu hadiste geçen “temiz” kelimesi, şu üç sınıf arasında ortak bir tabirdir:
a- Cünüp olmayan kimse: Bu anlamda olmasının delili; “Eğer cünüp iseniz temizlenin”(Maide 6) ayetidir.
b- Abdestli olan kimse: Bu anlamda oluşunun delili de; Mugire radıyallahu anh’ın Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mestlerini çıkarmaya davranması üzerine; “Onları bırak, zira ben onları temiz (abdestli) iken giydim buyurmasıdır.
c- Bedeninde necaset olmayan kimse ve mü’min kişi: Bu anlamda olmasının delili; “Müşrikler ancak bir pisliktir.”(Tevbe 28) ayeti ile “Mümin necis olmaz” hadisidir.
Aşağıda geleceği üzere bu hadiste necislikle vasfedilen kafir kastedilmektedir. Allahu a’lem. Bu sebeple abdestsiz olarak Kur’ana dokunulmayacağına bu hadiste bir delil yoktur. Bununla birlikte sahih rivayette Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem; “Ben ancak namaz kılacağım zaman abdest almakla emrolundum” buyurmuştur. (Müslim (374) Tirmizi (1847) Ebu Davud (3760) Nesai (1/85) Ahmed (1/282, 359) İbni Huzeyme (1/23, 109) Taberani (11/122) Ebu Avane (1/229) İbni Ebi Şeybe (5/130) Beyhaki (7/276) Darimi (1/216) Tahavi Şerhu Maanil Âsâr (1/128)
2- Abdullah bin Seleme dedi ki; “Ali bin Ebi Talib’in yanına girdim. Bana dedi ki; “Cünüplük dışında hiçbir şey Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i Kuran okumaktan perdelemezdi (veya şöyle dedi; alıkoymazdı).” (Zayıftır. İsnadında Abdullah bin Selime tek kalmış olup o ihtiyarlayınca aklı karışmış ve bunu ancak aklı karıştıktan sonra rivayet etmiştir. Bkz.: İbni Hibban (3/79) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (2/214) Ebu Ya’la (1/288, 327, 400, 436) Taberani Evsat (7/9, 121) Darekutni (1/119) Darekutni İlel (3/248-250) İbnul Ca’d Müsned (59) Beyhaki Şuab (2/379) Rafii et-Tedvin (2/495) Fethul Bari (1/408) Zeylai Nasbur Raye (1/196) Elbani Daifu Süneni Ebi Davud (30)
Hadis âlimlerimizin açık beyanlarına göre isnadında Abdullah bin Selime tek kalmış olup o ihtiyarlayınca aklı karışmış ve bunu ancak aklı karıştıktan sonra rivayet etmiştir. Bu rivayette zayıflık olmakla beraber Hafız İbn Hacer gibi bazı âlimler hasen saymışlardır. İbn Hacer; “Delil olarak kullanılmaya müsaittir ancak bu tartışmaya açıktır” demiştir. Rivayetin bir lafzında “Cünüp iken bir ayet dahi okumazdı” (Ahmed (1/110 no:830) Ziyaul Makdisi el-Muhtare (621) ziyadesi gelmiş ise de sabit olmamıştır, Allame el-Elbani bu ziyadenin zayıf, mevkuf ve münker olduğunu belirtmiştir. (Bu konuda detaylı bilgi için bkz.: Elbani el-İrvaul Galil (2/243) Zayıf olmasının sebebi Ebul Gurayf adlı ravidir. Ravileri güvenilir saymada gevşek oluşu bilinen İbn Hibban’dan başkası onu güvenilir saymamıştır. Muhaddisler İbn Hibban rahimehullah’ın ta’dilde tek kalmasına itibar etmemişlerdir. Fakat Ebul Gurayf hakkında Ebu Hatem er-Razi; “Hakkında eleştiriler vardır, rivayette meşhur değildir” demiştir. Neticede bu ravinin durumu meçhullükten kurtulmadığı gibi, hakkında eleştiriler olduğu da belirtildiğinden zayıftır. Darekutni bu rivayetin mevkuf olduğu illetini belirtmiştir. Münker olmasına gelince bu ziyade sadece Aiz Bin Habib’in rivayeti olarak gelmiştir. Bu hadisi nakleden diğer raviler bu ziyadeyi zikretmemişlerdir. Aiz Bin Habib ise, İbn Adiy’in de dediği gibi münker rivayetlerde bulunur.
Fakat sahih olduğu kabul edilse bile bu fiîlî bir hadistir ve bundan yasaklama söz konusu olmadığı için ancak müstehaplık ifade eder. İbn Huzeyme dedi ki; “Bu hadis cünübün Kuran okumasına engel değildir. Zira burada yasaklama olmayıp yalnızca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in fiili nakledilmektedir.” (İbn Hacer Telhisul Habir (s.15)
İmam Buhari ve başkalarının Aişe radıyallahu anha’dan rivayetine göre “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem her durumda Allah’ı zikrederdi” demiştir. Kuran okumak, Allah’ı zikretmenin en kâmil şekillerindendir. Bu hadiste “her durumda zikrederdi” ifadesi genel olup bunu tahsis eden bir ibare gelmemiştir.
Cünüp olarak Kur’an’a dokunulmayacağını söyleyen alimler; “Doğrusu bu Kitap, sadece temiz olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da (Levhi mahfuz’da) mevcutken alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuran-ı Kerim'dir.”(Vakıa 77-80) ayetini de delil getirirler. Lakin bu ayetteki zamir, ayetlerin siyakından da anlaşılacağı üzere Levh-i Mahfuz’a aittir ve temiz olanlar ile kastedilen de meleklerdir. Ayrıca cünüp olan mümin, Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinde de geçtiği gibi, necis değil, temizdir.
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den dedi ki; “Medine yollarından birinde, ben cünüp iken Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana rastladı. Gizlendim, gidip yıkandım ve geldim. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den dedi ki; “Medine yollarından birinde, ben cünüp iken Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana rastladı. Gizlendim, gidip yıkandım ve geldim. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
“Nerede kaldın Ya Eba Hureyre?” dedi. Ben:
“Cünüp idim, temizlenmeden seninle beraber oturmayı doğru bulmadım.” dedim. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
“Subhanallah, müslüman necis olmaz.” (Buhari, Gusl: 23(285) Müslim (371) Ebu Davud (231) Tirmizi (121) Ahmed b. Hanbel (2/235, 382, 471) Nesai (1/145) Beyhaki (1/189)
Mü’min ister cünüp veya hayızlı, ister abdestsiz olsun temizdir. Ona ne hakiki anlamda ne de mecazi anlamda “necis” denilemez. Düşman topraklarına Mushaf ile sefer edilmesini yasaklayan hadis (Buhârî, (Cihâd 129) Müslim, (İmâre 92–94) Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, (Cihâd 81); İbni Mâce, (Cihâd 45) Mushaf’ın, necis olmakla vasfedilen müşriklerin eline geçmemesi içindir. Lakin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Hirakl’e gönderdiği mektupta ayetler yazılı idi. (Bkz.: Buhari (hayız 7) ayrıca imam Buhari’nin Halku Ef’alil İbad adlı eserine bakınız.) Bu rivayet, kâfirin ayetler yazılı olan kâğıda dokunup okumasında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sakınca görmediğini gösterir. Ama cünübün Mushaf’a dokunmasının caiz olması hususunda açık değildir. Bazı âlimler üzerinde ayet yazılı olan kâğıt ile Mushaf arasında ayrım yaparak ayet yazılı olan kâğıda veya tefsirlere cünüp yahut Hayızlı olanın dokunabilse de Mushaf’a dokunamayacağını söylemişlerdir. Ancak bu yorumun delili yoktur. Zira Kur’anın Mushaf olarak cem edilmesi de Ebu Bekir radıyallahu anh zamanında gerçekleştirilmiştir. Bu da Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in böyle bir ayırım yapmış olmasının imkânsız olduğunu gösterir. Sahabelerden de bu şekilde bir yorum nakledilmemiştir. Allahu a’lem.
Netice olarak diyebiliriz ki; abdestsizin, cünüp veya hayız olanın Mushaf’a dokunmasını, Kur’an okumasını yasaklayan bir delil sabit olmamıştır. Ehli sünnet âlimleri bu konuda icma etmemişlerdir. Bu konuda yasak ifade eden bazı hadisler rivayet edilmişse de bunların hiçbirinin sahih olmadığı hadis uzmanlarınca tespit edilmiştir.
Lakin daha önce de belirttiğimiz gibi Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisine verilen selamı abdestsiz olarak cevaplamamış, (Ebu Davud (1/4) Nesai (1/16) Darimi (2/287) İbn Mace (1/145) Hakim (1/167) Beyhaki (1/90) Ahmed (5/80) Bkz.: Elbani Silsiletul Ehadisis-Sahiha (834), Allah’ın “es-Selam” ismini abdestsiz olarak anmaktan hoşlanmadığını belirtmiştir. Bu da abdestsiz ve cünüp olarak zikir veya kıraatin caiz olmakla beraber mekruh olduğunu gösterir. Şeyh Elbani de bu görüştedir.
– Ebu Muaz -
16 Kasım 2009 Pazartesi
Aşıların Koruyucu Olduğu Hurafesi
Domuz Gribi Aşısında neler var?
AŞI HAKKINDAKİ GERÇEKLER
(Zorunlu tutulan veya kullanılması için baskı oluşturulan aşılar hakkında)
Ağustos 2009'da İngiltere ve Fransa'da Domuz Gribi aşısı, hayvanlardan sonra az sayıda insan üzerinde, ABD'de ise 2 bin kişinin üzerinde denenmiştir. Ancak sonuçlar en fazla 2 aylık verilerle sınırlıdır.
Büyük ihtimalle, domuz gribi aşısı Türkiye’de aşıyı satan firmanın kendi personeli vasıtasıyla uygulanacaktır. Böylece Faz-1 deneyi Türkiye'de 28 milyon kişi üzerinde yapılmış olacaktır. Önceden hiçbir olumlu verisi olmayan, tehlikesi büyük olan bir aşının 6-36 aylık bebeklere, çocuklara, sağlık çalışanlarına ve savunma mensuplarına uygulanması bugüne kadar Türkiye'nin göreceği en büyük tehlike olabilir.
Aşılar Zararlı mı?
Grip aşıları dahil tüm aşıların, aşılanan kişiyi ömür boyu etkileyecek derin zararları vardır. Yeni üretilen bir aşının yan etkilerine yönelik araştırmalar kısa vadeli sonuçlar verir. Dolayısıyla yan etkilerinin 2-10 yıl sonra ortaya çıkabileceği gözardı edilmektedir. Çocuklarımıza yapılacak bir aşı eğer kısırlığa yol açıyorsa, bu, 15-20 yıl sonra çok acı bir şekilde anlaşılacaktır. AIDS virüsü çocuk felci aşılamasından 10-12 yıl sonra, otizm 2-4 yıl sonra, kas-kemik ve bağ dokusu hastalıkları 4-6 yıl sonra; sinir sistemi hastalıkları 2-10 yıl sonra ve Guillain-Barre sendromu hemen veya birkaç yıl sonra ortaya çıkmıştı. Aşının yan etkileri aşıdan hemen sonra ortaya çıkmayabilir. Aşının sebep olacağı bir hastalık 20-30 ve hatta 50 yıl sonra ortaya çıkabilmektedir.
Her ilacın kutusunda hangi maddeleri içerdiğine dair bir prospektüs bulundurma zorunluluğu vardır. Fakat uygulanan bir aşı partiler halinde gönderilmekte ve tek bir prospektüs taşımaktadır. Dolayısıyla hastanın prospektüsü inceleme imkanı yoktur.
Grip aşılarının Bilinen İçeriği
1-Alüminyum hydroxide, alüminyum fosfat, amonyum sülfat, amphotericin B
2-Domuz dokuları, At kanı, Tavşan beyni, Köpek böbreği, Maymun böbreği.
3-Civciv embriosu, Tavuk-Kaz yumurtası, Sığır serumu, Betapropiolacton
4-Doğmamış sığır serumu, Formaldehyde, Formalin jelatin, Köpekbalığı karaciğeri yağı.
5-İnsan fetusu ( Üçüncü gebelik ayı başından doğuma kadarki devre içinde ana rahmindeki canlıya verilen ad)
6-Maymun böbrek hücreleri
7-Yıkanmış Koyun kanı
8- Monosodyum Glukomat
9- Polioksidonyum (Sentetik proteinler ve nano materyaller içerir. Bunlar gende değişiklik yaptığı gibi fenotipte de değişmeler yapmaktadır)
10- İnsan spermi
11- Etilen gliserol (antifriz)
12- Antibiyotikler
13- Skualen
Tüm aşılarda etki arttırıcı ve koruyucu olarak kullanılan maddeler bellidir ve hemen hemen aynıdır. Çoğunun özellikleri araştırılmamıştır ve etkileri tam olarak bilinmemektedir. Bu maddelerin deride kabarcıklar, beyin zarı iltihabı, kan yapısında bozulma, sinir iltihabı gibi rahatsızlıklara sebep olduğu tespit edilmiştir.
İmmünolojist Hugh Fudenburg'un ifade ettiğine göre son 10 yılda art arda 5 grip aşısı olan kişilerin alzheimer olma ihtimalleri 10 kat artıyor. Bunun sebebi ise kullanılan aluminyum ve civadır. (thimerosal)
Formaldehid kanserojen olma özelliğinden dolayı mobilya üretiminde bile yasaklanmıştır.
Thimoresal, çocuklarda konsantrasyon problemi, öğrenme zorluğu, konuşma bozukluğu, havale, epilepsi, hiperaktivite, sürekli ve yüksek sesle ağlama ve daha bilinmeyen bir çok probleme yol açmaktadır.
Alüminyum hidroksit kas ve kemik gelişimi bozuklukları ve felçlere sebep olabilir.
Skualen, Körfez Savaşı sırasında Amerikan askerlerine verilen şarbon ilaçlarında mevcuttu ve ALS gibi immün sistemi tahrip eden çok ağır hastalıklara yol açtığı tespit edilmiştir.
Dr. J. f. Graetz aşının yanetkileri nedeniyle hastalananların hemen hemen hepsinde farklı derecede beyin tahribatı olduğunu tespit etmiştir.
Aşılar ve içerdiği katkılar sebebiyle ölümle sonlanabilen şiddetli alerji, tansiyonda ani düşme, ateş, havale, eklem iltihabı, kas ağrıları, deri döküntüleri, lenf bezlerinde büyüme, kronik yorgunluk, kronik baş ağrıları, bütün vücut kıllarında dökülme, kapanmayan yaralar, hafıza kaybı, sara nöbetleri, felç, kansızlık, ruhsal ve sinirsel problemler, nefes darlığı, kronik ishal, gece terlemesi ve daha pek çok rahatsızlık ortaya çıkmaktadır.
Aşı Denen Şey Korur mu?
Dr. G. Buckwald'a göre: Herhangi bir aşının (domuz gribi aşısı da dahil) hastalıklara karşı koruyucu olduğunu ispat eden herhangi bir veri yoktur. Yani hiçbir aşı korumaz. Aksine her aşı bağışıklık sistemine karşı açılan bir savaş, büyük hastalıklara hatta ölüme açılan bir kapıdır.
Peki Bu Israrın Sebebi Ne?
Tüm bunlar karşısında neden aşılama üzerinde bu kadar ısrar edilmektedir sorusu akla geliyor.
Günümüzde bütün aşıların üretiminde genetik klonlama ve rekombinant DNA teknolojisi kullanılmaktadır. Kullanılacak DNA parçası, maymun ve domuz da dahil olmak üzere herhangi bir organizmadan alınabilir. DNA parçasında genleri manipüle edilir ve bu şekilde rekombine edilmiş DNA parçası aşılarda kullanılır. Aşılardaki Rekombinant DNA insan DNA’sına 'sıçramakta’ ve kalıcı olarak yerleşmekte, özelliklerini değiştirmekte ve bozmaktadır.
Ayrıca aşı üretiminde, tavuk embriyosu, tavşan beyin hücresi, maymun böbrek hücresi, buzağı ve domuz doku hücresi kullanılmakta ve bu dokuların hücre ve proteinleri aşının içeriğinde kalmaktadır. Bu doku kalıntıları çeşitli virüsler ve kanser hücreleri taşıyabilir. Bu şekilde kanser ve benzeri ağır hastalıklar aşılar vasıtasıyla yayılabilir.
Maymunlaşmak ve Domuzlaşmak!
Aşı, enjeksiyon, ağız, burun, vajina mukozası veya genetiği degiştirilmiş besinler yolu ile hücre çekirdeğine ulaşmakta, yumurta ve sperm hücreleri dahil hücre genomuna yerleşmektedir. Tavuk, buzağı, tavşan, maymun ve domuz DNA’sı aşı ile kalıcı olarak insan genomuna karışmaktadır. Bu demektir ki insan, tavuklaşacak, sığırlaşacak, tavşanlaşacak, maymunlaşacak veya domuzlaşacak ve gelecek nesilde bu hayvanların fiziksel ve ruhsal özellikleri gibi fenotipik değişiklikler görünür hale gelecektir. Kur-an'ı Kerim'de Maide Suresi 60. ayette bu durum şu şekilde bildirilmiştir:
De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lanetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”
Yakın zamanda domuz endometrimundan (rahim iç zarı) insanda kullanılabilecek özellikte kök hücre elde edildi. Bu, ilaç üreticileri için çok sevindirici bir buluştu. Çünkü ilaç üretimindeki zorluklar ve maliyetler bir anda ortadan kalkmış oluyordu. Domuz rahmini kürtaj ederek hemen hemen bedava, istendiği kadar kök hücre elde edilebilir.
Ancak kök hücrenin hedef hücrelere nasıl aktarılacağı araştırma konusuydu. Öyle görünüyor ki en kolay ve en etkili yol bulunmuştur: Domuz gribi aşısı burun mukozası yoluyla, yani hipofize giden en kısa yol ile verilmektedir. Hipofiz, bütün iç salgı bezlerini yöneten, bütün hormonların üretiminde ve hormonlar vasıtasıyla bütün süreçlerde rol alan en önemli salgı bezidir. Bu yolla fenotipik değişimler çok kısa zamanda gerçekleşmektedir.
Genetik Yapıyı Değiştirmek... Ne Demek?
Bu komplo teorisi gibi görünebilirdi. Ancak modern tıpta ve biyoteknolojide “Bugün hastalıkları ve belirtilerini ilaçlarla tedavi etmek yerine hastaların Genetik Yapısının Değiştirilmesi ya da eksik olan genin verilmesi tercih edilir” temel prensibine karşı her teori zayıf kalır.
Halbuki Kur'an-ı Kerim'de sadece aşılarda bulunan Genetik Müdahalelere değil genetik yapının değiştirilmesine dair her türlü müdahaleye karşı Nisa suresi 118 ve 119. ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:
“Allah o şeytana lânet etti ve o da, “Andolsun ki senin kullarından elbette belirli bir pay alacağım” dedi. Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz o, apaçık bir hüsrana düşmüştür.”
Hastalık Üreten de İlaç Üreten de Aynı
İlaç şirketleri, 20. yüzyılda keşfettikleri “Hasta olanlara zaten ilaç satılıyor. Yeni hedef kitlemiz hasta olmayanlar” prensibi ile 'koruyucu hekimlik' adı altında sağlıklı bireylere aşı, biyolojik aktif maddeler ve vitaminler satıyor. İlginç olan şu ki, her ilaç firması sadece ilaç değil, GM tohumlar, tarım ilaçları, aromalar ve katkı maddeleri de üretiyor. Yani hastalık üreten maddeler de “tedavi” için sunulan maddeler de aynı şirketler tarafından üretiliyor. Ancak daha ilginci şu ki, milyarlarca insan şifa umuduyla hastalık üreticilerinden “ilaç” satın almaya devam ediyor.
İçeriğinde domuz hücrelerinin bulunması fıkhi olarak aşının durumunu ortaya koymaktadır. Fakat bazı din adamları 'zaruret' halini ileri sürerek, henüz ortaya çıkmamış, hatta belki hiçbir zaman da oluşmayacak bir salgını ‘zaruret’ kabul etmektedir. Hatta bu zaruret halini belirlemede Dünya Sağlık Örgütü gibi İslam dışı otoritelerin, İslam kaynaklı olmayan görüşlerini temel almaktadır.
Korunmak İçin Ne Yapmalı?
Prof. Dr. A. Rasim Küçükusta aşı hakkında şöyle diyor: “Domuz gribi ağır bir hastalık değildir. Belirtileri diğer grip türlerine göre daha hafiftir. Hastaların ateş düşene kadar evde istirahat etmeleri yeterlidir. Hastalık kendiliğinden geçer”
Ayrıca hastaların, iştahı gelene kadar yemek yememesi, bol miktarda limon suyu, greyfurt suyu içmesi, sarımsak ve soğan yemesi daha kısa zamanda iyileşmelerini sağlar.
Aşıların Etkili Olma İhtimali Var mı?
Bugüne kadar 863 tür grip virüsü belirlenmiştir. Bu 863 türden sadece 3 zincire karşı aşı geliştirilmiştir. İlaç şirketleri tarafından her yıl bu 863 türden biri için aşı geliştirildiği ve bu aşının da o türe karşı ortalama olarak %30 oranında koruma sağlayabileceği biliniyor. Ancak bu yıl 863 grip türünden hangisinin aktif olacağını doğal olarak kimse bilemiyor. Üstelik her sene başında tesadüfen seçilen türün, aşı üretildikten sonra mutasyon geçirmiş olma olasılığı yüksektir. Dolayısıyla aşı büyük ihtimalle hiçbir olumlu etki göstermeyecektir. Çünkü bu durumda aşı tamamen başka bir virüse karşı üretilmiş olacaktır.
Bu durum çok komik olabilirdi, trajik olmasaydı. Öyle görünüyor ki birisi insanlarla açıkça alay ediyor.
Ünlü Amerikalı çocuk doktoru Henry Bieler’e göre “Aşıların hastalıklar üzerinde hiçbir olumlu etkisi yoktur çünkü hastalıkların asıl sebebi mikroplar değildir. Hastalıkların sebebi toxemia (vücutta toksik madde toplanması) ve toxemia’nın hücre düzeyinde sebep olduğu bozulma ile mikropların çoğalması ve aktifleşmesine uygun ortam oluşmasıdır.” Toxemia’nın sebepleri arasında ise işlenmiş et ürünlerini, pastörize sütü, gıda katkı maddelerini, aşıları, ilaç ve deterjan tüketimini, tarım ilaçlarını sayabiliriz.
Dr. G. Buchwald 40 yılı aşan araştırmaları sonunda aşının bir faydası olmadığını ama pek çok zararı olduğunu tespit etmiştir. O şöyle diyor: “Aşı korumaz, Aşı yardım etmez, Aşı tahrip eder.”
Dünya, Aşılara Karşı Mesafeli
2 Kasım 2000’de Amerikalı Doktorlar ve Cerrahlar Birliği (AAPS) St. Louis’deki 57. toplantılarında çocuk aşılarının zorunlu olmasının kaldırılması için oy birliği ile karar aldı. Bu karara bir tane bile hayır diyen çıkmadı.
ABD Kongresi üyesi Dr. Ron Paul'un ifade ettiği üzere “1997'de geliştirilen Domuz Gribi aşısından ölenlerin sayısı 25, gripten ölenlerin sayısı sadece 1 idi.”
İngiltere’deki doktorlar şu anda ciddi bir korku içindeler. Tahminlerine göre bugün kullanılan grip aşısı Amerika’da 1976 yılında yaşanan grip salgınında kullanılan aşının analogudur (eşi).
Aşılar Birçok Derin Hastalığa Sebep Oluyor
1976’da Amerika’da kullanılan grip aşısının sonuçları:
• Aşıdan ölenlerin sayısı gripten ölenlerin sayısından daha fazlaydı.
• 500 kişide Guillain-Barre sendromu tesbit edildi.
• Guillain-Barre sendromuna yakalanma riski 8 kat arttı.
• Grip aşısının Guillain-Barre sendromuna sebep oldugu ispat edildikten 10 gün sonra aşılama durduruldu.
• Amerikan hükümeti tazminatlar için milyonlarca dolar ödemek zorunda kaldı.
Aşıların sebep olduğu belirtilen bazı rahatsızlıklar şöyledir:
Çocuk Felci Aşısı: AIDS’e
Tetanos: Beyin iltihabı’na
Hepatit B: Multiple Skleroz’a (MS)
Kızamık: Kalın bağırsak iltihabı, Beyin iltihabı’na
Kabakulak: Şeker hastalığı, Kramplı hastalıklar, Nörölöjik hastalıklar’a
Karma Aşılar: Ani çocuk ölümleri’ne
Grip Aşısı: Guillain-Barre sendrom’una, genetik ve fenotipik değişimlere sebep olmaktadır
Düşünün ve Karar Verin
Kendinize ve ailenize yaptırılacak her aşı için geniş bilgi toplayın. İçindekileri ve etkilerini öğrenin. Aşı olup olmamak konusunda SADECE SİZ karar verebilirsiniz. Unutmayın; aşıların sonuçları karşısından TEK SORUMLU SİZ OLACAKSINIZ.
Ne ilaç üreticileri, ne doktorlar, ne de devlet birimleri aşı ile oluşacak zararlar karşısında sorumluluk kabul etmezler.
Dr. Aidin SALİH
AŞI HAKKINDAKİ GERÇEKLER
(Zorunlu tutulan veya kullanılması için baskı oluşturulan aşılar hakkında)
Ağustos 2009'da İngiltere ve Fransa'da Domuz Gribi aşısı, hayvanlardan sonra az sayıda insan üzerinde, ABD'de ise 2 bin kişinin üzerinde denenmiştir. Ancak sonuçlar en fazla 2 aylık verilerle sınırlıdır.
Büyük ihtimalle, domuz gribi aşısı Türkiye’de aşıyı satan firmanın kendi personeli vasıtasıyla uygulanacaktır. Böylece Faz-1 deneyi Türkiye'de 28 milyon kişi üzerinde yapılmış olacaktır. Önceden hiçbir olumlu verisi olmayan, tehlikesi büyük olan bir aşının 6-36 aylık bebeklere, çocuklara, sağlık çalışanlarına ve savunma mensuplarına uygulanması bugüne kadar Türkiye'nin göreceği en büyük tehlike olabilir.
Aşılar Zararlı mı?
Grip aşıları dahil tüm aşıların, aşılanan kişiyi ömür boyu etkileyecek derin zararları vardır. Yeni üretilen bir aşının yan etkilerine yönelik araştırmalar kısa vadeli sonuçlar verir. Dolayısıyla yan etkilerinin 2-10 yıl sonra ortaya çıkabileceği gözardı edilmektedir. Çocuklarımıza yapılacak bir aşı eğer kısırlığa yol açıyorsa, bu, 15-20 yıl sonra çok acı bir şekilde anlaşılacaktır. AIDS virüsü çocuk felci aşılamasından 10-12 yıl sonra, otizm 2-4 yıl sonra, kas-kemik ve bağ dokusu hastalıkları 4-6 yıl sonra; sinir sistemi hastalıkları 2-10 yıl sonra ve Guillain-Barre sendromu hemen veya birkaç yıl sonra ortaya çıkmıştı. Aşının yan etkileri aşıdan hemen sonra ortaya çıkmayabilir. Aşının sebep olacağı bir hastalık 20-30 ve hatta 50 yıl sonra ortaya çıkabilmektedir.
Her ilacın kutusunda hangi maddeleri içerdiğine dair bir prospektüs bulundurma zorunluluğu vardır. Fakat uygulanan bir aşı partiler halinde gönderilmekte ve tek bir prospektüs taşımaktadır. Dolayısıyla hastanın prospektüsü inceleme imkanı yoktur.
Grip aşılarının Bilinen İçeriği
1-Alüminyum hydroxide, alüminyum fosfat, amonyum sülfat, amphotericin B
2-Domuz dokuları, At kanı, Tavşan beyni, Köpek böbreği, Maymun böbreği.
3-Civciv embriosu, Tavuk-Kaz yumurtası, Sığır serumu, Betapropiolacton
4-Doğmamış sığır serumu, Formaldehyde, Formalin jelatin, Köpekbalığı karaciğeri yağı.
5-İnsan fetusu ( Üçüncü gebelik ayı başından doğuma kadarki devre içinde ana rahmindeki canlıya verilen ad)
6-Maymun böbrek hücreleri
7-Yıkanmış Koyun kanı
8- Monosodyum Glukomat
9- Polioksidonyum (Sentetik proteinler ve nano materyaller içerir. Bunlar gende değişiklik yaptığı gibi fenotipte de değişmeler yapmaktadır)
10- İnsan spermi
11- Etilen gliserol (antifriz)
12- Antibiyotikler
13- Skualen
Tüm aşılarda etki arttırıcı ve koruyucu olarak kullanılan maddeler bellidir ve hemen hemen aynıdır. Çoğunun özellikleri araştırılmamıştır ve etkileri tam olarak bilinmemektedir. Bu maddelerin deride kabarcıklar, beyin zarı iltihabı, kan yapısında bozulma, sinir iltihabı gibi rahatsızlıklara sebep olduğu tespit edilmiştir.
İmmünolojist Hugh Fudenburg'un ifade ettiğine göre son 10 yılda art arda 5 grip aşısı olan kişilerin alzheimer olma ihtimalleri 10 kat artıyor. Bunun sebebi ise kullanılan aluminyum ve civadır. (thimerosal)
Formaldehid kanserojen olma özelliğinden dolayı mobilya üretiminde bile yasaklanmıştır.
Thimoresal, çocuklarda konsantrasyon problemi, öğrenme zorluğu, konuşma bozukluğu, havale, epilepsi, hiperaktivite, sürekli ve yüksek sesle ağlama ve daha bilinmeyen bir çok probleme yol açmaktadır.
Alüminyum hidroksit kas ve kemik gelişimi bozuklukları ve felçlere sebep olabilir.
Skualen, Körfez Savaşı sırasında Amerikan askerlerine verilen şarbon ilaçlarında mevcuttu ve ALS gibi immün sistemi tahrip eden çok ağır hastalıklara yol açtığı tespit edilmiştir.
Dr. J. f. Graetz aşının yanetkileri nedeniyle hastalananların hemen hemen hepsinde farklı derecede beyin tahribatı olduğunu tespit etmiştir.
Aşılar ve içerdiği katkılar sebebiyle ölümle sonlanabilen şiddetli alerji, tansiyonda ani düşme, ateş, havale, eklem iltihabı, kas ağrıları, deri döküntüleri, lenf bezlerinde büyüme, kronik yorgunluk, kronik baş ağrıları, bütün vücut kıllarında dökülme, kapanmayan yaralar, hafıza kaybı, sara nöbetleri, felç, kansızlık, ruhsal ve sinirsel problemler, nefes darlığı, kronik ishal, gece terlemesi ve daha pek çok rahatsızlık ortaya çıkmaktadır.
Aşı Denen Şey Korur mu?
Dr. G. Buckwald'a göre: Herhangi bir aşının (domuz gribi aşısı da dahil) hastalıklara karşı koruyucu olduğunu ispat eden herhangi bir veri yoktur. Yani hiçbir aşı korumaz. Aksine her aşı bağışıklık sistemine karşı açılan bir savaş, büyük hastalıklara hatta ölüme açılan bir kapıdır.
Peki Bu Israrın Sebebi Ne?
Tüm bunlar karşısında neden aşılama üzerinde bu kadar ısrar edilmektedir sorusu akla geliyor.
Günümüzde bütün aşıların üretiminde genetik klonlama ve rekombinant DNA teknolojisi kullanılmaktadır. Kullanılacak DNA parçası, maymun ve domuz da dahil olmak üzere herhangi bir organizmadan alınabilir. DNA parçasında genleri manipüle edilir ve bu şekilde rekombine edilmiş DNA parçası aşılarda kullanılır. Aşılardaki Rekombinant DNA insan DNA’sına 'sıçramakta’ ve kalıcı olarak yerleşmekte, özelliklerini değiştirmekte ve bozmaktadır.
Ayrıca aşı üretiminde, tavuk embriyosu, tavşan beyin hücresi, maymun böbrek hücresi, buzağı ve domuz doku hücresi kullanılmakta ve bu dokuların hücre ve proteinleri aşının içeriğinde kalmaktadır. Bu doku kalıntıları çeşitli virüsler ve kanser hücreleri taşıyabilir. Bu şekilde kanser ve benzeri ağır hastalıklar aşılar vasıtasıyla yayılabilir.
Maymunlaşmak ve Domuzlaşmak!
Aşı, enjeksiyon, ağız, burun, vajina mukozası veya genetiği degiştirilmiş besinler yolu ile hücre çekirdeğine ulaşmakta, yumurta ve sperm hücreleri dahil hücre genomuna yerleşmektedir. Tavuk, buzağı, tavşan, maymun ve domuz DNA’sı aşı ile kalıcı olarak insan genomuna karışmaktadır. Bu demektir ki insan, tavuklaşacak, sığırlaşacak, tavşanlaşacak, maymunlaşacak veya domuzlaşacak ve gelecek nesilde bu hayvanların fiziksel ve ruhsal özellikleri gibi fenotipik değişiklikler görünür hale gelecektir. Kur-an'ı Kerim'de Maide Suresi 60. ayette bu durum şu şekilde bildirilmiştir:
De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lanetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”
Yakın zamanda domuz endometrimundan (rahim iç zarı) insanda kullanılabilecek özellikte kök hücre elde edildi. Bu, ilaç üreticileri için çok sevindirici bir buluştu. Çünkü ilaç üretimindeki zorluklar ve maliyetler bir anda ortadan kalkmış oluyordu. Domuz rahmini kürtaj ederek hemen hemen bedava, istendiği kadar kök hücre elde edilebilir.
Ancak kök hücrenin hedef hücrelere nasıl aktarılacağı araştırma konusuydu. Öyle görünüyor ki en kolay ve en etkili yol bulunmuştur: Domuz gribi aşısı burun mukozası yoluyla, yani hipofize giden en kısa yol ile verilmektedir. Hipofiz, bütün iç salgı bezlerini yöneten, bütün hormonların üretiminde ve hormonlar vasıtasıyla bütün süreçlerde rol alan en önemli salgı bezidir. Bu yolla fenotipik değişimler çok kısa zamanda gerçekleşmektedir.
Genetik Yapıyı Değiştirmek... Ne Demek?
Bu komplo teorisi gibi görünebilirdi. Ancak modern tıpta ve biyoteknolojide “Bugün hastalıkları ve belirtilerini ilaçlarla tedavi etmek yerine hastaların Genetik Yapısının Değiştirilmesi ya da eksik olan genin verilmesi tercih edilir” temel prensibine karşı her teori zayıf kalır.
Halbuki Kur'an-ı Kerim'de sadece aşılarda bulunan Genetik Müdahalelere değil genetik yapının değiştirilmesine dair her türlü müdahaleye karşı Nisa suresi 118 ve 119. ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:
“Allah o şeytana lânet etti ve o da, “Andolsun ki senin kullarından elbette belirli bir pay alacağım” dedi. Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz o, apaçık bir hüsrana düşmüştür.”
Hastalık Üreten de İlaç Üreten de Aynı
İlaç şirketleri, 20. yüzyılda keşfettikleri “Hasta olanlara zaten ilaç satılıyor. Yeni hedef kitlemiz hasta olmayanlar” prensibi ile 'koruyucu hekimlik' adı altında sağlıklı bireylere aşı, biyolojik aktif maddeler ve vitaminler satıyor. İlginç olan şu ki, her ilaç firması sadece ilaç değil, GM tohumlar, tarım ilaçları, aromalar ve katkı maddeleri de üretiyor. Yani hastalık üreten maddeler de “tedavi” için sunulan maddeler de aynı şirketler tarafından üretiliyor. Ancak daha ilginci şu ki, milyarlarca insan şifa umuduyla hastalık üreticilerinden “ilaç” satın almaya devam ediyor.
İçeriğinde domuz hücrelerinin bulunması fıkhi olarak aşının durumunu ortaya koymaktadır. Fakat bazı din adamları 'zaruret' halini ileri sürerek, henüz ortaya çıkmamış, hatta belki hiçbir zaman da oluşmayacak bir salgını ‘zaruret’ kabul etmektedir. Hatta bu zaruret halini belirlemede Dünya Sağlık Örgütü gibi İslam dışı otoritelerin, İslam kaynaklı olmayan görüşlerini temel almaktadır.
Korunmak İçin Ne Yapmalı?
Prof. Dr. A. Rasim Küçükusta aşı hakkında şöyle diyor: “Domuz gribi ağır bir hastalık değildir. Belirtileri diğer grip türlerine göre daha hafiftir. Hastaların ateş düşene kadar evde istirahat etmeleri yeterlidir. Hastalık kendiliğinden geçer”
Ayrıca hastaların, iştahı gelene kadar yemek yememesi, bol miktarda limon suyu, greyfurt suyu içmesi, sarımsak ve soğan yemesi daha kısa zamanda iyileşmelerini sağlar.
Aşıların Etkili Olma İhtimali Var mı?
Bugüne kadar 863 tür grip virüsü belirlenmiştir. Bu 863 türden sadece 3 zincire karşı aşı geliştirilmiştir. İlaç şirketleri tarafından her yıl bu 863 türden biri için aşı geliştirildiği ve bu aşının da o türe karşı ortalama olarak %30 oranında koruma sağlayabileceği biliniyor. Ancak bu yıl 863 grip türünden hangisinin aktif olacağını doğal olarak kimse bilemiyor. Üstelik her sene başında tesadüfen seçilen türün, aşı üretildikten sonra mutasyon geçirmiş olma olasılığı yüksektir. Dolayısıyla aşı büyük ihtimalle hiçbir olumlu etki göstermeyecektir. Çünkü bu durumda aşı tamamen başka bir virüse karşı üretilmiş olacaktır.
Bu durum çok komik olabilirdi, trajik olmasaydı. Öyle görünüyor ki birisi insanlarla açıkça alay ediyor.
Ünlü Amerikalı çocuk doktoru Henry Bieler’e göre “Aşıların hastalıklar üzerinde hiçbir olumlu etkisi yoktur çünkü hastalıkların asıl sebebi mikroplar değildir. Hastalıkların sebebi toxemia (vücutta toksik madde toplanması) ve toxemia’nın hücre düzeyinde sebep olduğu bozulma ile mikropların çoğalması ve aktifleşmesine uygun ortam oluşmasıdır.” Toxemia’nın sebepleri arasında ise işlenmiş et ürünlerini, pastörize sütü, gıda katkı maddelerini, aşıları, ilaç ve deterjan tüketimini, tarım ilaçlarını sayabiliriz.
Dr. G. Buchwald 40 yılı aşan araştırmaları sonunda aşının bir faydası olmadığını ama pek çok zararı olduğunu tespit etmiştir. O şöyle diyor: “Aşı korumaz, Aşı yardım etmez, Aşı tahrip eder.”
Dünya, Aşılara Karşı Mesafeli
2 Kasım 2000’de Amerikalı Doktorlar ve Cerrahlar Birliği (AAPS) St. Louis’deki 57. toplantılarında çocuk aşılarının zorunlu olmasının kaldırılması için oy birliği ile karar aldı. Bu karara bir tane bile hayır diyen çıkmadı.
ABD Kongresi üyesi Dr. Ron Paul'un ifade ettiği üzere “1997'de geliştirilen Domuz Gribi aşısından ölenlerin sayısı 25, gripten ölenlerin sayısı sadece 1 idi.”
İngiltere’deki doktorlar şu anda ciddi bir korku içindeler. Tahminlerine göre bugün kullanılan grip aşısı Amerika’da 1976 yılında yaşanan grip salgınında kullanılan aşının analogudur (eşi).
Aşılar Birçok Derin Hastalığa Sebep Oluyor
1976’da Amerika’da kullanılan grip aşısının sonuçları:
• Aşıdan ölenlerin sayısı gripten ölenlerin sayısından daha fazlaydı.
• 500 kişide Guillain-Barre sendromu tesbit edildi.
• Guillain-Barre sendromuna yakalanma riski 8 kat arttı.
• Grip aşısının Guillain-Barre sendromuna sebep oldugu ispat edildikten 10 gün sonra aşılama durduruldu.
• Amerikan hükümeti tazminatlar için milyonlarca dolar ödemek zorunda kaldı.
Aşıların sebep olduğu belirtilen bazı rahatsızlıklar şöyledir:
Çocuk Felci Aşısı: AIDS’e
Tetanos: Beyin iltihabı’na
Hepatit B: Multiple Skleroz’a (MS)
Kızamık: Kalın bağırsak iltihabı, Beyin iltihabı’na
Kabakulak: Şeker hastalığı, Kramplı hastalıklar, Nörölöjik hastalıklar’a
Karma Aşılar: Ani çocuk ölümleri’ne
Grip Aşısı: Guillain-Barre sendrom’una, genetik ve fenotipik değişimlere sebep olmaktadır
Düşünün ve Karar Verin
Kendinize ve ailenize yaptırılacak her aşı için geniş bilgi toplayın. İçindekileri ve etkilerini öğrenin. Aşı olup olmamak konusunda SADECE SİZ karar verebilirsiniz. Unutmayın; aşıların sonuçları karşısından TEK SORUMLU SİZ OLACAKSINIZ.
Ne ilaç üreticileri, ne doktorlar, ne de devlet birimleri aşı ile oluşacak zararlar karşısında sorumluluk kabul etmezler.
Dr. Aidin SALİH
6 Kasım 2009 Cuma
Muska Asmak ve Koruyucu Tedavide Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar
Temime ve Tedavi İle Alakası
Ebu Muaz el-Çubukâbâdî
Bismillah.Abdullah b. Vehb, el-Cami Fi'l-Hadis adlı cüzünde (no:675) İbn Lehia ve Amr b. el-Haris - Bukeyr b. el-Eşecc - el-Kasım b. Muhammed - Aişe radıyallahu anha isnadıyla şu hadisi rivayet etmiştir:
Aişe radıyallahu anha dedi ki:
ليس بتميمة ما علق بعد أن يقع البلاء
"Belanın gerçekleşmesinden sonra asılan şey temime değildir"
İsnad:
İsnadı sahihtir. Bütün ravileri güvenilirdir. İbn Lehia kitapları yandıktan sonra ezberinden rivayet etmeye başlamış ve rivayetleri karıştırmıştır. Lakin Abadile (yani Abdullahlardan biri) ondan rivayette bulunduğu zaman hüccettir. Çünkü sözü edilen Abdullahlar, İbn Lehia'nın kitapları yanmadan önce ondan rivayette bulunmuşlar, ezberinden rivayet etmeye başlayınca da onun rivayetlerini almamışlardır.ayrıca bu rivayette İbn Lehia tek kalmamış, İbn Vehb bunu Amr b el-Haris'den de rivayet etmiştir.
Hadis mevkuftur, lakin hükmen merfudur.Tahric:
İbn Abdilberr et-Temhid (17/163) Tahavi Şerhu Meani'l-Asar (4/325) Beyhaki (9/350) Nevevi el-Mecmu (9/66)
İbn Abdilberr et-Temhid (17/163) Tahavi Şerhu Meani'l-Asar (4/325) Beyhaki (9/350) Nevevi el-Mecmu (9/66)
Şerh:
Temime; Arapların çocukları nazar gibi şeylerden koruması için astıkları şeylerdir. Bunun takdir edilen şeyi def edeceğini iddia etmeleri şirk olur. (İbnu'l-Cevzi Garibu'l-Hadis 1/112) Munavi bu izahı İbn Abdilberr'den nakletmiştir: Feyzu'l-Kadir (6/234)
İbn Faris'in Mucemu'l-Mekayisi'l-Luga adlı esesinde (1/313) şöyle denilmektedir: "Temime kelimesiyle tedavinin tamamlanmasını ve şifa talebini kastederler." bkz.: Lisanu'l-Arab (12/67)
İbnu'l-Esir, en-Nihaye'de (1/536) İbn Faris'in izahına şunu ekler: "Onlar bununla ancak şirk işliyorlardı. Çünkü onlar bununla haklarında yazılmış takdiri, Allah'tan başkasının def edebileceğine inanıyorlardı."
Temime; Arapların çocukları nazar gibi şeylerden koruması için astıkları şeylerdir. Bunun takdir edilen şeyi def edeceğini iddia etmeleri şirk olur. (İbnu'l-Cevzi Garibu'l-Hadis 1/112) Munavi bu izahı İbn Abdilberr'den nakletmiştir: Feyzu'l-Kadir (6/234)
İbn Faris'in Mucemu'l-Mekayisi'l-Luga adlı esesinde (1/313) şöyle denilmektedir: "Temime kelimesiyle tedavinin tamamlanmasını ve şifa talebini kastederler." bkz.: Lisanu'l-Arab (12/67)
İbnu'l-Esir, en-Nihaye'de (1/536) İbn Faris'in izahına şunu ekler: "Onlar bununla ancak şirk işliyorlardı. Çünkü onlar bununla haklarında yazılmış takdiri, Allah'tan başkasının def edebileceğine inanıyorlardı."
Tahavi de şöyle demiştir: "Bize göre bunlar, belayı önlemek için, beladan önce asılan şeylerdi. Böyle bir şeye ise Allah Azze ve Celle'den başkasının gücü yetmez. Bundan dolayı temime yasaklanmıştır. Çünkü bu bir şirktir. Belanın gelmesinden sonra olanlarda ise sakınca yoktur. Çünkü bu bir tedavidir." (Şerhu Maani'l-Asar 4/325)
Kadı Ebu Bekr İbnu'l-A'rabi, Tirmizi şerhinde şöyle demiştir: "Kuran ayetlerini asmak sünnete uygun değildir. Sünnete uygun olan sadece asmaksızın okumaktır."
İbn Abdilberr, Temhid'de (17/163) "Kim temime asarsa Allah onun işini tamama erdirmesin" hadisinin izahında şöyle demiştir: "Bu hadisin anlamı; bir belanın gelip gelmeme ihtimalinden korkarak, belanın vuku bulmasından önce temime asanın sıhhat ve afiyetini Allah tamamlamasın demektir... Bütün bunlar, cahiliye halkının yaptıkları gibi, beladan koruyacağını veya geri çevireceğini zannederek temime ve kolyeler asmaktan sakındırmak içindir. Bunları Allah'tan başkası geri çeviremez. Afiyet veren de, belayı veren de, O'dur, O'nun ortağı yoktur. işte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onların yaptıkları bu cahilliklerden yasaklamıştır."
Kadı Ebu Bekr İbnu'l-A'rabi, Tirmizi şerhinde şöyle demiştir: "Kuran ayetlerini asmak sünnete uygun değildir. Sünnete uygun olan sadece asmaksızın okumaktır."
İbn Abdilberr, Temhid'de (17/163) "Kim temime asarsa Allah onun işini tamama erdirmesin" hadisinin izahında şöyle demiştir: "Bu hadisin anlamı; bir belanın gelip gelmeme ihtimalinden korkarak, belanın vuku bulmasından önce temime asanın sıhhat ve afiyetini Allah tamamlamasın demektir... Bütün bunlar, cahiliye halkının yaptıkları gibi, beladan koruyacağını veya geri çevireceğini zannederek temime ve kolyeler asmaktan sakındırmak içindir. Bunları Allah'tan başkası geri çeviremez. Afiyet veren de, belayı veren de, O'dur, O'nun ortağı yoktur. işte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onların yaptıkları bu cahilliklerden yasaklamıştır."
Diğer bazı hadislerde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, temime'nin yani muska, nazar boncuğu , cevşen, iğde dalı gibi şeyler asmanın şirk olduğunu, bir şey asanın Allah ile alakası kalmayıp o şeye havale edileceğini (Tirmizi 4/403, Nesai 7/112, Ahmed 4/310, 311, İbn Ebi Şeybe 7/375, Beyhaki 9/351) bildirmiştir.
Bu rivayet dikkate alındığında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in, belanın gelmesinden önce, Allah'ın takdirini savacağı düşüncesiyle bir şey asmayı yahut günümüzde koruyucu tedavi adına yapılan asılsız bazı tedavileri kastettiği anlaşılır. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, İmran b. Husayn radıyallahu anh'ın kolunda zayıflığı giderdiği düşüncesiyle asılan bir halka görünce buna şiddetle karşı çıkmıştır. Bela veya hastalık vuku bulmadan önce korunmak için muska, nazarlık gibi şeyler asmak caiz değildir, bu şirke götüren bir vesiledir. Bir ara "bio sağlık bileziği" adıyla mıknatıslı bilezikler yaygın olmuştu. sonra bunun faydasız bir şey olduğu ilan edildi ve bir çok kimse bu bilezikleri kullanmayı terk ettiler, bazıları da kullanmaya devam etti. Sözkonusu bilezikler ile, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in İmran b. Husayn'ı sakındırdığı halkaya beslenen asılsız itikad birbirine benzemektedir.
Bela vuku bulduktan sonra ise ancak Kur'an ve sünnette meşru oluşu belirtilen rukyeleri yapmak ve tedavi olmak meşrudur. Nitekim başka bir hadiste: "Tedavi olunuz, zira Allah şifasını indirmediği bir hastalık vermemiştir" (Ahmed 4/315 Ebu Davud tıb 1) buyrulmuş, ancak bu konuda da haram ile tedavi yasaklanmıştır.
Bela vuku bulduktan sonra ise ancak Kur'an ve sünnette meşru oluşu belirtilen rukyeleri yapmak ve tedavi olmak meşrudur. Nitekim başka bir hadiste: "Tedavi olunuz, zira Allah şifasını indirmediği bir hastalık vermemiştir" (Ahmed 4/315 Ebu Davud tıb 1) buyrulmuş, ancak bu konuda da haram ile tedavi yasaklanmıştır.
Tahavi, konumuz olan hadisle ilgili olarak şöyle demiştir: "İşte bu sebeple dağlama tedavisinin hastalığın inmesinden önce yapılması yasaklanmış, belanın gelmesinden sonra yapılmasının da mubah kılınmış olması ihtimali vardır. Çünkü belanın gelmesinden sonra yapılan iş ancak bir tedavi olur."
Dünya sağlık örgütü (WHO) bütün ülkelerde bazı aşıların 0-5 yaş arası çocuklara uygulanmasını ısrarla devam ettirmekte, bunun hakkında Armagedon ile ilişkilendirilen çeşitli teoriler gündeme gelmektedir. Bunların komplo teorisi olup olmadığı şimdilik bizi çok da ilgilendirmiyor, lakin şurası bir gerçektir ki, hastalığın vaki olmasından önce "koruyucu tedavi" olarak, hastalıklara karşı koruyucu olduğu ispatlanamayan ve hatta faydadan çok zarar verdiği bildirilen aşıları yaptırmanın meşru oluşuna delalet eden açık bir nas yoktur ve bu tevekkül inancını sarsıcı şüpheler taşımaktadır. Bunun Allah'ın takdirini def edeceğine inanmak ise bir çeşit şirktir.
Zehirlenmeye karşı Acve hurması gibi gıdalar, sahih hadislerle meşru bir sebep olduğu bildirilen hakiki sebeplerdir. Nazarlık, muska, faydası ispatlanmamış aşılar gibi sebepler ise, hakiki değil, vehmî (zannî) sebeplerdir. Sebeplere sarılma konusunda hakiki sebepler ile vehmî sebepleri Hafız İbn Receb, Şeyh İbn Useymin ve Şeyh Sa'dî kaide olarak zikretmişlerdir. İbn Teymiyye, İbn Kayyım ve diğer imamların zikrettikleri diğer bir kaideye göre de; "Tevekküle dayanarak meşru sebepleri terk etmek; akıl için bir lekedir. Sebeplere dayanarak tevekkülü terk etmek ise din için bir lekedir."
Zehirlenmeye karşı Acve hurması gibi gıdalar, sahih hadislerle meşru bir sebep olduğu bildirilen hakiki sebeplerdir. Nazarlık, muska, faydası ispatlanmamış aşılar gibi sebepler ise, hakiki değil, vehmî (zannî) sebeplerdir. Sebeplere sarılma konusunda hakiki sebepler ile vehmî sebepleri Hafız İbn Receb, Şeyh İbn Useymin ve Şeyh Sa'dî kaide olarak zikretmişlerdir. İbn Teymiyye, İbn Kayyım ve diğer imamların zikrettikleri diğer bir kaideye göre de; "Tevekküle dayanarak meşru sebepleri terk etmek; akıl için bir lekedir. Sebeplere dayanarak tevekkülü terk etmek ise din için bir lekedir."
Herhangi bir şey asılmadan, okumak şeklindeki rukye ise, hastalık veya belanın başa gelmesinden önce de sonra da, içeriği sakıncasız olduğu sürece meşrudur. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Bana yaptığınız rukyeleri söyleyin, çünkü şirk olmadığı sürece rukye yapmakta sakınca yoktur." (Müslim selam 64)
Konumuz olan temime ise, rukyeden yani okuma suretiyle yapılandan farklıdır. Çünkü temime, muska, iğde dalı, nazar boncuğu gibi asılan şeyleri ifade etmektedir. Temime, muska ve nazarlık anlamlarına geldiği gibi, tedavi amacıyla asılan maddeleri de kapsamı içine alır.
İşte konumuz olan Aişe radıyallahu anha rivayetinin önemi burada devreye girmektedir. "Belanın vuku bulmasından sonra asılan şey temime değildir" sözünde kastedilenin, yukarıda zikrettiklerime uygun olarak, doğru anlaşılması için şunları düşünmek durumundayız;
Salih selefimiz, herhangi bir kimsenin boynunda ip, kolye, muska, nazarlık gibi şeyler görünce bunu koparmanın, o kimseyi azat etmek gibi olacağını belirtmişlerdir. Demek ki hastalık veya bela başa geldikten sonra olsa dahi, içeriği Kuran'dan olsa bile muska, ip, nazarlık gibi şeyler asılamaz. Zira bunların meşru kılınan tedaviden olmadığı gibi, tıbben de bir faydası olmadığı bilinen bir husustur. Ancak tedavi edici özelliği sebebiyle bağlanan maddelerin - az sonra zikredeceğim hadiste geçen Ud-i Hindî gibi - belanın vuku bulmasından sonra asılmasının temime'den sayılmayacağı Aişe radıyallahu anha hadisinde zikredilen husus olmalıdır.
Bu gibi maddeler tedavi olarak kullanılabilirse de, belanın vuku bulmasından önce bunları asmanın da aynı şekilde diğer temime unsurları kapsamında olacağı anlaşılmaktadır. Şüphesiz bu da tevekkülü zedeleyici bir anlam taşımaktadır. Zira bu gibi maddelerin faydası ancak hastalığın vuku bulmasından sonra sözkonusudur. hastalıktann önce kullanılarak, koruyacağı düşüncesiyle bunların asılması, bağlanması, kuruntudan ibarettir.
İbn Abdilberr el-İstizkar'da (8/397) İshak b. Rahuye'den, İmam Ahmed'in, "Belanın vuku bulmasından sonra asılan şey mubahtır" dediğini nakletmiştir.
Bu blogda yayınladığım diğer yazıda müslüman, araştırmacı bir tabip olan Dr. Aidin Salih hanımefendinin, koruyucu tedavi adına yapılan aşıların hiçbir şekilde faydalı olmadığı, bilakis ciddi zararlar verici mahiyette olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca bazı aşıların içeriğinde de gayri meşru maddelerin bulunduğu ifade edilmektedir. Şer'î maslahatların gözetilmesi açısından elbette bu gibi konularda kafir tabiplerin değil, müslüman tabiplerin değerlendirmeleri bizim için önemlidir.
İşte konumuz olan Aişe radıyallahu anha rivayetinin önemi burada devreye girmektedir. "Belanın vuku bulmasından sonra asılan şey temime değildir" sözünde kastedilenin, yukarıda zikrettiklerime uygun olarak, doğru anlaşılması için şunları düşünmek durumundayız;
Salih selefimiz, herhangi bir kimsenin boynunda ip, kolye, muska, nazarlık gibi şeyler görünce bunu koparmanın, o kimseyi azat etmek gibi olacağını belirtmişlerdir. Demek ki hastalık veya bela başa geldikten sonra olsa dahi, içeriği Kuran'dan olsa bile muska, ip, nazarlık gibi şeyler asılamaz. Zira bunların meşru kılınan tedaviden olmadığı gibi, tıbben de bir faydası olmadığı bilinen bir husustur. Ancak tedavi edici özelliği sebebiyle bağlanan maddelerin - az sonra zikredeceğim hadiste geçen Ud-i Hindî gibi - belanın vuku bulmasından sonra asılmasının temime'den sayılmayacağı Aişe radıyallahu anha hadisinde zikredilen husus olmalıdır.
Bu gibi maddeler tedavi olarak kullanılabilirse de, belanın vuku bulmasından önce bunları asmanın da aynı şekilde diğer temime unsurları kapsamında olacağı anlaşılmaktadır. Şüphesiz bu da tevekkülü zedeleyici bir anlam taşımaktadır. Zira bu gibi maddelerin faydası ancak hastalığın vuku bulmasından sonra sözkonusudur. hastalıktann önce kullanılarak, koruyacağı düşüncesiyle bunların asılması, bağlanması, kuruntudan ibarettir.
İbn Abdilberr el-İstizkar'da (8/397) İshak b. Rahuye'den, İmam Ahmed'in, "Belanın vuku bulmasından sonra asılan şey mubahtır" dediğini nakletmiştir.
Bu blogda yayınladığım diğer yazıda müslüman, araştırmacı bir tabip olan Dr. Aidin Salih hanımefendinin, koruyucu tedavi adına yapılan aşıların hiçbir şekilde faydalı olmadığı, bilakis ciddi zararlar verici mahiyette olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca bazı aşıların içeriğinde de gayri meşru maddelerin bulunduğu ifade edilmektedir. Şer'î maslahatların gözetilmesi açısından elbette bu gibi konularda kafir tabiplerin değil, müslüman tabiplerin değerlendirmeleri bizim için önemlidir.
Sebeplere sarılmak meşrudur, lakin tutunulan sebebin, meşru bir sebep olduğu bilinmelidir. Belanın gelmesinden sonra temime asmak meşru diyerek nazar boncuğu veya içinde ne olduğu bilinmeyen muskalar yahut içinde bidat terkipler olduğu bilinen şiaların uydurduğu ve sonra da taptıkları, üzerine hurafeler bina ederek - hiçbir ameli olmasa da - cennete götürücü vesile saydıkları, kendilerine nurcular denilen gafil kimselerin de sahiplendikleri cevşen gibi şeyler asılamaz. Zira bunlar yasaklanmıştır. Ne koruyucu olması amacıyla ne de tedavi amacıyla asılamaz.
Ümm Kays bt. Mihsan radıyallahu anha şöyle demiştir: "Bir oğlum ile Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına gittim, üzerine boğazındaki ağrıdan dolayı uzre (burnuna bezden tampon ile birlikte nazar boncuğu gibi şeyler) asmıştım. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Bu astığınız şeylerle çocuklarınızı neden korkutuyorsunuz? size ûd-i Hindî'yi tavsiye ederim. Onda yedi hastalığa şifa vardır. Bunlardan birisi zatulcenb'dir. Boğaz ağrısında burna çekilir, zatulcenbden dolayı da ağıza damlatılır." (Buhari tıb 21, Müslim selam 86-87)
Bu hadiste görüldüğü gibi, hastalıktan sonra dahi nazar boncuğu gibi şeylere tevessül etmek yasaklanmış, meşru olan tedavi tarif edilmiştir.
Allah en iyi bilendir.
Allah en iyi bilendir.
13 Ekim 2009 Salı
Kalbin Genişlemesi
Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.
"Ey iman edenler! Âllah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)
"Ey iman edenler! Âllah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)
"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)
Bundan sonra,
Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.
İyi bilinmesi gerekir ki, tevhid; gönlün ferahlığını ve genişliğini sağlayan en önemli sebeptir. Gönlün ferahlığı ve genişliği, tevhid ne kadar kamil ise o oranda artar. Nitekim Allah Azze ve Celle buyurur ki;
“Allah, kimin bağrını İslâm'a açmış ise işte o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Artık Allah'ın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay haline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.”(Zümer 22)
“Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun gönlünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, sanki göğe yükseliyormuş gibi, göğsünü dar ve sıkıntılı yapar. Allah, inanmayanları işte böyle pislik içinde bırakır.”(En’am 125)
Şüphesiz tevhid ve hidayet, kalp genişliğini sağlayan sebeplerin en büyüğüdür. Şirk ve dalalet, gönül darlığına sebep olan şeylerin başında gelirler.
Kalp genişliğini sağlayan bir nur vardır. Allah Teala bu nuru kulunun kalbine bir ışık olarak koyar, bu iman nuru, kulun kalbine girdiği zaman, o kalp, ferahlık, genişlik, mutluluk ve sevinçle dolar. Bu nuru kaybedince de darlığa düşer, şiddetli zorluklarla baş başa kalır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem; “Bu nur kalbe girince, kalp rahatlar ve genişler” buyurdu. Sahabeler r.a.; “Bu nurun kalbe girmesi neyle mümkün olur?” diye sorduklarında buyurdu ki;
“Gurur evinden Ebediyet evine yönelmek ve gelmeden evvel ölüme hazırlıklı bulunmak ile”[1]
Kişinin kalp genişliği ve gönül rahatlığı, bu nurdan payı nispetincedir. Aynı şekilde gönül darlığı ve huzursuzluk, zulmette kalmak, bu nurdan mahrumiyet nispetincedir.
Kalp genişliğini sağlayan sebeplerden biri de ilimdir. Şüphesiz ilim, kalbin her köşesini, gökten ve yerden daha geniş ve rahat kılar. Bir şahsın ilmi arttıkça, gönlünün genişliği de o nispette artar. İlim derken her ilmi kastetmiyoruz! Bu ilim, peygamberlerden miras olarak kalan ilimdir. Zira peygamberler mal ve para miras bırakmazlar, onların mirası ilimdir. Bu ilim mirasına konan, büyük bir mirasa konmuş olur. Bu ilim sahiplerinin kalbi çok geniş, yaşayışı çok hoş, ahlakları diğer insanlardan çok daha güzeldir. Allah Azze ve Celle’yi sevmek ve ebediyet evine girmek bu ilim sayesinde mümkün olur.
İmam el-Evzai’nin dediği gibi; “İlim, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den ve ashabından nakledilendir. Başkası değildir.”[2]
Gönlün ferahlığını sağlayan diğer bir sebep, sevgi ve muhabbettir. Gönlün ferahlığını artırmak ve kemale erdirmek, sevgiyi, muhabbeti kuvvetlendirmeye ve olgunlaştırmaya bağlıdır. Gönlün darlığını gerektiren kuvvetli etkenlerden biri de haktan yüz çevirme, kalbi Allah’tan başkasına bağlama, Allah’ı hatırlamaktan gaflet ve O’ndan başkasını sevmektir. Allah’tan başkasını seven, bu sevgiden dolayı azap çeker ve sevdiği kimsenin esiri olur, sevdiği ile hapis olur. Dünyada bundan daha kötü bir yaşayış, bundan daha fena bir hisse olamaz.
İki çeşit sevgi vardır; birincisi; nefsin sevinci, kalbin lezzeti, ruhun nimeti, dertlerin devası olan sevgidir. Bu, kalbin tamamen Allah sevgisiyle dolmasıdır.
İkincisi; ruha azap veren, nefsi üzen, kalbi sıkan, gönlü daraltan ve her belanın sebebi olan sevgidir. Bu da Allah’tan başkasına olan sevgidir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, bir kimseyi sırf Allah için sevmeyi (ya da buğz etmeyi) imanı kemale erdiren sebepler arasında zikretmesi cidden üzerinde düşünülmesi gereken konudur. Yani, sevilen kimsenin sevgisi, Allah’ın sevgisine endekslidir. Mü’min bir kul için, Allah’ın sevmediği bir kişi veya şeyi sevmesi düşünülemez.
Kalbin genişliğini sağlayan sebeplerden bir diğeri, Allah’ı devamlı olarak hatırlamak, zikretmektir. Ama ruhun zehiri, nefsin gıdası olan raks ve musikinin karıştığı zikir değil!
Yine imkan nisbetinde, Allah’ın yarattıklarına yardım etmek, maddi ihsanda bulunmak kalp genişliğine sebep olur.
Nefsi çirkin sıfatlardan temizlemek de gönlü rahatlatan etkenlerdendir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sayılan hasletlerin tamamında kemal sahibi idi. Kim O’na uyarsa kamil insan olur.
Gerçeği söyleyen ve doğru yola hidayet eden yalnız Allah’tır.
25 Muharrem 1425
[1] Said Bin Mansur (5/88 no 918) Taberi Tefsiri (8/27) Kurtubi (15/247) İbni Kayyım Fevaid (s.27) Miftahu Dari's-Seade (1/149) Zadu'l-Mead (2/24) Tefsiru Begavi (4/76) Firuzabadi Sifru's-Seade (s.140) Suyuti Dürrü'l-Mensur (7/219) hadisi İbni Mes’ud r.a. rivayet etmiştir. Hadis, mürsel muttasıl olarak rivayet edilmiş olup tarikleri birbirini kuvvetlendirmektedir. Hakiym et-Tirmizi Nevadir’de İbni Ömer r.a’den rivayet etmiştir. İbni Kayyım’ın müteaddit yerlerde imam Ebu İsa et-Tirmizi’nin Cami’ine bu hadisi nisbet etmesi bir yanılgı olmalıdır.
[2] İbni Kesir el Bidaye (10/197)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)